Jorge Luis Borges

Jorge Luis Borges

YazarDerleyen
8.2/10
368 Kişi
·
1.048
Okunma
·
295
Beğeni
·
14.873
Gösterim
Adı:
Jorge Luis Borges
Unvan:
Arjantinli Öykü ve Deneme Yazarı, Şair ve Çevirmen
Doğum:
Buenos Aires, Arjantin, 24 Ağustos 1899
Ölüm:
Cenevre, İsviçre, 14 Haziran 1986
Jorge Francisco Isidoro Luis Borges Acevedo veya bilinen adıyla Jorge Luis Borges (d. 24 Ağustos 1899 - ö. 14 Haziran 1986), Arjantinli öykü ve deneme yazarı, şair ve çevirmen. Büyülü gerçekçilik akımının önde gelen isimlerindendir ve gerçeküstücülük konusunda yazdığı denemeleri ile ünlüdür.

Borges, 24 Ağustos 1899 tarihinde Buenos Aires'te doğdu. Babasının annesi İngiliz olduğu ve evde iki lisan birden konuşulduğu için daha çocukken her iki lisanı da çok güzel konuşabiliyordu. Oğluna satranç tahtasında Zeno'nun paradoksunu öğreten Jorge Guillermo Borges avukat ve psikoloji öğretmeniydi. Evlerinde Borges'in muhayyilesini sürekli olarak işgal edecek bir bahçe ve kütüphane vardı.

Babasının görme yetisinin azalması üzerine, aile tedavi için I. Dünya Savaşı'ndan önce (1914) Cenevre'ye taşındı. Burada kaldıkları süre boyunca Borges Calvin Koleji'ne devam ederek, Lâtince, Fransızca ve Almanca öğrendi. Sembolizm akımının örneklerinden Verlaine, Rimbaud ve Mallarmé'in eserleriyle bu sırada tanıştı. Schopenhauer'a olan sevgisi ve Walt Whitman'ı keşfetmesi de Cenevre'deyken başladı.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ailesiyle birlikte İspanya'ya taşındı. Borges artık yazar olmaya karar vermişti, babasına 1870'lerde geçen bir roman yazmaya yardım ediyordu. Birkaç edebî gruba girme çalışmasından sonra, kendine akıl hocası buldu: Endülüslü şair Rafael Cansinos-Asséns. Onun etkisiyle kendisini "ultraistler" grubundan saymaya başladı ama kısa zamanda aidiyet hissinden sıkılarak kimseye bağlı olmadan birşeyler yapmaya çalıştı. Denemelerle ve şiirle pasifizm, anarşi, Rus devrimi gibi bâzı şeyleri övdüğü, genel düşüncelerini dile getirdiği iki kitap yazdı. Ama sonra yazdıklarından utanarak, her iki kitabı da İspanya'dan ayrılmadan önce imha etti.

1921'de ailesiyle Buenos Aires'e geri dönmesinden sonra, babasının arkadaşı Macedonio Fernandéz'in düşüncelerinden etkilenmesi, düşüncenin yeni yollarına yönelmesine neden oldu. Fernandez'in düşünceleri Schopenhauer, Berkeley ve Hume'ün bir yansıması idi. Edebî stili ekzantrik ve düşünce tarzı karmaşıktı. Borges'e en büyük etkisi her şeye kuşkuculukla bakmasını sağlamasıdır.

1923'te ilk kitabı olan Buenos Aires Tutkusu (Ferver de Buenos Aires)'i çıkardı. 1924-1933 arası Borges için oldukça heyecan verici bir zamandı. Bu dönemde pek çok yazısı ve şiiri basıldı. Luna de Enfrente 1925'te, San Martin Defteri (Cuaderno San Martín) 1929'da basıldı. 1933-1934 yıllarında Crítica'da Alçaklığın Evrensel Tarihi (Historia universal de la infamia) yayımlandı. Bu öykü dizisi, önceden basılmış bâzı hikâyelerden alınan karakterler ve fikirler üzerine yeniden hikâye yazmakla oluşmuştu. Gerçeği ve hikâyeyi harmanladığı bu hikâyeler gerçeküstü bir otantizm taşıyorlardı. Daha sonraları bu tarz "büyülü gerçekçilik"in ilk örneklerinden sayılacaktı. Ama onun asıl kariyeri 1935'te yazdığı "Borges stili"nin ilk örneği denilen, hayâlî bir romanı eleştirdiği Al-Motasim'e Bir Bakış isimli öyküsüdür. 1936'da denemelerini topladığıSonsuzluğun Tarihi Historia de la Eternidad basıldı. Bu sırada maddî sıkıntılar çekiyordu, bu nedenle 1937'de Belediye Kütühânesi'nde çalışmaya başladı. Kütüphânedeki işi hafif olan yazar, iş günlerinin kalanını klâsikleri okuyarak ve modern edebiyatın uluslar arası örneklerini İspanyolca'ya çevirerek geçirmiştir. Virginia Woolf'un ve William Faulkner'ın kitapları İspanyolcaya ilk kez bu dönemde Borges tarafından kazandırılmıştır. Yaratıcılığını kaybetmekten korkan Borges, eşşiz bir eser yazmak istedi ve Pierre Menard, Don Quixote'un Yazarı'nı kaleme aldı. Ardından da Tlön, Uqbar, Orbis Tertius geldi. Her iki hikâye Victoria Ocampo'nun Sur edebiyat dergisinde yayınlandı. Bunların başarısının verdiği motivasyonla Babil Kütüphanesi'nin çalışmalarına başladı. 1941'de bu öykülerin toplandığı Yolları Çatallanan Bahçe basıldı. Aynı hikâyeler toparlanarak Artifices'e eklendi ve ve 1944'de Ficciones adıyla yeniden basıldı. 1942'de "Bustos Domecq" takma adı altında Adolfo Bioy Casares ile birlikte polisiye hikâyeler dizisi olan Don İsidro İçin Altı Problem'i yazdılar. Felsefe, gerçekler, fantazi ve gizemleri harmanladığı bu yeni öykülerin yanında, El Hogar'da anti-semitizmi, faşizmi ve nazizmi eşeltiren politik makaleler de yazıyordu. Bu makalelerle oldukça tanındı. 1946'da Juan Peron'un iktidara gelişiyle, kütüphânedeki işinden atıldı. Bu işten atılma onun için bir tür kurtuluş olmuştu, çünkü hem Arjantin'den Uruguay'a kadar pek çok yeri gezip, Budizm'den Blake'e kadar pek çok konuda seminerler veriyor, hem de iyi para kazanıyordu. Ama ailesi Peron'un baskıcı rejiminde zor günler geçirdi, annesi ve kız kardeşi hapse girdi. 1949'da ikinci önemli kısa hikâyeler kitabı Alef (El Alef)basıldı.

1955'de Peron devrilince Borges hayâlindeki meslek olan Arjantin Ulusal Kütüphânesi Müdürlüğü'ne getirildi. Ailesinden gelen hastalık nedeniyle görme bozukluğu çeken Borges bu dönemde görme yetisini tamamen kaybetti. "Bana aynı anda hem 800,000 kitabı hem de karanlığı veren Tanrı'nın muhteşem ironisi" diyerek bu gerçeği kabûllenmiştir. (Umberto Eco unutulmaz romanı Gülün Adı'nda yer alan ana karakterlerden kör kütüphaneciyi Borges'ten esinlenerek oluşturmuştur.) 1956'da Buenos Aires Üniversitesi'nde İngiliz ve Amerikan edebiyatı profesörlüğüne atandı ve 12 yıl bu görevi yürüttü. 1961'de Samuel Beckett'le birlikte Uluslararası Yayımcılar Ödülü'nü (Formentor Ödülü) kazandı. Bu ödül ona gecikmiş bir uluslararası ün kazandırdı. Gözlerinin görmeyişini şiire yönelerek telâfi etmeye çalıştı. 1970'li yıllarda ABD'de çeşitli üniversitelerde dersler verdi. 1973'te Peron geri dönünce, görevinden istifa etti. Ders vererek ve yolculuk yaparak geçirdiği zamanın meyvesi 1975'te basılan toplama hikâyelerin olduğu Kum Kitabı (El libro de arena) oldu. Dünya gezilerinin sonucu ona eşlik eden Maria Kodama'nın resimlerini çektiği yazılarını ise kendi yazdığı Atlas(1984)'la sonuçlandı.

Zannedilenin aksine, Nobel ödülünü alamadan 87 yaşında, 14 Haziran 1986'da Cenevre'de karaciğer kanserinden hayatını kaybetti.
''Bence kitap okumak, aşık olmaktan veya seyahat etmekten aşağı kalan bir deneyim değildir.''
''Kimi zaman iyi okurların, iyi yazarlardan bile ender bulunduğundan kuşkulanıyorum.''
Aşk çok tuhaf bir şey, kaygılarla dolu, umutla dolu ve bunlar mutluluğa götürebilir. Oysa arkadaşlıkta yanıltma yok, umut yok, sürüp gider arkadaşlıklar. Sık sık görüşmeye gerek yok, kanıtlara gereksinim duymayız. Ama arkadaş olduğumuzu ve karşımızdaki insanın arkadaşımız olduğunu biliyorsak, arkadaşlık belki de önünde sonunda aşktan önemlidir. Ya da belki de aşkın gerçek işlevi, yükümlülüğü, arkadaş olmaktır. Yoksa bizi yarı yolda bırakır. Ama her iki taraf da çok sevilmelidir.
Ruhun hayatla birlikte gördüğünü sandığı şey,
kalıntısıdır ölümün ve unutmanın.
Jorge Luis Borges
Sayfa 77 - KırmızıKedi
Bir kitabı yeniden okuyuşumuzda o kitap az çok değiştiği gibi, biz de az çok değişiriz.
Jorge Luis Borges
Sayfa 37 - Can Yayınları, 1. Basım, Çeviri: Celâl Üster
Ün, anlaşılmamanın bir türü, belki de en kötüsüdür.
Jorge Luis Borges
Sayfa 76 - İletişim Yayınları, Çeviri: Fatih Özgüven
Kitaba dair aldığım notları karıştırıyorum. Üç A4 kağıdının ön yüzü, aldığım notlarla dolmuş vaziyette. Arka yüzleri ise bir takım anlamsız fatura bilgileri ile dolu. Her bir hikâyenin başlığını yazarak hikâyeye dair düşüncelerimi not almışım. Notlar, bu haliyle kitaptan daha karmaşık ama çözümlemem şart. Kimi hikâye başlıklarının notları oldukça fazla sanırım onlara yoğunlaşmış olmamın yanı sıra pek muhtemel bir ihtimalle de beğenmiş olduğumun sonucuna varıyorum.

Komedinin üzerinde dumanı tütmekte olan çayımı yudumlamak üzere alıyorum bir diğer yandan notları incelemeyi de elden bırakmamaya özen gösteriyorum. Kırmızı kalemle (… VI.Cildi mutlaka oku.) özensizce alınmış bir not gözüme ilişiyor, aceleyle yazılmış olduğundan başları pek anlaşılmıyor. Bir düşüncenin beni rahatsız ettiğini hissediyorum. Notları bir kenara bırakarak hızlıca hazırlanmaya koyuluyorum. Üstümü aceleyle giyinip portmantoda asılı duran paltomla şapkamı üzerime geçirerek kendimi dışarıya atıyorum. Hızlı adımlarla yol alırken bir düşüncenin verdiği rahatsızlıkla bölük pörçük hatıralar zihnimde vuku buluyor. Hava oldukça soğumuş, sokak lambalarının yeterince aydınlatamadığı beton yığınlarını döverek ilerliyorum, paltomun altına gizlenmiş olan saatim oldukça geç bir vakti işaret ediyor, umarım şehir kütüphanesi kapanmamıştır diye söylenirken ağzımdan çıkan dumanla nedense havanın soğukluğunu kendisine hissettirmiş olduğumun düşüncesine kapılıyorum.

Girişteki görevli kimliğimi istiyor, çıkarıp hemen masaya bırakıyorum. Merdivenlere koşarken arkadan bir ses hızımı yavaşlatmama neden oluyor. Bu ses görevliye aitti; Bayım on dakikanız var. On dakika çok az bir süre, mümkün değil yetiştiremem ama bugün mutlaka bu kitabın detaylarına erişmem gerek! Üç dakikanın sonunda kitabı buluyorum, almama da müsaade yok. Sayfaları hızla çeviriyorum, bir alıntı dikkatimi çekiyor. “Allah da onu yüzyıl ölü bıraktıktan sonra dirilterek, “Ne kadar zaman kaldın?” diye sormuş, o da, “Bir gün, belki daha az,” demiş.” Bir başka yerde, geçmiş, zamanın asıl dokusu olduğunu; zamanın hep geçmişe dönüşmesinden kaynaklandığı yazıyordu. Bunun gibi neredeyse üç bin cümle filan okuduktan sonra merakımın git gide arttığını, daha fazla hatta daha başka bilgilere erişme arzusuyla yanıp tutuştuğumu fark ediyorum. Kitap bitti içimi bir huzur kapladı ama öte yandan girişteki görevli beni bekliyordu, aşağıya inerken görevliye ne diyeceğimi, nasıl özür dileyeceğimi düşünüyorum. Mahcup bir gülümsemeyle başımı sallıyorum, görevli, gayet ilgisiz, “Bayım sanırım aradığınız kitabı bulamadınız, yanlış anlamayın ama buna çok memnun kaldığımı itiraf etmek durumundayım. Öyle ki acelenizden bugün geç çıkacağımı düşünüyordum.” gibi bir şeyler söyleniyordu ama benim zihnim durmuş vaziyette, şok haliyle saatime bakıyorum. Bir cildi bitirmiş olmama mukabil sadece sekiz dakika geçmişti.

Girişte görevli kimliğimi istiyor çıkarıp hemen masaya bırakıyorum. Merdivenlere koşarken arkadan bir ses hızımı yavaşlatmama neden oluyor. Bu ses görevliye aitti; Bayım on dakikanız var. On dakikanın yetmeyeceğini düşünüp gerisin geri dışarı çıkıyorum. Evden ayrılırken ki acelemin yerini sakinlik alıyor. Hafiften çiseleyen yağmurda yürümeye başlıyorum. Türlü türlü düşüncelere dalarken evden neden çıkmış olduğumu dahi unutuyorum. Sahi şu an neredeydim sokaklar ıssızlaşmaya, sesler azalmaya başlarken birden bir bağrış kopuyor, adeta geceyi korkutuyordu bu ses, ardından da bir silah ateş alacaktı. İstemsizce garip seslere doğru yol alıyorum, adımlarım yavaşlamaya, kalbimin gümbürtüsü ıssız gecede duyulmaya başlıyor, yerde paltolu bir adam yüzükoyun yatıyordu, hemen biraz ötesinde bir başka adam elinde silah hayretle etrafı süzüyordu, adamın cinayeti işlemiş olmaktan çok, yaptığı işin anlamsızlığına yandığını hissediyorum. Eli silahlı adam beni fark edince koşarak uzaklaşıyor. Ne yapacağını bilemez vaziyette yerde yatan adamı paltosundan tutarak çeviriyorum, çevirmemle sıçramam bir oluyor. Yerde yatan adam bendim. Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ise ben ölüyordum.

Komedinin üzerinde dumanı tütmekte olan çayımı yudumlamak üzere alıyorum bir diğer yandan notları incelemeyi de elden bırakmamaya özen gösteriyorum. Bir düşünce zihnimi deliyor adeta. Belli bir duruma ilişkin bir ayrıntıyı önceden kestirmenin, onun gerçekleşmesini önlemek demek olduğu sonucuna varıyorum ve bilgisayarımı açıp inceleme yazmaya koyuluyorum. Ama şu an okuduğunuz ise bir öykü!

Öykünün içinde bir inceleme mi yoksa, ne dersiniz Yolları Çatallanan Bahçe’yi okumaya. Bense çok özel birine mesaj atacağım. Teşekkür etmek için.

(Ufak bir ek açıklama : Öncelikli olarak Borges gibi yazmaya çalıştığımı belirtmek isterim. Bir nesneye (ben ciltli kitabı seçtim) gizem katarak, onun gizemini çözmesi için okuyucuya tahminler üretebilmesi özelinde ipuçları vererek ya da şimdi ne olacak gibi sorular sormasını sağlayarak dolaylı bir öykünme çalışması denebilir buna.

Gerçek üstülüğü yansıtmaya çalışırken gerçekliğin soğuk tarafını hissettirmek istedim. Zamansal salınımlar oluştu mu hiç bilmiyorum.

Dilinin ne kadar çekici olduğunu yansıtmak ayrıca öykümsü inceleme ile onun yazısının örneklemesi gibi olsun istedim. Konu kitaptan bağımsız ama kimi alıntılarla ve öykünme ile okuyucunun neyle karşı karşıya kalacağına dair bir fikri oluşabilir. Belki oldu belki olmadı ama ben büyük keyif aldım.)
Kitap önsözlerine ve varsa sonsözlerine çok önem veririm. Eğer önsöz ve sonsöz kapsamlı ve merak uyandırıcıysa önkitap ve sonkitap yerine geçer benim için. Kitabın içinde olacakların ufak fısıltılarını duyarsınız önsözlerde. Ficciones’in başında Borges’i yeni okumaya başlayacaklar için çok faydalı olabilecek bir önsöz var. Borges’i oku diye fısıldıyor bu önsöz. James Woodall’ın önsözü Borges’in hayatı, eserleri, eserlerinin basım süreçlerini, büyülü gerçekçilik akımının neresinde olduğunu, ülkesinin durumu hakkında bilgiler içeriyor. Ben bu önsözü detaylıca anlatarak kalabalık bir inceleme oluşturma hilesine başvurmayacağım.

Olağanüstü evrenler, hayali ansiklopediler ve eserler arasında fantezi ve gerçeği mükemmele yakın bir şekilde birleştirerek, tam bir bütünlük yerine parçalanmış bir olayı zamana uydurarak, görme duygusunu yitirmiş birine yakışan bir şekilde soyutu somutmuş gibi gösteren Borges’in öykülerini okumak insana başka dünyaların kapılarını açıyor. Nasıl ki ilk hikâyeyi otobüste okurken otobüsle yolcuların uçtuğunu gözlerim görüyorsa son hikâyede de benle odam uçuyorduk. Hasan Ali Toptaş Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe öyküsünü en sevdiği dokuz öykü arasında gösteriyor. Ben de bahsettiği sekiz öyküyü okudum, son olarak Yolları Çatallanan Bahçe kalmıştı. Bir nevi o hikâyeyi okumak için bu kitabı okudum da denebilir. Bazen böyle küçük amaçlar farklı yazarları okumanız için sürekli bir itki oluşturur. Şuan beynimde bu itkiyi Borges için hissediyorum. Toptaş, Borges “Kelimeleri işaret parmağıyla başparmağının arasına yerleştirdi mi, tıpkı toprakaltından çıkarılan eski çağlara ait madeni bir kalıntının üzerindeki tortuları temizliyormuş gibi, teni o kelimelerin ruhuna temas edinceye dek, iyice ovalar. İnsanın aklına da, mızmız birer kurtçuk halinde kımıldanıp duran bir yığın soru serper bu arada.” diyor. Toptaş’ın kurduğu ikinci cümleye Borges okurken biraz dikkat etmek gerekiyor bana göre. Çünkü çok şeyi az sözle anlatmayı isteyen, çok araştırıp çok okuyan Borges’in ünlü eserler ve yazarlardan bahsetmesi, metinlerarasılık gibi tekniklere başvurması okurda okudukça kabaran bir merak duygusu oluşturuyor. Eğer okurken hmmm, bunu not alıyım, burası önemli olabilir araştırmalıyım, gibi cümleleri aklınızdan geçirmiyorsanız Borges’in öykülerini okumak sizin için zaman kaybı olabilir. İşin hoş tarafı şu ki kitap iki bölümden oluşuyor, Yolları Çatallanan Bahçe kısmındaki öykülere öykü demek çok garip geliyor insana. Öyküden daha kapsamlı şeyler. Sadece garip…

Borges okumadan önce büyülü gerçekçilik hakkında biraz bilgi edinmek gerekiyor. Ve okurken bahsettiği şeyler araştırmak. Ve okuduktan sonra da. Hepinize iyi okumalar. :)
Sevgili Borges
Bu incelemeyi evrendeki bir yerden ve zamandan yapıyorum. Ve sende bu evrendeki bir yer ve zamandasın kitabın içerinde yer alan "Kum Kitabı" öyküsünde dediğin gibi aramız sonsuzluk..

Hiç bir zaman süslü cümleler kuramadım. Kendimi yaşam denen akarsuya bırakıp duygularımı da o yönde sürükledim. Kitapları yoğun olarak okuduğum şu dönemde içten içe bende şiirlestim. Ve Borges gibi muhteşem bir yazarla tanışmam ise Sevgili Ebru Ince yle yani benim Kara Kraliçemle babil kitaplığı serisine başladığım şu son aylar oldu :)

İncelememi eğer kabul görürse Sevgili
https://1000kitap.com/JayGarrick a hediye ediyorum.

Bu öykü kitabında Borgesin "Babil Kitaplığı" adını verdiği serisinden derlemiş olduğu kitapların tadını buldum diyebilirim ama rastgele yazılan öykülerden değil. Bunları sindire sindire okudukça anladım. Kitabın içerinde yer alan 13 öykü hayatlarımızdan geçen teğet doğrular gibi.
Bazı sayfalarının hepsi çizilmeyi, şahsınız tarafından anlamlandırılmayı bekliyor. Ufak ufak hayatlardan kesitler olsa da az sözle çok düşündürmesi bence kitabın vurucu tarafı olmuş. Bir de dikkatimi çeken şey Borgesin önsöz yerine sondeyiş vermiş olması ve bunu şu şekilde açıklıyor;

"Okurun henüz karşılaşmadığı öykülere öndeyiş yazmak, bu, olay örgüsünün çözümlenmesini gerektirdiği ve bunu da önceden yapmak elverişsiz olduğu için bir bakıma imkânsız bir iş. Böylelikle ben sondeyiş yazmayı yeğliyorum."

Bu şekilde anlamlandirmasi onu daha çok sevmemi sağladı diyebilirim.

Kitaba başladığımda ise ilk öyküsü "Öteki" ile karşılaştım ve Papinnin Kaçan ayna eserinin tadını aldığımi hissettim ama yanılmışım çünkü Papinni karamsar bir şekilde farklı zamanlardaki kendisi ile yüzleşirken Borges kendisiyle uzlaşıyor.

Çalakalem okunmayı ve üstünde düşünülmeden geçilecek bir eser değil. Ya düşünerek okuyun yada hiç okumayın. Kendinizi de yazari da heba etmeyin. Borgesime iyi bakın :)
Borges okumak için en iyi eser kabul ediliyor Ficciones. Hakkını vermek gerekirse de öyle.Başlangıçta çok karmaşık ve anlaşılmaz gelmişti ama elimden de bırakamadığım bir çekimin olduğu da aşikar.Iyi ki de òyle. Öykülerden oluşan bir kitap olarak geçiyor fakat her bir bölümün ne öyküyle ilgisi var ne de kurguyla.Bambaşka bir alem,farklı yüzyıllara gidip orada yaşamak ve labirentte dolaşmak gibi. Borges,sık sık araştırmayı sevmiyorsan bu kitabı bırakmalısın der gibiydi.Uzanarak okumaktan çok masa başında bir kalem ve not defteriyle okunacak tarzda.Kendine has zekası ve mizahıyla hayran bırakan bir kalem.Büyülü gerçekçiliği sonuna kadar hissettiren,şaşırtmaktan ve incelikten de geri durmayan bir Arjantinli .Öyleyse iyi ki tanışmışım.
Kum kitabını ikinci okuyuşum. Açıkçası ilk seferde olduğu kadar etkilemedi beni. Bunun sebebinin, kendi gelişimimden çok, yıllar boyunca Borges'in izinden giden oldukça fazla yazar olması, onun yazım tarzının hikayeler dışında sinema vb. gibi bir çok yerde kullanılması ve bende gereksiz bir alışkanlık yaratması olduğunu düşünüyorum. Dünya, özelde de yazım dünyası, hiç olmadığı kadar hızlı büyüyor. Güney Amerika'nın o masalsı edebiyatını sürdüren hemen her yazarın Borges'den etkilendiği de biliniyor zaten.

‌ Kum kitabına gelirsek, 13 kısa öyküden oluşuyor. Fantastik ya da dönemsel diye sınıflandıramayız öyküleri tek başına. Farklı öyküler çoğu. Bazı öykülerdeki karışık isim ve yerler bile batmıyor, yazar bağlamayı başarıyor sizi kendine. Bazen ortaçağ avrupasında buluyorsunuz kendiniz, bazen de yazarın çalıştığı okulda. Bazen de sanki Borges yanıbaşınızda bir masal anlatıyor gibi hissediyorsunuz. Olayı o sonuçta. Tarih, mitoloji, Güney Amerika ve daha bir çok şeyle harmanlanmış güzel hikayeler okumak istiyorsanız tavsiye ederim
Yine bir Borges öyküleri...
Ben yeni tanıştım Borges ile ve geçen güne kadar geç tanıdığımı düşünüyordum. Ama bu kitaptan sonra tam zamanında tanımışım diyorum. Çünkü onu anlamak için, onu tanımak, bilmek lazım. Onun o mütevazi kişiliğini, okuma aşkını anlamak lazım. Tarzını, üslubunu sindirmek lazım.
Öyle bir okuma aşkı ki görme yetisini kaybettiğinde, okuyamayacağı için çok üzülmüş biri.
Kitaplarında çok fazla aşk yok. Sevmiş ama karşılık bulamamış, sevilmemiş Borges. Bundan dolayı o heyecanı tam anlamıyla tadamamış. Ben anlamıyorum böyle bir adam nasıl sevilmez ki?

Gelelim hikayelere; kah tutun Yunan tarihinden İtalya savaşlarına, kah tanrılardan, tanrısal yapılara birçok mitolojik etki barındırıyor hikayeleri. Betimlemelerine hele hiçbir şey diyemiyor insan. Acıdan, ölümden, karmaşadan bahsediyor. Fantastik öğeler yine gizliden gizliden mesaj veriyor bize.

Borges okumak her yiğidin harcı değil onu da diyelim. İnce eserler ancak zengin ve düşünülerek ilerleme gerektiriyor öyküler...

Kitaplara aşık bir adam olduğunu belirtmiştim. Bunu bu kitapta apaçık görüyoruz. Birçok felsefi kişiden ve birçok köklü eserden faydalanarak öyküleri harmanlamış. Dini öğelerden bile bahsetmiş yazarım benim ve kimseyi küçümsememiş, aşağılamamış, tüm dinlere saygılı... Ben daha başka bir yazar mı isterim? İstemem...
Saygı ve sevgi ile okunmalısın Borges...
Bu kitabı severek takip ettiğim bir yazarın beğenmesi ile aldım. Borges'i tanımıyor, bilmiyordum. Okumadan önce ufak bir araştırma yaparak başladım kitaba. Borges hayranı oldum bir anda. Bir insan bu kadar mütevazi, alçak gönüllü olabilirdi. Ve karar verdim tüm eserlerini okumaya. Içerik olarak Borges in ölüme yaklaştığı 80 yaşında belirli yerlerde, belirli kişiler ile yaptığı söyleşiler, röportajlardan oluşmaktadır bu kitap. Ek olarak Borges' in ağzıyla bir kaç şiiri de yer almaktadır. Borges ile yapılan söyleşilerde yazarı gerçek anlamda tanıyorsunuz, her şeyiyle...
Borges genel olarak; mutluluğu, ölümü, karabasanlarını anlatıyor. Ve bir çok yazardan da kendi görüşleri ile bilgi aktarıyor okura. Kitapta fotoğrafları da mevcut.
Son olarak tüm yazarların böyle kitaplarının olması dileğiyle...
Uzun zamandır okumayı düşündüğüm bir kitaptı. En sonunda başardım.:)


Kitaba gelirsek ; Kronoloji ile başlıyor. Bu kronoloji, Borges'in doğumu ve ölümü arasında dünyada geçen önemli olaylar ve önemli yazarların eserlerinden oluşuyor. James Woodall'ın yazarın hayatını anlatan önsözü ve Borges'in önsözleri ile giriş yapıyor. Kitabın "Alçak " olarak adlandırılma sebebi ise; Kitaptaki hikayelerin her biri ayrı caninin hayat hikayesi, yaptıkları ve öldürdükleri insanlar, bunların ölüm şekli ve aynı canilikte kendi ölümlerinden kaynaklanmaktadır. Kesinlikle ilgi uyandırıcı. Hatta tiksinç yerler de söz konusu olsa da, genel anlamda güzel bir kitaptı. Keyifli okumalar.:)
Borges okuduğunuz zaman deniz suyu içmiş gibi oluyorsunuz. İçtikçe susuyorsunuz. Susadıkça içiyorsunuz. Öyle bir şey işte. Karanlık yamaçları olan derin bir ormanın girişteki küçük bir ceylanın gözleri görmek kadar merak uyandırıcı. Ormanın içine girdikçe gelen sesleri ve huzurun kulağınızda çınlayan kuş seslerini dinlemek kadar canlı bir müzikal heyecanını duyumsuyorsunuz. Borges'i tarif etmek imkansız. İmkansız sözcükleri kullanmaktan çekinmeyen bir yazar. Mavi Kapağın mavi kaplanla bütünleşmesi kadar ilgi çekici. İlk bölümde kendine rastlayan bir Borges var.

Ben değişkendir, Biz hem farklı hem aynı bizleriz.

Kitabın tadı tuzu kaçmasın diye çok az alıntı paylaştım. Gerçek bir hazine. Gerçek bir umman. Borges'i okumak için acele etmedim. Belli bir seviyeye gelmek şart gibi bir yasa koydum içime. Bu benim tarzım. Siz ormanı merak ediyorsanız eğer Mavi Kaplan'ı bulun!
Borges canım Borges!
Evet görme yetisini kaybederek, sekreterine yazdırdığı son öykü kitabı.
Sevdim mi? Tabi ki:)


İçeriğe gelirsek ;
Borges'in kendi hayatından kesitler ( bunu düşsel yansıtmış), başka başka yine hikayeler, fantastik ögeler vs. Ama hep ders verici ve de benzersiz.
Tabi Borges'ın tarzını beğenmeyen biri için basit gelebilir bu kitap. Ama hayranı iseniz ve tarzını beğeniyorsanız okumalısınız.Üstelik Borges Önsöz yerine Sondeyiş yazmış ve eklemiş;"Henüz okunmamış öykülere öndeyiş yazmak hemen hemen olanaksız bir iştir, çünkü önceden yapılması pek doğru olmayan öykü kurgularının çözümlenmesini gerektirir. Bunun için bir sondeğişi yeğliyorum." Keyifli okumalar dilerim:)

Yazarın biyografisi

Adı:
Jorge Luis Borges
Unvan:
Arjantinli Öykü ve Deneme Yazarı, Şair ve Çevirmen
Doğum:
Buenos Aires, Arjantin, 24 Ağustos 1899
Ölüm:
Cenevre, İsviçre, 14 Haziran 1986
Jorge Francisco Isidoro Luis Borges Acevedo veya bilinen adıyla Jorge Luis Borges (d. 24 Ağustos 1899 - ö. 14 Haziran 1986), Arjantinli öykü ve deneme yazarı, şair ve çevirmen. Büyülü gerçekçilik akımının önde gelen isimlerindendir ve gerçeküstücülük konusunda yazdığı denemeleri ile ünlüdür.

Borges, 24 Ağustos 1899 tarihinde Buenos Aires'te doğdu. Babasının annesi İngiliz olduğu ve evde iki lisan birden konuşulduğu için daha çocukken her iki lisanı da çok güzel konuşabiliyordu. Oğluna satranç tahtasında Zeno'nun paradoksunu öğreten Jorge Guillermo Borges avukat ve psikoloji öğretmeniydi. Evlerinde Borges'in muhayyilesini sürekli olarak işgal edecek bir bahçe ve kütüphane vardı.

Babasının görme yetisinin azalması üzerine, aile tedavi için I. Dünya Savaşı'ndan önce (1914) Cenevre'ye taşındı. Burada kaldıkları süre boyunca Borges Calvin Koleji'ne devam ederek, Lâtince, Fransızca ve Almanca öğrendi. Sembolizm akımının örneklerinden Verlaine, Rimbaud ve Mallarmé'in eserleriyle bu sırada tanıştı. Schopenhauer'a olan sevgisi ve Walt Whitman'ı keşfetmesi de Cenevre'deyken başladı.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ailesiyle birlikte İspanya'ya taşındı. Borges artık yazar olmaya karar vermişti, babasına 1870'lerde geçen bir roman yazmaya yardım ediyordu. Birkaç edebî gruba girme çalışmasından sonra, kendine akıl hocası buldu: Endülüslü şair Rafael Cansinos-Asséns. Onun etkisiyle kendisini "ultraistler" grubundan saymaya başladı ama kısa zamanda aidiyet hissinden sıkılarak kimseye bağlı olmadan birşeyler yapmaya çalıştı. Denemelerle ve şiirle pasifizm, anarşi, Rus devrimi gibi bâzı şeyleri övdüğü, genel düşüncelerini dile getirdiği iki kitap yazdı. Ama sonra yazdıklarından utanarak, her iki kitabı da İspanya'dan ayrılmadan önce imha etti.

1921'de ailesiyle Buenos Aires'e geri dönmesinden sonra, babasının arkadaşı Macedonio Fernandéz'in düşüncelerinden etkilenmesi, düşüncenin yeni yollarına yönelmesine neden oldu. Fernandez'in düşünceleri Schopenhauer, Berkeley ve Hume'ün bir yansıması idi. Edebî stili ekzantrik ve düşünce tarzı karmaşıktı. Borges'e en büyük etkisi her şeye kuşkuculukla bakmasını sağlamasıdır.

1923'te ilk kitabı olan Buenos Aires Tutkusu (Ferver de Buenos Aires)'i çıkardı. 1924-1933 arası Borges için oldukça heyecan verici bir zamandı. Bu dönemde pek çok yazısı ve şiiri basıldı. Luna de Enfrente 1925'te, San Martin Defteri (Cuaderno San Martín) 1929'da basıldı. 1933-1934 yıllarında Crítica'da Alçaklığın Evrensel Tarihi (Historia universal de la infamia) yayımlandı. Bu öykü dizisi, önceden basılmış bâzı hikâyelerden alınan karakterler ve fikirler üzerine yeniden hikâye yazmakla oluşmuştu. Gerçeği ve hikâyeyi harmanladığı bu hikâyeler gerçeküstü bir otantizm taşıyorlardı. Daha sonraları bu tarz "büyülü gerçekçilik"in ilk örneklerinden sayılacaktı. Ama onun asıl kariyeri 1935'te yazdığı "Borges stili"nin ilk örneği denilen, hayâlî bir romanı eleştirdiği Al-Motasim'e Bir Bakış isimli öyküsüdür. 1936'da denemelerini topladığıSonsuzluğun Tarihi Historia de la Eternidad basıldı. Bu sırada maddî sıkıntılar çekiyordu, bu nedenle 1937'de Belediye Kütühânesi'nde çalışmaya başladı. Kütüphânedeki işi hafif olan yazar, iş günlerinin kalanını klâsikleri okuyarak ve modern edebiyatın uluslar arası örneklerini İspanyolca'ya çevirerek geçirmiştir. Virginia Woolf'un ve William Faulkner'ın kitapları İspanyolcaya ilk kez bu dönemde Borges tarafından kazandırılmıştır. Yaratıcılığını kaybetmekten korkan Borges, eşşiz bir eser yazmak istedi ve Pierre Menard, Don Quixote'un Yazarı'nı kaleme aldı. Ardından da Tlön, Uqbar, Orbis Tertius geldi. Her iki hikâye Victoria Ocampo'nun Sur edebiyat dergisinde yayınlandı. Bunların başarısının verdiği motivasyonla Babil Kütüphanesi'nin çalışmalarına başladı. 1941'de bu öykülerin toplandığı Yolları Çatallanan Bahçe basıldı. Aynı hikâyeler toparlanarak Artifices'e eklendi ve ve 1944'de Ficciones adıyla yeniden basıldı. 1942'de "Bustos Domecq" takma adı altında Adolfo Bioy Casares ile birlikte polisiye hikâyeler dizisi olan Don İsidro İçin Altı Problem'i yazdılar. Felsefe, gerçekler, fantazi ve gizemleri harmanladığı bu yeni öykülerin yanında, El Hogar'da anti-semitizmi, faşizmi ve nazizmi eşeltiren politik makaleler de yazıyordu. Bu makalelerle oldukça tanındı. 1946'da Juan Peron'un iktidara gelişiyle, kütüphânedeki işinden atıldı. Bu işten atılma onun için bir tür kurtuluş olmuştu, çünkü hem Arjantin'den Uruguay'a kadar pek çok yeri gezip, Budizm'den Blake'e kadar pek çok konuda seminerler veriyor, hem de iyi para kazanıyordu. Ama ailesi Peron'un baskıcı rejiminde zor günler geçirdi, annesi ve kız kardeşi hapse girdi. 1949'da ikinci önemli kısa hikâyeler kitabı Alef (El Alef)basıldı.

1955'de Peron devrilince Borges hayâlindeki meslek olan Arjantin Ulusal Kütüphânesi Müdürlüğü'ne getirildi. Ailesinden gelen hastalık nedeniyle görme bozukluğu çeken Borges bu dönemde görme yetisini tamamen kaybetti. "Bana aynı anda hem 800,000 kitabı hem de karanlığı veren Tanrı'nın muhteşem ironisi" diyerek bu gerçeği kabûllenmiştir. (Umberto Eco unutulmaz romanı Gülün Adı'nda yer alan ana karakterlerden kör kütüphaneciyi Borges'ten esinlenerek oluşturmuştur.) 1956'da Buenos Aires Üniversitesi'nde İngiliz ve Amerikan edebiyatı profesörlüğüne atandı ve 12 yıl bu görevi yürüttü. 1961'de Samuel Beckett'le birlikte Uluslararası Yayımcılar Ödülü'nü (Formentor Ödülü) kazandı. Bu ödül ona gecikmiş bir uluslararası ün kazandırdı. Gözlerinin görmeyişini şiire yönelerek telâfi etmeye çalıştı. 1970'li yıllarda ABD'de çeşitli üniversitelerde dersler verdi. 1973'te Peron geri dönünce, görevinden istifa etti. Ders vererek ve yolculuk yaparak geçirdiği zamanın meyvesi 1975'te basılan toplama hikâyelerin olduğu Kum Kitabı (El libro de arena) oldu. Dünya gezilerinin sonucu ona eşlik eden Maria Kodama'nın resimlerini çektiği yazılarını ise kendi yazdığı Atlas(1984)'la sonuçlandı.

Zannedilenin aksine, Nobel ödülünü alamadan 87 yaşında, 14 Haziran 1986'da Cenevre'de karaciğer kanserinden hayatını kaybetti.

Yazar istatistikleri

  • 295 okur beğendi.
  • 1.048 okur okudu.
  • 24 okur okuyor.
  • 1.113 okur okuyacak.
  • 17 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları