İsmail Hakkı Bursevi

İsmail Hakkı Bursevi

YazarÇevirmen
9.8/10
5 Kişi
·
14
Okunma
·
3
Beğeni
·
777
Gösterim
Adı:
İsmail Hakkı Bursevi
Unvan:
Osmanlı Alim, Müfessir
Doğum:
Osmanlı İmparatorluğu, 14 Eylül 1652
Ölüm:
Bursa, 1725
İsmail Hakkı Bursevî, 14 Eylül 1652 tarihinde, Rumeli Vilayet-i Celilesinin Kayılar kazası Aydos karyesinde dünyaya geldi.
Yedi yaşında annesini yitirerek öksüz kalan İsmail Hakkı'nın babası Mustafa Efendi İstanbul Aksaray'da sakin iken büyük yangında evi yanıp kül olunca Aydos'a yerleşmiştir. Bursa'da vefat etmiştir. Kabri Bursa'da Tuz Pazarı civarındaki dergahında olup ziyarete açıktır.
Alim, mutasavvıf, şair, hafız, bestekâr ve hattat olup tefsirci ve Mevlana'nın Mesnevi'sinin en büyük şarihidir.
İsmail Hakkı Bursevî, İstanbul'a taşındıktan sonra tasavvuf alanında eğitim almış ve birçok İslam bilgini yetiştirmiştir.

Osmanlı alim, müfessir ve şeyhleri içinde eserlerinin çokluğuyla tanınan İsmail Hakkı Bursevî, Kutub Osman Efendi'den de ders almış,[1] 1685'te Osman Fazlı Efendi'nin tayin etmesiyle Bursa'ya giderek Halvetiye tekkesine şeyh oldu. Halvetî tarikatına mensup olduğundan dolayı, aynı zamanda 'Hâlvetî' lakabıyla da tanınır. Bursa'da verdiği tefsir dersleriyle büyük şöhret kazandı. Hayatının yirmi üç yılını adadığı Ruhu'l Beyan isimli dört ciltlik tefsirinin de büyük bir kısmını burada yazdı.
Yazdığı eserlerinin sayısı 136 kadardır. İslâmî ilimlerde derin bilgiye sahip bulunması ve çok sayıda eser vermiş olmasına rağmen tasavvuf sahasında şöhret bulmuş Halvetiye tarikatı şeyhlerinden olan Bursevî, Ruhu'l-Beyan adlı ünlü Arapça Kur'an tefsirinin yazarıdır. Tefsirin Arapça orijinalinden Türkçeye aktarılması ile basımı Erkam Yayınları tarafından yapılmaktadır.
Hadîs-i şerîfte Peygamber (sav) Efendimiz hazretleri, Hazret-i Âişe (r.anhâ) annemize hitâben (onun şahsında bü­tün kadınlara) şöyle buyurdular:

“Ey Âişe! Her hangi bir kadın diliyle kocasına eziyet eder (ve onu incitirse), mutlaka Allâhü Te‘âlâ hazretleri de kıyâmet gününde onun dilini yetmiş zir‘a uzatır ve boynunun arkasına dolandırıp bağlar.

Ey Âişe! Herhangi bir kadın, Rabbi için namâz kılar (namâzdan sonra) kendi için duâ ettikten sonra kocası­na duâ ederse; onun namâzı yüzüne çarpılır, tâ ki önce kocasına sonra da kendisine duâ edinceye kadar…

Ey Âişe! Herhangi bir kadın ölüsüne üç günden fazla ağlarsa, Allâhü Te‘âlâ hazretleri, onun amellerini mahve­dip siler…

Ey Âişe! Herhangi bir kadın, ölünün üzerine ağıt ya­kıp sesli ağlarsa, Allâhü Te‘âlâ hazretleri kıyâmet günün­de o kadının dilini yetmiş zir‘a uzatır ve kadını kendisine tâbi olan diğer kadınlarla beraber cehenneme sevk eder.

Ey Âişe! Herhangi bir kadının başına bir musîbet ge­lir de, yüzünü tokatlar, elbisesini parçalarsa cehennem ateşinde, Lût Aleyhisselâmın ve Nûh Aleyhisselâmın (kâfir olan) hanımları ile berâber olur. Ve bu kadın, kıyâmet gününde bütün hayırlardan ve şefaat edicilerin şefaatından ümîdsiz olur.

Ey Âişe! Herhangi bir kadın (ağlamak, feryât ve figân etmek için ya da mezarlarla böbürlenmek için) mezarlık­ları ziyâret ederse mutlaka Allâhü Te‘âlâ hazretleri ona la‘net eder. Yaş ve kuru olan her şey ona la‘net okur; tâ ki o kadın evine dönünceye kadar la‘net onun üzerine yağar. Mezarlıkları ziyâret edip orada ağlayan kadın, er­tesi gün aynı saate kadar, Allâh’ın gazabında, hiddet ve kızmasında olur. Ve eğer o vakit içerisinde ölürse bu ka­dın cehennem ateşindedir.”
Kalb ziraata müsaid bir tarla, diğer azalar ; Ekim-dikim işini yapmaya yarayan aletler, ameller ile sözler ise tohum gibidir. Tohum, her ne kadar Ekim aletlerinin herhangi birisi içinde bulunsa bile, ziraate elverişli hale getirilmiş bir toprağa düşmedikçe bitip yeşererek gelişme imkanı bulamaz. Bunu böylece bilmek gerekir.
et-Te’vîlâtü’n-Necmiyye’de der ki: “Adâlet, Allah’ın sana verdiği bedeni ve rûhi
halleri, dünya mallarını, dîni hükümleri ve onlarla yapılan amelleri Allah’ı taleb ve
O’na vuslat uğrunda sarfetmendir. Çünkü bunları başka gâyeler için kullanmak
zulümdür.”
Erkekler Zahir ismine dahillerdir, perdesizdir, kadınlar ise Batın ismi altındadır ; onun için örtülüdür. Binaenaleyh cennette hanımlara yabancılardan dolayı örtünmek vardır, Ancak bu teklif yoluyla değildir . Çünkü Cennet teklif sınırı dışındadır; ancak Kıskanma yoluyladır. Çünkü her müminin haremi kendisinin sınırıdır, bu sebeptendir ki dünyada kafirler arasında kadınların perdesi yoktur Çünkü onlar kıskançlıktan mahrumlardır.Zira Kıskanma imandandır.

(Zahir -Batın şerhi)
Âhırete kesin îmân, ona hazırlanmayı gerektirir. Nitekim: “Şu on gurup insan aldanmıştır.” denilir:

1. Allah’ın kendisini yarattığını bilen fakat O’na kulluk etmeyen,

2. Allah’ın kendisini rızıklandırdığına inanan fakat O’na güvenmeyen ve onunla tatmin olmayan,

3. Dünyânın geçici olduğunu bilen fakat yine ona aldanan,

4. Vârislerinin kendisine düşman olacağını bilen; yine de onlar için mal toplayan,

Şâir der ki:
Sen âhırete beraber götürmek için kendine yarar amel yap.
Çünkü âhırette çocuklarından bile fayda gelmeyecektir.

5. Ölümün kendisine yaklaşmakta olduğunu gördüğü halde ona hazırlık yapmayan,

6. Kabre gireceğine inanan fakat onun imarına çalışmayan,

7. Hak sâhibinin kendisini hesâba çekeceğini bildiği halde ona delîl hazırlamayan,

8. Sırattan geçeceğini bildiği halde günahını hafifletmeyen,

9. Cehennemin günahkârların yurdu olduğunu bildiği halde günahlardan sakınmayan,

10. Cennetin iyilerin yurdu olduğunu bildiği halde iyi ameller işlemeyen. Bu saydıklarım et-Teysîr’de böylece zikredilmiştir.
el-Hakim Muhammed b. Ali et-Tirmizî der ki: Dört sınıf insan dört yere yakışır:

Çocuklar sıbyan mekteplerine, yol kesiciler zindanlara, kadınlar evlere, ihtiyarlar
mescidlere.
Âkâmü’l-Mercân isimli eserde şöyle denilmiştir: Şeytanın Ademoğlu’na vesveseverip çağırdığı şeyler altı çeşittir:

1- Şeytanın, insanı küfre, şirke ve Allah Rasûlü’ne düşmanlığa dâvet etmesidir. Bukonuda başarılı olunca, en büyük arzusuna ulaşması sebebiyle büyük sevinç duyar ve yorgunluğu gider. İşte şeytan kuldan önce bunu ister.

2- Kötülük ve mâsiyetlerden kendisine en sevimli gelen bid’ata çağırmasıdır. Çünkü mâsiyete tevbe edilir. Fakat bid’ata tevbe edilmez. Zira onu ortaya koyan kişi, bid’atinin doğru olduğunu sandığı için asla tevbeye yanaşmaz.

3- Şeytan bunda başarılı olamayınca, bu kez kişiyi çeşitli büyük günahları işlemeye,

4- Bunda da acze düşünce küçük günahları yapmaya dâvet eder. Zira küçük günahlar
birleşince büyük günah olur. Büyük günah ise sâhibini helâk eder.Nitekim Rasûlullah(s.a.): “Günahları umursamamaktan sizi sakındırırım.”(Buhari)buyurarak bu konuya temas
etmiştir. Küçük günahların birleşerek büyük günah olması, çölde konaklayıp herbirinin getirdiği birer parça odunla büyük bir ateş tutuşturan ve bununla yemeklerini pişirip karınlarını doyuran bir grup insanın durumuna benzer.

5- Eğer şeytan bu mertebede de başarısız olursa kula ne sevâbı, ne de günahı olan;fakat onunla uğraşırken sevâbtan mahrûm kalmayı gerektiren mübahları işlemeyiemreder.

6- Şayet o, bu noktada da muvaffak olamazsa bu kez daha fazîletli amelleri yapmaktan alıkoymak için onu fazîletli ve sevâbı daha az olan ameller işlemeye teşvik eder. Çünküonu bu noktadan şerre doğru daha kolay çeker.

Bazen de meşakkatinin çokluğu onu tâattan tamamen nefret ettirsin diye insana, yapılması kolay, sevâbı da az olan işleri bırakıp daha zor şeyleri yapmayı emreder. Meselâ, iki rekât namazın ne kıymeti olur,sen yüz rekât kıl şeklinde vesvese vermesi bu kabildendir.
İmam Fahreddin Razi ahlâkı şöyle târif eder: Ahlâk nefsâni bir melekedir ki bununla bezenmiş olana güzel fiilleri yapmak kolay gelir. Güzel fiilleri yapmak ayrı şeydir,bunların yapılmasının insana kolay gelmesi ayrı şeydir.

İşte “bu kolaylığın” meydanageldiği hâl ahlâktır. Ahlâka “hulük” denmesi, insanın içine yerleşmesi ve orada sâbithâle gelip insanın yaratılmış olduğu hilkat ve karakter şeklini almasından dolayıdır. Her
ne kadar ahlâkın, insanın içine yerleşmiş bir meleke hâlini alması için uzun bir çabaya ve riyâzata ihtiyaç olsa da... Bu nedenle âlimler demişlerdir ki ahlâk, bir insanlabirlikte bulunma ve onunla haşır neşir olmakla değişir ve -adamına göre- ya güzel ya daçirkin olur.

Meselâ; çirkin ahlâk, kişinin birlikte bulunduğu arkadaşı ve haşır neşir olduğu kişinin hâline göre güzel olabilir. Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: “Kişi arkadaşının dini üzeredir. Sizler kiminle arkadaşlık ettiğinize iyi bakınız.”[Ebu Davud] Bir başka hadis-i şerifte şu ifâdelerle karşılaşıyoruz: “Hevâ ve hevesine uyanlarla, bid’atçilerle birlikte düşüp kalkmayınız.Çünkü onların uyuz hastalığının eziyeti gibi eziyetleri vardır.”(Münavi)
Marifet sahiplerinden çıkan irfan szölerini dinle! O sözler gerçekte Kur'an ve hadisin hakikatleridir.Zira bu ikisinin dışında bir şey yoktur.Fakat herkes onlardan kabiliyeti kadar mana anlar, anlamayan anlayana tabi olur ve ona kulak tutar.Çünkü anlayıp söyleyen, dinleyenlere Hakk'ın tercümanıdır.Bu yüzden perdeli olanlarla Hak arasında bir aracı lazımdır; imam cemaate ve vezir sultana tercüman olduğu gibi.
10 ciltlik bir tefsir arapcadir tefsiri Arapça okudum belli yerlerini tabiki çok güzel bir kitab alimimiz ettiği sohbetleri toplanıp tefsir haline biz aciz kullarına bahsetmiş mevlam şefaat lerine nasip etsin inşallah. Arapça okumayı bilenlere tavsiye ediyorum kesin okumalisiniz

Yazarın biyografisi

Adı:
İsmail Hakkı Bursevi
Unvan:
Osmanlı Alim, Müfessir
Doğum:
Osmanlı İmparatorluğu, 14 Eylül 1652
Ölüm:
Bursa, 1725
İsmail Hakkı Bursevî, 14 Eylül 1652 tarihinde, Rumeli Vilayet-i Celilesinin Kayılar kazası Aydos karyesinde dünyaya geldi.
Yedi yaşında annesini yitirerek öksüz kalan İsmail Hakkı'nın babası Mustafa Efendi İstanbul Aksaray'da sakin iken büyük yangında evi yanıp kül olunca Aydos'a yerleşmiştir. Bursa'da vefat etmiştir. Kabri Bursa'da Tuz Pazarı civarındaki dergahında olup ziyarete açıktır.
Alim, mutasavvıf, şair, hafız, bestekâr ve hattat olup tefsirci ve Mevlana'nın Mesnevi'sinin en büyük şarihidir.
İsmail Hakkı Bursevî, İstanbul'a taşındıktan sonra tasavvuf alanında eğitim almış ve birçok İslam bilgini yetiştirmiştir.

Osmanlı alim, müfessir ve şeyhleri içinde eserlerinin çokluğuyla tanınan İsmail Hakkı Bursevî, Kutub Osman Efendi'den de ders almış,[1] 1685'te Osman Fazlı Efendi'nin tayin etmesiyle Bursa'ya giderek Halvetiye tekkesine şeyh oldu. Halvetî tarikatına mensup olduğundan dolayı, aynı zamanda 'Hâlvetî' lakabıyla da tanınır. Bursa'da verdiği tefsir dersleriyle büyük şöhret kazandı. Hayatının yirmi üç yılını adadığı Ruhu'l Beyan isimli dört ciltlik tefsirinin de büyük bir kısmını burada yazdı.
Yazdığı eserlerinin sayısı 136 kadardır. İslâmî ilimlerde derin bilgiye sahip bulunması ve çok sayıda eser vermiş olmasına rağmen tasavvuf sahasında şöhret bulmuş Halvetiye tarikatı şeyhlerinden olan Bursevî, Ruhu'l-Beyan adlı ünlü Arapça Kur'an tefsirinin yazarıdır. Tefsirin Arapça orijinalinden Türkçeye aktarılması ile basımı Erkam Yayınları tarafından yapılmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 14 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 18 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.