İskender Pala

İskender Pala

8.4/10
9.301 Kişi
·
34.971
Okunma
·
3.555
Beğeni
·
44.241
Gösterim
Adı:
İskender Pala
Unvan:
Türk Profesör ve Divan Edebiyatı Araştırmacısı, Yazar
Doğum:
Uşak, Türkiye, 8 Haziran 1958
İskender Pala (d. 8 Haziran 1958, Uşak), Türk profesör ve divan edebiyatı araştırmacısı.

Yaşamı

İlkokul’u Uşak Cumhuriyet İlköğretim Okulu’nda bitirdi.Liseyi Kütahya Lisesi’nde bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okumaya hak kazandı. Aynı okulda yaptığı lisans tez çalışması Câmiu'n-Nezâir’dir. Doktora çalışmasını ise "Aşkî, Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Divânı" başlığı altında yine İstanbul Üniversitesi’nde yaptı. Divan edebiyatı dalında 1983 yılında doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi’nde doçent, 1998 yılında da Kültür Üniversitesi’nde profesör oldu. Divan edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla dikkat çeken yazarın çeşitli ansiklopedi ve dergilerde edebiyat araştırmacısı sıfatıyla yayımladığı bilimsel ve edebi makalelerinin yanında ortaokul ve liseler için yazdığı ders kitapları da bulunmaktadır. Ayrıca, Osmanlı deniz tarihiyle ilgili araştırmalarda bulunmuş ve bir kısmını kitaplaştırmıştır.

Okuma hayatına Peyami Safa’nın eserleri ile başladığını belirten yazar, ilk okuduğu kitapların 9. Hariciye Koğuşu ve Yalnızız olduğunu söylüyor. Ömer Seyfeddin, Refik Hâlid, Reşat Ekremokunduktan sonra, Osmanlı tarihi ve edebiyatla tanışması Erzurum ve İstanbul’daki üniversite yıllarına denk gelmiş.

Bir ara Hilmi Yavuz ile TRT’de Şairane adlı programı sunan yazar, TRT 2'de Divançe adlı programı hazırladı. Şu anda Zaman gazetesinde Kültür-Sanat sayfasında köşe yazıları yayınlanmaktadır.

Düzenli olarak Altunizade ve Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezlerinde Divan Şiiri Saati adı ile etkinlikleri olup sık sık okur günleri de düzenlemektedir.Halen İstanbul Kültür Üniversitesi'nde öğretim üyesidir.

Kişisel yaşamı

İstanbul’da ikamet eden yazar evli ve 3 çocuk babasıdır.

Aldığı görevler


1979-1982 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji seminer kütüphane memuru
1982-1984 Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Lisesi Komutanlığı'nda teğmen
1984-1986 Üsteğmen
1986-1987 Boğaziçi Üniversitesi'nde part-time Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi
1987-1994 Yüzbaşı, Dz.K.K.lığı Tarihi Deniz Arşivi kuruluş ve faaliyetleri
1994-1996 Tarihi Deniz Arşiv Araştırmaları ve Dz.K.K.lığı yayın faaliyetlerinin yürütülmesi
1996-1997 Öğretim yılı, MSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı öğretim üyesi ve İSAM redakte kurulu üyeliği
1997 Öğretim yılı İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim üyesi idi. Sonra istifa etmiştir.
(2009) - (?) (Uşak Üniversitesi) Öğretim üyesi


Ödüller


Türkiye Yazarlar Birliği dil ödülü, 1989 (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
AKDTYK Türk Dil Kurumu ödülü, 1990 (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
Türkiye Yazarlar Birliği inceleme ödülü, 1996 (Şairlerin Dilinden)
Aydınlar Ocağı Kayseri Şb. Yılın Edebiyat Adamı ödülü, 2001
YTB Uşak Halk Kahramanı ödülü, 2001
Türk Patent Enstitüsü Marka Ödülü


Eleştiriler

İskender Pala'nın divan edebiyatı konusundaki yetkinliğini eleştiri konusu yapan bir çalışma, Bakü'de çıkan Türk Dünyası Medeniyet Dergisi Yom'da Türkiye Türkçesinde yayınlanmıştır ve oldukça ciddi birtakım iddiaları barındırmaktadır.
"Doğruluk mu daha büyük meziyettir, yoksa yiğitlik mi?" diye sorar, cevap ne olursa olsun, "Bütün insanlar doğru olsaydı yiğitliğe lüzum kalmazdı!." derdi.
İnsanlar birbirlerine gülüyorlarsa aralarında nefret, birbirleriyle gülüyorsa aralarında sevgi çoğalıyormuş.
Yüce tanrım! Ya ona azacık merhamet ver,ya bana çokça dayanma gücü. Ya bendeki sevginin birazını ona ver; ya ondaki vurdumduymazlığın birazını bana. Tanrım! Ya onu bana ver, ya beni ona...
Allah yoksa sana bu canı kim verdi, toprağa bu bereketi, suya şu akışı, çimenlere rengi, şu vızıldayan arıya uçma gücünü, insana düşünmeyi, sevmeyi kim verdi?
İskender Pala
Sayfa 15 - Kapı Yayınları
Allahım! Gönlümüzde olanı hakkımızda, hakkımızda olanı gönlümüzde eyle.
İskender Pala
Sayfa 57 - Kültür kitaplığı
"Işığı görüyor musun?"
"Şu kaybolmayan ışığı mı?"
"Evet!.. Tıpkı kalbimdeki sen gibi..."
İskender Pala
Sayfa 6 - Kapı Yayınları
Yavuz Sultan Selim Han; sadece padişah değil, sanatkâr, şair aynı zamanda asker. Birçok yerde okuduğumuz gibi 8 yıllık hükümdarlık hayatına 80 yılı sığdırmış olan Yavuz... Kısa iktidarını zaferler, fetihler, şiirlerle dolduran bir padişah. 8 yılda Osmanlı topraklarını yaklaşık 3 kat genişletmiş, II. Bayezid ve Gülbahar Hatun'un oğlu Yavuz... Memleketim Amasya'da doğan, Trabzon'da valilik yapan ardından iradesi Osmanlı topraklarından taşan Yavuz...

İncelememe başlarken öncelikle şu konu üzerinde durmak istiyorum. İskender Pala'nın bu eseri için objektif değil, fazla taraflı gibi yorumlar okudum ve şunu belirtmek isterim ki, bu okullarda öğrenimini gördüğümüz bir tarih kitabı değil, tarihi bir roman. Dolayısıyla tarihi olaylar ve şahıslar aktarılırken yazarın dünya görüşünü yansıtmasını ya da dini veya milli çeşitli değerleri doğrultusunda olaylara yaklaşımını abes bulmuyorum. Zaten bana göre romanda aşırı bir taraflılık yok var olanı da yazarın değerlerine bağlıyorum. İskender Pala kimi yerde Yavuz'u kimi yerde Şah İsmail'i belirli derecelerde eleştiriyor.

Şah ve Sultan tarihi olayların edebi bir dille anlatıldığı, kimi zaman gururlandıran, kimi zaman öfkelendiren, kimi zaman hüzünlendiren bir kitap. Edebi söz sanatlarına bolca yer verilen eserde sevgi, aşk, çekişmeler, pişmanlıklar hepsi mevcut. İskender Pala doktorasını Divan Edebiyatı alanında yaptığı için bazı kitaplarında kullanılan dilin zor anlaşılabildiği ile ilgili cümleler okumuştum. Bu kitap özelinde (içinde geçen beyitler haricinde) böyle bir durumun söz konusu olmadığını, dilin anlaşılabilir olduğunu söyleyebilirim. Şah ve Sultan okuru alıp Çaldıran Ovası'nın orta yerine bırakan, tarihi olayları romantizmle bir araya getiren, okunan her sayfasıyla tarihin içine biraz daha girmenizi sağlayan bir eser.

Gelelim Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail'e. Tarihi olayları içinde bulunulan döneme ve o dönemin koşullarına göre değerlendirmek gerekir. Dolayısıyla 1500'lü yılların henüz başında yaşanan bazı olayları günümüzün demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kavramlarıyla açıklamaya çalışmak son derece mantıksız. Yavuz Sultan Selim'i de isyanları bastırma ya da girilecek bir savaş öncesi çeşitli önlemler alması konularında ezbere eleştirmek yerine yapılacak çok daha yararlı işler var. Yavuz ve Şah İsmail'in artıları, eksileri tabii ki olmuştur ancak bu bana göre birini yerin dibine geçirmek için bize fırsat vermemeli. Tarihçiler bile bu olaylarla ilgili fikir birliğine varamamışken 5 asır sonra bile isyan bastırılmış mı, nasıl bastırılmış tarzındaki soruların bilinçsizce tartışılması yanlış diye düşünüyorum.

Yavuz Sultan Selim başarılı bir devlet adamı, İslam Halifesi, iyi bir askerdir. Özellikle bu kitabın yayınlanmasının ardından başlatılan karalama kampanyasına kesinlikle katılmıyorum. Ve son olarak, der ki Arif Nihat Asya:

"Ağlasın taşlara kapanıp tarih,
Selimler gelir de Yavuzlar gelmez."
-Spoiler-

Sizden istirhamım biraz uzun olsa da sonuna kadar okumanızdır. Yaradandan ötürü yaraladılanı seven Bizim Yunus hakkında kısa yazmak olmazdı.

Kitabın yapısını ve konusunu daha önce yapılmış iki incelemeye sitem ederek anlatmak istiyorum:

#7984107 : Kitapta Yunus Emre'nin Hakk ve insan sevgisi, ahlakı, ilmi, bilgisi, şiirleri ve yaşamından bahsediliyor. Bre adam, Yunus Emre'nin üstünden bir Veli'nin laflarını çarpıtmak, cinsiyetçi söylemlerde bulunmuş demek, yazarı sevmiyorsun diye bu güzel eseri karalamak nedir? Aklım almıyor. Sen anlamak istediğini anlamışsınn o kadar.

#6915646 : Pala'nın eski edebiyatla içli dışlı olması dilini biraz ağırlaştırmış olabilir. Ama bu kitap, birinci ağızdan anlatımıyla bu ağırlığı ortadan kaldırmış. Bu özelliğiyle akıcı değil diyenlere katılmadığı belirtmek istiyorum. Akıcılık, şiirlerle ve tarihle birleşmiş. Yapılan bu iki incelemeyi okuyup, kitabı okumaktan vazgeçmeyin.

Bizim Yunus, Moğol akın ve yağmalarının, iç kavga ve çekişmelerin, siyasî otorite zayıflığın, dahası kıtlık ve kuraklıkların olduğu yıllarda yaşamıştır. Moğol akınlarından birinde Sitare ölür, oğlu İsmail esir düşer.

Yunus, Sitare hakkında şöyle diyor: "Sitare! En uzaktaki en yakın hatıram." "O benim herşeyim. Mahremde sırdaşım, zor günde ayaktaşım, er meydanında yoldaşımdı. Çeyiz olarak verecek bir şeyim yoktu ona gönlümden bir ev yaptım. Bütün duvarlarında onun nakışları olan, bütün pencerelerinden ona bakılan, bütün kapılarından ona varılan bir ev."
Sitarenin ölümü Yunus'u derinden sarsar. Aşkına dalıp unutmuştur her şeyi.
Ben ağlarım yane yane
Aşk boyadı beni kane
Ne âkilem ne divane
Gel gör beni aşk neyledi

Sitarenin hasretinden kavrulan Yunus'a Hz. Mevlana şunu söylüyor:
" Yıldızından geç Yunus, artık güneşe bak"

Yıldızlarda güneş gibi hep vardır. Güneş doğunca yıldızlar görünmez o kadar. Mesele yıldızın olmadığı şüphesinden kurtulup güneşe Gerçek Aydınlıga ulaşmaktı. Yunus uzun uzun düşünüp Sitaresini Hakk'a ulaşma fırsatı sayar ve Hakk yoluna düşer.
İşte size kul sevgisini, Hakk sevgisiyle birleştirmiş bir aşk: Gerçek aşk...

*****************************************

Yunus yollara düşer Tabduk Emre'nin dergâhına varır. Erenler yurdunda himmete ulaşmanın ilk şartı teslimiyet ve hizmete talip olmaktır. Bu Yunus için de böyle oldu. Şeyhine "Ne hizmet varsa yaparım."dedi. Tabduk da Yunus'u, Dergâhı'ndaki odunculuğa tayin etti.
Fedakar derviş tam kırk yıl bu hizmette bulundu. Odunu sırtına vurup getirirdi. Ama yaşını ve eğrisini kesmezdi. Bir defasında Tabduk Emre: "Yunus Can, dağda hiç eğri odun yok mu ki hep düzgün odunlar getirirsin" diye sordu. Yunus da "Şeyhim, burası öyle bir Hak ve doğruluk kapısı ki, buraya değil eğri adam, eğri odun bile giremez." dedi.

Tapduk Emre'nin hizmetinde bulunurken, mânevî âleminde bir ilerleme olmadığını zannederek, üzüntüsünden dağlara, kırlara düştü ve iki abdalla karşılaştı. Onların yanında odun çekmenin temel gayesinin "nefsi kırmak" ve manevi rehbere bağlılığı sınamak olduğunu anladı.
Derviş adın edindim
Derviş dondum donandım
Yola baktım utandım
Hep işim yanlış benim

Tabduk Sultan'ın yanına döndü ve hizmetine bir süre daha devam etti ve iyice olgunlaşınca fikirlerini yaymaya başladı.
İşte size bağlılık; sevgiye, işe, doğruya bağlılık..

******************************************

Bizim Yunus'un yaşlandıkça gözleri uzağı seçemez olmuştur. Ögrendiği karışımlardan şifa dağıtan Yunus'a sorarlar: " Herkese şifa dağıtırsında kendi gözlerine neden şifa dağıtmazsın ey Yunus?" şöyle cevap veriyor: " Adı güzel kendi güzel Muhammed'in mübarek gözleri bu dünyayı 63 sene gördü bize de ziyadesi gerekmez."

Aşık Yunus neyler iki cihânı sensiz,
Sen Hak Peygambersin şeksiz, gûmansız
Sana uymayanlar gider imânsız,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed

Dünya gözüyle görmek istediği tek yüz, oğlu İsmail'in yüzüydü. Günler geçip gitti ve bir gün oğlunu buldu. Yüzünü görür görmezde, gözleri kapandı bir daha göremez oldu.
İşte size Peygamber sevgisi, işte size evlat hasreti...

*****************************************

O ki bilgisiyle, ilmiyle bizlere örnek olmuş, örnek olmaya devam etmekte. Okumuş, araştırmış, söylemiş. Hz. Muhammed'in "Kendini bilen Rabb'ini bilir" hadisinden hareketle şunları diyor:

İlim ilim bilmektir
İlim kendini bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Bu nice okumaktır.

Kendini tanımak cehaleti sonlandırır. Allah herşeyi kendi nurundan yarattı. Kendi nurunu bulan Allah'ın nurunu bulur.
İşte size gerçek ilim: Kendini bilmek...

************************************

Bizim Yunus, şiir demiş olmak için şiir demiyordu; o bir kalbe girmek için şiir diyordu. Amaç sanat değil, imandı. Sevgi, hoşgörü, nasihat, insanlık içindi.

Ben gelmedim davi için
Benim işim sevi için
Dost'un evi gönüllerdedir
Gönüller yapmaya geldim

İşte size gerçek sanat: Gönül yapmak...

*****************************************
Bizim Yunus, yüzyılardır şiirleriyle, ilmiyle, ahlakıyla bize yol göstermiş. Ve göstermeye de devam edecek...

Gelin tanışık edelim
İş kolayın tutalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz...

Not: Şiirlerin bazıları kitapta bulunmamaktadır.

Keyifli okumalar.
Derdi olan Yazar “İskender PALA” ve “Karun ve Anarşist”

“İskender Pala” Türkiye’nin son yıllarda yetiştirdiği ender ilim insanlarındandır. Nerdeyse tamamen unuttuğumuz ve kültür dünyamızdaki en önemli kaynaklarımızdan olan “Divan Edebiyatı”na yeniden ruh vermiştir. Kendisi aynı zamanda “Divan Edebiyatı” alanında son yıllarda çığır açmış bir “Edebiyat Hocasıdır”. Gündeme de “Divan Edebiyatını Sevdiren Adam” olarak damga vurmuştur. Kendisinin birkaç kez sohbetlerini dinlemek nasip oldu. Gerçekten de tam bir bilge hoca gibidir. Karşınızda bir yazardan daha çok bir bilgenin ya da bir “kültür deposunun” konuştuğunu hissedersiniz. İskender Hoca kitabında da aynı bu karakter özelliğini sergilemiş ve bunu romanın içinde çok güzel eritmiş. Roman gayet güzel akış hızında ilerlerken İskender Hocanın bilge tarzındaki sohbetlerini de dinlemiş oluyorsunuz. Bu yönüyle sizde güzel bir edebi ve felsefi haz oluşturuyor.

( İncelemenin bundan sonrası içerik hakkında fikir verir fakat sürpriz bozmaz!)

Roman üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm “Altın” başlığı ile sunulmuş ve kendi içinde birkaç bölüme ayrılmış. 120 sayfalık bu bölümde Hoca, bizi Lidya dönemine götürüyor. Zamanında Lidya ve Perslilerin savaşına konu edinen bölüm; üç gencin hikâyesini işliyor: Halludas, Kufu, Mehte… Hoca, seçtiği üç kişi üzerinden o dönemden ta bugüne kadar gelen evrensel konular üzerinde durmuş. En çok üzerinde durduğu konular: aşk ve ihanet… Bu bölüm hem isimlerin yabancı olması hem de Uşak ve çevresinde yaşanan olayları anlatırken eski Lidya dönemindeki yer adlarını kullanması gibi sebeplerle hafif sıkıcı olmuş diyebilirim. Romanın özelikle bu bölümü için kitabın sonuna güzel bir harita konulmuş. Olayları okurken haritadan takip ede ede okuyunca konu daha kolay anlaşıyor ama haliyle akıcılığını da olumsuz etkiliyor. Ayrıca özelikle bu bölümde o döneme ait tarihi eserlerin resimleri 3-4 sayfada bir verilmiş. Her ne kadar kitabın biçimsel özelliğini bozsa da verilmesi daha uygun olmuş diye düşünüyorum. Genellikle o dönemdeki tarihi eserlerin işlendiği bölümde eserlerin somutlaştırılması sağlanmış. Hoca vermek istediği mesaja uygun bir konu seçmiş fakat “Neden bu mesajı verirken Lidya devrinden yola çıkmış?” sorusu akla geliyor ister istemez. İlk olarak aklımıza gelen Hocanın Uşaklı oluşu. Haliyle kendi yaşadığı coğrafyanın tarihini işlemesi uygun olmuş diyebilirim. Hocanın kitap boyunca üzerinde durduğu önemli bir konu da Lidya’nın sadece Uşaklıların tarihi değil bütün Türkiye’nin tarihi olduğudur.

Hoca bu konular hakkındaki fikirlerini bir röportajında şöyle belirtmiş: “Anadolu bir klasördür ve içerisinde dosyalar vardır. Klasörün kapağını açtığınızda bir dosya çıkar karşınıza ve okumaya başlarsınız. Hoşunuza giden bir yazı, desen, ezgi, birkaç tını vardır orada. O dosyayı kaldırdığınızda arkasında bir yazı görürsünüz, Türkiye Cumhuriyeti yazıyordur. Sonraki dosyaya bakarsınız sayfaları daha çoktur, daha fazla desen vardır, heyecanlıdır, arkasına baktığınızda Osmanlı yazdığını görürsünüz. Bir dosya daha çıkar karşınıza, altından Selçuklu çıkar, sonraki dosyayı kaldırırsınız Frigya çıkar... Anadolu öyle bir birikime sahip ki bu şekilde 21 tane dosya çıkar karşınıza. Lidya’dan başlayarak Anadolu’nun bu kültürel zenginliğinin farkına varılmasına bir kapı aralamak istedim. Yaşadığımız topraklardaki hikâyeleri, desenleri, müziği çıkartıp da dünyaya sunabilirsek eğer kültürel bir zenginlik, sanatsal bir atmosfer dünya birikimine katkı sağlamış olur. Romanı Anadolu’nun sahip olduğu kültürel arka planı anlatabileyim diye Lidya’dan başlattım.”

Daha sonra roman ikici bölüm olan “Ayna” bölümü ile devam etmiş. Bu bölüm yine kendi içinde ayrı ayrı bölümlere ayrılmış ve 120 sayfadan oluşmuş. Bu bölümde ise Lidya döneminden günümüz dönemine gelinmiş ve “12 Eylül Darbe Dönemi” işlenmiş. “12 Eylül”ü yine üç arkadaş ve üç arkadaşın yaşadığı aşk ve ihanet üzerinden işlemiş. Bu konuyu işlemesindeki amaçta günümüzü tarihin bir yansıması, aynası olarak görmüş.

Başka bir röportajında ise amacını şöyle belirmiş: “Gök kubbenin altında değişenler yalnızca kıyafetlerdir; insan hiç değişmez, ihtiraslar ve düşmanlıklar, iyilikler ve dostluklar, sevinçler ve kederler hep vardır. Karun ve Lidya’yı araştırırken öyle insanlara rastladım ki bugün hâlâ Uşak’ta yaşıyorlar. Bazen onlardan birisi bağırdığında sesin 2500 yıl geriden geldiğini zannettiğiniz olur. Sesler aynıdır, tavırlar aynıdır. Tamam, ama hatalar neden aynı olsun ki? Tarihi ibret almak için kullanmayacaksak kuru hikâye yığınlarından ne kazanırız. Köklerimiz, dinimiz, anlayışımız, düşüncemiz, sanatımız ve eski medeniyetimizin zenginliğiyle geleceğe yürümeyeceksek bunca mirasın sahibi olmak nemize gerek. Bu coğrafyada bizler, kulübesinin altında hazineler olduğunu bildiği halde kulübede yaşamaya devam eden, hazineleri ortaya çıkarıp zengin hayatlar sürme idealini kaybetmiş zavallılar gibiyiz. Üstelik başkaları bizim hazinelerimizi göz göre çalıp, yok edip, tahrip edip dururken. Yoksa Bağdat’ta, Şam’da Halep’te olup bitenleri nasıl izah edeceğiz?”

Kitabın bu bölümünde Hoca, günümüzün çeşitli sorunlarını o bilge tarzıyla işlemiş. Çeşitli eleştiriler yapmış ve çeşitli çözüm önerileri sunmuş. Hocanın ele aldığı, benim de dikkatimi çeken konular vardı. Örneğin Dil Konusunda aşırı bir şekilde Kültür Emperyalizminin saldırısı altındayız. Bu saldırı altında ise TDK çok pasif bir konumda duruyor. Halkımızda bu bilinçten çok uzak maalesef. Örneğin en basitinden “Spoiler” ifadesine bile direk Batıdan alıyor ve bir türlü onu Türkçemizde karşılayacak bir sözcük bulamıyoruz. Veyahut ifadeyi Türkçeleştiremiyoruz. ( Bu söylemimden kastım “Selfie” gibi çok kullanılan bir kelimeye “öz çekim” gibi kullanılmayacak bir ifade bulmak değil. Farsçadan aldığımız “Guşe” gibi bir kelimeye dilimizin o eşsiz kibarlığını, inceliğini vererek onu “köşe” halinde kullanmaktır.)

Bir başka konuysa çok zengin bir kültürel zenginliğimiz olmasına rağmen bir türlü bunun farkına varmamamız. Bunu farkına varan aydınlarımızın ise tamamen kendi kökümüzü reddeden yeni bir kültür yaratma çabaları içinde bunu yapmaları. Oysa kendi tarihi köklerimizden alacağımız güçle yola çıkarsak dünya piyasasının en üst listelerinde yer alan eserler ve çalışmalar ortaya koyabiliriz.

Kitabın son bölümü ise “Aşk” başlığı ile devam etmiş. Yazar bu bölümde başarılı bir çağdaş roman tarzı denemiş ve eski Lidya dönemi ile 12 Eylül zamanını bir arada sonuca bağlamış, çokta güzel olmuş. Zaman zaman aksiyonun yükseldiği son bölüm, heyecan ve merak düzeyinin üst düzeyde olduğu bir bölüm olmuş. Ayrıca hırs ve ihanet gibi kötü hasletlerin sonuçlarının her devirde aynı olduğu konusunda da güzel bir ders niteliğinde bir kitap olmuş.

Kitap özelikle son bölümü ile beraber bana Orhan Pamuk’un “Kırmızı Saçlı Kadın” kitabını anımsattı. Bir ara okurken sanki “Kırmızı Saçlı Kadın” kitabını yeniden okuyor gibi bir hisse kapıldım. Orhan Pamuk kitabında Oidipus efsanesini günümüze bağlayarak anlatmıştı. Fakat Pamuk sadece efsaneye değinirken Hocanın kitabının yarısı bu tarihi olay anlatılmış.

Lidya Kralının altına, zenginliğe olan düşkünlüğü ve kibri ile Karuna benzemesi, o zamanların ihtiraslarının aynası olan 12 Eylül’ün anarşistleri: “Karun ve Anarşist”

Kitap her ne kadar Hocanın önceki kitaplarının altında kalsa da çok başarıları olmuş. Okunmaya ve zaman ayırmaya değecek bir kitap olmuş. Ayrıca ben derdi olan yazarları severim. Hocamızın da ülkemiz adına dertleri var ve bu dertleri romanlarında çok güzel işliyor. Romanlarının odak noktasını bu dertleri oluşturuyor. Hem keyifli bir kitap okumak hem de Hocamızın dertleri ile dertlenmek için kitabı tavsiye ederim…

Sevgiyle kalın… İyi okumalar…

Ayrıca bu vesileyle bu kitabı bana hediye eden çok değerli “Güzel İnsana” teşekkür ederim. :)
İskender Pala'nın okuduğum ilk kitabı. Bu kadar geç tanışmamın nedeni dilinin çok ağır ve anlaşılmasının güç olduğunu söyleyen arkadaşlarımın yorumlarıyla oluşan önyargımdı. Od kitabında böyle bir zorlukla karşılaşmadım ve anlatım tarzını da çok beğendim.
Yunus Emre'nin eşi Sitare'yi kaybedişinden duyduğu acısı ve oğlunun Yunus Emre'yi arayışını kelime kelime içime işledi yazar. O dönemdeki tarihi olaylardan da bahsetmeyi unutmamış. İskender Pala'nın kaleminden "Bizim Yunus"u okumak keyifliydi, tavsiye ederim. Bu arada yazarlarımıza yaşarken de gereken değeri verelim!
Kitap Yunus Emre kitabı.Ve utanarak söylüyorumki geç kalmışım okumakta ve Yunus Emre'yi tanımakta.Yunus Emre lafı geçince iyi bir hekim,iyi bir âşık, iyi bir şair olarak düşünür beynimi durdururdum bu konuyla.İskender Pala Yunus Emre'yi iyi bir araştırmacı yazar olarak tanımlamamış sadece bu kitabında.Yunus Emre'yi hissetmiş,onu okuyucuya biliyorum sandığı bu güzel insanı tam anlamıyla yaşatmış.Okurken ağlamak huy olmadı bende,sadece hissederek okunduğu zaman insan durduramaz kendini.Dünyalık zevklerden,hislerden uzak kalınan güzel anlardan biridir Yunus'u okumak,tanımak,yaşamak.Her kelimesi ayrı güzel yazılmış fakat öyle bir yazı vardıki sanırım okuyan herkes gözlerine yüreğine hakim olamaz ağlamamak için.
Yunus'a sorarlar:"Herkese şifa dağıtırsında kendi gözlerine niye şifa dağıtmasın ey Yunus?"şöyle cevap veriyor:"Adı güzel kendi güzel Muhammed'in mübarek gözleri bu dünyayı 63 sene gördü bize de ziyadesi gerekmez."Bunun üzerine hiç bi söz söylenmez zaten.Oğlunu bulunca açılan gözleri oğlunu gördükten sonra kapandı ve Yunus buna razıydı.
Aşık Yunus neyler iki cihânı sensiz,
Sen Hak Peygambersin şeksiz,gûmansız
Sana uymayanlar gider imânsız,
Adı güzel ,kendi güzel Muhammed.
Sitare 'nin ölümüyle kendini sarsan Yunus'a Mevlana'nın öğütlerinden sonra Hakk yoluna ömür adayan bir Yunus ...Dünya işlerinden Ahirete dönen Hakk âşığı bir kul olan Yunus'u İskender Pala'dan okumak ayrıca keyifli bir durum.Aşık Yunus,Derviş Yunus,Tabduk Emre 'nin ögrencisi Yunus olarak gördük ama sonunda "Bizim Yunus"olarak bildik. Nefsini terbiye etmeyi başarmış,Hakk sevgisini dünya zevklerine galip getirmiş,yazmakla bitmeyen bir sevda olmuş "Bizim Yunus" diyerek son veriyorum.
Ten fanidir,can ölmez
Çün,gitti geri gelmez
Ölürse ten ölür
Canlar ölesi değil
"Ben beni bıraktığım zaman sen beni bırakma ya Rab!" diyen biridir Yunus Emre. Yaşadığı çağı aşan Yunus, çağını etkilemekle kalmamış, bugünü de etkilemiştir, yarını da etkileyecektir. Dönemimizin en iyi edebiyatçılarından biri olan İskender Pala, çağları aşan Yunus'un hikâyesini anlatıyor bize, bizim Yunus'un hikâyesini. Anadolu Selçuklu Devleti'nin dağılmaya başladığı, Moğolların Anadolu'ya akınlar düzenlediği yıllardan, Osmanlı'nın temellerinin atıldığı yıllara varan süreçte yaşayan Yunus'un hikâyesini.

Allah için, Yaradan için seven; eşinde, gördüğü duyduğu her varlıkta Allah sevgisini yaşayan Yunus Emre ve oğlu İsmail'in hayatlarından kesitlerin anlatıldığı Od, okuduğum ikinci İskender Pala kitabı. Od Yunus Emre biyografisi değil, gerçeklerin kurgu ile harmanlandığı, anlatıldığı dönemde yaşayan siyasi olaylar, adı geçen kişilerin gerçek olduğu bir roman. Sade, halkın anlayabileceği bir dili tercih eden Yunus Emre'yi, İskender Pala'nın sade ve akıcı bir dil kullandığı Od ile okuyor ve bir nebze de olsa anlayabiliyoruz.

Od'da aşkın, sevginin her türlü halini görüyoruz. Maddi halini, manevi halini, dünya aşkını, ilahi aşkı... Yunus'un nasıl Yunus olduğunu, Hacı Bektaş-i Veli ile tanışmasının ardından bizzat Hacı Bektaş-i Veli tarafından gönderildiği ve hamken piştiği Taptuk Emre Dergahı'nda yaşadıklarını İskender Pala'nın usta anlatımıyla okuyoruz. Çoğunluğun maddeye ağırlık verdiği, mananın arka plana atıldığı bir dönemde, madde ile mana arasındaki dengenin sağlanmasının gerekliliğinin önemi, kitabın her sayfasında kendini hissettiriyor. Yunus Emre'nin olaylar karşısında yaşadığı iç çekişme,  Sevgili özlemi, kişinin kendini bilmesinin önemi ve ancak bilmeyerek bilinebileceği... Od, okuru bu noktalar da dahil birçok nokta üstünde düşündürüyor.

Yunus Emre denildiğinde akla direkt insan sevgisi gelir; duyduğu ilahi aşk, birkaç önemli eseri... Yunus Emre ile ilgili bilgilerimiz genel itibariyle bunlarla sınırlıdır. Od ile birlikte daha farklı bir bakış açısıyla bakabiliyorsunuz Bizim Yunus'a. Yaşadıkları, yaşattıkları bizlerin de içine bir Od düşürüyor. Yazarımız İskender Pala'nın anlatımı ve tarih bilgisi birleşiyor ve ortaya bir "Od" çıkıyor. İlk sayfadan son sayfaya derin manalı cümleler okuru âdeta içine hapsediyor. Düşündürüyor, önceliklerini sorgulatıyor ve belki maneviyatını güçlendiriyor.  Tabii, isteyenin.

Od öyle bir kitap ki daha ilk sayfadan bir cümlenin altını çiziyorsunuz. Çok geçmiyor, bir sayfa okuyor diğerine geçiyor ve bir  cümlenin daha altını çiziyorsunuz. İskender Pala cümlelerinde kelimeleri tabiri caizse ahenkle dans ettiriyor. Altı çizilesi onlarca cümle ve sevginin en saf hallerini okuyor, okuyor, hayran kalıyor ve "Daha ne olabilir ki, bir romanda ilahi aşk başka ne şekillerde anlatılabilir ki" diye soruyorsunuz kendinize. Bu kadar övgünün üstüne kırdığım puanın nedenini ise -çok az da olsa- bazen karşılaştığımız abartılı anlatım olarak açıklamak isterim.

Bizim Yunus'un dervişliğe giden yolunu, Sevgilisi'ne kavuşma isteğini, ışığıyla çevresindekileri aydınlatmaya başlamadan önce yaşadıklarını bir de Prof. Dr. İskender Pala'dan okuyun derim.
Öncelikle bu kitabı okumamda vesile olan ve ona ikinci bir şans vermemi sağlayan Tayfun abime çok teşekkür ederim...
.............

Kitabı okuduktan sonra aşkı tanımlamaya çalıştım kendimce.Ve uzun süre kalemimi oynatamadım. Sadece bazı belirtileri geldi ilk aklıma.Oysaki herkesin az çok bir deneyimi olmuştur muhakkak.
Belki de tanımlanamayan bir şeydir aşk.Belki de tanımlanması gerekmiyordur. En çok susulması gereken konu bu olabilir, hiçbir tamlama, hiçbir kelime onu tam anlatamadığı için.

Bu yüzden benim yazdıklarım aşkı anlatma değil sadece onu "sezdiriş" tir.

"Aşk" sözcüğü zaten sözlükte "sarmaşık" demekmiş. Bir sarmaşık çınarları, servileri nasıl sarıp sarmalarsa, aşk da öyle sarıp sarmalarmış çınar gibi yiğitleri, servi boylu dilberleri. Ve her sarmaşık, sardığı ağacı kuruturmuş sonunda.Dıştan yemyeşil ve güzel gösterirmiş ama içten içe kurutur, çürütür, çökertirmiş. (sayfa 48)

Gökyüzü olduğunu düşün ve aşık olduğunda tüm renklerinin aynı anda birbirine çarpıp karıştığını ve darmadağın olduğunu...

Yağmur olduğunu ama yağamadığını düşün...

Ve bunları yaşayacağını bilmene rağmen, gökkuşağı ya da yağmur olmayı sevdiğini...

Aşk hem dert hem devadır
sevmeyi bilenler için.

Ve eminim ki tüm bunların amacı ise kişiyi gerçek aşka ulaştırmaktır, bu yolda bir aracı bir vesiledir. Gerçek aşk ise görünenin ardında saklıdır...
Dünyadaki her şey onun bir tecellisidir. Bu yüzden onu bazen gökyüzünde bazen bir eşyada bazense bir insanda görmeniz gerçek aşkın yansımasından kaynaklanır.

Kitapta genel olarak Leyla ile Mecnun' un hikayesi anlatılıyor. Hem de kendini Kays (Mecnun) ilan eden Leyla ile Mecnun kitabının ağzından. Hem değil mi ki bir aşkı yaşayandan daha güzel kim anlatabilir ya da hissettirebilir?...
Bir olay değil birçok olay var aslında. Babil medeniyetinin faaliyetlerinden (BUAM (Babil uzay araştırma merkezi )) de yaralanarak bu aşk romanına tarihi bir hava katmış ve heyecanı ayakta tutmayı başarmış İskender Pala.

Arapça ve Farsça kelimelerin sıklığından da söz etmesem olmaz.:)Başta sizi biraz yorsa da zamanla buna alışıyor hatta sevmeye bile başlıyorsunuz. Sabırla okuduğunuzda meyvesini fazlasıyla alacağınızdan ve tadını beğeneceğinizden eminim.
Ve sen değerli okurum, buraya kadar okuduğun için sana da teşekkür ederim. İnşallah okumana vesile olabilmişimdir. :)
Bir tarafta 3 kıtada 623 yıl hüküm süren, 36 Padişah, 219 Sadrazam ve 129 Şeyhülislamıyla birbirinden farklı dil, din ve kültürdeki milletleri birbirleriyle kaynaştırıp asırlar boyu hoşgörüyle idare etmeyi başaran bir devletin 9. Padişahı, ilk Türk İslam halifesi, Hâdim'ul-Harameyn'uş- Şerifeyn Yavuz Sultan Selim, bir tarafta da Safevi Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdarı Şah İsmail. Zekâlarını, bilgilerini, eğitimlerini, şanlarını hem devletlerinin bekası için kullanan, hem de şiire yön vermede kullanan Selimi ve Hatai. Çaldıran Ovası’nda karşı karşıya gelen dönemin iki büyük padişahı Sultan Selim ve Şah İsmail’in hikâyesi. Tarihi roman tarzında yazılmış bu roman büyük bir başarıdır bana göre. Yazar kesinlikle bir tarafı yüceltip bir tarafı eleştirmiyor. Her iki kesimin savunduğu şeyleri kendi ağızlarından konuşturarak her iki kesimin de kendilerine göre haklı taraflarını vurguluyor. Bunun için tarihi roman olmasına aldanıp yazara ya da bahsi geçen taraflara dil uzatmak yerine, iki Padişah’ın şairliklerini, sevginin, aşkın, gururun, onurun ön plana çıkarılması fikrini dikkate almanız en büyük temennim.

Romanda olay akışı iki koldan, iki padişahın hükümdar olmalarından başlayıp, Çaldıran Savaşı’nın öncesi, sırası ve sonrasında yaşanan olaylarla devam ediyor. İncelemenin başında da dediğim gibi iki tarafında kendilerini haklı bulduğu konular var. İskender Pala, Sultan Selim Şah İsmail’in İslam’ın usulüne göre hareket etmediği, Orta Asya’daki Sünnilere zulüm ettiği, haklarını hiçe saydığını düşündüğü için; Şah İsmail de tam tersini Yavuz Sultan Selim Han’ın Anadolu’daki Kızılbaşlara zulüm ettiğini ve haklarının yendiğini düşündüğü için meydana gelen olayları kendine has üslubuyla bizlere aktarıyor. Kitap tarihi yanlış aktarıyor eleştirisi yüzünden kitabın estetik açıdan okuyana zevk vermesi, divan şiirinden örnekleri günümüz karşılıklarıyla bize sunması, sevgiyi her anlamda açıklaması gölgede kalıyor.

Çalışmalarıyla Divan Edebiyatını günümüze tam anlamıyla aktaran, detaycılığıyla eskinin derin anlamlı sözlerini her açıdan yansıtan eserleriyle edebiyatımıza renk katan İskender Pala mutlaka okunması bir yazar. Bu eserinde de saydıklarımın çoğunu bulacaksınız. Sözü daha fazla uzatmayarak sitede Türkçeyi katleden inceleme ve alıntı paylaşanları uyaranlara ‘hoşgörülü olmanız gerekir’ diyenleri, karşıt görüşlü kişi, yazar ve kitaplara yaptığı yorumlarında söyledikleriyle yaptıklarında tezatlığa düşmemeye davet ediyorum. İyi okumalar.
Japonya'dan başlan bir Hz.İbrahim hikayesi.Üç büyük dinin kesişim noktası ve herkesin sahip olduğu büyük bir hazine.Sin ,Şamas ve İştar.CIA,Mosat ve Mit.İslamiyet,Hristiyanlık ve Yahudilik.Bütün bunların kesiştiği yer Adıyaman.Ve sonuç olarak ortaya çıkan harika bir roman.
Şah ve Sultan ve Od'un ardından okuduğum üçüncü İskender Pala kitabı Katre-i Matem oldu. Genel itibariyle Türk yazarları çok fazla okumayan benim için bile İskender Pala'nın yeri ayrıdır. İskender Pala okumaya başladığınızda yazarın kendini geliştirdiği alanın yansıması da olarak cümlelerindeki kibarlığı, derinliği, inceliği anında fark edersiniz. Pala'nın kendini geliştirdiği alan derken, artık birçoğumuzun bildiği gibi kendisi Divan Edebiyatı alanında ülkemizin belki de en önde gelen ismi. Edebiyat tarihine bakıldığında bana göre Divan Edebiyatı "edebiyatın zirvesidir." E yazarımız da bu alanın usta isimlerinden biri olunca bu döneme ait bol bol parçalar görüyoruz eserlerinde. Ki zaten İskender Pala'nın romanlarında yer verdiği konular genel olarak o dönemlerde geçiyor. Katre-i Matem'de ise on sekizinci yüzyılın Osmanlı'sındayız. Lale Devri Osmanlı'sında.

Lale Devri... Osmanlı'nın yirmi üçüncü padişahı olan III. Ahmed ile özdeşleşen bu dönem için zevkin, eğlencenin devri de denilebilir. (Tabii saray ahalisi ve zenginler için.) Katre-i Matem'de yaşanan olaylar bu dönemde geçiyor. Hikaye genel olarak bu devirde yaşayan iki delikanlının aşkları etrafında dönüyor. Bir tarafta Topaç Yeye, Şehnaz'ın aşkından bimarhaneye düşmüş olan bir genç adam. Bir diğer tarafta Kara Şahin, evlendiği ilk gece eşi Nakşıgül'ü kaybeden, aslında bir Osmanlı şehzadesi olduğundan bihaber olan Kara Şahin. Ve hepsinin üstünde, Kara Şahin'in Nakşıgül'ün soğumuş ellerinde bulduğu bir lale soğanı, Katre-i Matem yani Matem Damlası.

Şah ve Sultan ile Od'u okumuş, birçok cümlenin güzelliğinde kaybolmuş ve İskender Pala okumaya görece alışmış biri olarak Katre-i Matem'i pek sevemediğimi söylemeliyim. Kitaba başlarken beklentilerimin çok yüksek olması ve daha farklı bir konu bekliyor olmam bunda etkili olmuş olabilir. Diğer İskender Pala kitaplarında sayfaları "Vay be!" diyerek okuyan ben bu kitapta bitse de gitsek modundaydım. Kitabın başları iyi olsa da ardından okurken keyif almamaya ve bir süre sonra da ciddi manada sıkılmaya başladım. Ana karakterler için sözüm yok ancak kitapta o kadar çok yan karakter ve daha önemsiz olan karakterler vardı ki bu ister istemez kafa karışıklığı yarattı. Ayrıca bana göre kitap çok manasız bir şekilde bitti, yarım kalmış gibi... Maalesef konu ve kurgu açısından Katre-ı Matem' i sevemedim.

Katre-i Matem için söyleyebileceğim olumlu şeylerden biri yazarımızın bazı bölüm sonlarında yer verdiği ve derkenar olarak adlandırılan kısa hikayelerdi. İçlerinde çok anlamlı olan hikayeler mevcuttu. Öte yandan kitap tasarımına bayıldım. Kapakta kullanılan renkler, elinde lale tutan kadın vs fazlasıyla beğenimi kazandı. Ayrıca artık iyice alıştığım şekilde İskender Pala'nın bir olguyu, düşünceyi açıklarken kurduğu cümleler yine güzeldi. Bu cümlelerden aklımda kalanların ilk sırasında "mezarlık" ile ilgili bir paragraf geliyor. Paragrafı buraya yazmayacağım, okuyanlar hatırlar, okumayanlar okuyup görebilir veya cep boyun yüz otuz dokuzuncu sayfasına bakabilirler. :)) Son olarak kitap Lale Devri hakkında okuru bilgilendirici bir yön de taşıyor ve kişiyi bu dönemi araştırmaya itiyor. III. Ahmed'in damadı ve veziri Nevşehirli İbrahim Paşa ve hepimizin bildiği üzere on sekizinci yüzyılın önemli Divan Edebiyatı şairi Nedim gibi isimler ile ilgili çeşitli bilgilere sahip oluyoruz. Saray başta olmak üzere zenginlerin eğlencelerle sefa sürdüğü, Batılılaşma yönünde çeşitli adımların atıldığı bu dönemde halkın bu durumdan duyduğu hoşnutsuzluk ve bunun sonucunda ortaya çıkan Patrona Halil İsyanı da kitapta romanlaştırılarak aktarılan bir diğer önemli kısım. Önemli isimlerin ölmesine ve III. Ahmed'in tahttan inmesine neden olan bu isyan, dönemin saray hayatı ve halkın yapısı gibi unsurlar noktasında bilgilendirici bir kitap okudum diyebilirim. Kitabın olumlu yanları olsa da konu, kurgu, genel olarak dilini ve akıcılığını beğenmediğiniz bir kitabı kapağı güzel, içinde birkaç güzel paragraf var veya bilgilendirici kısımlar var diye sevemiyorsunuz. En azından benim için öyle. Yine de yazarın tüm kitaplarını okuma kararı aldığım için bu kitabı da bitirmekten memnunum. Bir sonraki İskender Pala kitabım Efsane olacak. Hepinize keyifli okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
İskender Pala
Unvan:
Türk Profesör ve Divan Edebiyatı Araştırmacısı, Yazar
Doğum:
Uşak, Türkiye, 8 Haziran 1958
İskender Pala (d. 8 Haziran 1958, Uşak), Türk profesör ve divan edebiyatı araştırmacısı.

Yaşamı

İlkokul’u Uşak Cumhuriyet İlköğretim Okulu’nda bitirdi.Liseyi Kütahya Lisesi’nde bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okumaya hak kazandı. Aynı okulda yaptığı lisans tez çalışması Câmiu'n-Nezâir’dir. Doktora çalışmasını ise "Aşkî, Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Divânı" başlığı altında yine İstanbul Üniversitesi’nde yaptı. Divan edebiyatı dalında 1983 yılında doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi’nde doçent, 1998 yılında da Kültür Üniversitesi’nde profesör oldu. Divan edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla dikkat çeken yazarın çeşitli ansiklopedi ve dergilerde edebiyat araştırmacısı sıfatıyla yayımladığı bilimsel ve edebi makalelerinin yanında ortaokul ve liseler için yazdığı ders kitapları da bulunmaktadır. Ayrıca, Osmanlı deniz tarihiyle ilgili araştırmalarda bulunmuş ve bir kısmını kitaplaştırmıştır.

Okuma hayatına Peyami Safa’nın eserleri ile başladığını belirten yazar, ilk okuduğu kitapların 9. Hariciye Koğuşu ve Yalnızız olduğunu söylüyor. Ömer Seyfeddin, Refik Hâlid, Reşat Ekremokunduktan sonra, Osmanlı tarihi ve edebiyatla tanışması Erzurum ve İstanbul’daki üniversite yıllarına denk gelmiş.

Bir ara Hilmi Yavuz ile TRT’de Şairane adlı programı sunan yazar, TRT 2'de Divançe adlı programı hazırladı. Şu anda Zaman gazetesinde Kültür-Sanat sayfasında köşe yazıları yayınlanmaktadır.

Düzenli olarak Altunizade ve Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezlerinde Divan Şiiri Saati adı ile etkinlikleri olup sık sık okur günleri de düzenlemektedir.Halen İstanbul Kültür Üniversitesi'nde öğretim üyesidir.

Kişisel yaşamı

İstanbul’da ikamet eden yazar evli ve 3 çocuk babasıdır.

Aldığı görevler


1979-1982 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji seminer kütüphane memuru
1982-1984 Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Lisesi Komutanlığı'nda teğmen
1984-1986 Üsteğmen
1986-1987 Boğaziçi Üniversitesi'nde part-time Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi
1987-1994 Yüzbaşı, Dz.K.K.lığı Tarihi Deniz Arşivi kuruluş ve faaliyetleri
1994-1996 Tarihi Deniz Arşiv Araştırmaları ve Dz.K.K.lığı yayın faaliyetlerinin yürütülmesi
1996-1997 Öğretim yılı, MSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı öğretim üyesi ve İSAM redakte kurulu üyeliği
1997 Öğretim yılı İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim üyesi idi. Sonra istifa etmiştir.
(2009) - (?) (Uşak Üniversitesi) Öğretim üyesi


Ödüller


Türkiye Yazarlar Birliği dil ödülü, 1989 (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
AKDTYK Türk Dil Kurumu ödülü, 1990 (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
Türkiye Yazarlar Birliği inceleme ödülü, 1996 (Şairlerin Dilinden)
Aydınlar Ocağı Kayseri Şb. Yılın Edebiyat Adamı ödülü, 2001
YTB Uşak Halk Kahramanı ödülü, 2001
Türk Patent Enstitüsü Marka Ödülü


Eleştiriler

İskender Pala'nın divan edebiyatı konusundaki yetkinliğini eleştiri konusu yapan bir çalışma, Bakü'de çıkan Türk Dünyası Medeniyet Dergisi Yom'da Türkiye Türkçesinde yayınlanmıştır ve oldukça ciddi birtakım iddiaları barındırmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 3.555 okur beğendi.
  • 34.971 okur okudu.
  • 794 okur okuyor.
  • 12.484 okur okuyacak.
  • 1.035 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları