Jean Baudrillard

Jean Baudrillard

Yazar
8.1/10
293 Kişi
·
1.092
Okunma
·
287
Beğeni
·
11559
Gösterim
Adı:
Jean Baudrillard
Unvan:
Fransız Düşünür, Sosyolog
Doğum:
Reims, Fransa, 27 Temmuz 1929
Ölüm:
Paris, Fransa, 6 Mart 2007
Jean Baudrillard (Jan Bodriyar) (d. 27 Temmuz 1929, Reims - ö. 6 Mart 2007), Paris), ünlü Fransız düşünür/sosyolog. Medya teorisi, Postyapısalcı felsefe ve postmodernizm üzerine olan çalışmalarıyla ünlenmiştir.

Hayatı

Fransa'da bir devlet memurunun çocuğu olarak doğdu. Sorbonne Üniversitesi'nde Almanca okudu, ailesinde üniversiteye gitmiş olan ilk kişiydi.

Mezun olduktan sonra bir süre eğitim kurumlarında Almanca öğretmiştir. 1950-1960lardaki bu dönemde, Cezayir sorunu yaşamını ve düşüncesini fazlasıyla etkilemiştir. Almanca öğrettiği bu dönemde doktora tezine de (sosyoloji üzerine) devam etti. 1966'da doktora tezini bitirdi, tezinin başlığı "Thèse de troisième cycle: Le Système des objets" idi.

1966 yılının Eylül ayında Université de Paris-X Nanterre'de (Nanterre Üniversitesi - Paris-X) asistan oldu. 1968'deki öğrenci eylemlerinin etkisinde kaldı,Yapısal Marksizm ve medya teorileri ile ilgilendi. 1972'de aynı üniversitede, profesör olarak, sosyoloji öğretmeye başladı. 1987'dan 1990'a kadar Université de Paris-IX Dauphine'de (Dauphine Üniversitesi - Paris-X) görev aldı.

"Eski Yugoslavya'daki Müslümanların maruz kaldığı soykırım, Yeni Avrupa Düzeni'nin evrim sürecinde bir aşamadır. 'Etnik temizliğin' infazcısı olan Sırplar, yeni biçimlenen bir Avrupa'nın öncülüğünü yapıyorlar." (Lettre dergisi, Kış 2005)

Çalışmaları

Bugünün siyasi ve ideolojik akımlarını reddetmesi ününün artmasına neden olmuştur. Bugüne kadar birçok önemli çalışmaya imza atmıştır.Simülasyon kuramını oluşturmuş, kitle zihni üzerine çarpıcı satırlar yazmıştır. Tüketim üzerine düşünceleri ve yapıtları ise onun ününe ün katmıştır. Medya ve kitle iletişim araçlarına dair eleştirileri de diğer düşünceleri kadar çarpıcıdır. Birinci Körfez Savaşı üzerine yaptığı açıklamalarla, Körfez Savaşı'nın oluşumunu ve etkilerini entelektüel bir açıdan farklı bir şekilde yorumlamıştır.

Simülasyon evreninin ortaya çıkışı II. Dünya Savaşının sonuçlarıyla bağlantılıdır. Baudrillard'a gore II. Dünya Savaşı sonrası sağ, solun işlevlerini yerine getirmeye başlamış; yâni, sosyal devlet ilkesi ortaya çıkmıştır. Ayrıca sanayi ve tarım sektörlerinin belirleyiciliği iletişim ve hizmetler sektörlerinin belirleyiciliğinin ardına düşmüştür. Bu veriler batıda bir çeşit durağanlığa sebep olmuş ve batı kendi ekseni etrafinda dönmeye başlamıştır. Bu kendi etrafında dönüş süreci kavramların içlerinin boşaltılması sonucunu doğurmuştur. Artık her kavram televizyonlardan akmakta, insanlar teknolojinin onlara sağladığı bu rahatlık sayesinde herhangi bir şeyi derinlemesine düşünememektedir ve iletişimi sağlamak adına yaratılan cansız kitle iletişim araçları kendilerine yüklenen işlevden, yani aracı olma konumundan çıkıp bağımsız bir kendilik haline gelmiştir. Birey ise bu durumu çaresizlik içinde izlemektedir; herseyin farkındadır, fakat rahatlığından da taviz vermek istememektedir. Baudrillard'ın örneğine bakacak olursak: Birey televizyonda Sudan iç savaşını, herhangi bir tuvalet kağıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra Sudan'daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren simülasyon evrenidir. Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır.
“Çayı içen insan değil, çay insanı içiyor.”
Pipoyu tüttüren sen değilsin, pipo seni tüttürüyor.
Kitap beni okuyor.
Televizyon beni izliyor.
Hedef bize isabet ediyor.
Sonuç bizim nedenimiz oluyor.
Dil bizi konuşuyor.
Zaman bizi yitiriyor.
Para bizi kazanıyor.”
Bütün maddi tatminleri sağlayın ona, öyle ki uyumak, çörek yemek ve dünya tarihini sürdürmeyi dert edinmekten başka yapacak bir şeyi kalmasın; yeryüzünün tüm mallarına boğun ve saç diplerine kadar mutluluğa gömün: Bu mutluluğun yüzeyine küçük kabarcıklar çıkacaktır, suyun üzerinde olduğu gibi.

Dostoyevski/Yeraltından Notlar
Jean Baudrillard
Sayfa 9 - Ayrıntı, 10. basım
Rastlantı, dünyanın en eski ilahi gücüdür... Her şeyi erekliliğin boyunduruğundan kurtarmak için geldim. Zihin, Ereklilik’in ve İrade’nin boyunduruğu altındadır; ancak ben onu özgürleştirerek kutsal Kaza’ya, kutsal Afacanlık’a iade edeceğim.
Her kişi kendi görünümünü arıyor. Kendi varoluşunu ileri sürmek artık olanaklı olmadığından, ne var olmayı ne de bakılıyor olmayı dert etmeksizin boy göstermekten başka yapılacak bir şey kalmıyor geriye. Varım, buradayım değil; görülüyorum bir imajım; bak bana, bak!
256 syf.
·2 günde·10/10
Makyajsızdır bu güzel çehreler
Yüzlerini sen pudrasız bırakma Allahım
Ya kaldır şu FaceSwaplarını
Ya fondotensiz bırakma Allahım..

Toplanın ey Goriot Baba’nın kızları,siz de Laios’un şişikliği kollarına vurmuş dar t-shirtlü oğulları.Bu kitap size inmiş İncil’dir.Gelin okuyun,topluca okuyun ve resmini instagrama Brazil Santos’la beraber atmayı unutmayın.Siz ki toplu(pardon kolektif kelimesini daha çok seversiniz) eylemleri çok seversiniz.Siz ki biribinizi taklid ederek farklı olduğunu zanneden aslında klonlanmış bir tek hücreliden ileri gidemeyen şuursuz bir yığınsınız.Tanrı artık helak etmiyor,kitap yollamıyor,kitap yazacak zekalar yolluyor.Gelin dinleyin bu akademik peygamberin,makine gıcırtısını benzeyen çığlıklarını…

Okuyun ister yaradan rabinizin adıyla okuyun,ister maymunlarınızın ya da putarınızın adıyla okuyun.Bu kitap size inmiş İncildir..Bu kitap sizin kötülüğünüzün aynasıdır.Sizin makyaja ve protein tozlarına ve hatta serenay Sarıkaya pantolonlarına harcadığıklarınızın akıttığı kanın,yeşerttiği,kökleştirdiği yoksulluğun ağır bilançosudur..Dizilerin size al,illede al,kesinlikle al dedikleri şeylerin sizin nasıl ruhunuza Faust’tan daha ucuza sahip olduğunun resmi ve bilimsel kanıtıdır.Siz ki “kirlenmek güzeldir” diye diye kendinizi lağım sularıyla yıkayıp sonra o su da kendi bulanık silüetinize aşık olan bir avuç kepaze;akşamları nasıl da vatan kurtarıyorsunuz.Siz ki cırtlak sesinizin aksisedasını dinlete dinlete,aldığınız her ürüne burun kıvırıp bir yenisini alırken Afrikalı çocuğun açlık iniltilerini 5 hoparlörlü telefonlarıyla paylaşırken hiç ama hiç utanmıyorsunuz ya..Okuyun,okuyun da görün gerçek yüzünüzü.Evet bacağınız var,bacağınız her şeye kadir.Adonisleriniz sizi artemise kadar fırlatacak bir top ateşi kadar güçlü..Ve evet hayat sadece sizin için bir dış güzellik vizyonundan ibaret..Yüzsüzlüğünüzü örtmeye kaç kilo makyaj yeter..İçinizdeki boşluğu doldurmaya kaç kilo protein tozu?

Amacım hakaret etmek değil,genellemek de….Bu çağı görenlerin başka bir cehenneme ihtiyacı yok.Cehennem bu çağın,bu insanların,bu tüketim canavarlanının ta kendisi..Delirmek tek çözüm garantisi.Tımarhane kaçacak tek barınak..Deliremiyorsan,sürünürsün.Sistemi fark ettiysen dirhem dirhem çürürsün.Sokratesi öldüren rejim senin de sonunu hazırlar.İşte Tüketim Toplumu.İşte insanlığın binlerce yıl sonra ulaştığı distopya..(Çoğuna göre ütopya tabi) Makyaja harcanan milyar dolarlar,insanlar sefaletle boğuşurken,evleri yokken yapılan dini mabetler,saraylar..Beyninden fikir yerine kas fışkıran erkekler,zihinleri liposakşınlı kadınlar..Memur babalara çemkirerek alınan aplle marka telefonlar..Öğrenciyiz abi diyip,dolmuşa verilen 25 kuruşu hesaplayıp bir bardak Mocha’ya verilen 15 liralar..Sonra özgürlük narası altında aşkı kedi ve köpek gibi önüne gelen herkesle çiftleşmek zannedip kirleten şuursuz yığınlar..Ve seküler Müslümanlar,US POLO marka türbanlar..Küçümseyici bakışlar,cool hareketler,vicdansız bir nesil..Uydurma,yapmacık Hümanizm oyunları..Bu kitap sizi anlatıyor.Sizi bak üstüne basa basa söylüyorum başkası değil.Siz ki sizi anlatan şeyleri çok seversiniz.Herşeyin ambalajına bakıp ona göre alırsınız.Alacağınız kitabı dahi içeriğine göre değil kapağına göre seçersiniz.Vitrinler zihininizin pusulasıdır,reklamlar navigasyonunuz,diziler aynalarınız..Okuyun bakalım anlayabilecek misiniz? Bu Fransız size kibarlar aleminden, champs elysees’ten seslenmiyor olsa da Loreal Paris’i çağrıştırıp belki kendini satın aldırabilir..Kim bilir..Okumazsınız,ben de kime ne anlatıyorum..5. sayfada ayy ilerlemiyo yhaa.s Bu kitabı yazan adam delirmiş diyeceksiniz..Sakın ha uyanmayın bilmek lanettir,cehalet mutluluk…

Tüketim Toplumunu tarif etmeme gerek yoktu aslında.Edemedim de zaten.Elimde büyülü sözcükler yok..Cemil Meriç var bakalım ne diyor;

ONLAR SÜRÜ YAVRUM

Kervanlar geçiyor uzaktan, yollar sisli, ufuk görünmüyor. Faust meçhulü sattı Şeytana. Olmayanı sattı. Yıldızlara tırmanan bir merdi-ven hayat, bir ucunda madde, âciz ve hantal; bir ucunda, Tanrı.
Onlar sürü yavrum. Zincirlerinden başka kaybedecek neleri var? Karanlıktan geldiler, karanlığa gidiyorlar. Ummandaki dalgalar gibi sayısız. Tarihi yok bu sürünün. Macerası yok. Yıldızlara tırmanan merdivenden habersiz. Yürüyen, esneyen, tepinen ve öğrendiği sesle-ri tekrarlayan uzviyet. Kafanın vecdinden habersiz. Bu sarhoş karna-val alayını yıldızlar, yüzbinlerce yıldız, kayıtsız bakışlarıyla seyredi-yor. Hepsinin hayatı üç kelimenin içinde, hatta bir kelimenin: yaşamadılar. Kaya nasıl beyin olmuş, bilen yok. Yapma çiçek gibi ür-permeyen, kokmayan, yaşamayan milyonlarca, milyarlarca beyin var. Bu kervanın arkasından koşma çocuğum! Onların yöneldiği iklimler-de sam yelleri eser kış yaz. Sarayları çingene çadırından daha sevim-sizdir. Ne yapsınlar? İsa, "onları affet Allahım" diyordu. Onlar mı Alla-hı affetsin, Allah mı onları?

Peki bizim satacak bir şeytanımız var mı? Peki satacak bir ruhumuz? Satacak ve alınacak aşklarımız,iş gücümüz,emeğimiz,dostluklarımız var..Her şey bir Pazar malzemesi.İsmet Özel’in dediği gibi;”Biz şehir ahalisi üstü çizilmiş kişiler….”
Biz kazanılmadan kaybedilmiş istikbalin elinde telefonla bekleyen ve çiçeği böceği,doğayı ve insanı yalnız orada bilen bir nesiliz.Sokakta değil,telefonda çocukluğunu geçiren.Ağaca beş dakika bakan insanın psikiyatrik olarak hasta sayılacağı ama telefonlarla saatler geçirince normal birey statüsünde yer alacak bir nesil.Aptallığın zeka,Dehanın ise delilik sayılacağı bir nesil…
İzninizle bu anlamsız yazıyı yazdıktan sonra ben delirmeye gidiyorum.Siz de telefonunuza dönün ya da siz de delirin,izin verirlerse tabi..


Bataklıktan göklere süzülen bir tarla kuşu gibi kasıklarıyla düşünen ve göbekten aşağısıyla yaşayan bu azgın hergele sürüsünden uzaklaşmaya bak. Yoksa gübresin, leş gibi gübre.
(Jurnal, Cemil Meriç)

Sömürgecilikten bu yana, farklı olanı ve "öteki"ni yok etmiş olan Batı, artık "aynı"nın aynasında, kendi kendinden üreyen ve türeyen cinsiyet ve zihniyetleriyle birbirinin kopyası olan bireylerin dünyasıdır. Artık "öteki cehennemi"nde değil, kendi cehenneminde yaşayan bu insanın bir diğerinde keşfedebileceği hiçbir şey kalmamıştır; çekici tek şey nesnelerdir...

Kötülüğün Şeffaflığı/Jean Badrillard
192 syf.
Şimdiye kadar okuduğum cinayet konulu kitaplardan farklı bir kitap bu. Elbette ki çok detaylı anlatmayacağım. Zira bu, kitabı okumanıza gerek bırakmayacaktır. Fakat söylenebilecek kadarıyla yetineceğim elbette.

Kitabın ismini bir türlü kitaba oturtamadım. Ukalalık kabul etmeyin lütfen. Yazar beni duysa sen de kim oluyorsun, yazan benim diyebilir (haklıdır da). :) Yayın evlerinin Türkçe’ye çevirirken kitapların adlarını değiştirdiği malumunuzdur. Bu yüzden kitabın adının orijinalini araştırdım. Artık nasıl ikna olduysam kitabın adının başka bir şey olması gerektiğine… :)
Fransızca Orijinal adı: ‘Le Crime Parfait’ Türkçesine baktım ‘Mükemmel Suç’ demekmiş. Yani bu, benim tezimi çürütüyor:)

Sıradan bir polisiye öykü şeklinde başladığını söyleyebilirim. Fakat uzun cümleler ve yersiz anlatımlarla uzatılmaya gitmediği için sıkılmadan, akıcı bir ritimle okunuyor. Ters köşeler yaptığı söylenemez. Yazar bunu amaçlamamış açıkçası. Onun yerine akan senaryo içinde bazı şeylerin kitabın kahramanının istediği gibi (okurken ister istemez başrolle bir yakınlık kuruyor ve onu kolluyorsunuz) olmasını isteyip istemediğinize karar veremiyorsunuz. Yani burada bir doğru-yanlış çekişmesi yaşıyorsunuz içinizde. Galiba kitabın en hoş tarafı da buydu.

Albert Camus’un Yabancı kitabındaki gibi bir yargılama söz konusu. Yani burada da bir Meursault var ama başkahraman değil ve onun aksine suçlu da değil.
Burada şunu ilave etmek isterim. Ortada bir suç varsa ve bu suçu işleyen kişinin kimliği belli değilse, muhtemel katil adayları arasında suçun üzerine yıkılması ihtimali en çok olan kimdir? Geçmişi en kirli olan değil mi(?)! Çünkü biz insanlar önyargılarımızla yaşarız. Önyargılarımızla yargılarız. Sonra da mantık eksenli yaratıklar olduğumuzu iddia ederiz. :) Komik değil mi:)

Velhasıl (sözün kısası) güzel bir kitaptı. İyi bir okuma dilerim.
224 syf.
·Beğendi·10/10
“Deliyi bu kadar iyi taklit edebilen biri herhalde gerçekten delidir.”

Kitabın başlarında sekizyüz yıl önce yaşamış Tasadaylı yerliler için hükümet tarafından ayrılan bir yaşam alanından bahsediliyor. Tıpkı farelerle yapılan deneyler gibi. Bilim yapmak adına keşfedilen nesneyi öldürüyoruz. Bugün içinde yaşadığımız metropollerde bizim içinden çıkamadığımız simülasyonlar gibi değiller mi?



AVMleri düşünelim; satın almak için gittiğimiz nesneler bizim ihtiyacımız olan şeyler mi gerçekten? Yoksa anlamlarını yitirip tüketici tarafından yüklenen anlamsızlıkları sayesinde satın alınmaya zorlanan şeyler mi?(Satın alınan nesnenin statü değeri.)

Simülasyon gerçeğin sahte bir sunumudur. Gerçeğin tüm özelliklerine sahip olup gerçek olmayandır. Bu da teknolojiyle beraber oluşturulan bir dünyadır. Matrix’i anımsayın. Gerçeğin artık gerçek olmadığına, gerçekliğin yitirildiğine hatta simülakırlar ve simülasyonların daha gerçekçi olduğuna işaret eder. Hatta öyle bir dünyadır ki bu yaşadığımız şeyler belkide gerçeğin simülasyonun simülasyonudur. (İnception’ı seyredenler bilir rüya içinde rüya görmek gibidir bu) Belki de gerçek olmayan bir dünyanın simülasyonudur.


Peki medyaya inanabilir misiniz artık? Kamera merceği tüm gerçeği şüpheli hale getirmiyor mu? Medyanın nihai amacı bizi koltuklara yapıştırmaksa bize gerçekleri değil, görmek istediklerimizi gösterecektirler ya da göstermek istediklerini yani simülakrları. Her akşam izlediğimiz haberleri araştırmaya kalksak her olayın tam tersi yaşandığını bulabiliriz. Bilgi ve olay patlamaları dünyayı anlamayı neredeyse imkansız hale getirir. Haber enflasyonu anlam deflasyonu oluşturur. Anlayamadan olaylar geçip gider, kitleler ise hipnotize olur. Bu yüzden anlam, sıfırdan üretilen ya da tekrar yaratılan simülasyonlara meydan okur. Savaş tiyatrodur, hastalıklar bağış, açlık da dergi kapakları içindir.


Peki neden simülasyonlara inanırız?
Çünkü dünyanın gerçekliğini bize sunulan şekliyle kabul ederiz.
Çünkü her günün birbirinin devamı şeklinde yaşayan, monoton bir hayat süren kitleler, gerçekliklerinden uzaklaşmak için TV nun sunduğu farklılıklara sarılır.Zira anlamlı şeyler olduklarına dair bize sözler satarlar.

Dolayısıyla Buadrillard’a göre anlam dezenformasyonun suç ortaklarıyız. Kitleler bilerek ve isteyerek aldanmayı seçiyorlar.
Buadrillard okumak zor, anlamak ve sindirmekse zaman alıyor. Çevirisinin hayati rol oynadığı eserlerden biri olduğu için Oğuz Adanır’ın başarısının altını çizmeden geçemeyeceğim.
256 syf.
·8/10
Hani "İnsanların ürettiği robotlar bir gün insanlara hükmeder mi?" sorusu vardır ya...İşte kitabın ana mantığı da buna çok benziyor. İnsanların ürettiği nesnelerin insanlara hükmetmesi, insanların bu tüketim çılgınlığı içinde kaybolması işlenmiş. Doğal ihtiyaç olmadığı halde size ihtiyaçmış gibi sunulan, reklamlarla, AVM'nin ışıltılı güzellikleriyle gözünüzü boyayan bu ürünler çağımızın yeni virüsü.

Çirkinlik satılamayacağı için allanıp pullanan, illüzyon ile cilanan ve sahte güzellik yayan ürünler ve belki de bunu bu kadar içselleştirdiği için önce insanın özüne değil dış güzelliğine bakarak ilişkiler yaşayan gösteriş budalaları türedi.

Bir bolluk var görünüyor çünkü zararları hesap etmek zor. Çevre kirliliği, rekabet etmek için sürekli kendini yenilemesi gereken insanın hızla değişmesi neticesinde artan güvensizlik, psikolojik bunalımlar vesaire hep bolluk için ödediğimiz bedeller. Tüketirken tükeniyoruz.

Nesneleri kullanım değerine göre tüketsek bir yerde doyuma ulaşırdık. Mesela, suyu doyana kadar içeriz ama aldığımız üründe bir türlü doyuma ulaşamıyorsak o zaman statümüzü yükseltme hedefiyle hareket ediyoruz demektir. İşte çağımızın hastalığı da bu doymamak üzerine oluşturulan yaşamlar.

Sizi dışarıdaki olumsuzlukları dramatize ederek odanızda güvenli olduğunuza inandıran medya da insanların bireysel içe kapanıklığının baş sebebi. Belki de odamızın büyük bir simülasyonu olan AVM'ler bize bu nedenle bu kadar çekici geliyor. Reklamlarla ürünün kendisi değil onu tüketme hızı pazarlanıyor. ''Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?'' repliğine gülerdik ama gerçekten artık televizyon da bizi izleyerek bizi yönlendiriyor. Çünkü tüketilmeli. Çünkü artık değerden kurtulmanın tek yolu moda yaratıp sonra çılgınca bu artık değeri yok etmek. Yoksulluğu bile yeniden üreterek kendi içinde kaybeden bir matruşka gibi duruyor sistem. Yoksulluğu ise büyüme ile yeniden ve yeniden üretiyor.

Yani sen kendini şımartmak amacıyla aldığın ürünle farklı olduğunu zanneden kardeşim, aslında kendini şımartmak için o ürünü alan milyonlarca insanla aynısın. Tüketim seni farklı değil tam da diğerlerinin bir kopyası yapıyor. Cem Yılmaz'ın Business Class yolcular için dediği ''Sana portakal suyu verirler, sen kendini lord zannedersin.'' tespiti tam senin için. Sistem sana ihtiyaç duyuyor çünkü senin yerine üretecek makineler var fakat senin yerine tüketecek kimse yok.

Kültür de bu hızlı tüketimden nasibini alıyor. Önceden tıpkı piramitler gibi kalıcı olması hedeflenen eserlerin yerini şimdi yapıp yıktığımız binalar gibi, fast food ürünleri gibi çabucak sıkıldığımız filmler, kitaplar, eserler alıyor. Yani kapitalizmin ve tüketim toplumunun kültürü de şekillendirdiği bariz. Kültürü sadece yaratmıyor. Onu revize de ediyor. Rejim programlarıyla bedenimizi, çiftlik evlerinde tatillerle nostaljiye olan özlemlerimizi revize ediyoruz. Aldığımız dergiler bile statü göstergesi. Özel kapağı olan ama 200 tane basılan kitaplar gibi. Özelse nasıl 200 tane oluyor? Çünkü hem sana özel hem de senin statündeki herkes kullanıyor.

Üretim sınırlıyken ihtiyaçlar sınırsız. Toplumda statü elde etmek için tüketim çılgınlığına düşerken psikolojik yoksullaşma yaşıyoruz. Ürünler, reklamlar aracılığıyla dinselleştiriliyor. Vücudunuzu koruyun, onu tanıyın yoksa hastalıklar oluşur diye Tanrı'nın cezalandırma mekanizmasına benzer göndermeler yapılıyor. Vücut fetiş hale getiriliyor ve sonrasında güzellik salonları, ürünleri vs. pazarlamak hiç de zor olmuyor. Artık fiziksel değil psikolojik ihtiyaçlarla, çevremizden geri kalmamak amacıyla yaptığımız tüketimle çevrelendik. Önceden arzı piyasa, talebi tüketici belirlerken şimdi hem arz hem talebi piyasanın manipülasyonuna bıraktık. Seçerek özgür olduğunu sanan liberal! Piyasa diktatörlüğü altında yaşıyorsun. Homo economicus değil yazarın ifadesiyle Homo psycho-economicussun.

Kısacası bizi farklı hissettirerek narsist bireyler haline getiren tüketim var. Peki ama narsistler ne yapar? Toplumdan farklı yerde konumlandırır kendisini. Ancak tüketim çılgınlığında toplumdan ayrı davranmıyoruz. Dışlanma korkusu hissediyoruz. Yani hem narsizm hem kolektivizm var. Sistem zıtlıktan besleniyor.

Ürünlerin kullanım değeri veya onun üretimindeki emek süreci önemsiz. Önemli olan onun göstergesi. Yani bir asıl işlevi bir de yan anlamları var. Üst sınıftaki birisi sadece sanatsever olduğu içi değil; kendisini diğer sınıflardan ayırmak için ünlü tabloları alıyor. Alt sınıflar mı? Onlar da çakmasını alıyor. Bizim ülkemizde ise üst sınıflar o kadar acınacak halde ki kendisini sanatla da değil lahmacuna Bodrum'da 70 Lira vererek ayrıştırıyor. Doyurmak amacı olan lahmacun böylece yeni bir anlam kazanarak tüketim nesnesi oluyor.

Boş zamanı harcama özgürlüğümüz bile yok. Üretime katılmak zorunda hissettiğimiz dünyada, en önemli özel mülkiyet olan zamanı bile kullanamıyoruz. Ancak para kazanmaktan feragat edebilecek durumdaysak karşılığında boş zaman satın alabiliriz.

Anladığım kadarını çok özet halde yazdım. Gelelim başka konuya. Kitabın dili çok ağır. Bu konulara ilgi duymuyorsanız uzak durun derim. Ama anlamadığınız yerleri tekrar tekrar okuyup pes etmezseniz çok ufuk açan bir kitap. Özellikle kadın ve erkeğin tüketim sürecindeki rolü ve kendilerine dayatılan yapaylıklarla bu rolü gerçek sanmaları harika işlenmiş. Toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyetin yanına piyasa cinsiyetini de eklemiş bir nevi.

Ayrıca kitabın sonunda bahsedilen ve para için suretini satan bir gencin hikayesini anlatan ''Praglı Öğrenci'' filmini de merak ettim. Acaba hepimiz para için kendisine yabancılaşan birer metaya mı döndük?
85 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
"Dünyanın bütün işçileri, birleşin!" demişti Marx. Çünkü toplumsalın gücüne inanıyordu. Peki şimdi nerede o güç, buna cevabı J. Baudrillard vermektedir.
J. Baudrillard (özellikle de ) kitle iletişim araçlarından-hele ki reklam unsurundan- sonra toplumsalın pasif bir kitleye evrildiğini söylemektedir. Kendi deyimiyle " Kitle: toplumsalın içinde kaybolduğu kara bir deliktir."
Devrimci ya da aktif bir yönü kalmayan kitlenin pasif ama yok edici gücünü gözler önüne sermektedir. kitlenin talebini artırayım derken doyurulamayan daimi bir açlığa sebep olduğunu; iktidarın ve kapitalin kitleyi köleleştireyim derken yarattıkları bu doyumsuzluğun kölesi haline geldiklerini vurgulamıştır.
Sizi sıkmayan ve içine çeken anlatımıyla tavsiye edeceğim bir kitaptır. İyi okumalar.
176 syf.
·7/10
Kitap üzerine birkaç şey yazmadan önce, Fransız felsefeci ve toplumbilimci -ki bana göre sosyolog tarafı daha baskın- Jean Baudrillard üzerine şu iki videoya göz atmanızı tavsiye ederim.
Kitabın içeriğinde de farklı terimlerle karşılaşabilirsiniz, en azından yazar hakkında bir fikir edinmiş olursunuz diye düşünüyorum.
-->https://www.youtube.com/watch?v=EFpIJDsemx8

--> https://www.youtube.com/watch?v=1LUMU-U7L10

--> https://www.youtube.com/watch?v=R3HwniJWyQs

Öncelikle, anlaması ve bihassa da anlatması, yorumlaması zor bir kitap. Bir oturuşta bitirilebilecek ya da bir okunuşta içindeki derin kavramları çözümlenebilecek bir eser değil. Dolayısıyla, boş bir zihinle yoğunlaşarak okumanızı tavsiye ederim.
Kitap toplamda 22 orta veya kısa uzunlukta bölümlerden oluşuyor. Baudrillard, her bir bölümde toplumsal meselelere bağlı kalarak birbirinden farklı konuları ele almış.
Sadece sosyolojik değil antropolojik, felsefik, ve psikolojik çıkarımları da yapılabilir bu metinlerin. Çünkü alt metinlerin de pek çok gönderme var -Freud'dan, antropolojinin kuramlarına kadar- özellikle antropolojiye, evrimsel teoriye ve biyolojiye meraklı iseniz Jared Diamond'ın ''Tüfek Mikrop ve Çelik'' kitabını da okumanızı tavsiye ederim. Minik bağlantılar yakalamak mümkün bu sayede.
Kitabın içeriğinde yer alan belli başlı konular ise ; ''modernizm,medya, medyanın ve reklamcılığın hayatımızdaki yeri, teknolojinin ne boyutlara geldiği, klonlama, terörizm, makineleşme, 'ötekinin' yok oluşu, sanatın geçirdiği değişim ve kötülük sorunu''

Kitapta altını çizdiğim pek çok kısım oldu bunlardan birkaçını da paylaşmak isterim, bahsettiğim konular çerçevesinde güzel noktalara parmak basmış Baudrillard.

** (..) ''her şeyi istila eden medyatik ve reklamcı göstergeleşme tarzı; kültürün fotokopileştiği nokta.''

** ''Sanatsal ütopyaların en köktencisi olan karşı sanat bile, Duchamp'ın ''Şişe tutacağı''nı yerleştirmesinden ve Andy Warhol'un bir makineye dönüşme isteğinden bu yana gerçeklemiş oldu. Dünyanın tüm sanayi makineleri estetikleşti, dünyanın tüm anlamsızlığı estetik tarafından güzelleştirildi.''

** ''İnsan, Dünya gezegeniyle, toprağıyla ve bedeniyle, günümüzde, kendi yarattığı ve yörüngeye yerleştirdiği uyduları karşısında uydulaşmış durumdadır. İnsan, bir zamanlar aşkındı, şimdi yörüngesinden çıktı.''

**'' Artık büyümüyor, ur halini alıyoruz. Hızlı çoğalma toplumundayız; hiçbir belirgin hedefe göre kendini düzenlemeden büyümeyi sürdüren bir toplumdayız. Urlaşan bir toplum kendi tanımına aldırmadan, kontrolsüz biçimde gelişen ve nedenlerin yitimiyle birlikte sonuçları yığıldığı bir toplumdur.''

**'' İnsanlar akıllı makineler yaratıyor ya da düşlüyorlarsa gizliden gizliye kendi akıllarından umut kestiklerinden ya da dehşet verici ve gereksiz bir aklın ağırlığı altında ezildiklerindendir : O zaman bu akılla oynayabilmek ve onunla eğlenebilmek için aklı makinelere hapsederler. İktidarı politikacılara bırakmanın bize her tür iktidar isteğine gülme olanağı tanıması gibi aklı makinelere emanet etmek de bizi her tür bilme iddiasından kurtarır.''

**''Kişi artık ötekiyle yüz yüze gelmiyor, ama kendi kendisiyle çatışıyor. Bağışıklık sürecinin saldırgan biçimde tersyüz oluşuyla, bağışıklık kodundaki bir bozuklukla ve kendi savunma sistemlerinin yok olmasıyla birey kendi antikoruna dönüşüyor. Dolayısıyla tüm toplumumuz -mikroplardan arıtırılarak içinde- ötekiliği etkisiz kılmayı, doğal gönderme olarak ötekini yok etmeyi amaçlıyor. İletişim yüzünden bu toplumun kendisine karşı alerjisi artıyor. Kendi genetik, biyolojik ve sibernetik varlığı karşısındaki şeffaflık yüzünden beden, kendi gölgesinden bile alerji kapıyor. Yadsınan tüm ötekilik hayaleti kendi kendini yıkan bir süreç olarak diriliyor. Bu da kötülüğün şeffaflığıdır.''

Daha onlarca altını çizdiğim ve üzerine düşünülmesi gereken satır var.
Eğer sosyoloji, psikoloji, antropoloji, felsefe, medya veya siyaset bilimi gibi bir alana ilginiz varsa bunlardan herhangi biri üzerine okumalar yapmayı seviyorsanız güzel bir tercih olabilir. Özümsemesi zor bir eser olsa da okunmadan geçilmemeli diye düşünüyorum.
224 syf.
·Puan vermedi
Çağdaş felsefede insana inilmesinin ardından bazı meselelerden bahsedilmesi gerekti. Örneğin ben kimim ve gerçek dünya bu mu? İçinde yaşadığımız dünya ne denli doğru, birey gerçekliği algıladığını iddia ederken aslında gerçeklik gösterilen midir? Medya gerçeklik algısını nasıl değiştirmektedir gibi açıklamalar ile sizin dünyaya bakışınızı değiştirecek bir kitaptır. Anlam bunalımı yaşayan bireye aslında anlam bunalımının dış dünyada var olduğunu söyler ve en önemlisi Baudrillard gibi cesur bir düşünür tarafından kaleme alınmıştır.
85 syf.
·Beğendi·10/10
Okumamın üzerinden epey zaman geçmiş olmasına rağmen : Neden Sessiz Yığınlar ? Kendine özgü davranışları olamayan kitleleri , Aydın beyinlerin aptallaştırıcı vurdumduymazlığa tutulmasını, içi boş eğlence odaklı kollektif bilincin oluşmasını güncel örneklerle bizlere anlatıyor..medya ve iktidar gölgesinde toplumsalın nasıl eridiğini , Toplumsal çoğunluğun medyadan gösteri beklemesi sonucu ortaya çıkan simülark kavramını bizlere anlatıyor . Yazarı okurken "Sen Anlat Canım Ben Dinliyorum " deyip şuncacık kitabı bitiriveriyorsunuz.
240 syf.
jean baudrillard'ın yine derinlemesine bir insan incelemesi, yine bir simulasyon kuramı denemesi.

bu kez tartışmaya açtığı: seks, haz, cinsellik, porno gibi konulardan oluşan kitap okurken elinizde sözlük bulundurulması elzem olduğu için okumak için sağlam bir sabra ihtiyacınız olabilir.

sık sık kullanılan teknik tabirler ve akademik terimler sizi yorabilir. bilmediğiniz terimleri tek tek ''nedir'' diye okuduğunuz ve cümle içinde tekrar değerlendirdiğiniz vakit kitabı çözmeye başlayacaksınız. kısacası biraz birikim gerekiyor bir solukta okumak için.

iletişim bilmi eğitimi sürecinde işlediğimiz için benim kavramlara tektek bakma ihtiyacım olmadı ama bu yöntem en doğrusu olacaktır.

baştan çıkarmanın sadece cinsellik ve aşkla sınırlı olmadığını, ekonomik tüm süreçler ile sosyal ilişkilerin, insanın baştan çıkarılması üzerine kurulu olduğunu gösteren bir eseridir.

simülasyon tabanına göre dizayn edilmiş toplumun smülakr'ın nesnesi konumuna getirilmesi, simgesel değiş tokuş un içi boş sistematiğinin, sadece kapitalin niceliksel ve niteliksel azmanlaşmasını sağlamasıdır. 1950 sonrası dönemde başta kadın bedeni olmak üzere insan bedeni de metalaşmış, tüm medya unsurlarında cinsel içerikli görseller baş köşeye oturtulmuş, tüketiciyi baştan çıkarıp tüketimi azamileştirmek için vitrin düzenleme, pazarlama - marketing mantığı almış yürümüş, malın kendi kalitesinden önce ambalaj kalitesi öne çıkmış, mağazalardaki alıveriş hızını arttırmak, tüketicinin bilinçaltına gaz vermek için aşırı doz müzik dinletmek işin raconu haline gelmiştir.

başta amerika olmak üzere gelişmiş ülkelerde başlayan bu gelişim zamanla üçüncü dünya denen toplumları da esir almış, 1980 sonrası ülkemizde de zuhur etmiş ve tam gaz etkisini sürdürmektedir.

sonuç olarak; anneler günü dahil her tüketim grubuna bir gün hediye edilmiş, özellikle sevgililer gününde sevgilisini baştan çıkarma umuduyla hediye almaya mağazalara koşuşturan kitleler daha sevgilisine ulaşamadan baştan çıkarılmakta ve bir güzel becerilmektedir. becerilmektedir dememe rağmen herkes halinden memnundur o ayrı !

Yazarın biyografisi

Adı:
Jean Baudrillard
Unvan:
Fransız Düşünür, Sosyolog
Doğum:
Reims, Fransa, 27 Temmuz 1929
Ölüm:
Paris, Fransa, 6 Mart 2007
Jean Baudrillard (Jan Bodriyar) (d. 27 Temmuz 1929, Reims - ö. 6 Mart 2007), Paris), ünlü Fransız düşünür/sosyolog. Medya teorisi, Postyapısalcı felsefe ve postmodernizm üzerine olan çalışmalarıyla ünlenmiştir.

Hayatı

Fransa'da bir devlet memurunun çocuğu olarak doğdu. Sorbonne Üniversitesi'nde Almanca okudu, ailesinde üniversiteye gitmiş olan ilk kişiydi.

Mezun olduktan sonra bir süre eğitim kurumlarında Almanca öğretmiştir. 1950-1960lardaki bu dönemde, Cezayir sorunu yaşamını ve düşüncesini fazlasıyla etkilemiştir. Almanca öğrettiği bu dönemde doktora tezine de (sosyoloji üzerine) devam etti. 1966'da doktora tezini bitirdi, tezinin başlığı "Thèse de troisième cycle: Le Système des objets" idi.

1966 yılının Eylül ayında Université de Paris-X Nanterre'de (Nanterre Üniversitesi - Paris-X) asistan oldu. 1968'deki öğrenci eylemlerinin etkisinde kaldı,Yapısal Marksizm ve medya teorileri ile ilgilendi. 1972'de aynı üniversitede, profesör olarak, sosyoloji öğretmeye başladı. 1987'dan 1990'a kadar Université de Paris-IX Dauphine'de (Dauphine Üniversitesi - Paris-X) görev aldı.

"Eski Yugoslavya'daki Müslümanların maruz kaldığı soykırım, Yeni Avrupa Düzeni'nin evrim sürecinde bir aşamadır. 'Etnik temizliğin' infazcısı olan Sırplar, yeni biçimlenen bir Avrupa'nın öncülüğünü yapıyorlar." (Lettre dergisi, Kış 2005)

Çalışmaları

Bugünün siyasi ve ideolojik akımlarını reddetmesi ününün artmasına neden olmuştur. Bugüne kadar birçok önemli çalışmaya imza atmıştır.Simülasyon kuramını oluşturmuş, kitle zihni üzerine çarpıcı satırlar yazmıştır. Tüketim üzerine düşünceleri ve yapıtları ise onun ününe ün katmıştır. Medya ve kitle iletişim araçlarına dair eleştirileri de diğer düşünceleri kadar çarpıcıdır. Birinci Körfez Savaşı üzerine yaptığı açıklamalarla, Körfez Savaşı'nın oluşumunu ve etkilerini entelektüel bir açıdan farklı bir şekilde yorumlamıştır.

Simülasyon evreninin ortaya çıkışı II. Dünya Savaşının sonuçlarıyla bağlantılıdır. Baudrillard'a gore II. Dünya Savaşı sonrası sağ, solun işlevlerini yerine getirmeye başlamış; yâni, sosyal devlet ilkesi ortaya çıkmıştır. Ayrıca sanayi ve tarım sektörlerinin belirleyiciliği iletişim ve hizmetler sektörlerinin belirleyiciliğinin ardına düşmüştür. Bu veriler batıda bir çeşit durağanlığa sebep olmuş ve batı kendi ekseni etrafinda dönmeye başlamıştır. Bu kendi etrafında dönüş süreci kavramların içlerinin boşaltılması sonucunu doğurmuştur. Artık her kavram televizyonlardan akmakta, insanlar teknolojinin onlara sağladığı bu rahatlık sayesinde herhangi bir şeyi derinlemesine düşünememektedir ve iletişimi sağlamak adına yaratılan cansız kitle iletişim araçları kendilerine yüklenen işlevden, yani aracı olma konumundan çıkıp bağımsız bir kendilik haline gelmiştir. Birey ise bu durumu çaresizlik içinde izlemektedir; herseyin farkındadır, fakat rahatlığından da taviz vermek istememektedir. Baudrillard'ın örneğine bakacak olursak: Birey televizyonda Sudan iç savaşını, herhangi bir tuvalet kağıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra Sudan'daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren simülasyon evrenidir. Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır.

Yazar istatistikleri

  • 287 okur beğendi.
  • 1.092 okur okudu.
  • 66 okur okuyor.
  • 1.902 okur okuyacak.
  • 46 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları