Jacques Lacan

Jacques Lacan

Yazar
8.5/10
21 Kişi
·
103
Okunma
·
51
Beğeni
·
5.197
Gösterim
Adı:
Jacques Lacan
Tam adı:
Jacques-Marie Emile Lacan
Unvan:
Fransız Psikanalist ve Psikiyatr .
Doğum:
Paris, 13 Nisan 1901
Ölüm:
9 Eylül 1981
Jacques Marie Émile Lacan (d. 13 Nisan 1901 – ö. 9 Eylül 1981), "Freud'den bu yana en tartışmalı psikanalist" olarak anılan Fransız psikanalist ve psikiyatrdır.

Asıl ve tam adı Jacques-Marie Emile Lacan’dır. Jacques Lacan olarak bilinir. 13 Nisan 1901'de Paris’te doğmuş, 9 Eylül 1981 de aynı yerde ölmüştür. Tıp eğitimi aldıktan sonra, 1932'de "Kişilikle İlişkileri Açısından Paranoyak Psikoz" adlı doktora teziyle psikiyatr oldu. Daha sonraki çalışmaları da yine özellikle kuramsal-felsefi alanda yoğunlaşacak ve yeni bir Freud okumasıyla psikanalizi yeniden temellendirmeye yönelecektir.
Lacan’ın genel teorik şeması ve argümanları anlaşılmakla birlikte, genelde sözlerinin oldukça karmaşık, belirsiz ve anlaşılması güç bir niteliğe sahip olduğu bilinir. Dolambaçlı ve çetrefil söz oyunları, eğretilemeler, anlaşılması ve yorumlanması güç göndermeler sürekli olarak bu dile hakimdir. Lacan güç bir yazardır bu bakımdan, ama Lacan’ın yazmaktan çok konuşmuş olduğunu da belirtmek gerekir. Onun yazıları daha çok öğrencileri ve izleyicilerinin tuttuğu notlar ve kayıtlardan oluşur. Konuşmaları, daha doğrusu seminerleriyle ünlüdür. Dönemin Fransız aydınları seminerlerinin sıkı bir takipçisi olmuşlardır. Başlıca çalışması Ecrits (Yazılar) 1966' da yayımlandı. Bu tarihi dönem, yapısalcılığın Fransa’da çok etkili ve güçlü olduğu bir dönemdir. Dolayısıyla Lacan’ın konuşmaları dönemin aydınlarını derinden etkiledi ve sonrasında da sürekli yeniden yorumlandı.
Kuramsal psikanaliz alanındaki çalışmaları Sigmund Freud’un yeniden yorumlanmasıyla yapısalcılık'tan postyapısalcılığa (Yapısalcılık ötesi) uzanan bir yol izler. Dolayısıyla Lacan, yalnızca önemli bir psikoanaliz kuramcısı olarak değil, daha başlangıçta psikanaliz, dil bilim, antropoloji ve felsefe alanındaki geçişkenliği sağlamasıyla ve ardından da geliştirdigi formülasyonların ve kavramların felsefi düzlemde yol açtığı sarsıcı sonuçlarıyla 20. yüzyıl felsefesinin önemli isimleri arasında yerini alır.

20. yüzyılın en tartışmalı kuramsal alanlarından birisi psikanalizdir. Daha Freud’un ilk çalışmalarından itibaren psikanalizin kuramsal statüsü sürekli sorunsallaştırılmış; psikanalizin bilim olup olmadığı, bilimse bir bilim olarak nasıl temellendirilebileceği yani epistemolojik düzlemde nasıl ortaya konulabileceği her zaman tartışmalı olmuştur. Oysa psikanalizin bilinç ve bilinç dışına dair açıklamaları tüm bir felsefi tartışmanın ve özellikle bilgi üzerine yapılan tartışmaların yönünü değiştirmiştir. Ama bu statü konusu yine de tartışmalı olaya devam etmiş ve Freud'un ardılları psikanalizi bu sorunlardan ziyade daha çok "Benlik Psikolojisi" yönünde geliştirmeye yönelmiştir.
Lacan'ın baslangıç noktası, öncelikle bu teorik statünün değerlendirilmesi ve epistemolojik temel noktaların yeniden değerlendirilmesidir. Freud, çalışmalarının genelinde bu kuramsal sorunları karşılamaya çalışır, özellikle başlangıç çalışmalarında bu yöntemsel arayışı görürüz. Ancak dönemin bilim anlayışı ve felsefe görüşü olarak pozitivizm - ampirizm düzleminden, önemli ayrımlar oluşturmasına rağmen tamamen çıkamaz. Yine de, özellikle epistemolojik anlamda Freud'un bilim olarak psikanalizi kuramsal olarak da temellendirmeye çalıştığını ve bunun için önemli adımlar attığı söylemek gerek. Lacan bu adımların takipçisi ve savunucusudur öncelikle. Lacan'ın, kendisini bir Freud savunucusu olarak ifade ettiği ve bunu özellikle Freud sonrası kuramsal adımlardan vazgeçen ya da onları yadsıyan psikiyatri eğilimine karşı ortaya koyduğu söylenebilir. "Benlik Psikolojisi" Lacan için kabul edilemez bir yöndür.
Lacan İd - Ego - Süperego kuramından uzaktır, diyebiliriz. O, daha cok erken dönem denilebilecek Freud’la yani daha çok bilinç dışının yapısı, oluşumu, yeri ve işleyişi ile uğraşan Freud'la bağlantılıdır. Çünkü Lacan’a göre psikanaliz, bir bilim olarak bilinç dışının bilimi'dir.
Psikanaliz bir bilim olacaksa, öncelikle epistemolojik olarak kendi ayrımını temellendirebilmelidir, yani nesnesini ayrımlayabilmelidir. Bu noktada Lacan pozitivizm-ampirizm sonrası gelişen bilim anlayışını kuramsal olarak temel alır ve Freud'u buna göre yeniden okur. Buna göre, psikanalizin nesnesi (Freud'un da pek çok yerde işaret etmiş oldugu ama tamamen açık kılamadığı haliyle), bilinç dışı'dır. Bunun bir teorik nesne olduğunu belirtmek gerekir, ve burada ayrıca psikanalizi başka bilimlerden ayırmak üzere, bilinçd ışının, özgün bir teorik nesne olduğunu da belirtmek gerekir Lacan'a göre.Althusser'in Lacan üzerine erken yazılardan biri olan yazısında belirttiği gibi, bu Lacan'ın, onu yeni bir düzleme getirmek üzere "Freud'a dönüş hareketi" dir.(Bkz: Freud ve Lacan) Böylece, yani bu dönüş girişimiyle Freud ve dolayısıyla da psikanaliz, doğum zamanının sınırlarından ve sorunlarından çıkarılıp yeniden doğru bir şekilde değerlendirilebilecektir.
Bunun anlamı, söz konusu nesnenin (Bilinç dışının) Biyoloji ya da Sosyoloji temelli yöntemlerle ya da kavramlarla incelenip açıklanamayacağıdır. Psikanaliz, bu noktada kuramsal bir zorunluluk olarak ortaya çıkar ve dolayısıyla da bu noktadan itibaren kuramsal olarak temellendirilmelidir. Lacan'ın Freud'un kuramsal çalışmalarına yönelik kategorik ısrarı ve klasik psikiyatri geleneğini reddetmesi öncelikle bu noktaya ilişkindir. Lacan yapısalcılık üzerinden, özellikle ve belirgin olarak Yapısalcı Dil bilim üzerinden psikanalizi değerlendirmeye yönelir ve bu yönelimin ilk ortaya çıktığı yer psikanalizin bir bilim olarak nasıl anlaşılması gerektigi noktasıdır. Sonrasında nesnesini (bilinç dışını) ele alırken de aynı şekilde bu dil bilim modeli izlenmiştir. Bunun sonucunda, Lacan'ın Freud'u yeniden okuması geleneksel psikiyatriye göre çoğu zaman bir anti-psikiyatri olarak görünür.

Lacan, bilinç dışı dil gibi yapılanmıştır der. Bu formülasyon onun kuramsal çalışmasının ve psikanalizi yeniden yapılandırma girişiminin çok özlü bir ifadesidir. Kastedilen dil, Yapısalcı dil bilim 'in açıkladığı hâliyle dil 'dir. Dolayısıyla burada yapısalcı dil bilimin dili açıklayışına uygun bir yol izlendiği açıktır.Yapısalcı modele göre Dil'i ise kısaca şöyle anlatabiliriz: Dil, anlamları kendi ayrımlarıyla belirleyen ve anlam oluşturan kendine özgü bir yapı ya da sistem 'dir. Buna göre anlam ayrımları yalnızca dil yapısı ya da sistemi içindeki ögelerin dağılımı ve rolleriyle belirlenir. Yani, dil bir göstergeler sistemi'dir ve dışsal bir gönderimi yoktur. Lacan bunu psikanalize uyguladığında vardığı sonuç, Bilinç dışı'nın tıpkı Dil gibi kendine özgü bir yapı ya da sistem olduğudur. Bilinç dışının dış dünya ile özsel bir bağlantısı yoktur, anlam ayrımlarını kendi iç-ögeleri ile belirleyen bir çeşit göstergeler dizgesi söz konusudur burada. Althusser'in belirtmiş olduğu gibi,
"Lacan, dilsel gösterge ile psikanalizin simgesi'ni aynı şeyler olarak düşünmektedir". (Bkz. Althusser'in aşağıda belirtilen yazısı. İtalikler eklendi.)
Dil; toplumsallığı, kültürü ve dolaysıyla da bunları ifade eden yasa ve yasakları taşır. Dolayısıyla dil aracılığıyla, yani simgesel sistem aracılığıyla kültürel düzene dâhil olan insan yavrusu, daha farkında olmadığı ve hiçbir şeye karar veremediği bir evrede, bu düzen (Simgesellik) tarafından biçimlendirilecek, onun en temel değer yargılarını ve unsurlarını içselleştirecek ve bu yolla insan olmaklığa adım atacaktır. Dilin simgesel sistemine geçiş, burada kültürel düzene geçmekle aynı anlama gelmektedir. Biyolojik bir canlı olmaktan düşünebilen bir canlı olmaya doğru bu geçişte, birey-özne kültürel bir kod olarak kodlanmış olur.
Özne, Dil dolayımıyla böylece kendini simgesel düzende bir gösteren olarak işaret edilmiş olarak bulur ve öznelliğini de zaten bu şekilde kazanır. Bu andan itibaren birey-özne bir simge olarak simge düzenin bir parçası ya da ögesidir. Dil, bu bağlamda öznenin gerçeklikle, kendisiyle, ötekilerle ilişkisini düzenler. Dil dolayımıyla Kültür'e giriş, bilinç dışının oluşumunu ve öznelliğin kuruluşunu ifade eder. Bu, Oidipus Karmaşası'dan geçerek mümkün olmaktadır. Lacan’a göre dil ile belirlenme, yani kültüre girişin simgesel kodlarının edinimi Oidipus evresiyle aynı sırada ve düzlemde gerçekleşir.
Bu geçişin gerçekleştiği yer ise aile'dir.Artık bu bağlamda ailenin bir aile olarak düşünülmesi anlamlı olmaz; kültürel yapının taşıyıcısı ve birey düzeyinde oluşturucusudur, yani simgesel düzenin gerçekleşmesi, somutlaşması, maddileşmesi zeminidir. Çocuk, aile aracılığıyla Dil dolayımından geçerek kültürel düzene girer. Şu halde belli başlı kültürel söylemlerin, ideolojik yapıların salt birer düşünsel tasarım ya da projeler olarak değil, dil ile taşınan ve aile aracılığıyla uyarlanan, maddi yapılar olduğunu belirlemek mümkündür. Althusser’in oluşturmaya çalıştığı ideoloji teorisi Lacan’ın bu yönde ki açıklamalarından özellikle beslenir. Çünkü burada anlaşıldığı gibi, dil dolayımında bilinç dışının oluşumunun açıklanması hem bir özne teorisine kapı açmakta hem de bu zeminde ideolojinin yeniden düşünülmesine yeni bir olanak yaratmaktadır.
Bu bağlamlarda yapısalcı antropoloji'nin yerine de işaret edilebilir: Levi-Strauss'un, en basit biçimleri akrabalık ilişkileri olan kültürel yapıları açıklarken göstermiş oldugu gibi, kültürel ögelerin, dilsel ögelerin birbirleriyle ilişkileri çerçevesinde belirlenmesine tam anlamıyla uyan bir yapısı vardır. Ayrıca, bu kültürel ögeler de dilin düzeninde (Dil'de) tanımlanmıştır ve bir kültür eski kuşaklardan yenilerine bu yolla taşınır. Demek ki, simgenin düzenine girmekle birey kendi kültürel konumunu, her şeyden önce kültürel bir kurum olan ailenin yapısı içindeki konumunu da kazanmış olur. Böylece birey kültürün düzeni içinde ayrımlaşmış bir özne hâlini alır. Söylemin belirleyici boyutu buradan ileri gelmektedir. Su halde dil'e giriş kültüre giriştir ve aynı zamanda, bu süreç, Lacan'ın analizinde, bilinç dışının oluşumunun ve işlevinin açıklanmasını verir.

Lacan Gustave Courbet'in kışkırtıcı tablosu L'Origine du monde (Dünyanın Kökeni) isimli tablosunun son sahibidir. Üvey kardeşine, ressam André Masson, tablonun sürrealist bir varyantını yaptırtmıştır. Tablo Lacan'ın ölümünden sonra mirasçıları tarafından, Lacan'ın büyük miktarda vergi borcu nedeniyle, Fransız Devletine verilmiştir. Tablo şu anda Musée d'Orsay' dadır.
"Daima doğruyu söylerim. Ama doğrunun tamamını değil. Çünkü doğrunun tamamını kimse söyleyemez. Her şeyi söylemek imkansızdır. Yeterince kelime yoktur. Doğruyu, gerçek olana yaklaştıran da bu imkansızlıktır."
Yazının insan düşüncelerini değiştirebileceği­ni söyleyerek, bu yeni iletişim biçimine karşı çıkan Sokrates'e göre; "bir kez sözcük yazılınca, bu sözcükler yayılır; bunları okuyanlar tarafından farklı biçimde anlaşılır; kimin bu sözcükleri kendisine atfede­ceği belirsizleşir," bir başka değişle, yazıya dönüşen sözün mülki­yeti artık sahibine değil, onu farklı biçimlerde yorumlayabilecek olan tek tek bireylere ait olacaktır.
insani arzu Öteki’nin arzusunun arzusudur; insan arzulanmayı arzular. O zaman ilk bakışta güç gibi gözüken şu denklem ortaya çıkar: insan kendini ancak dilde, yani Öteki'nin nezdinde gene Öteki tarafından ona dayatılan bu yabancı ortamda, kendine yabancılaş­mış) olarak imleyebilir, işte Lacan’a göre bu ötekileş- me, bu yabancılaşma bilinçdışının koşuludur. Böyle- ce özne kendini imlerken temelde Öteki’nin arzusu­nu dile getirir. Öteki nden (örneğin öznenin dile ma­ruz kaldığı, kendini onun söyleminin içinde bir imle­yen ile imlediği ilk insan olan -"anadili" kavramının tüm çağrışımlarını da barındırmak üzere- anneden) devraldığı bu alet (dil) sayesinde, annenin arzusu­nun annenin fallus (alet) yoksunluğuna bağlandığı kritik gelişim aşamasında, bilinçdışı "simgesel" kastrasyon karmaşasının da temeli atılmış olur. Ancak aşağıda görüleceği gibi, Lacan’ın "imgesel kastrasyon” olarak nitelediği klasik Freud’cu karmaşadan daha derin ve temel bir "narsistik" karmaşadır bu simgesel kastrasyon.
Jacques Lacan
Sayfa 12 - Afa Yayınları,Pdf
"...Medyanın saldırı ve ayartma ekranı, olası en büyük halk kesimini tutsak almak üzere düzenlenmiştir. İşte o zaman bu kesimin dikkati, reklamcılara hurda fiyatına satılabilir ve sloganlar, işe yaramaz şeyler ve manyakça imgelerle altüst edilebilir."
"..Onu görmek için yukarıya baktım ve güneş, çıplak yüzümü ilk defa öptü. Ve ruhum gü­neşe karşı sevgiyle doldu, bir daha da maskelerimi aramadım. İşte böyle delirdim."
Neil Postman, iletişim olgusunu toplumsal bir sorun olarak ele alırken özellikle çocuklar ve çocukluk dönemi hakkındaki görüşlerini yansıttığı "Çocukluğun Yokoluşu" adlı kitabında, iletişim alanında yaşanan teknolojik gelişmelerin, insanları yaş, deneyim ve becerilerine göre, çocuk, genç ve yetişkin olarak sınıflandıran geleneksel anlayışı yıktı­ğını, herkes için tek bir gerçekliğin ve yaşam biçiminin toplumlara egemen olduğunu ileri sürmektedir.
kadın, olmadığı şey için sevilmeyi ve arzulanmayı bekler. Ama arzusuna gelince, arzusunun imleyenini aşk talebinin yöneldiği kişinin bedeninde bulur.
Kitapların kendisi de birer ticaret malzemesi haline girmiştir. Zira kitap üretiminde yararlanılan kitlesel üretim yöntemleri, kitapların düşüncenin iletişimine hizmet eden sözcüklerin temsilleri olmaktan çok, eşya olarak algılanması mümkün, hatta zorunlu kılmıştır.
Kitap tanıtımda iletişim üzerine bir kitap gibi algılanabilir ama düzeltmek gerek son yüzyılımızın büyük düşünürlerinin büyük hipotezleri eşliğinde yaşamlarını ve perspektiflerini tanıtan bir bülten. Kesinlikle dumure eden, not alınası çokca konulara değinen (radikal biçimde sarsacağına şüphem yok) sosyoloji okumayı seven kişiler bu kitabı da listelerine eklesinler.
Mihail atik
Mihail atik, Kadife Karanlık 21. Yüzyıl İletişim Çağını Aydınlatan Kuramcılar'ı inceledi.
@Mihail·24 Ara 2016·Kitabı okudu·17 günde·Beğendi·10/10
Okuduğum en radikal ve öğretici kitap kesinlikle her okuyucunun kitapliginda olmalı ve henüz bunu okumayan kimse kitap okuyorum demesin sanırım bence galiba okuduktan sonra bana hak vereceksiniz.
21. Yy aydınlatan 20. Yy.ın modern , muazzam öngörülü aydınlarının görüşleri eleştirilerinin çok derin şekilde inceleyen anlatan çok başarılı bir kitap . Akademik dili ve komplike analizleri dolayısıyla dili çok ağır ve okuması biraz zor gelebilir . Ancak içerdiği bilgiler neticesinde altın değerinde kitaptır . Sözüm ona kitapta geçen filozofların hayatı , görüşleri , kitapları ve hayatını etkileyen çoğu şeyi bulabilirsiniz . Bence kitabın faydalı olmasındaki asıl önemli neden kitapta bahsedilen yazarların kendi eserleri oldukça ağır olması nedeniyle bu kitap kılavuz niteliğinde olabilir .
Kitap aslında iki farklı seminerden oluşturulmuş. Her zamanki gibi Lacan'ın bir anlaşolmazlığı kitaplara sinmiş durumda. Psikanaliz konusunda okumaların ilk evreleri için çok güç olacaktır. Kitap genel olarak psikanaliz ve dinin ortak paydaları üzerinde durmaya çalışmış. Bunun bir kısmı, psikanalizin Katolik öğretilerin bazıları için bir doğrulama kaynağı olması, bir kısmı ise, Katolikliğin felsefesine psikanalitik bir gözle bakıştan oluşuyor. Kitaba adını veren ikinci makale ise dinin yok olacağı şeklindeki Aydınlanmacı görüşe bir itiraz olarak ortaya çıkmış ve ruhu açıklaması yönüyle psikanalizin buna katkıda bulunduğu özellikle katı ateist Freudyen yaklaşıma getirilmiş bir yorum olarak özetlenebilir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Jacques Lacan
Tam adı:
Jacques-Marie Emile Lacan
Unvan:
Fransız Psikanalist ve Psikiyatr .
Doğum:
Paris, 13 Nisan 1901
Ölüm:
9 Eylül 1981
Jacques Marie Émile Lacan (d. 13 Nisan 1901 – ö. 9 Eylül 1981), "Freud'den bu yana en tartışmalı psikanalist" olarak anılan Fransız psikanalist ve psikiyatrdır.

Asıl ve tam adı Jacques-Marie Emile Lacan’dır. Jacques Lacan olarak bilinir. 13 Nisan 1901'de Paris’te doğmuş, 9 Eylül 1981 de aynı yerde ölmüştür. Tıp eğitimi aldıktan sonra, 1932'de "Kişilikle İlişkileri Açısından Paranoyak Psikoz" adlı doktora teziyle psikiyatr oldu. Daha sonraki çalışmaları da yine özellikle kuramsal-felsefi alanda yoğunlaşacak ve yeni bir Freud okumasıyla psikanalizi yeniden temellendirmeye yönelecektir.
Lacan’ın genel teorik şeması ve argümanları anlaşılmakla birlikte, genelde sözlerinin oldukça karmaşık, belirsiz ve anlaşılması güç bir niteliğe sahip olduğu bilinir. Dolambaçlı ve çetrefil söz oyunları, eğretilemeler, anlaşılması ve yorumlanması güç göndermeler sürekli olarak bu dile hakimdir. Lacan güç bir yazardır bu bakımdan, ama Lacan’ın yazmaktan çok konuşmuş olduğunu da belirtmek gerekir. Onun yazıları daha çok öğrencileri ve izleyicilerinin tuttuğu notlar ve kayıtlardan oluşur. Konuşmaları, daha doğrusu seminerleriyle ünlüdür. Dönemin Fransız aydınları seminerlerinin sıkı bir takipçisi olmuşlardır. Başlıca çalışması Ecrits (Yazılar) 1966' da yayımlandı. Bu tarihi dönem, yapısalcılığın Fransa’da çok etkili ve güçlü olduğu bir dönemdir. Dolayısıyla Lacan’ın konuşmaları dönemin aydınlarını derinden etkiledi ve sonrasında da sürekli yeniden yorumlandı.
Kuramsal psikanaliz alanındaki çalışmaları Sigmund Freud’un yeniden yorumlanmasıyla yapısalcılık'tan postyapısalcılığa (Yapısalcılık ötesi) uzanan bir yol izler. Dolayısıyla Lacan, yalnızca önemli bir psikoanaliz kuramcısı olarak değil, daha başlangıçta psikanaliz, dil bilim, antropoloji ve felsefe alanındaki geçişkenliği sağlamasıyla ve ardından da geliştirdigi formülasyonların ve kavramların felsefi düzlemde yol açtığı sarsıcı sonuçlarıyla 20. yüzyıl felsefesinin önemli isimleri arasında yerini alır.

20. yüzyılın en tartışmalı kuramsal alanlarından birisi psikanalizdir. Daha Freud’un ilk çalışmalarından itibaren psikanalizin kuramsal statüsü sürekli sorunsallaştırılmış; psikanalizin bilim olup olmadığı, bilimse bir bilim olarak nasıl temellendirilebileceği yani epistemolojik düzlemde nasıl ortaya konulabileceği her zaman tartışmalı olmuştur. Oysa psikanalizin bilinç ve bilinç dışına dair açıklamaları tüm bir felsefi tartışmanın ve özellikle bilgi üzerine yapılan tartışmaların yönünü değiştirmiştir. Ama bu statü konusu yine de tartışmalı olaya devam etmiş ve Freud'un ardılları psikanalizi bu sorunlardan ziyade daha çok "Benlik Psikolojisi" yönünde geliştirmeye yönelmiştir.
Lacan'ın baslangıç noktası, öncelikle bu teorik statünün değerlendirilmesi ve epistemolojik temel noktaların yeniden değerlendirilmesidir. Freud, çalışmalarının genelinde bu kuramsal sorunları karşılamaya çalışır, özellikle başlangıç çalışmalarında bu yöntemsel arayışı görürüz. Ancak dönemin bilim anlayışı ve felsefe görüşü olarak pozitivizm - ampirizm düzleminden, önemli ayrımlar oluşturmasına rağmen tamamen çıkamaz. Yine de, özellikle epistemolojik anlamda Freud'un bilim olarak psikanalizi kuramsal olarak da temellendirmeye çalıştığını ve bunun için önemli adımlar attığı söylemek gerek. Lacan bu adımların takipçisi ve savunucusudur öncelikle. Lacan'ın, kendisini bir Freud savunucusu olarak ifade ettiği ve bunu özellikle Freud sonrası kuramsal adımlardan vazgeçen ya da onları yadsıyan psikiyatri eğilimine karşı ortaya koyduğu söylenebilir. "Benlik Psikolojisi" Lacan için kabul edilemez bir yöndür.
Lacan İd - Ego - Süperego kuramından uzaktır, diyebiliriz. O, daha cok erken dönem denilebilecek Freud’la yani daha çok bilinç dışının yapısı, oluşumu, yeri ve işleyişi ile uğraşan Freud'la bağlantılıdır. Çünkü Lacan’a göre psikanaliz, bir bilim olarak bilinç dışının bilimi'dir.
Psikanaliz bir bilim olacaksa, öncelikle epistemolojik olarak kendi ayrımını temellendirebilmelidir, yani nesnesini ayrımlayabilmelidir. Bu noktada Lacan pozitivizm-ampirizm sonrası gelişen bilim anlayışını kuramsal olarak temel alır ve Freud'u buna göre yeniden okur. Buna göre, psikanalizin nesnesi (Freud'un da pek çok yerde işaret etmiş oldugu ama tamamen açık kılamadığı haliyle), bilinç dışı'dır. Bunun bir teorik nesne olduğunu belirtmek gerekir, ve burada ayrıca psikanalizi başka bilimlerden ayırmak üzere, bilinçd ışının, özgün bir teorik nesne olduğunu da belirtmek gerekir Lacan'a göre.Althusser'in Lacan üzerine erken yazılardan biri olan yazısında belirttiği gibi, bu Lacan'ın, onu yeni bir düzleme getirmek üzere "Freud'a dönüş hareketi" dir.(Bkz: Freud ve Lacan) Böylece, yani bu dönüş girişimiyle Freud ve dolayısıyla da psikanaliz, doğum zamanının sınırlarından ve sorunlarından çıkarılıp yeniden doğru bir şekilde değerlendirilebilecektir.
Bunun anlamı, söz konusu nesnenin (Bilinç dışının) Biyoloji ya da Sosyoloji temelli yöntemlerle ya da kavramlarla incelenip açıklanamayacağıdır. Psikanaliz, bu noktada kuramsal bir zorunluluk olarak ortaya çıkar ve dolayısıyla da bu noktadan itibaren kuramsal olarak temellendirilmelidir. Lacan'ın Freud'un kuramsal çalışmalarına yönelik kategorik ısrarı ve klasik psikiyatri geleneğini reddetmesi öncelikle bu noktaya ilişkindir. Lacan yapısalcılık üzerinden, özellikle ve belirgin olarak Yapısalcı Dil bilim üzerinden psikanalizi değerlendirmeye yönelir ve bu yönelimin ilk ortaya çıktığı yer psikanalizin bir bilim olarak nasıl anlaşılması gerektigi noktasıdır. Sonrasında nesnesini (bilinç dışını) ele alırken de aynı şekilde bu dil bilim modeli izlenmiştir. Bunun sonucunda, Lacan'ın Freud'u yeniden okuması geleneksel psikiyatriye göre çoğu zaman bir anti-psikiyatri olarak görünür.

Lacan, bilinç dışı dil gibi yapılanmıştır der. Bu formülasyon onun kuramsal çalışmasının ve psikanalizi yeniden yapılandırma girişiminin çok özlü bir ifadesidir. Kastedilen dil, Yapısalcı dil bilim 'in açıkladığı hâliyle dil 'dir. Dolayısıyla burada yapısalcı dil bilimin dili açıklayışına uygun bir yol izlendiği açıktır.Yapısalcı modele göre Dil'i ise kısaca şöyle anlatabiliriz: Dil, anlamları kendi ayrımlarıyla belirleyen ve anlam oluşturan kendine özgü bir yapı ya da sistem 'dir. Buna göre anlam ayrımları yalnızca dil yapısı ya da sistemi içindeki ögelerin dağılımı ve rolleriyle belirlenir. Yani, dil bir göstergeler sistemi'dir ve dışsal bir gönderimi yoktur. Lacan bunu psikanalize uyguladığında vardığı sonuç, Bilinç dışı'nın tıpkı Dil gibi kendine özgü bir yapı ya da sistem olduğudur. Bilinç dışının dış dünya ile özsel bir bağlantısı yoktur, anlam ayrımlarını kendi iç-ögeleri ile belirleyen bir çeşit göstergeler dizgesi söz konusudur burada. Althusser'in belirtmiş olduğu gibi,
"Lacan, dilsel gösterge ile psikanalizin simgesi'ni aynı şeyler olarak düşünmektedir". (Bkz. Althusser'in aşağıda belirtilen yazısı. İtalikler eklendi.)
Dil; toplumsallığı, kültürü ve dolaysıyla da bunları ifade eden yasa ve yasakları taşır. Dolayısıyla dil aracılığıyla, yani simgesel sistem aracılığıyla kültürel düzene dâhil olan insan yavrusu, daha farkında olmadığı ve hiçbir şeye karar veremediği bir evrede, bu düzen (Simgesellik) tarafından biçimlendirilecek, onun en temel değer yargılarını ve unsurlarını içselleştirecek ve bu yolla insan olmaklığa adım atacaktır. Dilin simgesel sistemine geçiş, burada kültürel düzene geçmekle aynı anlama gelmektedir. Biyolojik bir canlı olmaktan düşünebilen bir canlı olmaya doğru bu geçişte, birey-özne kültürel bir kod olarak kodlanmış olur.
Özne, Dil dolayımıyla böylece kendini simgesel düzende bir gösteren olarak işaret edilmiş olarak bulur ve öznelliğini de zaten bu şekilde kazanır. Bu andan itibaren birey-özne bir simge olarak simge düzenin bir parçası ya da ögesidir. Dil, bu bağlamda öznenin gerçeklikle, kendisiyle, ötekilerle ilişkisini düzenler. Dil dolayımıyla Kültür'e giriş, bilinç dışının oluşumunu ve öznelliğin kuruluşunu ifade eder. Bu, Oidipus Karmaşası'dan geçerek mümkün olmaktadır. Lacan’a göre dil ile belirlenme, yani kültüre girişin simgesel kodlarının edinimi Oidipus evresiyle aynı sırada ve düzlemde gerçekleşir.
Bu geçişin gerçekleştiği yer ise aile'dir.Artık bu bağlamda ailenin bir aile olarak düşünülmesi anlamlı olmaz; kültürel yapının taşıyıcısı ve birey düzeyinde oluşturucusudur, yani simgesel düzenin gerçekleşmesi, somutlaşması, maddileşmesi zeminidir. Çocuk, aile aracılığıyla Dil dolayımından geçerek kültürel düzene girer. Şu halde belli başlı kültürel söylemlerin, ideolojik yapıların salt birer düşünsel tasarım ya da projeler olarak değil, dil ile taşınan ve aile aracılığıyla uyarlanan, maddi yapılar olduğunu belirlemek mümkündür. Althusser’in oluşturmaya çalıştığı ideoloji teorisi Lacan’ın bu yönde ki açıklamalarından özellikle beslenir. Çünkü burada anlaşıldığı gibi, dil dolayımında bilinç dışının oluşumunun açıklanması hem bir özne teorisine kapı açmakta hem de bu zeminde ideolojinin yeniden düşünülmesine yeni bir olanak yaratmaktadır.
Bu bağlamlarda yapısalcı antropoloji'nin yerine de işaret edilebilir: Levi-Strauss'un, en basit biçimleri akrabalık ilişkileri olan kültürel yapıları açıklarken göstermiş oldugu gibi, kültürel ögelerin, dilsel ögelerin birbirleriyle ilişkileri çerçevesinde belirlenmesine tam anlamıyla uyan bir yapısı vardır. Ayrıca, bu kültürel ögeler de dilin düzeninde (Dil'de) tanımlanmıştır ve bir kültür eski kuşaklardan yenilerine bu yolla taşınır. Demek ki, simgenin düzenine girmekle birey kendi kültürel konumunu, her şeyden önce kültürel bir kurum olan ailenin yapısı içindeki konumunu da kazanmış olur. Böylece birey kültürün düzeni içinde ayrımlaşmış bir özne hâlini alır. Söylemin belirleyici boyutu buradan ileri gelmektedir. Su halde dil'e giriş kültüre giriştir ve aynı zamanda, bu süreç, Lacan'ın analizinde, bilinç dışının oluşumunun ve işlevinin açıklanmasını verir.

Lacan Gustave Courbet'in kışkırtıcı tablosu L'Origine du monde (Dünyanın Kökeni) isimli tablosunun son sahibidir. Üvey kardeşine, ressam André Masson, tablonun sürrealist bir varyantını yaptırtmıştır. Tablo Lacan'ın ölümünden sonra mirasçıları tarafından, Lacan'ın büyük miktarda vergi borcu nedeniyle, Fransız Devletine verilmiştir. Tablo şu anda Musée d'Orsay' dadır.

Yazar istatistikleri

  • 51 okur beğendi.
  • 103 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 210 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları