İvo Andriç

İvo Andriç

Yazar
8.1/10
248 Kişi
·
745
Okunma
·
38
Beğeni
·
2.506
Gösterim
Adı:
İvo Andriç
Unvan:
Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi Hırvat Yazar
Doğum:
Dolac, 9 Ekim 1892
Ölüm:
13 Mart 1975
Ivo Andrić (d. 9 Ekim 1892 - ö. 13 Mart 1975), Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Hırvat yazar.

1892'de Travnik yakınlarında Dolac'ta doğdu. Zagreb, Viyana ve Krakow'da sürdürdüğü eğitimini Graz Üniversitesi'nde verdiği "Osmanlı Yönetimindeki Bosna-Hersek'te Kültür Yaşamı" konulu doktora tezi ile tamamladı. I. Dünya Savaşı sırasında milliyetçi etkinliklerinden ötürü Avusturya-Macaristan yetkilileri tarafından bir süre gözaltında tutuldu. Savaşı izleyen yıllarda Yugoslavya Dışişleri Bakanlığı'nda çalıştı. Budapeşte, Madrid, Cenevre ve Berlin'de dış görevlerde bulundu.

Yazarın en büyük özelliği kitaplarindaki olayları tarafsızlıkla anlatmasıdır. En acımasız hatta insanlık dışı sayılabilecek eylemlerde dahi yazar yalnızca olayı, o sırada insanların ne düşündüklerini ve hareketlerinin sebeplerini anlatmakta; fakat herhangi bir görüş belirtmemektedir. Hümanist olan Ivo Andrić eserinde çeşitli dinlerin ve soyların kaynaştığı bu bölgede en küçük bir din ve ırk ayrımı yapmadan, anlattığı olaylarda yer alan bütün kişilere eşit bir sevgi ve ilgi göstermiştir.
İnsanlar böyledir. Çok yükselen ve yükseklerde uçanların düşmesinden adeta haz duyarlar.
Herkesin mutlaka ağlayacak bir şeyi bulunur. Sonra başkasının acısına ağlamak da her zaman tatlıdır
İvo Andriç
Sayfa 184 - İletişim
İnsanoğlunun her şeyde yeteneği sınırlıdır. Onun için de tutkular birbirleriyle çatışır, birbirini iter, çoğu zaman da biri ötekini bastırır.
Yol çok uzun... topraklar sert, vücutlar zayıf, Osmanlılar ise güçlüydü.
İvo Andriç
Sayfa 25 - İletişim Yayınları
Gerçekten doğduğu günden beri talih ona hiç gülmemiş, hep aldatılmış mutsuzun biriydi.
İvo Andriç
Sayfa 212 - İletişim
muhteşem bir kitap.1961 yılı nobel edebiyat ödülünün yazara, bu kitabından dolayı verildiği sözlerinin ne kadar doğru olduğunu insan okuyunca anlıyor.kitapta,yazar,sadrazam Sokollu Mehmet Paşa tarafından yaptırılan Drina köprüsünün yapılışını ve yaklaşık 400 yıllık tarihini,hemen yanı başındaki Vişegard kasabasını ve bu kasabada çeşitli dönemlerde yaşamış insanları ön plana çıkararak bize anlatıyor.köprü üzerinde gerçekleşen önemli olaylar,yaşanan dramlar,o dönemlerdeki insanların yaşayış tarzları,farklı dinlerde ve milliyetlerde olmalarına rağmen dönem dönem değişen ilişkileri tamamen objektif bir şekilde bizlere yansıtılıyor.özellikle halkın,din,milliyet .vs ayırımı olmadan sorunsuzca birlik içerisinde çoğu zaman yaşadıkları ve yaşama istekleri vurgulanıyor ama mutlaka birilerinin de bunu engellemeye çalıştıkları kitap içerisinde bir çok defalar yer alıyor.ayrıca bölgenin doğal güzellikleri de sık sık tekrarlanıyor.savaşın ne kadar kötü olduğu,bundan her dönemde masum halkın çok daha fazla zarar gördüğü defalarca verilen örneklerde gösteriliyor.ayrıca köprünün ve kasaba bölgesinin Bosna civarında olduğu da düşünülürse,O bölgede yaşayan insanların yüzyıllardır çektikleri dramların,kitap yazıldıktan sonrada devam ederek günümüze kadar geldiğine (özellikle Bosnalı Türk ve müslümanların )yakın tarihimizde yaşadığımız olaylardan dolayı,bizler de tanıklık etmiş oluyoruz.kitabı, hem belgesel,hem tarih,hem kısa hikayeler,hem de baş kahramanının bir köprü olduğu büyükçe kalın bir roman olarak kabul edebiliriz.baştan son cümlesine kadar kesinlikle sıkılmadan adeta arka arkasına gelen olayları merak içerisinde okuyorsunuz.tabiiki büyük bir dram içerisinde yaşayarak.her satırda o bölgelerin bir zamanlar bizlerin idaresinde olduğunun ve elimizden alınıp,insanlarımızın yaşadığı onca acıların verdiği ızdırap ve iç burukluğunu hissediyorsunuz.açık söyleyeyim ben bu duyguyu hep yaşadım okurken. bence bu kitabı okumamak gerçekten büyük bir eksiklik olur.o topraklarda yaşananları,o dramları mutlaka okuyup bizzat hissetmek gerek diyorum.ve sadece edebiyat,tarih,siyaset...vs ile ilgilenenlerin değil herkesin okumasını tavsiye ediyorum.
Drina Köprüsü, 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış, aslen Hırvat asıllı Sırp yazar Andriç’in en çok bilinen romanı. Edebi ve estetik açıdan kalitesi tartışılmaz. Buram buram Osmanlı kokan Bosna Hersek’in tarihi bir panaromasını yansıtmış adeta yazar bu eserinde.

Sokullu döneminde inşa edilen ve esere adı verilen Drina Köprüsü’nün, temel karakter olduğu tarih kokulu bir kitap. Neler görüyor bu köprü neler! İsyanlar, savaşlar, idamlar, işkenceler, intiharlar… Drina Köprüsü, o dönemde Türkler için çok ehemmiyetli ve eserde ehemmiyeti şu sözlerle anlatılıyor. “Drina’nın yatağı üstünde güvenilir, temelli biricik geçittir, Bosna’yı Sırbistan’a, oradan da daha uzaklara, Osmanlı İmparatorluğu’nun öteki bölgelerine, hatta ta İstanbul’a kadar bağlayan biricik bağdır.”

Ne pahasına olursa olsun bu köprü gavurun eline geçmemelidir. Ancak bu arzu asla gerçekleşemeyecektir. Türkler kendini bu köprünün Avustralyalılara teslim edilmeyeceğine o kadar inandırmışlardır ki, köprünün ayrıca bir evliya tarafından korunduğuna ve gerektiğinde düşman kuvvetlerine karşı bu evliyanın savaşacağını düşünmektedirler. Bu ise eserde şöyle anlatılıyor; “Bu köprü bir vezirin hayratıdır. Bu köprünün gavur kuvvetlere geçit vermediği yazılıdır. Onu biz değil de ne kılıcın ne de tüfeğin etkilemeyeceği‘bir evliya koruyor. Düşman gelince o mezarından kalkacak, köprünün ortasında dikilecek...”

Yazar eserinde Türkleri barbar bir topluluk olarak nitelemiş. Ancak buna fazla takılmadım tabiki. Çünkü yazar aslen olmasa da bir Sırp. Onun bize olan düşmanlığından mübalağalı bir şekilde bahsetmesini çok normal buluyorum. Ancak şunu da ifade etmeliyim ki, romanın başlarında, Abid Ağa’nın yaptığı zulümleri öğrenen Sokullu’nun, yerine Arif Bey’i görevlendirmesi yazarın objektif tutumunu zaman zaman takındığını gösteriyor bizlere. Yani demem o ki, eseri okurken içinizdeki milliyetçilik duygularınızı biraz bastırmanız gerekiyor. Türkler aleyhine yazılan onca olumsuz şeylere karşın, benim ecdadıma olan saygım ve sevgim ziyadesiyle arttı diyebilirim.

Şimdi dikkatinizi bir başka konuya çekmek isterim. Osmanlı’daki sanat, bu eserde kusursuz anlatılmıştır. Çünkü o dönemde yapılan ve defalarca savaş, sel gibi felaketlere maruz kalan köprünün bugün bile hala dimdik ayakta kalması, eşsiz sanatın göstergesi değil mi? Ya o dönemin eşsiz güzellik ve incelikte olan ve oradan gelip geçen yolcuların bir günlük konaklaması için yapılan bol sanatlı kervansaray, Osmanlı Devleti’ni gerici gösterenlere verilen en büyük cevaplardan biri değil mi? Yorum sizin…

Okunmasının gerektiğini düşünüyorum bu eserin. Tarihe meraklı olanların hele hele hiç kaçırmaması gerektiğini.

Saygılarımla,
Bir yapı düşünün, romana baş kahraman olmuş bir köprü. Günlük hayatta sıradan bir şeymiş gibi bahsettiğimiz, çoğu zaman belki de basit bulduğumuz bir kelimedir 'köprü'. Halbuki daha ayrıntılı düşününce tek bir kelimenin derin anlamlar barındırdığını görürüz.

Tarih boyunca yapılan mimari eserler içerisinde en anlamlı olanlardan biridir belki de köprüler. Hep bir birleştirme olgusu vardır. Kimi zaman iki insanı, iki uygarlığı, kimi zaman da iki kültürü. Bu birleşimlerden doğabilecek olguları düşününce köprünün mahiyetini daha iyi kavrıyor insan.

Drina Köprüsü de Balkan coğrafyasında, Bosna Hersek'in Vişegrad kasabasında yer alan bir Osmanlı mimarisi. Hepimizin ismini sıkça duyduğu, küçük yaşta devşirme olarak alınan Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa tarafından doğduğu kasaba olan Vişegrad'a yaptırılmış bir köprüdür kendisi. Bu köprü sadece iki yakayı değil, Doğu ve Batı kültürünü de birbirine bağlıyor. İşte hikâyemiz de tam olarak köprünün yapımıyla başlıyor.

Yazar Drina Köprüsü üzerinden o yıllarda cereyan eden siyasi, sosyal, ekonomik pek çok değişimi yansıtıyor okuyucuya. Köprü pek çok mücadeleye, hezimete, sevince, heyecana şahit oluyor. Pek çok insan gelip geçiyor üzerinden, birçoğu hayatını kaybediyor ama köprü o bölgede varlığını sürdürmeye devam ediyor. Köprü olgusu üzerinden Sırbistan'da meydana gelen ayaklanmaları, bu ayaklanmaların kasabaya olan etkilerini, Avusturyalıların kasabayı işgalini, Osmanlı'nın çöküş sürecini, Balkan savaşlarını ve 1.Dünya savaşını okuyoruz satırlarda. Drina Köprüsü tüm bu olayları algılamamızda bir ayna görevi üstleniyor.

Yazar tarafından siyasi gelişmelerin yanı sıra halk arasında yaşanan değişimlere de ayrıntılı olarak yer verilmesi ve anlatılan olayların milliyetçi bir bakış açısından ziyade objektif bir bakış açısıyla okuyucuya ulaştırılmış olması eserin en kıymetli yönleriydi bana kalırsa. Her ne kadar akıcı bir anlatımdan ziyade son derece durağan bir anlatıma sahip olsa da, en değerli mirasımız olan Balkan coğrafyasına dair okunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.
Sadrazam Sokullu zamanında yapılan bir köprünün bulunduğu yerdeki insanların hikayesi anlatılıyor.Köprünün yapılmasıyla orada yaşayanların hayatları değişmeye başlıyor.Müslümanların,Sırpların ve Yahudilerin bir arada yaşadığı bir yer.Bu insanlar her zorluğa karşı birlikte karşı koyuyorlar,birbirlerine destek oluyorlar,bir arada huzur içinde yaşıyorlar. Ta ki Sırpların milliyetçilik ayaklanmaları başlayıncaya kadar.O zamandan sonra insanlar artık birbirlerine aynı şekilde davranmıyorlar.Birbirlerinden sürekli kuşku duymaya başlıyorlar.İyisiyle,kötüsüyle yaklaşık 400 yıllık bir zamanı anlatan bir roman.Romandaki karakterlerle bir arada yaşadığınızın hissini veren sizi içine alan bir roman
insan karakterlerinin her birine farklı özellikler katması romanı çok gerçekçi kılmış. Böylesi güzel karakterleri betimlemesi onun insan ilişkilerinde üst düzeyde olduğu göstergesidir.
Kitabın başında ki hikayerin bir çoğunu daha sonra ki sayfalarında gerçekçi bir şekilde açıklması da bir o kadar güzel ve anlamlıydı. Ve hikayeden hikayeye geçerken de çok ince bağlmalarla romanın akışını hiç bozmadan devam ettirmeyide iyi biliyor.
Nobel ödülünü haketmesi bence çok yerinde . Ama şöyle bir açıklmayla son vermek istiyorum incelemeye...Bu kitabı okuduktan sonra şöyle bir kanıya vardım; Böylesi güzel bir kitabın Nobel ödülüne layık olması beni şaşırtmadı ama şaşırtan şey Sabahattin Alin in nasıl nobel ödülüne layık görülmemesi . Gönlümde Sabahattin Ali nobel ödülüne sahip en iyi yazar bence :)
Üzgünüm ama İvo Andriç i hiç sevmedim ..melankolik ,yanlız,anlayamadığım yazarlar kervanına kattigim bir adam oldu benim için ..kitap üç hikayeden oluşuyor ..ben hikaye okuyamiyorum sanki hep yarım bırakılmış gibi geliyor bana ..ırgat siman, jepa köprüsü, Anika yaşarken ..bu hikayelerden beni etkileyen biri var mi ? Hayır
Andric in yanlizlik dünyası ve sürgün notlarını okurken bir an önce bitsin diye baya zorladim kendimi çok sıkıldım yazarın yanlizligindan ben.yoruldum..
Bu sebeple "kafka"da okuyamiyorum ben bu iç dünyalar beni geriyor.."drina köprüsünü okumayı çok istemiştim ama bir süre daha ertelemeye.karar verdim bu tecrübeden sonra ..
Bir turlu birbirimize birşey efade edemedik İvo yla ..
Sız yinede okuyun koskocaman nobel ödülü almış kitap ,belki benim eksigimden kaynaklı bir sekteye ugramasin..sevdiğiniz yerleri benimle de paylasirsaniz tekrar bir göz atarım ..
Sevgiyle kalın. ..
İvo Andriç'in nobel ödüllü eseri Drina Köprüsü.

Drina Köprüsü bir romandan çok tarih kitabı gibi hissettiriyor kendini. Andriç, 16. Yüzyılda Sokullu Mehmet Paşa tarafından yaptırılan Balkanlar'ı doğuya bağlayan Drina Köprüsü ve çevresinin yüzyıllar içinde nasıl değiştiğini, neler yaşadığını, yaşanan değişikliklerin bölge halkının sosyal yaşantısı üzerindeki etkilerini anlatmakta. 16.yy ortalarından 20.yy başlarına kadar geçen bir süreç. Osmanlı'nın en ihtişamlı zamanlarından, Balkan coğrafyasından çekilişine kadar geçen bir süreç.

Gelelim yorumuma; yazarın tarafsız bir bakış açısı sergilediğini söyleyemeyeceğim. Hele kitabın başlarında "katil Türkler, işgalci Türkler..." benzeri imalar fazlasıyla vardı. İlk yüz sayfadan sonra bu tutum yumuşamış olsa da. Fakat görülüyor ki Türklerin bu coğrafyadan çekilmiş olması 1990'lı yıllarda da gördüğümüz üzere göz boyayıcı bir huzur dışında bölgeye huzur getirmemiş.
.
Dikkatimi çeken diğer şey 19. yy'da Anadolu topraklarından Türkiye diye bahsedilmiş olması.

Zaman içerisindeki gelişmeler, değişmeler birbirine bağlı olarak, kopuk olmayan bir dille yansıtılmış olmakla birlikte yoğun bir üslûp kullanılmış.
Benim gibi, Balkan coğrafyasına ilgi duyanlar için okunması gereken bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

Keyifli okumalar.
Rahmetli Sokullu Mehmet Paşa 'nın doğduğu topraklara yaptırdığı köprü' nün etrafında geçiyor tüm olaylar. Aşklar, Savaşlar, Ölümler, Kazançlar, Delilikler, İntihara sürükleyen olaylar ve daha neler neler.

Kitap hakkında ilk bilgim olduğunda yaa o köprünün adı Drina değil, Suavi' nin harika seslendirdiği Drama Köprüsü 'nün taaa kendisidir diye düşünmüştür. Meğer öyle değilmiş. Bildiğin köprünün adı Drina.

Ecdadımızın Bosna Vişegrad' da yaptırdığı harika bi eser.

Kitabın içeriğine değinecek olursam ; baştan sona tatlı bi heyecanla okudum, yazarın üslubu, tarafsızlığı takdire şayan.

Kitabı okudukça sanki o anları yaşıyormuşum, o hikayenin içinde bende varmışım gibi hissettim.

Sokullu Mehmet Paşaya suikast düzenleyip şehit eden o şerefsizi suikast öncesi yakalatıp Paşaya teslim ettiğimi, karşılığında bi kaç kese altın alıp o altınları Roma'da, Florence 'de yediğimi hayal ettim.

Köprü' nün yapılışı esnasında halka binbir türlü eziyet eden o Osmanlı görevlisi mikrobu derhal Paşaya şikayet edip halkı o zorbadan kurtarıp kasabanın kahramanın ilan edildiğimi, Vişegradlı Sırp bi kıza aşık olduğumu, o kızı Molla İbrahim 'e götürüp Müslüman olmasını sağladığımı,
Köprüye döşenen o bombaların patlatılmadan bi gece öncesinde, bi gece yarısı operasyonuyla o bombaları patlatılmadan imha ettiğimi,
Köprü üzerinde idam sehpasında idam edilenlerin o son anlarına şahitlik ettiğimi hayal ettim.

Herşeyden öte şehitlerimizin kanları ile insanlığa kazandırılan o güzelim topraklarının kan ve gözyaşı dolu bi halde çok kısa sürede nasıl oldu da elimizden çıktığına, çekile çekile taaa Edirneye kadar çekildiğimize üzülerek tanık oldum.

Tüm ecdadın ruhuna El-Fatiha
1500'leri düşünün,evet yaa kafa 1500 değil canım tarih 1500'ler,Osmanlı'nın Osmanlı olduğu dönemler ve o dönemlerde şimdiki Bosna Hersek sınırları içinde yer alan Vişegrad-Sokulaviç evvveet!Sokollu Mehmet Paşa'nın memleketi.İvo ANDRIC yaklaşık 350 yıla yaydığı bu güzel kitapta Sokollu Mehmet Paşa'nın emri ile biraz önce bahsettiğimiz coğrafyada yapımına başlanan bir köprünün ve iki kıyısında yer alan insanların hikayesini biraz biraz mizah,çokçada drama üslubu ile anlatır.

Gerek din farklılıkları,gerek kültür farklılıkları,insan ilişkileri,paylaşılan acılar,mutluluklar,hüzünler çok çok güzel bir dille anlatılıyor.

İvo ANDRIC'le ilk bu kitapla tanıştım (buda benim ayıbım) yazarımız 1961'de bu kitapla Nobel edebiyat Ödülü almış.Haketmiş mi?Hemde sonuna kadar hak etmiş.

ANDRIC'in anlatımı,betimlemeleri,tarifleri,karakterleri sizi oraları merak etmeye,araştırmaya,netten de olsa incelemeye,gezmeye davet ediyor adeta.Çok canlı bir anlatım,kitabın içine giriveriyorsunuz,hele ki köprünün yapım aşaması ,yaşanılan kazalar,köprüye suikast çabaları,her yarığına,her kovuğuna,adeta her taşına ayrı ayrı yüklenilen masallar,öyküler,efsaneler size kitabı öyle bir okutuyor ki sanırsınız ANDRIC yapım aşamasında oradaydı ve hepsine şahit oldu,başından geçenleri yazdı.


Daha önce okumadıysanız yazar için 'Kim Lan Bu!'(afedersiniz ben öyle düşündüm) diyorsunuz ve başlıyorsunuz hem yazarı,hem köprüyü,hem de o coğrafyayı araştırmaya.

Kitap sizi kesinlikle aç bırakmıyor.Bir kaç arkadaşın bu kitap hakkında incelemesini okudum,bende ki kitap Altın Kitaplar-1962 baskısı diğer arkadaşlar çok teferruatlı Sokollu Mehmet Paşa'dan bahsetmişler,benim kitapta fazla bahis yok ama her şeye rağmen okunası kitapların başında yer alır.

İyi bir edebiyatçıdan,lezzetli bir edebi eser.

Yaa insan düşünmeden de edemiyor,ben bu kitabı şans eseri okudum,bunun gibi daha ne kitaplar vardır arkadaş!Hani GOETHE'nin bir lafı var ya 'iki ömrüm olsun isterdim;biri yaşamak,diğeri okumak için' diye :( 8-10 ömrümüz olsaydı keşke hepsi de okumak için,bunun gibi ne çok kitap kaçırıyoruz ve kaçıracağız,yine de az çok şanslıyız okuyan arkadaşlarımız var ve tavsiyelerinden yararlanıyoruz (züğürt tesellisi işte)

Daha fazla yazmak isterdim kitapta adı geçen karakterleri anlatmak,o köyleri gezdirmek isterdim size Ivo ANDRIC'le birlikte anlatırdık bazen güler,bazen hüzünlenirdik,ama sonunda kitabı bir kez daha okurduk.

Güzel kitap sallapati,bugünlerdeki gibi siyaset yürütülüp Nobel verilmemiş,demek ki o zamanlar Nobel'i hakeden alıyormuş (ben hala MURAKAMİ'yi bekliyorum.geçen sene kesin demiştim olmadı,bu sene zaten verilmeyecek,seneye bakıcaz artık.MURAKAMİ!)

Bu kitap okunur,araştırılır,oralar gezilir,ANDRIC'in son derece gerçekçi bir şekilde anlattığı bu masalın içine girilip yaşanır.

Güzel kitap!Güzel anlatım!Güzel Yazar!
"Unutmak, her acıyı siler, arkada bırakırdı. Şarkı söylemek ise, unutmak için en güzel çareydi. Çünkü insan şarkı söylerken daima sevdiği şeyleri düşünür."

Barışa susamış dünyamızda, tüm "şahin"lerin bu romanı okuması dileğiyle
1961 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Hırvat yazar İvo Andriç, Balkanlar'da geçen bu ünlü romanının, gelecekte bu topraklarda yaşanacak insanlık ayıbını anlamakta zorluk çekenlere bile bir ışık olacağını muhtemelen hiç tahmin etmemiştir.

Drina Nehri üzerinde 1577'de Sokollu Mehmet Paşa tarafından inşa ettirilen köprünün bulunduğu şehirde yaklaşık 400 yıllık bir zaman dilimini anlatan bu roman, her ne kadar merkezine köprüyü konumlasa da, esasen insanoğlunu mercek altına alıyor. Sokollunun devşirme olması ve ailesinden ayrılırken drinanin o soğuk sularından geçirilmesi ve sadrazam olduktan sonrada bu soğukluğu unutmayıp tarihe damga vuran bu eşsiz eseri yaptırması... Ah Drina . Ah o kocaman tarih...

Efsanelerle gerçeklerin kimi zaman birbirine dolandığı bu eserde, 400 yıllık zaman diliminde aynı topraklarda yaşamış Osmanlı, Boşnak, Sırp ve Müslüman nesillerin birbiriyle olan ilişkilerine, geleneklerine, dostluklarına, düşmanlıklarına, doğayla mücadelelerine şahit oluyoruz. Okuru Drina Köprüsü ile birlikte coğrafi bir konuma sabitleyen yazar, mekanın üzerinden yılları teker teker akıtarak, Osmanlı'nın devşirme sisteminin yaşamda bıraktığı izlerden, insanoğlunun acımasız cezalandırma yöntemlerinin barbarlığına, doğanın çaresizliği karşısında kenetlenen dostlukların, insanoğlunun çıkarcılığı ağır basınca nasıl yerle bir olduğuna kadar birçok hikayeyi nedeni, nasılı ile birlikte, yıllar boyu sürüp giden hayat akışının arasına serpiştirerek anlatıyor. Farklılıklarıyla öyle ya da böyle barışık bir şekilde yaşayan ve aynı toprakları paylaşanlar arasında kanırtılmaya ve kan akmaya hazır yara kabuklarının varlığını bu kadar bariz bir şekilde görmek, tarih boyu bunların nasıl manipüle edildiğini bu kadar sarih bir şekilde farketmek ve daha da acısı bunlardan neden hiç ders alınmadığını ve aynı oyunların ilerleyen teknolojiye, bilginin kolayca ulaşılabilirliğine rağmen yeniden ve yeniden neden oynandığını sorgulamak... İşte bu roman, okurunu bu düşünceler arasında yalpalatıyor... Ancak bu eseri belki de eşsiz yapan en önemli özellik ise, bu toprakların "taraf"larından biri olan yazarın en ufak bir şekilde okura kendi görüşünü hissettirmeden, hiçbir şekilde taraf tutmadan, "yanlış-doğru" ya da "haklı-haksız" yaftası yapıştırmadan yazmış olması bu satırları... Ve hatta bunun da ötesinde, okura da "taraf" olmanın anlamsızlığını hissettirmesi...

Dünya savaşlarını aratır şekilde barışa susamış dünyamızda, tüm "şahin"lerin bu romanı okuması ve "güvercin"e dönüşmeseler de, kanadı kırık şahinlikle yetinmesi temennisiyle....

"Biz, sıradan insanlar, yalnız bir sefer ölürüz. Ama büyük adamlar iki sefer ölürler. Birinci sefer bu dünyayı bırakıp gittikleri, ikinci sefer de bıraktıkları eserler, yıkılıp kaybolduğu zaman."

Yazarın biyografisi

Adı:
İvo Andriç
Unvan:
Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi Hırvat Yazar
Doğum:
Dolac, 9 Ekim 1892
Ölüm:
13 Mart 1975
Ivo Andrić (d. 9 Ekim 1892 - ö. 13 Mart 1975), Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Hırvat yazar.

1892'de Travnik yakınlarında Dolac'ta doğdu. Zagreb, Viyana ve Krakow'da sürdürdüğü eğitimini Graz Üniversitesi'nde verdiği "Osmanlı Yönetimindeki Bosna-Hersek'te Kültür Yaşamı" konulu doktora tezi ile tamamladı. I. Dünya Savaşı sırasında milliyetçi etkinliklerinden ötürü Avusturya-Macaristan yetkilileri tarafından bir süre gözaltında tutuldu. Savaşı izleyen yıllarda Yugoslavya Dışişleri Bakanlığı'nda çalıştı. Budapeşte, Madrid, Cenevre ve Berlin'de dış görevlerde bulundu.

Yazarın en büyük özelliği kitaplarindaki olayları tarafsızlıkla anlatmasıdır. En acımasız hatta insanlık dışı sayılabilecek eylemlerde dahi yazar yalnızca olayı, o sırada insanların ne düşündüklerini ve hareketlerinin sebeplerini anlatmakta; fakat herhangi bir görüş belirtmemektedir. Hümanist olan Ivo Andrić eserinde çeşitli dinlerin ve soyların kaynaştığı bu bölgede en küçük bir din ve ırk ayrımı yapmadan, anlattığı olaylarda yer alan bütün kişilere eşit bir sevgi ve ilgi göstermiştir.

Yazar istatistikleri

  • 38 okur beğendi.
  • 745 okur okudu.
  • 36 okur okuyor.
  • 500 okur okuyacak.
  • 34 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları