John Fowles

John Fowles

Yazar
8.5/10
322 Kişi
·
746
Okunma
·
86
Beğeni
·
5.178
Gösterim
Adı:
John Fowles
Unvan:
İngiliz Roman ve Deneme Yazarı
Doğum:
Essex, İngiltere, 31 Mart 1926
Ölüm:
İngiltere, 5 Kasım 2005
John Robert Fowles, (d. 31 Mart 1926, Essex - ö. 5 Kasım 2005, Lyme Regis) İngiliz roman ve deneme yazarı.

Londra yakınlarındaki Essex, Leigh-on-Sea'de doğdu. Oxford Ünivesitesi'nde gördüğü Fransızca eğitiminin ardından Fransa ve Yunanistan'da öğretmenlik yaptı. İlk romanı olan Koleksiyoncu'nun başarı kazanmasının ardından kendini tamamen yazarlığa adadı.
1968 yılından başlarak İngiltere'nin güneyinde küçük bir liman kasabası olan Lyme Regis'te yaşamını sürdüren ve 1979'da Lyme Regis Müzesi'ne küratör olarak atanan Fowles, 5 Kasım 2005'te ölmüştür.

Postmodern romancıların öncülerinden biri olarak kabul edilen Fowles, yayımlanan ilk eseri The Collector (Koleksiyoncu) ile büyük üne kavuşmuş ve ticari başarı kazanmıştır. Aslında Koleksiyoncu, Fowles'un üzerinde çalışmaya başladığı ilk romanı değildir. 1950'li yılların başında yazımına başladığı Büyücü adlı eseri, Fowles'un üzerinde çalıştığı ilk romandır ve ancak 1965 yılında basılabilmiştir.

Mitolojik öğelere ve Shakespeare'in ünlü oyunu Fırtına'ya çeşitli göndermelerin bulunduğu metafizik bir eğlence treni olarak nitelendirilen Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını ile birlikte yazarın en önemli eseri olarak kabul edilir. Fransız Teğmenin Kadını, Harold Pinter'in yazdığı senaryo ile filme de çekilmiş, Karel Reisz yönetimindeki filmin başrollerinde Jeremy Irons ve Meryl Streep oynamıştır. Bu filmin dışında The Collector (1965), The Magus (1968) ve televizyon için The Ebony Tower (1984) adlı eserleri de sinemaya uyarlanmıştır.

Eserlerin birçoğu Türkçe'ye de çevrilmiştir. Roman ve denemelerinin dışında, şiirleri (Poem, 1973), çevirileri (Cinderella, Charles Perrault, 1974), senaryoları, adaptasyonları (Lorenzaccio, 1983--Alfred de Musset'nin bir oyunu) ve editörlük yaptığı çalışmalar (Thomas Hardy's England, Jo Draper) da vardır. Ayrıca yazar hakkında yazılmış eserler de mevcuttur.
"Esas trajedi buydu. Bir adamın kötü olmaya cesaret etmesi değil, milyonlarca insanın iyi olmaya cesaret edememesiydi. "
Hepimiz sevilmekten ya da nefret edilmekten hoşlanırız. Bu anımsanacağımızın, varolduğumuzun bir işaretidir. Bu nedenle sevgi yaratamayanların çoğu nefret yaratmışlardır.
"Tüm korkuların, tüm dehşetin, asıl kötülüğün sonsuz kaynağı, insanın bizzat kendisidir."
"İnsan değil ;insan kıyafetine bürünmüş bir BOŞLUK."
John Fowles
Sayfa 247 - Ayrıntı Yayınları 7. Basım 2016
Tanrı ve özgürlük taban tabana zıt kavramlardır; insanlar da çoğunlukla o başka şeye inanmaktan korktukları için düşsel tanrılarına inanırlar.
--- DANDANAKAN TEKSTİL LORDLARI SPONSORLUĞUNDA İNCELEMELERİMİZ TÜM HIZIYLA DEVAM EDİYOR... ---

Yine sahaflardan sıfırını bol çingenelik ve NO SURRENDER mottosuyla sıfır geri vites yaparak (pazarlık elzem şey! kınama kınanacak duruma düşersin ...) üstüne üstlük ikinci el olmasına rağmen çok ucuza kapattığım tabiri caizse zümrütlerden biri oldu bu kitap.. yazarı ve kitabı daha önce duymuş olmama rağmen piknik alanında unutulmuş simide üşüşen obez karıncalar misali sürekli kitap aldığımdan kelli bir türlü sıraya sokup alamamıştım.. "Ve Kitap"tan Baran' ın ısrarları üzerine mırın kırın ettik sonra kurbanlık alır gibi cephe savaşı verip pazarlıkta galip gelerek attık çantamıza kitabı ..tüm bu bahsettiklerim geçen haftasonu oldu.. ancak dün sıraya koyup okumaya başlayabildim ..

hemen belirteyim , incelemelerimi takip edenler bilir ..iyiliğe geçit vermem ..hayatımda değil tabii ki ..edebi eserlerde ve sanatta artı müzikte her daim KARANLIK olandan yanayım ..eleştiriden negativiteden yanayım.. kırlar, kuşlar, sarı sarı papatyalardan bana ne .. hepsinin üzerine katran döksünler .. Kafka'nın da ( babamın oğlu olur kendisi =) ) dediği gibi kitap dediğin seni sarsacak ..zengin kız fakir oğlan ve belediye otobusu ile akşamları yer sofrasında kuru soğan 5 lemesinde bilindik sona ulaşan eserlere gönlümün tüm hatları DİKENLİ TEL çekmiş durumda..bilemiyorum bu konuda sanırım bende de bir anormallik olabilir..belki de dinlediklerimden kaynaklıdır.. her neyse kitaptan bahsedecek olursak benim tabirimle "AYI" gibi güzel .. cidden kötülükler silsilesi .. kitap boyunca sayfalardan katranlar , YAĞDIR MEVLAM GORE diye diye aktı yerlere ..günlerimi karalara boyadı..

Öncelikle Koleksiyonculardan bahsetmem lazım sizlere kitabı özümseyebilmeniz için.. Kendim de #20278297 ( bkz:Japon Yapmış ) incelememde belirttiğim gibi bu gruba mensup insanlardan biriyim .. niçin toplar biriktiririz.. çünkü topladığımız her neyse ona bir TAKINTIMIZ vardır da ondan ..topladığımız şey her neyse ona karşı bir zaafımız vardır..gözümüz görmez ondan başkasını .. bu topladıklarımız kimi zaman kibrit kutusu olur , kimi zaman açık arttırmayla satılan picture lp ler (resimli plaklar) ya da aklınıza getirdiğiniz her hangi bir nesne .. işte kitabımızın kahramanı da bunlardan biri .. kendisi de kelebek toplayanlardan.. ama öncesinde KARADUL AROMALI ANASI kendisini terk edip gittiği için hayatının bir döneminde mavi ekran vermiş.. bünye baskıyı kaldıramayınca barometre çatlamış .. dolayısıyla arkadaşımızın dengeler normalde bozuk.. yıllar yılı naif kişiliğ ile de toplumdan, dolayısıyla hatun kısmı ve sosyal ortamlardan izole olmuş.. bir anlamda çekomastikle yalıtmışlar onu.. sonrasında bu takıntılı kardeşimiz şansa talihe büyük ikramiyeyi cukkalayıp küçük çaplı bir lord olunca dönemin londrasında, daha öncesinde platonik aşkı olan CİMCİME hatunu da "kolleksiyonuna" katmaya karar vermiş..buraya kadar sanırım herşey tamam ?

Velhasıl kelam , psikolojik gerilim kategorisine giren kitap burdan sonrasında başlıyor .. o yüzden pekte spoiler vermiş sayılmam .. anlatım muazzam .. yazarın dili ve olaylar şu sıcak günlerde soğuk karpuz + beyaz peynir etkisi yaptı bünyede.. okudukça satırlar, yokuştan kayarken tornetten düşen ilkokul çocuğunun asfaltta kaşar peyniri gibi rendelenişini yaşattı bana ( çok düştüm iyi bilirim). inanılmaz zevkli ve cidden çok başarılı..kitabın gelişme kısmını HER İKİ TARAFIN ( kurban kız cimcime hatun ve esas oğlan) AĞZINDAN sizlere aktardığı için kıyaslama da yapabiliyorsunuz .. bu da ayrı bir cici opsiyon ..kısacası yazar LOBOTOMY için matkap , çekiç , dikenli tel ve keskiyi ayağınıza kadar getirmiş..gerilim severim diyenler huuuuuuu!!! BUYURUN HALİL İBRAHİM SOFRASINA ...
Gerçeklik ve fantazi arasındaki mücadele, insan psikolojisinin ilginç bir yönü. Bu aynı zamanda kitabın da ana temalardan biri. Roman; genç, orta sınıf bir entellektüel olan Nicholas Urfe hakkında. Nicholas, yaşadığı Londra’yı ve kız arkadaşı Alison'ı bırakarak İngilizce öğretmeni olarak çalışmak için Yunan adası Phraxos’a gider. Bu adada, gizemli bir karakter olan Maurice Conchis tarafından kurulan büyülü ve mistik oyunların olduğu bir dünyada yerini alır. Conchis'in yarattığı büyülü dünyada, Nicholas'ın çılgınca aşık olduğu çift karakterli, esrarengiz ve güzel Lily-Julie büyük rol oynar. Lily-Julie karakteri gerçek dışı olanı, Nicholas'ın kendi iç dünyasındaki fantazisini temsil ederken, Alison'ın ise, gerçek sevgiyi ve Nicholas'ın gerçek benliğini temsil ettiğini söyleyebiliriz.

Fowles burada, Nicholas'ın davranışları ile günlük yaşamda insanın içindeki “narsizm” ve “gerçeklerden kaçma” duygularını inceleyerek aralarında paralellikler çizmeyi amaçlar. Bu yüzden, okuyucuya; Nicholas karakterinin, kurduğu hayali dünya ile kendi problemini bile göremediği gerçek arasında sıkışıp kalma ikilemini yaşatır. Onun narsist kişiliği ile; rahatsız edici gerçeklerden kaçan, kendini nesnelleştiren ve egosunu tatmin etmek için insanları kullanan bir karakter profili çizer. Bir bakıma, anlamsız davranışlar ve masum yalanlar gibi görünen şeyin aslında, kendini ve çevresindekileri inkar etmesi olduğunu vurgular.

Kitabı okudukça ve Nicholas’ın hikayesini inceledikçe, günümüz toplumunun bireyselleşmesinin ve ötekilere olan düşmanlık sebebinin, insanların narsist bir çizgide olmaları ve gerçekliklerden kaçma eğilimlerinin yüksek olmasından dolayı gerçekleştiği sonucuna ulaştım. Büyücü, okurken üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap...
Kuşkusuz edebiyatın en sevdiğim yönü ters köşe yapmaya müsait muhteviyatıdır.. John Fowles’da Fransız Teğmenin Kadını’nda bu muhteviyatı öyle zekice ve ustaca kullanmışki deyim yerindeyse kitabı bitirdikten sonra da bana sadece ağzı açık kalmak düştü. Kitap İngiltere Victorya Dönemi’nde yaşanan bir aşkı anlatıyor gibi görünse de aslında geniş bir içeriğe sahip. Dönemin Aristokrasisine,Hristiyanlığa,toplum yapısına edebiyatçıların kendilerine has vurucu eleştirileriyle göndermeler yapmış Fowles..Aynı zamanda kitap bir başkaldırı niteliğinde.. Basmakalıp,tekdüze ilerleyen herşeye bunun yanında romanın yapısına da kalemiyle savaş açmış Fowles ve şu ya da bu kurala bağlı kalmadan da dünya çapında bir roman yazılabileceğini göstermiş..Tüm bunların yanı sıra yer yer -evet bu kitabın yazarı benim ve sen de okuyucu olarak yazdıklarıma saygı göstermek zorundasın”diye satır aralarından size sesleniyor yazar..Gerçekten uzun zamandır aradığım tadı yakaladığım,yer yer deneme hissi veren ama gerçek bir roman olma özelliği de taşıyan bir solukta okunabilecek bu eser şiddetle tavsiyemdir.
We shall not cease from exploration,
and the end of all our exploring
will be to arrive where we started
and know the place for the first time.
T. S. Eliot

/Araştırmaktan vazgeçmeyeceğiz ve
Araştırmamızın sonunda
başladığımız yere tekrar dönecek,
Orayı yeniden keşfedeceğiz /


Sizin haberiniz olmadan size bir oyun oynatırlarsa ve bu oyunun başoyuncusu siz olursanız kendinizi nasıl hissederdiniz? Bu soruya çabuk cevap vermeyin, kendinize biraz düşünmek için zaman verin ve bu romanı okuduğunuzda kesin kararınızı vermiş olursunuz. Ama ben böyle maceraya atılmak isterdim, habersiz dahi olsam.

İki gencin aşkı ile kitap bizi karşılıyor. Bırakmayı düşünmüştüm ki tam o sırada tuhaf şeyler olmaya başladığını anladım. Giz, tereddüt, tabii ki merak ve birçok soru işareti kitabı devam etmeye itti beni. Romanı birkaç bölüme ayırabilirdim ama bunu yapmaya gerek yok çünkü yapıtın bütünlüğü dikkatinizi sürekli toplu tutuyor. Okuduğum her bir sonra ki sayfa ile birlikte içimden ‘’yok artık!’’ diyesim geliyordu. Polisiye, erotik ve mistisizm karışımını romanın bir bölümünü Bulgakov’un Usta ve Margarita’nın balo sahnesini bana anımsattı.

Başka okurların yorumlarını okudum biraz da edebiyat eleştirilerini ve tabii ki kitabın sonunda yazarın kendisinin kitapla ilgili açıklamalarını. Kimisi insanın sadece hissel tarafı ile uğraşırken kimisi genel tabloyu görme çabasında idi. Bütün yorumlara rağmen ve bütün yorumlardan dolayı kurgu ve anlatım akıcılığı ile birlikte bence çok güzel bir roman. Paradoksal entrika ustası, Fowles, onun sonsuz gizemli anlatımının tahminini okuyucuya bırakır. Kitabın başlangıç ve bitiş mısraları ile bende incelememe eklemeden edemiyorum.

Cras amet qui numquam amavit
quique amavit cras amet

/Asla sevmeyen yarın sevecek
seven de yarın sevecek./
Kitabı ilk elime aldığımda okumaya değer görmemiştim... Kendimce haklı nedenlerim var zannediyordum. Mesela kitabı ilgi çekici kılmak için içine pornografik ögeler serpiştirilmiştir, ya da erkek egemen zihniyetin iştahını kabartıp egosunu okşamak için yazılmıştır gibi düşüncelerim vardı. Çünkü hikayeyi spoiler vermeden özetlemek gerekirse piyangodan para kazanan; silik, hiçbir iktidar elde edemediği için kötü düşüncelerini içine gömen bu yüzden gri bölgede kalan, tipik bir devlet memuru 'erkek' figür; özgür, donanımlı, yaşça genç fakat olgun ve resim kabiliyeti olan 'kadın' figürü sinsice bir planla zapturapt ediyor olmasıydı... Üstelik tüm bunları onu delicesine sevdiği için yaptığını söylüyordu... Günümüz kadın cinayetlerinin(katliamlarının) mihenk taşı da bu içi boş, yalandan sebep değil mi?


Yukarıda belirttiğim nedenlerden ötürü içimde bir tiksinti duyuyor ve kitabı elde ettiğim için pişmanlık besliyordum. Kitaptan kurtulmalıydım hatta ciddi ciddi onu yakmayı bile düşündüm. Üzerine bir güzel nutuk çekip, böyle kitapların okunmaması gerektiği; çünkü olayı meşrulaştırdığını burada edebi değeri bir kenara bırakmak gerektiğini bas bas bağırma planları kurguluyordum...

Bütün bu düşüncelere kitap hakkında hiçbir araştırma yapmadan kapılmıştım. İnternet de biraz araştırdım. Ön yargılarımdan sıyrılıp okumam gerektiğine karar kıldım ve iki günde bitirdim...

Kitap da olayın kurban gözünden anlatıldığı bölüme kadar da hissettiğim ikirciklenme peşimi bırakmadı. Fakat o bölümden sonra adeta başım döndü. Belki çok şatafatlı veya imgesel veya edebi açıdan derin cümleler barındırmasa da kullanılan oldukça yalın ve gerçeklik barındıran cümleler beni eşduyuma zorladı.

Tutsak kadın, tutulduğu mahzende günlük tutuyor. doğal olarak İçinde bulunduğu korkunç ve insanlık dışı durumdan yakınıyor. Bu gözüme çarpan ilk detaydı; büyük resimde ise yitirilip giden insanlıktan, savaşlardan, açlıktan, atom bombasının yarattığı tahribatından, yoksulluktan, açlıktan toprak yiyen çocuklardan, toplumsal sınıf savaşlarına kadar birçok konuya değiniyor. Kendisini kaçıran erkekten yola çıkarak insan dünyası ve doğası üzerine adeta felsefi salvolar gönderiyor. Sonuna kadar direneceğinden ve bunu yaparken de kendisini derdest eden hastalıklı yöntemleriyle değil; inandığı doktrinler doğrultusunda -şiddet içermeden- savaşmayı seçen bir kişilik olarak karşımıza çıkıyor.

Esir olarak tutulduğu süre boyunca, önceki yaşadığı hayatın anlamsızlığından, insanlara bildikleri doğruları anlatma çabasından hatta bunun doğru olup olmadığı noktasında ikileme düşerek bahsediyor. Tam bu noktada kitabı kapatıp biraz düşündüm. Son 2-3 yıl içerisinde ne çok şey yaşamış, ne çok şey atlatmıştım. Bildiklerimi insanlara aktarabilmiş miydim, peki benim doğru dediklerim kime göre neye göre doğruydu, hayatımda kesiştiğim insanlar doğrularımı nasıl karşılıyorlar bana nasıl tepki veriyorlardı? Hakkaniyetle kendime cevap verebilir miydim? Düşüncelerimi biraz daha derinleştirdim... İnsanlar yaşadıkları hayati olayları atlattıktan sonra daha bir keskin olurlar; ya daha önce inandığı ideolojilerine, doktrinlerine, düşüncelerine sımsıkı sarılırlar ya da tümüyle onları terk ederler. Ben ise arafta kaldım... Düşünün alanda kalabalığın orta yerinde bir canlı bomba
-inandıkları doğrultusunda- bir eylem gerçekleştirmiş ve kendini patlatmış... Siz şans eseri bombadan da, içinden fırlayan bilyelerden de, çivilerden de, şarapnel parçalarından da kurtulmuşsunuz. Alanda ki yaralı insanları 'güvenli' yerlere taşımaya çalışıyorsunuz ve etraf gazla kaplı nefes alış verişi sağlıklı değil, üstelik size kendi siyasi partisinin el işaretlerini yapan, yüzünüze tarif edilemeyecek bir kinle bakan insan toplulukları var. Daha yitirdiklerinizin yasını tutamış, bir hafta gibi kısa bir süre sonra, girdiğiniz bir toplulukta sınıfsal sorunları tartışıyorken kendinizi buluyorsunuz... İçimden bir şeyler koptu, ne tümüyle terk edebiliyor ne de ateşli bir biçimde savunabiliyorum... Herhalde Ortadoğu insanı yaşama böyle küsüyor: sanattan, müzikten, kitaptan, tiyatrodan böyle kopuyor sonra da toplumun metalarına böyle tamah ediyor...


Bir ihtimal kitap size benim hissettiğim duyguları vermeyebilir ama okunmalı. Bir puanı kırpmamın nedeni ise biraz bencilce -böyle bir hakkım var mı bilmiyorum- sonu istediğim gibi bitmedi. Spoiler vermemek için zorlukla susuyorum.
Seneler önce okudum "Büyücü"yü. Hatta ilk başta Ayrıntı Yayınevi baskısını okuyup daha sonra Afa baskını da edinip okumuştum. şimdi kütüphaneme bakıyorum da iki baskı da yok.
beş tane roman deseler bir tanesi kesinlikle büyücü olur benim için. John Fowles'ın kurgu dehası şimdiye kadar okuduğum herkesin önüne geçiyor.
eskiden kitapçı iken kitapları bir kaç cümle ile anlatmaya çalışırdık müşterilere. bu kitap için kullandığım cümlelerin başında şu geliyordu, "Her 5-10 sayfada bir şaşırmaya hazır olun, her bir yalanın yalanla yalanlanacağı bir kitap okuyacaksınız." Umarım bu cümle sizin için spoiler etkisi yaratmaz ama okurken hissettiğim tam olarak buydu.
peki başka ne vardı bu romanda diye sorarsanız. başka ne olmasını isterdiniz diye sormam gerekir o zaman benim de çünkü benim hayal gücümün de bir sınırı var ve John Fowles da bunun çok çok ötesine geçmiş.
Yazar,dönemin kadınlar üzerindeki baskısını somutlaştırmak için bilimsel yöntemlere başvurmuş.Kitapta doktorların dilinden birçok hikâye anlatılıyor.Hepsi de kadının cinsel baskıdan kaynaklanan bir çeşit nevroz yaşadığı birbirine benzer hikâyeler.
Tüm bunları bu tür sıkıntılar yaşayan kızların istedikleri amaca ulaşmak için kendilerine bilerek acı çektirmeleri ile açıklıyor.

Eserde Vikorya çağının birçok özelliği,ve geleneği gözler önüne serilmiş.Viktorya çağı denince aklımıza “görev”kelimesi gelmelidir diyen yazar bu dönemde yaşayan kadınların sorumluluklarından,yasaklarından,bastırılmış duygularından,ikinci planda oluşlarından söz ediyor.Kadınların pasif,çekingen ve sürekli fiziksel güç harcama becerisinden yoksun oldukları anlatılıyor.

Bir de, ben romanda kadinin sürükleyici gücünü gördüm. Sanki modern yasamla birlikte erkeğin egemenliği yikilip kadinin daha etkili oldugu bir cağa evriliyor süreç.Yazar bu degisimi ve kadınların kabuklarını kirislarini yansitmaya calismis ve Viktorya döneminde yazilmis aşk romanlarindaki kalip anlayislari elestirip ters yüz etmis.


Esere olumsuz tek bir eleştirim var o da Darwin fenomeni...
Charles Darwin ve Evrim Teorisi romanda fazla idealize edilmiş karakter ve diyaloglar bakımından. Şüphesiz ki yazar evrimci bir bakış acısına sahip ama bunu biraz daha romana ve karakterlere yedirerek sunsaydı daha iyi olurdu diye düşündüm.


Romanın kurgusunu sıradışı buldugumu söylemeliyim. Tahmin edilemez karakterler var zaten eserde bu yüzden tahmin edilebilir bir kurgu olması düşünülemezdi. Postmodernizmin etinde sütünden faydalanılmış oldugundan mütevellit kurgu zaman zaman eserden kopmama neden oluyordu. Gercekten dikkat gerektiren bir kurgusu var. Ve kitap insanı ayakta tutan umudun yeryüzünde her zaman olması gerektiğini anlatan cümleler ile bitiyor.
Son sayfayı okudum ve dehşet içinde kitabı kapattım, okurken kendimi sürekli bir çıkmazda hissettim psikolojik geçişleri harika, duyguyu vermesi ve bunu yaparken aracıya ihtiyaç duymaması direkt anlatması beni çok etkiledi.
Kelebek koleksiyoncusu Frederick, takıntılı denecek kadar Miranda'ya aşıktır, tek isteği onun da kendisini sevmesini sağlamaktır. Zorla birini sevebilir misiniz? Özellikle de bir mahsende tutsakken? Bu kitapta "Stockholm Sendromu" yok sonuna kadar mücadele var.
"Yarari yok. Yaradılıştan kin tutan biri değilim. Sanki içimde bir yerde her gün bir miktar iyi niyet ve sevecenlik üretiliyor ve dışarı çıkması gerekiyor. İçimde tutmaya kalkarsam, mantarı patlatıyor."
Bu kitabı on yıl önce okumuştum fakat biraz ağır gelmişti.Kitaplığımda görünce tekrar okumaya karar verdim ve iyi ki tekrar okumuşum.Öncelikle bunu bir roman olarak ele almak bana doğru gelmiyor şuan. Bu yaratıcı-ilham verici / kadın-erkek arasında kurgulanmış, yoğun mitolojik, psikolojik ve felsefik kodlarla dolu, postmodern bir diyalektikle ilerleyen bir kitap. Haliyle yazarın diğer kitapları gibi bir solukta okunacak gibi değil. Zorlayıcı.Ayrıca mitoloji bilginizin de yeterli olması şart çünkü yetersiz mitoloji bilgisinin kitabın bir bölümünü anlaşılmaz kılacağını söyleyebilirim.Fowles, yine kendini hissettiriyor, fakat bu sefer çok daha matematiksel, sistemli ve düşünsel şekilde!
Ne yazacağımı pek bilmeden başlıyorum aslında yazmaya. Kitap o kadar yoğun bir kurmacayla dolu ki, uzun zamandır böyle kafa karıştırıcı, bilinci bulandırıcı bir kitap okumadığımı söyleyebilirim. Evet 700 sayfalık oldukça uzun bir roman ve bir çırpıda bitirdim de diyemeyeceğim. Gerçekten zor bir roman olduğunu kabul etmek gerekiyor. Yazarın kurgusu o kadar etkileyici ki okurken bilincinizin bulanacağına, karakteri içselleştireceğinize emin olabilirsiniz. John Fowles' ın okuduğum ilk romanı ama son olmayacağı kesin.

Yazarın biyografisi

Adı:
John Fowles
Unvan:
İngiliz Roman ve Deneme Yazarı
Doğum:
Essex, İngiltere, 31 Mart 1926
Ölüm:
İngiltere, 5 Kasım 2005
John Robert Fowles, (d. 31 Mart 1926, Essex - ö. 5 Kasım 2005, Lyme Regis) İngiliz roman ve deneme yazarı.

Londra yakınlarındaki Essex, Leigh-on-Sea'de doğdu. Oxford Ünivesitesi'nde gördüğü Fransızca eğitiminin ardından Fransa ve Yunanistan'da öğretmenlik yaptı. İlk romanı olan Koleksiyoncu'nun başarı kazanmasının ardından kendini tamamen yazarlığa adadı.
1968 yılından başlarak İngiltere'nin güneyinde küçük bir liman kasabası olan Lyme Regis'te yaşamını sürdüren ve 1979'da Lyme Regis Müzesi'ne küratör olarak atanan Fowles, 5 Kasım 2005'te ölmüştür.

Postmodern romancıların öncülerinden biri olarak kabul edilen Fowles, yayımlanan ilk eseri The Collector (Koleksiyoncu) ile büyük üne kavuşmuş ve ticari başarı kazanmıştır. Aslında Koleksiyoncu, Fowles'un üzerinde çalışmaya başladığı ilk romanı değildir. 1950'li yılların başında yazımına başladığı Büyücü adlı eseri, Fowles'un üzerinde çalıştığı ilk romandır ve ancak 1965 yılında basılabilmiştir.

Mitolojik öğelere ve Shakespeare'in ünlü oyunu Fırtına'ya çeşitli göndermelerin bulunduğu metafizik bir eğlence treni olarak nitelendirilen Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını ile birlikte yazarın en önemli eseri olarak kabul edilir. Fransız Teğmenin Kadını, Harold Pinter'in yazdığı senaryo ile filme de çekilmiş, Karel Reisz yönetimindeki filmin başrollerinde Jeremy Irons ve Meryl Streep oynamıştır. Bu filmin dışında The Collector (1965), The Magus (1968) ve televizyon için The Ebony Tower (1984) adlı eserleri de sinemaya uyarlanmıştır.

Eserlerin birçoğu Türkçe'ye de çevrilmiştir. Roman ve denemelerinin dışında, şiirleri (Poem, 1973), çevirileri (Cinderella, Charles Perrault, 1974), senaryoları, adaptasyonları (Lorenzaccio, 1983--Alfred de Musset'nin bir oyunu) ve editörlük yaptığı çalışmalar (Thomas Hardy's England, Jo Draper) da vardır. Ayrıca yazar hakkında yazılmış eserler de mevcuttur.

Yazar istatistikleri

  • 86 okur beğendi.
  • 746 okur okudu.
  • 28 okur okuyor.
  • 867 okur okuyacak.
  • 18 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları