John Fowles

John Fowles

Yazar
8.5/10
672 Kişi
·
1.631
Okunma
·
158
Beğeni
·
7149
Gösterim
Adı:
John Fowles
Unvan:
İngiliz Roman ve Deneme Yazarı
Doğum:
Essex, İngiltere, 31 Mart 1926
Ölüm:
İngiltere, 5 Kasım 2005
John Robert Fowles, (d. 31 Mart 1926, Essex - ö. 5 Kasım 2005, Lyme Regis) İngiliz roman ve deneme yazarı.

Londra yakınlarındaki Essex, Leigh-on-Sea'de doğdu. Oxford Ünivesitesi'nde gördüğü Fransızca eğitiminin ardından Fransa ve Yunanistan'da öğretmenlik yaptı. İlk romanı olan Koleksiyoncu'nun başarı kazanmasının ardından kendini tamamen yazarlığa adadı.
1968 yılından başlarak İngiltere'nin güneyinde küçük bir liman kasabası olan Lyme Regis'te yaşamını sürdüren ve 1979'da Lyme Regis Müzesi'ne küratör olarak atanan Fowles, 5 Kasım 2005'te ölmüştür.

Postmodern romancıların öncülerinden biri olarak kabul edilen Fowles, yayımlanan ilk eseri The Collector (Koleksiyoncu) ile büyük üne kavuşmuş ve ticari başarı kazanmıştır. Aslında Koleksiyoncu, Fowles'un üzerinde çalışmaya başladığı ilk romanı değildir. 1950'li yılların başında yazımına başladığı Büyücü adlı eseri, Fowles'un üzerinde çalıştığı ilk romandır ve ancak 1965 yılında basılabilmiştir.

Mitolojik öğelere ve Shakespeare'in ünlü oyunu Fırtına'ya çeşitli göndermelerin bulunduğu metafizik bir eğlence treni olarak nitelendirilen Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını ile birlikte yazarın en önemli eseri olarak kabul edilir. Fransız Teğmenin Kadını, Harold Pinter'in yazdığı senaryo ile filme de çekilmiş, Karel Reisz yönetimindeki filmin başrollerinde Jeremy Irons ve Meryl Streep oynamıştır. Bu filmin dışında The Collector (1965), The Magus (1968) ve televizyon için The Ebony Tower (1984) adlı eserleri de sinemaya uyarlanmıştır.

Eserlerin birçoğu Türkçe'ye de çevrilmiştir. Roman ve denemelerinin dışında, şiirleri (Poem, 1973), çevirileri (Cinderella, Charles Perrault, 1974), senaryoları, adaptasyonları (Lorenzaccio, 1983--Alfred de Musset'nin bir oyunu) ve editörlük yaptığı çalışmalar (Thomas Hardy's England, Jo Draper) da vardır. Ayrıca yazar hakkında yazılmış eserler de mevcuttur.
Cahillikten ne kadar nefret ediyorum! Caliban'ın cahilliğinden, kendi cahilliğimden, dünyanın cahilliğinden! Ah, öğrenmeyi ne kadar, ne kadar, ne kadar istiyorum. Ağlayabilirim, öylesine çok öğrenme arzusu duyuyorum ki.
John Fowles
Sayfa 168 - Ayrıntı Yayınları
"Esas trajedi buydu. Bir adamın kötü olmaya cesaret etmesi değil, milyonlarca insanın iyi olmaya cesaret edememesiydi. "
Yani bir şeyi elde tutma ve bir şeyin tadını çıkarma arzularının birbirini karşılıklı yok ettiğini.Kendi kendine "Şimdi buna sahibim,bu yüzden de mutluyum" demesi gerekirken tam Viktorya çağına özgü bir şey söylüyordu: " Buna sonsuza kadar sahip olamam,bu yüzden de üzgünüm. "
John Fowles
Sayfa 79 - Ayrıntı Yayınevi
"İnsan değil ;insan kıyafetine bürünmüş bir BOŞLUK."
John Fowles
Sayfa 247 - Ayrıntı Yayınları 7. Basım 2016
303 syf.
·Beğendi·9/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Yine sahaflardan sıfırını bol çingenelik ve NO SURRENDER mottosuyla sıfır geri vites yaparak (pazarlık elzem şey! kınama kınanacak duruma düşersin ...) üstüne üstlük ikinci el olmasına rağmen çok ucuza kapattığım tabiri caizse zümrütlerden biri oldu bu kitap.. yazarı ve kitabı daha önce duymuş olmama rağmen piknik alanında unutulmuş simide üşüşen obez karıncalar misali sürekli kitap aldığımdan kelli bir türlü sıraya sokup alamamıştım.. "Ve Kitap"tan Baran' ın ısrarları üzerine mırın kırın ettik sonra kurbanlık alır gibi cephe savaşı verip pazarlıkta galip gelerek attık çantamıza kitabı ..tüm bu bahsettiklerim geçen haftasonu oldu.. ancak dün sıraya koyup okumaya başlayabildim ..

hemen belirteyim , incelemelerimi takip edenler bilir ..iyiliğe geçit vermem ..hayatımda değil tabii ki ..edebi eserlerde ve sanatta artı müzikte her daim KARANLIK olandan yanayım ..eleştiriden negativiteden yanayım.. kırlar, kuşlar, sarı sarı papatyalardan bana ne .. hepsinin üzerine katran döksünler .. Kafka'nın da ( babamın oğlu olur kendisi =) ) dediği gibi kitap dediğin seni sarsacak ..zengin kız fakir oğlan ve belediye otobusu ile akşamları yer sofrasında kuru soğan 5 lemesinde bilindik sona ulaşan eserlere gönlümün tüm hatları DİKENLİ TEL çekmiş durumda..bilemiyorum bu konuda sanırım bende de bir anormallik olabilir..belki de dinlediklerimden kaynaklıdır.. her neyse kitaptan bahsedecek olursak benim tabirimle "AYI" gibi güzel .. cidden kötülükler silsilesi .. kitap boyunca sayfalardan katranlar , YAĞDIR MEVLAM GORE diye diye aktı yerlere ..günlerimi karalara boyadı..

Öncelikle Koleksiyonculardan bahsetmem lazım sizlere kitabı özümseyebilmeniz için.. Kendim de #20278297 ( bkz:Japon Yapmış ) incelememde belirttiğim gibi bu gruba mensup insanlardan biriyim .. niçin toplar biriktiririz.. çünkü topladığımız her neyse ona bir TAKINTIMIZ vardır da ondan ..topladığımız şey her neyse ona karşı bir zaafımız vardır..gözümüz görmez ondan başkasını .. bu topladıklarımız kimi zaman kibrit kutusu olur , kimi zaman açık arttırmayla satılan picture lp ler (resimli plaklar) ya da aklınıza getirdiğiniz her hangi bir nesne .. işte kitabımızın kahramanı da bunlardan biri .. kendisi de kelebek toplayanlardan.. ama öncesinde KARADUL AROMALI ANASI kendisini terk edip gittiği için hayatının bir döneminde mavi ekran vermiş.. bünye baskıyı kaldıramayınca barometre çatlamış .. dolayısıyla arkadaşımızın dengeler normalde bozuk.. yıllar yılı naif kişiliğ ile de toplumdan, dolayısıyla hatun kısmı ve sosyal ortamlardan izole olmuş.. bir anlamda çekomastikle yalıtmışlar onu.. sonrasında bu takıntılı kardeşimiz şansa talihe büyük ikramiyeyi cukkalayıp küçük çaplı bir lord olunca dönemin londrasında, daha öncesinde platonik aşkı olan CİMCİME hatunu da "kolleksiyonuna" katmaya karar vermiş..buraya kadar sanırım herşey tamam ?

Velhasıl kelam , psikolojik gerilim kategorisine giren kitap burdan sonrasında başlıyor .. o yüzden pekte spoiler vermiş sayılmam .. anlatım muazzam .. yazarın dili ve olaylar şu sıcak günlerde soğuk karpuz + beyaz peynir etkisi yaptı bünyede.. okudukça satırlar, yokuştan kayarken tornetten düşen ilkokul çocuğunun asfaltta kaşar peyniri gibi rendelenişini yaşattı bana ( çok düştüm iyi bilirim). inanılmaz zevkli ve cidden çok başarılı..kitabın gelişme kısmını HER İKİ TARAFIN ( kurban kız cimcime hatun ve esas oğlan) AĞZINDAN sizlere aktardığı için kıyaslama da yapabiliyorsunuz .. bu da ayrı bir cici opsiyon ..kısacası yazar LOBOTOMY için matkap , çekiç , dikenli tel ve keskiyi ayağınıza kadar getirmiş..gerilim severim diyenler huuuuuuu!!! BUYURUN HALİL İBRAHİM SOFRASINA ...
425 syf.
·Puan vermedi
Kuşkusuz edebiyatın en sevdiğim yönü ters köşe yapmaya müsait muhteviyatıdır.. John Fowles’da Fransız Teğmenin Kadını’nda bu muhteviyatı öyle zekice ve ustaca kullanmışki deyim yerindeyse kitabı bitirdikten sonra da bana sadece ağzı açık kalmak düştü. Kitap İngiltere Victorya Dönemi’nde yaşanan bir aşkı anlatıyor gibi görünse de aslında geniş bir içeriğe sahip. Dönemin Aristokrasisine,Hristiyanlığa,toplum yapısına edebiyatçıların kendilerine has vurucu eleştirileriyle göndermeler yapmış Fowles..Aynı zamanda kitap bir başkaldırı niteliğinde.. Basmakalıp,tekdüze ilerleyen herşeye bunun yanında romanın yapısına da kalemiyle savaş açmış Fowles ve şu ya da bu kurala bağlı kalmadan da dünya çapında bir roman yazılabileceğini göstermiş..Tüm bunların yanı sıra yer yer -evet bu kitabın yazarı benim ve sen de okuyucu olarak yazdıklarıma saygı göstermek zorundasın”diye satır aralarından size sesleniyor yazar..Gerçekten uzun zamandır aradığım tadı yakaladığım,yer yer deneme hissi veren ama gerçek bir roman olma özelliği de taşıyan bir solukta okunabilecek bu eser şiddetle tavsiyemdir.
304 syf.
Güzelliğinden ürktüğünüz birini tanıdınız mı hiç? Yüzünün, bedeninin ve tavırlarının size vadettikleri tehlikeli gelir. Yaşamayan bilmez; keza tahmin edilemez, empati ile hissedilemez bir histir. Tehlikeli dedim... Nadir rastlanan, zarif, yaklaşılması zor bir 'şey' olarak sana vadettiklerinin karşılığını veremeyeceğini düşündüren bir ürperti sarar yakanı. Cinsel zevkler geçmez aklından onu gördüğünde. O'nun senin olmasını istersin; bir kadın arzuladığın için değil, o'nun senin kadının olduğunu bilmeyi arzu ettiğin için...

Farkedilmeyi bekleyen ölü gibi hissedersin kendini onun karşısında ya da senin o vakit yüzünü gören şöyle de hissedebilir: "kötücül bir yaradılışın baskın olduğu küçük, sinmiş iyi bir mizaç"... Ben deli değilim. Elde edememe düşüncesinin cazibesiyle ! bakmayı bu kadar arzuladığım bir şeye meydan okumaya karar verdim. Meydan okurken kendimi aşılamayacak bir mantığın içine hapsedip kendi bedenimi baştan çıkarmaya karşı koyan bir engel olarak kullanacağım. Güzellik çoğunuzu altüst eder ya, yapmanız gereken ile yapmak istediğinizi karıştırttırır. Altüst olmamak için bir yol bulacağım. Güzelliği beni "öldüremeyecek". Kendimde hissettiğim noksanlığın haz ile alakası yok, cezbetmek daha ilgi çekici; cinsel doyum değil aradığım, daha çok bir çoşku; kadın-erkek arasındaki yazılmamış fakat genelgeçer kabul gören, sanki bizi aşan herhangi bir ilke gibi görmeden kabullendiğimiz aşkın yasası ilgimi çekmiyor, oyunun kuralını değiştirme fikri bile heyecanlı. Eserekli biriyim galiba ben...

Söylemeyi unuttum; ben böcekbilimciyim. Kelebek koleksiyonu yapmaktan hoşlanırım. Çoğu kişi tarafından, benim gibi nesneleri biriktiren, onları sınıflandıran, adlandıran birileri olarak, nefret ediliriz. Nasıl ki fotoğraf çektiğinde o an'ı dondurursun, öldürürsün, bizim yaptığımız iş de aynı kefeye koyulur. Yaşatmak için çizim yapmamız salık verilir, ehvendir bu. Neyse...

Ondan başkasını tanımak istemediğim için kaçırdım ve tutsağım ettim! Dışarıdan herhangi bir bilgi edinmesini ve eski dünyasıyla bağlantı kurmasını engelleyerek hiçbir hak iddiasının bulunmadığı yeni bir odada esriklik halinde yaşamaya çalışan, o ortamda tabiri caizse beni resmetmeye çabalayan birine dönüştürmeye karar verdim. Yo, yo ben deli değilim.

Ters çevrilmiş bir ayna gibi durarak tüm organik-inorganik baştan çıkarma işaretlerini, çekiciliğini yok sayarak karşısında dikilmekte biraz zorlansam da pamuklara sardım onu. Ona o kadar iyi bakıyorum ki, bu onu şaşırtıcı derecede korkutuyor! Korkutuyor mu? Evet. Fiziksel olarak hiçbir şey yapmadığım için her şey ona daha belirsiz geliyor, daha çok korkuyor. Hatta o kadar 'bir şey' yapmıyorum ki, muhtemelen insan kıyafetine bürünmüş bir boşluk olduğumu düşünüyordur. Canlı bir meydan okuma yaparak geçiciliğin kokusunu etrafa yaymaktansa, donuk bir meydan okuma yaparak namütenahi bir sapkın olmak evladır, öyle değil mi? Hiçbir şey düşünmeden onu soyacak kadar çatlağım, uygun olanın yapılmasına ilişkin bir çeşit saplantılı düşünce işte benimkisi... "Bir şeyin yanlış olduğunu biliyorsam, düşünmeyi yasaklarım kendime."

Biraz eski kafalıyım; pattadanak bir işe girişmektense, ağır ağır geleceği inşa etmek bana daha cazip gelir, ne var yani? İnsan çocuğu her şeyi çabucak elde etmek istiyor, heveslerini canı çektiği an tatmin etmezse sinirleniveriyor. Tenakuza mı düştüm gözünüzde şimdi? Tuhaf mı buldunuz davranışlarımı? Benim yerimde olsanız, bu prensese neler yapardınız? Sağ elde kumanda var tamam da, sol eli ne yapardınız? "Beslenmesi üç ay gerektiren tırtılım ben"; bir kaç günde yedirmeyi denersen çatlarım. Anladın mı Don Juan kisveli Ezodamat? Daha yüce özlemlerim var benim. Amaçlarım temiz, o yüzden mutluyum. Umarım bunu o da anlar...

Kimseye sevgi sözcükleri kullanmadığım için ben ne kadar hastaysam sen de o kadar hastasın aslında. Neden mi? Bir kelime var: Aşkım! Hani sevgiline, arkadaşına, çocuğuna, köpeğine aynı anda kullana kullana manasını boşalttığın, tüylerimi gerçekten diken diken eden o kelime... Midemi bulandırıyorsun. Ruh hastası, hem sevgiline hem köpeğine aynı kelimeyi nasıl kullanırsın? Sözcüklerin anlamdan yoksun. Aynı senin gibi boş bir teneke sözlerin. Ne bileyim, aşkım, karıcım, birtanem kelimelerini birleştir, "Aşkabi" diye bir şey uydur en azından. Kısacası, o kelimeyi sadece o kişi için kullan... Anladın mı şimdi? Sen de benim kadar hastasın.

Prenses biraz kızgın bana. Kaçma girişimleri oldu. Ona dokunmadığım, canım çektiği zaman yanına gelip sadece seyrettiğim için yani ona yapabileceğim ama yapmadığım şeyleri gördükçe ruhuma saygı duymaya başlayacak. Bana yanımda olmasının yettiğini, gerisinin önemi olmadığını bilecek.

Prenses'in geçmişte hoşlandığı biri, ona rastgele cinsel ilişkilerde bulunduğunu, sevdiği insanlarla asla yatamayacağını, kadının soyunduktan sonra karşısındakinin gözlerinin içine bakamadığı o masumluğun fark edildiği tek anın ona engel olduğunu söylemiş. Ben bunu bile tercih etmek istemem. Umarım bir gün beni gerçekten baştan çıkarmaya çalışmak, yaptıklarıma(yapmadıklarıma) karşılık vermek için kendini cinsel bakımdan bana sunmak dışında bir yöntem bulur. Aksi takdirde ona olan tüm saygımı yitiririm. Keza güzelliğin yanında cinsellik bayağı değil midir? İstediğini elde etmek için öteki kadınların da başvurduğu bayatlamış belaltı silahı yöntemine başvurması beni öfkelendirir. Adi bir sokak kadınından ne farkı kalır ki? "Değişmemiş" olana yönelik takıntım, baştan çıkarmadan üstün gelir benim için. Hem yenilmiş hem de baştan çıkmış olduğunu itiraf etmesi halinde daha güzel günlerin onu bekleyeceğini düşünüyorum. Dediğim gibi, cinselliğe başvurmaması şartıyla. (Aklından geçen soruyu baştan cevaplayayım: iktidarsız değilim; bu düşünceyi kafandan at, çok bilmiş ukala!)

Ölü nesnelerin koleksiyonunu yaparken yaşadığım o kıskanç cazibeyi, sapkınlığı, kendimi sevmek zorunda bıraktığım canlı bir varlığın baştan çıkmasına tercih ederim. 

Baudrillard, koleksiyoncular hakkında şöyle der: "Koleksiyoncu öylesine bir kıskançlık içindedir ki, kendisine ait olan ölü nesnenin yalnız ve yalnız kendi tekelinde olmasını ister ve o nesne sayesinde fetişist tutkusunu tatmin eder. Kendini kapatma ve hapsetme: Aslında her şeyden önce kendi kendinin koleksiyonunu yapmaktadır. Dikkatini, yaşadığı bu çılgınlıktan uzaklaştırmayı asla beceremeyecektir; çünkü onun nesnelere duyduğu aşkın; nesneleri kucaklarken oluşturduğu aşka dayanan stratejinin yola çıkış noktası, o nesnelerden yayılan baştan çıkarma nefreti ve dehşetidir. Kendisi için de aynı şey söz konusudur: Kendisinden doğabilecek her tür baştan çıkarma etkisinden iğrenir. "

Anladığın kadarsın...
304 syf.
·6 günde·9/10
Şizoid Kişilik Bozukluğu olan kişiler başkalarıyla yakın ilişki kurmaktan, toplum içine girmekten çekinirler. Bunların kişilik yapıları duygusal açıdan soğuk, içe dönük, yalnız ve karşısındakilere mesafelidir. Başka insanlarla bir arada olmaktan zevk almazlar. Yalnız yaşamı tercih ederler. Duygularını gizlemeyi seçerler. Sosyal yaşama dahil olmazlar, eğlenmekten kaçınırlar. Onlara en yakın olan kişiler, sadece birinci derece akrabalarıdır. Onların üzüntülerini ve sevinçlerini anlamak zordur. Kendilerini yaşamdan soyutlayarak yaşarlar. Hastalıklı bir ruh halindeki saplantıları olan bir adamın platonik bir aşk hikayesini konu alıyor kitap. 
Bir yerde kendi isteği olmadan tutulan bir tutsak ve diğer yanda kendi benliği içerisindeki birtakım duygularını, isteklerini ve arzularını tutsak etmiş ve yaşanmamışlıklarla hayatını sürdürmeye çalışan başka bir tutsağın öyküsünü okurken, gerçek tutsaklığın ne demek olduğunu kendine göre yorumlar her okur.
Bir insanın çelişkileri, iç çekişleri, kıskançlıkları, sevgi ve aşk tanımı yaşadığınız. Ama kitap tek katmanlı değil bir çok katmanlı. Çünkü yaşadığı dönemin, eğilimlerini, sanat anlayışını, yaşam tarzını da veriyor size. Şizoid kişilik bozukluğu olan bir insanın tüm ruhsal durumunu anlatmış size yazar. Bencil çıkarımları, mantıktan uzak duygusal çöküşlerini görüyorsunuz kelime kelime kitapta.
Farklı iç dünyaları olan iki kişinin aynı ortamdaki mecburi yaşamının; her birinin kendi düşünceleri, hisleri ve kendi iç sesleriyle ele alınması romanın bence farklı olmasını sağlıyor. Ayrıca birbirine yabancı bu iki kişinin kendi aralarındaki konuşmaları sırasında birbirlerindeki farklı yönleri kimi zaman sezgileriyle, kimi zamansa kelimelerle aşikar bir şekilde gözlemlemiş olmaları okura bir bulmaca çözüyormuş duygusu veriyor. 
Bir insanı, bir yeri ya da bir nesneyi gizemli kılan şeyin “giz” olduğu ve saklı şeylerin tükendiği zaman o gizemin tamamen ortadan kalktığı konusu vurgulanmış. İnsanların, bütün şartları değerlendirerek bir duruma tamamen hakim olmak gibi bir yeteneklerinin olmadığı, şartların bir kısmını kusursuz bir şekilde gözden geçirip değerlendirirken, bir veya birkaçının gözden kaçırabileceği gerçeği üzerinde durulmuş bir başka konu.
İki ayrı karakter için iki ayrı dil benimsemiş. İki ayrı tarz demek daha doğru belki de. Sınıfsal farkları ve yeni nesil dediği ucubeyi tariflemiş bu sade anlatımla. Keyifli okumalar.
256 syf.
·2 günde·9/10
Kitabı ilk elime aldığımda okumaya değer görmemiştim... Kendimce haklı nedenlerim var zannediyordum. Mesela kitabı ilgi çekici kılmak için içine pornografik ögeler serpiştirilmiştir, ya da erkek egemen zihniyetin iştahını kabartıp egosunu okşamak için yazılmıştır gibi düşüncelerim vardı. Çünkü hikayeyi spoiler vermeden özetlemek gerekirse piyangodan para kazanan; silik, hiçbir iktidar elde edemediği için kötü düşüncelerini içine gömen bu yüzden gri bölgede kalan, tipik bir devlet memuru 'erkek' figür; özgür, donanımlı, yaşça genç fakat olgun ve resim kabiliyeti olan 'kadın' figürü sinsice bir planla zapturapt ediyor olmasıydı... Üstelik tüm bunları onu delicesine sevdiği için yaptığını söylüyordu... Günümüz kadın cinayetlerinin(katliamlarının) mihenk taşı da bu içi boş, yalandan sebep değil mi?


Yukarıda belirttiğim nedenlerden ötürü içimde bir tiksinti duyuyor ve kitabı elde ettiğim için pişmanlık besliyordum. Kitaptan kurtulmalıydım hatta ciddi ciddi onu yakmayı bile düşündüm. Üzerine bir güzel nutuk çekip, böyle kitapların okunmaması gerektiği; çünkü olayı meşrulaştırdığını burada edebi değeri bir kenara bırakmak gerektiğini bas bas bağırma planları kurguluyordum...

Bütün bu düşüncelere kitap hakkında hiçbir araştırma yapmadan kapılmıştım. İnternet de biraz araştırdım. Ön yargılarımdan sıyrılıp okumam gerektiğine karar kıldım ve iki günde bitirdim...

Kitap da olayın kurban gözünden anlatıldığı bölüme kadar da hissettiğim ikirciklenme peşimi bırakmadı. Fakat o bölümden sonra adeta başım döndü. Belki çok şatafatlı veya imgesel veya edebi açıdan derin cümleler barındırmasa da kullanılan oldukça yalın ve gerçeklik barındıran cümleler beni eşduyuma zorladı.

Tutsak kadın, tutulduğu mahzende günlük tutuyor. doğal olarak İçinde bulunduğu korkunç ve insanlık dışı durumdan yakınıyor. Bu gözüme çarpan ilk detaydı; büyük resimde ise yitirilip giden insanlıktan, savaşlardan, açlıktan, atom bombasının yarattığı tahribatından, yoksulluktan, açlıktan toprak yiyen çocuklardan, toplumsal sınıf savaşlarına kadar birçok konuya değiniyor. Kendisini kaçıran erkekten yola çıkarak insan dünyası ve doğası üzerine adeta felsefi salvolar gönderiyor. Sonuna kadar direneceğinden ve bunu yaparken de kendisini derdest eden hastalıklı yöntemleriyle değil; inandığı doktrinler doğrultusunda -şiddet içermeden- savaşmayı seçen bir kişilik olarak karşımıza çıkıyor.

Esir olarak tutulduğu süre boyunca, önceki yaşadığı hayatın anlamsızlığından, insanlara bildikleri doğruları anlatma çabasından hatta bunun doğru olup olmadığı noktasında ikileme düşerek bahsediyor. Tam bu noktada kitabı kapatıp biraz düşündüm. Son 2-3 yıl içerisinde ne çok şey yaşamış, ne çok şey atlatmıştım. Bildiklerimi insanlara aktarabilmiş miydim, peki benim doğru dediklerim kime göre neye göre doğruydu, hayatımda kesiştiğim insanlar doğrularımı nasıl karşılıyorlar bana nasıl tepki veriyorlardı? Hakkaniyetle kendime cevap verebilir miydim? Düşüncelerimi biraz daha derinleştirdim... İnsanlar yaşadıkları hayati olayları atlattıktan sonra daha bir keskin olurlar; ya daha önce inandığı ideolojilerine, doktrinlerine, düşüncelerine sımsıkı sarılırlar ya da tümüyle onları terk ederler. Ben ise arafta kaldım... Düşünün alanda kalabalığın orta yerinde bir canlı bomba
-inandıkları doğrultusunda- bir eylem gerçekleştirmiş ve kendini patlatmış... Siz şans eseri bombadan da, içinden fırlayan bilyelerden de, çivilerden de, şarapnel parçalarından da kurtulmuşsunuz. Alanda ki yaralı insanları 'güvenli' yerlere taşımaya çalışıyorsunuz ve etraf gazla kaplı nefes alış verişi sağlıklı değil, üstelik size kendi siyasi partisinin el işaretlerini yapan, yüzünüze tarif edilemeyecek bir kinle bakan insan toplulukları var. Daha yitirdiklerinizin yasını tutamış, bir hafta gibi kısa bir süre sonra, girdiğiniz bir toplulukta sınıfsal sorunları tartışıyorken kendinizi buluyorsunuz... İçimden bir şeyler koptu, ne tümüyle terk edebiliyor ne de ateşli bir biçimde savunabiliyorum... Herhalde Ortadoğu insanı yaşama böyle küsüyor: sanattan, müzikten, kitaptan, tiyatrodan böyle kopuyor sonra da toplumun metalarına böyle tamah ediyor...


Bir ihtimal kitap size benim hissettiğim duyguları vermeyebilir ama okunmalı. Bir puanı kırpmamın nedeni ise biraz bencilce -böyle bir hakkım var mı bilmiyorum- sonu istediğim gibi bitmedi. Spoiler vermemek için zorlukla susuyorum.
685 syf.
·41 günde·Beğendi·10/10
We shall not cease from exploration,
and the end of all our exploring
will be to arrive where we started
and know the place for the first time.
T. S. Eliot

/Araştırmaktan vazgeçmeyeceğiz ve
Araştırmamızın sonunda
başladığımız yere tekrar dönecek,
Orayı yeniden keşfedeceğiz /


Sizin haberiniz olmadan size bir oyun oynatırlarsa ve bu oyunun başoyuncusu siz olursanız kendinizi nasıl hissederdiniz? Bu soruya çabuk cevap vermeyin, kendinize biraz düşünmek için zaman verin ve bu romanı okuduğunuzda kesin kararınızı vermiş olursunuz. Ama ben böyle maceraya atılmak isterdim, habersiz dahi olsam.

İki gencin aşkı ile kitap bizi karşılıyor. Bırakmayı düşünmüştüm ki tam o sırada tuhaf şeyler olmaya başladığını anladım. Giz, tereddüt, tabii ki merak ve birçok soru işareti kitabı devam etmeye itti beni. Romanı birkaç bölüme ayırabilirdim ama bunu yapmaya gerek yok çünkü yapıtın bütünlüğü dikkatinizi sürekli toplu tutuyor. Okuduğum her bir sonra ki sayfa ile birlikte içimden ‘’yok artık!’’ diyesim geliyordu. Polisiye, erotik ve mistisizm karışımını romanın bir bölümünü Bulgakov’un Usta ve Margarita’nın balo sahnesini bana anımsattı.

Başka okurların yorumlarını okudum biraz da edebiyat eleştirilerini ve tabii ki kitabın sonunda yazarın kendisinin kitapla ilgili açıklamalarını. Kimisi insanın sadece hissel tarafı ile uğraşırken kimisi genel tabloyu görme çabasında idi. Bütün yorumlara rağmen ve bütün yorumlardan dolayı kurgu ve anlatım akıcılığı ile birlikte bence çok güzel bir roman. Paradoksal entrika ustası, Fowles, onun sonsuz gizemli anlatımının tahminini okuyucuya bırakır. Kitabın başlangıç ve bitiş mısraları ile bende incelememe eklemeden edemiyorum.

Cras amet qui numquam amavit
quique amavit cras amet

/Asla sevmeyen yarın sevecek
seven de yarın sevecek./
685 syf.
·Beğendi·10/10
Seneler önce okudum "Büyücü"yü. Hatta ilk başta Ayrıntı Yayınevi baskısını okuyup daha sonra Afa baskını da edinip okumuştum. şimdi kütüphaneme bakıyorum da iki baskı da yok.
beş tane roman deseler bir tanesi kesinlikle büyücü olur benim için. John Fowles'ın kurgu dehası şimdiye kadar okuduğum herkesin önüne geçiyor.
eskiden kitapçı iken kitapları bir kaç cümle ile anlatmaya çalışırdık müşterilere. bu kitap için kullandığım cümlelerin başında şu geliyordu, "Her 5-10 sayfada bir şaşırmaya hazır olun, her bir yalanın yalanla yalanlanacağı bir kitap okuyacaksınız." Umarım bu cümle sizin için spoiler etkisi yaratmaz ama okurken hissettiğim tam olarak buydu.
peki başka ne vardı bu romanda diye sorarsanız. başka ne olmasını isterdiniz diye sormam gerekir o zaman benim de çünkü benim hayal gücümün de bir sınırı var ve John Fowles da bunun çok çok ötesine geçmiş.

Yazarın biyografisi

Adı:
John Fowles
Unvan:
İngiliz Roman ve Deneme Yazarı
Doğum:
Essex, İngiltere, 31 Mart 1926
Ölüm:
İngiltere, 5 Kasım 2005
John Robert Fowles, (d. 31 Mart 1926, Essex - ö. 5 Kasım 2005, Lyme Regis) İngiliz roman ve deneme yazarı.

Londra yakınlarındaki Essex, Leigh-on-Sea'de doğdu. Oxford Ünivesitesi'nde gördüğü Fransızca eğitiminin ardından Fransa ve Yunanistan'da öğretmenlik yaptı. İlk romanı olan Koleksiyoncu'nun başarı kazanmasının ardından kendini tamamen yazarlığa adadı.
1968 yılından başlarak İngiltere'nin güneyinde küçük bir liman kasabası olan Lyme Regis'te yaşamını sürdüren ve 1979'da Lyme Regis Müzesi'ne küratör olarak atanan Fowles, 5 Kasım 2005'te ölmüştür.

Postmodern romancıların öncülerinden biri olarak kabul edilen Fowles, yayımlanan ilk eseri The Collector (Koleksiyoncu) ile büyük üne kavuşmuş ve ticari başarı kazanmıştır. Aslında Koleksiyoncu, Fowles'un üzerinde çalışmaya başladığı ilk romanı değildir. 1950'li yılların başında yazımına başladığı Büyücü adlı eseri, Fowles'un üzerinde çalıştığı ilk romandır ve ancak 1965 yılında basılabilmiştir.

Mitolojik öğelere ve Shakespeare'in ünlü oyunu Fırtına'ya çeşitli göndermelerin bulunduğu metafizik bir eğlence treni olarak nitelendirilen Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını ile birlikte yazarın en önemli eseri olarak kabul edilir. Fransız Teğmenin Kadını, Harold Pinter'in yazdığı senaryo ile filme de çekilmiş, Karel Reisz yönetimindeki filmin başrollerinde Jeremy Irons ve Meryl Streep oynamıştır. Bu filmin dışında The Collector (1965), The Magus (1968) ve televizyon için The Ebony Tower (1984) adlı eserleri de sinemaya uyarlanmıştır.

Eserlerin birçoğu Türkçe'ye de çevrilmiştir. Roman ve denemelerinin dışında, şiirleri (Poem, 1973), çevirileri (Cinderella, Charles Perrault, 1974), senaryoları, adaptasyonları (Lorenzaccio, 1983--Alfred de Musset'nin bir oyunu) ve editörlük yaptığı çalışmalar (Thomas Hardy's England, Jo Draper) da vardır. Ayrıca yazar hakkında yazılmış eserler de mevcuttur.

Yazar istatistikleri

  • 158 okur beğendi.
  • 1.631 okur okudu.
  • 60 okur okuyor.
  • 1.975 okur okuyacak.
  • 37 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları