1000Kitap Logosu
Jean Baudrillard

Jean Baudrillard

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.3
792 Kişi
3.010
Okunma
609
Beğeni
18,1bin
Gösterim
Unvan
Fransız Düşünür, Sosyolog
Doğum
Reims, Fransa, 27 Temmuz 1929
Ölüm
Paris, Fransa, 6 Mart 2007
Yaşamı
Jean Baudrillard (Jan Bodriyar) (d. 27 Temmuz 1929, Reims - ö. 6 Mart 2007), Paris), ünlü Fransız düşünür/sosyolog. Medya teorisi, Postyapısalcı felsefe ve postmodernizm üzerine olan çalışmalarıyla ünlenmiştir. Hayatı Fransa'da bir devlet memurunun çocuğu olarak doğdu. Sorbonne Üniversitesi'nde Almanca okudu, ailesinde üniversiteye gitmiş olan ilk kişiydi. Mezun olduktan sonra bir süre eğitim kurumlarında Almanca öğretmiştir. 1950-1960lardaki bu dönemde, Cezayir sorunu yaşamını ve düşüncesini fazlasıyla etkilemiştir. Almanca öğrettiği bu dönemde doktora tezine de (sosyoloji üzerine) devam etti. 1966'da doktora tezini bitirdi, tezinin başlığı "Thèse de troisième cycle: Le Système des objets" idi. 1966 yılının Eylül ayında Université de Paris-X Nanterre'de (Nanterre Üniversitesi - Paris-X) asistan oldu. 1968'deki öğrenci eylemlerinin etkisinde kaldı,Yapısal Marksizm ve medya teorileri ile ilgilendi. 1972'de aynı üniversitede, profesör olarak, sosyoloji öğretmeye başladı. 1987'dan 1990'a kadar Université de Paris-IX Dauphine'de (Dauphine Üniversitesi - Paris-X) görev aldı. "Eski Yugoslavya'daki Müslümanların maruz kaldığı soykırım, Yeni Avrupa Düzeni'nin evrim sürecinde bir aşamadır. 'Etnik temizliğin' infazcısı olan Sırplar, yeni biçimlenen bir Avrupa'nın öncülüğünü yapıyorlar." (Lettre dergisi, Kış 2005) Çalışmaları Bugünün siyasi ve ideolojik akımlarını reddetmesi ününün artmasına neden olmuştur. Bugüne kadar birçok önemli çalışmaya imza atmıştır.Simülasyon kuramını oluşturmuş, kitle zihni üzerine çarpıcı satırlar yazmıştır. Tüketim üzerine düşünceleri ve yapıtları ise onun ününe ün katmıştır. Medya ve kitle iletişim araçlarına dair eleştirileri de diğer düşünceleri kadar çarpıcıdır. Birinci Körfez Savaşı üzerine yaptığı açıklamalarla, Körfez Savaşı'nın oluşumunu ve etkilerini entelektüel bir açıdan farklı bir şekilde yorumlamıştır. Simülasyon evreninin ortaya çıkışı II. Dünya Savaşının sonuçlarıyla bağlantılıdır. Baudrillard'a gore II. Dünya Savaşı sonrası sağ, solun işlevlerini yerine getirmeye başlamış; yâni, sosyal devlet ilkesi ortaya çıkmıştır. Ayrıca sanayi ve tarım sektörlerinin belirleyiciliği iletişim ve hizmetler sektörlerinin belirleyiciliğinin ardına düşmüştür. Bu veriler batıda bir çeşit durağanlığa sebep olmuş ve batı kendi ekseni etrafinda dönmeye başlamıştır. Bu kendi etrafında dönüş süreci kavramların içlerinin boşaltılması sonucunu doğurmuştur. Artık her kavram televizyonlardan akmakta, insanlar teknolojinin onlara sağladığı bu rahatlık sayesinde herhangi bir şeyi derinlemesine düşünememektedir ve iletişimi sağlamak adına yaratılan cansız kitle iletişim araçları kendilerine yüklenen işlevden, yani aracı olma konumundan çıkıp bağımsız bir kendilik haline gelmiştir. Birey ise bu durumu çaresizlik içinde izlemektedir; herseyin farkındadır, fakat rahatlığından da taviz vermek istememektedir. Baudrillard'ın örneğine bakacak olursak: Birey televizyonda Sudan iç savaşını, herhangi bir tuvalet kağıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra Sudan'daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren simülasyon evrenidir. Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır.
Simülakrlar ve Simülasyon
OKUYACAKLARIMA EKLE
Tüketim Toplumu
OKUYACAKLARIMA EKLE
Karnaval ve Yamyam
OKUYACAKLARIMA EKLE
Baştan Çıkarma Üzerine
OKUYACAKLARIMA EKLE
İmkansız Takas
OKUYACAKLARIMA EKLE
Kusursuz Cinayet
OKUYACAKLARIMA EKLE
Sanat Komplosu
OKUYACAKLARIMA EKLE
Foucault'yu Unutmak
OKUYACAKLARIMA EKLE
Can Çekişen Küresel Güç
OKUYACAKLARIMA EKLE
Nesneler Sistemi
OKUYACAKLARIMA EKLE
224 syf.
·
5 günde
Sizi Gidi Simülakrlar
Çağdaş felsefede insana inilmesiyle beraber, bazı meselelerden bahsedilmesi gerekti. Örneğin “Ben kimim?” ve “Gerçek dünya bu mu?” sorularına eğilirken, “İçinde yaşadığımız dünya ne denli gerçek ve birey gerçekliği algılandığını iddia ederken aslında gerçeklik gösterilen midir? Peki medya gerçeklik algısını nasıl değiştirmektedir?” şeklindeki arayışlara da yanıt aramaya başladı. İşte bu soruların kahir ekseriyeti, Jean Baudrillard’ın 1981 yılında kaleme aldığı; Simülaktrlar ve Simülasyon isimli kitabında cevap buldu. Baudrillard, radikal ve ayrıksı düşünceleriyle Batı toplumundan yayılan krizi haber verir. Baudrillard’a göre bugünkü sistemi kavramak için dolaşıma sürülen tezler “hiçlik” duvarında birer birer erimeye mahkumdur. İşlenen bu kusursuz cinayeti araştırmaya başladığımızda iletişim, sinema, reklam veya mimarlık alanlarında “gerçek” ve “hakikat” düzeneklerinin birbirleriyle nasıl yer değiştirdiğine göz atmamız yeterlidir. Bir resmin taklidi, bir eserin yorumu veya tarihi bir yapının kopyası tüm aurasını yitirerek aslının yerine geçebilmektedir. Artık her türden sanatsal kaygı, hakikat arayışı ve iletişim tarzı tüketilmek için vardır, iletişim araçları iletişimsizliğin mükemmel bir örneğini sergilerler. Baudrillard bilinenin aksine, çözümlemelerinde postmodern bir söyleme başvurmaz. Adanır’ın tanımlamasıyla söylersek, o “postmodern bir düşünür değildir!” Çünkü bu kitapta da görüleceği üzere, simülasyon evreninin “dünya görüşü” tarihsel gelişimin bir halkasıdır fakat son halkasını oluşturmaz. Son derece şüpheci bir perspektif ile dünyayı seyreden Baudrillard, henüz kitabın başında okurlarının zihinlerini eğip, büküyor ve çok farklı bir şekle sokuyor. “Hakikati gizleyen şey simülakr değildir. Çünkü hakikat, hakikat olmadığını söylemektedir. Simülakr hakikatin kendisidir. “ Baudrillard, birçok konuyu ele alarak, birçok örneklendirme ile derdini bizlere aktarmaya gayret ediyor. Fakat bendeniz, okuduğumuz bölüm hasebiyle; “medya” üzerinden yaptığı anlatılardan yola çıkarak kitabı hulasa etmeye çalışacağım. Baudrillard’a göre, her geçen gün artan daha çok haber ve bilgiye karşın, giderek daha az anlamın üretildiği bir evrende yaşıyoruz. Peki bu bir yönlendirme mi? Belki evet, belki hayır! Evet kısmını şimdilik şöyle koyuyor ve yönlendirme olmamasını ele alıyorum. Sosyoloğumuza göre gerçeklik unsuru taşımayan simülasyon, öyle muhteşem şekilde simüle edilir ki; aksini asla ispatlayamazsınız. Yalnızca bu ispatsızlık dairesinde, medya yönlendirme yapmıyor diyebiliriz. Medya çok rahat ve kolay bir şekilde, yapılan ve yapılmış olan herhangi bir katliamın unutulmasını sağlayabilir ve saklayabilir. Biraz somutlaştırmak gerekirse; 14 Mayısta Gazze-İsrail şeridinde İsrail açtığı ateş sonucunda 61 Filistinli hayatını kaybetmişti. 14 Mayıs aynı zamanda İsrail’in kuruluş tarihiydi ve katliamın yapıldığı sırada İsrail kanallarının ekseriyeti kuruluş yıldönümü eğlenceleri yayınlıyordu. Baudrillard işte bu tabloya paralel olarak şunları söylüyordu; “bir katliamı unutmak ve unutturmak da katliam türünden bir şeydir.” Her birey yaşamının belirli periyotlarında, içinde bulunduğu durumun gerçekliği sorgulamaktadır. Çünkü anlam veremediğimiz rastlantılar, açmaza giren sorunsallar ile yüz yüze geliriz. “Hayır, bu gerçek olamaz!” Başta Matrix filmi olmak üzere, birçok film “simüle edilmiş gerçeklik” olgusunu işlemiştir. Matrix bir anlamda bu furyadaki çağ açı olsa da naçizane görüşüm; Truman Show filminin bu alandaki en veciz yapım olduğu yönündedir. Şu an üzerinde yaşadığımız dünyanın, asıl olan gerçeklikte mahvolmuş, doğal kaynakları bitmiş, siyah bulutların ve şiddetli depremlerin yaşandığı bir dünya olduğunu düşünün. İnsanlığın kendi kendini ve yaşadığı bu dünyayı yok ettiğini hayal edin. İşte bu noktada “üst el”in bizleri devasa bir fanusun içine, yaşam sıvısıyla dolu yumurtalara koyup, bizlerin zihninde şu an yaşamış olduğu dünyayı tasarladığını düşünün. Bizlerin de şu an, bu devasa simülasyonda hayatına devam ettiğini varsayın. Şayet bunu hayal edebiliyor ve “yoksa?” diyebiliyorsanız, Baudrillard’ın Simülasyonuna hoş geldiniz. Teoloji de bir anlamda bunu savunmuyor mu? Yaşadığımız dünya tamamen bir simülasyon ve biz bu simülasyondaki birer simülakrız. “ChuangTzu bir kere rüyasında bir kelebek olduğunu gördü. Uyandığında ise kendine şu soruyu sordu; Zhou mu kelebekolduğunu görmüştü yoksa Zhou olduğunu görenkelebek miydi?” Kitabı özetleyen ve Baudrillard’ın meramını izah eden soru bu. Her şeye rağmen kitabı okurken ve anlamaya çalışırken beyniniz mütemadiyen 404 not Found hatasını veriyor ise, bu hatayı engellemenin iki yolu var; 1. Kitabı oracıkta kapatıp, Dilber Ay’ın “Dünya yalan, ölüm gerçek” şarkısını dinlemek. 2. İlk uçakla Disneyland’a gitmek.
Simülakrlar ve Simülasyon
Okuyacaklarıma Ekle
23
256 syf.
·
8/10 puan
İNCELEME VE BİRAZ DA SPOİLER
Hani "İnsanların ürettiği robotlar bir gün insanlara hükmeder mi?" sorusu vardır ya...İşte kitabın ana mantığı da buna çok benziyor. İnsanların ürettiği nesnelerin insanlara hükmetmesi, insanların bu tüketim çılgınlığı içinde kaybolması işlenmiş. Doğal ihtiyaç olmadığı halde size ihtiyaçmış gibi sunulan, reklamlarla, AVM'nin ışıltılı güzellikleriyle gözünüzü boyayan bu ürünler çağımızın yeni virüsü. Çirkinlik satılamayacağı için allanıp pullanan, illüzyon ile cilanan ve sahte güzellik yayan ürünler ve belki de bunu bu kadar içselleştirdiği için önce insanın özüne değil dış güzelliğine bakarak ilişkiler yaşayan gösteriş budalaları türedi. Bir bolluk var görünüyor çünkü zararları hesap etmek zor. Çevre kirliliği, rekabet etmek için sürekli kendini yenilemesi gereken insanın hızla değişmesi neticesinde artan güvensizlik, psikolojik bunalımlar vesaire hep bolluk için ödediğimiz bedeller. Tüketirken tükeniyoruz. Nesneleri kullanım değerine göre tüketsek bir yerde doyuma ulaşırdık. Mesela, suyu doyana kadar içeriz ama aldığımız üründe bir türlü doyuma ulaşamıyorsak o zaman statümüzü yükseltme hedefiyle hareket ediyoruz demektir. İşte çağımızın hastalığı da bu doymamak üzerine oluşturulan yaşamlar. Sizi dışarıdaki olumsuzlukları dramatize ederek odanızda güvenli olduğunuza inandıran medya da insanların bireysel içe kapanıklığının baş sebebi. Belki de odamızın büyük bir simülasyonu olan AVM'ler bize bu nedenle bu kadar çekici geliyor. Reklamlarla ürünün kendisi değil onu tüketme hızı pazarlanıyor. ''Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?'' repliğine gülerdik ama gerçekten artık televizyon da bizi izleyerek bizi yönlendiriyor. Çünkü tüketilmeli. Çünkü artık değerden kurtulmanın tek yolu moda yaratıp sonra çılgınca bu artık değeri yok etmek. Yoksulluğu bile yeniden üreterek kendi içinde kaybeden bir matruşka gibi duruyor sistem. Yoksulluğu ise büyüme ile yeniden ve yeniden üretiyor. Yani sen kendini şımartmak amacıyla aldığın ürünle farklı olduğunu zanneden kardeşim, aslında kendini şımartmak için o ürünü alan milyonlarca insanla aynısın. Tüketim seni farklı değil tam da diğerlerinin bir kopyası yapıyor. Cem Yılmaz'ın Business Class yolcular için dediği ''Sana portakal suyu verirler, sen kendini lord zannedersin.'' tespiti tam senin için. Sistem sana ihtiyaç duyuyor çünkü senin yerine üretecek makineler var fakat senin yerine tüketecek kimse yok. Kültür de bu hızlı tüketimden nasibini alıyor. Önceden tıpkı piramitler gibi kalıcı olması hedeflenen eserlerin yerini şimdi yapıp yıktığımız binalar gibi, fast food ürünleri gibi çabucak sıkıldığımız filmler, kitaplar, eserler alıyor. Yani kapitalizmin ve tüketim toplumunun kültürü de şekillendirdiği bariz. Kültürü sadece yaratmıyor. Onu revize de ediyor. Rejim programlarıyla bedenimizi, çiftlik evlerinde tatillerle nostaljiye olan özlemlerimizi revize ediyoruz. Aldığımız dergiler bile statü göstergesi. Özel kapağı olan ama 200 tane basılan kitaplar gibi. Özelse nasıl 200 tane oluyor? Çünkü hem sana özel hem de senin statündeki herkes kullanıyor. Üretim sınırlıyken ihtiyaçlar sınırsız. Toplumda statü elde etmek için tüketim çılgınlığına düşerken psikolojik yoksullaşma yaşıyoruz. Ürünler, reklamlar aracılığıyla dinselleştiriliyor. Vücudunuzu koruyun, onu tanıyın yoksa hastalıklar oluşur diye Tanrı'nın cezalandırma mekanizmasına benzer göndermeler yapılıyor. Vücut fetiş hale getiriliyor ve sonrasında güzellik salonları, ürünleri vs. pazarlamak hiç de zor olmuyor. Artık fiziksel değil psikolojik ihtiyaçlarla, çevremizden geri kalmamak amacıyla yaptığımız tüketimle çevrelendik. Önceden arzı piyasa, talebi tüketici belirlerken şimdi hem arz hem talebi piyasanın manipülasyonuna bıraktık. Seçerek özgür olduğunu sanan liberal! Piyasa diktatörlüğü altında yaşıyorsun. Homo economicus değil yazarın ifadesiyle Homo psycho-economicussun. Kısacası bizi farklı hissettirerek narsist bireyler haline getiren tüketim var. Peki ama narsistler ne yapar? Toplumdan farklı yerde konumlandırır kendisini. Ancak tüketim çılgınlığında toplumdan ayrı davranmıyoruz. Dışlanma korkusu hissediyoruz. Yani hem narsizm hem kolektivizm var. Sistem zıtlıktan besleniyor. Ürünlerin kullanım değeri veya onun üretimindeki emek süreci önemsiz. Önemli olan onun göstergesi. Yani bir asıl işlevi bir de yan anlamları var. Üst sınıftaki birisi sadece sanatsever olduğu içi değil; kendisini diğer sınıflardan ayırmak için ünlü tabloları alıyor. Alt sınıflar mı? Onlar da çakmasını alıyor. Bizim ülkemizde ise üst sınıflar o kadar acınacak halde ki kendisini sanatla da değil lahmacuna Bodrum'da 70 Lira vererek ayrıştırıyor. Doyurmak amacı olan lahmacun böylece yeni bir anlam kazanarak tüketim nesnesi oluyor. Boş zamanı harcama özgürlüğümüz bile yok. Üretime katılmak zorunda hissettiğimiz dünyada, en önemli özel mülkiyet olan zamanı bile kullanamıyoruz. Ancak para kazanmaktan feragat edebilecek durumdaysak karşılığında boş zaman satın alabiliriz. Anladığım kadarını çok özet halde yazdım. Gelelim başka konuya. Kitabın dili çok ağır. Bu konulara ilgi duymuyorsanız uzak durun derim. Ama anlamadığınız yerleri tekrar tekrar okuyup pes etmezseniz çok ufuk açan bir kitap. Özellikle kadın ve erkeğin tüketim sürecindeki rolü ve kendilerine dayatılan yapaylıklarla bu rolü gerçek sanmaları harika işlenmiş. Toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyetin yanına piyasa cinsiyetini de eklemiş bir nevi. Ayrıca kitabın sonunda bahsedilen ve para için suretini satan bir gencin hikayesini anlatan ''Praglı Öğrenci'' filmini de merak ettim. Acaba hepimiz para için kendisine yabancılaşan birer metaya mı döndük?
Tüketim Toplumu
Okuyacaklarıma Ekle
4
56
64 syf.
·
10/10 puan
Kocaman bir ''neden?'' sorusunun doğasının ele alındığı, modernizm ile birlikte başlayan pozitivist düşünce ve kuralcı yaşam biçiminin yerini alan postmodernist düşünce ve kuraldışı ya da yarı kuralcı yaşamı ele alıyor Baudrillard. Bu anlamda kitap için bir ara-besk nitelemesi yapsak hiç de abes kaçmaz. Günümüz insanları ve toplumları bu geçiş sürecinin sancılarını ve arada kalmış olan kültürel normlarında yaşanan değişime karşı gösterdikleri direncin şiddeti doğal dünyanın yıkımını da beraberinde getirmekteydi. İster dirensin ister değişsin insan artık kendisine bağışlandığı söylenen bu dünyayı yıkmakta, yerine teknolojik bir altyapı ile sistematize edilmiş, kontrolü sağlanabilir, simülatif bir evren yaratmakta ve orada yaşamaya başlamaktadır. Denetim altına alınmış, alternatifi elinden alınmış, eleştirel ve düşünsel yetileri törpülenmiş insanlar, toplumlar yaratarak duyarsızlığı biraz daha perçinlemek ve nihayetinde insanlık* değerlerine dair tüm kavramların yok edilişini anlatmaktadır. Baudrillard, bunun önüne geçmek yerine yapabileceği en kötü şeyi hayata geçiren insanı trajedisiyle başbaşa bırakmak düşüncesindedir. Ancak böyle öğrenerek baş kaldırabilir insan. Neden? sorusunun karşılığında gelecek olan hiçlik cevabı bizlerin büyük acısıdır. Bu acıyla yüzleştikçe ancak bir umut var olabilecektir. Ancak o güne kadar yaşayacaktır insan, yarattığı en kötüyü.
Karnaval ve Yamyam
Okuyacaklarıma Ekle
1
37