Ivan Illich

Ivan Illich

7.6/10
107 Kişi
·
344
Okunma
·
32
Beğeni
·
2.577
Gösterim
Adı:
Ivan Illich
Unvan:
Avusturyalı Filozof ve Toplum Eleştirmeni
Doğum:
Viyana, Avusturya, 4 Eylül 1926
Ölüm:
Bremen, Almanya, 2 Aralık 2002
Ivan Illich, (1926-2002) Avusturyalı filozof ve toplum eleştirmeni. Çağdaş batı kültürü, kurumları ve eğitim, çalışma hayatı, enerjinin kullanımı, ekonomik gelişme, sağlık vb. alanlardaki etkileri üzerine eleştirel incelemeler kaleme almıştır.

Hayatı

1926 yılında Viyana'da Hırvat bir baba ve Seferat-Yahudi bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babasının gelir durumu sebebiyle pek çok ülkeyi gezip görme imkânına kavuştu. İtalyanca, Fransızca ve Almancayı ana dilleri gibi bilirken, daha sonra bu dillere Sırpça-Hırvatça, Antik Yunan ve Latin dilleri, İspanyolca, Portekizce, Hindi vs. de ekledi. İtalya'da Florence Üniversitesi'nde Histoloji ve Kristalografi, Vatikan'da Pontifical Gregorian Üniversitesi'nde teoloji ve felsefe, Salzburg'da Ortaçağ Tarihi eğitimi gördü. Porto Riko Katolik Üniversitesi başkan yardımcılığına getirildi. 1961'de Meksika Cuernavaca'da Centro Intercultural de Documentación (CIDOC, International Documentation of Center) kurdu. Merkezin araştırmaları Vatikan ve CIA ile çatışmasına sebep oldu.

Illich 1970'lerde Fransa'daki sol entelektüel çevrede popüler olmasına karşın François Mitterrand'ın 1981'deki seçiminden sonra Fransız solunun hükümete gelmesiyle birlikte görüşleri fazla kötümser bulunduğundan bu çevrelerdeki etkisi gün geçtikçe azalmıştır.

Hayatının sonraki yıllarında kansere yakalandı ve eleştirdiği kurumsallaşmış tıp yerine geleneksel metotlara başvurdu. Hastalığının ilk aşamalarında tümör ile ilgili bir doktora danışmış ancak kendisine konuşma yeteneğinin kaybolma ihtimalinin çok yüksek olduğu söylenmişti. "Ölümlülüğüm" diye adlandırdığı tümör ile hayatının sonuna kadar yaşadı.

Eserlerinden

(Şenlikli Toplum adlı eserinden)

Araçların aşırı ölçüde gelişmesi, insanları çok yeni biçimlerde tehdit etmektedir. Bu tehditler geleneksel angarya ve haksız muameleye benzemekle birlikte, yeni bir kategori oluştururlar. Çünkü bunları yaratanlar da, kurbanları da aynı kişilerdir: Yıkıcılıkta sınır tanımayan araçları hem yöneten hem de talep eden kişiler. Bu oyunda, başlangıçta bazıları kazansa da, sonuçta herkes her şeyini kaybeder...

Araçların insanlara yönelik taleplerinin maliyeti gittikçe artmaktadır. İnsanı araçlarının hizmetine girecek duruma getirmenin maliyetindeki artış, bütün üretimde ağırlığın mallardan hizmetlere doğru kaymasıyla kendini göstermektedir. Hayat dengesinin, büyüyen endüstrilerin dinamiğine gösterdiği direnci kırmak için, insanın gittikçe daha çok yönlendirilip denetlenmesi gerekmektedir. Bu yönlendirme, eğitsel, tıbbi ve yönetsel tedavi biçimini alır. Eğitim, rekabetçi tüketiciler yaratır; tıp, bunların artık ihtiyaç duymağa başladığı yönlendirilmiş çevrede varlıklarını sürdürmelerini sağlar; bürokrasi ise, insanların anlamsız işleri yerine getirebilmesi için toplumsal denetim uygulamanın gerekliliğini yansıtır. Buna paralel olarak, yeni ayrıcalık düzeylerinin ordu, polis ve güvenlik önlemleriyle korunmasının maliyetinde görülen artış da, tüketim toplumunda kaçınılmaz olarak iki tür köle bulunduğunu gösterir: Vazgeçilmez alışkanlıkların kölesi olanlarla kıskançlığın kölesi olanlar.

(Okulsuz Toplum adlı eserinden)

Günümüzde okul sistemi tarih boyunca güçlü kiliseler için geçerli olan üç işlevi yerine getirmektedir. Okul hem toplum mitinin kaynağı, hem bu mitin tezatlarının kurumsallaştırılması ve hem de mit ile gerçeklik arasında uyumsuzluğu tekrar üretecek ve gizleyecek olan ritüel mekanıdır...Özgür bir toplumun, modern bir okulda oluşturulabileceği görüşü paradoksal bir iddiadır. Bireysel özgürlüğü garanti altına alma, bir öğretmenin öğrencileriyle meşguliyetinde tamamiyle gözardı edilmektedir. Öğretmen sahip olduğu kişiliğini yargı, ideoloji ve doktor işlevleriyle birleştirdiğinde, toplumun temel yapısı, yaşam için hazırlanması gereken süreçle amacından saptırılmaktadır. Bu üç gücü birleştiren bir öğretmen, öğrencinin yasal veya ekonomik reşit olmama durumunu meydana getiren ya da özgür toplanma hakkını kısıtlayan yasalara göre öğrencinin haklarını daha fazla kısıtlar. Ağaçları yaşken eğip bükmek sevgili öğretmenlerin içtenlikle yerine getirdikleri kutsal ve benzersiz bir vazifedir.

(Sağlığın Gaspı adlı eserinden)

Maalesef, yararı olmamasının yanı sıra zararı da olmayan tıp hizmeti, gittikçe büyüyen tıp kurumunun günümüz toplumuna verdiği zararların yanında çok önemsiz kalır. Teknik tıbbi müdahalelerden kaynaklanan ağrı, fonksiyon bozukluğu, sakatlık ve acı günümüzde trafik ve iş kazalarıyla ve hatta savaşla ilgili etkinliklerle bile yarışır duruma gelmiş ve tıbbın zararlarını günümüzün en hızlı yayılan salgınlarından biri haline getirmiştir...Gücünü yasa ve dinden ayrı tutmakta hep diretmiş olan Batı tıbbı şimdi tersine, onların da ötesine geçmiştir. Bazı endüstri toplumlarında sosyal etiketleme, her sapkınlığın tıbbi bir etiket taşıdığı noktaya dek tıplaşmıştır. Böylece, tıbbi teşhisin ahlâki ögesinin karanlıkta kalması, Asklepios otoritesini totaliter bir güçle donatmıştır...
Okul, yaşadığınız topluma ihtiyacınız olduğuna sizi inandırmaya çalışan bir reklâm ajansıdır.
Okuma ediminden zevk alan pek çok insan bu huyu okulda edindiklerine inanmaktadır. Doğruluğu araştırıldığındaysa, bunun bir yanılsama olduğu ortaya çıkmaktadır.
Ivan Illich
Şule yayınları ebup
Aynı okula, aynı yaşta başlasalar bile fakir çocuklar, orta sınıf çocuklar için pekala mümkün olan eğitim olanaklarının çoğundan mahrumdurlar.
Ivan Illich
Şule yayınları ebup
İnsan, bir kez okulun bir ihtiyaç olduğunu kabul ettiğinde, diğer kurumlar için de artık kolay bir av haline gelmektedir.
Okul, sadece Yeni Dünya’nın dini değil, aynı zamanda, dünyanın en hızlı gelişen iş sektörüdür.
Üniversiteler ve okullar kişiyi tüketim toplumuna adapte eder. Bundan dolayı okullaşma ortadan kalkmalıdır. Okul sonsuz tüketim mitinin başlangıcıdır.
Okula kaydolan öğrenciler diploma elde etmek amacıyla diplomalı öğretmenlere boyun eğmektedirler.
Ivan Illich
Şule yayınları
Nostaljik ya da buruk bir şekilde bir zamanlar çocuk olduğumuzu da hatırlıyoruz.
Ivan Illich
Şule yayınları ebup
okullarda gerektiği gibi eğitim verilemediğini, aslında amacın eğitim değil eğitilmeye çalışan ve sabit bir insan profili yaratmak olduğunu belirtiyor. insanlığın kabul görmüş olduğu bu eğitim ve öğretim sistemi üzerinden bir çok değerini yitirdiğini ve daha da bozulmaya uğradığını, müfredat üzerinden, istenilen kalıba sokulmuş,bu kurumların gün geçtikçe ticarethaneye dönüştüğünü, insanların değer sistemini kurumsallaştırdığını belirtiyor.
Okul ne güzel bir kelime naifliği ise üzerine akıyor ama bu kitap onu bir şeytanî yapı olduğunu söylüyor peki öyle mi?

Okulun devlet kurumu olmaktan çıkarılması gerektiğini savunur.
fakir öğrencilere gerçek hayat ile karmaşaşık bir eğitim veriyor.
Eğitim ile diploma akıcılık sertifika arasında karşılıklı çatışma olsun isteniyor
Okul sadece bir örnek olarak alınmış bir kavramdır asıl anlatılmak istenenlerden biri kurumsallaşmaktır.
Kurumsal olan her şey kutuplaşma yapar yozlaştırır tektipleştirir.
Karşı çıkılıyor okul bize öğrenim edimini kazandırmalı özgürlüğümüzü kısıtlamamalı bize kurumsallaşmış olan fikirleri ideolojileri dayatmamalı.
Modern Çağın bu hastalığı Yunan mitolojileri ne kadar gider.
Modern çağ kendi bildiğini insanlara kanıksatmak için bütün gücüyle okul denen kurumla saldırır. Peki verilen bilgiler ne yapar zengini zengin yapmaz fakiride zengin yapmaz, fakir olan kişi eğitim alarak ancak zenginlere hizmetli olur.
Fakir ülkelerin halkları zenginliği düşleyerek fakir yaşamayı öğrendiler fakir ülkelerin eğitim için ayırdığı pay Zengin ülkelerden fazla olmasına rağmen yine de istenilen düzeye gelinemiyor.
Zorunlu eğitim kutuplaştırma ya sevk ettiği gibi kendi arasında bir kast sistemi de meydana getirmektedir. Okul eşit haklar vermiyor Hatta imkanların dağıtılmasında tekelleşme yapıyor.
Okumayı öğrenimi daha çok Okul dışında öğreniriz ki buna informal eğitim diyoruz
Kişi kendi eğitimini istediği branş hocasından almalı lakin branş hocalarının azlığından dolayı sertifikasyona gidilmektedir bu daha Piyasayı Manipüle etmektedir. Sertifika almış bir kişi ile zanaat erbabı almış kişi arasında dünya kadar fark var ve zanaatçı daha güzel daha iyi daha farklı şeyler meydana getirebileceği gibi farklı fikirler de ortaya çıkarabiliyor
Akran akran eğitimini önemsiyor ancak birbirleri yanlarına gelen iki kafadar iyi öğrenebilir deniyor.
Şimdi bize verilen bilgiler kurumsallaşmış Peki bu bilgileri bize veren kim o da okul bir döngü sonu gelmeyecek olan bir döngü işte bu döngüden kurtulmak için okula gitmeyen kişiler ona son verecektir.
Okullarda eğitim veren öğretmenler eğitimi verirken kendi ideoloji ve fikirlerini bize enjekte etmektedirler.
Peki o zaman nerede kaldı Özgür düşünce biz bir kalıbı alıp kafamıza yerleştiriyoruz uyup uymaması Önemli değil biz kendiimize göre bunu uydurabiliyoruz işte öğretmen bunu yapıyor
Üniversiteler tüketim toplumu için oluşturulmuş bir Akademi dir. çağdaş dünya bir tüketim toplumu oluşturmuştur ve okulda buna ön ayak olmuştur
Okullaşma bir derecelendirme olmadığından bir mevkiye hak etmeyen kişiler gelebiliyor Bu da sonrasında bir kaos meydana getiriyor
Şimdi düşünelim bu kadar eğitimli insan var ve bu eğitimde insanların birçoğu devlet adamı Bilgili ve bile kişi olmasına rağmen neden bu kadar savaş var
Bilmek Savaşı bitirmiyor ve aksine okullaşma bizi bu hal üzerine yatıştırıyor alıştırıyor.
"Illich; Türkçe ’ye çevrilen bir kitabında yazdığı önsözde “Sözlerimin bir gün Türkçe olarak okunacağı aklımın ucundan bile geçmedi” diyor. Yazdıklarını “zihinleri Kur ’ân âyetleriyle ve Dogu anılarıyla dolu” olanları değil de, kısa bir süre önce Amerika'ya yerleşmiş kişileri hesaba katarak kaleme aldığını belirtiyor." Bu kısmı çevirmen kitabın başına iliştirmiş. Açıkçası tam olarak ne demek istediğini anlayamadım. Okul ve eğitim gibi evrensel konulardan söz ederken yalnızca Amerika'yı göz önünde bulundurmak "Okulsuzlaşmayı" savunacak kadar geniş bir bakış açısına sahip biri için oldukça sığ bir yaklaşım.
Kitap ince olmasına rağmen okumam uzun sürdü. Dili akıcı değil ve çeviri de çok iyi denemez. Yine de işlenen konu itibariyle oldukça ilginç ve ilgi çekici. Nihayet dergisinin Eylül 2017 sayısında denk gelmiştim bu kitaba. Öncelikle Schooling The World: The White Man's Last Burden belgeselini izlemenizi tavsiye ederim. "Okul" a olan bakış açınızı değiştirecek , oldukça iyi bir belgesel.
Tekrar kitaba dönüyorum:)
Yazar; öğrenmenin okulda olmadığını, okulun bir çeşit iş merkezi olduğunu ve amacının da insanları eğitmekten ziyade (tabi burada eğitimi nasıl tanımladığımız da önemli) tek tip insan oluşturmak olduğunu savunuyor. Böylece düzeni sağlamak, yönetmek daha kolay olacaktır. Dolayısıyla okulu zorunlu olmaktan çıkarılmasını savunuyor. Yetenek ve becerilerin sertifikaya indirgenmesini yanlış buluyor. Bununla ilgili: " Branş öğretmenlerinin azlığı, sertifikaya verilem abartılı önemin neticesidir." diyor. Gençlerin bazı durumlarda arkadaşları için daha yararlı olmasını örnek gösteriyor ve bu konuda kendisine kesinlikle hak veriyorum. Hepimizin karşılaştığı bir durumdur; öğretmen bir konuyu anlatır öğrenci anlamamıştır, öğretmen tekrar eder öğrenci yine anlamaz ardından yan sıradaki arkadaşı basit bir şekilde olayı anlatır ve öğrenci durumu kavrar. Bu da bizlere öğrenmenin gerçekleşmesi için o konuda uzman biri yerine, neyi bilmediğimizi ve nasıl öğrenebileceğimizi bilen birinin de bazen yeterli olabileceği gösteriyor.
Günümüzde okulda geçirilen süre devamlı artıyor. Neredeyse bebeklikten başlayan bir okul yolculuğu 30'lu yaşlara kadar sürebiliyor. Bu süreçte kişilerin ruh halinin nasıl olduğu hepimizin malumu. Bu açıdan bakınca "Okulsuzluk" fikri kulağa hoş gelse de yerini neyle doldurabileceğimiz sorusu kafamı kurcalıyor. Özellikle yurtdışında alternatif eğitime ilgi her geçen gün artsa da okul eğitiminde karşımıza çıkan 'firsat eşitsizliği' problemi alternatif eğitimde daha da göze çarpıyor. Tamamen okuldan arınmış bir toplum yakın gelecekte mümkün görünmese de okulların-eğitim sistemlerinin baştan dizayn edilmesi gerek.
“Bireysel öğrenmenin de toplumsal eşitliğin de okullaşma ritüelleriyle artırılamayacağını anlamadıkça eğitimde bir reform söz konusu olamaz.” (s:55) Toplumsal eşitliği sağladığı varsayılan ve hatta dayatılan okul kurumunda, öğrenciler türlü kalıplara konuluyor, etiketleniyor ve etiketlerine göre davranılıyor. Toplumsal eşitsizliğin meydana geldiği ilk ve belki de en önemli kademeye okul diyebiliriz. Okul kurumu vaat ettiklerini yerine getirmediği gibi, insanları daha çok ayrıştırıyor, ayrıştırmakla da kalmayıp bu adaletsizliğe, bir alternatifi olmadığı için, mecbur bırakıyor. Biz insanlar, gözümüzün önünde yıllardır süregelen bu cehaleti okulla yenebileceğimizi düşünüp toplumumuzu okullaştırıyoruz. Kendi kapasitemizi, benliğimizde evrilmiş halde bulunan öğrenme becerilerimizi hiçe sayıp bir otoriteye bel bağlayarak boyun eğiyoruz. Kişisel gelişimimize hiçbir katkısı olmayan, günlük hayatımızda karşılaştığımız sorunları çözmemize zerre faydası bulunmayacak müfredatı yüceltiyoruz. Ateşe su taşıyan karınca olduğumuzu sanıyoruz ama fark etmiyoruz ki biz ateşin ta kendisiyiz. Cehalet ateşini söndürmek için ateşin temeline inmek, kaynağını bulmak yerine küllerden doğmakta olan kıvılcımlarla uğraşıyoruz.
Okul kurumunun başka bir eksisi ise ne durumda olursa olsun, ekonomik arka planı ne olursa olsun tüm insanları eşit görmesi. Biliyoruz ki eşit olan her şey adil olmak zorunda değildir. Kurumun eşitlikten anladığı eğer buysa ve bu eşitliğin toplumda gerekli olduğuna inanılıyorsa, ki öyle görünüyor, bu bakış açısının acilen değiştirilmesi gerekiyor. Zira bahsedilen düşünce birçok açıdan yanlış. Biz her öğrenciden bir konuyu aynı hızda, aynı yöntemle ve aynı seviyede anlamalarını bekleyemeyiz. Her insanda ortak olan tek bir özellik vardır; farklı olmaları. İnsanın düşünce yapısından el becerilerine, sosyal çevresinden yetiştirilme şekline kadar her özelliği farklıdır; dolayısıyla, yapılması gereken iş için seçilen bu farklı insanlara fırsat eşitliği sağlanmalı ve tolerans gösterilmelidir. Lakin okul bunu yapmaz, yapamaz çünkü okulun bir müfredatı vardır ve okul, öğrencinin ne fiziksel ne zihinsel ne de ekonomik durumunu önemser. Merkezden verilen bir karar vardır ve bize sağlanan şartlar ne olursa olsun karara uymamız beklenir.
Bir karar vardır ve bu karara uymamız beklenir dedik; bu karara uy(a)madığımızda ise başarısız olarak etiketlendiğimizi de söylemeden geçemeyeceğim. Sorunsuz işliyormuş gibi görünen sisteme bakıldığında, herkesin ağzında dolanan “iyi yerlere gelmek” sözünü görüyoruz. Bizim bu adaletsiz eşitliğe katlanmamızın tek sebebi diploma sahibi olmak zorunda oluşumuz. İyi bir üniversiteden alınmış diploma, iyi bir meslek, iyi bir maaş…Otorite bizi ancak bunlara sahip olduğumuzda insandan sayıyor. Hayatın karşımıza çıkardığı zorlukların hepsine kalkan olarak sertifikalarımızı, diplomalarımızı kaldırabileceğimiz kadar hayal gücüyle işleyen bir dünyada yaşıyor olsaydık eğer, maruz kaldığımız zorunlu ve zorlayıcı eğitime razı olabilirdik. Ama ne dünya Harikalar Diyarı ne de biz Alice’iz.
Diploma, derece, sertifika arzusunun da bir nedeni var elbette; toplumcu otorite. Bizim üniversiteyi bitirmemizi bu kadar istemelerinin nedeni iş gücüne sağlayacağımız katkı. Yine ve yeniden, mental ve fiziksel sağlığımızın, ekonomik statümüzün hiç önemi yok. Kişisel gelişimimizin, bireysel bilgi edimimizin yok sayılıp el becerilerimizin
sömürülmesine göz yumuyoruz. Eğitimle ekonominin bağıntılı olduğunu inkar edemeyiz lakin ekonominin gelişimini sadece eğitime dayamanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Madem eğitim sistemini geliştiremiyoruz, var olan sistemimizle istediğimiz sonuçlara ulaşamıyoruz; o zaman kalkınmayı sağlayacak her şeyi eğitime yüklememeliyiz. Zamanında bitirilemeyen okullara ve bulunamayan işlere alternatif sunabilen toplumdan, ekonomik kalkınmayı sağlayacak, eğitimin zorunlu olmadığı alternatifler sunması da haliyle beklenir.
Sonuç olarak, okullulaştırmanın faydaları adına sunulabilecek yegane faktör, fırsat eşitliği sağlandığı takdirde, verilecek teorik ve pratik bilgilerin bireyin, gelişiminin büyük bir kısmını tamamlamasını sağlaması olacaktır. Fırsat eşitliği sağlanmazsa, müfredatta sadece teorik bilgilere yer verilip el becerileri ve hayat deneyimi önemsenmezse, okullulaştırmanın toplumların süreğenliğini daha ne kadar sağlayabileceği meçhuldür.
Talim (öğretme), terbiye (eğitim) dediğimiz kavramların okullarda gerektiği gibi verilemediğini, insanın, dünyada kabul görmüş bu eğitim ve öğretim sistemi üzerinden bir çok değerini yitirdiğini ve daha da bozulmaya uğradığını, müfredat üzerinden, istenilen kalıba sokulmuş, robotlaşmış insanlardan oluşan bir dünyanın inşaa edildiğini ve okul denilen bu müesseselerin gün geçtikçe ticarethaneye dönüştüğünü, kolej, özel üniversite vb. kurumlara doğru evrildiğini anlatan bu kitap, anafikir olarak, toplumların, bu çarkın döngüsünden kurtulması gerektiğinden bahsediyor. Ancak, dilini çok akıcı bulmadığım fakat bu konuda bir uyanış için, okunmasını tavsiye edebileceğim bir kitap.
Sağlığın en büyük gaspçısının toplumca oluşturulan kapitalizm odaklı sağlık sektörü olduğunu anlamanızı ve iyileşmenin en temel mihenk taşının kişi olduğunu gösteren sağlığa farkındalık sağlayan,her verdiği örneğinde "gerçekten ya""vay be" nidalarını size attırıp etkileneceğiniz mükemmel bir kitap diyebilirim.
...Aydınlanmanın okullardaki devrinin sona ermekte olduğu da bir gerçek, diyerek okulun insanı körelltiğini ve köleleştirdiğini anlatmaya çalışıyor. Ve okulu alaycı bir dille eleştiriyor Ivan Illich.
Okulsuz toplumun getireceği felaketleri okuyacağımı umarken okulsuz toplumu savunan bir kitapla karşılaştım. Okurken yazarın haksızlığa uğradığını hissettim. Biraz araştırdığımda Ivan Illıch'in bir toplum eleştirmeni olduğunu öğrendim. Tabi ki bu onun eğitim alanında eleştiriler yapmasına engel teşkil etmiyor. Fakat Ivan Illıch sadece okula değil toplumsal diğer tüm kurumlara karşı durmuş ve eleştirmiş. Bu yüzden kitabı okurken içimi büyük bir karamsarlık kapladı. Haklı yönlerini görmeye çalıştım. Çocukların hayatın içinde olduğu şeyleri en iyi öğrendiğini savunarak "yaparak, yaşayarak öğrenme" tekniğinin haklılığını savunmuş. Yine çeviri olarak tam karşılığı mıdır bilmiyorum ama yetenek öğretimi dediği şey bana göre hayat boyu öğrenmeye karşı geldiği için haklılık içeren başka bir kısım diyebilirim. Bunun yanında okulun tüketici yetiştirdiğine ve okulun bir endüstri olduğuna dair görüşleri var. Okul dediğimiz yapının insanın kendi kendini yaratmasının önündeki en büyük engel olduğunu söylüyor-varoluşçuluk akımı kokusu geldi burnuma-. Söyledikleri ne kadar doğru ne kadar yanlış tartışılır. Zaten tartışılmış ve görüşlerinin fazla kötümser olması sebebiyle yaşadığı ülkede etkisi gitgide azalmış. Tüm bunlara rağmen eğitim adına karalanan tek bir çizginin bile kıymetli olduğunu düşündüğüm için ve farklı bir bakış açısı kazanmak için okunmalı diyorum.
Her bireyin 4 yaşından itibaren okula başlaması gerektiğini savunan biri olarak kitapta anlatılan okulsuz toplumu hayal edemedim bir türlü! Kitapta savunulan yaparak yaşayarak öğrenme en ideal öğrenme biçimidir. Hepimiz hem fikiriz. Fakat okulu bu felsefeyle yeniden inşa etmek yerine tamamiyle kaldırmak neden??
Sanayi Inkılabı'nda sisteme işçi yetiştirmek için başlatılmış eğitim sistemi sonradan değiştirilmemiştir. Okulsuz Toplum, bu düzenin günümüzde de devam eden yansımasının çarpıcı etkilerini gösterirken özgürleşmeyi amaçlar. Okullar, kısıtlayıcı, kişilik haklarına bile müdahale edebilen ticarethanelerdir ve tüm amaçları insanları kendisine bağlı kılan düzende tutmaktır. MEB'in öğretmenlere tavsiye ettiği kitaplar listesinde olması ilginçtir. Bunun öğretmenlerin dahi toplumun okumayan kesimi arasında olduklarını gösterdiğini söyleyebilirim. Hele ki tavsiye bir kitap asla okunmaz, okunmamasının yolu da tavsiye etmektir. MEB, Okulsuz Toplum gibi dünyanın en meşhur kitaplarından birini yasaklamayarak onun reklamını yapmamış, tavsiye ederek de okunmasının önüne geçmiştir. Ki sadece bu örnek bile kitabı pek çok açıdan haklı çıkarmaktadır. Ayrıca idealist bir düzen kursak bile küresel kapitalizm hakimken ve sanayi inkılabından kalma eğitim sisteminden çıkmamız mümkün değilken ülkenin her bir ferdi Okulsuz Toplum'u okusa bile düzeni değiştirmemiz mümkün görünmüyor. Ancak birey olarak kendimizi öğretilenler dışında bir şeyler öğrenebilir hale getirebiliriz.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ivan Illich
Unvan:
Avusturyalı Filozof ve Toplum Eleştirmeni
Doğum:
Viyana, Avusturya, 4 Eylül 1926
Ölüm:
Bremen, Almanya, 2 Aralık 2002
Ivan Illich, (1926-2002) Avusturyalı filozof ve toplum eleştirmeni. Çağdaş batı kültürü, kurumları ve eğitim, çalışma hayatı, enerjinin kullanımı, ekonomik gelişme, sağlık vb. alanlardaki etkileri üzerine eleştirel incelemeler kaleme almıştır.

Hayatı

1926 yılında Viyana'da Hırvat bir baba ve Seferat-Yahudi bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babasının gelir durumu sebebiyle pek çok ülkeyi gezip görme imkânına kavuştu. İtalyanca, Fransızca ve Almancayı ana dilleri gibi bilirken, daha sonra bu dillere Sırpça-Hırvatça, Antik Yunan ve Latin dilleri, İspanyolca, Portekizce, Hindi vs. de ekledi. İtalya'da Florence Üniversitesi'nde Histoloji ve Kristalografi, Vatikan'da Pontifical Gregorian Üniversitesi'nde teoloji ve felsefe, Salzburg'da Ortaçağ Tarihi eğitimi gördü. Porto Riko Katolik Üniversitesi başkan yardımcılığına getirildi. 1961'de Meksika Cuernavaca'da Centro Intercultural de Documentación (CIDOC, International Documentation of Center) kurdu. Merkezin araştırmaları Vatikan ve CIA ile çatışmasına sebep oldu.

Illich 1970'lerde Fransa'daki sol entelektüel çevrede popüler olmasına karşın François Mitterrand'ın 1981'deki seçiminden sonra Fransız solunun hükümete gelmesiyle birlikte görüşleri fazla kötümser bulunduğundan bu çevrelerdeki etkisi gün geçtikçe azalmıştır.

Hayatının sonraki yıllarında kansere yakalandı ve eleştirdiği kurumsallaşmış tıp yerine geleneksel metotlara başvurdu. Hastalığının ilk aşamalarında tümör ile ilgili bir doktora danışmış ancak kendisine konuşma yeteneğinin kaybolma ihtimalinin çok yüksek olduğu söylenmişti. "Ölümlülüğüm" diye adlandırdığı tümör ile hayatının sonuna kadar yaşadı.

Eserlerinden

(Şenlikli Toplum adlı eserinden)

Araçların aşırı ölçüde gelişmesi, insanları çok yeni biçimlerde tehdit etmektedir. Bu tehditler geleneksel angarya ve haksız muameleye benzemekle birlikte, yeni bir kategori oluştururlar. Çünkü bunları yaratanlar da, kurbanları da aynı kişilerdir: Yıkıcılıkta sınır tanımayan araçları hem yöneten hem de talep eden kişiler. Bu oyunda, başlangıçta bazıları kazansa da, sonuçta herkes her şeyini kaybeder...

Araçların insanlara yönelik taleplerinin maliyeti gittikçe artmaktadır. İnsanı araçlarının hizmetine girecek duruma getirmenin maliyetindeki artış, bütün üretimde ağırlığın mallardan hizmetlere doğru kaymasıyla kendini göstermektedir. Hayat dengesinin, büyüyen endüstrilerin dinamiğine gösterdiği direnci kırmak için, insanın gittikçe daha çok yönlendirilip denetlenmesi gerekmektedir. Bu yönlendirme, eğitsel, tıbbi ve yönetsel tedavi biçimini alır. Eğitim, rekabetçi tüketiciler yaratır; tıp, bunların artık ihtiyaç duymağa başladığı yönlendirilmiş çevrede varlıklarını sürdürmelerini sağlar; bürokrasi ise, insanların anlamsız işleri yerine getirebilmesi için toplumsal denetim uygulamanın gerekliliğini yansıtır. Buna paralel olarak, yeni ayrıcalık düzeylerinin ordu, polis ve güvenlik önlemleriyle korunmasının maliyetinde görülen artış da, tüketim toplumunda kaçınılmaz olarak iki tür köle bulunduğunu gösterir: Vazgeçilmez alışkanlıkların kölesi olanlarla kıskançlığın kölesi olanlar.

(Okulsuz Toplum adlı eserinden)

Günümüzde okul sistemi tarih boyunca güçlü kiliseler için geçerli olan üç işlevi yerine getirmektedir. Okul hem toplum mitinin kaynağı, hem bu mitin tezatlarının kurumsallaştırılması ve hem de mit ile gerçeklik arasında uyumsuzluğu tekrar üretecek ve gizleyecek olan ritüel mekanıdır...Özgür bir toplumun, modern bir okulda oluşturulabileceği görüşü paradoksal bir iddiadır. Bireysel özgürlüğü garanti altına alma, bir öğretmenin öğrencileriyle meşguliyetinde tamamiyle gözardı edilmektedir. Öğretmen sahip olduğu kişiliğini yargı, ideoloji ve doktor işlevleriyle birleştirdiğinde, toplumun temel yapısı, yaşam için hazırlanması gereken süreçle amacından saptırılmaktadır. Bu üç gücü birleştiren bir öğretmen, öğrencinin yasal veya ekonomik reşit olmama durumunu meydana getiren ya da özgür toplanma hakkını kısıtlayan yasalara göre öğrencinin haklarını daha fazla kısıtlar. Ağaçları yaşken eğip bükmek sevgili öğretmenlerin içtenlikle yerine getirdikleri kutsal ve benzersiz bir vazifedir.

(Sağlığın Gaspı adlı eserinden)

Maalesef, yararı olmamasının yanı sıra zararı da olmayan tıp hizmeti, gittikçe büyüyen tıp kurumunun günümüz toplumuna verdiği zararların yanında çok önemsiz kalır. Teknik tıbbi müdahalelerden kaynaklanan ağrı, fonksiyon bozukluğu, sakatlık ve acı günümüzde trafik ve iş kazalarıyla ve hatta savaşla ilgili etkinliklerle bile yarışır duruma gelmiş ve tıbbın zararlarını günümüzün en hızlı yayılan salgınlarından biri haline getirmiştir...Gücünü yasa ve dinden ayrı tutmakta hep diretmiş olan Batı tıbbı şimdi tersine, onların da ötesine geçmiştir. Bazı endüstri toplumlarında sosyal etiketleme, her sapkınlığın tıbbi bir etiket taşıdığı noktaya dek tıplaşmıştır. Böylece, tıbbi teşhisin ahlâki ögesinin karanlıkta kalması, Asklepios otoritesini totaliter bir güçle donatmıştır...

Yazar istatistikleri

  • 32 okur beğendi.
  • 344 okur okudu.
  • 35 okur okuyor.
  • 397 okur okuyacak.
  • 14 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları