Jorge Luis Borges

Jorge Luis Borges

YazarDerleyen
7.9/10
941 Kişi
·
3.033
Okunma
·
606
Beğeni
·
25399
Gösterim
Adı:
Jorge Luis Borges
Unvan:
Arjantinli Öykü ve Deneme Yazarı, Şair ve Çevirmen
Doğum:
Buenos Aires, Arjantin, 24 Ağustos 1899
Ölüm:
Cenevre, İsviçre, 14 Haziran 1986
Jorge Francisco Isidoro Luis Borges Acevedo veya bilinen adıyla Jorge Luis Borges (d. 24 Ağustos 1899 - ö. 14 Haziran 1986), Arjantinli öykü ve deneme yazarı, şair ve çevirmen. Büyülü gerçekçilik akımının önde gelen isimlerindendir ve gerçeküstücülük konusunda yazdığı denemeleri ile ünlüdür.

Borges, 24 Ağustos 1899 tarihinde Buenos Aires'te doğdu. Babasının annesi İngiliz olduğu ve evde iki lisan birden konuşulduğu için daha çocukken her iki lisanı da çok güzel konuşabiliyordu. Oğluna satranç tahtasında Zeno'nun paradoksunu öğreten Jorge Guillermo Borges avukat ve psikoloji öğretmeniydi. Evlerinde Borges'in muhayyilesini sürekli olarak işgal edecek bir bahçe ve kütüphane vardı.

Babasının görme yetisinin azalması üzerine, aile tedavi için I. Dünya Savaşı'ndan önce (1914) Cenevre'ye taşındı. Burada kaldıkları süre boyunca Borges Calvin Koleji'ne devam ederek, Lâtince, Fransızca ve Almanca öğrendi. Sembolizm akımının örneklerinden Verlaine, Rimbaud ve Mallarmé'in eserleriyle bu sırada tanıştı. Schopenhauer'a olan sevgisi ve Walt Whitman'ı keşfetmesi de Cenevre'deyken başladı.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ailesiyle birlikte İspanya'ya taşındı. Borges artık yazar olmaya karar vermişti, babasına 1870'lerde geçen bir roman yazmaya yardım ediyordu. Birkaç edebî gruba girme çalışmasından sonra, kendine akıl hocası buldu: Endülüslü şair Rafael Cansinos-Asséns. Onun etkisiyle kendisini "ultraistler" grubundan saymaya başladı ama kısa zamanda aidiyet hissinden sıkılarak kimseye bağlı olmadan birşeyler yapmaya çalıştı. Denemelerle ve şiirle pasifizm, anarşi, Rus devrimi gibi bâzı şeyleri övdüğü, genel düşüncelerini dile getirdiği iki kitap yazdı. Ama sonra yazdıklarından utanarak, her iki kitabı da İspanya'dan ayrılmadan önce imha etti.

1921'de ailesiyle Buenos Aires'e geri dönmesinden sonra, babasının arkadaşı Macedonio Fernandéz'in düşüncelerinden etkilenmesi, düşüncenin yeni yollarına yönelmesine neden oldu. Fernandez'in düşünceleri Schopenhauer, Berkeley ve Hume'ün bir yansıması idi. Edebî stili ekzantrik ve düşünce tarzı karmaşıktı. Borges'e en büyük etkisi her şeye kuşkuculukla bakmasını sağlamasıdır.

1923'te ilk kitabı olan Buenos Aires Tutkusu (Ferver de Buenos Aires)'i çıkardı. 1924-1933 arası Borges için oldukça heyecan verici bir zamandı. Bu dönemde pek çok yazısı ve şiiri basıldı. Luna de Enfrente 1925'te, San Martin Defteri (Cuaderno San Martín) 1929'da basıldı. 1933-1934 yıllarında Crítica'da Alçaklığın Evrensel Tarihi (Historia universal de la infamia) yayımlandı. Bu öykü dizisi, önceden basılmış bâzı hikâyelerden alınan karakterler ve fikirler üzerine yeniden hikâye yazmakla oluşmuştu. Gerçeği ve hikâyeyi harmanladığı bu hikâyeler gerçeküstü bir otantizm taşıyorlardı. Daha sonraları bu tarz "büyülü gerçekçilik"in ilk örneklerinden sayılacaktı. Ama onun asıl kariyeri 1935'te yazdığı "Borges stili"nin ilk örneği denilen, hayâlî bir romanı eleştirdiği Al-Motasim'e Bir Bakış isimli öyküsüdür. 1936'da denemelerini topladığıSonsuzluğun Tarihi Historia de la Eternidad basıldı. Bu sırada maddî sıkıntılar çekiyordu, bu nedenle 1937'de Belediye Kütühânesi'nde çalışmaya başladı. Kütüphânedeki işi hafif olan yazar, iş günlerinin kalanını klâsikleri okuyarak ve modern edebiyatın uluslar arası örneklerini İspanyolca'ya çevirerek geçirmiştir. Virginia Woolf'un ve William Faulkner'ın kitapları İspanyolcaya ilk kez bu dönemde Borges tarafından kazandırılmıştır. Yaratıcılığını kaybetmekten korkan Borges, eşşiz bir eser yazmak istedi ve Pierre Menard, Don Quixote'un Yazarı'nı kaleme aldı. Ardından da Tlön, Uqbar, Orbis Tertius geldi. Her iki hikâye Victoria Ocampo'nun Sur edebiyat dergisinde yayınlandı. Bunların başarısının verdiği motivasyonla Babil Kütüphanesi'nin çalışmalarına başladı. 1941'de bu öykülerin toplandığı Yolları Çatallanan Bahçe basıldı. Aynı hikâyeler toparlanarak Artifices'e eklendi ve ve 1944'de Ficciones adıyla yeniden basıldı. 1942'de "Bustos Domecq" takma adı altında Adolfo Bioy Casares ile birlikte polisiye hikâyeler dizisi olan Don İsidro İçin Altı Problem'i yazdılar. Felsefe, gerçekler, fantazi ve gizemleri harmanladığı bu yeni öykülerin yanında, El Hogar'da anti-semitizmi, faşizmi ve nazizmi eşeltiren politik makaleler de yazıyordu. Bu makalelerle oldukça tanındı. 1946'da Juan Peron'un iktidara gelişiyle, kütüphânedeki işinden atıldı. Bu işten atılma onun için bir tür kurtuluş olmuştu, çünkü hem Arjantin'den Uruguay'a kadar pek çok yeri gezip, Budizm'den Blake'e kadar pek çok konuda seminerler veriyor, hem de iyi para kazanıyordu. Ama ailesi Peron'un baskıcı rejiminde zor günler geçirdi, annesi ve kız kardeşi hapse girdi. 1949'da ikinci önemli kısa hikâyeler kitabı Alef (El Alef)basıldı.

1955'de Peron devrilince Borges hayâlindeki meslek olan Arjantin Ulusal Kütüphânesi Müdürlüğü'ne getirildi. Ailesinden gelen hastalık nedeniyle görme bozukluğu çeken Borges bu dönemde görme yetisini tamamen kaybetti. "Bana aynı anda hem 800,000 kitabı hem de karanlığı veren Tanrı'nın muhteşem ironisi" diyerek bu gerçeği kabûllenmiştir. (Umberto Eco unutulmaz romanı Gülün Adı'nda yer alan ana karakterlerden kör kütüphaneciyi Borges'ten esinlenerek oluşturmuştur.) 1956'da Buenos Aires Üniversitesi'nde İngiliz ve Amerikan edebiyatı profesörlüğüne atandı ve 12 yıl bu görevi yürüttü. 1961'de Samuel Beckett'le birlikte Uluslararası Yayımcılar Ödülü'nü (Formentor Ödülü) kazandı. Bu ödül ona gecikmiş bir uluslararası ün kazandırdı. Gözlerinin görmeyişini şiire yönelerek telâfi etmeye çalıştı. 1970'li yıllarda ABD'de çeşitli üniversitelerde dersler verdi. 1973'te Peron geri dönünce, görevinden istifa etti. Ders vererek ve yolculuk yaparak geçirdiği zamanın meyvesi 1975'te basılan toplama hikâyelerin olduğu Kum Kitabı (El libro de arena) oldu. Dünya gezilerinin sonucu ona eşlik eden Maria Kodama'nın resimlerini çektiği yazılarını ise kendi yazdığı Atlas(1984)'la sonuçlandı.

Zannedilenin aksine, Nobel ödülünü alamadan 87 yaşında, 14 Haziran 1986'da Cenevre'de karaciğer kanserinden hayatını kaybetti.
Aşk çok tuhaf bir şey, kaygılarla dolu, umutla dolu ve bunlar mutluluğa götürebilir. Oysa arkadaşlıkta yanıltma yok, umut yok, sürüp gider arkadaşlıklar. Sık sık görüşmeye gerek yok, kanıtlara gereksinim duymayız. Ama arkadaş olduğumuzu ve karşımızdaki insanın arkadaşımız olduğunu biliyorsak, arkadaşlık belki de önünde sonunda aşktan önemlidir. Ya da belki de aşkın gerçek işlevi, yükümlülüğü, arkadaş olmaktır. Yoksa bizi yarı yolda bırakır. Ama her iki taraf da çok sevilmelidir.
127 syf.
·Beğendi·9/10
Selamlar olsun herkeşlere ... Hemen incelemeye gireyim istiyorum .. Uzun olabilir .. Neyi ne kadar yazarım bilemiyorum ama incelenmesi gereken pek de okunmamış bir kitap bu ..

Sevgili canikolar sağda solda , orda burda büyülü gerçekçilik muhabbetine yüzlerce kez denk geldim .. Türü pek araştırmadım ama bu türün amiral gemilerinden birinin Gabriel-Garcia-Marquez ve diğerinin de Jorge Luis Borges olduğunu az buz ben de biliyorum .. Jorge emminin yediği nanelerden de, tarih okuduğum için üç aşağı beş yukarı haberdarım.. Şimdi hep söylediğim bir şey var ki burda yine tekrarlayayım.. Ben ne edebiyat eğitimi aldım , ne edebi bir eleştiri mevkim var , ne de bu ikisini bir tavada ısıtıp önüne koyacakmışım gibi bir iddaanın sahibiyim .. Otorite alanımız İŞSİZLİK .. Herkes haddini bilecek =)) Bu kısmı özellikle açıklıyorum ki ilerde birbirimizle papaz olmayalım .. Yazar hakkında okuyacaklarınızın bir kısmı pek de hoşunuza gitmeyecek çünkü .. Şimdi ordan kalkıp dersen ki " yauw kardeşim ben yazılana bakarım !" , evet sen de kendince haklısın saygıdeğer caniko ! Ama "ben" bir kitap okuyacaksam ve yazılandan kendime ders çıkaracaksam - ki bütün olayım budur benim - yazarı da bilmek durumundayım "tutarlılık" esasınca ..Türe , edebiyatın hangi evresinde hangi akıma yol vermiş falan fistan ...Beni şimdilik aşan mevzular bunlar .. Gördüğünüz üzere yazarı yerden yere vuracak olmama rağmen kitaba 9 puan verdim .. Eeee Sezar 'ın hakkı Sezar'a bilader ..

Hiç okumamıştım dedim ya , aldım bakayım dedim ..Başladım okumaya .. Kitabı orjinal dilinden okumadım ama çevirisi muhteşemdi ve kitap tabiri caiz ise yağ gibi aktı .. Ne ara başladım ne ara bitirdim anlayamadım .. Anlatım cidden "BÜYÜLÜ" .. Masalsı bir hava var .. Bu da doğru .. Hatta sanki bir İhsan Oktay Anar kitabı okuyormuşum hissi de hasıl oldu yer yer .. Ama tarih okumuş bir insan olarak kitapta geçen muhabbetler, kimi yerlerde hafızamı tazeleme gereği hissettirdi bana ..Zira bazı tutarsızlıklar vardı ..Kitaptan az ama öz bahsetmemiz gerekirse ..

Edindiğim bilgilere göre Alçaklığın Evrensel Tarihi, Borges’in dokuzuncu uzun kitabı ve düzyazı türünde verdiği altıncı eser. Beş ciltlik edebi öykülerinin ilki... Yazıldığı dönemde de İspanyol yazımını allak bullak etmiş .. O kadar ki Gabriel Garcia Marquez , kendisini her gece yatmadan önce mutlaka okuduğunu ve nereye giderse gitsin Borges kitaplarını valizinden eksik etmediğini söylemiş bir röportajında .. Hakkı da var .. Bitirince tekrar okuyasım geldi kitabı .. Faşizme dur çekmiş devrimci yazar ( KULAKLARIN ÇINLASIN EDUARDO GALEANO ! Ki ben onu sayende öğrendim ..ADAM!! ) Carlos Fuentes de, Borges ve onun düz yazısı olmaksızın İspanyol edebiyatının var olamayacağını iddaa edenlerden .. Ben İspanyol diline ve edebiyatına öylesi hakim değilim ama dilinin muhteşem olduğunu anlamak için Berna Moran olmaya gerek yok .. Yazdıklarıyla sizi "gerçeğin kıyısından" alıp bambaşka yerlere götürüyor .. Kitapta - saymadım ya - bilmem kaç tane hikaye var .. Bunlardan biri de Billy the Kid ' in yer aldığı hikaye .. Gavurun "villain" (bkz: ultra -süper- giga kötü, cani) dediği heriflerden biri bu adam .. Özel ilgim var bu tiplere karşı .. Bir de seri katillere .. Dolayısıyla hayatını çok ama ÇOK iyi biliyorum .. Hikayenin girizgahında anlatılanlar yaşanmış mıdır bilmem... Yani pek çok bio okudum ona dair ama böyle bir şeye rastgelmedim .. Kurgu mu gerçek mi ?!? .. Herneyse .. Burdaki tutarsızlık şu .. Birincisi ve en önemlisi ve yaşamış yani tarihte "VAR"olmuş bir şahsın hikayesi olarak tüm bu anlatılanlar artı girizgah , Billy’nin yaşı ve öldürdüğü adamların sayısına ilişkin bilgi haricinde tamamen uydurma ... İkincisi , “Meksikalıları hesaba katmazsak” ibaresi de tamamen HAVAGAZI !Çünkü gerçek hayatta Billy, Meksikalıların, yani kendisini kanundan korumak için her fırsatta evlerinde barındıran ailelerin çok yakınıydı. Billy’nin saymadığı infazları, kızılderililerinkiydi. Kitapta bunun gibi yakınen çok iyi bildiğim pek çok tutarsızlık söz konusu ..AMA ! Evet bu bir "ama" sendromunu da beraberinde getiriyor ki tarihi bilmeksizin okuması cidden zevkli .. Büyülü gerçekçilik bu mudur bilemicem .. Eğer buysa , bu bana biraz da alternatif tarih yaratmaya kasan, ATATÜRK' ün ingiliz AJANI , annesinin de genelevde çalıştığını iddaa eden mustafa armağan ve fesli tarihçi ( bence tarihçi falan da değil ya ! ) kadir mısıroğlu'nu anımsattı .. Belki de Borges ' un öğrencisidirler kimbilir?!? =)) AH !! Az daha unutuyordum !! ATATÜRKSÜZ Çanakkale belgeseli çekenler de unutulmamalı!!! =)) Neyse sevgili Kikirella ve kikirikler .. Billy the Kid ' e geri dönecek olursak .. Kitapta bahsi geçen gerçek Billy, Harrigan değil, William H. Bonney!! Bonney, 1859’da New York’ta doğdu, fakat oradaki yaşamı hakkında hiç bir şey bilinmiyor, çünkü o üç yaşındayken ailesi Kansas’a göç etmişler. Bunun gibi dolu örnek var .. Ben bir tanesini açtım koydum önünüze .. Bu arada kitapta yer alan samurayın daha doğrusu RONİNin öyküsü tüyleri diken diken ediyor .. Favorim açık ara o ! Okursanız göreceksiniz !! Şimdi kitaba dair inceleme - inceleme de denmez ya - burada bitti .. Gelin ben size bir başka ALÇAKLIK öyküsü anlatayım .. Kitapta yer almayan ama yer almayı kesinlikle hakedenlerden bir tanesini..

İnsanları stadyumlara doldurup , halay ekibi misali tek sıraya dizip infaz etmek ... Siz hiç sırf komunist diye insanların uçaklara doldurulup bilmem kaç bin feetten okyanusa atıldığını okudunuz mu ? Var mı bunu duyanınız bilmem .. Duymadıysanız alın ben anlatıyorum !SAY SAY birtmez onun canilikleri ama bu birinci kısım... Koy cebine devam edelim .. Ya gözaltına alınan insanların resmen alenen gözden kayboldukları - PARDON KAYBEDİLDİKLERİ ! -bir rejime denk geleniniz var mı ? Bu ikinci kısım !! Öyle bir rejim ki yoksulluğu ortadan kaldıracağım diyip YOKSULU YOK EDECEKSİN )bu üçüncü kısım!) ! Bir hücreye atılıp sonrasında tarihten , yaşamdan , değerlerinizden , sevdiklerinizden koparılıp silindiğiniz bir yaşam ? Var mı duyan bilen .. Koy bunu da cebine sayın caniko !!! Koy ama elin cebinde olsun .. AMAN HA DÜŞÜRÜYÜM FALAN DEME ! İlerde lazım olacak ! Şimdiiii !! Ellimizde üç sürpriz isim var ! Ben bambaşka bir yerden girizgah yapayım .. Cemil Meriç ile ..

Tıpkı Borges gibi Cemil Meriç de kör idi .. En azından yaşamının bir bölümünde öyle yaşadı .. Cemil Meriç 'e dair okuduklarımda bir ayrıntıdan çok etkilenmiştim .. Kitap okuduğu masasının üstünde duran ampule yakın olabilmek , okuduğu kitabı daha iyi görebilmek için sandalyenin üstüne çıkan bir adam !! Bu ne azimdir !! Bu nasıl bir sevgidir !! Düşündüğü fikirlerin "pekçoğuna" katılmasam , karşısında da olsam önünde saygıyla eğiliyorum işte burda ! Gelelim Borges ' a.. Tıpkı burda bahsettiğim kitabında olduğu gibi (kitap cidden güzel ama tutarsız) tutarsız bir kişilik Borges.. Çelişkili ..

* Arjantin' de Peron (3. kısım) diktatörlüğüne karşı çıkıp sonrasında, "DİKTATÖRLÜKLER EN İYİ YÖNETİM BİÇİMİDİR." demiş isim kendisi ..
* Sonrasında Pinochet 'nin (1. kısım) elinden ÜSTÜN EDEBİYAT ÖDÜLÜ" almış bir isim kendisi .. (Pinochet' yi ve onun zulmünü Isabel Allende okuyanlar çok iyi bilir...)
* Kendisi ile yapılan bir röportajda , yöneltilen "Ülkenizde her gün siyasi karşıtlarını hapse atan , işkence yapan Videla (2. kısım!) var" sorusuna , "HADİ CANIM ! BUNLAR SİYASİ PROPAGANDA .. BÖYLE ŞEYLER OLSAYDI DUYARDIM" diyebilmiş isim ..

Yukarda Cemil Meriç örneğini verdim .. Şu üç örneği önünüze koyuyor ve sizi de vicdanınız ile başbaşa bırakıyorum ? HANGİSİ KÖR SİZCE ?

Kitap için tanım :Yeryüzünün görüp görebilecegi en büyük ALÇAKLARDAN birinin kaleme aldığı "ALÇAKLIK" tarihi ...


KENDİME NOT : Büyüksün Aziz Nesin ! BABALARIN BABASISIN !! Seni hiç savunmak zorunda kalmadım .. Savunurken hiç "AMA" demek zorunda kalmadım .. Başımızı hiç yere eğdirmedin ! Huzur içinde yat !

Bak görüyor musun ? Az daha unutuyordum .. Eduardo Labarca!!! Tüm bunları bildiği için Borges ' un mezarına işerken bu muhteşem foroğrafı çektirip "gereken" cevabı vermiş ...

https://www.google.com/...imgrc=I7xM6ftGKB29DM:

bonus :

Bu sizler ve SALVADOR ALLENDE İÇİN !!
https://www.youtube.com/watch?v=l7pWuOWCfcA

Bu da kabaran nefret için ... Metal dinlemiyorsan açma YOK OLURSUN ! "BALYOZ YÜZE İNDİ" !!
https://www.youtube.com/watch?v=GGe6-xzbISw
146 syf.
·5 günde·10/10
Kitaba dair aldığım notları karıştırıyorum. Üç A4 kağıdının ön yüzü, aldığım notlarla dolmuş vaziyette. Arka yüzleri ise bir takım anlamsız fatura bilgileri ile dolu. Her bir hikâyenin başlığını yazarak hikâyeye dair düşüncelerimi not almışım. Notlar, bu haliyle kitaptan daha karmaşık ama çözümlemem şart. Kimi hikâye başlıklarının notları oldukça fazla sanırım onlara yoğunlaşmış olmamın yanı sıra pek muhtemel bir ihtimalle de beğenmiş olduğumun sonucuna varıyorum.

Komedinin üzerinde dumanı tütmekte olan çayımı yudumlamak üzere alıyorum bir diğer yandan notları incelemeyi de elden bırakmamaya özen gösteriyorum. Kırmızı kalemle (… VI.Cildi mutlaka oku.) özensizce alınmış bir not gözüme ilişiyor, aceleyle yazılmış olduğundan başları pek anlaşılmıyor. Bir düşüncenin beni rahatsız ettiğini hissediyorum. Notları bir kenara bırakarak hızlıca hazırlanmaya koyuluyorum. Üstümü aceleyle giyinip portmantoda asılı duran paltomla şapkamı üzerime geçirerek kendimi dışarıya atıyorum. Hızlı adımlarla yol alırken bir düşüncenin verdiği rahatsızlıkla bölük pörçük hatıralar zihnimde vuku buluyor. Hava oldukça soğumuş, sokak lambalarının yeterince aydınlatamadığı beton yığınlarını döverek ilerliyorum, paltomun altına gizlenmiş olan saatim oldukça geç bir vakti işaret ediyor, umarım şehir kütüphanesi kapanmamıştır diye söylenirken ağzımdan çıkan dumanla nedense havanın soğukluğunu kendisine hissettirmiş olduğumun düşüncesine kapılıyorum.

Girişteki görevli kimliğimi istiyor, çıkarıp hemen masaya bırakıyorum. Merdivenlere koşarken arkadan bir ses hızımı yavaşlatmama neden oluyor. Bu ses görevliye aitti; Bayım on dakikanız var. On dakika çok az bir süre, mümkün değil yetiştiremem ama bugün mutlaka bu kitabın detaylarına erişmem gerek! Üç dakikanın sonunda kitabı buluyorum, almama da müsaade yok. Sayfaları hızla çeviriyorum, bir alıntı dikkatimi çekiyor. “Allah da onu yüzyıl ölü bıraktıktan sonra dirilterek, “Ne kadar zaman kaldın?” diye sormuş, o da, “Bir gün, belki daha az,” demiş.” Bir başka yerde, geçmiş, zamanın asıl dokusu olduğunu; zamanın hep geçmişe dönüşmesinden kaynaklandığı yazıyordu. Bunun gibi neredeyse üç bin cümle filan okuduktan sonra merakımın git gide arttığını, daha fazla hatta daha başka bilgilere erişme arzusuyla yanıp tutuştuğumu fark ediyorum. Kitap bitti içimi bir huzur kapladı ama öte yandan girişteki görevli beni bekliyordu, aşağıya inerken görevliye ne diyeceğimi, nasıl özür dileyeceğimi düşünüyorum. Mahcup bir gülümsemeyle başımı sallıyorum, görevli, gayet ilgisiz, “Bayım sanırım aradığınız kitabı bulamadınız, yanlış anlamayın ama buna çok memnun kaldığımı itiraf etmek durumundayım. Öyle ki acelenizden bugün geç çıkacağımı düşünüyordum.” gibi bir şeyler söyleniyordu ama benim zihnim durmuş vaziyette, şok haliyle saatime bakıyorum. Bir cildi bitirmiş olmama mukabil sadece sekiz dakika geçmişti.

Girişte görevli kimliğimi istiyor çıkarıp hemen masaya bırakıyorum. Merdivenlere koşarken arkadan bir ses hızımı yavaşlatmama neden oluyor. Bu ses görevliye aitti; Bayım on dakikanız var. On dakikanın yetmeyeceğini düşünüp gerisin geri dışarı çıkıyorum. Evden ayrılırken ki acelemin yerini sakinlik alıyor. Hafiften çiseleyen yağmurda yürümeye başlıyorum. Türlü türlü düşüncelere dalarken evden neden çıkmış olduğumu dahi unutuyorum. Sahi şu an neredeydim sokaklar ıssızlaşmaya, sesler azalmaya başlarken birden bir bağrış kopuyor, adeta geceyi korkutuyordu bu ses, ardından da bir silah ateş alacaktı. İstemsizce garip seslere doğru yol alıyorum, adımlarım yavaşlamaya, kalbimin gümbürtüsü ıssız gecede duyulmaya başlıyor, yerde paltolu bir adam yüzükoyun yatıyordu, hemen biraz ötesinde bir başka adam elinde silah hayretle etrafı süzüyordu, adamın cinayeti işlemiş olmaktan çok, yaptığı işin anlamsızlığına yandığını hissediyorum. Eli silahlı adam beni fark edince koşarak uzaklaşıyor. Ne yapacağını bilemez vaziyette yerde yatan adamı paltosundan tutarak çeviriyorum, çevirmemle sıçramam bir oluyor. Yerde yatan adam bendim. Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ise ben ölüyordum.

Komedinin üzerinde dumanı tütmekte olan çayımı yudumlamak üzere alıyorum bir diğer yandan notları incelemeyi de elden bırakmamaya özen gösteriyorum. Bir düşünce zihnimi deliyor adeta. Belli bir duruma ilişkin bir ayrıntıyı önceden kestirmenin, onun gerçekleşmesini önlemek demek olduğu sonucuna varıyorum ve bilgisayarımı açıp inceleme yazmaya koyuluyorum. Ama şu an okuduğunuz ise bir öykü!

Öykünün içinde bir inceleme mi yoksa, ne dersiniz Yolları Çatallanan Bahçe’yi okumaya. Bense çok özel birine mesaj atacağım. Teşekkür etmek için.

(Ufak bir ek açıklama : Öncelikli olarak Borges gibi yazmaya çalıştığımı belirtmek isterim. Bir nesneye (ben ciltli kitabı seçtim) gizem katarak, onun gizemini çözmesi için okuyucuya tahminler üretebilmesi özelinde ipuçları vererek ya da şimdi ne olacak gibi sorular sormasını sağlayarak dolaylı bir öykünme çalışması denebilir buna.

Gerçek üstülüğü yansıtmaya çalışırken gerçekliğin soğuk tarafını hissettirmek istedim. Zamansal salınımlar oluştu mu hiç bilmiyorum.

Dilinin ne kadar çekici olduğunu yansıtmak ayrıca öykümsü inceleme ile onun yazısının örneklemesi gibi olsun istedim. Konu kitaptan bağımsız ama kimi alıntılarla ve öykünme ile okuyucunun neyle karşı karşıya kalacağına dair bir fikri oluşabilir. Belki oldu belki olmadı ama ben büyük keyif aldım.)
203 syf.
·6 günde·Beğendi
Kitap önsözlerine ve varsa sonsözlerine çok önem veririm. Eğer önsöz ve sonsöz kapsamlı ve merak uyandırıcıysa önkitap ve sonkitap yerine geçer benim için. Kitabın içinde olacakların ufak fısıltılarını duyarsınız önsözlerde. Ficciones’in başında Borges’i yeni okumaya başlayacaklar için çok faydalı olabilecek bir önsöz var. Borges’i oku diye fısıldıyor bu önsöz. James Woodall’ın önsözü Borges’in hayatı, eserleri, eserlerinin basım süreçlerini, büyülü gerçekçilik akımının neresinde olduğunu, ülkesinin durumu hakkında bilgiler içeriyor. Ben bu önsözü detaylıca anlatarak kalabalık bir inceleme oluşturma hilesine başvurmayacağım.

Olağanüstü evrenler, hayali ansiklopediler ve eserler arasında fantezi ve gerçeği mükemmele yakın bir şekilde birleştirerek, tam bir bütünlük yerine parçalanmış bir olayı zamana uydurarak, görme duygusunu yitirmiş birine yakışan bir şekilde soyutu somutmuş gibi gösteren Borges’in öykülerini okumak insana başka dünyaların kapılarını açıyor. Nasıl ki ilk hikâyeyi otobüste okurken otobüsle yolcuların uçtuğunu gözlerim görüyorsa son hikâyede de benle odam uçuyorduk. Hasan Ali Toptaş Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe öyküsünü en sevdiği dokuz öykü arasında gösteriyor. Ben de bahsettiği sekiz öyküyü okudum, son olarak Yolları Çatallanan Bahçe kalmıştı. Bir nevi o hikâyeyi okumak için bu kitabı okudum da denebilir. Bazen böyle küçük amaçlar farklı yazarları okumanız için sürekli bir itki oluşturur. Şuan beynimde bu itkiyi Borges için hissediyorum. Toptaş, Borges “Kelimeleri işaret parmağıyla başparmağının arasına yerleştirdi mi, tıpkı toprakaltından çıkarılan eski çağlara ait madeni bir kalıntının üzerindeki tortuları temizliyormuş gibi, teni o kelimelerin ruhuna temas edinceye dek, iyice ovalar. İnsanın aklına da, mızmız birer kurtçuk halinde kımıldanıp duran bir yığın soru serper bu arada.” diyor. Toptaş’ın kurduğu ikinci cümleye Borges okurken biraz dikkat etmek gerekiyor bana göre. Çünkü çok şeyi az sözle anlatmayı isteyen, çok araştırıp çok okuyan Borges’in ünlü eserler ve yazarlardan bahsetmesi, metinlerarasılık gibi tekniklere başvurması okurda okudukça kabaran bir merak duygusu oluşturuyor. Eğer okurken hmmm, bunu not alıyım, burası önemli olabilir araştırmalıyım, gibi cümleleri aklınızdan geçirmiyorsanız Borges’in öykülerini okumak sizin için zaman kaybı olabilir. İşin hoş tarafı şu ki kitap iki bölümden oluşuyor, Yolları Çatallanan Bahçe kısmındaki öykülere öykü demek çok garip geliyor insana. Öyküden daha kapsamlı şeyler. Sadece garip…

Borges okumadan önce büyülü gerçekçilik hakkında biraz bilgi edinmek gerekiyor. Ve okurken bahsettiği şeyler araştırmak. Ve okuduktan sonra da. Hepinize iyi okumalar. :)
143 syf.
Sevgili Borges
Bu incelemeyi evrendeki bir yerden ve zamandan yapıyorum. Ve sende bu evrendeki bir yer ve zamandasın kitabın içerinde yer alan "Kum Kitabı" öyküsünde dediğin gibi aramız sonsuzluk..

Hiç bir zaman süslü cümleler kuramadım. Kendimi yaşam denen akarsuya bırakıp duygularımı da o yönde sürükledim. Kitapları yoğun olarak okuduğum şu dönemde içten içe bende şiirlestim. Ve Borges gibi muhteşem bir yazarla tanışmam ise Sevgili Ebru Ince yle yani benim Kara Kraliçemle babil kitaplığı serisine başladığım şu son aylar oldu :)

Bu öykü kitabında Borgesin "Babil Kitaplığı" adını verdiği serisinden derlemiş olduğu kitapların tadını buldum diyebilirim ama rastgele yazılan öykülerden değil. Bunları sindire sindire okudukça anladım. Kitabın içerinde yer alan 13 öykü hayatlarımızdan geçen teğet doğrular gibi.
Bazı sayfalarının hepsi çizilmeyi, şahsınız tarafından anlamlandırılmayı bekliyor. Ufak ufak hayatlardan kesitler olsa da az sözle çok düşündürmesi bence kitabın vurucu tarafı olmuş. Bir de dikkatimi çeken şey Borgesin önsöz yerine sondeyiş vermiş olması ve bunu şu şekilde açıklıyor;

"Okurun henüz karşılaşmadığı öykülere öndeyiş yazmak, bu, olay örgüsünün çözümlenmesini gerektirdiği ve bunu da önceden yapmak elverişsiz olduğu için bir bakıma imkânsız bir iş. Böylelikle ben sondeyiş yazmayı yeğliyorum."

Bu şekilde anlamlandirmasi onu daha çok sevmemi sağladı diyebilirim.

Kitaba başladığımda ise ilk öyküsü "Öteki" ile karşılaştım ve Papinnin Kaçan ayna eserinin tadını aldığımi hissettim ama yanılmışım çünkü Papinni karamsar bir şekilde farklı zamanlardaki kendisi ile yüzleşirken Borges kendisiyle uzlaşıyor.

Çalakalem okunmayı ve üstünde düşünülmeden geçilecek bir eser değil. Ya düşünerek okuyun yada hiç okumayın. Kendinizi de yazari da heba etmeyin. Borgesime iyi bakın :)
145 syf.
·4 günde
Borges okunmaya çekinmiştim aslında. Düşündüğüm gibi de oldu. Ne okudum, ne anlattı bir yere konduramıyorum. Kötü mizaçlı karakterler ve gerçeküstü bir anlatım diyebilirim sadece. Bir gazeteye yazdığı yazıların derlenmiş haliymiş. Kadim masallar ve gerçek yaşamöykülerini harmanlayan bir anlatımı var yazıyor ama gerçeklik kısmına aşina olmadığımdan benim özümseyemediğim bir kitap oldu. Sanırım enteresan bir yazarla tanıştım. Pek anlaşamadık biz.
143 syf.
·6 günde·9/10
Kum Kitabı’nı İletişim yayınlarından okudum. İletişim Yayınlarına ayrı bir sempatim var. Kitapların Kapakları olsun, yazım fontu olsun, harflerin rahat okunabilir büyüklükte olması olsun bir okur olarak beni cezbediyor. Yeni basımlarında “Kronoloji” başlığı altında yazara etki eden evrensel ve kişisel olayları tarihsel sırayla vermesi de gayet hoş. Gerçekten seçici ve kaliteli bir ürün için çabaladıklarını ben hissedebiliyorum ve İletişime, bu vesileyle hakkını teslim etmek istiyorum. Umarım hep bu çizgide yol alırlar.

Kum Kitabı, adını alan öykü ile birlikte toplamda on üç öyküden oluşuyor. Öykülere gelmeden evvel James Woodall’ın Önsözü ile Borges’i daha yakından tanıyoruz. James Woodall; The Times, Sunday Times, Independent ve Daily Telegraph gibi gazetelere sanat ve edebiyat eleştirileri yazan bir muhterem. Daha başka yazılarına tesadüf etmedim fakat Borges özelinde gerçekten bilgilendirici bir yazım oluşturduğunu ifade etmem gerek. “Kronoloji” ve “Önsöz” bu bağlamda okuru Borges’e gayet iyi hazırlıyor. Bunların yanı sıra birde Borges’in öykülerine istinaden yazdığı son deyişi de var. Okur, bu son deyişle beraber tüm öyküleri güzelcene sindiriyor diyebilirim.

Benim yazacağım inceleme kendi düşüncelerimin yanında “Önsöz” ve “Kronolojiden” de beslenecektir. Girizgâhımın bu vaziyette olması alıntılayacağım bilgileri buraya daha rahat yazabilmek adınaydı. Yazıya biraz sıkıcı başladığımın farkındayım ama takdir edersiniz ki kimse alıntıladığı bilgilerin çalıntı olarak dönmesini istemez.

Borges 1899 yılında Arjantin’in Bounes Aires şehrinde doğuyor. Babaannesi bir İngiliz olduğundan İngilizceyi ana dili gibi öğreniyor ve 11 yaşına geldiğinde Sheakspear’ı İngilizce okuyacak seviyeye geliyor. Çocukluğunda onu en çok etkileyen yazarların başında ise H.G. Wells geliyor. Borges Ailesi Avrupa ziyaretleri sırasında I. Dünya Savaşının patlak vermesiyle Cenevre’ye yerleşiyorlar ve burada da Borges Fransızcayla Almacayı öğreniyor. Sonrasında kör olana değin Anglosakson dilini bile öğreniyor. Bu arada bahsi gelmişken aileden kalma kalıtsal bir hastalıkla ilerleyen yaşlarında kör oluyor. Konuyu fazla dağıtmadan devam edeyim, bana göre hayatının en önemli kırılma noktası, savaş sonrası İspanya’ya gitmesi oluyor. İspanya’da “Ultraismo” adında edebi bir harekete katılıyor ve ardından ilk şiiri yayınlanıyor. Yani yazım hayatına yavaş yavaş ciddi adımlar atıyor Borges. İspanya topraklarına ayak basıp da Cervantes’ten etkilenmemek olur mu? Woodall’ın deyimiyle Cervantes’e yakınlık duyuyor.

Bir öykü yarışmasında Samuel Beckett ile ödüle ortak oluyor. Tabi Beckett bir on sene evvelinden “Godot’yu Beklerken” eseri ile ünleniyor fakat Borges, edebiyat dünyası için henüz yeni bir yüzdü. Yeni olmasına rağmen savaş sonrası yazar kuşağının öncüsü haline geliyor. Borges’in ayrıcalığı; öncelikle edebiyat dünyasına yeni bir soluk getiriyor. Gerçekçiliğin sınırlarını yıkıp gerçeğin yeni bir görünümünü müjdeliyor. Edebi kurgu yöntemlerini değiştiriyor ve yazıların içeriğine yenilikler getiriyor. Alfonso Reyes’in düzyazı üslubu kadar, Schopenhauer’ın düşüncelerine de hayran olan Borges’in kafası Henry James’ın öyküleri ve
Franz Kafka ’nın romanlarıyla olduğu kadar, kendi Arjantin cedlerinin şiiri, gaso gelenekleri ve porteno argosuyla da doluydu. Bu yeni soluk Kafkavari söylemi gibi Borgesvari söylemi ile terminolojideki yerini alıyor. Çok ilginçtir Borges’in yazımına o kadar fazla öykünen yazar oluyor ki bir zaman sonra Borges de kendine öykünerek yeni hikayeler yazmaya başlıyor. Her ne kadar Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyülü gerçekçiliğin en iyi ilk örneği olsa da Borges’in ”İki Kral ve Onların İki Labirenti” öyküsü büyülü gerçekçilik ekolünün en önde gelen metni olarak addediliyor.

Borges’i uzun uzadıya anlattıktan sonra Kum Kitabı’na geçmek istiyorum. Yazarın öykülerini okuduktan sonra o kadar fazla etkilendim ki hemen bir inceleme yazmak, yazarken de Borgesvari bir anlatım takınmak istedim üslubumda. Lakin Yolları Çatallanan Bahçe kitabına böyle bir inceleme yazmıştım zaten. Sitede çok fazla okunmadığından belki de tanınmadığından onu tanıtmak maksadıyla böylesine çok bilginin olduğu bir inceleme yazmayı tercih ettim.

İncelemenin bundan sonraki safhası için öykülerinin üslubuna, içeriğine ve kullandığı tekniklere değinmek istiyorum. Bir defa kimi nesneleri çok iyi gömüyor yazımlarına. Bu nesnelere tılsımlı bir hava katıp bilmeceler yaratması ciddi bir başarı. Okur kendini bu nesnelerin sırlarını çözmeye çalışırken bulabiliyor. Aklımda kaldığı ölçüde nesneler, kimi zaman bıçak kimi zamansa madeni para halinde hikâyelerde yer alıyordu. Bıçakların veya madeni paraların kendine özel geçmiş hikayeleri ise öykülere ayrı bir hava kattığını itiraf etmem gerekiyor. Zamansal salınımlar ise müthiş, Yolları Çatallanan Bahçe incelememde bu hususa fazlasıyla yer vermiştim, okumadıysanız tavsiye ederim. (#36319859) Borges’in öyküleri çoğu zaman deneme minvalinde karşımıza çıkıyor. Okuru bilgilendirdiği de oluyor. İlk basımı olan kitapların onun nezdinde çok değerli olduğu düşüncesine varıyorum zira hemen her öyküsünde eski veya ilk basımı ya da el yazması olan bir kitap muhakkak geçiyor. Bir çiftlik evi genellikle mekânın merkezi olabiliyor ve burada kimi edebi topluluklar toplantılar yapıp kimi konular özelinde tartışmalar yapılabiliyor. Paradokslardan faydalanması ve bu çelişkileri sırıtmadan yazımlarına yansıtması da takdire şayan. Özetle her bir öyküsünün ayrı ayrı incelenmesi gerekirken benim burada genele yayarak bir yorum yapmam çok doğru olmasa bile yazdıklarımın Borges okuyacak olan okurların neyle karşı karşıya kalacaklarına dair en azından bir ön bilgi olabilmesini umuyorum.

Zihnimde kaldığı ölçüde iki öykü kitabından bana kalanları yansıtmaya çalıştım, Kimi yazdıklarım size, belki anlamsız gelmiş olabilir fakat Borges’i okumaya başladığınızda yazdıklarım daha bir anlamlı gelecektir ve temenni ediyorum ki siz de benim kadar seveceksiniz Borges’i.

Yorulmadan sonuna kadar okuyan herkese teşekkür ederim, keyifli okumalar diliyorum.
96 syf.
·1 günde
Konuk Kaplan, Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in 1975-1985 yılları arasında hazırladığı, Babil Kitaplığı adlı fantastik edebiyat dizisinin 30 kitabından ilki. Seri ismini Borges'in öyküsünden almıştır. Her bir kitaptaki hikâyeler, farklı yazarların gerçeküstü öykülerinden oluşmakta.

Çinli yazar P’u Sung-Ling’in 17. yüzyılda yazmış olduğu Liao-Chai adlı kitaptan alınan bu 14 öyküde; karakterlerin ölüp tekrar dirilmesi, yaşayan birinin Ölüler Ülkesi’ne gitmesi, insanların kaplana dönüşmesi, düşte görülenin gerçek olması gibi durumlara sıkça rastlanmakta. Tanıtım bülteninde de belirtildiği üzere; “Batı’da Binbir Gece Masalları ne denli önemliyse, Çin’de de Liao-Chai öyküleri o denli önemli”ymiş. Kitabın önsözünde Borges’in yazdığına göre; Çinliler kadar batıl inançlara inanan başka bir ülke bulunmamaktadır. Bu nedenle de doğaüstü sayılabilecek her şey, onlar için gerçek niteliği taşımakta.

Bu öyküler dışında kitabın sonunda, Kırmızı Köşk Düşleri adlı kitaptan da iki öykü bulunuyor. Bu kitap, Çincenin en önemli klasik romanlarından sayılmaktaymış. Borges, kitabın tamamının çevrilmesinin hiç düşünülmediğini söylemiş. Belirttiğine göre; eğer kitap çevrilecek olsa, bir milyon kelimenin kullanıldığı üç bin sayfalık bir eser olurdu.

Arjantin Ulusal Kütüphanesi’nin yöneticiliğini de yapmış olan Borges, Büyülü Gerçekçilik akımının öncülerindendir. Kütüphane görevine başladığı süreçte görme yetisini kaybetmiştir. Editörün "Obur Okur" olarak adlandırdığı Borges'in bu durumla ilgili söylediği şu sözü etkileyicidir : "Bana aynı anda hem 800.000 kitabı hem de karanlığı veren Tanrı'nın muhteşem ironisi". Henüz okumadığım Gülün Adı kitabındaki kör kütüphaneci karakteri için Umberto Eco, Borges'dan esinlenmiş.

Birkaç aydır haberdar olduğum bu edebiyat dizisinin ilk kitabı olan Konuk Kaplan’ı beğenip beğenmediğimi ben de tam olarak bilmiyorum. Bazı öykülerin sonuç bölümü belirgin değildi. Çoğu öykü, adaletin elbet yerini bulduğu gibi mesajlar içeriyor. Başka bir yazara ait olan Kırmızı Köşk Düşleri'nden alınan öyküleri daha çok beğendim sanırım. Yine de öyküleri okurken içinde yaşayabiliyorsam, şimdilik kâfi.

Dizinin diğer kitaplarını hâlâ merak ediyorum. Her kitap farklı bir yazarın öykülerini içerdiği için sırayla okumayı gerektirecek bir durum da yok. Yine de sıralı okuma takıntımdan vazgeçebilir miyim bilmiyorum :)

Son olarak Borges’in şu ünlü sözünü de eklememek olmaz : “Cennetin her zaman bir kütüphaneye benzediğini hayal etmişimdir.”
203 syf.
·8 günde
Borges okumak için en iyi eser kabul ediliyor Ficciones. Hakkını vermek gerekirse de öyle.Başlangıçta çok karmaşık ve anlaşılmaz gelmişti ama elimden de bırakamadığım bir çekimin olduğu da aşikar.Iyi ki de òyle. Öykülerden oluşan bir kitap olarak geçiyor fakat her bir bölümün ne öyküyle ilgisi var ne de kurguyla.Bambaşka bir alem,farklı yüzyıllara gidip orada yaşamak ve labirentte dolaşmak gibi. Borges,sık sık araştırmayı sevmiyorsan bu kitabı bırakmalısın der gibiydi.Uzanarak okumaktan çok masa başında bir kalem ve not defteriyle okunacak tarzda.Kendine has zekası ve mizahıyla hayran bırakan bir kalem.Büyülü gerçekçiliği sonuna kadar hissettiren,şaşırtmaktan ve incelikten de geri durmayan bir Arjantinli .Öyleyse iyi ki tanışmışım.
143 syf.
·36 günde·8/10
Kum kitabını ikinci okuyuşum. Açıkçası ilk seferde olduğu kadar etkilemedi beni. Bunun sebebinin, kendi gelişimimden çok, yıllar boyunca Borges'in izinden giden oldukça fazla yazar olması, onun yazım tarzının hikayeler dışında sinema vb. gibi bir çok yerde kullanılması ve bende gereksiz bir alışkanlık yaratması olduğunu düşünüyorum. Dünya, özelde de yazım dünyası, hiç olmadığı kadar hızlı büyüyor. Güney Amerika'nın o masalsı edebiyatını sürdüren hemen her yazarın Borges'den etkilendiği de biliniyor zaten.

‌ Kum kitabına gelirsek, 13 kısa öyküden oluşuyor. Fantastik ya da dönemsel diye sınıflandıramayız öyküleri tek başına. Farklı öyküler çoğu. Bazı öykülerdeki karışık isim ve yerler bile batmıyor, yazar bağlamayı başarıyor sizi kendine. Bazen ortaçağ avrupasında buluyorsunuz kendiniz, bazen de yazarın çalıştığı okulda. Bazen de sanki Borges yanıbaşınızda bir masal anlatıyor gibi hissediyorsunuz. Olayı o sonuçta. Tarih, mitoloji, Güney Amerika ve daha bir çok şeyle harmanlanmış güzel hikayeler okumak istiyorsanız tavsiye ederim
109 syf.
"Bunlar, kendi başına öykü yazınayı göze
alamayan, dolayısıyla da başkalarının
masallarını bozup çarpıtarak kendi kendini
eğlendiren utangaç bir delikanlının sorumsuzca
oynamaya kalkıştığı oyunlardır. "
Borges'in Alçaklığın Evrensel Tarihi'ne
1954'te yazdığı önsözden. Kitabın arka kapağında yazan bu yazı kitap ile ilgili her şeyi açıklıyor. Zira bu bizim kültürümüzde kıssahanlık ve meddahlık adlarıyla yüzyıllardır var (bir diğer değişle hikaye anlatıcılığı). Yazarın tarzı bana bu tarz bir anlatım tarzını hatırlattı. Diğer yandan okuma açısından çok zevkli ve akıcı, çevirenin ayrıca eline sağlık.

Yazarın biyografisi

Adı:
Jorge Luis Borges
Unvan:
Arjantinli Öykü ve Deneme Yazarı, Şair ve Çevirmen
Doğum:
Buenos Aires, Arjantin, 24 Ağustos 1899
Ölüm:
Cenevre, İsviçre, 14 Haziran 1986
Jorge Francisco Isidoro Luis Borges Acevedo veya bilinen adıyla Jorge Luis Borges (d. 24 Ağustos 1899 - ö. 14 Haziran 1986), Arjantinli öykü ve deneme yazarı, şair ve çevirmen. Büyülü gerçekçilik akımının önde gelen isimlerindendir ve gerçeküstücülük konusunda yazdığı denemeleri ile ünlüdür.

Borges, 24 Ağustos 1899 tarihinde Buenos Aires'te doğdu. Babasının annesi İngiliz olduğu ve evde iki lisan birden konuşulduğu için daha çocukken her iki lisanı da çok güzel konuşabiliyordu. Oğluna satranç tahtasında Zeno'nun paradoksunu öğreten Jorge Guillermo Borges avukat ve psikoloji öğretmeniydi. Evlerinde Borges'in muhayyilesini sürekli olarak işgal edecek bir bahçe ve kütüphane vardı.

Babasının görme yetisinin azalması üzerine, aile tedavi için I. Dünya Savaşı'ndan önce (1914) Cenevre'ye taşındı. Burada kaldıkları süre boyunca Borges Calvin Koleji'ne devam ederek, Lâtince, Fransızca ve Almanca öğrendi. Sembolizm akımının örneklerinden Verlaine, Rimbaud ve Mallarmé'in eserleriyle bu sırada tanıştı. Schopenhauer'a olan sevgisi ve Walt Whitman'ı keşfetmesi de Cenevre'deyken başladı.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ailesiyle birlikte İspanya'ya taşındı. Borges artık yazar olmaya karar vermişti, babasına 1870'lerde geçen bir roman yazmaya yardım ediyordu. Birkaç edebî gruba girme çalışmasından sonra, kendine akıl hocası buldu: Endülüslü şair Rafael Cansinos-Asséns. Onun etkisiyle kendisini "ultraistler" grubundan saymaya başladı ama kısa zamanda aidiyet hissinden sıkılarak kimseye bağlı olmadan birşeyler yapmaya çalıştı. Denemelerle ve şiirle pasifizm, anarşi, Rus devrimi gibi bâzı şeyleri övdüğü, genel düşüncelerini dile getirdiği iki kitap yazdı. Ama sonra yazdıklarından utanarak, her iki kitabı da İspanya'dan ayrılmadan önce imha etti.

1921'de ailesiyle Buenos Aires'e geri dönmesinden sonra, babasının arkadaşı Macedonio Fernandéz'in düşüncelerinden etkilenmesi, düşüncenin yeni yollarına yönelmesine neden oldu. Fernandez'in düşünceleri Schopenhauer, Berkeley ve Hume'ün bir yansıması idi. Edebî stili ekzantrik ve düşünce tarzı karmaşıktı. Borges'e en büyük etkisi her şeye kuşkuculukla bakmasını sağlamasıdır.

1923'te ilk kitabı olan Buenos Aires Tutkusu (Ferver de Buenos Aires)'i çıkardı. 1924-1933 arası Borges için oldukça heyecan verici bir zamandı. Bu dönemde pek çok yazısı ve şiiri basıldı. Luna de Enfrente 1925'te, San Martin Defteri (Cuaderno San Martín) 1929'da basıldı. 1933-1934 yıllarında Crítica'da Alçaklığın Evrensel Tarihi (Historia universal de la infamia) yayımlandı. Bu öykü dizisi, önceden basılmış bâzı hikâyelerden alınan karakterler ve fikirler üzerine yeniden hikâye yazmakla oluşmuştu. Gerçeği ve hikâyeyi harmanladığı bu hikâyeler gerçeküstü bir otantizm taşıyorlardı. Daha sonraları bu tarz "büyülü gerçekçilik"in ilk örneklerinden sayılacaktı. Ama onun asıl kariyeri 1935'te yazdığı "Borges stili"nin ilk örneği denilen, hayâlî bir romanı eleştirdiği Al-Motasim'e Bir Bakış isimli öyküsüdür. 1936'da denemelerini topladığıSonsuzluğun Tarihi Historia de la Eternidad basıldı. Bu sırada maddî sıkıntılar çekiyordu, bu nedenle 1937'de Belediye Kütühânesi'nde çalışmaya başladı. Kütüphânedeki işi hafif olan yazar, iş günlerinin kalanını klâsikleri okuyarak ve modern edebiyatın uluslar arası örneklerini İspanyolca'ya çevirerek geçirmiştir. Virginia Woolf'un ve William Faulkner'ın kitapları İspanyolcaya ilk kez bu dönemde Borges tarafından kazandırılmıştır. Yaratıcılığını kaybetmekten korkan Borges, eşşiz bir eser yazmak istedi ve Pierre Menard, Don Quixote'un Yazarı'nı kaleme aldı. Ardından da Tlön, Uqbar, Orbis Tertius geldi. Her iki hikâye Victoria Ocampo'nun Sur edebiyat dergisinde yayınlandı. Bunların başarısının verdiği motivasyonla Babil Kütüphanesi'nin çalışmalarına başladı. 1941'de bu öykülerin toplandığı Yolları Çatallanan Bahçe basıldı. Aynı hikâyeler toparlanarak Artifices'e eklendi ve ve 1944'de Ficciones adıyla yeniden basıldı. 1942'de "Bustos Domecq" takma adı altında Adolfo Bioy Casares ile birlikte polisiye hikâyeler dizisi olan Don İsidro İçin Altı Problem'i yazdılar. Felsefe, gerçekler, fantazi ve gizemleri harmanladığı bu yeni öykülerin yanında, El Hogar'da anti-semitizmi, faşizmi ve nazizmi eşeltiren politik makaleler de yazıyordu. Bu makalelerle oldukça tanındı. 1946'da Juan Peron'un iktidara gelişiyle, kütüphânedeki işinden atıldı. Bu işten atılma onun için bir tür kurtuluş olmuştu, çünkü hem Arjantin'den Uruguay'a kadar pek çok yeri gezip, Budizm'den Blake'e kadar pek çok konuda seminerler veriyor, hem de iyi para kazanıyordu. Ama ailesi Peron'un baskıcı rejiminde zor günler geçirdi, annesi ve kız kardeşi hapse girdi. 1949'da ikinci önemli kısa hikâyeler kitabı Alef (El Alef)basıldı.

1955'de Peron devrilince Borges hayâlindeki meslek olan Arjantin Ulusal Kütüphânesi Müdürlüğü'ne getirildi. Ailesinden gelen hastalık nedeniyle görme bozukluğu çeken Borges bu dönemde görme yetisini tamamen kaybetti. "Bana aynı anda hem 800,000 kitabı hem de karanlığı veren Tanrı'nın muhteşem ironisi" diyerek bu gerçeği kabûllenmiştir. (Umberto Eco unutulmaz romanı Gülün Adı'nda yer alan ana karakterlerden kör kütüphaneciyi Borges'ten esinlenerek oluşturmuştur.) 1956'da Buenos Aires Üniversitesi'nde İngiliz ve Amerikan edebiyatı profesörlüğüne atandı ve 12 yıl bu görevi yürüttü. 1961'de Samuel Beckett'le birlikte Uluslararası Yayımcılar Ödülü'nü (Formentor Ödülü) kazandı. Bu ödül ona gecikmiş bir uluslararası ün kazandırdı. Gözlerinin görmeyişini şiire yönelerek telâfi etmeye çalıştı. 1970'li yıllarda ABD'de çeşitli üniversitelerde dersler verdi. 1973'te Peron geri dönünce, görevinden istifa etti. Ders vererek ve yolculuk yaparak geçirdiği zamanın meyvesi 1975'te basılan toplama hikâyelerin olduğu Kum Kitabı (El libro de arena) oldu. Dünya gezilerinin sonucu ona eşlik eden Maria Kodama'nın resimlerini çektiği yazılarını ise kendi yazdığı Atlas(1984)'la sonuçlandı.

Zannedilenin aksine, Nobel ödülünü alamadan 87 yaşında, 14 Haziran 1986'da Cenevre'de karaciğer kanserinden hayatını kaybetti.

Yazar istatistikleri

  • 606 okur beğendi.
  • 3.033 okur okudu.
  • 84 okur okuyor.
  • 2.973 okur okuyacak.
  • 35 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları