James Joyce

James Joyce

8.3/10
240 Kişi
·
576
Okunma
·
237
Beğeni
·
8.674
Gösterim
Adı:
James Joyce
Tam adı:
James Augustine Aloysius Joyce
Unvan:
İrlandalı Yazar
Doğum:
Dublin, İrlanda, 2 Şubat 1882
Ölüm:
Zürih, İsviçre, 13 Ocak 1941
James Augustine Aloysius Joyce (1882 - 1941) İrlandalı yazar.

Katolik bir ailedendi. Dublin Üniversitesinde çağdaş dilleri öğrendi (1902). Özellikle karşılaştırmalı dil bilgisiyle ilgilenerek sağlam bir kültüre sahip oldu. Tıp öğrenimi için Paris'e gitti, bir yıl sonra Dublin'e döndü. Bir müddet ders verdi. 1904'te tekrar Avrupa'ya geçti. Bir süre Paris'te kaldıktan sonra İtalya'nın Trieste şehrine yerleşti (1906). Trieste'de İngilizce dersleri vererek geçimini sağladı. 1907'de şiirleri yayınlandı: Chamber Music (Oda müziği). 1914'da hikâyelerini topladığı Dublinliler'i Londra'da çıkardı. Asıl ününü romanlarıyla sağladı. Şair Ezra Paund'un yardımıyla ilk romanı Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, The Egoist dergisinde tefrika edildi, 1916'da da kitaplaştırıldı. Ulysses'i de tefrika edilmeye başladıktan sonra 1922'de tamamladı. Joyce'un bu eseri dizgi yanlışlarıyla doluydu. Aslına uygun yeni baskısı ancak 1984'te yapıldı.

Hemen bütün eserlerinde doğup büyüdüğü Dublin'i merkez alır. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'inde kendi hayatını konu edinen yazar, altmış kadar dilden aldığı unsurları birleştirerek yazdığı son romanı Finnegan Akşamları'nda (1939) aile fertlerinin bir gecede gördükleri rüyaları anlatır. Joyce, zor anlaşılan bir yazar olarak bilinir.
Mor ve al renkleri. Espriyi çaktınız mı? Mor ve kırmızı, yani al, yan yana gelince moral kelimesini verir. Ya!
James Joyce
Sayfa 170 - YKY
Şüpheci ve deyim yerindeyse düşüncenin işkenceye uğradığı bir çağdayız ve korkarım bazen bu eğitimli ya da aşırı eğitimli yeni nesil, eski günlerde kalan insanlık, misafirperverlik, nezaket gibi vasıflardan mahrumlar.
James Joyce
Sayfa 49 - Palto Yayınevi, 2017. 2. baskı, Çeviren: Mehmet Ali Sevgi
Madam, adam. Adam madamın içinde mi? Ya da dam, adamın? Ya damdaki o şey? Herhal. Madam, endam, saydam, yordam, idam.
James Joyce
Sayfa 174 - YKY
O adam üç paraya satar vatanını, evet sonra da diz çöküp Allah'ına şükreder.
James Joyce
Sayfa 114 - İletişim Yayınları
İnsanlar bir kurt tarafından ısırılmakla başa çıkabilirler; ancak, onları esas kızdıracak olan bir koyunun ısırığı olacaktır.
James Joyce
Sayfa 15 - Zeplin Kitap- 2. Baskı
Benim için bir şeyler yazmanı istiyorum, dedi. Şöyle zehir zıkkım bir yazı. Senin için zor olmaz. Yüzünden okunuyor.
James Joyce
Sayfa 171 - YKY
Zaten kelimelere sahibim. Peşinde olduğum esas şey, kelimelerin bir cümlenin içindeki mükemmel sıralanışı...
'Ölüler'i bir kez daha okudum. İçim yine kederle dolup taştı. Ağlamak istemedim, aşinayım ne de olsa Gabriel'in hikâyesine, ama yok, son sayfalarda yine ağlıyordum usul usul, ağlıyordum ve gözlerimin gerisinde hareket ediyordu bütün hayallerim, aynen Gretta'nın Michael Furey'i hatırlaması gibi, ve aynen içinin acısıyla kendini bırakışı gibi, ben de uzanıp yatağıma, bırakmak istedim kendimi. Artık hep aynı şeyi anlattığımı düşünüyorum, ama ben hep aynı şeyim zaten. Boynumuza bağlı bu ilmekle, bir hayat çemberinde daireler çizerek, ve çekildikçe ipimiz, ilmeğimiz çekildikçe, her an daha da yaklaşırız nihayetimize, ve nihayetimiz bize defalarca anlatılmış olsa da, yine de coşkuyla, yoksa bazen bir alışkanlıktan mı, yaşamaya devam ederiz. Başka ne yapabiliriz ki?

Kitabı rafa yerleştirdim ve diğer kitaplarıma baktım: neden aylardır Çehov okuyamıyorum? Arkadaşlarımın hediyeleri beni bekliyor, ama içim isteksiz, Bu loş ışıkta, Zeki Müren'in altmış sene önceki sesini dinleyerek uzandım yatağıma. Annem de ben de artık Dodi'nin ölümüne hazırlanıyoruz. Onu düşündüğümde hemen gözlerim doluyor. Aşinayım, elbette, ilk kez değil ölüm, benim hayatım da hepimizin hayatı gibi, nice ölüyle dolu. Yine de onu düşününce gözlerim daha hızlı doluyor, masum, mazlum varlığının kaderinden bihaber yaşamaya çabalaması ve inatla hayatı tırmalaması, rengi solmuş, bahtsız bedeninin cılızlığındaki çaresizlik hemen gözlerimi dolduruyor. Onu kucaklayıp kulağına seni herkesten çok seviyorum diyorum, arada sanki anlamış gibi gözlerime bakıyor, aşinayız, sen de beni seviyorsun, ama sonra kayboluyor o his, ve yabancılık çöküyor aramıza; ışık loş, oda sessiz, bir zeki müren, bir klavye sesi.

Hayatım boyu, yani artık kırk altıncı yaşıma doğru yol alırken, düşününce, şöyle geriye bakıp, Gabriel'i her zaman en çok sevdiklerim arasında görmüşümdür nice edebiyat hatıram arasında. Zeze gibi, Âdli gibi, Gabriel de ölümle tecrübe ettikçe hayatının ne olduğunu, bu bilgiyle değişir ve hiç birşey eskisi gibi olmaz. Ölüm böyle bir bilgidir çünkü, bize sürekli bir gün biteceğimizi hatırlatır, bize gece uykularımızın neden uzun olduğunu düşündürür, zamandır en kıymetlimiz ama onu ne de cömertçe harcamaktayızdır, kimse biriktiremez, bir türlü tasarruf edilmez birşeydir zaman, ve hayat kayıp gider, bir bakarsın çocuksun, bir bakarsın gençsin ve bir bakarsın bu hayat dedikleri şey seni çoktan geride bırakmış, nice gencin neşesinde ve coşkusunda tanık olduğun şaşkınlık seni avutamaz, bir türlü anlamak istemezsin; ama aynada, yolda, iş yerinde, evde, arkadaşlarının yanında ve hatıralarında sen herşeyin farkındasın: herkes sana aynı şeyi söylüyor. Hatıralarında ne çok ölü var senin de, ne çok ölün var geride, her biri ne kıymetli, ve her biri her sabah fatihasında adını söylettirirken sana, aynen Gabriel'in içinin geçmesi gibi, her yerine kar yağarken İrlanda'nın, bütün yaşayanların ve bütün ölülerin üzerine, senin de yağmıyor mu, ve sen de nice insan gibi hatırlamıyor musun onları, hatırlarken güzel hatıralar ve güzelliklerle kendi geçmiş zamanını anmıyor musun? Gabriel için Gretta'nın hayatındaki bir ölünün hatırası yetmişti... benim hayatımdaki ölüler, ya da biz gölgeleri, hazırlananlar, hepimiz aynı yere işaret etmiyor muyuz; bu ömür bitecek, ve tutamayacak hiç birşey bizi. Babamdı ve bir heybetli adamdı, doğduğu gün toprağa verdik babamı; melek ya da melü jane ölüm orucuyla gideli on beş sene bitti, şengül'ü nisan sonu öldürdüler yirmi dört sene önce, ikisi de en sevdiğim arkadaşlarımdı ve onlarsız bir hayat düşünmemiştim hiç bir zaman; şengül hapisteyken melek'le kartal sahilinde çay ocaklarında oturup, inanılmaz ama, mavnalara bakarak, ışıltılı denizin güzel kokusunu çekip içimize ne güzel mektuplar yazmıştık ona. Ne güzel, mutlu, ümitli gençlerdik biz. Ne güzel insanlardık biz, ne güzel dostlardık hepimiz. Ömür sürdükçe hatıralar güzelleşiyor, ve hatıralarımız edebiyata dönüşüyor, kelimeler anıları oldukları gibi değil, zihnimizin temiz, pak hayalleriyle süsleyerek dile getiriyor ve o zaman biz, bu şefkatli anılarla daha çok seviyoruz onları ve daha çok özlüyoruz. Leylâ'yı gencecik yaşında toprağa verdiğimizde, narin bedenini, hangimizin aklındaydı onsuz yaşayacağımız? Oğuz, gencecikti, küçücüktü bir nehirin sarmaşıklarında can verdiğinde, o yeşil gözleri, temiz güzel yüzü hiç gitmedi gözlerimin önünden; mustafa'yı tezkeresinden iki hafta sonra uğurladık toprağa, gülen yüzü silinmedi zihnimden; selçuk bir sene dayanabildi kansere en fazla, ve bize en son ruhunun bedenini bırakmak istemediği ve ölmeye direndiğini söylemişlerdi; sefer'se daha bir sene olmadan, hâlâ ağlatıyor beni, çünkü kendini öldürdüğü yere gidip baktım, düştüğü yerdeki toprağı kazmışlar, kanlar belli olmasın diye toprağı çapalamışlardı, bunların hiç biri çıkmıyor zihnimden benim, hiç birisi bana unutturmuyor gerçeği. İrlanda'nın her yerine kar yağdığını söylüyor yazar hikâyenin son satırlarında, Gabriel öğrendiği hakikatle içi geçerek kendini bırakırken unutuşa, uykuya, kar yağarken bütün ölülerin ve yaşayanların üzerine, ben de, hepimiz gibi, kendi ölülerimle yaşıyorum işte, aynı karlar altında . Bana ne söylemek istiyorsunuz, ey ölüler? Söylemek istediğiniz herşeyi çok iyi biliyorum ben. Hiç birinizi unutmadım, hiç birinizi, ve hepinizi düşündüm yazarken anmasam da isimlerinizi, okudukça ve ağladıkça ağır ağır, zihnimdeydiniz hepiniz, ama şimdi kelimelere dönüştünüz her biriniz, edebiyattan bir örtüyle örttüm üzerinizi. Herkesin kendini avutacak birşeyleri, birileri vardır muhakkak; hepimiz bir yerlere sığınır, bir şekilde tutunuruz hayata; bu büyük devran dönüp duracak, bu kader dedikleri çekip çevirecek koca tekerini, ve her birimiz, teker teker, önce gölgelere dönüşeceğiz ve bırakıp gideceğimiz herşeyimizi; ister isteyerek, teslimiyetle ya da istemeden, acıyla; ve üzerimizi bir ümitle karlar, topraklar örtecek. Geriye bir müddet daha hatırlayan, bizi anan, unutmayan, zihinlerinde muhafaza eden insanlar; insanlar göçüp gitse de hiçbirimizi unutmayan edebiyat kalacak. Bu yüzden edebiyat hayattır, hayat edebiyattır demiyor muyuz, ısrarla, herbirimiz? Ve biraz da bu yüzden bu sitede, ısrarla, defaatle, yazmıyor muyuz bunca düşüncemizi, hislerimizi, ve dökmüyor muyuz sadece kendimize yazdığımız bir mektuptaki gibi bütün samimiyetimizle içimizi? Edebiyat bütün iyi insanlar için hayata, ölüme bir teselli, bir avunmadır. Bu teselliyle dayanmaya, tahammül etmeye gayret eder, mutluluk ve keder arası gelip gittikçe bir kar soğuğuyla titreyip hayatta kalmaya çalışırız. İşte bu yüzden, bütün yaşayan ve bütün ölülerimizle, bizler, iyi ki edebiyat var diyoruz. İyi ki edebiyat var.
“TAK TAK TAK…!
İncelemeyi tıklattım açtım girdim!
Gece sessiz… Aaa… tren gidiyor. İstasyon yakın Çufçufçuf! Dıııııtttt! Dur bakalım gökyüzüne hava açık mı? Hay Allah! Bacağım masaya çarptı. Morarır şimdi. Eyvah! Kardeşim uyandı.
--Abla yatıp zıbarır mısın artık?
--Derya kes çeneni işim var sen uyu… “
Diye girdim incelemeye, şimdi biraz ciddiyet.

Neden böyle girdim? Çünkü kitap bu şekilde ilerlemekte genel olarak. James Bey çok farklı bir yazım kullandığı için, çevirisi baya zor olmuş başyapıtımızın. Hatta örnek veriyorum bunu aceba hangi kafa ile nasıl çevirdi?:
“ Fifofom. Buynuma biy İylandalıyın kan kokusuy geliyoy.”(sayfa 75-YKY)
Yorumsuz kaldım. Devam edelim

James Joyce ile tanışma kitabımdı. Yanlış bir seçim oldu. Siz ilk bu eserden başlamayın. Ama pişman olmadım. Ön hazırlık yapıp gelmiştim. Nedir bu ön hazırlık?
Baya abartanlar var ama bence yapılması gereken ilk başta Kitabı Mukaddes hakkında bilgi edinilmeli, Odysseia ve Hamlet okunmalı. Bunlar yeterli mi? Hayır değil ancak ben şöyle düşünüyorum:
Az bilgi ile bu kitap okunup daha sonra okunması gereken kitaplar okunup, araştırılması gereken tüm bilgiler toplanıp, tekrardan okunmalı ki ben, çocukken okuduğum klasikler dışında, başka bir kitabı ikinci kez okumam. Sıkılıyorum çünkü. Ama Ulysses’i ikinci kez okuyacağım. Okunmalı ki tam olarak oturtulabilsin. Peki böyle yapılsa da tamamen anlaşılabilir mi ki? Hayır sanmam. Nitekim buyrunuz kitapla ilgili bazı sözler:
Umberto Eco, Ulysses’i ilk defa okumasını “zahmetli” sözcüğü ile tarif ederek, kitabın zor okunduğundan bahsediyor. Ayrıca Eco, Ulysses hakkındaki ilk düşüncelerini şöyle aktarıyor: “Kitabın ilk, zahmetli okumasından sonra, aradan fazla zaman geçmeden hemen söyleyelim, Ulysses bir sanat eseri değil. Joyce romanın uygulamalarında bir tür psikolojik ve stilistik noktacılık uygulamış ama bir türlü senteze ulaşamamış…”
Virginia Woolf: “Bazı bölümleri yeniden okumalıyım. Belki de eserin nihai güzelliğini asla çağdaşları yakalayamıyor; ama bence çağdaşları şaşırtmak gerek; ve şaşıran ben değildim.”
http://www.edebiyathaber.net/...r-javanshir-gadimov/
Yani dostlar, anlamaya çok fazla çalışmayın., yapılamaz zaten. Yazarın kendisi de bunu dile getirmiş:
"Profesörlerin üzerine tartışacakları, gerçekten ne demek istediğimi anlamaya çalışacakları birçok muamma yarattım, zaten bu da ölümsüz olmanın tek yolu"

İçeriğe birazcık değinirsem;
Kitap bilinç akışı tekniği ile yazılmış. Ben bu tekniği bilmem öyle diyorlar ama. Benim bildiğim ise bilinci hapseden bir kitap olduğu. Uykusuz gecelerim oldu sayesinde düşünmekten.

Birçok isim var kitapta, yüzlerce hatta. Ama oturmuş iki karakter var: Stephan ve Blomm. Neyse ki her yerde varlar, yoksa kafayı yememek elde değil. Ayrıca tekrar benim girişe dönersek;
Mahallenin delisi diye adlandırılan insanlar vardır ya hani, kitap sanki o şekilde yazılmış. Akıldan ne geçiyorsa cümle, sözcük hatta ses yazılmış ve aktarılmış. En büyük hata ise benim için; İtalyanca cümle ve kelimelerin çevrilmemiş olması. Bu çok can sıkıcı. Neyse ki İtalya sempatim olduğu için es geçiyorum.

Konulara gelirsek neler neler yok ki: Aşk, ölüm, mahkeme, müzik, şarkılar hatta notalar, gösteri, şiir vs. vs.
Bölümler halindeki eserde her bölümde ayrı bir tat var. Bazı bölümlerde kahkaha atarken, bazı bölümler bitsin artık diye ilerledi.

Kitapta müstehcen yerler var evet, ama beni çok rahatsız etmedi. Kitap ilk yazıldığında bazılarını çok rahatsız etmiş. Yeri gelmiş yasaklanmış, yeri gelmiş yakılmış. Tabiki bu sadece müstehcenlikten değil. Dinle dalga geçilip, hakaret edildiği gerekçesiyle yapılmış bunlar. Neyse ki sonradan tekrar kazandırılmış bizlere.

Ekleyeceklerim arasına; Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar ile benzerlikleri olduğunu, hatta Joyce’den etkilendiği bile söylenmekte diye de ekliyorum.

Kardeşim mışıl mışıl uyurken sıra benim uyumama geliyor dostlarım. yeri gelmişken bu esere ek tam da o etkide aynı gruptan iki parçayı da bırakıyorum. Sağlıcakla kalınız.
https://www.youtube.com/watch?v=0fsLJPxguWU
https://www.youtube.com/watch?v=KVyWc7pab34
NOT: Bu incelemeyi gece 01:30'dan sonra yazdığım için böyle yoksa şu anda yazmadım. Henüz o kadar delirmedim:)
İnsanoğlu yüzyıllar boyu peşinde koştu, onu istedi, elde etti, duygularını bastırdı, kimi zaman yaşanılması gereken bir olgu olarak gördü, kimi zaman toplumun, inançların, felsefi normların söylemlerine uydu, ama çoğu zaman göreceli bir kavram haline getirdi. Kültürler, medeniyetler ve farklı coğrafyalarda iyiliği ve kötülüğü, özgürlüğü ve serbestliği aynı çatı altında tuttu. ‘Tutku,’ bireysel özgürlüğüydü insanın, ama kontrol edilmediğinde ve ihaneti körüklediğinde de bir zaafa dönüşüyordu.

“İnsanın koyduğu hiçbir yasa tutkunun dürtüsü karşısında ölümsüz değildir. Biz tek bir insan için mi yaratıldık? Eğer öyleyse, bu bizim varlığımıza karşı işlenmiş bir suç. Dürtünün önünde hiçbir yasanın hükmü yoktur. Yasalar köleler içindir.”

Karamsar ve bir o kadar gizemli olan Richard Rowan bir yazardır. Saatler ve günler boyu odasından çıkmayarak hapseder kendini. O, kendisini dış dünyaya tamamen kapatırken, sorumluluğunu unuttuğu eşi Bertha durumdan hoşnutsuzdur. Onun kendisine değer verdiğinden şüphelidir ve ‘başkası’ olduğu kuşkusu da gerçektir; Yasak bir ilişkiyi kıvılcımlayan mektuplar Beatrice’e yazılır. İkinci yasak aşk Robert ve Beatrice’nin Richard Rowan’ın ailesini ziyaret etmesiyle başlar. İlgisizlikten ve sevgiden hoşnutsuz olan Bertha aynı yöntemi izler; Bihter ve Behlül’e yeni bir Behlül Bihter! Bertha bu ilişkiyi kullanır bir anlamda. Eşinin gerçek sevgisini su yüzeyine çıkarmak, Ona “Dur” demesini duymaktır. Ancak Richard, eşinin Robert’la geçen diyaloglarını kendisine rahatlıkla anlatmasından sonra verdiği tepki pek soğukkanlı olur. ‘Onu sevmende sorun yok, seni o hak ediyor olabilir’ demeye kadar vardırır. Bir anlamda umurunda olmaz. Saf bir kadın olarak görür eşini Richard.

“Aşk (bir başkası için iyinin arzulanması olarak anlaşıldığında) aslında öyle alışılmadık bir fenomendir ki kendini gizleyemez. Ruh yeniden bakire olamayacağı ve kendini yeniden bir başkasının ruhunun denizine atacak enerjisi kalmayacağı için bu yetisizlik ve ruhsal enerji yokluğunun bastırılmış bilinçliği Bertha’nın düşünsel felcini açıklar.”

Bu dörtlü arasında sanki sıradan, hayatın içinden bir şey oluyormuş gibi bir hava hakimdir. Robert’ın ‘kadın’a olan sevgisi sahip olmaktır. Düşüncelerin, kalplerin birbirine bağlanmasını pek özümsemeyen kısır bir düşünce yapısı… Bertha’ya dökülen cümleler, onu kendisine aşık eder. Cümlelerinde görülmez ama Richard, içten içe karşı cinse karşı küçümseme gösterir. Canetti’nin veya Schopenhauer’in küçümsemelerinden farklı olmayan bir küçümseme.
Robert’ın Bertha’ya olan sevgisi, kendi gururu ve asaleti için bir dövüşmeden ibaretti. ‘tutku’larının dışavurumunu sağlayacak birinin mükemmel olması lazım değildi, herhangi biri olsa yine kafiydi.

“Robert: Gözümüz hiçbir şey görmez. Düşünemez oluruz. Yalnızca onu elde etmek, ister vahşice de ister hayvanca, ne dersen de.”
“Richard: Korkarım, bir kadını bu türden elde etme tutkusuna sevgi denemez.”

Sevgi, et ve kemik sevgisinden mi ibaret? Birbirinden ağdalı sonu gelmeyen sevgi cümlecikleri mi sevgi? Sevgiyi yaşamaktan çok, onun ne olduğunu ve nereye götüreceğini bilerek o sevgiyi ilerisi için inşa etmek değil midir aslolan? Yoksa gelenekler mi bunu söyleyen? Ufak da olsa gözlemin sonucu belki. Kendi kültürümüzde anormal, başka kültürlerde olağan görülen şeylerin altını doldurmak nasıl abes kaçıyorsa, insanın anlamakta zorluk çektiği, hayatı boyunca da anlamlandıramayacağı şeyler de burada kopuyor işte… Kabul etmediğimiz ideoloji ve kültürün çevresinde doğarak yetişen ve o kültürle bezenenler ile aynı hayat tarzına, aynı düşüncelere, aynı inanca sahip olmadığımız için yadırgayamayız. Fakat iyinin ve kötünün ayrımını süzgeçten geçiren insan aklı nasıl olur da bazı şeyleri yorumlamakta ‘araf’ta kalmaz?
Saf bir sevgi ile sahip olmanın uçurumunu yok saymak ve bedeni et yığınından ibaret görmek mi? Yok, ama kişi, bireysel özgürlüğünü savunmalı, yaşamalıdır(!)

Biraz Beyaz Geceler, biraz İçimizdeki Şeytan. Benzer olan, Richard gibi ‘ölü ruhlu’ karakterlerin bu kitaplarda görünmesi. Elinden çok şey gelen, ama hiçbir şey yapamayan, yapma isteği olmayan ve hep kendi içine sürgün karakterler…

Son sayfayı çevirdiğimde, düşünce ve çıkarımların zenginliğini içeren eserlere bir yenisini daha eklediğimi düşündüm. Senaryoya uyarlandığı farz edilse -ki Türk dizileri yasak aşklara, ahlaki normları yok saymaya bayılır- görmeye alışkın olmadığımız, basitleştirilmiş bir ‘edebi’ yapım çıkabilirdi belki de.
“Ölüler,” Herkes gibi dünyada ayakta durmak için didinen, kaybettiğinde üzülen, kazandığında böbürlenen, hırsların pençesinden kurtulamayan, çıkarı uğruna ihanet eden, umut aşılayan, parayı put yapan, milyarlarca insan-ı beşer… Bir zamanlar herkes gibi dünyada soluyarak sonunda toprağa karışarak eriyen 110 milyar insan. Gömütlüklerde birbirine karışan yığınların arkasında onların da bir zamanlar tattıkları, gördükleri, izledikleri ve pişman oldukları şeylerin aynı versiyonlarını tekrar ederek unutulan bilinçsizler ordusu tüm zamanlardan fazla iken bugün, insan dönüp de geri baktığında aynı insan olarak kalabilmesi nasıl mümkün olabilir?...

Geride kalanlar zordur her zaman. Ya unutulur ya kemirir insanı. Geçmişi, acısıyla sevinciyle bir film şeridi gibi gözler önüne seren hayat, adaletli değildir her zaman ve eşit şartlar sunmaz herkese. Günlerin monotonluğundan sıkılarak hareketsiz kalır kimi. ‘An’ı yaşama prangasından kurtulamayarak ‘dünyaya bir kere geldik’ avareliğine kapılır umutsuzca. Kimi ise geçmişe saplanır. Proust’un şu an yaşayan taze ben’iyle geçmişteki asıl ‘ben’lerini süzgeçten geçirir, bilinçaltına aksedilen kötü anılar hatırlandıkça dramatikleşerek durdurur zamanı, yine o eski ‘ben’lere ve eski hadiselere, olaylara, karakterlere yolculuk yaptırır o kutlu kişiyi.

Asla geri getiremeyeceğimiz, telafisi olmayan birtakım şeyler vardır. Bunlardan en önemlisi hepimizin gerçeği olan ölüm. Bir gerçek ki hayat ölümlerden ibaret. Her gün doğan yüz binlerce can, ve bir o kadar solan, unutulan, hiç olan ölümler. “İnsan, ölümlerin ağırlığı yüzünden ölüyor.” der Canetti. Var olacak bir döngünün içerisinde bazen sürprizle gelen, bazen ani olan ama herkesin aynı yere vardığı o nokta. O nokta, hayatında yapmak istedikleri şeyler için adım atmamış, itibar korkusuyla birçok şeyi yarım bırakmış, pişmanlığın geride bıraktığı yıllara penceresinden ‘keşke’lerle yaşama veda eden birinin yaşamı kadar iç karartıcı olamaz. Geçen her dakikanın geri gelmeyeceğini hatırlamak en büyük nimet olsa gerek insanoğlu için.

Kısa ama yüreği büyük bir öykü. Kendi değerlerinden kopup başka vatanlara hayranlık duyan topluma karşı getirilen ağır eleştirilerin yanında, eskiye duyulan özlemle gelen yeni neslin duyarlılık ve samimiyet yoksunluğu çokça boca edilmişti sayfalara. Eskinin özlemiyle ifade edilen cümleler sıkar beni hep. Bir asır önce de eski aranırdı, şimdi de aranır, yarın da dile getirilecek fazlasıyla. Fakat tümden de olumsuz yaklaşamıyorum çünkü kolaylaştırıcı olabilmesi için uğraşılan, insanoğlunu daha ‘hızlı’ hale getiren araçlar, vaktin nasıl aktığını, günün ve ayların bilincinde olmadan geçtiğini acı gerçekle çok iyi öğretiyor bizlere… Çok da anormal gelmiyor açıkçası ‘eski’ söylemleri.

İki ayrı beden, iki ayrı ruh, yılların susuzluğunu gideremez bazen. Ruhunun yangınını söndüremeyen Gretta’yı, çocuğu da, ev işleri de yazısına hüzünlü boyun eğişinden kurtaramazlar. Bir zamanlar birlikte vakit geçirdiği, şarkı söylediği, kollarında kendini emin hissettiği kişi, evli iken bile hiç dindirmez kalbinin ıstıraplı şarkısını.
Geçmişin kapanmayan perdesinin ardında trajik havaya bürünen son sayfalar. İçi dağlar insanın.

Canetti - “Ölüler”

"İnsan ruhunun yüce mucizesi: Anımsama ve bu sözcük beni çok etkiliyor, sanki kendisi çok eskiymiş, unutulmuş ve yeniden ortaya çıkarılmış gibi.”

İnsan ruhunun tümörü: Anımsama ve bu sözcük onu çok kırıyor, sanki kendisi çok yeniymiş, unutulmamış ve hiçbir zaman geri gelmeyecek gibi.
Canetti’nin umutlu anımsama cümlesine karşı Gretta’nın, uydurduğum halet-i ruhiyesi.

Geride iyi hatırlanacak anılar, ileriye baktığımızda ise taze umutlar günışığı gibi aydınlık olsun.
Fazlasıyla eğlenceli bulduğum bir eser oldu ulysses..evet zorlandığım baya bir ter akıttığım bölümler oldu sonuçta sizden istediği ön hazırlıklar hiçte azımsanacak şeyler değil. Nedir bunlar 1. Odysseia 2. Shakespeare'ın hayatı ve hakkında çıkmış rivayetler 3. Shakespeare'ın tüm eserlerini okumuş özümsemiş analizini yapmış olmanız 4. İrlanda'nın İngiltere ile mücadele tarihi 5. Hristiyanlık tarihi 6. Ve tabiki mitoloji..Ben bunların hepsini yaladım yuttum mu tabiki hayır onun yerine okurken elimde cep telefonum sürekli internetten araştırmalar yaptım bu da kitabı okuma hızımı düşürdü dolayısıyla. Ya önden hazırlığınızı yapacaksınız ya da okurken araştırmanızı yoksa kitabı okumanız anlamsız oluyor. Kitabın Nevzat Erkman tarafından yayınlanmış bir sözlüğü bulunduğunu da ekleyim..Kitap 18 bölümden oluşuyor ve her bölüm farklı bir üslupla yazılmış. Örneğin son bölüm Molly'nin monoloğundan oluşuyor başka bir bölüm tümüyle röportaj tekniğiyle yazılmış. Bunların dışında fantasik öğelerin bulunduğu gerçekle bilinçaltının karıştığı bir bölüm ve olay örgüsü yerine sırf detaylardan oluşan bir başka bölüm barındırıyor kitap..Bazı bölümler sizi çok zorlarken bazıları gayet rahat akıcı bir şekilde okunabiliyor. Aslında James Joyce sizin nerelerde zorlandığınızı kafanızın nerelerde karıştığını gayet iyi biliyor ve bunlarla dalgasını geçiyor. Beni en çok zorlayan durumlardan biri kitabın birden çok anlatıcısı olması ve bazı yerlerde anlatıcının kim olduğunu çıkarmada kafa karışıklığı yaşamam oldu. Yazar son bölümlere doğru bu konuyla ilgili sizinle baya eğleniyor :) Kitapta geçen isimleri de atlamamak lazım herhalde toplansa binin üstünde çıkar. Yazar bunun da tadını çıkarıp bir yerden sonra fazlasıyla sallama ve eğlenceli isimler türetiyor..Sonuç itibariyle ben tüm zorluğuna rağmen ( kesinlikle sizden talepleri olan bir eser ) kitabı sevdim. Kitapla ilgili okuduğum analizlerden birinde dediği gibi kitaptaki her bir göndermeyi anlayacağım diye kasmanıza gerek yok biraz kendinizi rahat bırakın ve kitaptan alabildiğinizi alın alamadığınızı da zamana bırakın belki bir başka okumamızda ( evet bu kitap birden fazla okunmalı ) o mertebeye de ulaşırız :)
BAŞLIK: JAMES JOYCE OKUYUN, OKUNMALI!

ANA KONU: DİN BASKISI, AİLE BASKISI, TOPLUM BASKISI, BASKI... BASKILAR!...

BENIM GÖZÜMDEN STEPHEN: Karmakarışık her zaman olduğum gibi... Adımlarımı henüz atmadım. Dışarı çıktım. Önümde koskoca bir bataklık. Bunu oluşturan insanlar; ailem, arkadaşlar, akrabalar... Kim için, ne için yaşıyorum?
Bataklığa batmadan nasıl ilerleyeceğim. Evet bir adım attım. Daha yüzeydeyim. Başka bir adım. Devam et! Nereye gideceğim? Korkuyorum. Batarsam! Nefessiz mi kalacağım? Bir kuşun daha ilk kanat çırpmaya başladığı an gibi, ürkek ve tereddütlü.
Acı var içimde, kaynağı belli olmayan. Tüm dualarım, yalvarışlarımı yapıyorum. Tanrıya inanıyorum. Günahkar oluşum yüzünden acılar içinde kıvranıyorum. Adım atmaya devam... Aklımda derin şüpheler var. Evren, dünya...
Mantıksız birçok şey. Kabuğumdan sıyrılmalıyım. Başka bir ben olmalı, başka bir yol, başka bir biçim...
İnançlıyken bu pis insanlar yüzünden, bu iki yüzlü, dini kullanan, politik sinsiliklerini her yerde gözüme sokan. Tutarsız her şey tutarsız... Katlanamıyorum ben buna be bataklıkta ilerlerken düşünerek yavaş yavaş, başka bir bene dönüşüyorum. Ağır ağır inancımı sorgulayarak. Yolu bitirdim. Ya sonra?

Kendi algımla anlatmaya çalıştım Stephen'ı. O, zayıftı. Fiziksel olarak değil bir tek, ruhen de. Bu yüzden sürekli alay edilen bir genç. Arkadaşı yok. Yalnız o... Kendi iç dünyasında hayaller ve düşünceler içerisinde yaşayan bir çocuk. Bu sebepten babasının enerjisi bile ona oldukça fazla geliyor. Sanki babasından daha yaşlıymış gibi hissediyordu.
Hele ki o okul... Cizvitlere ait olan o okulda okuduğunda, insanların o lanet olası iki yüzlülükleri, dini kendilerine göre yorumlayıp kullanmaları, Stephen'ı çileden çıkarıyordu. Kendini soyutladı herkesten. Bir süre sonra kendini dine adadı. Hatta papazlık teklifi bile yapıldı ona. Kabul etmedi. O hür ve iradesi ile yaşama yolunun doğruluğuna inandı. Kafasını kurcalayan her şeyi okuyarak, araştırarak çözümledi. Sanatı, güzelliği ve estetiği Aristo ile buldu...

EKLEME: CİZVİTLER: İsa Tarikatı adıyla da bilinir. Katoliklerdir. Protestanlara sert tutum sergilemişlerdir. En önemli özellikleri; sinsi bir şekilde, politik gücü ellerinde tutmuşlar ve bu güçle onlara ters gelen kuruluş ve toplulukları kapattırıp, yok etmişlerdir. Dine bağımlı ve katı kuralları vardır.

STEPHEN DEDALUS= JAMES JOYCE
Kendini yazmış Joyce...
Ulysses de hapsolmuştum.
Beni hapseden yazar bu kitapta ise kilitledi beni. İmgeleri ve betimlemeleri ile... Zekası kesinlikle reddedilemeyecek birisi.

NOT NOT: "Kimse anlamıyor mu?"

Cesaretiniz olsun ve Joyce okuyun.!
Bazı kitaplar için farklı yaşlarda ya da durumlarda okunduğunda farklı tatlar verir,değişik duygu yoğunlukları yaşatır derler ama Ulysses için her okuduğumda ancak yeni bir bölümünü daha iyi anlamlandırabildim diyebilirim. Kitabı evet evet evet nidalarıyla bitirdim, bir daha bu denli zorlayıcı bir kitapla karşılaşır mıyım(?) bilemiyorum. Kitabın başında daha önce karşılaştığım(Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi) Stephan’ı görünce kitabın ana değişkenini bu karakterin belirleyeceğini düşünmüştüm ama Joyce modern bir destan olarak kurguladığı ve Odysseus’nın yolculuğuna paralel bir şekilde ilerleyen Bloom gibi bir karakter armağan ediyor edebiyata. Gerek bilinç akışının en iyi örneği olması gerekse kullandığı tekniklerle(bir bölümde geçen olayları anlatmak yerine soru cevap olarak ilerletmesi, farklı yüzyıllardaki yazma tekniğini kullanması ki akılıma Tutunamayanlarda yer alan rubailer,nesirler geldi) daha değerli bir hale geliyor Ulysses. Kitaptaki göndermelere; Hristiyanlık tarihi ve ritüelleri, Britanya tarihi, mitoloji, Shakespeare külliyatı.Bu konulara hakim olmadan kitabı okumak hem zorlayıcı hem de kitabın havada kalmasına neden oluyor. Daha önceki yorumda denildiği gibi Ulysses Sözlüğüyle eş güdümlü okunduğunda kitap daha anlamlı hale geliyor.
Okumaktan başka bir işi yok muydu bu kızın? Yani benim. Vardı vardı... Sadece zevk vermiyordu.

Joyce etkisi ve yazın sıcağı birleşince pek kavruldum. Dilim damağım kurudu nefesim kesildi. Balkondan eve giremez haldeyim. Üstelik sürekli yanı başımda olan depresyon bile tatile çıktı. Durumlar vahim iken saldım kendimi ne halim varsa görüyorum.

Anlaşılması kolay Joyce eserlerinin ardından bu minicik ve köprü vazifesi gören kayıplara karışmış bir eser.
Yazarın yazıp da bıraktığı fakat kardeşinin bulup sakladığı bu köprü Ulysses yazılırken yazılmış diye düşünülüyor. Ulysses'deki karmaşıklık burada da var. Hatta bunun ön hazırlık olduğu apaçık ortada.

Gelelim eserimize... Eserde bir öğretmen ve öğrenci ilişkisi var. Erotik imgeleme ve betimlemeler ile bir tutam aşk harmanlanarak yazılmış. Üstelik bu otobiyografik olabilirmiş. O zaman demek oluyor ki; Ne yaptın sen Joyce! Nora ! Aldatma söz konusu olabilir mi? Yahut belki de sadece bir düşünce. Belli bir kişiden ilham alınarak yazılan bir yazı da olabir. Joyce bu; ne yaptığını, amacını kestirmek güç. Hatta ve hatta bu eseri sayın başka bir değerli yazar Italo Svevo nun " O kadar İtalya'da kaldın buradan da bahsetsene eserinde!" serzenişinden dolayı kaleme almış dahi olabilir. Gerçi Joyce, bu yazının açığa çıktığından haberdar değil.

Şiirvari olan bu metin tamamen hayal ürünü de olabilir, karısı Nora'yı da düşünmüş olabilir, bir öğrencisine aşık olmuş ondan yazmış da olabilir... Neyse ne... Bizi ilgilendiren kısmı ; değerli Ulysses'i andıran kelime oyunları ve süslemeleri.

Bu kadar çok kelimeler ile dans edip ruhu hapseden ve karanlıklar altında saklı kalmış kişilik özelliklerini çırılçıplak önümüze atıveren başka bir yazar görmedim duymadım okumadım... Cesurca, umursamazca, okunmak isteyip de bir yandan da" amaaan be ne halim varsa yazayım." diyerek herkese soğuk su şoku yaşatan Joyce'ye saygılarımı sevgilerimi sunarım...
JAMES JOYCE / Dublinliler

İletişim Yayınları 1. Basım
Çeviri Murat Belde 232 sayfa


James Joyce yapılan bir araştırmada en zor okunan yazarlar arasında yer alıyor kendisi. Dublinliler Murat belde nin çevirisi ve önsözü olmasa , acaba ne kadar anlaşılırdı o da tartışılır. Öncelikle Murat Belde kitabın içine girmiş ve oldukça sevmiş kitabı ve okura kitabı çevirmekle kalmamış , sorgulama noktalarını da sunmuş ön sözünde. 15 hikayeden oluşan kitap . Hikayeler kısa kısa olsa da okurun üzerinde oldukça ağırlık bırakıyor. Bu ağırlık yazarın anlatmak istediğini direk gözüne sokmak yerine , küçük ince nüanslarla yapıyor oluşu. Hikayeyi okuyorsun... öylesine.. diyorsun. Sonra tekrar okuyorsun için açıyor. İrlanda halkının dini ve töresel bağlarını , yoksunluk ve yoksulluklarını , ait olamama duygularını ve arada kalmışlıklıklarını James Joyce çok hoş bir şekilde ifade etmiş. Her öyküde insani duyguların sorgulanışı , Özelikle Eveline öyküsünde gitmekle kalmak arasında gidip gelen genç kızın duygu dünyası ve korkuları yüzünden hapishanesinde yaşamaya devam edişi , seçimini bildiği , gördüğü , ve sonunu tahmin ettiği yaşamdan yana kullanışı . Beni etkileyen öykülerden birisidir. Gitme hayalleri kuran ve ruhunun her zerresiyle prangalarından kurtulamayan bir kız . Tanıdık bir öykü ... Ölüler öyküsüde beni en az diğer öyküler kadar etkilemiş bir öyküdür. İçinde ince duyguların acı serzenizlerin olduğu tüm öyküler gibi.

Genel anlamda Dublinliler Murat Beldenin iyi çevirisi ve ön sözü sayesinde okura daha anlamlı gelen bir kitap. Üzerimde oldukça ağır duygular bıraktığını söyleyebilirim.İrlanda halkını kendi toplumumumla kıyasladıkça acılar ve dini baskılar ve geleneksel prangalar açısından başa baş diyebilirim. James Joyce halkına dair güzel bir anlatımı olan hikayelerden oluşan lakin geleneksel yapıyı , dini , insanların üzerinde ki düşünsel esareti iyi anlatma adına gerçek bir eser ortaya koymuş . James Joyce Türk topraklarında yaşamış bir yazar olsaydı , sanırım 1500 tane hikaye oluşturabilecek sorgulama noktası bulabilirmiş ülkemizde , kitabı okurken uzun uzun bunu düşündüm. 100 yıl önce yazılmasına rağmen hala geçerliliği olan bir kitap.
Hayatimda okudugum en zor kitapti. Yazarin kelime hazinesi cok genis. Cümleler uzun. Anlamak zor. Kelime oyunlari guzel ama cok dikkatli okumak zorunda kaliyorsunuz. Joyse ünlü yazarlarin günlük veya biyografilerinde adi cok gecen bi yazar. Ben de merak ettim. Önce pisman oldum . Keske baslamasaydim dedim . Ara vermek istemedim. Neyle karsilasacagimi bildigim icin okumam daha zor olcakti. Bitirince iyiki okumusum dedim. 17 yilda yazilmis , yazar kime kizdiysa artik kolay anlasilmasin diye büyük bir mücadele vermis.:) Cevirmekte zordur diye bir kanaat varmis ama Fuat Sevimay basariyla cevirmis diye düsünüyorum. Bu tarz kitaplari seviyorsaniz okumanizi tavsiye ederim. Genede bi karistirip fikir edindikten sonra baslamaniz daha iyi olur.

Yazarın biyografisi

Adı:
James Joyce
Tam adı:
James Augustine Aloysius Joyce
Unvan:
İrlandalı Yazar
Doğum:
Dublin, İrlanda, 2 Şubat 1882
Ölüm:
Zürih, İsviçre, 13 Ocak 1941
James Augustine Aloysius Joyce (1882 - 1941) İrlandalı yazar.

Katolik bir ailedendi. Dublin Üniversitesinde çağdaş dilleri öğrendi (1902). Özellikle karşılaştırmalı dil bilgisiyle ilgilenerek sağlam bir kültüre sahip oldu. Tıp öğrenimi için Paris'e gitti, bir yıl sonra Dublin'e döndü. Bir müddet ders verdi. 1904'te tekrar Avrupa'ya geçti. Bir süre Paris'te kaldıktan sonra İtalya'nın Trieste şehrine yerleşti (1906). Trieste'de İngilizce dersleri vererek geçimini sağladı. 1907'de şiirleri yayınlandı: Chamber Music (Oda müziği). 1914'da hikâyelerini topladığı Dublinliler'i Londra'da çıkardı. Asıl ününü romanlarıyla sağladı. Şair Ezra Paund'un yardımıyla ilk romanı Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, The Egoist dergisinde tefrika edildi, 1916'da da kitaplaştırıldı. Ulysses'i de tefrika edilmeye başladıktan sonra 1922'de tamamladı. Joyce'un bu eseri dizgi yanlışlarıyla doluydu. Aslına uygun yeni baskısı ancak 1984'te yapıldı.

Hemen bütün eserlerinde doğup büyüdüğü Dublin'i merkez alır. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'inde kendi hayatını konu edinen yazar, altmış kadar dilden aldığı unsurları birleştirerek yazdığı son romanı Finnegan Akşamları'nda (1939) aile fertlerinin bir gecede gördükleri rüyaları anlatır. Joyce, zor anlaşılan bir yazar olarak bilinir.

Yazar istatistikleri

  • 237 okur beğendi.
  • 576 okur okudu.
  • 43 okur okuyor.
  • 1.270 okur okuyacak.
  • 42 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları