Joseph Heath

Joseph Heath

Yazar
10.0/10
2 Kişi
·
5
Okunma
·
0
Beğeni
·
418
Gösterim
Adı:
Joseph Heath
Unvan:
Yazar
Doğum:
1967
1967 yılında doğan Joseph Heath Toronto Üniversitesi’nde felsefe profesörüdür. Hem popüler hem de akademik alanda birçok kitap yayımlamıştır. Kitaplarından bazıları şunlardır:
Communicative Action and Rational Choice, 2001.
The Efficient Society, 2002.
Following the Rules. Practical Reasoning and Deontic Constraint, 2008.
Filthy Lucre: Economics for People Who Hate Capitalism, 2009.
  • Nazi Almanya’sında ortaya çıkan şey yalnızca benzeri görülmemiş ölçekteki kitle psikolojisi değildi ; bunun oldukça uzun bir zaman boyunca devam etmesiydi. Önemli yorumların birine göre Naziler bunu-insanlık tarihinde görülmemiş bir şeyi -başarabildi; çünkü ilk kez kitle medyası araçları ellerinin altındaydı. Özellikle radyo yayını Nazi propagandasının milyonlarca eve ulaşmasına imkan veriyordu.
    Başka bir deyişle Nazi Almanyası, “kitle toplumu” olarak bilinmeye başlayan şeyin şafağını işaretliyordu.
  • Mesela XIII. yüzyılda önerilen aşağıdaki tavsiyelere bakalım:
    - Hardal ve tuzdan hoşlananlar içine parmaklarını sokma pis alışkanlığından vazgeçmelidir.
    - Masa örtüsüne sümkürmeniz yakışık almaz.
    - Masaya ya da masadayken tükürülmez.
    - Bayanlara hizmet ederken şapkanızın başınızda olması kötü bir davranıştır.

    Çatal kaşık kullanımıyla ilgili kural yoktur çünkü insanlar esas olarak elleriyle, bıçaklardan bazı yardımlar alarak yiyordu. XV. yüzyılda da çok farklılık yoktu:
    - Oturmadan önce sandalyenizin pislenmemiş olduğundan emin olun.
    - Çıplak elinizle giysinizin altından kendinize dokunmayın.
    -Yarısını yediğiniz bir yiyeceği başkasına sunmayın.
    ...
    Mesela XVI. yüzyılda insanların özel olarak tuvalet kullanma talimatına ihtiyacı vardı: “Kimse, kim olursa olsun, yemekten önce, yemek sırasında ya da sonrasında merdivenleri, koridorları ya da tuvaletleri idrar ya da başka pisliklerle kirletmemeli; böyle hacetler için uygun, kurallarla belirlenmiş yerlere gitmelidir.” Bir XVIII. yüzyıl el kitabı şu talimatı verdiğine göre, kurala her zaman uyulmadığı belliydi: “Hacet gideren bir insanın yanından geçerseniz, onu görmemiş gibi davranmalısınız; selam vermek nezaketsizliktir.”

    Gaz çıkarmayla ilgili sosyal normlar toplumun bireye dayattığı bastırma için bir örnek teşkil edebilir. XV. yüzyılda konunun ilk bahsi geçtiğinde, birincil kaygı sesti: “Ses olmadan gaz çıkarmak iyidir. Ama sesli salıvermek tutmaktan daha iyidir... Uzaklaşmak mümkünse yalnız başına yapılır. Değilse, eski bir atasözünün dediği gibi, bir Öksürük sesi bastırır.” XVIII. yüzyıla gelince insanlar tutmaktansa çıkmasına izin vermenin daha iyi olduğu görüşünü artık onaylamıyordu: “Başkalarıyla birlikteyken, sessiz bile olsa, üstten de alttan da gaz çıkarmak büyük nezaketsizliktir; hele de bunu başkalarının duyabileceği şekilde yapmak utanç verici ve yakışıksızdır.”
    Birer birer tüm temel bedensel işlevler nezih ortamlardan çıkarıldı. Gideceklerin sonuncusu tükürmekti. Önceki geleneğe göre, “ayağıyla sildiği” müddetçe yere ya da döşemeye tükürmek caizdi. Sonunda bu yasaklandı: insanlara mendillerinin içine tükürmeleri talimatı verildi. XIX. yüzyıla gelindiğinde bu bile uygun görülmez oldu. 1859 tarihli bir rehbere göre: “Tükürmek her zaman iğrenç bir alışkanlıktır. Bundan daha fazla bir şey söylemem gerekmez. Bunu asla yapmayın.” Ama XX. yüzyılda bile pek çok üst sınıf evinde bekleme salonunda bir tükürük hokkası vardı, insanlar sokaktan girip oraya bir miktar tükürük çıkarabilirdi. Burada uygarlaşmanın bedensel doğamızı inkâr etmeyi nasıl hedeflediği görülebilir. Birçok durumda nezaket normları kişinin keyfîne bakma ya da arzularını tatmin etme olasılığıyla uzlaşmaz hale gelir. Bunun pek farkına varmıyoruz çünkü o kadar iyi sosyalleştik ki artık kuralları bir dayatma olarak deneyimlemiyoruz. Toplumumuzdaki pek çok çocuk, on yaşına kadar, davranışları üzerinde beş yüzyıl önceki bir tam yetişkinden daha fazla kontrolü başarır ve daha fazla kuralı içselleştirir. Bu uygarlık için ödediğimiz bedeldir.
  • Tüketici harcamalarını hareket ettirenler uyumlu değil aykırı olanlardır. Bu gözlem reklamcılık sektöründe çalışan herkesin son derece aşikâr bulacağı bir şeydir. Marka kimliği tamamen ürün farklılaştırmayla ilgilidir; ürünü başkalarından ayırmakla ilgilidir. İnsanlar kendilerine fark sağladığı için markalara bağlanır.
  • Gösteri toplumunda yeni devrimcilik iki şeyi arar: “arzunun bilinci ve bilinç arzusu”.
    Başka türlü ifade edilirse , sistem tarafından bize empoze edilen ihtiyaçlardan bağımsız , kendi hazzımızın kaynaklarını keşfetmeye ve “gösteri” kâbusundan uyanmaya çalışmalıyız.
    Joseph Heath
    Sayfa 16 - Tırnak içerisinde gösterilen kısım, Gösteri Toplumu kitabından alıntı.
  • İki karşıtı savaşa girmeye ikna edemezler ama iki tarafa da silah satmaktan çok mutlu olurlar. Ve silah tacirlerinin çatışmayı şiddetlendiren ve zaiyatı artıran ürünler sağlayarak durumu daha kötüleştirebilmeleri gibi, reklamcılar da tüketiciler arasındaki rekabetçi tüketimin etkilerini alevlendirebilirler.
  • İnsanlar kendilerini bir kalabalığın içinde buldukları zaman genellikle bir miktar “çılgınca”- ya da en azından kendi yerleşik yargılarına ters davranırlar.
  • ... gerçek dünyada “özgürleşen imgelem” adaletsizliği engellemek, yoksulluğu yok etmek ya da savaşı durdurmak şöyle dursun, proletaryayı heyecanlandırmaz bile.
    ... ilk kuşak hippiler 50’ler toplumunun giyim kodlarını ihlal edebilecekleri her şeyi yaptılar: Erkekler saçlarını uzattı ve sakal bıraktı, takım elbise giymeyi ve kravat takmayı reddetti; kadınlar mini eteği benimsedi, sütyenlerini attı, makyaj yapmayı bıraktı. Fakat çok geçmeden bu malzemeler ve giyim tarzı reklamlarda ve vitrin mankenlerinin üzerinde boy göstermeye başladı. Kısa süre sonra büyük mağazalar barış madalyonları ve aşk kolyeleri satıyordu. Başka bir deyişle “Sistem” hippilere kurulu düzene bir tehdit olmaktan çok bir pazarlama fırsatı olarak bakıyordu. Punk rock tam aynı şekilde alındı. Özel tasarım çengelli iğneler Sex Pistols’un dağılmasından bile çok önce ünlü Londra mağazalarında satıştaydı.
  • " ... çoğu insan “bilinçaltı” denen bir şeye sahip olduğunu farz eder. Garip bir rüya gördüklerinde ya da kelimeleri karıştırdıklarında ya da açıklanamayacak bir iş yaptıklarında, suçu tamamen bilinçaltlarına atarlar. Onlara bunun yalnızca bir teori olduğunu ve böyle bir şeyin olmayabileceğini söylerseniz inanmazlık ve hor görmeyle karışık bir tepki verirler. Bir bilinçaltımız olduğu aşikârdır. Bunu inkâr edenin sadece inkâr içinde olması gerekir. Fakat bilinçaltının gerçekten bilincin altı olduğunu nasıl bili­yoruz? Onun doğrudan farkında olsaydık, artık bilinçaltı olmazdı. Sadece bir teori olduğu o kadar aşikâr ki. Doğrusunu isterseniz, Freud’un The Interpretation of Dreams’ini yayınladığı 1900’den önce, insanlar genel olarak kendilerinin hem bilinçli hem de bilinçdışı bir zihinle dolaştıklarını düşünmüyordu. Bizim şimdi öyle düşünmemiz Freud’un mirasının bir parçasıdır. Freud yanlısı olmasaydı, karşı kültür fikri muhtemelen hiç kök salmayacaktı."
  • Freud’a göre, uygarlık esas olarak özgürlüğün antitezidir. Kültür insan içgüdülerinin kont­rol altına alınması üzerine inşa edilir. Bunun için uygarlığın ilerle­mesi, temel güdüsel doğamızın bastırılmasında sürekli bir artış ve mutluluk deneyimleme yeteneğimizde ona eş bir düşüşle başarılır. Freud’un kendisi, uygarlık ve özgürlük arasında seçim yapmaya zorlandığında, uygarlıktan başkasını seçmenin akıl kârı olmayaca­ğından asla kuşkulanmadı. Onun asıl tutkusu bu seçimdeki trajik karaktere dikkati çekmekti. Öte yandan 1960’larda birçok insan zıt sonuçlar çıkarmaya başladı. Özgürlük ve uygarlık arasında bir seçim söz konusu olduğunda, özgürlüğü daha arzu edilir buldular. Freud’dan öğrendikleri ders, içgüdüsel doğamızın bastırılmasından kaçmak için kültürümüzü tamamıyla reddetmemiz gerekeceğiydi. Bu da bir karşı kültür yaratmayı gerektirecekti.

    Karşı kültür fikri birçok yönden neredeyse doğrudan doğruya Freud'un psikoloji teorisinden çıkar. Freud'un insan zihninin yapısını analiz etme şekli göz önüne alınırsa, bir bütün olarak kültü­rün bir bastırma sistemi olduğu sonucundan kaçınmak çok zordur. Ve toplumdaki problem —hepimizin o kadar mutsuz olmasının ne­deni— toplumun kendisiyse, o zaman kendimizi kurtarmanın tek yolu kültürün ve toplumun tamamını reddetmektir. Bütün sistem­den “çıkmamız” gerekir.
  • Gergin insanları “bastırıl­mış” ya da “anal” olarak tanımlarken, gerçekçi olmayanların “inkâr içinde” olduğunu iddia ederken, huysuz insanların çok fazla “bas­tırılmış öfkelerinin” ya da “sorunlarının” olduğunu ileri sürerken örtük olarak bu teoriye dayanırız.

Yazarın biyografisi

Adı:
Joseph Heath
Unvan:
Yazar
Doğum:
1967
1967 yılında doğan Joseph Heath Toronto Üniversitesi’nde felsefe profesörüdür. Hem popüler hem de akademik alanda birçok kitap yayımlamıştır. Kitaplarından bazıları şunlardır:
Communicative Action and Rational Choice, 2001.
The Efficient Society, 2002.
Following the Rules. Practical Reasoning and Deontic Constraint, 2008.
Filthy Lucre: Economics for People Who Hate Capitalism, 2009.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 7 okur okuyacak.