José Mauro De Vasconcelos

José Mauro De Vasconcelos

8.8/10
8.457 Kişi
·
28.332
Okunma
·
1.273
Beğeni
·
24.533
Gösterim
Adı:
José Mauro De Vasconcelos
Unvan:
Brezilyalı Yazar
Doğum:
Bangu , Rio De Janeiro , Brezilya, 26 Şubat 1920
Ölüm:
São Paulo Şehir , S P , Brezilya, 24 Temmuz 1984
Jose Mauro de Vasconcelos (d. 26 Şubat 1920 - ö. 24 Temmuz 1984) Brezilyalı yazar.

Yazar José Mauro de Vasconcelos, 26 Şubat 1920 de Brezilya'da Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu kasabasında doğdu. Yarı Kızılderili yarı Portekizli, yoksul bir ailede doğan Vasconcelos iki ayrı kültürün de izlerini taşıdı. Oldukça yoksul olan ailesi, onu öğrenimini devam ettirmesi amacıyla Natal kasabasındaki amcasının yanına gönderdi. Orada 19 yaşındayken Potengi Irmağı'nda yüzmeyi öğrendi ve ilerde bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayallerini kurdu. Liseyi Natal'da bitirdikten sonra 2 yıl tıp öğrenimi gördüyse de öğrenimini yarıda bırakıp yeni hayaller peşinde Rio de Janeiro'ya gitti. Orada ilk işi boks antrenörlüğü oldu. Tarım işçiliğinin yanı sıra balıkçılık da yapan yazar, yaşamı boyunca çeşitli işlerde çalıştı. Bu durum, ona yazdığı roman ve hikâyeler için önemli kaynak sağlamıştır. Değişik ortamlarda, değişik koşullarda farklı insanlar tanıdı. İyi bir gözlemci ve usta olan bu yazarın elinde bütün bu yaşamlardan pek çok roman çıktı ortaya. Bunlar yazarın çok yönlü kişiliğinin ve içinde bulunduğu arayışın bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Genellikle romanlarında, roman karakterlerinin yaşamlarında ki zorlu yaşam koşullarını, yoksulluğu ve şiddeti tüm çıplaklığıyla anlatır; ama özellikle Şeker Portakalı ile onun devamı olan Güneşi Uyandıralım ve Delifişek gibi bazı romanları tüm bunlarla birlikte duygusallık ve iyimserlikte içermektedir. Brezilya'nın ormanlarında ya da step bölgesi sertaolarda yaşayan insanların, elmas avcısı garimpeiroların, yerlilerin, denizcilerin, değişik insanların yaşamlarından kesitleri ve ruh hallerini anlatır.

José Mauro de Vasconcelos'un yazdığı ilk eseri Yaban Muzu (1942)'dur. Beyaz Toprak (1945) isimli eseri en çok beğenilen eserleri arasındadır. Kayığım Rosinha (1961) ile ününün doruğuna çıkan yazarı dünya çapında tanıtan eseri Zéze'nin maceralarını anlatan üçleme romanın ilk kitabı olan Şeker Portakalı olmuştur. Bu romanı 12 günde yazdığını belirten yazar, eserine duyduğu sevgiyi "Ama onu 20 yıldan fazla taşıdım yüreğimde" sözüyle özetlemiştir. Eserin özgün adı O Meu Pé de Laranja Lima'dır (1968). 24 Temmuz 1984'te hayatını kaybetmiştir.
''Nen var Zeze?”
”Hiç. Şarkı söylüyordum.”
”Şarkı mı söylüyordun?”
”Evet.”
”Öyleyse ben sağır olmalıyım.”

İnsanın içinden de şarkı söyleyebildiğini bilmiyor muydu yoksa? Bir şey demedim. Bilmiyorsa bunu ona öğretmeyecektim.
“Daha çok anlat” dedim.
“Hoşuna gidiyor mu?”
“Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”
“Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”
“Gider gibi yaparız.”
Onu düşünmekten kendimi alamıyorum, şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.
Uzun uzun burnumu çektim.
"Önemi yok, onu öldüreceğim!"
"Ne diyorsun sen küçük; babanı mı öldüreceksin?"
"Evet yapacağım bunu. Başladım bile. Öldürmek, Buck Jones'un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek... Ve bi gün büsbütün ölecek."
"Bu küçücük kafada ne büyük bir hayal gücü!"
José Mauro De Vasconcelos
Sayfa 159 - Can Yayınları
''Portuga!''
''Hımm...''
''Hep senin yanında olmak isterdim, biliyor musun?''
''Neden?''
''Çünkü dünyanın en iyi insanısın. Senin yanındayken beni kimse azarlamıyor ve günışığının yüreğimi mutlulukla doldurduğunu hissediyorum.''
"Neden benim gibi yapmayı ögrenmiyorsun?"
"Sen ne yapıyorsun ki?"
"Kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum..."
Ben bu kitabı okumadan önce Sevgili Öğretmenim Hüseyin Hocam ve Sevgili Arkadaşım Yusuf'a kitabın nasıl olduğunu onlara sordum ikiside bana kitabı okurken duygulanacağımı ve çok seveceğimi söylediler bende bu kitabı satın alıp okumaya başladım daha kitabı elime alır almaz kitabın güzel bir kitap olduğunu anladım. Kitabı okuyunca resmen kendimi kitabın içinde zannettim sanki o küçük Zeze bendim. Kitabı okurken birçok yerinde ağlamamak için kendimi zor tuttum. Kitapta unutamadığım yerlerin çoğu Zezenin yediği dayaklardı. Eğer ki ben Zezenin yerinde olsaydım hiç bu kadar dayağa ve yaşadığı acılara hiç katlanamazdım. Lafın kısası herkese tavsiye ediyorum çok güzel bir kitap.
Zeze... Kim onu okuduğunda adı aklına kazınmamıştır ki. Kitabı okurken bir çok yerde gözyaşlarımı tutamadım. Zeze'yi dövenlerin elinden onu almak, ona en sevdiği pastayı yapmak, onunla şarkı söylemek istedim. Öğretmeni ile olan sahne müthişti. Portuga, Gloria, Kral Luis, Edmundo Dayı ve şeker portakalı fidanı...Bu kitabı büyük küçük herkes okumalı. Hatta insanlar bu kitabı çocuklarıyla beraber okumalı. Ona sarılarak, öperek, sevdiğini hep hissettirerek ve ona saygı duyarak...
Güzel olan pek çok kitap vardır. Ama bazı kitaplar bize insan olduğumuzu hatırlatır. İçimizdeki iyiliğe seslenir, duygulandırır. Şeker Portakalı böyle bir kitaptır. Acı vardır, yoksulluk vardır ama arabesk yoktur. Sahici olanın kanıtlanmaya ihtiyacı yoktur çünkü. Küçük Prens, Küçük Kara Balık, Bir şeftali bin şeftali, Peter Pan, Pinokyo gibi güzel bir eser.

Bazı kitapların içinde derin bir edebiyat birikimi, söz sanatları, başka eserlere göndermeler yoktur belki ama hayat vardır. Vasconcelos da tıpkı Yaşar Kemal gibi her tür işte çalışmış, yoksullukla cebelleşmiş biri. Belki bu yüzden bu insanların eserlerinin hep özel bir yeri vardır içimizde. Hepinize iyi okumalar...
Özlediğimden değil de zamanı geldiği içindi bir kere daha okumak istemem...ve hızlı hızlı atlayarak okudum, çünkü okumasam da ne olduğunu artık hatırlıyorum, hatırlamamak elde değil, 33 senedir okuyorum her sene, ve her sene, her okumada, kitabın sonunda, yine ağlıyorum. Şu anda hastayım, daha doğrusu hastalanıyorum; ancak bu beni yazmaktan alıkoymuyor, yani ateşimin artması, vücudumun dinlenmek istemesi beni engellemiyor; Şeker Portakalı, çünkü, benim çok aşina olduğum, ve bir anlamda, beraber büyüdüğüm bir edebiyat mekânı gibi. İnternette senelerce Vasconcelos'un tek bir resmini bulmak için uğraşmıştım. Üniversitede İngilizce basımlarında dahi kitabın yazarının bir resmini bulmak mümkün olmamıştı. Facebook'a 2007 yılında katıldığımda, çok uzun süre Vasconcelos'u bulmaya çalıştım. Hatta bana yardımcı olmak isteyen bir iki yabancı da oldu, ama sonuç hep olumsuzdu. Eğer yanılmıyorsam, Can yayınlarının Şeker Portakalı'nın yeni basımlarından birine, kimbilir beş mi on mu yıl kadar önce, on olamaz ama, mutlaka beş civarı olmalı, işte o basıma koydukları resim ise hepimizi etkilemişti, zaten Facebook'ta ilk gördüğüm resim de oydu, yakışıklı bir genç adam, bize siyah beyaz fotoğraftan bakıyor, ve güzel yüzü senelerce yüzünü görmeden onun çocukluk dünyasında kaybolup giden benim gibi nice insanda sevgi hissi uyandırıyordu; çünkü Zezé O'ydu, yani O, 24 yaşında intihar eden Godoia'nın kardeşi ve bahçelerde elini tutarak dolaşan genç yaşında ölmeyi seçen Kral Luis'in abisiydi , Portuga ile Kralice Charlotte'un önünde eğilerek ona hürmetlerini sunan ve sırtı yediği dayaktan yara bere içinde kalmış, içine şeytan kaçmış bizim Zezé'mizdi, ama ilginçtir ki bu fotoğrafın gerçek olmadığı ortaya çıktı, aynı isimde bir başkası, bir Meksikalı devrimcinin resmiydi bu, ve gerçek Zezé'nin resmini daha sonra görmek nasip oldu: yılların yorduğu bedeninde gözlerinde tanıdık pırıltılar gördüğümüz güleç yüzlü bir adama bakıyorduk, ve ne güzeldir ki onu çok çok iyi tanıyorduk.

Günün birinde acıyı keşfeden bir çocuğun öyküsü olan Şeker Portakalı bir yandan da nice babasızın öyküsü gibidir, bir gün bir yabancının bütün samimiyeti ve sevgisiyle kalbinde size yer açmasının öyküsüdür. Sevgi güzeldir, Dona Cecilia Paim öğretmenimizin masasındaki çiçek gibidir, o çiçek büyür ama hayat herşeyden daha ağır, 'benim suçum yok' diye ağlayan katil tren Mangaratiba üzerinizden ezip geçer... sonra bir bakarsınız, günlerce acı çekseniz de yaşamaya mahkûmsunuz ve o zaman bir küçük ses size seslenir, "üzülme küçüğüm, O göklerde". O zaman yine kelimelerin heyecanına, hayatın rengine dönmek istersiniz, ama büyümüşsünüzdür işte; yokmuş, olmamış gibi yapamazsınız ve Onun artık bir ceset olduğu gelir aklınıza. Acı çeke çeke içinizde bir şeker portakalı büyür...gerçek hayatta onu yol yapmak için bahçenizdeki diğer masum ağaçlar ve fidanlarla beraber kesseler de, içinizde acıyla sulanan bu şeker portakalı büyür, büyür, büyür. Ben de 11 yaşımdan beri Zezé ile böyle büyüdüğümü düşünürüm hep, her zaman geri dönüp mutlaka yeniden okurum onu...bir edebiyatçının dünyaya bırakabileceği en güzel miraslardan biri çünkü Şeker Portakalı...bu kadar sevgi ve acının bir arada yoğrulduğu bir kitap hayata daha iyi tutunmaya, dayanmaya, ümitvar olmaya ve acılarla sarsıldığımızda pes etmemeye davet eder bizi, biz de Zezé gibi gülümseyerek ve içimiz ağrıyarak dayanmaya ve inadına yaşamaya çalışırız.

"Ama Xururuca sensin, Minguinho"

Hasta hasta ancak bu kadar yazabildim...benim için Şeker Portakalı'nı ancak bu kadar anlatabildim...belki seneye bir kez daha okuduğumda, nasipse ve ömrüm varsa elbette, daha doğru ve daha iyi anlatabilirim gerçek düşünce ve hislerimi.
“José Mauro De Vasconcelos” “Güneşi Uyandıralım” kitabı ile tekrar karşımıza “Zeze” karakterini çıkarıyor. Zeze yine bildiğimiz Zeze… Devasa bir hayal gücü... (Hayal gücü o kadar yüksek ki bazen hayal ettikleri şeyleri okurken karıştırabiliyorsunuz.) Yine hüzünlü bir Zeze… Yine yaşamdan bıkmış bir Zeze… Ve yine umut dolu bir Zeze… “Şeker Portakalı” ile çocukluk dönemini okuduğumuz Zeze’nin şimdi ise ergenlik çağındaki yaşamını okuyoruz. Şeker Portakalı’nda olan yaramazlıklar, komiklikler ve hayaller yine burada da var. Kitabın ilk 50 saylayasına gelene kadar size aynen Şeker Portakalı tadını veriyor. Fakat sayfalar ilerledikçe nedendir bilmiyorum, o tattan uzaklaşmaya başlıyorsunuz. (Muhtemelen Zeze’nin yaşından dolayı yaptığı yaramazlıkların sayısının azalması ve büyüdüğü için hayal dünyasının temel taşlarını yavaş yavaş terk etmesi olabilir. ) Yani eğer oran verecek olursak içindeki “Şeker Portakalı” tadı yüzde 70’lerde diyebiliriz. Ben kesinlikle Şeker Portakalını okuyan herkese aynı zamanda serinin diğer kitaplarını da tavsiye ediyorum. Her ne kadar geri kalan iki kitapta Şeker Portakalı kadar kaliteli olmasa bile. Tek başlarına dünya sırlamasına girebilecek eserler. “Güneşi Uyandıralım” kitabı da böyle çok kaliteli ve akıcı bir eser olmuş. “Güneşi Uyandıralım” ile “Şeker Portakalı”nın arasındaki farklara bakarsak: Zeze kendi ailesinden alınıp farklı bir aileye veriliyor. ( Kendi ailesinden çok fazla şiddet gördüğü ve mutlu olmadığı için aslında durumundan memnun görünüyor.) Fakat Zeze bu ailede yine istediği sevgiyi göremiyor. Her zaman dediği gibi sevgisiz yaşanmaz ki. Zeze zaten yaşamak istemiyor. Aradığı şey tekrar sevgi oluyor. Sevgiyi aradığı için tekrar hayal dünyasını zenginleştirmeye başlıyor. Gerçek hayatta bulmadığı sevgileri kendi dünyasında kurmaya başlıyor. Siz de hemen o dünyaya girmeye başlıyorsunuz. Yeni arkadaşlarımız karşımıza çıkıyor. Kurbağa, Dadada, Maurice Chevalier, Fayolle…
Yeni Arkadaşlarımız ve yeni çevremiz; aynı hayal dünyamız ve Zeze… Keyifli okumalar.
Ben ki kolay kolay ağlamam, bu romanı okurken birkaç kere duygulandım, gözlerim doldu. Zeze çok zeki, hayalgücü çok geniş ama bir o kadarda yaramaz ve bunun için sık sık ailesinden dayak yiyen bir çocuk. Çok fakir bir ailesi var, çok zorluklar çekmiş ve çok duygusal biri olduğu için hayat onu çabuk pişirmiş. Bazen bir yetişkin gibi konuşabiliyor, insanları anlayabiliyor. Böyle bir çocukla bakıyorsunuz Brezilya insanlarına, sokaklarına... Hayata. Zeze ile birlikte eğleniyor, öğreniyor, ağlıyorsunuz... Çok beğendim kitabı, yazarın anlatımını. Mutlaka okunması gereken bir kitap.
“Delifişek” Şeker Portakalı kitabının son serisi diyebileceğimiz bir eser. Aslında kitap bende Şeker Portakalından daha derin duygular çağrıştırdı. Çünkü üniversite yıllarımız. Sene 2013… “Çocuk Edebiyatı” diye bir dersimiz var. Bu dersi işleyen hocamızda gayet birikimli bir insandı. Ders içinde Dünya ve Türkiye’de Çocuk edebiyatı üzerine yazılmış en seçkin kitapları okuyor. Bilimsel bir şekilde analiz ediyorduk. Bu incelemeler için sınıf içinde belirli sayıda gruplar oluşturulmuştu. Bizim grubu da Şeker Portakalı serisinin son kitabı olan Delifişek düşmüştü. Bizden iki hafta önce ise başka bir grup Şeker portakalının tanıtımını ve incelemesini yapacaktı.

Tam o günlerde gazetelerde ve internet haber sitelerin de söyle bir haber başlığı gördük. “Şeker Portakalı müstehcen, Fareler ve İnsanlar sakıncalı bulundu!”. Tabi ister istemez şaşardık. Haberin detaylarına baktım. Detayları şöyle idi:
“Milli Eğitim Bakanlığı'nın (MEB), 100 Temel Eser listesi içinde yer alan "Şeker Portakalı" kitabını derste ödev olarak okutan bir öğretmene kitabın müstehcen olduğu gerekçesiyle soruşturma açıldı. Öte yandan Fareler ve İnsanlar kitabı da İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu tarafından ‘sakıncalı’ bulundu. İstanbul Bahçelievler'deki Behiye Doktor Nevhiz Işıl İlköğretim Okulu'nda görev yapan 7. sınıf Türkçe öğretmenine "Şeker Portakalı" kitabını okuttuğu için soruşturma açıldı. Tüm dünyada çocukların ilgiyle okuduğu Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vasconcelos'un Şeker Portakalı kitabı Milli Eğitim Bakanlığı'nın (MEB) İlköğretim okullarında okutulacak 100 Temel Eseri arasında yer alıyor. 1968 tarihli roman, fakir bir aile çocuğu olan Zeze'nin yaşadıklarını anlatıyor. Nilay Vardar'ın bianet'te yer alan haberine göre, Behiye Doktor Nevhiz Işıl İlköğretim Okulu'ndaki 7. sınıf Türkçe öğretmeni de öğrencilerine performans ödevi olarak bu kitabı okumalarını istedi. Velilerden biri, kitabı okuduğunu ve şok olduğunu belirterek kitabın Türk örf ve ananelerine aykırı içeriğe sahip olduğunu, içinde birçok argo sözcük ve küfür içerdiğini belirterek öğretmen hakkında soruşturma açılmasını istedi. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü de öğretmen hakkında kitabı neden tavsiye ettiği ile ilgili olarak soruşturma açtı. Soruşturma henüz tamamlanmadı.”

Daha sonra bu soruşturmanın akıbeti ne oldu bilmiyorum. Ama konu baya Türkiye’de gündem oldu. İşin en ilginç yanı o günden sonra Şeker Portakalı satışlarının tavan yapmasıydı: D.

Beklenen gün geldi. Arkadaşlarımız Şeker Portakalını tanıtmaya başladı. Aslında çok iyi hazırlık yaptıkları belliyi. Ama onlarda gündeme ayak uydurmuştular. Yasaklanan bir kitap diye söze başladılar. Neden yasaklandığını ve bu kitabın okutulmaması gerektiğini uzun uzun anlattılar.

Hocamızın da onayıyla kitap kendi okuma listemizden çıkartıldı. Üniversitede öğrencilerimize okutmak için bir kitap listesi hazırlamıştık bu derste. Bu sene öğrencilere kitap aldırmak için listeyi tekrar açtım. Gerçekten de o yıllarda kitabın üstüne çizgi atılmış ve kenarına da bir not koymuşlardı: “Sakıncalı”. Biraz hüzün duydum şahsen. O zaman hangi kafaydık anlamaya çalıştım ama bir türlü hatırlayamadım. Sıranın bize geldiği hafta arkadaşlar kendi aralarında ufak bir istişare yapıyorlardı. Ben pek ödev yapmadığım için beni davet etmediler. Sonuçta arkadaşlarım karar vermişlerdi. Kitabı okumaya gerek yok. Sadece bir arkadaşımız içindeki sakıncalı kısımları bulup onları sınıfta açıklayacak ve kısadan ödevi halletmiş olacaktık. Aradan beş yıl geçtikten sonra Delifişek kitabını bu duygular ile açıp okumaya başladım. Özelikle merak ettiğim konu bizim sakıncalı bulduğumuz yerler neresiydi? Kitabı bir kez okuyup iki kez üstünkörü baktım. Fakat bir türlü kitabın hangi kısımlarına sakıncalı dedik bulamadım. Az değil Times New Roman yazı karakteri ve 11 puntoluk harfler ise tamı tamına 3 sayfa sakıncalı kısım bulmuştuk. :D :D

Gel gör ki bugünler de kitabı okuduğumda o 3 sayfayı bir türlü bulamadım. ( Sadece Zeze kardeşimiz biraz içkiye başlamıştı. O kısmı hala çok beğenmedim ve sakıncalı buluyorum. )

Bu duygular içinde kitabı okuyup bitirdim. Kendi listemi düzenledim ve Şeker Portakalını tekrardan okutulacak listesine ekledim.

Kitaba dair yorum yapacak olursam.
Güneşi Uyandıralım kitabı ile sanki Zeze'nin o muhteşem hayal ve sıcak dünyasından uzaklaşmıştık. Delifişek te tekrar Zeze ve onun dünyası ile kavuşmuş gibi hissettim. Zeze kendini burada bildiğimiz Zeze gibi daha çok hissettirdi. Gerçi artık büyümüştü ve eski güzel arkadaşlar birer birer gitmişti. Artık her şey daha gerçekçiydi.

Kitabın bir kötü yanı varsa o da kısa sürmesiydi diyebilirim. Çünkü tam kendinizi kitaba vermeye tam içine dalmaya başlıyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki kitap bitti. Bu yüzden açıkçası kitap böyle yarım kalmış gibi hissetim. Her ne kadar kitap yarım kalmasa da Zeze’nin hayatı yarım kalmış. Yazar ucu açık bırakmış ondan sonrasını. Ben yazarın bir sonla bitireceğini düşünmüş ve bu beklenti içine girmiştim. Sonuçta benim şahsi kanaatime göre bir son olması daha güzel olacaktı.
Sonuç olarak başta söylediğim şeyi tekrar ediyorum. Şeker portakalını beğenip okuyan herkes seriyi bitirmeli. O güzel havaya devam etmeli…

Bu duygular içinde Zeze’ye veda ediyorum. Hayatımda aklımda ve yüreğimde kalan karakter sayısı çok azdır. Bunlar: Piç Vedat, Küçük Kara Balık, Nur Dağındaki Çocuk ve Rodion Romanoviç Raskolnikov. Aramıza hoş geldin Zeze… :)
<<<PORTEKİZLİ TEYZE OLACAĞIM>>>

Peki ya şuan aynı sokakta aynı şehirde yaşadığımız ZEZEler ne olacak acaba onların da bir portakal ağacı veya Portekizli şefkatli bir amcaları var mıdır...

Hiç kimsenin müthiş bir hayatı olmamıştır, herkes hayatının birçok yerinde birbirinden farklı sorunlar ile karşılaşır. Ama şu bir gerçek ki çocuklukta yaşadığımız her bir sorun yaşadığımız bir ömrü etkiler hani derler ya eğitime ne kadar küçük yaşta başlanılsa o kadar faydalıdır diye çünkü çocuk hemen arkasından bunu tekrar etmese bile zamanı geldiğinde bilinçaltın da duyarak veya görerek kaydettiği şeyler ön plana gelir ve kullanır. Çocukluk dönemi sevgiye ve ilgiye en çok ihtiyaç duyduğumuz çağdır o dönemde ne yaşar nasıl ilgi görür isek hayatımızın geri kalanın da bu kişiliğimizi o derce etkiler…

ZEZE diğer okurlar da olduğu gibi bana da çocukluğumun acı tatlı anılarını hatırlattı ben 9 yaşında kaybetmiştim babamı bilirsiniz kız çocukları babaya daha düşkündür bende çok severdim babamı hatta bu yaşıma geldim hala babamın ölmediğini bir gün bir yerlerden çıkacağını düşünürüm… Benim de çocukluğumun bir bölümün de yaşadığım şeyler bende ağır tramvaya sebep olmuştu, ve bu gün bile aklıma geldiğinde nefret ettiklerim ve sevdiklerim bir başkadır.

Yani sevgili okurlar 5 yaşında ki bu çocuk bize ÇOCUK deyip geçmeyin diyor ve yine kitabın sonunda hepimize verdiği şu mesaj; …çünkü sevgisiz hayatın hiçbir anlamı yok. Ara sıra sevgimle mutluyum ara sıra da yanılıyorum; bu daha sık oluyor.
Sevgiyle büyüyen bir gelecek için çocuklara gösterdiğimiz sevgi onlara aldığımız hediyelerden veya harçlıklardan ibaret olmamalı kendimden biliyorum ben çocukken en çok yaşlı amcaların beni deroooşş diye çağırıp kolunun altına alıp göğsüne bastırmasıydı yaşlı amcalar diyorum çünkü benim sevgideki eksik yanım babamdı yani çocuklara verilecek en güzel hediye onları hesaba almak ve zaman ayırmak gözlerinin içindeki gülümsemeye değer bu…
Elinize alıyorsunuz ve bir anda Zézé nin yaşamının tam merkezinde buluyorsunuz kendinizi... Onu yazanın yüreğinde yirmi yıl sır gibi açığa çıkmayı beklemiş, on iki günde satırlarda kendine yer bulmuştur. José, sevgili José... Sen gerçek bir güneşsin. Kalplerimizi ısıttın. Bu kitap "günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsüdür."

Acı, bu dünyada kesfedilebilecek en yaralayıcı şeydir. İnsanı insan yapan. Hem bu kadar sarsan, hem böylesine yürek burkan bir şey, nasıl oluyor da bizi bir anda büyütebiliyor. Bir çocuğu artık çocuk olmaktan alıkoyan, onun içindeki kuşları öldüren, ona gerçeğin zehirini altın tabakta sunan şeydir o.

Evet,içinden hiç çıkmak istemeyeceğim bir öyküydü bu. Birden çocuk oldum Zézé'yle. Onunla tekrardan nedensiz niçinsiz, saçma olup olmadığına bakmadan hayaller kurdum. Onun dostu Şeker Portakalı'ydı benimki de Kırmızı Elma ağacımdı. Birden çocukluğumda kendiminde nasıl o ağaca gönülden bağlı olduğumu, onu gerçek yuvam olarak gördüğümü ve sık sık ona dert yandığımı, her şeyde ona sığındımı hatırladım.

Hem sonra Portugası vardı Zézé'nin... O Portugasını kaybederken ben de eskiye döndüm ve kaybettiklerimi hatırladım. İnsanın dostu, sevdiği, yani yüreğini açtığı kişi onun bir zaman sonra yaşama sebebi haline geliyor, ona büyük bir sevgiyle bağlanıyor. Sonra onu kaybetmek... Zézé onu kaybettiğinde şöyle demişti "yaşamaya mahkum ettiler beni..." Yaşamak yalnızca zorunluluk haline gelebiliyor.

O bahsettiğimiz şey,acı, insanı altı yaşında bile koca bir yaşayan ölüye çevirebiliyor. Yine de nefes aldığımız sürece bir umut var demektir.

Okumanızı ve bu acıyı hiç değilse okuyarak paylaşmanızı tavsiye ederim. Vasconselos'un da çocukluğuna ışık tutan bir eser.

Hem belki önceleri sizin de "Hayatın sevilecek yanlarını bana sen öğrettin, sevgili Portugam. " dediğiniz biri vardır ve belki Zézé gibi onu kaybettiniz... Kendinizi bulunuz dostlarım, kendinizi...
“Yalnız bu hafta 3 kez dayak yedim.” dedim. “Hem de ne biçim. Yapmadığım şeylerden ötürü bile dayak yiyorum hep suç bende. Artık beni dövmeyi alışkanlık haline getirdiler”
“İyi ama niye yapıyorsun böyle?”
“Bütün bunları yapan aslında şeytan olmalı bir takım şeyler yapma isteği geliyor içimden ve yapıyorum bu hafta Nega’nın çitini ateşe verdim. Dona’ya topal ördek diye bağırdım çok kızdı. Paçavradan bir topa tekme yapıştırdım batasıca top, Dona’nın penceresinden girdi büyük aynasını kırdı. Sapanımla üç lamba patlattım. Seu’nun oğlunun kafasına taş attım.”
“Yeter yeter”
Zeze’nin yaptığı yaramazlıklardan sadece birazı… Uzun süredir okumayı düşündüğüm fakat bir türlü fırsat bulamadığım “Şeker Portakalı”nı en sonunda okumayı başardım. Tek kelime ile harika bir kitap olmuş. Bugüne kadar okumadığıma hayıflandığım bir kitap oldu. “Zeze” yazar kitabında harika bir kahraman yaratmış. Herkesin seveceği küçük ama yüreği çok büyük bir kahraman. Yıllar önce “İdamlık Genç” kitabını okuduğumda yazar kitabın başına: “Ben kitabı yazarken bir yerde ağladım bir yerde güldüm. Okuyanların da aynı yerde gülüp aynı yerde ağlayıp ağlamayacağını merak ediyorum.” demişti. Ciddi anlamda kitabı okuyunca bir yerde gülüp bir yerde ağlıyordunuz. Yıllardan sonra ilk defa “Şeker Portakalı”nı okurken aynı şeyi yaşadım. Zeze’nin hayal gücü ve yaptığı yaramazlıkları okudukça gülmeye hatta kahkaha atmaya başladım. Daha sonra Zeze’yi acımasız şekilde dövmelerini okuyunca ister istemez gözlerin doluyor ve ağlıyorsun.
Kitabı daha çok öğrencilerime tavsiye edeceğim için birazda onların gözünden bakmaya çalıştım. Ciddi anlamda hem çocukların gözlerinden hem de yetişkinlerin gözlerinden okununca insanı derinden etkileyen bir eser. Hani bazı kitapları okuyup bitirince; bittiğine hayıflanırsınız ya... İşte “Şeker Portakalı” bunlardan bir tanesi. Özellikle kardeşiniz ya da çocuğunuz, 7. Sınıf ve üstü tüm çocuklara özellikle okutulması gereken bir eser. Kitabının en güzel yanı o yaştaki çocuklarımızın kesiklikle hayal dünyasını geliştirecek bir eser olması. Öte yandan kitapta birçok kötü söz var. ( Ki bu yüzden bir ara bir öğretmene soruşturma açıldı.) Bu kötü sözler yüzünden kitabı tavsiye etmeyenler mevcut. Fakat kitabın iyi tarafı bu sözleri verirken aynı zamanda bunların kötü ve söylenmemesi gereken sözler olduğunu okuyucuya net şeklîde belli ediyor. Kitapta yer alan sözler zaten çocuklarımızın her an çevrelerinde duyabileceği şeyler. Bu yüzden bunların bu şekilde verilmesi çok daha güzel olur.
Kitabın en önemli faydası tekrar belirtmek gerekirse hayal gücünü geliştirecek olmasıdır. Çünkü Zeze denilen kahramanın felaket bir hayal gücü var. Kitabın içinde de sürekli bu hayal gücünü kullanmıştır. Hatta o kadar fazla hayal gücü gelişmiş ki ister istemez bazı yerlerde kafanız karışabiliyor.
Bu yazıyı yazdığım esnada serinin ikinci kitabı olan “Güneşi Uyandıralım” kitabının ortalarına vardım. O da hemen hemen “Şeker Portakalı” ile aynı tadı veriyor. Okuyacak kişilere önemli bir tavsiyem serinin üç kitabını da birlikte okumalıdır. Şeker Portakalı- Güneşi Uyandıralım ve Deli Fişek…
Netice olarak “Şeker Portakalı” biran önce okunması gereken güzel bir kitap.
Şeker portakalını okumamın iki nedeni var . birincisi 1000 kitaba şeker portakalı ile ilgili çok güzel incelemeler yapılıyor ve çok da beğeniliyordu incelemelerin sayısı ne kadar artsa benim merakımda o kadar artıyordu . ikinci nedenim ise sınıf arkadaşlarım oldu sınıf da okuyan arkadaşlarıma sorduklarımda hepsi bana kitabın mükemmel olduğunu söyledi . onlar her güzel bir şeyler söylediklerinde çok mutlu oluyordum . ve başladım okumaya o kadar akıcıydı ki ben zezwnin yerine geçtim . nasıl anlatılır bilemiyorum ama hani bir sinema filmine kendinizi kaptırırsınız ordaki kahramanlar değişir sizin çebrenizdekiler devreye girer ve siz o filmi yaşarsınız yaaa ... İşte banada aynen böyle oldu zezenin yerine geçip tüm bu olayları ben yaşadım . 5 yaşındaki bir cocuğun suçsuz yere dayak yemesini hangi birimiz düşünebiliriz ki. ufak defek yaramazlıklar yapıyor olabilir ama ağzından yüzünden kan getirecek kadarda değil elbette bizde küçükken bir çok yaramazlık yaptık yapmadık mı ? Tabiki de hayır yapmaz olur muyuz hemde sadece yaramazlık mı bir çok yaramazlık yaptık . şu an bu incelemeyi bile yazarken gözlerim doldu .

Siz de şeker portakalını okuyunca ne demek istediğimi gayet iyi ankayacaksınız . ağlamamak için sakın kendinizi tutmayın bırakın aksın o göz yaşınız .

Yazarın biyografisi

Adı:
José Mauro De Vasconcelos
Unvan:
Brezilyalı Yazar
Doğum:
Bangu , Rio De Janeiro , Brezilya, 26 Şubat 1920
Ölüm:
São Paulo Şehir , S P , Brezilya, 24 Temmuz 1984
Jose Mauro de Vasconcelos (d. 26 Şubat 1920 - ö. 24 Temmuz 1984) Brezilyalı yazar.

Yazar José Mauro de Vasconcelos, 26 Şubat 1920 de Brezilya'da Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu kasabasında doğdu. Yarı Kızılderili yarı Portekizli, yoksul bir ailede doğan Vasconcelos iki ayrı kültürün de izlerini taşıdı. Oldukça yoksul olan ailesi, onu öğrenimini devam ettirmesi amacıyla Natal kasabasındaki amcasının yanına gönderdi. Orada 19 yaşındayken Potengi Irmağı'nda yüzmeyi öğrendi ve ilerde bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayallerini kurdu. Liseyi Natal'da bitirdikten sonra 2 yıl tıp öğrenimi gördüyse de öğrenimini yarıda bırakıp yeni hayaller peşinde Rio de Janeiro'ya gitti. Orada ilk işi boks antrenörlüğü oldu. Tarım işçiliğinin yanı sıra balıkçılık da yapan yazar, yaşamı boyunca çeşitli işlerde çalıştı. Bu durum, ona yazdığı roman ve hikâyeler için önemli kaynak sağlamıştır. Değişik ortamlarda, değişik koşullarda farklı insanlar tanıdı. İyi bir gözlemci ve usta olan bu yazarın elinde bütün bu yaşamlardan pek çok roman çıktı ortaya. Bunlar yazarın çok yönlü kişiliğinin ve içinde bulunduğu arayışın bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Genellikle romanlarında, roman karakterlerinin yaşamlarında ki zorlu yaşam koşullarını, yoksulluğu ve şiddeti tüm çıplaklığıyla anlatır; ama özellikle Şeker Portakalı ile onun devamı olan Güneşi Uyandıralım ve Delifişek gibi bazı romanları tüm bunlarla birlikte duygusallık ve iyimserlikte içermektedir. Brezilya'nın ormanlarında ya da step bölgesi sertaolarda yaşayan insanların, elmas avcısı garimpeiroların, yerlilerin, denizcilerin, değişik insanların yaşamlarından kesitleri ve ruh hallerini anlatır.

José Mauro de Vasconcelos'un yazdığı ilk eseri Yaban Muzu (1942)'dur. Beyaz Toprak (1945) isimli eseri en çok beğenilen eserleri arasındadır. Kayığım Rosinha (1961) ile ününün doruğuna çıkan yazarı dünya çapında tanıtan eseri Zéze'nin maceralarını anlatan üçleme romanın ilk kitabı olan Şeker Portakalı olmuştur. Bu romanı 12 günde yazdığını belirten yazar, eserine duyduğu sevgiyi "Ama onu 20 yıldan fazla taşıdım yüreğimde" sözüyle özetlemiştir. Eserin özgün adı O Meu Pé de Laranja Lima'dır (1968). 24 Temmuz 1984'te hayatını kaybetmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 1.273 okur beğendi.
  • 28.332 okur okudu.
  • 873 okur okuyor.
  • 14.874 okur okuyacak.
  • 385 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları