James Joyce

James Joyce

Yazar
7.8/10
730 Kişi
·
2.110
Okunma
·
623
Beğeni
·
18810
Gösterim
Adı:
James Joyce
Tam adı:
James Augustine Aloysius Joyce
Unvan:
İrlandalı Yazar
Doğum:
Dublin, İrlanda, 2 Şubat 1882
Ölüm:
Zürih, İsviçre, 13 Ocak 1941
James Augustine Aloysius Joyce (1882 - 1941) İrlandalı yazar.

Katolik bir ailedendi. Dublin Üniversitesinde çağdaş dilleri öğrendi (1902). Özellikle karşılaştırmalı dil bilgisiyle ilgilenerek sağlam bir kültüre sahip oldu. Tıp öğrenimi için Paris'e gitti, bir yıl sonra Dublin'e döndü. Bir müddet ders verdi. 1904'te tekrar Avrupa'ya geçti. Bir süre Paris'te kaldıktan sonra İtalya'nın Trieste şehrine yerleşti (1906). Trieste'de İngilizce dersleri vererek geçimini sağladı. 1907'de şiirleri yayınlandı: Chamber Music (Oda müziği). 1914'da hikâyelerini topladığı Dublinliler'i Londra'da çıkardı. Asıl ününü romanlarıyla sağladı. Şair Ezra Paund'un yardımıyla ilk romanı Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, The Egoist dergisinde tefrika edildi, 1916'da da kitaplaştırıldı. Ulysses'i de tefrika edilmeye başladıktan sonra 1922'de tamamladı. Joyce'un bu eseri dizgi yanlışlarıyla doluydu. Aslına uygun yeni baskısı ancak 1984'te yapıldı.

Hemen bütün eserlerinde doğup büyüdüğü Dublin'i merkez alır. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'inde kendi hayatını konu edinen yazar, altmış kadar dilden aldığı unsurları birleştirerek yazdığı son romanı Finnegan Akşamları'nda (1939) aile fertlerinin bir gecede gördükleri rüyaları anlatır. Joyce, zor anlaşılan bir yazar olarak bilinir.
653 syf.
·120 günde·Beğendi·Puan vermedi
Demek Ulysses’i okumak istiyorsun sorusuna verilen cevap genelde kolay gelsin oluyor. Zor bir kitap Ulysses edebiyatla hafiften haşır neşir olan herkesin bildiği gibi. Eleştirmenler, okuyucular ya da bloglarında kitabı inceleyenler demiyor sadece bunu. Joyce’un kendisi profesörlerin yüzyıllarca ne demek istediğini tartışacaklarını iddia ediyor olanca ukalalığıyla. Evet, adam çalışmış, yazmış, birçok şey denemiş, bir çok farklı yola girmiş, insanları kızdırmış. Hipster’larla karşılaştıranlar bile var. Evet, akademisyenler hala tartışıyor tıpkı tahmin ettiği gibi. Ve evet, Ulysses, üzerinde binlerce kitap, makale, araştırma vb. yazılan bu kitap, modernizmin bir (belki de en önemli) klasiği olmuş ve birçok otorite tarafından yazılmış en önemli romanlar arasında tanımlanıyor.

Zor bir kitap ve 1996’da Nevzat Erkmen’in yaptığı çevirinin de okumayı kolaylaştırmadığı bir gerçek. Bu yüzden ilk önce kitaba başlamadan önce birkaç ipucu paylaşayım dedim. Daha önce yazdığım ve kitap hakkında bir ön bilgi içeren yazıya ( https://sacmaninbagladiklari.wordpress.com/...zilar-nedir-ulysses/ ) adresinden ulaşabilirsiniz.

İlk önce Ulysses’i neden okumak istediğimizi kendimize sorabiliriz belki. Gerçekten gerekli mi, ya da bir katkısı olacak mı bana Ulysses’i okumanın? Bu soruyu, kitap neden okumalı, ya da klasiklerin bana ne faydası var gibi sorularla karşılaştırabilir ve benzer cevaplar verebiliriz elbette. Ulysses’i okumak isteyen kalabalık da genelde kitabı aşılması gereken bir zirve olarak görür ve bitirdiği gün o tamamlamış/tamamlanmış olma hissini, o tatmini arar. Ne yazık ki o duyguya ulaşamayacaksınız Ulysses bitince. Çünkü yazarımız, o kötü adam James Joyce, kitabın içerisine bağımlılık yapıcı bir madde bırakmış, bitirdikten sonra bölümleri tekrar tekrar okumak istiyor insan. Adeta beşinci bölümdeki “Nilüfer Yiyiciler”in ülkesi gibi ayrılamıyorsunuz bir türlü her şeye vakıf olmak için. Sonra da kitaptan etkilenen diğer eserleri arıyorsunuz doğal olarak. 1900’lerin tamamını etkisine aldığını düşünürsek oldukça kolay bu. Bize en yakın örnek tabii ki Tutunamayanlar . Okudukça okuyorsunuz, Körleşme , Aylak Adam , 2666 …Ve yavaş yavaş değişiyor okuma zevkimiz, aldığımız keyif, ya da kitapla ilgili bildiğimiz hemen her şey.Yani Ulysses’i okumamak belki de hiçbir şey kaybettirmiyor aslında. Ama okuyunca kazandığımız şeylere gerçekten değiyor.

İkna edebildiysem okumaya sıra ikinci soruya geldi Ulysses nasıl okunmalı? Öncelikle faydalı olan birkaç ön okuma sayabiliriz belki; (Bunlar kesinlikle mecburi değil, sadece alınan zevki biraz daha artırmaya yönelik kitaplar)

- Kitapta geçen karakterlerin bir çoğunu içinde barındıran ve James Joyce’un hikayelerini içeren Dublinliler
- Stephen Dedalus’un kitap öncesi yaşamını anlatan ve Joyce’un anlatım diline aşinalık kazandıracak Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi
- Kitabın ismini aldığı ve tamamen paralel olarak işlendiği Odysseia ,
- Shakepeare ile ilgili bir çok gönderme var ama en fazla olan yine de Hamlet ,

Aristo’nun, Shakespeare’in daha bir çok Büyük Britanyalı yazarın kitabı var okuyabileceğiniz, ya da İrlanda tarihi ile haşır neşir olabilirsiniz bolca kitaba başlamadan önce. Ama söylediğim gibi hiçbir şey okumadan da başlayabilirsiniz Ulysses’e ve keyif alacağınız, ilginizi çeken bir şeyler çıkar karşınıza her durumda.

Bir diğer soru da hangi çeviri? İmkân varsa tabii ki orijinal metin, kitabın içine tam olarak girebilmek için. Aşağıdaki linklerde paylaşacağım zaten. Ama ileri düzey İngilizce gerektiren bu cevap bir çok okuyucuya hitap etmeyecek haliyle. Ben bölümleri yazarken üç çevirmenin de tarzına bir parça aşina oldum, o kapsamda düşüncelerimi yazayım, siz değerlendirirsiniz.

Öncelikle Yapı Kredi Yayınlarından çıkan Nevzat Erkmen çevirisi ben dahil bir çok insanı kitaptan soğutmasıyla meşhur. Kitaptan çok bulmaca gibi yanaşmış Ulysses'e Erkmen. Ve kendisi için çözmüş bu bulmacayı, okur oldukça uzakta kalıyor metne. Metnin İngilizcesi ile beraber okuyunca yapmak istediklerini anlayabiliyorsunuz ama. Açıkçası en eksiksiz çeviri kendisinin, ama en zor çeviri de onun.

Norgunk Yayınlarından çıkan Armağan Ekici çevirisi Erkmen'inkine göre oldukça sade, yine bunaltan yerler var ama o kadar çok değil. Joyce'un vermek istediklerini büyük bir oranda vermiş Ekici. Bazı kelime seçimleri - Mr./Bay Allah/tanrı vb. kullanımı- az da olsa bazı yerlerde metinden uzaklaşması ve Nevzat Erkmen gibi yabancı dildeki ibareleri çevirmemesi bana göre zayıf yanları. Ama kitabın orijinaline en çok yaklaşan metin bu bence. Bence bu Ulysses için - Joyce'un ne yapmak istediğini, kelime oyunlarını vb. tam olarak anlatabilmesi açısından- önemli.

Fuat Sevimay çevirisi günümüz okuruna en çok hitap edebilecek çeviri. Ben de birçok yeri ordan okudum. Diğerleri gibi büyük oranda başarılı. Sevimay Joyce'un kelime oyunlarını Nevzat Erkmen'e benzer bir şekilde dilimiz karşılıkları ile değiştirmiş. Dil kullanımı onunki kadar ağır değil üstelik. Bazı yerler oldukça güzel. Ama bazı yerler orijinal metinde verilmek istenenden oldukça uzaklaşıyor. Bazı kısımlarda Joyce farklı bir şey kastetmişken Fuat Sevimay günümüze uydurmak için apayrı bir deyim de kullanabiliyor. Bu da Joyce'un yapmak istediğinden farklı olarak çevirmenin yapmak istediğine götürüyor bizi. Bazı kitaplarda böylesi uygun olabilir ama dil oyunlarıyla bezeli bu kitap içinde hatalı yerler çıkıyor ara sıra. Çok az da olsa bazı eksiklikler ve kitaba göre bile ağır argo kullanımı, bazı isimlerin gereksizce çevrilmesi ve kendi kıllanmalarım (zahir:) bu çevirinin bana göre diğer olumsuz yanları. Diğerlerinin aksine Fuat Sevimay dip notlarla desteklemiş bu kitabı, ama çoğunlukla yabancı dilde yazılan cümleler var ve sözlük kadar kapsamlı değil.

Bir de Ulysses Sözlüğü var tabii Nevzat Erkmen tarafından yazılan. Detaylı bir incelemesini burada ( #70530837 ) yapmıştım. Ulysses’in bir kaynak kitap ile okunması alınan zevki kat ve kat arttıracaktır kanımca. İngilizce bolca var ve paylaşacağım bildiklerimi aşağıda. Ama Türkçe için şu an bir tek Ulysses sözlüğü var (Bir de fazla detaylı olmasa da benim yazdıklarım)

Kitabı okurken bölümleri ayrı ayrı okumakta fayda var. Her bölümü bir gün ile bir hafta içinde okuyabilirsiniz. Aslında bölümü okumadan önce de bölümle ilgili benim yazdığım incelemeleri ya da internette geçen açıklamaları okumak (En azından şemalara bakıp, Odysseia karşılıklarını incelemek) yararlı olabilir bence. Yine de ben bir şeyden etkilenmeden saf bir okuma istiyorum diyenler de çıkabilir elbette. Anlamadığınız ya da kafanıza takılan yerleri not alıp daha sonra Sözlüğe ya da İngilizce kaynaklara bakabilirsiniz her zaman. Ama en azından kitabın ikinci yarısında bölümlerden önce açıklayıcı bir metine bakmanız kuvvetle tavsiye edilir.

Evet, Ulysses neden, nasıl, neyle (ne zaman?) okunur gibi bazı soruları yanıtlamaya çalıştım. Şimdi de kitabı tanıtayım biraz.

3 ana bölüm ile 18 kısımdan (episodes) oluşuyor Ulysses. Kısımların isimleri kitapta yazmıyor anca Joyce’un daha sonra bölümlere ilişkin çıkardığı şemalarda her bölüme Odysseia‘da geçen bir olay/karakterin adı verildiği anlaşılıyor. Daha önce söylediğim gibi paralel bir yapıda işleniyor kitap Odysseia‘ya.

Joyce kitabı 1914 ile 1921 arasında yazıyor ama kitapta sadece 16 Haziran 1904 günü olan olaylar yazılı. O gün kitabın üç ana karakteri olan Stephen Dedalus, Leopold Bloom ve Molly Bloom’un başından geçenler kitabın üç bölümüne karşılık geliyor.

Çoğunluğun bildiğinin aksine kitabın en önemli özelliği bu 18 bölümün hepsinin ayrı bir yazım tekniğiyle yazılması ve farklı bir teme işlenmesi. Bölümün içinde geçenleri Joyce daha önce bahsettiğim şemalardaki teknik, organ, renk ve sanat çerçevesinde şekillendiriyor ve bu kitap boyunca birçok farklı şeyle karşılaşmamızı sağlıyor. O kitabın alamet-i farikası olmuş bilinç akışı tekniği bu tekniklerin sadece bazılarında geçiyor.

Evet, Joyce bilinç akışını ilk kullanan yazarlardan birisi, 1800’lerin sonunda ortaya atılan bu teori yüzyılın başlarında 2-3 yazar tarafından kullanılmışsa da bunu kitlelere ulaştırıp modernizmin araçlarından biri haline getiren Joyce. Ulysses gerçekten de sadece dilin sınırlarını zorlamakla kalmıyor, açtığı ufuklarla bir çok yazara ilham veriyor. Ama biz Ulysses’i sadece bunların ilk uygulaması olduğu için değil, şu an bile Joyce’un eserine yaklaşabilen çok az kitap olduğu için okuyoruz bu baş yapıtı.

Kitabı okumak isteyenlere yardımcı olmak için bölümlerin detaylı açıklamalarını yaptım, aşağıda da linklerini vereceğim Ama kısaca bu 16 Haziran günü (Dublin’de halen Bloomsday olarak kutlanıyor) neler olmuş anlatayım. (İsteyen SPOILER olarak algılayabilir bu paragrafı) Stephen Dedalus odakli ilk üç kısmı sabah uyanma, arkadaşlarla kahvaltı, öğrencilere tarih anlatma, müdürle konuşma ve kumsalda beyin fırtınası olarak özetleyebiliriz. Daha sonra Leopold Bloom’a geçiyoruz 12 kısım boyunca. O da sabah kalkıyor, kasaptan sakatat aldıktan sonra eşine kahvaltı çıkarıyor, Daha sonra uzun bir yürüyüş ve gizli mektup arkadaşı, bir tanıdığın cenazesi, gazetede reklam işleri, yemek, kütüphane (ve Stephen Dedalus odaklı bir Shakespeare tartışması), resmi geçit töreni esnasında Dublin halkının davranışları, Bir barda atıştırma ve müzik ziyafeti, Pub’da beklerken İrlanda milliyetçiliği dersi, akşam sahilde genç kızları izleme, doğum hastanesini ziyaret, gece bir iki bira ve Stephen’ın arkasından geneleve giriş. Son bölüm “Eve Dönüş”te ise Leopold ve Stephen’ın bir arabacı barınağında ve evde konuşmaları ile ayrılışları var. Son kısım ise diğer kahramanımız Molly Bloom’un bilincindeyiz noktalama işaretleri olmadan. 700 sayfalık kitabın özeti bu kadar. Ama bölümlerin incelemesinde de göreceğiniz gibi kitap kesinlikle bu kadar değil.

Kitabın anlatım şekli ile de bir iki şey söyledikten sonra yararlı linklere geçeyim. En başta bilinç akışı var tabii. Bu iki şekilde gösteriyor kendini. İç monolog ve gösterme. İç monolog bildiğiniz bilinçli olarak beyinde kurulan cümleler, göstermelerde ise bu bilinçli bir cümle şeklinde olmayabiliyor, bazen çevrede oluşan bir olayın etkisiyle bir anda farklı bir şeye geçebiliyor bilinç, biz de bağlamaya çalışıyoruz birbirine kelimeleri. Özellikle Bloom’un ürettiği birleşik kelimelerde epeyce karışabiliyor kafamız. Bazı yerlerde de anlatıcı sadece düşüncelerini veriyor ana karakterin iki üç kelimeyle. Metinde anlatıcı ile bilinç akışı genelde iç içe oluyor. Birisinin bitip diğerinin başladığı yeri bulmakta da zorlanabiliyor bazen insan.

Diğer anlatım şekli üçüncü tekil şahıs, yukarıdaki anlatıcı kelimesinden anlayacağınız gibi. Ama bu üçüncü tekil şahıs tam olarak bir tanrı anlatıcı değil. Yani yalnız bir anlatan değil aynı zamanda kitabı düzenleyen kişi. Daha ilk sayfadan kitabın tamamına hakim, girdileriyle bunu da gösteriyor. Herhangi bir zamanda olacak bir olayın ipuçlarını daha önceden verebiliyor bize klasik metin anlayışından farklı olarak. O zaman fark edemesek de olay olunca bir şeyleri seziyoruz. Sadece bu değil, bir karakter gibi metne de müdahale ediyor bazen, oyun oynuyor adeta. Günümüzde bile aykırı bulunan bazı şeyleri yüz yıl önce denemiş Joyce.

Anlatıcının bir diğer özelliği ise anlattığı kişinin durumuna göre değişmesi, hayır bilinç akışı değil, 3. tekil şahıs. Anlatıcımız da bir çocuğu anlatırken o hale girebiliyor ilginç bir şekilde. Bu özellikle kitabın ikinci yarısından sonra bolca tekrarlanıyor. Zaten kitap ikinci yarısından sonra coşuyor aslında. Bunun dışında bölümlerde bolca farklı anlatım usulleri mevcut. Ben en genel olanlarını açıklamaya çalıştım sadece.

Daha önce paylaştığım için bölümlerle ilgili sayfaları buraya tekrar kopyalamıyorum. Onları ve faydalandığım web sayfalarının linklerini bu yazının blogdaki halinden ( https://sacmaninbagladiklari.wordpress.com/...i-okumak-istiyorsun/ ) ulaşabilirsiniz.

Unuttuğum bir şey kaldı mı bilmiyorum, güncellerim artık varsa. Ayrıca isteyenlere takıldığı yerlerde ben de yardımcı olabilirim elimden geldiği kadar. eşekkürler buraya kadar okuduğunuz için. Umarım Ulysses’i de keyifle okursunuz.
64 syf.
·1 günde·10/10
'Ölüler'i bir kez daha okudum. İçim yine kederle dolup taştı. Ağlamak istemedim, aşinayım ne de olsa Gabriel'in hikâyesine, ama yok, son sayfalarda yine ağlıyordum usul usul, ağlıyordum ve gözlerimin gerisinde hareket ediyordu bütün hayallerim, aynen Gretta'nın Michael Furey'i hatırlaması gibi, ve aynen içinin acısıyla kendini bırakışı gibi, ben de uzanıp yatağıma, bırakmak istedim kendimi. Artık hep aynı şeyi anlattığımı düşünüyorum, ama ben hep aynı şeyim zaten. Boynumuza bağlı bu ilmekle, bir hayat çemberinde daireler çizerek, ve çekildikçe ipimiz, ilmeğimiz çekildikçe, her an daha da yaklaşırız nihayetimize, ve nihayetimiz bize defalarca anlatılmış olsa da, yine de coşkuyla, yoksa bazen bir alışkanlıktan mı, yaşamaya devam ederiz. Başka ne yapabiliriz ki?

Kitabı rafa yerleştirdim ve diğer kitaplarıma baktım: neden aylardır Çehov okuyamıyorum? Arkadaşlarımın hediyeleri beni bekliyor, ama içim isteksiz, Bu loş ışıkta, Zeki Müren'in altmış sene önceki sesini dinleyerek uzandım yatağıma. Annem de ben de artık Dodi'nin ölümüne hazırlanıyoruz. Onu düşündüğümde hemen gözlerim doluyor. Aşinayım, elbette, ilk kez değil ölüm, benim hayatım da hepimizin hayatı gibi, nice ölüyle dolu. Yine de onu düşününce gözlerim daha hızlı doluyor, masum, mazlum varlığının kaderinden bihaber yaşamaya çabalaması ve inatla hayatı tırmalaması, rengi solmuş, bahtsız bedeninin cılızlığındaki çaresizlik hemen gözlerimi dolduruyor. Onu kucaklayıp kulağına seni herkesten çok seviyorum diyorum, arada sanki anlamış gibi gözlerime bakıyor, aşinayız, sen de beni seviyorsun, ama sonra kayboluyor o his, ve yabancılık çöküyor aramıza; ışık loş, oda sessiz, bir zeki müren, bir klavye sesi.

Hayatım boyu, yani artık kırk altıncı yaşıma doğru yol alırken, düşününce, şöyle geriye bakıp, Gabriel'i her zaman en çok sevdiklerim arasında görmüşümdür nice edebiyat hatıram arasında. Zeze gibi, Âdli gibi, Gabriel de ölümle tecrübe ettikçe hayatının ne olduğunu, bu bilgiyle değişir ve hiç birşey eskisi gibi olmaz. Ölüm böyle bir bilgidir çünkü, bize sürekli bir gün biteceğimizi hatırlatır, bize gece uykularımızın neden uzun olduğunu düşündürür, zamandır en kıymetlimiz ama onu ne de cömertçe harcamaktayızdır, kimse biriktiremez, bir türlü tasarruf edilmez birşeydir zaman, ve hayat kayıp gider, bir bakarsın çocuksun, bir bakarsın gençsin ve bir bakarsın bu hayat dedikleri şey seni çoktan geride bırakmış, nice gencin neşesinde ve coşkusunda tanık olduğun şaşkınlık seni avutamaz, bir türlü anlamak istemezsin; ama aynada, yolda, iş yerinde, evde, arkadaşlarının yanında ve hatıralarında sen herşeyin farkındasın: herkes sana aynı şeyi söylüyor. Hatıralarında ne çok ölü var senin de, ne çok ölün var geride, her biri ne kıymetli, ve her biri her sabah fatihasında adını söylettirirken sana, aynen Gabriel'in içinin geçmesi gibi, her yerine kar yağarken İrlanda'nın, bütün yaşayanların ve bütün ölülerin üzerine, senin de yağmıyor mu, ve sen de nice insan gibi hatırlamıyor musun onları, hatırlarken güzel hatıralar ve güzelliklerle kendi geçmiş zamanını anmıyor musun? Gabriel için Gretta'nın hayatındaki bir ölünün hatırası yetmişti... benim hayatımdaki ölüler, ya da biz gölgeleri, hazırlananlar, hepimiz aynı yere işaret etmiyor muyuz; bu ömür bitecek, ve tutamayacak hiç birşey bizi. Babamdı ve bir heybetli adamdı, doğduğu gün toprağa verdik babamı; melek ya da melü jane ölüm orucuyla gideli on beş sene bitti, şengül'ü nisan sonu öldürdüler yirmi dört sene önce, ikisi de en sevdiğim arkadaşlarımdı ve onlarsız bir hayat düşünmemiştim hiç bir zaman; şengül hapisteyken melek'le kartal sahilinde çay ocaklarında oturup, inanılmaz ama, mavnalara bakarak, ışıltılı denizin güzel kokusunu çekip içimize ne güzel mektuplar yazmıştık ona. Ne güzel, mutlu, ümitli gençlerdik biz. Ne güzel insanlardık biz, ne güzel dostlardık hepimiz. Ömür sürdükçe hatıralar güzelleşiyor, ve hatıralarımız edebiyata dönüşüyor, kelimeler anıları oldukları gibi değil, zihnimizin temiz, pak hayalleriyle süsleyerek dile getiriyor ve o zaman biz, bu şefkatli anılarla daha çok seviyoruz onları ve daha çok özlüyoruz. Leylâ'yı gencecik yaşında toprağa verdiğimizde, narin bedenini, hangimizin aklındaydı onsuz yaşayacağımız? Oğuz, gencecikti, küçücüktü bir nehirin sarmaşıklarında can verdiğinde, o yeşil gözleri, temiz güzel yüzü hiç gitmedi gözlerimin önünden; mustafa'yı tezkeresinden iki hafta sonra uğurladık toprağa, gülen yüzü silinmedi zihnimden; selçuk bir sene dayanabildi kansere en fazla, ve bize en son ruhunun bedenini bırakmak istemediği ve ölmeye direndiğini söylemişlerdi; sefer'se daha bir sene olmadan, hâlâ ağlatıyor beni, çünkü kendini öldürdüğü yere gidip baktım, düştüğü yerdeki toprağı kazmışlar, kanlar belli olmasın diye toprağı çapalamışlardı, bunların hiç biri çıkmıyor zihnimden benim, hiç birisi bana unutturmuyor gerçeği. İrlanda'nın her yerine kar yağdığını söylüyor yazar hikâyenin son satırlarında, Gabriel öğrendiği hakikatle içi geçerek kendini bırakırken unutuşa, uykuya, kar yağarken bütün ölülerin ve yaşayanların üzerine, ben de, hepimiz gibi, kendi ölülerimle yaşıyorum işte, aynı karlar altında . Bana ne söylemek istiyorsunuz, ey ölüler? Söylemek istediğiniz herşeyi çok iyi biliyorum ben. Hiç birinizi unutmadım, hiç birinizi, ve hepinizi düşündüm yazarken anmasam da isimlerinizi, okudukça ve ağladıkça ağır ağır, zihnimdeydiniz hepiniz, ama şimdi kelimelere dönüştünüz her biriniz, edebiyattan bir örtüyle örttüm üzerinizi. Herkesin kendini avutacak birşeyleri, birileri vardır muhakkak; hepimiz bir yerlere sığınır, bir şekilde tutunuruz hayata; bu büyük devran dönüp duracak, bu kader dedikleri çekip çevirecek koca tekerini, ve her birimiz, teker teker, önce gölgelere dönüşeceğiz ve bırakıp gideceğimiz herşeyimizi; ister isteyerek, teslimiyetle ya da istemeden, acıyla; ve üzerimizi bir ümitle karlar, topraklar örtecek. Geriye bir müddet daha hatırlayan, bizi anan, unutmayan, zihinlerinde muhafaza eden insanlar; insanlar göçüp gitse de hiçbirimizi unutmayan edebiyat kalacak. Bu yüzden edebiyat hayattır, hayat edebiyattır demiyor muyuz, ısrarla, herbirimiz? Ve biraz da bu yüzden bu sitede, ısrarla, defaatle, yazmıyor muyuz bunca düşüncemizi, hislerimizi, ve dökmüyor muyuz sadece kendimize yazdığımız bir mektuptaki gibi bütün samimiyetimizle içimizi? Edebiyat bütün iyi insanlar için hayata, ölüme bir teselli, bir avunmadır. Bu teselliyle dayanmaya, tahammül etmeye gayret eder, mutluluk ve keder arası gelip gittikçe bir kar soğuğuyla titreyip hayatta kalmaya çalışırız. İşte bu yüzden, bütün yaşayan ve bütün ölülerimizle, bizler, iyi ki edebiyat var diyoruz. İyi ki edebiyat var.
750 syf.
·18 günde·Beğendi·9/10
“TAK TAK TAK…!
İncelemeyi tıklattım açtım girdim!
Gece sessiz… Aaa… tren gidiyor. İstasyon yakın Çufçufçuf! Dıııııtttt! Dur bakalım gökyüzüne hava açık mı? Hay Allah! Bacağım masaya çarptı. Morarır şimdi. Eyvah! Kardeşim uyandı.
--Abla yatıp zıbarır mısın artık?
--Derya kes çeneni işim var sen uyu… “
Diye girdim incelemeye, şimdi biraz ciddiyet.

Neden böyle girdim? Çünkü kitap bu şekilde ilerlemekte genel olarak. James Bey çok farklı bir yazım kullandığı için, çevirisi baya zor olmuş başyapıtımızın. Hatta örnek veriyorum bunu aceba hangi kafa ile nasıl çevirdi?:
“ Fifofom. Buynuma biy İylandalıyın kan kokusuy geliyoy.”(sayfa 75-YKY)
Yorumsuz kaldım. Devam edelim

James Joyce ile tanışma kitabımdı. Yanlış bir seçim oldu. Siz ilk bu eserden başlamayın. Ama pişman olmadım. Ön hazırlık yapıp gelmiştim. Nedir bu ön hazırlık?
Baya abartanlar var ama bence yapılması gereken ilk başta Kitabı Mukaddes hakkında bilgi edinilmeli, Odysseia ve Hamlet okunmalı. Bunlar yeterli mi? Hayır değil ancak ben şöyle düşünüyorum:
Az bilgi ile bu kitap okunup daha sonra okunması gereken kitaplar okunup, araştırılması gereken tüm bilgiler toplanıp, tekrardan okunmalı ki ben, çocukken okuduğum klasikler dışında, başka bir kitabı ikinci kez okumam. Sıkılıyorum çünkü. Ama Ulysses’i ikinci kez okuyacağım. Okunmalı ki tam olarak oturtulabilsin. Peki böyle yapılsa da tamamen anlaşılabilir mi ki? Hayır sanmam. Nitekim buyrunuz kitapla ilgili bazı sözler:
Umberto Eco, Ulysses’i ilk defa okumasını “zahmetli” sözcüğü ile tarif ederek, kitabın zor okunduğundan bahsediyor. Ayrıca Eco, Ulysses hakkındaki ilk düşüncelerini şöyle aktarıyor: “Kitabın ilk, zahmetli okumasından sonra, aradan fazla zaman geçmeden hemen söyleyelim, Ulysses bir sanat eseri değil. Joyce romanın uygulamalarında bir tür psikolojik ve stilistik noktacılık uygulamış ama bir türlü senteze ulaşamamış…”
Virginia Woolf: “Bazı bölümleri yeniden okumalıyım. Belki de eserin nihai güzelliğini asla çağdaşları yakalayamıyor; ama bence çağdaşları şaşırtmak gerek; ve şaşıran ben değildim.”
http://www.edebiyathaber.net/...r-javanshir-gadimov/
Yani dostlar, anlamaya çok fazla çalışmayın., yapılamaz zaten. Yazarın kendisi de bunu dile getirmiş:
"Profesörlerin üzerine tartışacakları, gerçekten ne demek istediğimi anlamaya çalışacakları birçok muamma yarattım, zaten bu da ölümsüz olmanın tek yolu"

İçeriğe birazcık değinirsem;
Kitap bilinç akışı tekniği ile yazılmış. Ben bu tekniği bilmem öyle diyorlar ama. Benim bildiğim ise bilinci hapseden bir kitap olduğu. Uykusuz gecelerim oldu sayesinde düşünmekten.

Birçok isim var kitapta, yüzlerce hatta. Ama oturmuş iki karakter var: Stephan ve Blomm. Neyse ki her yerde varlar, yoksa kafayı yememek elde değil. Ayrıca tekrar benim girişe dönersek;
Mahallenin delisi diye adlandırılan insanlar vardır ya hani, kitap sanki o şekilde yazılmış. Akıldan ne geçiyorsa cümle, sözcük hatta ses yazılmış ve aktarılmış. En büyük hata ise benim için; İtalyanca cümle ve kelimelerin çevrilmemiş olması. Bu çok can sıkıcı. Neyse ki İtalya sempatim olduğu için es geçiyorum.

Konulara gelirsek neler neler yok ki: Aşk, ölüm, mahkeme, müzik, şarkılar hatta notalar, gösteri, şiir vs. vs.
Bölümler halindeki eserde her bölümde ayrı bir tat var. Bazı bölümlerde kahkaha atarken, bazı bölümler bitsin artık diye ilerledi.

Kitapta müstehcen yerler var evet, ama beni çok rahatsız etmedi. Kitap ilk yazıldığında bazılarını çok rahatsız etmiş. Yeri gelmiş yasaklanmış, yeri gelmiş yakılmış. Tabiki bu sadece müstehcenlikten değil. Dinle dalga geçilip, hakaret edildiği gerekçesiyle yapılmış bunlar. Neyse ki sonradan tekrar kazandırılmış bizlere.

Ekleyeceklerim arasına; Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar ile benzerlikleri olduğunu, hatta Joyce’den etkilendiği bile söylenmekte diye de ekliyorum.

Kardeşim mışıl mışıl uyurken sıra benim uyumama geliyor dostlarım. yeri gelmişken bu esere ek tam da o etkide aynı gruptan iki parçayı da bırakıyorum. Sağlıcakla kalınız.
https://www.youtube.com/watch?v=0fsLJPxguWU
https://www.youtube.com/watch?v=KVyWc7pab34
NOT: Bu incelemeyi gece 01:30'dan sonra yazdığım için böyle yoksa şu anda yazmadım. Henüz o kadar delirmedim:)
844 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
"KİMMİŞ BU SARI ÇİZMELİ MEMEDAAA?"

Joyce.. İrlandalı yazar.
Altı yaşından itibaren Cizvit okulunda yetişmesine rağmen, onlar tarafından kabul görmeyen kitapların ateşli okuyucusu.
Yoksullukla iç içe yaşayan on kardeşin en büyüğü.
Yazar olabileceğini çevresine kanıtlamak için verdiği uzun uğraşların sonunda Ulysses 'i yazıyor ve diyor ki ;

"İÇİNE O KADAR ÇOK BİLMECE, BULMACA VE ZEKA OYUNU KOYDUM Kİ PROFESÖRLER YÜZYILLARCA NE DEMEK İSTEDİĞİMİ TARTIŞACAKLAR. İNSANIN ÖLÜMSÜZLÜĞÜ GARANTİLEMESİNİN TEK YOLU DA BUDUR."

İşte böyle bir kitaba inceleme yazmak ne kadar mümkünse o kadar. :)

Yedi yılda yazımı tamamlanan ama sadece on yedi saati anlatan 841 sayfa.
Joyce 'un beynindeki mekanizmanın hayret uyandıracak derecede net bir aynası sanki. 19. yüzyılı kapatan eser olarak biliniyor.
Çok duru bir dili yok, bunun sebebi ; karmaşık çalışma yöntemi, okunaksız el yazısından dolayı çıkan problemler ve göz sağlığı bozulduğu için gerekli düzenlemelerin yapılamaması olarak gösteriliyor.
Eserde sadece (!) 5000 'i aşkın düzeltme yapılabilmiş. O kadarcık. :)

Ulysses kelime anlamı olarak Odysseia' nın latincesi. On sekiz bölümden oluşuyor ve hemen hemen her bölümde farklı teknik, anlatım, renk ve semboller görmek mümkün.

Mesela benim en sevdiğim kısım olan 18. bölüm, Bloom 'un karısı Molly' nin dilinden anlatılıyor. On beşinci bölümde anlatıcı yokken, üçüncü bölümde anlatıcı Stephen 'ın iç sesi. Geri kalan bölümlerin çoğunda bilinmeyen bir anlatıcıdan dinliyoruz Ulysses' i.

Ana karakterler, Stephen ve Bloom. Kitap, daha çok, on bir günlük oğlunu kaybeden Bloom 'un bir gününü anlatıyor gibi görünse de sembolik babasını arayan Stephen, çok önemli bir karakter.
Kitapta aldatma olgusu çok yoğun işleniyor. Oyunlu, müstehcen ve mizahlı 800 küsür sayfa söz konusu. Okuduğunuzu her yöne çekip bir cümleye onlarca anlam vermeniz mümkün.

Hatta kitabın uzunca bir bölümünde röportaj romana örnek bile var. Kurgu soru - cevap şeklinde ilerliyor ki ben bu türün örneğini ilk defa okudum.
Bloom 'un şahsında (kendisi aslen Yahudi, sonradan Katolik olan biridir) tüm dini değerleri pek acımasız ve alaycı bir şekilde yargılıyor.

Fransız eleştirmen Larbaurd' un Ulysses yayınlanmadan yaptığı konuşmada ;
"Her bölüm belirli bir sanat ve bilimle ilgilidir, belirli simgeler içerir, insan vücudunun belirli bir organını temsil eder, belirli bir renge ve tekniğe sahiptir ve belirli bir zamanda geçer."
demesine rağmen, Joyce 'un bu planı hiç uygulanmadığı ve değiştirerek yayımladığı söyleniyor.

Hasıl - ı kelam, Nevzat Erkman çevirisi yaklaşık üç haftadır zaman zaman güldürüp zaman zaman beynimi yaksa da hala düşünmüyor değilim ; JOYCE NE YAZDI Kİ SÜZME AŞURE OLARAK ÇEVRİLDİ diye. Süzme yoğurdu bile anlarım ama süzme aşure çeviride son nokta. :)

Küfürlü dili, bilinç akışı tekniği ve çözülemeyen taraflarıyla Ulysses, birkaç kere yasaklanmış ve yakılmış olsa da, bir baş yapıt olarak kabul görüyor.
Kaldı ki Ulysses 'i okumak, bütün o bilmeceleri çözmek ya da çözmeye çalışmak değil bence. Joyce' un duruşunu, kaleminin tavrını anlamak ve payımıza düşeni almak, ikinci ya da üçüncü okuyuşta daha da kolaylaştıracaktır her şeyi.

Bir ara Thomas Bernhard ve hatta Vüs'at Bener tarzı cümleler bile görsem, Mulligan 'ın dediği gibi ;

"Yalnızca fikirleri ve hisleri hatırlarım."

Keyifli okumalar.. :)
663 syf.
·31 günde·Beğendi·10/10
Şuraya bir Finnegan çiziyoruz, durmuş kalbi pıt pıt atmaya başlayan.:)

Sonra mı? Sonra onu tutabilene aşk olsun. Kitabın sonuna kadar peşinden sürüklüyor sizi. Bütün duyularınıza hücum ettiğini düşünün mesela.

Hatta şöyle anlatayım ;
Karma karışık bir rüya görseniz, kimlikleriniz birbirine karışsa..
Yok yok, Adem'in cennetten düşüşü gibi, duvardan düşüp ölseniz ama başınıza dökülen viskiyle tekrar dirilseniz..
Bu daha başlangıç.
Sonra bir yerlerden Ulysses çıksa sahneye aniden, Dante çıksa, Kabala çıksa..
Ama Finnegan, Finnegan olmasa artık, mesela; HCE olsa.

Here Comes Everyone gibi.
Ya da Herkes Cem Eylemiş gibi.
Ya da Humphrey Chimpden Earwicker gibi.
Ya da Humprey Şempanzede Kulağakaçan gibi.

Nasıl istersen öyle ama HCE ana karakter.
Mekan Eirana.
Kişiler;
Finnegan
HCE
ALP
Dük Welligton
Thor
Finn Mac Cool
But ve Taf
Mut ve Cut
Sezar ve Brutus
Dolph ve Kevin
Çekirge ve Karınca
Mookse ve Gripe
Hizmetçi Kate
Kahya Sackerson
Öğretmen
Yargıç
vs......

Bitti mi?
Bitmeeez, Kırım Savaşı var daha.
Nuh Tufanı var.
Ortalıkta dolaşıp her kılığa giren bir sanrı var.
ALP var mesela, felsefeden dilbilime pek çok disiplini temsil ediyor.

Sonra Joyce çıkıyor sahneye, " Kafan karıştı değil mi okur?" diyor, amacına ulaşmanın hazzıyla.

Bir de rüya tabircisi John var, soru cevap onun alanı.
Sonra Şeym var, adi bir tip; cesaretsiz, dürüst olmayan..

Bitti mi?
Bitmeeez! Anna Livia var daha.
Nehir kenarında çamaşır yıkayan kadınlar var.
Gulug var.
Ann var.
Hımbıl var.
Sonra bir meyhanede dört ayrı hikaye dinlemeye koyulduğunuzu düşünün.
Kafanız iyice bulanıyor artık.

Sorular dolaşmaya başlıyor birbirine.
Sabaha karşı görülen rüya nasıl olur?
Gece görülen rüya nasıl olur?
HCE neler yapar ALP için?
Ve kimlerin aşkları mahkeme tutanaklarına dahil olur?

Sorular bitmeden, bir damlanın okyanusa karışmasıyla bitiyor her şey..
Derin mitolojik ve dini kavramların gölgesinde, bir şeyler hep başka bir şeyleri çağrıştırmaya başlıyor ama hiçbir şeyden emin olamıyorsunuz.


Joyce
Müthiş bir türetiş ustası. Akla hayale gelmeyecek, çoğu düğüm gibi çözülemeyen kelime oyunlarıyla, yaklaşık kırk dilin birleşimini oluşturmaya çalışan enteresan bir zeka.

Kurguya takıldınız mı yandınız. Çırpınırsanız dibe çekilmeniz an meselesi. Kendinizi ona bırakırsanız yüzmenin hazzına varabilirsiniz ancak.

Adem'den Havva'dan Nuh' a, sonra Irlanda tarihine, sonra mitolojiye, müziğe vs. o kadar geniş bir yelpaze sizi karşılıyor ki, saçma gibi görünen her cümleyle bir yerlere gönderme yapmanın zevkini yaşıyor Joyce.

Irlanda radyosunun frekansına da rastladım, halk ekmeğe de, Bolu yoluna da..

Bu kitap onun isyanı gibi geliyor bana. Kalıba sığmayisi, kimsenin onu etkilemesine ya da sınırlamasına fırsat vermeyişi gibi..

Tasdik ediyor sizi; " Mişim de mışım ,he kuzum he yavrum.." diyerek. Sen öyle san, demek istiyor aslında.

Tam bitmek üzereyken bir bakıyorsunuz son cümle yarım. Noktalama işaretleri bile olmadan,bitmemiş ama bitivermiş. Joyce 'dan veda busesi gibi. :)

Hasılı kelam, Joyce 'u çözmek hikâye.
Onun dilini yaşamak anlamanın yerini alıyor. Başka şansınız yok çünkü.
O, bu kitabı, siz anlayasınız diye yazmamış. Sadece direncinizi ölçüyor ve alacağınız zevk, katlanma eşiğinizi belirliyor.

Sarsıyor, orası kesin. Bir deprem, ama mahiyeti çok da aşikar değil. Benim ayağım tökezliyor belki, ya da belki sen tepetaklak gidiyorsun. Bu fark birimizi ona yaklaştırıyor..Acaba hangimizi?


Son olarak, Turhan Yıldırım iyi ki okuyalım dedik.:) Bu güzel etkinlik için ikimize de teşekkür ediyorum.



#48592628 Bu eğlenceli serüveni ölümsüz kılmak adına, bu iletiyi de ekleyelim. :)


Keyifli okumalar..:)
844 syf.
·72 günde·Beğendi·10/10
İnceleme Öncesi Giriş Notu: Bu incelemeyi okumak yerine karakter incelemesinden bölümlerin tek tek incelemesine kadar dinlemek istiyorum diyenlere gelsin:
https://www.youtube.com/...H7zx6Tmq0UwHqXvh1dkr

Çeviri Notu: Bu kitabın dilimizdeki üç çevirisinin de karşılaştırması için:
#65736771

Benim için 72 gün süren okuma macerasının adıdır Ulysses. Bu kitabı okuyacaklar diğer tüm okudukları kitapları hafızasından silsin çünkü karşılaşacakları şey bir roman, bir edebiyat eseri değil sadece bir macera. Peki ben bunları yazarak ne demek istiyorum, hadi başlayalım şu incelemeye.

Ulysses, daha ilk başlangıçtan son noktaya kadar okuru bir maceradan başka bir maceraya sürükleyen, kimi zaman dalgadan dalgaya savuran, kimi zaman çölleri geçirtip susuz bırakan, kimi zaman karşına Çin Seddi çıkaran ve kimi zamanda zifri karanlık dehlizlerde okuru tek başına bırakan roman, destan, efsane, türüne artık her ne derseniz o olan kitap.

Siz bir yazarın kendini ölümsüz kılmak için anlaşılmaz kıldığına şahit oldunuz mu? Joyce kitabı için "İçine o kadar çok bilmece-bulmaca ve zekâ oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur” der. Bu kitap, ölümsüzlüğün destanıdır, taklit edilmesi imkansız, ne anlattığından çok nasıl anlattığına odaklı bir şaheser.

Peki Ulysses ne anlatıyor? El cevap: Hiçbir şey. Hiçbir şey anlatmayan kitap mı olur sorunuzu anlayabiliyorum. Ama cidden hiçbir şey anlatmıyor Ulysses, daha doğrusu yazarının böyle bir derdi yok. Anlatılan sadece Dublin'de geçen 18 saatlik zaman dilimidir. Ana karakterleri Stephan Dedalus, Leopold Bloom ve daha bir sürü yan karakter. Joyce, 22 yaşında yazdığı ilk kitabı olan Dublinliler'de yer alan hikayelerinde neyi anlattığından çok nasıl anlattığına odaklanıp alayına isyan bayrağını çekmişti. Bu kitabındaysa alayına isyan bayrağını adeta Everest tepesine dikmiş.

Peki sorumuzu farklılaştıralım biraz. Nasıl anlatmış? Ulysses toplam 18 bölümden oluşur ve her bölümde farklı bir anlatım tekniğiyle okuru buluşturur. Bir bölümde yer yer hikayeleştirme yer yer bilinç akışına başvurur; tabii ki anlatım birbiriyle iç içe geçmiştir, nerede bilinç akışı nerede gerçek hikaye anlamanız hemen mümkün olmayabiliyor. Bir bölümde 180 sayfalık sergilenmesi imkansız bir tiyatro oyunu metniyle karşılaşırsınız, bir bölümde boydan boya diyalog, çok sayıda karakter ve yer ismiyle. Bir bölümde soru cevap kısımlı bir anlatım sizi karşılarken bir bölüm noktalama kuralları uyumlu bir bilinç akışı metniyle sizi selamlar. Ve final, belki de kitabın en çarpıcı kısmı; Leopold Bloom'un eşinin ağzından, nokta ve virgülün olmadığı, cümlenin başının ve sonunun yer almadığın tamamen bilinç akışından oluşan ve yer yer müstehcen bir dili barındıran 45 sayfalık bir bölüm.

Peki bu kitabı nasıl okumalıyız? Bence bu kitabı okumak için iki türlü yol izlenebilir. Birincisi ve benim yaptığım: Evde, kafanız sakinken bölüm bölüm okunup, bu kitabı okumak için bir ön çalışma yapmayıp daha önceki okuduğunuz kitaplardan gelen edebi birikime güvenip bodoslama dalmak. İkincisi ise Dünya ve Türk edebiyatının önemli bilinç akışı türünde yazılmış eserlerini, Shakespeare'in tüm eserlerini ve son olarak da Homeros'un İlyada ve Odysseia destanlarını okuyup sonrasında Nevzat Erkmen'in YKY baskısından hem Ulysses'i hem de Ulysses Sözlüğü'nü birlikte okuyarak bir çalışma yapılabilir. Fakat hangi tür okuma yapılırsa yapılsın Ulysses anlaşılması neredeyse imkansız bir eser. Bu nedenle onu okurken anlamaya çalışmak yerine bizlere gösterdiği anlatım tekniklerinin keyfine varmak gerek diye düşünüyorum. Ulysses nasıl okunur diye bunun hakkında yazılan bir makaleyi de şuraya iliştireyim: https://t24.com.tr/...n-olarak-anlamak,114

Ben kitabı ne yazık ki YKY'nin Kazım Taşkent serisinden Nevzat Erkmen çevirisinden okudum. Ne yazık ki diyorum çünkü güzel kitap adeta Erkmen'in yüksek egosuna kurban gitmiş. Nasıl mı? Sadece daha ilk birkaç bölümde şu kelimelere maruz kalıyorsunuz: Imızganma, kıya, uruk, hurufat, kokoroz, deprenen, muttasıl, kavza, meddücezrin, çalak, kırınmak, berkitme, karmanyolacı, silahendazı, kiplik, direysel, kavkılar, istinga etmek, eştözlü (hepsini yazmadım, bunların haricinde bir sürü daha böyle kelime var). Yetmiyor kendisi bazı bölümlerde Türkçe yerel ağız kullanıyor, bir bakıyorsunuz koskoca bir bölümü (14. bölüm) ağdalı bir dille yazıyor. Şöyle bölüm başlangıcı mı olur arkadaş: "Kendilerine akıl ihsan olunmuş faniler içün en menfaatbahş fraz edilen mevzuların kaffesine müteallik ol allameler bu doktrinler arasında insan zihninde en muteber mevkii işgal etmesi iktiza etmesi hasebiyle biteviye seyrederler ve ittifakı umumiyeyle beyan eylerler kim diğer şerait musavi oldukta bir milletin ikbali eksikliği azim bir şer bereket kim mevcudiyeti velut tabiatin en nafiz bir nimeti olan tenasülün idamesine verdiği ehemmiyetin tekamülü nisbetinden gayri hiçbir harici ihtişamla tesirli bir şekilde beyan edilemez ve alemşümul...."

Demem o ki Nevzat Erkmen'in çevirisi sonrasında bu kitap benim için bitmedi. Bir de Norgunk Yayınları'nın Armağan Ekici çevirisi var onu da satın aldım, kısmetse Mayıs ayında okumaya başlayacağım. Zirveye tekrar tırmanmayı düşünüyorum ve site içi bir "Ulysses" etkinliğiyle bunu taçlandırmak istiyorum. Son olarak gelin beraber olsun diyerek bu zorlu kitabın hep birlikte altından kalkmayı öneriyorum.

Ulysses, her edebiyat bağımlısının hayatında mutlaka en az bir kez okuması gereken bir kitap. Lütfen okuyun.
750 syf.
·Beğendi·10/10
Bu güzel kitabı kütüphaneme eklemeden önce, yapmış olduğum ufak ön araştırmalar ile okunacak en iyi temel eserler arasında olduğunu öğrendikten sonra almaya karar verdim. Yazarımız James Joyce'un 1904 yılında kaleme aldığı eseri, Nevzat Erkmen’in katkıları ile dilimize çevrilmiştir ve 850 sayfaya yakın bir kitap ortaya çıkmıştır. Joyce, 1914-1921 yıllarında Dublin'de vuku bulan iç karışıklık ve ayaklanmalardan dolayı, kitabın yayımlanabilmesi için Fransa’da bulunan bir kitabevi ile anlaşarak taslakları onlara teslim etmiştir. Her zaman ki gibi, kendi dilleri dışında bir başka yabancı dile sıcak bakmayan milliyetçi Fransız dizgicilerin iyi derece İngilizceye hâkim olmamalarından ve Joyce'un el yazması taslaklarının neredeyse okunaksız olmasından dolayı, kitap o zaman diliminde üzerinde birçok dizgi hataları ile 1922’de basılarak yayımlanmıştır. Yazarın tüm bu hataları fark ederek düzeltme gayreti, gözlerinde yaşamakta olduğu rahatsızlığı sebebiyle boşa çıkmıştır ve kendisi de vazgeçmek zorunda kalmıştır. James Joyce’in ünlü romanı Ulysses’in yayınlanması ile birlikte, çığır açan bir bilinç akışı olmuştur ve kitap, cinsel konulu içeriği ile çok tanınan edebi bir esere dönüşmüştür. Birçok eleştirmen, eseri şimdiye kadar yazılan en iyi romanlardan biri olarak da övmekten geri kalmamıştır diyebilirim. Joyce, 1934’te ABD’de ve 1936’da İngiltere’de dönüm noktası davaları kazanana kadar Ulysses müstehcen olduğu gerekçesi ile yasaklandı.

Ulysses'in üç ana karakteri vardır: Leopold Bloom, Molly Bloom ve Stephen Dedalus. Orta yaşlı Leopold Bloom reklamcı olarak çalışır. Kendisi Yahudi’dir ve Molly Bloom'la evlidir. Stephen Dedalus, Genç Adam olarak Sanatçının Portresi'nde ana karakter olan bir öğretmen ve hevesli, istekli bir yazıdır.

“Senin kalbine dokunuyor belki de iki seksen uzanıp ayaklarını papatyalara dayamış adamcağıza ne faydası var? Ona dokunması zor biraz. Duyguların makamı. Kırık kalp. Epi topu bir pompa, her gün binlerce galon kan pompalıyor. Günlerden bir gün arıza yapıveriyor, al bakalım, kendini burada buluyorsun. Etrafımızda bir sürüsü gömülü duruyor: akciğerler, kalpler, karaciğerler. Eskimiş, paslı pompalar: başka hiçbir şey değil valla. Kıyamet ve hayat. Öldün mü ölüyorsun. Şu ahiret günü inancı. Hepsini mezarlarından çekip çıkaracaklarmış. Lazar, dışarı gel! Lazar da dışarı geldi ve korundular. Ayaklanın! Ahiret günü! Sonra bütün millet kendi karaciğerini, akciğerlerini ve diğer sakatatını aramaya başlayacak. Zor bulursun bütün parçalarını o sabah.” s.107.

Joyce Ulysses ve Homer Odyssey arasında bir dizi paralellik yaratır. Ulysses, Homer'in epik şiirinin kahramanı Odysseus'un Latince versiyonudur. Odysseus ve Leopold Bloom, Penelope ve Mary Bloom karakterleri ile Telemachus ve Stephen Dedalus'un karakterleri arasında bir dizi benzerlikler vardır. Kısacası Ulysses adlı bu güzel eser ile 16 Haziran 1904 tarihinin sabah 8'inden, akşam saat 3'üne kadar eşi Nora Barnacle ile ilk defa buluşacağı Dublin'de bir yerden bir yere giderken Leopold Bloom'a eşlik edeceğiz. Tarihte bugün, James Joyce'un yıllık “Bloomsday Festivali” olarak bilinir ve Dublin dâhil, dünyanın her yerinde kutlanır.

"Tüm bu sefil tartışmalar, naçizane kanaatince, tüm bu düşmanlık tohumu ekmeler, -artık insan kafasındaki hırçınlık çıkıntısı yüzünden midir yoksa bir bezenin salgısı mıdır o tarafını bilemiyordu fakat bunların falanca şeref meselesinin ıncığının cıncığından ya da vatan millet bayrak meselelerinden çıktığını sananlar yanılıyordu- hepsinin dönüp dolaşıp bağlandığı yer yine para meselesiydi her şeyin arkasında bu vardı, açgözlülük ve tamah vardı, insanlar hiç nerde durmaları gerektiğini bilmiyorlardı." s.617.

Ulysses adlı eserimiz kısa bir yapıt değildir ve üç kısma ayrılmaktadır: Telemachiad, Odyssey ve Nostos. Roman ayrıca on sekiz bölüme ayrılmıştır ve bölüm başlıkları bile neredeyse çözülemeyecek kadar uzundur. Her bölümün başlığı Homer'ın Odyssey'deki bir karakter veya olaydan gelmektedir. Birçok bölüm başlıklarında ayrıca bir vücut organı, sanat, renk, sembol ve edebi teknik bulunmaktadır. Ek olarak, bilinç akışı tekniği Ulysses'i okuması zor bir yapıt yapar. Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, o zaman diliminde çevirisinde yazarın kaleminden çıkan birçok yeni kelimelerin varlığı ve bu kelimeleri dilimize çevrilmesinde uygun kelime bulunmakta zorlanılması da, eserin okur tarafından okunma ve idrak sürecini çok daha da uzattığı görülmektedir. Ayrıca roman punta, parodi ve aldatmacalarla doludur.

“İçine o kadar çok bilmece-bulmaca ve zekâ oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur,”

"Takip eden tartışma kapsamı ve gidişatıyla hayat macerasının bir özeti gibiydi. Ne mekânın ne de meclisin vakarında bir noksan vardı. Tartışmacılar memleketin en keskin zekâlılarıydı, ele aldıkları konu da konuların en yücesi ve en hayati olanıydı." s.400.

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
221 syf.
·17 günde·Puan vermedi
İnsanoğlu yüzyıllar boyu peşinde koştu, onu istedi, elde etti, duygularını bastırdı, kimi zaman yaşanılması gereken bir olgu olarak gördü, kimi zaman toplumun, inançların, felsefi normların söylemlerine uydu, ama çoğu zaman göreceli bir kavram haline getirdi. Kültürler, medeniyetler ve farklı coğrafyalarda iyiliği ve kötülüğü, özgürlüğü ve serbestliği aynı çatı altında tuttu. ‘Tutku,’ bireysel özgürlüğüydü insanın, ama kontrol edilmediğinde ve ihaneti körüklediğinde de bir zaafa dönüşüyordu.

“İnsanın koyduğu hiçbir yasa tutkunun dürtüsü karşısında ölümsüz değildir. Biz tek bir insan için mi yaratıldık? Eğer öyleyse, bu bizim varlığımıza karşı işlenmiş bir suç. Dürtünün önünde hiçbir yasanın hükmü yoktur. Yasalar köleler içindir.”

Karamsar ve bir o kadar gizemli olan Richard Rowan bir yazardır. Saatler ve günler boyu odasından çıkmayarak hapseder kendini. O, kendisini dış dünyaya tamamen kapatırken, sorumluluğunu unuttuğu eşi Bertha durumdan hoşnutsuzdur. Onun kendisine değer verdiğinden şüphelidir ve ‘başkası’ olduğu kuşkusu da gerçektir; Yasak bir ilişkiyi kıvılcımlayan mektuplar Beatrice’e yazılır. İkinci yasak aşk Robert ve Beatrice’nin Richard Rowan’ın ailesini ziyaret etmesiyle başlar. İlgisizlikten ve sevgiden hoşnutsuz olan Bertha aynı yöntemi izler; Bihter ve Behlül’e yeni bir Behlül Bihter! Bertha bu ilişkiyi kullanır bir anlamda. Eşinin gerçek sevgisini su yüzeyine çıkarmak, Ona “Dur” demesini duymaktır. Ancak Richard, eşinin Robert’la geçen diyaloglarını kendisine rahatlıkla anlatmasından sonra verdiği tepki pek soğukkanlı olur. ‘Onu sevmende sorun yok, seni o hak ediyor olabilir’ demeye kadar vardırır. Bir anlamda umurunda olmaz. Saf bir kadın olarak görür eşini Richard.

“Aşk (bir başkası için iyinin arzulanması olarak anlaşıldığında) aslında öyle alışılmadık bir fenomendir ki kendini gizleyemez. Ruh yeniden bakire olamayacağı ve kendini yeniden bir başkasının ruhunun denizine atacak enerjisi kalmayacağı için bu yetisizlik ve ruhsal enerji yokluğunun bastırılmış bilinçliği Bertha’nın düşünsel felcini açıklar.”

Bu dörtlü arasında sanki sıradan, hayatın içinden bir şey oluyormuş gibi bir hava hakimdir. Robert’ın ‘kadın’a olan sevgisi sahip olmaktır. Düşüncelerin, kalplerin birbirine bağlanmasını pek özümsemeyen kısır bir düşünce yapısı… Bertha’ya dökülen cümleler, onu kendisine aşık eder. Cümlelerinde görülmez ama Richard, içten içe karşı cinse karşı küçümseme gösterir. Canetti’nin veya Schopenhauer’in küçümsemelerinden farklı olmayan bir küçümseme.
Robert’ın Bertha’ya olan sevgisi, kendi gururu ve asaleti için bir dövüşmeden ibaretti. ‘tutku’larının dışavurumunu sağlayacak birinin mükemmel olması lazım değildi, herhangi biri olsa yine kafiydi.

“Robert: Gözümüz hiçbir şey görmez. Düşünemez oluruz. Yalnızca onu elde etmek, ister vahşice de ister hayvanca, ne dersen de.”
“Richard: Korkarım, bir kadını bu türden elde etme tutkusuna sevgi denemez.”

Sevgi, et ve kemik sevgisinden mi ibaret? Birbirinden ağdalı sonu gelmeyen sevgi cümlecikleri mi sevgi? Sevgiyi yaşamaktan çok, onun ne olduğunu ve nereye götüreceğini bilerek o sevgiyi ilerisi için inşa etmek değil midir aslolan? Yoksa gelenekler mi bunu söyleyen? Ufak da olsa gözlemin sonucu belki. Kendi kültürümüzde anormal, başka kültürlerde olağan görülen şeylerin altını doldurmak nasıl abes kaçıyorsa, insanın anlamakta zorluk çektiği, hayatı boyunca da anlamlandıramayacağı şeyler de burada kopuyor işte… Kabul etmediğimiz ideoloji ve kültürün çevresinde doğarak yetişen ve o kültürle bezenenler ile aynı hayat tarzına, aynı düşüncelere, aynı inanca sahip olmadığımız için yadırgayamayız. Fakat iyinin ve kötünün ayrımını süzgeçten geçiren insan aklı nasıl olur da bazı şeyleri yorumlamakta ‘araf’ta kalmaz?
Saf bir sevgi ile sahip olmanın uçurumunu yok saymak ve bedeni et yığınından ibaret görmek mi? Yok, ama kişi, bireysel özgürlüğünü savunmalı, yaşamalıdır(!)

Biraz Beyaz Geceler, biraz İçimizdeki Şeytan. Benzer olan, Richard gibi ‘ölü ruhlu’ karakterlerin bu kitaplarda görünmesi. Elinden çok şey gelen, ama hiçbir şey yapamayan, yapma isteği olmayan ve hep kendi içine sürgün karakterler…

Son sayfayı çevirdiğimde, düşünce ve çıkarımların zenginliğini içeren eserlere bir yenisini daha eklediğimi düşündüm. Senaryoya uyarlandığı farz edilse -ki Türk dizileri yasak aşklara, ahlaki normları yok saymaya bayılır- görmeye alışkın olmadığımız, basitleştirilmiş bir ‘edebi’ yapım çıkabilirdi belki de.
663 syf.
Bu kitaba inceleme eklemeyi düşünmüyordum ama sitede bu kitabın hakkettiği değeri görmediğini düşündüğüm için birkaç kelime de olsa düşüncelerimi yazmak istedim. 6 aydır kitaplığımda sırasını bekleyen ve benim de sürekli sarfınazar ettiğim, başlamaya yanaşamadığım kitap. Bilinçakışı tekniğinin mihenk taşı sayılan İngiliz edebiyatçı James Joyce ' nin 17 yılda tamamladığı, çevrilemez denen ve çevrildikten sonra da okunamaz denen kitabını okumayı başarmış bulunuyorum. Eee, çevrilemez, okunamaz denilen eseri okudun da ne anladın diye soracaksınız doğal olarak. Bu kitabı anlamak için bir kere okumak yetmez. Her cümleyi yavaş yavaş, tekrar tekrar okuyup sindirmek, algılamak gerekiyor. :)


Kitap inşaat işçisi Tim Finnegan 'in merdivenlerden düşüp ölmesi ve üzerine dökülen bir içki sayesinde dirilmesiyle başlıyor. Joyce anlaşılması zor kitabında bir roman yazmakla yetinmeyip müzik, ahlak, sanat, hayat, ölüm, tarih, mitoloji, siyaset, edebiyat, din gibi her alana değinmiş. İnsanı, insanlık tarihini en detaya inip anlatmış. Din adı altında her türlü ahlaksızlığı meşrulaştıran, insanları tanrı gibi yargılama hakkını kendinde bulan hadsizleri, sözde dincileri sert bir üslupla eleştirmiş.


Şiirin yaşayan tanrısı Şükrü Erbaş, Ömür Hanımla Güz konuşmaları şiirinde "
Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
olurdu. " diyor. (Şiiri dinlemek isteyen olursa https://youtu.be/ttuVlr-Wg5s) Acaba Joyce de kitabı yazarken öyle mi düşünmüş dedim. Kendine ait sözler türetip insanların anlamasını zorlaştırmış ve sözleri öylesine okumalarını değil hissetmelerini istemiş sanki. Bunu düşünmeme biraz da bir okuruyla yaptığı diyalog sebep oldu. Kitap ilk yayımlanmaya başlamadan önce Joyce birkaç kuple paylaşmış. Bunları okuyan okuyucusu " Çok değerli bir şey okuduğumun farkındayım ama itiraf etmeliyim ki anlayamıyorum. " Joyce ise " Çok önemli değil, dinle ve hisset yeter " demiş.
Sanırım o hisse yeteri kadar giremedim ben ilk okumada. Çünkü bu kitabın anlattıkları deryaysa, benim anladığım deryada bir damla, diyebilirim yalnız.


17 bölümden oluşan kitap, sarmal bir döngüyle yazılmış. Yarım bir cümleyle kitaba başlangıç yapılıyor ve kitabın sonunda o yarım cümle tamamlanıyor. Joyce bu kitapta dilbilgisi kurallarını tarumar edip, yeni bir dil, kendini dilini yaratmış gibidir. Kitabı yazarken Türkçe de dahil olmak üzere 40 dilin dağarını birleştirmiş ve eklerle yeni kelimeler türetmiş, edebiyata cavşırı bir soluk getirmiş. Kitabı elimden neredeyse hiç bırakmadığım halde 18 günde ancak bitirebildim. Çünkü hayatımda hiç duymadığım ve büyük ihtimalle hiçbir zaman duymayacağım onlarca kelimenin anlamını araştırmam kitabı bitirme süremi bayağı uzattı.


Çokanlamlı ve türetilmiş kelimeler kitabı anlamayı zorlaştırdığı için çevirmen bir önsöz ve “Finnegan Uyanması’na Kılavuz” başlığıyla 23 sayfalık bir kılavuz hazırlamış. Bunlardan faydalanarak kitabı anlamakta kendinize bir kolaylık sağlayabilirsiniz. Bu kitap Türkiye' de iki farklı çeviriyle okuyucuya sunulmuş. İlk çeviri Finneganın Vahı (Umur Çelikyay çevirisi) ikincisi Finnegan Uyanması ( Fuat Sevimay çevirisi.) Hangisini okumalıyım diye bir ön araştırma yaptım ve Umur Çelikyay' ın orjinal metne daha sadık kaldığını ve ondan okumam gerektiğini anladım. Ama malesef çevirmen cilt cilt kitabı çevirmiş ve şu an sadece ilk cildi yayımlanmış durumda sanırım. O yüzden Fuat Sevimay çevirisi okudum. Çevrilemez denen bir kitap için gerçekten kusursuz bir çeviri olmuş ama çevirmenin serbest çalışma tekniğini uyguladığını yani kitapta okuduğumuz bazı kelimelerin aslında yazara değil, çevirmene ait olabileceğini okuduğum için kitabı Umur Çelikyay çevirisiyle de tekrar okumayı düşünüyorum.
320 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Ulysses ve Finneganın Vahı gibi çetin ve zor kitapların kendi kulvarına göre revaçta olmaları keşfedilmemiş, zor anlaşılır algısından kaynaklı bir durum. Gizli ve yasaklı olan her şeyin daha çok merak edilmesi gibi, pek az kişinin okuyup anladığı bir eserdeki bulmacaları, kelime oyunlarını çözen nadir kişi olma hevesinden başka bir şey değil. Belki binlerce gönderme içeren metinlerin estetik, mimetik ve retorik şifrelerinin tam olarak neyi ifade ettiğini bilmeden kitabı anlamak çok güç. Yabancı sözcükler ve kelimelerin değişimliği hakkında açıklayıcı dipnot düşmeye gerek bile duyulmayışı zorluğu bir anlamda katlıyor. Yorumlara göz gezdirdiğimde eserde yer alan Arapça, Fransızca, Türkçe, Almanca dillerinin sözcükleri olduğu ve bu sözcüklerin Joyce tarafından bükülüp farklı anlamlar kazandığını, dolayısıyla salt İngilizce ile metinlerin anlaşılamayacağı ve çevirinin zayıf kalacağı hakkında haklı ve detaylı bir eleştiri okumuştum. Umur Çelikyay zor bir işi başarmış olabilir fakat yazarın göndermelerde bulunduğu kavramları gerçekten anlayarak mı çevirdi açıkçası çok merak ediyorum bunu. Zaten zor olan bir eserde hiçbir dipnotun olmaması tam olarak anlam kargaşasına dönüştürüyor eseri. Sözün kısası, Ulysess sözlüğü gibi Finnegans Wake sözlüğüne-varsa eğer- mutlaka ihtiyaç duyulmalı.


Umberto Eco’nun: “Bir metni uyanıkken düş görmek için kullanmak yasak değildir, zaman zaman hepimiz yaparız bunu.” Sözünün bütünleşmiş hali olarak niteleyebilirim bu kitabı. Bilinçaltının konuşması; bir rüya konuşmacısının sayıklamaları ve iç monologlarla Joyce-vari kapalı cümlelerin birleştiği metinler olarak yorumlayabiliriz. Yüzlerce ve belki sayısı binleri bulan karakter, yine binlerce farklı kelimeden oluşan bir eseri bitirebilmek, tam olarak kendini adamayla ve sabırla mümkün. Kapağı gibi karanlık, geceyi anımsatan bir eser Finneganın Vahı. Çevirmenin dediği gibi, “Bilinçli halimizdeki uyanlık zihinlerimizden çok, uykudayken bizi uyandırmaya çalışan bilinçdışı zihinsel faaliyetlerimize yönelik kaleme alınmış kült bir metin.”

Gece hemen! Söyle bana, Söyle bana, Söyle bana, Söyle bana, karaağaç! Gece gece! Sap ya da taşın öyküsünü anlatbana! Nehirleyen sularının yanı sıra, gelipgiden sularının onun. Gece! (sf. 316)

BİR BAKIŞTA FİNNEGANS WAKE
Dil oyunları, bükülmüş klişeler, şifreler, gizemli semboller, kilise ve din, savaş sanatı, biracılık, avcılık, kasaplık, cinsel imalar, hiyerarşi, aristokrasi, motifler, ifadeler, deyimler, Peygamberler, felsefi göndermeler, mizah, farklı dillerin bükülen çok anlamlı sözcükleri… İçerisinde çokça göndermeler bulunan metinlerin kime/kimlere atıfta bulunduğunu kavrayabilmek o kadar güç ki. Biri üzerinde sonuca ulaşılsa bile kitabın bütününe işleyen kelime oyunlarıyla başa çıkabilmek neredeyse imkansız!


Birden fazla sözcükten oluşan tümce kombinasyonları ve içerisinde birçok anlamı taşımakla birlikte ayrı anlamları da eşzamanlı olarak içeren metinler eserin belirgin ve en önemli özelliği. Sanırım Joyce’un eserlerinde net olan şey, söyleyeceği bir şeyi doğrudan değil, uğraş veren kapalı bir anlatım biçimi kullanarak ifade etmesidir. Sürgünler ve Ölüler bu yönden Finnegans Wake ile karşılaştırıldığında dolaylı cümlelerin yalınlıkla ifade edilmesi ile ayrılıyor.


Kitapta çok sık geçen sıradan sözcük ve sayıklamalardan birkaçı; Hiyerarşimimariali. - Vikgörgit sen! - Çokk memnuonum. - Yüke Tanrım. - Kadın ağfıyla pelfek pelfek konuftu ona fundan bundan.- vs vs.
“Klşlökşjlkhaaskljajhuhjuhıugıaohkjdhjagodajhoaıshohkahjdıoaıuhşlkaljıobölüğğl” tarzında bir şey görürseniz random falan sanmayın, bilin ki Joyce, gök gürültüsünü harflere döküyordur…. :|

Soluk aldırmayan ve çaba gerektiren kitapların güzel bir yanı varsa bir sonraki kitabı rahat okuma hazzını daha derinden yaşatacak olmasıdır bana göre. Anlaşılmaz olan şeyi çekici bulmuyorum kesinlikle, yine de eserin kütüphanemde olması güzel bir his uyandırmıyor değil. Güçlü cümlelerin yalınlıkta saklanabilmesi edebiyatı, edebiyat yapan şeydir.

Yazarın biyografisi

Adı:
James Joyce
Tam adı:
James Augustine Aloysius Joyce
Unvan:
İrlandalı Yazar
Doğum:
Dublin, İrlanda, 2 Şubat 1882
Ölüm:
Zürih, İsviçre, 13 Ocak 1941
James Augustine Aloysius Joyce (1882 - 1941) İrlandalı yazar.

Katolik bir ailedendi. Dublin Üniversitesinde çağdaş dilleri öğrendi (1902). Özellikle karşılaştırmalı dil bilgisiyle ilgilenerek sağlam bir kültüre sahip oldu. Tıp öğrenimi için Paris'e gitti, bir yıl sonra Dublin'e döndü. Bir müddet ders verdi. 1904'te tekrar Avrupa'ya geçti. Bir süre Paris'te kaldıktan sonra İtalya'nın Trieste şehrine yerleşti (1906). Trieste'de İngilizce dersleri vererek geçimini sağladı. 1907'de şiirleri yayınlandı: Chamber Music (Oda müziği). 1914'da hikâyelerini topladığı Dublinliler'i Londra'da çıkardı. Asıl ününü romanlarıyla sağladı. Şair Ezra Paund'un yardımıyla ilk romanı Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, The Egoist dergisinde tefrika edildi, 1916'da da kitaplaştırıldı. Ulysses'i de tefrika edilmeye başladıktan sonra 1922'de tamamladı. Joyce'un bu eseri dizgi yanlışlarıyla doluydu. Aslına uygun yeni baskısı ancak 1984'te yapıldı.

Hemen bütün eserlerinde doğup büyüdüğü Dublin'i merkez alır. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'inde kendi hayatını konu edinen yazar, altmış kadar dilden aldığı unsurları birleştirerek yazdığı son romanı Finnegan Akşamları'nda (1939) aile fertlerinin bir gecede gördükleri rüyaları anlatır. Joyce, zor anlaşılan bir yazar olarak bilinir.

Yazar istatistikleri

  • 623 okur beğendi.
  • 2.110 okur okudu.
  • 130 okur okuyor.
  • 3.823 okur okuyacak.
  • 141 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları