Jerzy Kosinski

Jerzy Kosinski

Yazar
8.2/10
424 Kişi
·
995
Okunma
·
75
Beğeni
·
5.009
Gösterim
Adı:
Jerzy Kosinski
Unvan:
Musevi ve Polonya Asıllı, Amerikalı Yazar
Doğum:
Łódź , Polonya, 14 Haziran 1933
Ölüm:
Manhattan , Amerika Birleşik Devletleri, 3 Mayıs 1991
Jerzy Kosiński (14 Haziran 1933 – 3 Mayıs 1991) Musevi ve Polonya asıllı, Amerikalı yazar Polonya'nın ikinci büyük şehri Łódź'da doğdu. II. Dünya Savaşı sırasındaki bir çocukken, Doğu Polonya'da Katolik bir Polonyalı ailenin yanına sahte bir kimlikle sığındı. Bir Katolik rahibi sahte bir vaftiz sertifikası çıkarmıştı, savaş sırasında Polonya Katolik Kilisesi'nin yaptığı olağan bir uygulamaydı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Kosiński ailesine kavuştu ve tarihle siyaset dalında 1957'de Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etmeden önce Polonya'da derece kazandı. 1962'de Amerikalı çelik imparatoriçesi Mary Hayward Weir ile evlendi.
1955-1957 yılları arasında Varşova Bilimler Akademisi'nde asistan olarak görev yapan Kosinski, Ford bursuyla ABD'ye gitti. Psikoloji doktorasını yaptıktan sonra, Wesleyan ve Princeton üniversitelerinde ve Yale Üniversitesi'nde öğretim üyeliklerinde bulundu.

İlk yazılarını 1960 yılında Joseph Novak takma adıyla yayımladı. Kosiński'nin en bilinen romanları arasında 1965 tarihli Boyalı Kuş ve 1971 tarihli Orada Olmak sayılabilir. Baş rolde Peter Sellers'ın ve filmin yönetmeni Hal Ashby 1979 yılında Orada Olmak romanından bir film çevirdi. Senaryosu Kosiński tarafından yazılmış ve 1980 yılında British Academy of Film and Television Arts (İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi) tarafından en iyi senaryo ödülüne layık görülüp, Amerika Yazarlar Derneği tarafından en iyi Another Medium'dan uyarlanmış komedi ödülünü de aldı.

Kosiński 3 Mayıs 1991 günü intihar etti. İntihar öncesi yazdığı ayrılma notunda "Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Buna sonsuzluk deyin."
Çok seviyordum kitapları. Çevremizdeki dünya kadar gerçek; neredeyse ondan daha zengin bir evren fışkırıyordu sayfaların arasından.
Tabii ki sırtımdan da vurabilir, diye düşündüm. İnsanlar birini gözlerinin içine bakmadan öldürmeyi tercih ederdi.
Eğer Titanic' e o renkli milyonerler değil de, yoksul göçmenler doluşmuş olsaydı, geminin batışını kolektif belleğimiz acaba bu kadar hatırlar mıydı?
Jerzy Kosinski
Sayfa 40 - E Yayınları.
..."Direnmekten vazgeçtim kuş oldum bende. Yere yapışmış, soğuktan tutulan kanatlarımı açabildim sonunda"...
Başarı, bir kısır döngsüydü. Ne kadar kötülük yaparsan o kadar güçlenirdin. Ne kadar güçlenirsen o kadar kötülük yapabilirdin.
Farklı bir saç ve göz rengiyle nasıl bir üstünlüğü olabiliyordu bazılarının diğerlerine karşı?
Jerzy Kosinski
Sayfa 100 - E Yayınları
256 syf.
·7/10
İnsanların çevresine yapabileceği vahşetin sınırı nedir ?

İnsanların çevresine göstereceği sevgi ve merhametin sınırı nedir?

İkisinin de sınırı yok her halde. Peki insanları vahşet veya sevgi davranışlarına iten sebepler neler olabilir? Çok cevabı var bu sorunun. Biraz daraltalım o zaman. Beş yaşında kız çocuğuna tecavüz ederek ölümüne sebep olan insan müsveddesi nasıl o hale gelir... ? Sadece “ savaş” ve ya “ cinnet” açıklayabilir mi böyle bir insanlık suçunu?

Sorularla başladık incelemeye. Kitabı okurken bende oluşan sorular bunlar. Kosinski’nin Boyalı Kuş kitabı çok tartışıldı ya, hep aklımdaydı okumak. Ankara kitap buluşması da vesile oldu, okuduk. Ne okuma ama, kaç kere kitabı elimden bırakıp şöyle bir nefes aldım bilmiyorum. Okumanın zorluğu yazımından değil anlatılandan. Okuyucunun zihninde ve vicdanında büyük yaralar açarak ilerliyor kitap biri biterken diğeri başlıyor şiddetin, zor iş bu yaralarla okumaya devam etmek.

Kosinski tartışmalı bir yazar, kimisi roman otobiyografik dese de kimisi çoğunun kurmaca olduğunu söylüyor. Zira anlatılanlar yenilir yutulur türden değil, büyük ithamlar var Avrupa’lı uluslara. Kitapta hiç yer ismi verilmese de buraların Alman sınırı ve Polonya olduğu biliniyor. Haliyle de yalanlanıyor anlatılanlar ve yazara saldırılar yapılıyor. Kim haklı kim haksız bilmiyorum ama bildiğim savaşın çok kötü bir şey olduğu. İkinci Dünya savaşı gibi çok güçlü ve sarsıcı bir savaşın içinde 6-7 yaşlarında güçsüz ve biçare çocuğun, köylerde ve dağlarda hayatta kalma mücadelesinin anlatılması ve bunların otobiyografik izler taşıdığının ima edilmesi çok manidar aslında. Boyalı kuş romanının yaşanmış veya kurmaca olduğu İkinci Dünya savaşında milyonlarca masum insanın işkence gördüğü ve öldürüldüğü gerçeğini de değiştirmiyor. Sistematik olarak katledilen yahudiler, fırınlarda yakılan, bedenlerinde biyolojik deneyler yapılan, yağından sabun yapılan yahudiler ve niceleri. Günümüzde ise bu facianın baş mimarlarından birisinin kitapları okunup bazen de övülüyor!! Ne denilir şimdi. Her yer Yahudi düşmanıyla dolu, öyle ki eline geçse ne yapacak Allah bilir! Siyasilerin hatalarıyla kocaman bir dine mensup kişilerin tümü cezalandırılır mı? Bu ayrımları ne zaman yapabileceğiz acaba...
Terör olaylarının çok olduğu bir dönem aile büyükleriyle haberleri izlediğimiz bir vakit, büyüklerimden birisi “hepsini öldüreceksin bunların, tepelerina atom bombası atacan ki bir tanesi bile kalmasın” demişti. Benem de tepem attı, ve biraz da sinirli dedim ki “ Şimdi, şurada beş altı yaşlarından onlardan bir kız çocuğu olsun sende de tüm yetkiler var. Al öldür. Büyüklerinin tüm suçunu ona yükle ve işkence yap hadi. Yapabilir misin ulan!!!”. “Ulan” benim ayıbım oldu, bazen tutamam kendimi. Kimsede çıt yok...

Savaş çok kötü, insanlığın vicdanına da aklına da aykırı ya, en kolay çare görüldüğünden çoğu zaman bu yola başvuruluyor. Geri zekalı ve ilkel siyasilerin verdikleri kararlarla milyonlarca insan ölüyor. Milyonlarca insan ve diğer canlılar ve Dünya ölüyor. Yüzyıllardır birbiriyle savaşan Avrupa ulusları ikinci dünya savaşından sonra, savaşın paylaşılamayan enerji ve sanayi kaynaklarından çıktığı teziyle AKÇT topluluğunu kurarak şimdiki Avrupa Birliğinin temellerini attılar. Kim inanırdı ki neredeyse tüm Avrupa’da eşya ve insanlar sınır olmaksızın özgürce dolanabilecek. Paylaşılamayan enerji ve sanayi kaynakları!... Savaşların asıl amacı budur ya bahanesi çoktur. Hiç yazmaya gerek yok, her gün ayrı bir bahane duyuyoruz zaten. İki taraf savaşıyor, iki taraf da ölenine şehit diyor. Tuhaf yahu, çok tuhaf.

Diyorum ki, insanlık tarihinde uzun vadede hep iyiye gidiş var, bundan sonra da öyle olacak. Hiç enseyi karartmayalım.Tüm insanlık bir gün, bilimin ışığında düşünce ve ekonomik özgürlüğüne kavuşup refah içinde yaşayacak. Dini ve ırksal ayrımlar, kültürel farklılıklar dünya zenginliği olarak kabul edilecek ve korunacak. Tüm zenginlikler tüm canlılarca paylaşılacak.

Çok mu iyimser oldu...

Olsun...
256 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
"Bu kitap beni neden bu kadar rahatsız etti?" sorusunun cevabı : https://youtu.be/danHMzhKVrY

Şubat 2014. İkinci Dünya Savaşı'nın 70 yıl sonrası.

Polonya'nın Oświęcim şehrindeki Auschwitz Birkenau toplama kampında dolaşıyorum. Soğuktan nefesim donuyor. Aynı doğduğum yeri hayatımın en başında belirleyemediğim gibi Auschwitz Birkenau'da da nefesimin soğuktan donup donmamasını belirleyemiyordum. Esirlerin kaldığı koğuşların içerisinde geziniyordum fakat bu koğuşların benim bugüne kadar yattığım yataklarla aralarında büyük farklılıklar vardı. Nedense ranzaların arasındaki mesafe bir insanın ancak girebileceği boyuttaydı, yataklar tahtadandı ve tabii ki de her yer soğuktu. Aldığım nefes soğuktu evet ama en azından oksijen karbondioksit dengesi arasında bir şekilde yaşam savaşımı zehirli gazları solumadan verebiliyordum.

Peki, ızdirari kaderine göre kendisinin engelleyemeyeceği bir şekilde kanatları boyanan ve aslında diğerleriyle aynı türden olmasına rağmen diğer kuşların arasına boyalı olarak salınan bir kuşun sırf ırksal farklılıktan dolayı saldırıya uğraması neden bugünkü hayatıma kadar sözkonusu olmamıştı? Bülbülü Öldürmek'teki küçük kız Scout'ın bile farkına vardığı gerçek olan "Bana kalırsa tek bir tür insan var. İnsanların hepsi insan." cümlelerinin farkına bir tek acımasız devlet liderleri mi varamamıştı?

Peki, Jerzy Kosinski'nin 1976 yılında yazdığı yazısında belirttiği gibi bir gün Manhattan'daki dairesinde otururken kapısına gelen ve Kosinski'yi kötü bir şekilde cezalandırmak isteyen adamlara Boyalı Kuş kitabını kuzenim yazmış demesi de neyin nesiydi?

Bakın. Bizim kalkmaktan erindiğimiz yataklarımız salt tahtadan veya demirden değil. Yataklarımızda 10 kişi yanyana uyumuyoruz. Yeni bir güne uyandığımız odalarımız soğuk değil. Türk ve Müslüman olmaktan ötürü çalışabilir durumdaki insanlarımız en kötü koşullarda Polonya'nın insanın ruhunu donduran havasında çalıştırılmıyor, çoğusu baba parası yiyip Instagram'da hikayeler paylaşıyor. Çalışamayacak durumda olanlarımız da gaz odalarına alınıp nefeslerine gaz verilmiyor. Canımız bir şey çektiğinde istediğimiz zaman etrafımızda çıkıp bir şeyler alabileceğimiz bakkallarımız, marketlerimiz var, elektrikli ve dikenli tellerimiz yok. Çoğu zaman istediğimiz şeyi yiyip içebiliyoruz. Çocuklarımız da bir şekilde okullarına devam edip sistemi eleştiriyor, birilerinin kararıyla gaz odalarında öldürülüp öldürülmeyeceği tartışmalarında hiç adları geçmiyor.

Pekala. Bizim boyalı kuş olmamamızın nedeni ne? Neden biz masum insanları da bir yerlerde toplayıp sebepsizce öldürmüyorlar? Kaderimize suç bulduğumuz bu ülkede yaklaşık 75 yıl öncesindeki o insanlar kaderleri hakkında en azından düşünmeye fırsat bulabiliyorlar mıydı?

Sorular var her zaman cevaplanması gereken. Fakat o toplama kamplarındaki karların üstüne yürüyüşümü şu kitabın verdiği hissiyatı da yanıma alarak tekrarladım. Milyon tane çıplak ayakla beraber yürüdüm bu sefer. Seçmemeyi seçmeyi istedim ama beni de sağa veya sola yolladılar işte. Hayır da diyemedim. Seçme ve seçilme hakkım diye bir şey yoktu çünkü. Yaşama hakkım başından beri yok gibi görünüyordu zaten.

Kızgınım, rahatsızım, iğreniyorum, sinirliyim. Hepsi de bu kitabın yüzünden. Gerçekler her zaman insanın yüzüne vurulduğunda daha gerçektir derler ya, Boyalı Kuş da aynı günlük hayatta anlık olarak hissettiğimiz öfke, iğrenme ve sinirlenme gibi gerçek. Öfkelenmelisin çünkü bu olayların hepsi gerçekti. İğrenmelisin çünkü kendi hayatınla karşılaştırdığında iğrenebilecek kadar kötü gerçekler var.

Ne bundan 75 yıl önce doğduk, ne de siyah ya da Yahudi olarak doğduk. Ama öyle de doğmuş olsak ne fark ederdi ki? İnsanların hepsi zaten insan değil miydi sadece? Irk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi görüş, etnik köken gibi sınıflandırmaların aslında sınıflandırma olamayacağından pek çok kez bahsetmedik mi televizyonlarda, gazetelerde, arkadaşlarımızın arasında?

En iyisi ne yapalım biliyor musunuz? Biz de Kosinski'yle beraber bir kuş olalım ve atlayalım boya kazanına. Sonra da ne olursa olsun.
256 syf.
İÇİNİZİ PARAMPARÇA EDECEK BİR KİTAP: Boyalı Kuş

Herkese merhaba bu kitabı fazi abla'nın #18793152 incelemesini okuduktan sonra "gerçekten okumalıyım" düşüncesiyle alıp okudum. Ve iyi ki okumuşum.
Teşekkürler Fazi abla =))

Öncelikle kitabın yazarından bahsetmek istiyorum. "Jerzy Kosinski". Çocukluğu tam da 2. Dünya savaşı yıllarına denk gelmiş (ne şanssızlık değil mi :/ ) ve belki de savaşın bıraktığı kalıcı etkiler yüzünden 1991 yılında 58 yaşında intihar etmiş. İntihar öncesi'nde bıraktığı not ise:

"Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Buna sonsuzluk deyin."

Bu arada bu kitap yazarımızın ilk kitabı. Bu kitabı savaştan sonra Amerika da yaşamaya başladığından bir süre sonra 1965 yılında yazıyor.

Kitabın kapağından da bahsetmek istiyorum. Kitabın kapağında adını veren Boyalı bir kuş resmi var. Peki boyalı kuş neyi temsil ediyordu? Boyalı bir kuş ise ne olurdu ki?
Sonuçta o da bir kuş ve kendisine benzemese de diğer kuşlar gibi uçuyordu. Ama işler öyle yürümüyor işte. Sen boyalısın farklısın yani.Farklılıklar olamaz. Boyalı kuş olamaz!
Aynen eserimizdeki insanlarda bu düşünce hakim. Esmer bir birey olamaz!!! "Esmer bir bireyin olduğu yerde uğursuzluk, felaket olur." düşüncesi hakim o dönem insanlarında. Yahudi olduklarını ve bu yüzden diri diri yakılmak istendiklerini söylemiyorum bile =(

Kosinski de kitabında bunu anlatmaya çalışıyor. Biliyorsunuz İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya da birçok "Yahudi" aile, çocuklarını Almanya da öldürülecek korkusuyla (sırf Yahudi oldukları için) trenlerle Avrupa'nın kuzey ülkelerine yolladılar. Sayılara göre (tam doğru mu bilmiyorum) tam 700.000 çocuk savaştan önce Almanyadan çıkartıldı."700.000". Üstelik aileler tanımadıkları kişilere para verip çocuklarını orada bakmak üzere kişilere teslim etmek üzere verdi bu parayı. Artık o Yahudi ailelerden parayı alan kişiler çocukları bakmak üzere birisine teslim etti mi? yoksa parayı alıp kaçtı mı?

Orasını siz düşünün

Kitapta da Yahudi ve esmer olduğundan dolayı Polonya'ya götürülen bir çocuğun hikayesi anlatılır. Sırf 'Esmer' olduğu için sırf 'Sarışın' olmadığı için ne acılar çekti o çocuk. Ne şiddetler gördü. Her zaman göç etmek zorunda kaldı köyden köye. Hangi köye gitse sıkıntı oluyordu farklı görünmesi. Sizce çok mantıksız değil mi 7-8 yaşında bir çocuk o zamanki Almanyasındaki durum yüzünden Ailesinden ayrılmak zorunda kalıyor. Hiç tanımadığı bir Ülkeye geliyor ve burada da çoğu insanlar (%95'i)sırf Esmer ve Yahudi olduğundan dolayı köylerine uğursuzluk gelir düşüncesi ile onu öldürmek istiyorlar. Bazen onu dövüyorlar bazen ise öldürülür korkusu ile köyden köye kaçıyor kahramanımız.


Kitabı ara ara sinirlenip birkaç yere fırlattığım bile oldu. "Sonu gelsin artık" diye söylendiğim de oldu. Yarattığı etkiyi siz düşünün!

Kitabın dili gayet akıcı ama anlatılanlar sizi ne kadar "sersemletir" bilmiyorum. Bu kitabı herkes okumalı kanaatindeyim.

Kitaptan birkaç Alıntıda paylaşmadan olmaz sanırım;
#31173815
#31174066
#31175739

Son olarak;

ÇOCUK VE SAVAŞ

Hiçbir çocuk
Savaş istemez
Bilir ki
O savaşın ilk günü
Çocukluğunun son günüdür.
(CİHAN DEMİRCİ)

Savaşsız bir Dünya temennisi ile
Kitaplarla kalın =)
256 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Naziler, soykırım, işkenceler... Bu ve aklınıza gelebilecek birçok ikinci dünya savaşı konulu kitapları okudum. Araştırdım durdum, araştırdıkça canım acıdı, yapılan işkencelere inanamadım, inanamadıkça daha farklılarını buldum, işkence yapan kadınları ve hayatlarını onlardan nefret ederek okudum..
Ama Boyalı Kuş! Okuduğum her kitaptan, duyduğum her öyküden farklı, okunması yürek isteyen Boyalı Kuş..

Tuco Herrera/Du sayesinde okudum ve ne söylesem az kalacak gibi bir his var içimde bu eser için.

Yazarın hayatını okuyarak başladım işe; çünkü her zaman, yazarların yaşadıklarından etkilenerek yazdıklarını düşünürüm. Yine yanılmadım. Kosinski'nin intihar edişini okuyup, kitabı bitirince anladım yine yanılmadığımı.

Kısaca bahsedeceğim olaydan çünkü ayrıntıya girmek kitabı anlatmak demek olur bu eserde. İkinci dünya savaşı sırasında altı yaşında bir çocuk, savaştan ve şiddetten uzak kalsın diye annesi ve babası tarafından başka bir yere gönderilmek istenirken aniden işler karışır ve kahramanımız kendisini her seferinde başka bir köyde, insanlıktan nasibini almamış kişilerin yanında bulur. Bir yandan Almanlar tarafından yakalanmamaya çalışır, diğer yandan da köylülerin işkencelerine maruz kalır. Yaşı ilerlerken; ustalarından büyüyü, duayı, çiftlik işlerini, kötülüğü, iyiliği, Tanrı'yı, Şeytan'ı ve daha birçok şeyi öğrenir. Öğrendikçe değişir, değiştikçe hırslanır; bazen umudunu yitirir bazen de direnir. İşte böyledir Boyalı Kuş'un öyküsü. Farklılıkları ile kabul görmeyen, itilen, soyutlanan herkestir aslında Boyalı Kuş..

Etkili, sarsıcı bir kitap okudum. Herkesin okuyabileceğini düşünmüyorum. Birçok kişide rahatsızlık yaratabilir ancak bunların savaşın gerçek yüzü olduğunu da bilmekte yarar vardır..
256 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
İkinci Dünya Savaşının en acımasız yönlerini, tek başına yaşayan kimsesiz ve küçük
bir çocuğun o günlerdeki çektiği eziyetleri ve gördüğü vahşetleri anlattığı, gerçek hayattan kurgulanan muhteşem bir eser.

Aynı kitaptaki çocuk gibi yazar Jerzy Kosinski'de savaşın başladığı yıllarda , 6 yaşındayken, ailesi tarafından, korunması için bir kadının yanına bırakılmış, fakat bırakılan kadının kısa süre sonra ölmesi sonucu ortada kalmıştır. Bütün savaş süresini yani 6 yaşından 12 yaşına kadar olan çocukluk dönemini istenmediği kişilerin yanında, kırsal bölgelerde devamlı kaçarak geçirmiştir. Yazarın kitapta kendi yaşadıklarını anlatıp anlatmadığını tam olarak bilemiyorum. Ama kitapta anlatılanların kendi durumuyla benzerlik göstermesinin , bizi bu yönde bir düşünceye sevketmesi de gayet normaldir.

Kitapta anlatılan, küçücük bir çocuğun maruz kaldığı şiddet, eziyet, açlık, yersizlik, devamlı ölüm korkusu, kimse tarafından kabul edilmeme ve dışlanma durumu, ..gibi insanlık dışı olayların ve bizzat şahit olduğu türlü türlü vahşetin bırakın tamamını sadece onda birini yaşayan erişkin bir insanın ruhsal durumunun ne hale gelebileceğini düşünebiliyor musunuz ? Ve bütün bunları yaşayan, 6 - 12 yaşının tamamını böyle geçiren bir çocuksa, o çocuk hayatı boyunca yaşadığı bu travmayı atlatabilir mi sizce ? Bence kesinlikle atlatamaz.

İşte yazar da atlatamamış ve ancak 58 yaşına kadar dayanabilmiştir. Sonunda çektiği ızdıraba intihar ederek son vermiştir.

Tabii ki kitapta yazılanların ne kadarını yazar yaşadı,ne kadarını diğer çocukların yaşadığı olaylardan esinlenerek yazdı bilemiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var ki o yıllarda bütün bunlar birileri tarafından yaşandı. İşte asıl acı olan da, bu gerçek !

Kitabın isminden de anlaşıldığı gibi tıpkı bir boyalı kuş gibi, vahşetin iyice vahşileştirdiği insanların ortasında kalan bu çocuğun anlattığı, bu acı ve yürekleri dağlayan yaşam hikayesini mutlaka okuyun.
256 syf.
·Beğendi·10/10
başlamadan evvel yazar hakkında kısa bir bio vereyim istiyorum zira hayatını bilmeden okuyacaklarınız biraz HAVADA KALMIŞ OLACAK..yazar ( ismi Yeje Koşinski olarak okunuyor - lehçe de ne dil kardeşim! ) 1933 senesinde polonya da doğar..daha sonraları 2. dünya savaşı patlak verip nazilerin raydan çıkarak "ölü insan konserve fabrikaları" kuracağını anlayan ailesi, kendisini bir kataolik kilisesine verip "biz YANDIK sen yanma yavrum" diyerek kendisini terk eder..vaftiz edilip josef ismini jerzy kosinski' ye ceviren ve kilisenin himayesinde savaşı kazasız belasız atlatan yazarımız savaş sonrası hayatına kaldığı yerden devam eder.. ama almanları polonya dan süpürmekle görevli ussr yani sovyetler birliği, polonya'ya yardımla beraber kendi ideolojileri olan komünizmi de getirmişlerdir..(ne ilgisi var deme oku var bir bildiğimiz =) ).. babası da daha sonraları bu komunist cenaba geçecek olan yazarımız , öğrenimini polonya'da , tarih ve sosyoloji üzerine tamamlayıp bir şekilde amerikalı ünlü yönetmen Roman Polanski ile irtibata gecer.. tabii kendisi o sıralar komünizmden nefret etmektedir.. böylece hazırladığı sahte kimlik ve belgelerle fırsatlar ülkesi amerika'ya iltica edip orada bilmem kim isimli, daha sonra boşanacağı meşhur ve milyarder bir çelik kralının alkolik dul karısıyla evlenen ve yürü ya kulum gazını alan Jerzy Kosinski , jet sosyetenin ve edebiyat tayfasının gözbebeği olmuştur..hatta şöyle bir şanslı olayla da ölümü atlatmışlığı vardır kendisinin.. bir seyahat dönüşü havaalanında valizleriyle yanlış etiketleme sorunu yaşadığı için ünlü seri katil charles manson abimizin satanik tarikatına ölüm emrini verdiği ve roman polanskinin 8 buçuk aylık hamile karısının bıçaklanması artı 8 kişinin ölümüyle sonlanan katliamdan şans eseri kurtulmuştur..işte bu katliamı atlatan kahramanımız 20 sene daha yaşar ve ruhsal bunalımlar sonucu birgün banyoda plastik poşetle kendini boğup intihar eder..ardında şu satırların olduğu intihar mektubunu bırakacaktır: “Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Buna sonsuzluk deyin...”
(yeter sadede gel diyenler için ...)

POLONYA'DA BİR KÜÇÜK EMRAH!

kitap , 2. dünya savaşı sırasında polonya'da alman bir baba ve yahudi bir anneden oluşan çekirdek ailenin tek oğlunu NİHAİ ÇÖZÜMden (bkz: final solution) ve yapılacak soykırımdan kurtarmak için Polonya'nın kırsal kesimlerindeki köylülere bırakmaları ve ardından gelişen olayların toplamı...hiç olaylara girip şu oldu bu oldu diye anlatmak istemiyorum zevkle okuyasınız diye ama sadece küçücük bir örnek vereyim; anne ve babası tarafından terk edilip ,yahudi oldugu için çingene olarak görülen , sürekli dövülüp toplumdan (toplum derken aklınıza köy hayatı falan gelmesin - bahse konu toplum kırlara serpiştirilmiş köhne barakalarda yaşayıp meyve ağaçları veya akarsular ile su kaynakları için birbirlerini gözünü kırpmadan öldüren insanlar sürüsü) tecrit edilen bir çocuğun kendine yalnızlıktan bir sincabı arkadaş olarak edinmesi ve köy cocuklarının bu sincabı benzin dökerek yakmaları.. ve bu örnek kitaptaki olaylar bütünün binde biri dahi değil.. öyle bir an geldi ki artık bir yerden sonra sayfa değil bu olsa olsa kanser katalizörü falan demeye başladım..
yazım ve dile gelecek olursak:
şunu belirtmeliyim ki sanırım yaşar kemal' den sonra okuduğum en muazzam tasvirleri bu kitapta gördüm..çok kısa ama çok vurucu bir stili var ve hayal gücü , kullandığı metaforlar korkunç etkili..kurduğu civa gibi ağır katran aromalı cümlelerle sizi kuyulara atıp üstünüze çimentoyu döküyor..bu ve diğer forumlarda pek çok kitap kritiği yaptım ama böylesi bir yetenek görmedim.. az sayıda eserinin olması çok üzücü..dram ve özellikle 2. dünya savaşı romanı seven herkese gözüm kapalı tavsiyemdir..alın pişman olmayacaksınız..
256 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
#spoiler# olsa ne olur #spoiler #olmasa ne olur ...

Bir kere bu kitabı "rahatsız " olmadan okumak imkansız. ..

Beklentisiz okumaya başladığım bir kitap tı"Boyalı Kuş".... ilk sayfaları çevirirken, üzerine yazılmış tüm kitapları okumak istediğim 2.dünya savaşı saplantıma bir çentik daha atmak- tı niyetim ...referanslıydı ,okuyanlardan iyi notlar almıştı, sahafta bile karşıma jelatini açılmamış jan jan 'lı olarak çıkmıştı. ..etkileyici bir sunum yapmıştı kendine "hain"..

Bir kaç bölüm geçtikten sonra ruh dünyam değişmeye başladı. .önce kendimi ,içinde cadıların dolaştığı ormanlarda buldum ..hala 18.yüzyıldan kalma tedaviler ,batıl inanç 'larla ,hurafelere teslim etmiş kasabalarda geceleldim ...dişlerimi saydırmadım ,gizledim, hiç gülümsemedim ki başıma bir uğursuzluk gelmesin ...çingene derler ,vampir derler , taşa tutar tekmelerler ,gözlerimi kaşıkla oyarlar diye kafamı kaldırıp ,insanlara bakmadım. .

Ilerledikce dipsiz bataklıklara düşmüş çamurun içinde nefessiz kalmıştım (hâlâ göğsüm ağrıyor ) okudukça gömüldüm derinlere ,ışığımı kaybettim ,yönümü kaybettim ,insana olan her bir duygumu
KAY-BET-TİM....

Taaaaa ki ..Ruslar gelip Kalmuk kâbusunu def edene kadar ..haa onlar iyi miydi değildi ,ama içlerinde hâlâ insan kalanları da vardı "çok şükür "

Kosınskı beni gerçekten hırpaladı kendi hırpalanan ömrü gibi ..işin içinde çocuklar olunca ,bu kadar işkence bu kadar zulüm aşırı nin da aşırısı tüm bu okuduğum eylemler...gerçekti ne yazıkki.

..çocuklarımızı düşündüm bir sonraki savaşta , onların da başlarına bunlar mı gelecek ?? Ya bizler ?? Öldüren canavarlar?? ölen zavallılar diye mi anılacagız ??? Neyiz biz içimizde ne barındırıyoruz , eline fırsat gectiginde nasıl bir yaratıga dönüşüyorüz ???


"Kuşları boyamayın ,bırakın sürüleriyle mutlu uçsunlar göklerde "

Ellemeyin çocukları...
Dokunmayın. .
Susturmayın. ..
.......................lütfen. .








.
256 syf.
Boyalı Kuş'u, eğer hafızam beni yanlış yönlendirmiyorsa, İngilizce yazmış olmasını olağanüstü bulurum. Rusça bir roman asla yazamam gibi geliyor bana. Yazamam tabii. Olağanüstü bulmam bundan.

Çok oldu okuyalı. Hatta bu romandan önceydi sanırım,"İdi i Smotri-Gel ve Gör,"Oskarlı filmini Elen Germanoviç Klimov'un izlemiştim. Sonra Spielberg'in Güneş İmparatorluğu filmini izledim. Bu dediklerim hep 1980'lerin ikinci yarısında oldu. 1987 senesiydi galiba. Savaş çocukların gözünden anlatılıyordu. Üçü de 2. Dünya Savaşında geçiyordu.

Spielber'in filminde bir kahraman doğuyordu. Çocuk (Christian Bale) savaşı avantaja çeviren bir kahramandı. Mor Yıllar'ı çevir, sonra da gel, bu filmde sıç, ne adamsın be Spielberg demiştim, sıçtın lan.

"Gel ve Gör" ise bir şaheserdi. Filmden çıktığım zaman, o kadar etkilenmiştim ki, bu travmadan sonra bu çocuk iflah olmaz, diye düşünmüştüm.

Ve bu kitap. Yeraltı edebiyatının şaheserlerinden biridir. Benim okumam öyle. Çünkü otobiyografik özellikleri olan bir roman kabul ediliyor. Ve haliyle kahramanı (Eğer otobiyografikse, Kosinski'nin kendisi olabilir) da iflah olmaz artık, diye düşünmüştüm. Ama Kosinski'nin Amerikalı çelik imparatoriçesiyle evlendiğini öğrendiğimde, bu olamaz, demek ki bu roman tamamen kurmaca, diye düşündüm. Bu anlamda romanın otobiyografik özellikleri eser miktarda ve kaale alınmamalı, dedim. Bu da benim okumam elbette.

Bir keçi mevzusu var ki, kitabın en tartışmalı yeridir, de nedir? Benim okumama göre bu kısım, absürtlüğün doğruğudur. Normal şartlarda tanımı yapılmış toplumsal sözleşmenin, şartlar anormalleştiği zamanlarda deforme olduğunu, hatta varlığının bu sözleşmenin, anlamsız kıldığını anlatır. "Neden" sorusuna, "bana göre fark etmez" cevabıyla gerçekliği reddetme, hatta değersizleşmeye bayrak dikmedir. Nietzsche'ye göre hiçbir olasılık, hiçbir seçenek sana bir diğerinden daha iyi, daha cazip görünmüyorsa nihilizme düşmüşsün demektir.

Hayata bakışında pasifleşip, kendi köşene çekilip "bana göre fark etmez" dediğinde, bunu hayatının başatı kılmışsan, ortada bir problem var demektir. Artık nihilist bir ruh haline girmişsin demektir. Oysa hiçbir şey sonsuza değin sürmez. Savaşlar da. Kosinski, işte bunu vurgular bu kısmıyla romanının. En azından ben böyle okudum.
256 syf.
·10/10
Kitaba başlamadan önce biraz yayınevi hakkında konuşmak istiyorum, çünkü bilindik bir yayınevi değil “e yayınları”.
Yarım asırdır ayakta kalmayı başarmış kendi kitlesinde satan bir yayınevidir.Ve bu “boyalı kuş” romanıyla yayın hayatına başlıyorlar. Yetmişli yıllarda televizyonun hayatımıza girmesiyle birlikte de ilk televizyona reklam veren yayınevi e yayınlarıdır.
—-
“ Kozinski, yaşadıklarını yazan, yazdıklarını yaşayan bir yazardır.”

Yazar bu kitabın otobiyografik bir kitap olarak anılmasını istemesede, biz okuyucular yazarın hayatını okuduktan sonra bu kitabın tamamen yazarın hayatı ve yaşadıkları olarak noktalıyoruz. Çünkü içerisindeki olaylar birebir gerçek hayatında yaşadığı kesitleri de kapsıyor. Savaştan sağ çıkmayı başaranların sözcüsü gibi görüyoruz Kosinski’yi. Yazarın şu sözü beni çok üzdü: “Kitabım kendi memleketimde yayınlanmak şöyle dursun, sınırlarından bile içeri sokulmamıştır.”
O kadar çok eleştiri almış ki keşke yazmasaydım diye düşünmüşlüğü çok olmuş ve kitaptaki kahraman oğlan çocuğu gibi her şeye göğüs germiş. Yazar sürekli ölümlerden dönmüş, herkesin elinden, herşeyden kaçmış ama anladığım kadarıyla bir şeyden kaçamamış, yoksa neden banyoda kafasına bir plastik torba geçirip kendisini öldürsün ki...

||. Dünya savaşı dönemine bir de Polonya’dan bakmamıza olanak sağlıyor bu kitap. Kitapta yer belirtilmese de olaylardan bu sonuca varıyorsunuz. Ayrıca yazarda aslen Polonyalı.
Bu kitap bana fazlasıyla “erik ağacı”nı hatırlattı. O da yine aynı dönemi işliyor bir farkla oradaki karakter savaşın göbeğinde Almanya’da idi. Gaz odalarını ve fırınları görüyordu. Yazar kitapta bazı bölümlerle ilgi çok fazla eleştiri almış “kültürümüzü, yöremizi kötü anlatıyorsun!” gibi. Bazen öyle şeyler okuyorsunuz ki inanamıyorsunuz özellikle keçili o bölüm psikolojimi bozdu resmen. İnsanlardan soğudum. Neyse velhasıl okuyucusuna artı puan kazandıracak, bilgi ve birikimini pekiştirecek güzel bir roman.

Not;
“Boyalı Kuş” modern edebiyat derslerinde ek kitap olarak çeşitli okul ve üniversitelerde okutulmaya başlanmış.
256 syf.
·6 günde
Kitap etkinlik kitabı olarak tavsiye edildiğinde aklıma Bulutsuzluk Özleminin Boyalı Kuş parçası gelmişti.Aslında andırmıyor da değildi kitap.Öncelikle kitabın kapak tasarımı yabancı kapak tasarımına göre berbat ötesi olduğunu söylemeden edemeyeceğim.Benim beklentim Anna Frank'ın Hatıra Defteri veya Stefan Zweig tarzı psikoloji ağılıklı bir kitapla karşılaşmaktı ama maalesef beklentilerim hayal kırıklığına sebep oldu.Bizim bildiğimiz Yahudi-Nasyonel sosyalizm ikileminde de yazılmamış.Peki ama bu kitapta ne var sorusuna verilecek cevap en azından benim acımdan ötekileştirme,toplumsallaştırma süreci ve din olgusu ele alınabilir.Arkadaşların çoğu güzel incelemeler de bulunmuş onun için ben biraz farklı konulara değineceğim.

Kitabımız 1965 yılında yazar tarafından kaleme alınmış.Kitapta olayların nerede geçtiği ve ismi belli olmayan bir çocuğun 2. Dünya Savaşı döneminde başından geçenler mevcut.Tabii çağdaş dünya tarihine baktığımızda olayların muhtemelen Polonyada geçtiği tahmin ediliyor.Yazarın söylemiyle karakterin çocuk olmasının sebebi savunmasız birey ve hızla güçlenen toplum arasındaki mücadeleyi açığa vurmak olduğunu vurguluyor.Benim ilgimi çeken noktada bu çünkü gerçekten toplum çoğu zaman güçsüz bireyleri asimile veya yozlaştırarak kendi saflarına ekliyor.Peki bunu nasıl sağladığını sorgulamamız gerekirse öncelikle sizi kabullenişi ve sonrasında kültürlenme yani kendi toplumsal kültürüyle sizi yoğurup biçimlendirme şeklinde meydana geliyor.Tabii bir başka yolu daha var bu da ötekileştirip kendini cazip halde göstermesidir ki bu en güçlü yollarındandır.Eğer kitaptaki gibi zayıf ve savunmasız bir çocuksanız maalesef kurtulmanız pek muhtemel değil.Karakterimiz ise maalesef başına gelenlerden pek ders alan biri olmadığı için sürekli aynı hatalarla karşı karşıya kalıyor.Lakin en azından olayların sonununda kendi kararını vermesi bile iyi karşılamak gerekir.

Kitap yine aslında bir ülkenin yerlisiyken yabancısı haline ne kadar kolay dönüşebileceğinize de işaret ediyor.Karakterimiz kavruk yanık bi tip ve bu fiziksel özellikler onu çingene veya yahudi olması gerktiğini söylüyor.Gerçekten her ulusun bi ölçütler silsilesi yok değil.Bir tokat misali yüzünüze yiyorsunuz şamarı.Oysaki sarışının esmerden ne farkı olabilir ki insanların kartegorileştirmeleri ve sınıflandırmaları bitmiyor.Hayatı boyunca özde aynı görünüşte farklı olanların reddedilmesinin,dışlanmasının ve itilip kakılmasının hiç bir izahı olamayacağı taraftarıyım.Öze bakmaktan çok şekle bakmak ne kadar insani aslında insanoğlu kadar cani başka bir varlık dahi yoktur.Hayvanlar bile sadece yiyebileceği kadar avlanırken insanoğlu zevk için öldürür ve insanların ölmesine vesile olur.

Aklıma hep savaşı zengin çıkartır fakirler ölür mottosu gelir.Gerçekten de haklılık payı yok değildir.Dünya bir avuç seçkincinin oyuncağı misali yuvarlanıp altüst ediliyor ama maalesef o kadar büyük kitleler uyuyor ki uyandıklarında dahi kulaklar sağır diller lal ve gözler kör şekilde bakıyorlar.

Keşke çocuklar şeker yiyebilse hiç bir önyargının aracı olmadan...Oysaki biz onları bile siyasetin malzemesi yapmaktan çekinmiyoruz...Kitabı okumanızı tavsiye ederim ama lütfen kimliğinizi yanınıza almayın kimse size ceza kesmez.Kitapla kalın

Yazarın biyografisi

Adı:
Jerzy Kosinski
Unvan:
Musevi ve Polonya Asıllı, Amerikalı Yazar
Doğum:
Łódź , Polonya, 14 Haziran 1933
Ölüm:
Manhattan , Amerika Birleşik Devletleri, 3 Mayıs 1991
Jerzy Kosiński (14 Haziran 1933 – 3 Mayıs 1991) Musevi ve Polonya asıllı, Amerikalı yazar Polonya'nın ikinci büyük şehri Łódź'da doğdu. II. Dünya Savaşı sırasındaki bir çocukken, Doğu Polonya'da Katolik bir Polonyalı ailenin yanına sahte bir kimlikle sığındı. Bir Katolik rahibi sahte bir vaftiz sertifikası çıkarmıştı, savaş sırasında Polonya Katolik Kilisesi'nin yaptığı olağan bir uygulamaydı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Kosiński ailesine kavuştu ve tarihle siyaset dalında 1957'de Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etmeden önce Polonya'da derece kazandı. 1962'de Amerikalı çelik imparatoriçesi Mary Hayward Weir ile evlendi.
1955-1957 yılları arasında Varşova Bilimler Akademisi'nde asistan olarak görev yapan Kosinski, Ford bursuyla ABD'ye gitti. Psikoloji doktorasını yaptıktan sonra, Wesleyan ve Princeton üniversitelerinde ve Yale Üniversitesi'nde öğretim üyeliklerinde bulundu.

İlk yazılarını 1960 yılında Joseph Novak takma adıyla yayımladı. Kosiński'nin en bilinen romanları arasında 1965 tarihli Boyalı Kuş ve 1971 tarihli Orada Olmak sayılabilir. Baş rolde Peter Sellers'ın ve filmin yönetmeni Hal Ashby 1979 yılında Orada Olmak romanından bir film çevirdi. Senaryosu Kosiński tarafından yazılmış ve 1980 yılında British Academy of Film and Television Arts (İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi) tarafından en iyi senaryo ödülüne layık görülüp, Amerika Yazarlar Derneği tarafından en iyi Another Medium'dan uyarlanmış komedi ödülünü de aldı.

Kosiński 3 Mayıs 1991 günü intihar etti. İntihar öncesi yazdığı ayrılma notunda "Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Buna sonsuzluk deyin."

Yazar istatistikleri

  • 75 okur beğendi.
  • 995 okur okudu.
  • 24 okur okuyor.
  • 751 okur okuyacak.
  • 8 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları