Jeanette Winterson

Jeanette Winterson

7.4/10
144 Kişi
·
330
Okunma
·
30
Beğeni
·
2.714
Gösterim
Adı:
Jeanette Winterson
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Manchester, İngiltere, 27 Ağustos 1959
Jeanette Winterson, yazmaya 1980’lerde başlayan İngiliz yazarlar arasında en özgün isimlerden biridir. 1959’da Manchester’da doğdu. Altı yaşındayken evlat edinildi ve İngiltere’nin kuzeyinde, Lancashire’da büyüdü. 16 yaşında ailesine lezbiyen olduğunu açıklayıp evinden ayrıldı. Oxford Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı okudu. Londra’ya taşındıktan sonra, 24 yaşındayken yazdığı, büyük övgüler alan ve otobiyografik öğeler taşıyan ilk romanı Tek Meyve Portakal Değildir (çev. Sevin Okyay, Sel Yayıncılık) yayımlandı. 1985’te Whitbread Ödülü’nü (yeni adıyla Costa Ödülü) kazanan bu eser, yazarın kendisi tarafından televizyona uyarlandı (1990) ve dizi BAFTA Ödülü aldı. Tutku romanı (çev. Pınar Kür, Sel Yayıncılık) 1987 yılında John Llewellyn Rhys Ödülü’nü kazandı. 2006 yılında Britanya İmparatorluk Nişanı’yla ödüllendirilen yazarın Günışığı Kapısı (2012) adlı romanı da Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Düzenli olarak Guardian gazetesine yazan Winterson, Gloucestershire ve Londra’da yaşıyor.
İnsan ya yüreğinin derinliğinden yapmalı bir şeyi ya da hiç yapmamalı.
Jeanette Winterson
Sayfa 17 - Sel Yayıncılık
Bana kalırsa , öleceksem eğer, tek başıma kimsenin olmadığı bir yerde öleyim.
Kelimelere güvenebilirsin, anlayana kadar onlara bakabilirsin, insanlar gibi bir cümlenin ortalık yerinde değişmezler.
Jeanette Winterson
Sayfa 96 - Sel Yayınları - 2. Baskı
Yüreğinizin en derininde yatanı güvenip de erkeklere sakın açıklamayın. Yüreğinizin en derininde yatan onlar ise, bunu kendilerine söylemeyin.
Jeanette Winterson
Sayfa 40 - Sel yayınları
Tesadüf eseri karşılaştığım bu kitabı hiç düşünmeden okuma listeme eklememin sebebi yazarın ön sözüne vurulmuş olmam. Anladım ki çok farklı tarzda bir kadınla ve güzel bir eserle karşı karşıyayım. Sanatı ve okuma anlayışını öyle güzel tarif etmiş ki incelememde ön sözünden bir kesit paylaşmadan rahat edemeyeceğim:

"Sanatın yaptığı garip şey, zamanı hem sıkıştırması hem de genişletmesi. Örneğin bir roman okuduğunuzda, birkaç saatlik bir okuma süresi içinde çok büyük olaylar, çok uzun zamanlar geçip gider. Şiir belki bir anlıktır ama yaşamın tümünü içerebilir. Ciddi bir klasik müzik parçası dinlediğimizde zamanın hiç farkında olmayız. Sanatın bize sunduğu iyileştirme etkeni yalnızca ne dediği, ya da ne yaptığı ile sınırlı değildir -neye izin verdiği önemlidir. Gündelik zaman bir süreliğine önemsizleşir. "Zamanın geçtiğini fark etmedim," dediğimizde özgürlüğümüzü hissederiz. Aşık olduğumuzda da aynı şey olur. Yaptığımız işe tamamen daldığımızda da, şöyle rahatça oturup kitabımızı açtığımızda da aynı şey olur.
Okumak bize okumamaktan daha çok zaman kazandırır."

Zaman içinde nerede olmak isterse orada olmayı seçmekten yana olan yazar kitabında da zaman kavramını tamamen yok ederek yaptığı yolculuklardan çok, başka yerde başka zamanda yapmış olabileceği yolculuklarla karşımıza çıkıyor.
Hikayenin içine girdiğimiz andan itibaren boş uzam ve ışık noktaları arasında kitabında var olan "dans eden on iki prenses" gibi rüzgara kapılıp sürükleniyoruz.

Köpekleriyle birlikte yaşayan devasa büyüklükte bir kadının Jordan adında bir çocuğu Thames nehrinde bulmasıyla başlıyor roman. Kadının kaba tavırlarından sevilecek bir özelliği yokmuş gibi görünüyor ama zamanla sevdiriyor kendini. Jordan ise denizlere aşık. Yaptığı yelkenleri ırmakta yüzdürmek onun en sevdiği uğraşı. Gemilerin batabileceğine inanmayan bu çocuk, kalbinin -belki de kendinin- arayışı içine sürükleniyor. Bazen buluşup bazen ayrı düşüyorlar kendi hikayeleri içinde.

Eser tamamen fantastik diyemiyorum çünkü yazar bu kitabın tarihi bir roman sayılabileceğini söylüyor, bir kısım doğru. 17. yüzyılın İngilteresi'nde I.Charles krallığı dönemini kapsıyor. Muz ülkeye geliyor ve ananas ile tanışıyor sonraki yıllarda halk. Diğer taraftan tamamen masalsı. "Dans eden on iki prenses" bizim bildiğimiz masal kahramanlarından oluşsa da isimler ve olay kurgusu tamamen farklı. Yazarın yarattığı "sözcükler kenti"ne ise özellikle hayran kaldım. Kocaman bir balona bindiğinizi ve insanların ağzından çıkan sözcüklerin havaya karışmasıyla yarattığı olumlu/olumsuz tüm etkiyi sopalı yer beziyle temizlediğinizi düşündürüyor yazar sonra da o balonla uçup götürüyor hayal gücünün uç noktalarına.

"Vişnenin Cinsiyeti aslında meyvelere dair değil. Daha önce hiç görülmemiş ama özlemi çekilen, hayali kurulan şeylere dair. Yaşamı yolculuk ve riziko olarak görmeye dair."

Zamanın içinde kaybolmak isteyenlere şimdiden keyifli okumalar.
Hayata farklı başlamış, din ile iç içe büyümüş bir çocuğun yaşadıkları ve aslında yaşamak istedikleri.
Kısıtlamaların, efendisi olarak gördüğü din adamlarının, yaptıkları ayinlerin kısaca çevresinde dini ile ilgili olup biten her olayın büyüdükçe anlamını sorgulamaya başlayan bir karakter. Fakat karakterdeki asıl ilgi çekici kısım: dinindeki en büyük, bağışlanamaz günahlardan olan hemcinsine ilgi duyma.
Dindeki kısıtlamaların - özellikle cinsiyetle ilgili olanların- insan üzerindeki psikolojik etkileriyle ilgili çok güzel bir roman olmuş.

Bu kitabı çaktırmadan poşetime atan tatlı ve aşırı ilgili Samsun Tuyap kitap fuarı görevlisi Sel yayıncılık çalışanına da çokçokçok teşekkür ediyorum. (olayın üstüne kendisini tüm sosyal medya hesaplarından taciz ettiğim doğrudur:)

Kısaca demem o ki; açın Hozier'den Take Me to Church'ü, o desin:

'We were born sick,' you heard them say it
My church offers no absolutes
She tells me 'worship in the bedroom
The only heaven I'll be sent to
Is when I'm alone with you
I was born sick, but I love it
Command me to be well
Amen. Amen. Amen

siz de din ve' hasta'ların kısa yolculuğuna çıkın.
Bazı kitaplar vardır kendinizi kitabın sayfalarında kaybeder, gerçekleşen olayların içinde bulunur adeta onları yaşarsınız. Hatta kitabı o kadar çok beğenirsiniz ki bitmesini dahi istemezsiniz. Bu tarz kitaplar okuyucu için adeta bir armağandır. Bir de okuyucu için tam anlamıyla "eziyet" olan kitaplar vardır. Bir türlü bitmek bilmezler. Okuyucuya hiçbir şey katmazlar. Eğer inatçı bir okuyucuysanız olayların karışıklığına, anlatımın tekdüzeliğine rağmen kitabın son sayfasını görmek istersiniz. Vişnenin Cinsiyeti tam anlamıyla benim için ikinci kategorideki bir kitap niteliğindeydi. Gerek olayların birbirinden kopukluğu gerekse konunun oldukça erotizm barındırması nedeniyle bir an önce bitmesini dilediğim kitaplar listesine girdi.
Yazarın okuduğum ilk kitabı ve tarzını oldukça sevdim. Yazarın, üslup ve içerik bakımından sıradışı bir tarzı var. Öncelikle kitap çok farklı içerik yapısından oluşuyor. Her ne kadar 17. Yüzyıl İngilteresinde geçsede, konu orda sabit kalmıyor. Zaman ve mekanı yok eden masalsı anlatımın yanı sıra fantastik kurguyla döşenmiş, gerçeklikten bağını da koparmayarak bir dünya yaratmış. Gerçeklik ve hayal dünyası simgesel anlatımını da katarak değişik biçimlerde sürekli etkileşim halinde. Ayrıca olayların içinde İroniler bolca bulunuyor. Hele ki ana karakterin felsefik bakış açısı, beni düşünceler deryasına sürükledi. Sizi derin ve gizemli yolculuklara çıkartan okurken zaman kavramını yok eden kitaplardan. Okumanızı tavsiye ederim.
Bu kitapla ilgili söyleyeceğim ilk şey okumanın zor olduğu. Yazarın kullandığı kelimeler ve anlatım tarzı çok dikkat çekici olmasına rağmen konunun bütünlük sağlanaması ve zaman kavramının olmaması beni çok zorladı. Önsözü çok ilgimi çekti ve bir sürü altı çizili cümlem oldu. Kitapta da aynı şekilde kendimi bulduğum ve altını çizdiğim çok alıntı vardı. Fakat bütün olarak düşünürsem beni çok karıştıran, neredeyiz nerde kaldık dedirten, ve içine tam anlamıyla giremediğim bir kitap olarak kaldı. Masalsı anlatımı, çok fazla mekan değişikliği ve dans eden 12 prensesin öyküsü beni etkileyen yönleri oldu.
Kısaca konuya değinip bol alıntıyla bitirmek istiyorum.
20 köpeğiyle birlikte yaşayan devasa boyutlu bir kadın nehrin kıyısında bir çocuk bulur. Jordan adını verdiği çocuğu büyütür. Bütün eşyaları tavana bağladıkları iplerle havada tutulan bir eve yemeğe gider Jordan ve orada dans eden bir kıza vurulur. Kızı ararken başından geçenleri masalsı kelimelerle anlatıyor kitap ve hayal gücünüze çok şey düşüyor. Kızı ararken dans eden 12 prensesi buluyor. Her prensesin hikayesinin anlatıldığı bölüm oldukça güzel. Devamı kitapta

Öykülerin de kendi kendilerini değiştirmek gibi bir özelliği vardır.

Büyüme çağındayken, o her şeyin karmakarışık olduğu dönemde yüzümü kitaplara gömerdim, oksijen maskesi niyetine. Kendi hava kaynağımdan emin olmak için yazarlığı seçtim.

Zamanın geçtiğini fark etmedim dediğimizde özgürlüğümüzü hissederiz. Aşık olduğumuzda da aynı şey olur. Yaptığımız işe tamamen daldığımızda da, şöyle rahatça oturup kitabımızı açtığımızda da aynı şey olur.

Her yolculuk kendi çizgileri içinde bir başka yolculuk gizler: Sapılmayan dönemeç, unutulan açı.

Kendimden kaçtıkça içimdeki yakalanma duygusu daha büyük bir tutkuya dönüşüyordu.

Bir yerin haritada olmaması ne farkeder ben orayı tarif edebildiğim sürece?

- Temizlik Tanrı'ya yakınlıktır.
+ Tanrı insanın kalbine bakar, yoksul bir kadının entarisine değil.

Balonlar da büyük görünür ama hiç ağırlıkları yoktur.

Balık tezgahının sahibi olan kadın bana iyice tembih etti: Hiçbir zaman başka bir kadını kazıklamayacaksın, ama erkek geldi mi ya fiyatın iki katını söyleyeceksin ya da kötü balık vereceksin.

Gövdem günahkar değilse bile kafam günahkar. Aşkın sesini tanıyorum.

Bir kere aşık oldum. Aşk dedikleri şey bizi doğruca cennetin kapılarına götüren, aynı anda o kapıların sonsuza dek kapalı olduğunu gösteren zulümmüş meğer.

İnsan gövdesi kendi kendinden bu kadar çok mu tiksiniyor ki her ne pahasına olursa olsun kurtulmak istiyor.

Herkes aynı fikirde olunca hayatın keyfi kaçıyor.
“Vişnenin Cinsiyeti aslında ananas hakkında bir kitaptır “. Diyerek bir önsöz yazmış Sevgili Winterson. Kitabı okurken, kelimelerin veyahut normal yaşantımızın, hayal gücüyle nasıl harika şeylere dönüşüp bize verildiğine şaşmamak elde değil. Çoğu zaman okurken Otostopçunun Galaksi Rehberi’nin yazarı olan Douglas Adam’a benzettim dil ile oynayışını. Öyle yazarlar var ki , biz konuşma dilinin üzerine bişey katamazken, onlar bire bin katıp metin diline ne anlamlar ne oyunlar yüklüyorlar. Değil mi ? Hal böyle olunca beni etkilemeyecek şekilde okumam mümkün değildi.
Kitap dört kısımdan oluşuyor. Ana karakterler Köpek Kadın -abartılığı, harbiliği ve çocuk aklı gibi düz mantığıyla- ve Jordan -Thames nehrinde bulunan ve Köpek Kadın’ın sahiplendiği denize vurulan oğlan - gözünden anlatılıyor. An gelecek zaman ve mekan kavramını şaşıracaksınız benden söylemesi . Keyifli okumalar ...
Dipnot : Ekim ayının getirdiği güzel insanlar ve bu minik hediye -bi nevi erken doğum günü hediyesi gördüğüm kitap hediye eden “iyi “ birinin - geride bıraktığım ailemi ,arkadaşlarımı ve okulumun büyük anlamda destekçisidir.
Yazarın otobiyografik sayılabilecek hikayesini kurgulayarak anlatmasıyla ortaya çıkmış bir kitap bu. Misyoner olması için evlatlık alınan Jeanette'in gey olduğu gerçeği, cemaatin en sofu üyesi olan annesi tarafından hoş karşılanmaz ve kilise hayatından sürgün edilir. Hayatının görünmez bir iplikle annesine bağlı olduğunu düşünen Jeanette ise sürgünde gibi geçen yılların ardından yine kasabasına ve annesine döndüğünde bazı şeylerin asla değişmediğini, bazı şeylerin ise sis perdesiyle çevrili olduğunu görür. Ben bu kitabın konusundan ziyade yazım şeklini sevdim sanırım. Sıcak bir anlatımla okuru kendine bağlayan bir yazar Bayan Winterson. Sel Yayıncılık'tan beklemediğim kadar yazım hatası vardı bu arada, belirtmeden geçemem. Her şeye rağmen yazarla tanışmak adına güzel bir kitap, tavsiye ederim. =)
Yaşamayı ölüme ön hazırlık sayan, ilgisini sevgisini esirgeyeceği bir bebeği niçin evlat edindiğine dair hiçbir fikri olmayan bir anne ve işçi sınıfına mensup, çoğu kez yorgunluktan bitap evi yalnızca otel olarak kullanan bir baba...

İncilde öğütlenen dışında her şeyi günah sayan, son derece katı kurallara sahip protestan bir aile tarafından evlat edinilen yazar, çocukluğunu "Çocukların çoğu, Noel gecesi bacadan indiğinde bulması için Noel Baba'ya birşeyler bırakarak büyür. Ben Mahşerin Dört Atlısı için armağan hazırladım" sözleriyle özetliyor aslında.

Yazdıklarının ne kadarı kurgu ne kadarı onda iz bırakmış anılar emin olamıyorum. O da böyle olsun istiyor zaten. "Kurgu ilaçtır, gerçeğin hayalgücü üzerinde bıraktığı tahribatı tedavi eder" diyor.

Neden yazar olduğundan da bahsediyor mesela. Kendini tuvalete kilitleyip gizli saklı okuduğu; okuduktan sonra yatağının altına sakladığı kitapları, fark edildiğinde yakılıyor ilmin her türlüsüne düşman annesi tarafından. O da kendi kitaplarını kendisi yazmaya karar veriyor. İyi ki de öyle yapıyor. Ne okumaya ne alıntı eklemeye doyamıyorum.
Neden bu kadar geç kalmışım diye hayıflandığım kitaplardan birisi oldu Tutku. Çok değişik bir tarz, değişik bir haz. Yazarın boşluklar bıraktığı ve doldurmanız için kalbinize dönmenizi gerektiren bir yapıt. Bittiğinde sanki derinden etkileyen bir rüya görmüşsünüz de hatırlayamıyormuşsunuz gibi bir iz bırakan. Tekrar okunmayı hak eden ender kitaplardan.
Atlas, mitolojide hem sevdiğim hem de durumuna üzüldüğüm kahramanlardan biridir. Bu kitapta Herkül'ün Atlas'a çıkarları gereği yaklaşması ve yükünü kısa bir süreliğine alarak biraz olsun onu rahatlatırken " düşünmesine " neden olması anlatılıyor. Yazar her zamanki akıcı, duygulu ve samimi diliyle okuyucuyu avucunun içine alıyor. Son sayfasına kadar elinizden bırakmak istemeyeceğiniz öyküde, uzay araştırmalarında denek olarak kullanılan köpek Layka'nın çaresizliği de mutlu bir şekilde sonlandırılıyor. Yaşasın hayalgücü !

Yazarın biyografisi

Adı:
Jeanette Winterson
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Manchester, İngiltere, 27 Ağustos 1959
Jeanette Winterson, yazmaya 1980’lerde başlayan İngiliz yazarlar arasında en özgün isimlerden biridir. 1959’da Manchester’da doğdu. Altı yaşındayken evlat edinildi ve İngiltere’nin kuzeyinde, Lancashire’da büyüdü. 16 yaşında ailesine lezbiyen olduğunu açıklayıp evinden ayrıldı. Oxford Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı okudu. Londra’ya taşındıktan sonra, 24 yaşındayken yazdığı, büyük övgüler alan ve otobiyografik öğeler taşıyan ilk romanı Tek Meyve Portakal Değildir (çev. Sevin Okyay, Sel Yayıncılık) yayımlandı. 1985’te Whitbread Ödülü’nü (yeni adıyla Costa Ödülü) kazanan bu eser, yazarın kendisi tarafından televizyona uyarlandı (1990) ve dizi BAFTA Ödülü aldı. Tutku romanı (çev. Pınar Kür, Sel Yayıncılık) 1987 yılında John Llewellyn Rhys Ödülü’nü kazandı. 2006 yılında Britanya İmparatorluk Nişanı’yla ödüllendirilen yazarın Günışığı Kapısı (2012) adlı romanı da Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Düzenli olarak Guardian gazetesine yazan Winterson, Gloucestershire ve Londra’da yaşıyor.

Yazar istatistikleri

  • 30 okur beğendi.
  • 330 okur okudu.
  • 14 okur okuyor.
  • 424 okur okuyacak.
  • 8 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları