John Berger

John Berger

8.2/10
273 Kişi
·
801
Okunma
·
167
Beğeni
·
8.163
Gösterim
Adı:
John Berger
Tam adı:
John Peter Berger
Unvan:
Senaryo Yazarı, Romancı ve Belgesel Yazarı
Doğum:
Londra, 5 Kasım 1926
Ölüm:
2 Ocak 2017
1926'da Londra'da doğdu. İngilizce yazan en etkili sanat eleştirmenlerinden biri olan Berger, ayrıca senaryo yazarı, romancı ve belgesel yazarı olarak da tanınıyor.

Metis Yayınları yazarın klasikleşmiş yapıtı Görme Biçimleri'nin (1986) yanı sıra, Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı (1988), Düğüne (1997), Alain Tanner ile birlikte yazdığı 2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus (1997), Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar (1999) ve Fotokopiler (1999) adlı kitaplarıyla, özellikle görsellik üzerine denemelerini bir araya getiren O Ana Adanmış (1988) adlı seçkisini yayımlamıştır. Berger'ın son romanı Kral ise 2001 yılında Müge Gürsoy Sökmen çevirisiyle yayımlandı.
Geçmiş içinde yaşanacak bir şey değildir.
Eyleme geçerken içinden bir şeyler çekip çıkarttığımız bir sonuçlar kuyusudur.
John Berger
Sayfa 11 - Metis Yayınları
Kelimeler konuşan kişiyi ayakta tutarlar,
düşüşler ancak konuşmaların yokluğunda ortaya çıkar.
Ben de senin sırlarını biliyorum
onları dilimin altında saklıyorum
bizi birbirimize bağlayan bilmemek
İnsan gözü için, görünür olan herşeyin bir rengi vardır.Kör doğanların bile renkli rüyalar görüyor olması mümkün.
Görme Biçimleri, John Berger'in BBC için hazırlamış olduğu aynı isimli televizyon dizisinden derlemelerden oluşuyor. Kitap uzun zamandır elimde olmasına rağmen '' Kürk Mantolu Madonna Sendromu '' yüzünden iyi olduğunu bildiğim halde, okumayı sürekli ertelemiştim. Tabi önce kitabı okumalıyım kararım yüzünden diziyi izlemeyi de erteledim. O yüzden siz bu incelemeyi okurken muhtemelen ben de kitabın dizisini izliyor olacağım. Kitaptan sonra diziyi de izlemek isteyenler için dizinin bölümleri:

https://www.youtube.com/...H5W87df4vfO4rhmCbWuH

Görme Biçimleri tarz olarak Jacques Ellul - Sözün Düşüşü ve Guy Debord'un Gösteri Toplumu kitaplarına çok benziyor. Üç kitabı da okumak baya yorucu. Çünkü üç kitap da çok kıskanç; okurken kesinlikle onların anlattıklarına kumalık edebilecek herhangi bir düşünce, bir anlık dalgınlık falan istemiyorlar yanlarında. O an zihniniz sadece onlara ait olmalı. O milyarlarca nöronların tek bir tanesini dahi, kendi anlattıklarından başka bir işle meşgul görmek istemiyorlar. Yoksa vaad ettikleri aydınlanmayı asla sunmuyorlar okuyucusuna. Mesela zihnimin daha derli toplu olduğu bir zamanda Sözün Düşüşü'nü tekrar okumak zorundayım. Çünkü kendisi nazlı bir gelin gibi kafam tamamen ona ait olmadığından trip attı bana ve beni terk etti.

Uzun peşrevleri pek bir seven biri olarak daha fazla uzatmadan kitabın içeriğine gelirsek: John Berger, yağlı boya resimlerden başlayıp günümüz reklam panolarına varıncaya kadarki geçen tarihsel süreçte, resimlerde kullanılan imgelerin ve görsellerin anlamlarını eleştirel bir analizle yoğurup adeta bir manifestoya döndürmüş ve bu manifestonun adına da manidar bir şekilde '' ways of seeing '' demiş. Neden manidar derseniz; Aslında yaptığı şey okuyucusuna bilmediği gerçeklerden bahsetmek değil, aksine her birimizin farkında olalım ya da olmayalım her gün binlercesine maruz kaldığımız görsel reklam çöplüğünün farkına varmamızı ve ''bakmak'' yerine baktığımız şeyleri '' görmemizi '' sağlamak.

Kitabın içeriğine dair o kadar çok değinmek istediğim nokta var ki hangisinden başlayacağımı bilemiyorum. Mesela sanat tabloları ve ressamlar hakkında o kadar ilginç anekdotlar geçiyor ki kitapta, sadece bu bilgiler için bile iyiki okumuşum diyorum. Frans Hals'ın yaşı sekseni geçkin bir halde yaptığı ve sırf yoksulluk yüzünden bir bakımevinin yöneticilerini resmettiği iki tabloya bedel olarak, vakıftan iki yük tezek almış olması hayli ilginç bir bilgiydi benim için. Kalan bilgileri öğrenmeyi kitabı okuyacak olanlara bırakıp size kitabın kalbimi asıl çaldığı noktadan bahsetmek istiyorum. Kadın ve erkeğin birbirlerini ve kendi kendilerini inceleme hallerinin, birbirleri için olan bakış açılarının işlendiği kısımda küçük bir aydınlanma hissettim diyebilirim. Çıplaklık ve nü arasındaki farkın işlendiği yerden, nasıl oldu da kadının günümüzde araba lastiği reklamında bile kullanılan bir nesne haline gelmesine bağlayabildi hala anlayabilmiş değilim. John Berger 'e göre; erkek kadını daima izliyor, onu hayalinde farklı haller ve konumlarda canlandırıp, bu hayale uymaya şartlıyor. Çünkü Dünya sahnesine ilk çıktığımız andan beri erkeğin bunu yapma hakkı ve imkanı daima var oldu. Kadın ise erkeğe baktığında sadece kendisinin izlenmesini seyredebiliyor. Berger bu durumu: "Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyreder, kadınlarsa seyredilişlerini seyreder." şeklinde ifade ediyor. Ve bu durumun Adem ile Havva'nın çıplak kaldığı o ilk andan itibaren böyle başladığını, günümüzde de katlanarak sürdüğünü '' görüyoruz. ''

Kitapta dikkatimi çeken ve değinmek istediğim bir başka nokta ise reklamlar konusu. Tarihte bizim neslimiz kadar kalabalık bir imge ve görsel mesaj yağmuruna tutulan bir başka topluluk yoktur sanırım. Bunun adına her ne kadar serbest piyasa ekonomisi denilse de ben bunun sadece gerçekleri örten bir illüzyon olduğuna inanıyorum. Aslında oynanan algı oyunu çok basit. Basit olmasına basit ama bize '' satın al, mutlu ol '' diye dayatılan ürüne o kadar büyük bir iştah ve görgüsüzlükle odaklanıyoruz ki, ürünün arkasında oynanan bu basit ve ahmakça oyuna bile '' bakar '' ama '' göremez '' hale geliyoruz. Aytmatov'un Gün Olur Asra Bedel'inde bahsettiği gibi mankurtlaşıyoruz. Yaşıyoruz ama yaşamanın anlamını yitiriyoruz. Hayat bizim için 7 ve 65 yılları arasında deli gibi çalışıp hiçbir anlam ve mana bulamayacağımız bir sahip-köle ilişkisine ya da vaat - ödül oyununa dönüşüyor. Ve izlemesek bile her daim açık olan evimizin seraskeri olan televizyonlarımızın ve reklamların sayesinde bu oyun giderek daha berbat bir hal almaya başlıyor. Berger reklamların bize dayattığı bu durumu da şu şekilde özetliyor:

'' Reklamlarla her birimize bir nesne daha satın alarak kendimizi ya da yaşamlarımızı değiştirmemiz önerilir. Aldığınız bu yeni nesne der reklam, sizi bir bakıma daha zenginleştirecektir aslında o nesneyi almak için para harcayarak biraz daha yoksullaşacak olsanız bile! Reklam, yüzeysel görünüşü değişmiş, bunun sonucu olarak kıskanılacak duruma gelmiş insanları göstererek bizi bu değişikliğe inandırmaya çalışır. Kıskanılacak durumda olmak, çekici olmak demektir. Reklamcılık çekicilik üretme sürecidir. ''

'' Bütün reklamlar huzursuzluk duygusunu işler. Her şey paraya dayanır; parayı ele geçirmek huzursuzluğu yenmek demektir. Reklamın dayandığı temel huzursuzluk şu korkudan doğar: Hiçbir şeyin yoksa sen de bir hiç olursun. ''

Ne kadar şahane tespitler değil mi? Ne kadar uyandırıcı... Kitabın başındaki çok küçük bir giriş kısmı hariç hemen hemen hepsi böyle efsane çıkarımlarla dolu. Hatta okurken o kadar çok kısmı alıntılayasım geldi ki, kitabın tamamını paylaşmaktan korktuğum için bu paylaşım işini erteledim. Şimdi içlerinden sadece aşırı beğendiğim birkaçını paylaşacağım. Ama şunu söyleyebilirim ki bu kitabı evinde tv olan, sokakta reklamlara maruz kalan, baktığı her yerde bir big brother gören herkes mutlaka okumalı...

Aslında daha anlatmak istediğim bir sürü şey vardı ama komşumun sabahtan beri yaptığı matkap sesi dinletisi yüzünden acayip bir baş ağrısı başladı bende. Kalan kısımları yazmayı zihnimin daha kendinde olduğu bir zamana bırakıyorum ve burada noktalıyorum.

Keyifli uyanmalar :)
John Berger'i ilk kez okudum. Bu kısa anlatı, bu ağıt, yazarın hastalık sebebiyle kaybettiği annesine yazdığı bir metin, bir yâd etme çabası; acıyla merakın ve mazi özleminin bir arada bulunduğu, resimler ve fotoğraflarla, çizimlerle dolu güzel sayfalardan oluşan acı dolu bir edebiyat eseri. Güzel kapağında dağlara ve yollara yağan karın ortasında açmış bir güneşin izini, bir gökkuşağını görüyoruz, kış yani ölümün, doğallığı ve heybetiyle bütün hayatı kuşattığı bu yerde gökkuşağı rengârenk gülümsüyor. Belki hatıralar..belki ümit..bilmem..ama yine de yaşama arzusu uyandırıyor işte. Okudukça, dayanamayıp ağladıkça ve son o güzel iki üç sayfada kendimi tamamen bıraktığımda damla damla, artık John Berger'in hayatından kesitler okumuyordum, kendi hayatıma bakıyordum, kendi hayatıma, ve kendimi Rahmanlar sahilinde , bu soğuk ama yine de güneşli günde, kayalıklarda oturmuş ağlarken gördüm, zihnimde. Hayatım boyunca hep annemi kaybetmek korkusu yaşamışımdır. Üniversitede okurken annemin öldüğü rüyalar görür ama babamı kaybedeceğimi düşünmezdim hiç... ama önce o gitti. Babam çok güçlü bir insandı benim, çevresi kalabalık, bol sevgi ve hayranlık yaşayarak, ilgisini çektiği bütün insanların yarenliğiyle geçirdi 63 senelik ömrünü ve ölümünden on yedi sene sonra bile sevgiyle hatırlanıyor. Bense onun tek oğlu olarak edebiyata sığınmış, kitaplarda okurken dahi hayal edemediğim, gözlerimin önünde canlanamayan ama kelimelerle anlatmaya kalktığımda gerçekleşen bir ormanda, bir dil ormanında, Faruk Duman'ın sevgi ve maharetle zihnimde canlandırdığı; nice güzel yazarın, eserin ve edebiyat karakterinin nefes aldığı bir dünyada yaşayan birisiyim. Bir Çehovcuyum ve Gusev'denim, bir Sylvia Plath seveniyim, ortalama bir Sait Faik talebesiyim. 45 hatta 46 yaşım bana artık herşeyin değiştiğini haber veriyor ama: cildim eskisi gibi değil, çöküyorum artık yavaştan, 6 sene önce kendini belli eden sorunlarım bana el sallıyor uzaktan yeniden, sağlık problemlerim çoğaldıkça yazma arzum artıyor, belki de hayatım boyunca hayâl ettiğim şeylerden birisi, yani Maltepe'deki o sanatoryumda ve onun o güzel bahçeleriyle çevrili, sakin, sessiz ortamında kalacak ve iyileşmeyi belki beyhude bir umutla arzu ederken, bir yandan da hastane koridorlarında, sararmış ve hastalık kokulu duvarlarına dalarak gün ve geceler boyu, gelip geçmiş nice merhum ve merhumenin anısıyla, yazacağım. Ancak Berger'in kitabı, bana sanki başka birşey hatırlatıyor inadına: şu an annem yan odada, yatağa uzanmış, dodim hemen yanıbaşında, yine gürültüyle nefes alarak, zorlanarak yatıyor ve beraber televizyona bakıyorlar... John Berger'in bölük pörçük anılarla anlattığı ama duygu olarak kitabın tamamına yayılmış ve son sayfalarda artık ağlamamamı imkânsız kılan cümleleri bana annemi düşündürüyor... yetmiş senelik ömrünü bana harcamış, heybetli bir adamın eşi olarak yaşadığı güzel yıllardan sonra kitaplarıyla başbaşa yani evde:) kalmış bir oğulla yaşayan, kütüphaneyi temizlikçi kadınla silerken hayatından bezen ve birkaç aydır devam eden kütüphane tasfiyemi memnuniyetle karşılayan annem, yani liseye dek her sabah, sabahın köründe benimle kalkıp, beni uğurlayan bu kadının buruşmuş elleri bana yine sarılıyor sabahları, yorulmuş gözleri yine de ümitle bakıyor ve yolcu ediyor beni, bana bakıyor ama kırk beş senedir bakıp da kendisine aşina ve onu seven bir yabancıyla yaşadığından habersiz, ümit ediyor, oysa ben kütüphanemi boşaltmaya devam ediyorum, torbalara konmuş eski kitaplar gönderilme zamanını bekliyor, bir çok poşet ve torba içerisinde sıra sıra dizili kitaplara bakarak bana "peki bunlar ne zaman gidecek ?" diye soruyor annem... yorgun ellerine bakıyorum annemin, "yarın" diyorum, "yarın göndereceğim onları". Bazen komşularıyla bir araya geliyor, benden veryansın ediyor, ya da memnun gülüyor hayatından, veya bazen somurtuyor, aynen şu anda olduğu gibi, kapıyı açarak, dodi yanıma gelirken, "ışığı kapa" diyor bana. Anneme bakıyorum ben de, ve onda büyük bir emeğin insanın belini nasıl büktüğünü, umutların hiç bir zaman tükenmediğini, ümit etmenin en insanca yönlerimizden birisi olduğunu görüyorum, ümit ediyor o çünkü, hâlâ ediyor. Berger'in annesinin ümitleri peki? Berger'in kitapta annesini hatırlama biçimleri zaten kitabın ilk sayfasındaki iki sayfaya yayılmış fotoğraftan belli: kitaplar, yazı makinesi, çalışma odası, ama inadına kitaplar, kitaplar, kitaplar... Berger annesini yazdıklarıyla, yaptıklarıyla hatırlıyor, bazen resimlerle, bazen çizimlerle, bazen fotoğraflarla önümüze koyuyor onu. Acı çekerken bile güzel olduğunu söylerken, "güzelliğin kıyas kabul etmezdi" diyor annesine. Peki ben annemi kaybetmiş olsam onu nasıl hatırlardım, böyle bir kitap yazmış olsaydım? Mavinin en koyusu gözlerinin olduğu bir fotoğrafla, çocukluğumda beş sene yaşamış olduğumuz evimizin güzel bahçesinde çekilmiş fotoğrafımızla başlardım belki. Her sabah, bugün bile, aldığım öpücüğün, artık yorgun, yorulmuş, çökmüş yanakları yanaklarıma değerken hissettiklerimle, bunca sene yaşadığımız bu hayattan hatıralar ve fotoğraflarla devam ederdim ve ardından bana 80'li yıllarda ptt'nin başlattığı bir kampanya için yazdığı ve 2000 yılında teslim edilmesi gereken o mektupla bitirirdim kitabımı: ilkokul mezunuydun ve yazın kargacık burgacıktı, ama ne güzel anlatıyordun anne, 86 yılında yazmıştın, yani ben 15 yaşındaydım ve elime 30 yaşımda geçecekti mektubun. Ptt'ye vermediğin o mektubu senelerce bulamadın ama, bohçalara mı bakmadın, kütüphaneyi ve kitapları mı didik didik etmedin, değil mi? Bulamadın, çünkü onu ben aldım, sakladım, ve ara sıra okuyarak ağlarım hâlâ. Çünkü artık 30 yaşında değilim, ve hiç birşey ne senin ne de benim istediğim gibi olmadı... mektupta övünerek, gurur duyarak bahsettiğin o insan da ben değilim...ama hayat böyle..senin ve benim hayatımız, şu dünyada misafir nice insanın hayatından neden farklı olsun ki? Hakikaten bir kum tanesiyiz her birimiz. Bu rüzgâra karşı kim durabilir? Kim durdurabilir yorulmak bilmeyen koca kaderin tekerini? Milyarlarca hayattan öğütülen nice insan hikâyesiyle koca devran döner durur.. Ama seneler önce sen işte böyle umutluydun...Umutlarınla sen ne kadar güzeldiniz ve ne kadar güzelsiniz, hâlâ, anne. Aynen yazarın bahsettiği gibi...

"Nerdesin, annem? Ölülerin asıl mekânının hiç bir yer olduğunu söylemişti birisi. Ama bu ne demek oluyor? Bizim hayatlarımızda bunun karşılığı yok. Hiç bir yerin neresi olduğunu bilmiyoruz biz".

Gözlerim dolu dolu okudum, yazar annesinin yokluğuyla içi acıyarak onu hatırlıyor ve o boşluğun acısıyla bütün ruhu titriyordu. Son iki sayfada ise artık okuyamıyordum ağlamaktan... Okumam bitince kalktım ve annemin odasına geçtim: artık ışığı kapamıştı, televizyonda görüntüler geçiyor, baş örtüsü başını iyice örtmüş, üzerinde hem yorgan hem battaniye, sessizce uzanıyor, ben de yavaşça yanına eğildim . "Ne oldu gene?" diye çıkıştı bana, saçına dokunmamdan hiç hoşlanmaz, ama yine de alışık bu hallerime. Ölülerin asıl mekânının neresi olduğunu o da ben de biliyoruz ve bizim hayatımızda bir karşılığı var bunun. Hiç bir yer diye bir yer bilmiyoruz biz çünkü...Anneme bakarken bunu düşündüm. Başımı başına yasladım . Derken.... karanlık odada bir ümit ve teselli ışığı yavaş yavaş büyüdü, karanlıkta göremediğim ama ezberimdeki o masmavi gözlerinde, büyüdü usul usul, ağırdan ve sonra, odada hiç karanlık kalmadı....
Merhabalar;

Bir takım sıkıntılar sebebiyle son zamanlarda yoğun bir şekilde okumalarıma devam edemiyorum. Çok uzun süredir kitap incelemesi yazmadım. Aslında yazma taraftarı da değildim. Ama kitaplığımın güzide parçasının sitede okuma oranlarının bir hayli az olduğunu görünce yazmak, 1000k'nın değerli okurlarının aklının bir köşesinde bu kitabın yer etmesini istedim.

''Başlıca amacımız bir sorular süreci başlatmak olmuştur.'' (Sf.5)
Yazar BERGER ve kitabın hazırlanmasında katkısı olan Sven BLOMBERG, Chris FOX, Michail DİBB, Richard HOLLİS kitabın önsözünde bu cümleyle sesleniyorlar okura. Kitap yedi denemeden oluşuyor. Birinci denemenin ilk cümlesi şu şekilde ''Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.'' (Sf.7)
İnsan deneyimlemeden, görmeden konuşmaya elverişli değildir. Biyolojik yapısı farklı olmayan iki bebek, iki eşit insan büyüme sürecinde ailelerinin kültürlerine şahitlik ederler. Görürler , algıları açıktır. Bu bebekler büyür ve biri Türkçe konuşabilirken, diğeri Japonca konuşuyordur. Çünkü ikisi farklı şeyler görmüş, farklı şeyler deneyimlemişlerdir.
Kitabın kapağında da yer alan Ressam MAGRİTTE'ye ait resimde bir at, bir saat, bir sürahi ve bir valiz çizimi vardır. Peki gerçekten benim yazdığım bu cümle doğru mu? Bize atın at değil kapı olduğu öğretilseydi at kelimesi hiç var olmasaydı MAGRİTTE'nin at çizimi altında bulunan ''The door'' yazısını yadırgar mıydık? Bence hayır. İşte bu resim ''Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler.'' (Sf.8) görüşünü desteklememe sebep oldu. Yazarımızın da belirttiği gibi bu bölümde savunulan fikirlerin çoğu Walter BENJAMİN'den alınmıştır. W. BENJAMİN'İN denemesini de okumak isteyenler için deneme başlığı: Mekanik Yeniden Yaratma Çağında Sanat Yapıtı (Bu denemeye ulaşabileceğiniz kitaplar: Illuminations, BRECHT'i anlamak).

İkinci, dördüncü ve altıncı bölümler; algılarınızı, nasıl gördüğünüzü, görme biçiminizi test edebileceğiniz fotoğraf ve çizimlerden oluşuyor.

Üçüncü bölümde ise dişi ve eril bireylerin görme biçimleri üzerinde durulmuş. Toplumun kadını ve erkeği nasıl gördüğünden bahsedilmiş. İki farklı cinsin olayları, kendilerini, karşı cinsi görüşlerindeki farklılığa örneklerle dikkat çekmek istenilmiş. Ağırlıklı olarak örnekler toplumun sanat anlayışı, zihniyet unsurları üzerinden verilmiş. Orta çağ Avrupa'sında doğduğu andan itibaren kirli görülen kadın ikinci sınıf insan muamelesine maruz kalmış. Erkeğin zevklerini tatmin etmek zorunda olan bir eşya gibi görülmüştür (''Çıplak kadın resmi yapılıyordu çünkü çıplak kadına bakmaktan zevk duyuluyordu'' Sf.51) Bu sapkın bakış açısı dönemin sanat eserlerine yansımıştır. (''Çıplak olmak insanın kendisi olmasıdır. Nü olmaksa başkalarına çıplak görünmektir. .insanın kendisi olarak algılanmamasıdır.'' Sf. 54) Şehvetine yenik düşen erkekler kadınları resmettirip dört köşeli çerçevelere hapsetmişler. (''Çıplak vücudun nü olabilmesi için nesne olarak görülmesi gerekir. Vücudun nesne olarak görülmesi, nesne olarak kullanılmasına yol açar.''Sf. 54) Kadın eşya, kadın aciz, kadın erkek içindir, ikinci sınıftır anlayışı döneme hakim olmuş.

Gelelim son bölüme, bu bölümde reklamların algılarımızı nasıl yönettiği üzerine bir inceleme niteliğinde (''Çoğu zaman geçmişten her zaman da gelecekten söz edilir.'' Sf.130). Alıntılarla BERGER'in düşüncelerini sizlere de ulaştırmak istiyorum.

''Reklamlarla her birimize bir nesne daha satın alarak kendimizi ya da yaşamlarımızı değiştirmemiz önerilir. Aldığınız bu yeni nesne der reklam, sizi bir bakıma daha zenginleştirecektir. Aslında o nesneyi almak için para harcayarak biraz daha yoksullaşacak olsanız bile'' (Sf. 131)
''Reklamın dayandığı temel huzursuzluk şu korkudan doğar: Hiçbir şeyin yoksa sen de bir hiç olursun.'' (Sf. 143)

Algı yönetimi reklamlar üzerinden yapılıyor, görüyoruz ve bize vaad edilen huzuru elde edebilmek için aldatılmamıza izin veriyoruz. Bizim görmemizi istediklerini gösteriyorlar. Görme biçimimizi etkiliyor, istedikleri şekle sokuyorlar. Ses çıkarmıyoruz, belki görmek istediğimiz bu olduğu için.

Peki biz nasıl görüyoruz, ben, sen, toplum nasıl görüyor? Hayatımızda kadının yeri nedir, eşyanın yeri nedir, paranın yeri nedir? Atı at olarak öğrendik at gerçekten at mı ? MAGRITTE'yi hala yadırgıyor muyuz?
Belirli bir türe sokamam bu kitabı içinde anektot ,tarih ,deneme ve inceleme türlerine ait kalıplar var.Resim tarihi ,ressamlar ve ressamların çevreyi nasıl algıladıklarına dair birçok örnek mevcut .Okurken Knut Hamsun betimlemeleri ile benzerlikler buldum.Elli sayfa olmasına rağmen ağır ilerleyen bir kitap ama anlam olarak değil algı olarak .Keyifli okumalar.
Yazar kitabı tamamlamayı okura bırakmış son sayfada bunu görüyoruz. Yani bu kitap aslında tamamlanmamış. Yazar bu kitabı tamamlamadı belki de akılda kalmak için böyle bir yola başvurdu. Çünkü zieganik etkisi der ki ; "Yarım kalmış, kesintiye uğramış işler tamamlanmışlardan daha kolay ve net hatırlanır"
Berger hakkında ne yazılır bilmiyorum ama bende yarattığı duyguları bir kağıda çizivermiştim.
Böylesi çok daha yakıştı, eminim.
Bu eserini Hukuk sosyolojisi derslerinde görememe sorunumu farkettiğim an okumaya başladım. Her öğle arası biraz sıcak süt ve çikolatayla yavaşça bitirdim. Resimleri, tabloları, şekilleri teker teker saatlerce inceledim üzerine kitabın da kendisini aldığı belgeseli izledim. John Berger artık hiç vazgeçmek istemediğim bir yazar.
O, kalbime bir tablo çizmiş gibi.
John Berger'le sohbet eder gibi bir kitap. Öyle güzel ki. Sanki bir fincan kahve eşliğinde eşsiz bir dostunla konuşuyor gibi. Ben o kadar çok etkilendim ki rüyamda kendisiyle edebiyat üzerine melodik cümlelerle saatlerce muhabbet ettik. Kendimize yeni bir iletişim biçimi belirledik. Sözcükler melodik olarak çıkıyordu. Ahhh nasıl güzel bir rüyaydı. Şimdi kitabı bitirdigimde biliyorum ki John Berger en sevdiğim arkadaşlarım arasına girdi. Kendisini tanımak için kitaplara başvuracağım bir dost.
John Berger'le bu kadar geç tanıştığım için kızıyorum kendime. Öyle güzel bir anlatımı var ki hikayenin içine bir giriyorsun ve etrafındaki her şey bir anda siliniyor. Sadece sen ve kitap kahramanları kalıyor. Bir anda Ninon oluyorsun onunla aynı hayal kırıklığını yaşıyorsun sonra bir bakmışsın Gino olmuş umut aşılıyorsun aşka. Her satırda durdum ve olanlara vereceğim tepkileri ölçtüm. Ah Ninon kadar güçlü, Gino kadar aşk dolu olmak...
Kitabın geliri AIDS Savaşım Derneğine bağışlamış. Sırf bu yüzden bile alıp okunmalı.
Tarihsel çizgi üzerindeyken an'ı, anıları, fotoğrafları o çizginin herhangi bir noktasında bırakır, nadiren ardımıza bakarak ilerleriz. Dinamik bir yapıya sahip olan bu ilerleyişin sonu bir gün sadece üç saniyelik bir kısa müddette son bulacaktır.

Bu üç saniyelik müddet, Berger'in kitabına verdiği ismin arka planıdır hani. Ne hoş bir isim; Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü.

Fotoğrafın sadece bir an'ı temsil ettiği, resmin ise daha uzun bir süreçte meydana gelmesi sebebiyle geniş bir zaman dilimini temsil ettiğinden gönlünü fotoğraftan yana ayıran Berger'in anılarını, düşüncelerini dile getirdiği bu kitapta bir 'toplum incelemesi' kendini gösteriyor.

Fotoğraf ve resmin oluşumu, zamanla ilişkisi, anlattıkları üzerinden dil ve iletişime dair fikirlerini okurken anılarında da birer birer gezdiriyor. Toplumun dikey ve yatay gelişimindeki ince ayrıntıları göz önüne getirirken toplumsal yapının, yapılanmanın, toplumu oluşturan katmanların, dağılıştaki göç faktörünün etkisinin... Birçok yönden bazı gerçekleri lafı dolandırmadan dile getirmesi Berger'in farkını ortaya koyuyor.

Kimi zaman sayfa aralıklarındaki şiirleri, kimi zamansa anıları ve çoğunlukla edebi yetkinliği beğenmekle kalmayıp tekrar tekrar okuduğum detayıyla onun bir toplumbilimci olması, kitaplarının benim için velinimetleşmesi demektir.
John Berger'ın eşi Beverly Berger'ın (Yves Berger'ın annesi oluyor) ölümünden sonra ona olan özlemi ve acılarını harmanlayıp yazdıkları kitaptır. Berger'ın eşinin yazarlık sürecinden ne kadar büyük rol oynadığını bu kitapta daha iyi anlıyoruz. Bir ağıt kitabı olduğundan bir oğulun annesine ve bir eşin karısına duyduğu özlemi açıkça dile getirmektedir. Berger'in yazdığı notları bilgisayara geçirmiş ve ona çeşitli kitaplar seçerek okumasını sağladığını açıkça ifade ediyor. Boş zamanınızda kafa dağıtmak ve Berger'la tanışmak için okunabilecek kitaplardan biri olma özelliğini taşıyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
John Berger
Tam adı:
John Peter Berger
Unvan:
Senaryo Yazarı, Romancı ve Belgesel Yazarı
Doğum:
Londra, 5 Kasım 1926
Ölüm:
2 Ocak 2017
1926'da Londra'da doğdu. İngilizce yazan en etkili sanat eleştirmenlerinden biri olan Berger, ayrıca senaryo yazarı, romancı ve belgesel yazarı olarak da tanınıyor.

Metis Yayınları yazarın klasikleşmiş yapıtı Görme Biçimleri'nin (1986) yanı sıra, Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı (1988), Düğüne (1997), Alain Tanner ile birlikte yazdığı 2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus (1997), Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar (1999) ve Fotokopiler (1999) adlı kitaplarıyla, özellikle görsellik üzerine denemelerini bir araya getiren O Ana Adanmış (1988) adlı seçkisini yayımlamıştır. Berger'ın son romanı Kral ise 2001 yılında Müge Gürsoy Sökmen çevirisiyle yayımlandı.

Yazar istatistikleri

  • 167 okur beğendi.
  • 801 okur okudu.
  • 36 okur okuyor.
  • 1.243 okur okuyacak.
  • 18 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları