Julio Cortazar

Julio Cortazar

8.3/10
108 Kişi
·
270
Okunma
·
72
Beğeni
·
5.718
Gösterim
Adı:
Julio Cortazar
Unvan:
Yazar
Doğum:
Brüksel / Belçika, 26 Ağustos 1914
Ölüm:
12 Şubat 1984
Arjantin'in en büyük yazarlarından biri olan Cortázar, 1914'te Brüksel'de doğdu. Arjantin'de eğitim gördü. 1938'de Presencia adlı şiir kitabı yayınlandı. Üniversitede öğretim görevlisiyken Peron yönetimine karşı girişilen eyleme katılınca hapse girdi, daha sonra üniversiteden ayrıldı. İlk kısa öykü kitabı Bestiario 1951'de yayımlandı. UNESCO'da çevirmen olarak çalışmak üzere Paris'e yerleşti, en ünlü kitaplarını da bu kentte yazdı. Öykülerinde fantastik öğelere yer veren, gerçek dünyayla olağandışı yaşantıları iç içe geçiren Cortázar'ın edebiyat dışında ilgilendiği şeyler arasında mitoloji, antropoloji, psikoloji, boks, sinema ve fotoğrafçılık da vardır.
Julio Cortázar 1984 yılında Paris'te öldü.
.
Siz her şeyi o kadar temiz bir şekilde halletmiştiniz ki , hiç kimse , ölünün kendisi bile , sizi cinayetle suçlayamazdı.
.
"İki insanın birbirlerine en uzak olduğu an, karşı karşıya oturmuş birbirlerinin gözlerine bakarlarken söyleyecek tek bir laf bile bulamadıkları andır. "
"Açıklaması zor bir evrende iki noktayız biz, yakın olmuşuz uzak olmuşuz ne fark eder, bir çizgi oluşturan iki nokta, birbirine kâh yaklaşan kâh uzaklaşan" .
Julio Cortazar
Sayfa 281 - Can Yayınları
''Uyumayacağım, bütün gece uyumayacağım, nice uykusuz gecelere tanıklık etmiş şu pencerede şafağın ilk ışıklarını göreceğim. Hiçbir şeyin değişmediğini bileceğim, lütuf diye bir şey olmadığını...''
... müzik beni zamanın dışına çıkarıyordu. Eğer gerçekten ne düşündüğümü bilmek istersen, sanırım müzik beni zamanın içine koyuyordu. Ama bu durumda şuna inanmak gerekiyor ki bu zamanın şeyle... tabiri caizse bizimle hiçbir alakası yok.
Julio Cortazar
Sayfa 345 - Can Yayınları, Çeviri: Süleyman Doğru
Denebilir ki mutluluk insanın yalnızca kendisine aittir, tek kişiliktir mutluluk, oysa mutsuzluk herkesin gibidir, herkese ait gibidir.
Hiçbir şey görmüyorlardı, başkaları tarafından çoktan görülmüş olanı o şekilde kabul ediyor, gördüklerini hayal ediyorlardı.
Julio Cortazar
Sayfa 372 - Can Yayınları, Çeviri: Süleyman Doğru
''Bu kedi kadar yalnızım, çok daha yalnızım çünkü ben bunu biliyorum ama o bilmiyor.
Julio Cortazar
Sayfa 83 - Delidolu
Ben her iki günde bir tam 1080 metre yüzerim. 20-25 dakika sürer. 30 metrelik havuzda 36 tur. Öncesini saymazsak, en az beş yıldır. Ara vermeler olsa da pek bozmam bu düzeni. Çok sıkıcıdır ama. Bitmez bir türlü. Say allah say. Dile kolay 36 kez. Lineer bir biçimde. Yeni sayma teknikleri denedim hep. Sanki daha çabuk ulaşıyordum 36 rakamına. En son altılı sayı sistemi uydurdum, onu kullanıyorum. 11 diye başlar, 16’da biter ilk tur. Sonra 21-26, 31-36 diye 66’da biter. Hastalık işte. Kafa kontaklığı.

Bir dostuma telefonda romanımı anlattım biraz. Deneysel edebiyat yapmışsın, dedi. (Aman ha deneysel romanla karıştırmayın. O ta Hügo’ya kadar gider. Naturalisttir zira) Yok be, bakma anlattıklarıma, okusan farklı hissederdin, dedim. Havuzda hem altılı sistemde tur sayıyor bir yandan da arkadaşımın dediğini düşünüyordum. Deneysel edebiyat. Az kaldı su yutuyordum. Vay be, bu oyunu Cortazar oynamıştı bana. Seksek’i geldi aklıma. Anlamışsınızdır, Julio Cortazar.

Ben romana direkt başlarım. Önsöz, tanıtıcı söz bilmem. Önce kendim alırım tadını. Hele uzun uzun roman üstüne yazı varsa, gözümü tamamen kaparım. Romanda kendi yolumu kendim açmak isterim. Bittikten sonra döner başkalarının ne düşündüğünü okurum. En az bir hafta dinlendirdikten sonra kafamda ama.

O geçeydi ilk kısmı romanın. Yoksa bu geçe miydi? Paris’te geçen hani. Ne yok ki Paris’te? Edebiyat hep vardı. Müzik de. Hem de her türünden. caz, vazgeçilmezidir Paris gecelerinin. Romanda da öyleydi. Lineer ama. Bir de postmodern ha. Roman değil, anlatı. Lineer bir romandı (Lineer romanı aramayın nette. Bu, bu fukaranın yumurtlaması zira.) Sonra sınır dışı edilme. Buenos Aires. Edebiyat var. Şiir zaten. Müzik de. Artık tango. Sonra, her iki yaka var. Mekân Arjantin olsa da. Mekânda bedeni tutabilirsiniz. Ya hayal gücü. Ruh ya? Birbirine dönüşen kahramanlar.

Kısa kısa akıyordu bölümler hızla. 41. bölüm bitmek bilmedi. Oku Allah oku. Kasten yaptığını düşündüm. Adam oyun oynuyordu okurla. Bunun için yazmış sanki. Yine kısacık bölümler. Altılı sisteme oturttum ya, rahattım. Son bölüm yıktı. Uzundu ama okunmaya değerdi. Üç nokta koymuş. Roman bitti diye. Kitabın neredeyse yarısı var daha. Gerisini okumayabilirsiniz. Okumazsanız bir kaybınız olmaz. Ama delikanlı olan okur gibi de bir şeyler yazılmış. Belki de yorumdu.

Ben de delikanlı okurum ya, devam ettim okumaya. Roman boyunca bir anlam veremediğim rakamlar başrol oyuncusu gibi gülmeye başlamıştı. Bir oraya yolluyordu, bir buraya. 80. Bölümü mü bitirdiniz, altında komut vardı, 35. Bölüme git diye. Roman içinde roman. Lineer değildi artık roman. Hatta, adam bize sek sek oynatıyordu. Sonra kısır döngüye sokuyor. Mesela, 30’dan 110’a yolluyor ya, sonra tekrar 30’a yolluyor. Demek istiyor ki, ben sana sek sek oynatıyorum, sınırlarını ben çizdim ama. Gerisi sana kalmış. Oku neresini istersen.

Bunları düşündüm havuzda. Altılı saymayı da unutmuştum. Karıştı her şey. Su da yuttum. Yazardır, kuvvetliyse kalemi, yapar yapacağını.

Bu incelemem değerli dostum Cem' e ithaf olmuştur. Özellikle de onun, #13310623 Böll incelemesine. Ki benim favorimdir.

Sağlıcakla kalın
Kitabın arkasında benim de çok sevdiğim bir sözü var Pablo Neruda'nın: "Hayatında hiç Cortazar okumamış birisi hiç şeftali yememiş gibidir, onun eserlerini okumamış olmak sinsi ve ölümcül bir hastalığa yakalanmış olmaktır". Julio Cortazar gerçekten Marquez'in söylediği gibi bütün dünyaya kendini sevdiren tek Arjantinli mi oldu bilmiyorum; ama evet, Cortazar eserleri, asla bitmeyen, durmayan, teklemesi imkânsız, ve kendini hemen ele vermemeye yeminli bir dil ve imge nehrine girip o nehirle beraber akıp gitmek; yüzmeye çalışırken, bir dip akıntısıyla ters yüz olmak, bir kayaya, ya da bir ağaç dalına tutundum dinleneyim derken nehrin daha coşkun akmasıyla yine diplere derinlere savrulup akması ve akması olabilir ancak. Ülkemizden ancak Faruk Duman'ın dil kamaşmalı ormanı, büyülü dil ormanına benzetebilirim onu, ama orman akmaz, Duman'ın eserlerindeki orman bütün orman hayvanlarıyla, ormanda iyi ve güzel insanlara yol gösteren bir parsın ayak izleriyle doludur. Cortazar'da ise içine kendimizi bıraktığımız dil nehri, asla sakin ve asla birbirini birebir takip eden yollardan , akıntılardan değil, sıçramalardan, dalgalardan, küçüklü büyüklü şelalerden aşağılara dökülmekten ibaret, bu yüzden sakin sakin anlamayı bekleyenler için sıkıcı da olabilir. Bu nehre suyun şırıltısını dinlemek ve o şırıltıyla akıp gitmek için girenlerse aynen Duman'ın ormanındaki sis ve gölgelerin yaptığı gibi, bazen o anlamı yakayabilir, dilin lezzetini anlamanın kendisiyle birleştirip nehirle beraber o yolculuğu daha da güzelleştirebilirler.

Gözlemevi tek bir uzun hikâyeden ibaret: kitabın içinde bizzat yazarın çektiği fotoğraflar yer alıyor. Bunlar 18. yüzyılda Hindistan'da yaşamış Hint sultanı Cai Singh tarafından Hindistan'ın Racasthan eyaletinin başkenti Caipur'da yani Pembe Şehir'de yaptırdığı gözlemevinin siyah beyaz fotoğrafları. Cai Singh son derece çalkantılı bir dönemde sultanlık yapmış olsa da gözlerini göklere de dikmiş ve yaptırdığı gözlemeviyle gökleri öğrenmek istemiş. Cortazar çok ilginç bir şekilde Cai Singh'in gökleri, nice bilim adamının dünyanın her yerini, denizleri ve karaları ve herşeyi öğrenmek ve ölçü altına almak istemesi, varoluşu ölçülebilir ve herkes tarafından ortaklaşa anlaşılabilir bir bilgiye dönüştürmek istemesi üzerinden bizi bir yandan da yılanbalıklarının hayatı, doğumu, ve inanılmaz derecede şaşırtıcı yolculuğu ile beraber bu sayılara ve ölçülere indirgenmek istenen varoluşa başka bir şekilde bakmaya çağırıyor, ve bunu yerinde durmayan, bilgilerin netliği ve kesinliği yerine kelimelerin muğlaklığı, oynaklığı ve hayâl gücünün kışkırtıcılığı ile yapıyor. Peki yazarın anlattığı herşeyi, aynen onun anlattığı şekilde anlamak mümkün mü? Benim açımdan değildi..ama sanki Cortazar söylediği şeyi bize de yapıyor: edebiyat metnini birebir ölçerek, çözerek anladığını düşünmek yerine belki de aynen yılanbalıkları ve yılanbalığı olmak için on sekiz senelik yolculuklarıyla leptosefallerin yaptığı gibi kendimizi bu sert, yumuşak, dalgalı ve bol akıntılı nehire bırakmaya davet ediyor bizi....en azından benim hissettiklerim bunlardı o nehirde akıp giderken...

Cortazar seven herkese bu kitabı öneriyorum.
Nasıl ama nasıl güzel bir kitap okudum...Cortazar'ın on yıl önce alıp kütüphanemin arka taraflarında bir yerlerine sıkıştırıp unuttuğum, senelerce beklemiş, demlenmiş bu toplama hikâyelerden oluşan kitabı, bunca beklenmeye değecek kadar güzel sararmış yapraklarıyla, muazzam güzellikte çevirisi ve lezzetinden tekrar tekrar tadmayı istememizi sağlayacak bir anlatım ve üslûp güzelliğiyle bana bir kez daha Cortazar'ı neden bu kadar sevdiğimi düşündürdü..neden seviyorum Cortazar'ı? Art arda akıp giden, her biri birer küçük başyapıt olan bu hikâyeleri okurken düşündüm: neydi sevdiğim, neyi seviyordum, neden Mırıldandığım Öyküler'i ilk okuduğum yirmi beşten fazla yıl öncesinden başlayıp ta bugüne dek, araya uzun tenefüsler bırakarak devam eden bu sevgi? Biliyorum cevabını: neyi anlattığı değil beni çeken; beni çeken ve onu sevmemi sağlayan şey, onun esneye büküle, kıvrıla döne, devine hareket ede fısıldadığı bütün hikâyeler, anlatırken cümlelerinin bitmek bilmemesi, durağan bir hissi anlatırken bile teklemeyen, beklemeyen, susmayan bütün o cümleleri; okurken dilimde birike birike dimağıma sızıp akan bütün o güzel kelimeler, bütün o ifadeler ve her hikâyede ama her hikâyede anlattığı karakterlerin sayfalarda canlanışı, dile gelişi; işte bunlardan seviyorum Cortazar'ı ben ve bugün son hikâyeleri okurken karşıma yazarın başyapıtı ve benim için bir gençlik hatırası olan Seksek'ten Babette ve Roland'ın çıkmasıyla hem şaşırdım hem de daha keyifle okudum hikâyeyi. Ben yaşlanıyorum, zaman geçiyor, tükeniyor ve edebiyat her zaman diri, bu sararmış sayfalarda senelerce okunmayı bekleyen hikâyelerin tadı herşeye değer.

Bir Sarı Çiçek bir hikâye kitabı ama, yazarın üç farklı hikâye kitabından toplanan hikâyeler bunlar. Ancak şunu söylemek isterim: bir başyapıt kesinlikle bu eser. Kitaptaki bütün hikâyeler nasıl olduğunu anlatmak için bilgilerimin hiç bir şekilde yetmediği bir ritmle anlatılıyor, konular birbirini takip etmese bile dil kesinlikle aynı özü, tadı, lezzeti sürdürüyor; Cortazar gerilim hikâyeleri anlatıyor; şaşırtıcı hikâyeler bunlar: çikolata boyunda tavşan kusan bir genç kadın ya da okuduğu hikâyedeki cinayet kendi başına mı geliyor diye düşündüğümüz bir okurla karşılaşıyoruz, ilginç bir hizmetçiyle şaşırtıcı bir sırrın ortasına düşüyor, öldüğümüzde bir sarı çiçek olarak dünyaya geliyor ve her insanın ölümsüz olduğunu haykırıyoruz. Kitaptaki "Büyüdükçe" adlı hikâye Cortazar'ın en bilinen hikâyelerinden birisi, çünkü bu hikâye Antonioni'nin Cinayeti Gördüm filminin dayandığı hikâye, zaten filmin senaryosunu da Cortazar yazmış. "Büyüdükçe" isminin güzelliği de dahil olmak üzere gerçeği gördüğünü ve anladığını sanmak ama aslında görmemek ve anlamamak üzerine. Hikâyenin adında bile bir şaşırtmaca var, belki sadece bizim dilimizde böyle denk gelmiş de olabilir, yine de çok uygun olmuş: burada büyüdükçe denilen şey yaş olarak büyümek değil, fotoğrafın büyütülmesi. Parkta çektiği fotoğraftan son derece memnun olan Michel'in bu fotoğrafı devasa, duvara yansıtılacak denli büyüterek gördüğü şeyi anlamamış olmasını anlatıyor hikâye: fotoğraf büyüdükçe, nesneler, kişiler ve anlam değişiyor; bambaşka bir anlam çıkıyor ortaya. Belki de Cortazar, bütün hikâyelerinde hikâyelerinin sonunda bize hikâyeleri büyüterek görmemizi, görünen şeylerin görüldüğü gibi olmayabileceklerini söylüyor: emin olunabilecek hiç birşey yok gibi, bir belirsizlik hüküm sürüyor her yerde, herşeyde ve, bir ihtimal, işte hayat budur, diyor Cortazar

Cortazar'ın eserini edebiyat seven herkese öneriyorum..ben de bir müddet sonra, askerde, Erzurum'un korkunç soğuğunda, gece yarıları, gözlerimden uyku aka aka okumaya çalıştığım ve zihnime kazınmış bir hatıraya dönüşmüş "Lucas Diye Biri" adlı kitabını okumayı düşünüyorum...ve sonra, belki, bir ihtimal, 25 sene sonra bir kez daha yazarın başyapıtı Seksek'i okuyabilirim.
Mırıldandığım Öyküler'in kitabın çevirmeni de olan Tomris Uyar tarafından yazılan sunuşunda Pablo Neruda'nın Cortazar hakkında söylediği şu sözü okuyoruz: "Cortazar'ın hiç bir yapıtını okumamış olmak, ömür boyu şeftali yememiş olmak gibi birşeydir."

Şeftali mi bilmiyorum; ama 25-26 sene önce bu kitapla tanışmıştım Cortazar'la, ilk okuduğum kitabıydı, sunuştan önce kitaba konmuş 2 sayfalık ilk hikâyesiyle zaten ne kadar değişik bir yazar olduğunu hemen ortaya koyuyordu Cortazar; bunca sene geçmesine rağmen hem bu öyküsünü hem de "Glenda'ya Öyle Tutkunuz ki" adlı hikâyesini unutmadım... ama diğer hikâyeleri hatırlamakta neden zorlanıyorum diye düşündüğüm de olmuştur. Sebebini dün ve bugün kitabı okurken anladım: çünkü kitabın devamını okumamışım. Neden okumadığımı da anladım; çünkü bu dili, bu anlatımı o yaşıma göre kaldıramamışım ; zira Cortazar'ın dili aklıma Conrad'ı getirse de kesinlikle onunkini aşan bir maharet, hakiki bir dil ustalığı, bir cambazlık ve göz kamaştırıcı bir sihirle dolup taşıyor. Cortazar'ın okuması, anlaması zor; ama hakikaten çağlayarak akan bir edebiyat nehri gibi bütün o sesler, yankılar, gürültüler, fısıltalarla, haykırışlarla dolu dilinin tadına sırt dönülmemeli; bu maharetin, bu cambazlığın ve zihnimizi allak bullak eden bu kalemin sunduğu edebiyat tadından muhakkak tadılmalı, bu konuda asla ama asla geç kalınmamalı. Cortazar politik konuları en azından bu eserinde çok fazla dile getirmiyor-bir hikâye istisna burada- ve bizi daha çok arayan, arzulayan, suç işleyen, özleyen, anlamak isteyen ve bu anlamda istila eden, zorlayan, yok eden ruhlarla başbaşa bırakıyor; ama nasıl bir dil, nasıl bir üslûp ki sayfalarca aka aka, cümleleri mümkün olduğunca az sonlandırarak, bir tür bilinç akışı tekniği ile ama daha çok bilinç akışı tekniğine yazarın müdahalesini okurlara hissettirerek anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor. Bütün hikâyeleri tam anlamıyla anlayabildiğimi söyleyemem; ama normalde rahatça yarıda bırakılabilecek, sıkıcı bulunabilecek kitabın sadece dili ve üslûbu sebebiyle bırakılamayacağını düşünüyorum...anlamak için değilse de- zira çok da kolay değil her söz, her cümle- o şeftalinin tadını almak için okunmalı. Cortazar'ın bu kıvrak, kıpır kıpır, hakikaten bir çağlayan gibi akan, gürül gürül dilinin muhteşem doruk noktaları var; örneğin "Clone" adlı hikâye hakikaten inanılmaz, hikâyeyi takip eden hikâyede ise Clone'un nasıl yazıldığına dair bir hikâye okuyoruz ve şaşırmadan edemiyoruz. Cortazar bu ustalığını hikâyelerin tamamına yaymış

Mırıldandığım Öyküler, yarım yamalak ama hatırası bir şekilde çeyrek yüzyıl zihnimde kalmış bu haliyle bana Cortazar'ın başyapıtı olan Seksek'i okumam için bir sebep olmuştu... Her ne kadar yazarın gerçek okurlar için sunduğu okuma düzenine göre yani bölümler arasında atlayıp seksek oynayarak değil, sıradan okurlar için yazarın belirttiği gibi ilk 52 bölümü okumuş olsam da edebiyat hatıralarımın en güzel yerlerinde duran bir başka eser...Mırıldandığım Öyküler'i dilin etkileyiciliğine kendimi kaptırmış şekilde okurken Seksek'in unutamadığım bir kısmını sık sık hatırladım bugün: La Sibylle ve Horacio'nun gece arkadaşlarıyla beraber caz plâkları dinledikleri bölümdeki muhteşem üslûp burada hikâyelerin tamamına yayılmış bulunuyor.

Bu şeftali şöleni kaçmaz ! Bu yüzden herkese öneriyorum Mırıldandığım Öyküler'i.
Kitap incelemesini biraz da olsa aksattım; belki zaman bulamadığımdan belki de içimden gelmediğinden ama Cortazar'ı mutlaka anlatmalıyım. Kitabın ismi pek duyulmamıştır ama benim de bu ismi duymam Notos Dergi'nin en iyi 100 çevirisi olarak yayınladığı çevirilerin içinde olmasıyla başladı. Tomris Uyar'ın çevirdiği kitap hikayelerden oluşmakta. Farklı farklı hikayeler ve kısacık kısacık.

Cortazar'dan bahsedelim biraz. Rogojin incelemesinde paylaşmış gördüm. Ben de kitabı ilk okumaya başlayınca önsöz de Neruda'nın cümlesini alıntılamıştım.

"Cortazar'ın hiç bir yapıtını okumamış olmak, ömür boyu şeftali yememiş olmak gibi birşeydir."

Gerçekten de öyleymiş. İlk defa Cortazar okudum ve mutlaka okuyacağım. Çünkü dili öylesine farklı ve güzel ki kendini kanıtlıyor, belli ediyor farklıyım diye. Samimi, içten, betimlemeler harika, akıcı; kesinlikle Tomris Uyar'ın da bunda rolü var kanımca.

Konuları farklı belki sıkılabilirsiniz ama içinden zor olan o cümleleri seçmek, ayıklamak gerçekten çok eğlenceli. Sadece üslup bile okumaya yeter bu kitabı. Cortazar ile mutlak tanışmalısınız. İyi okumalar diliyorum.
Latin Amerika Edebiyatının büyük şairlerinden Pablo Neruda yine Latin Amerika Edebiyatının önde gelen yazarlarından Julio Cortazar için diyor ki: "Cortazar okumamış insan bir kader kurbanıdır. Eserlerini okumamak korkunç sonuçları olan, sinsi ve ölümcül bir hastalıktır. Hiç şeftali yememiş bir insanın durumu gibidir. Kişi yavaş yavaş mutsuzlaşır..." Ben bu sinsi hastalıktan geçtiğimiz günlerde kurtuldum. Mutsuzluksa yavaş yavaş uzaklaşıyor. Cortazar'ın çizdiği acı gerçekler, üslubunun etkisiyle olsa gerek, umut veriyor. Ya da o muhteşem kapanış cümlelerinin etkisiyle... İnsan emin olamıyor. Normalde kitapları alırken arka kapak okumak gibi bir alışkanlığım yoktur. Cortazar, okumak istediğim bir yazardı ve geçtiğimiz yaz Seksek'i geçenlerde de Gözlemevi'ni aldım. Pablo Neruda'nın Yürekte İspanya kitabına başladığımın ertesi günü Gözlemevi'ni okumaya başladım ve arka kapakta Neruda'nın bu sözüyle karşılaşmak benim için hoş bir tesadüf oldu. Gözlemevi'ne gelirsek... Zorlu ve bir o kadar eşsiz bir yolculuğa rehberlik ediyor Cortazar. Çektiği çarpıcı fotoğrafları göstermiyor da sanki elinizden tutup Caipur'daki o Gözlemevi'nin basamaklarında dolaştırıyor. Giriş nerede, nasıl çıkılır bilmiyorsunuz. Önemsemiyorsunuz da çünkü yanınızdaki anlatıcı Cortazar. Bazen duraklayıp gözlerinizin içine bakıyor, yılanbalıklarını anlatıyor. Bilimden, ahlaktan, yargı değerlerinden, insana etki eden tüm o açmazlardan bahsediyor. Ama anlattıkları söyledikleri kadar mı, dolaştığınız o yer Gözlemevi mi, hikaye yılanbalığının hikayesi mi? Yanıt çok fazla ve belirsiz. Başlarda anlatım kapalı, metne girmek, metinde kalabilmek biraz zor ama 72 sayfanın son 30 sayfası metinden de etkisinden de çıkmak öyle kolay değil.
Kapağındaki resmin;Bart Forbes’e,
Çevirisinin;Tomris Uyar’a
Arka kapak yazısının;Gabriel García Marquez'e ait olduğu her bir öyküyle sizi içine hapsedecek bir kitap.Cortazar ile tanışma niteliğinde okuyabileceğiniz bir eser.Kitabı bitirip sayfayı kapattığınızda yazılanların birer mırıldanma değil,çığlık olduğunu görebilirsiniz.
.
.
.
.
Bir biçimde sana veda etmek,aynı zamanda sürdürmeni rica etmek zorundaydım.Hiçbir aynanın bulunmadığı sığınağıma dönmeden önce sana bir şey bırakmak zorundaydım.Bundan böyle yalnızca gizlenecek bir kovuk var,kesin karanlıkta son gelip çatmadan önce,bir sürü şey anımsayarak ve ara sıra,günlük yaşamımın nasıl olduğunu kestirmeye çalıştığım günlerdeki gibi senin başka çizimler yaptığını,başka çizimler için geceleri sokağa fırladığını düşleyerek.
Bu kitapta yer alan 44 adet öykü Julio Cortazar tarafından uzun bir zaman aralığında 1937-1945 yıllarında kaleme almış daha sonra ki hikayeleri ile beraber kitap haline getirilmiş 3 ciltlik eserinini 1.cildini oluşturan kitabıdır. 

Okuyucusunun sınırlarını zorlayan bir hayalgücü, fantastik bir dünya, gizemli olaylar çerçevesinde yer verdiği hikayeleri ve anlatımıyla sınırları zorlayan bir yazar Cortazar. Bunun bana göre en büyük nedenlerinden biri, Edgar Alan Poe'nun kitaplarını İspanyolca'ya çevirisini yapacak kadar çok sevmesi ve kendisinin yadsınamaz bir hayal gücüne sahip olarak okuyucusunu zorlayacak şekilde sahip olduğu yazım dünyasıdır. 

Kitabın içinde yer alan öykülerin her durumda yarattığı canlı, cansız, insan, hayvan, geçerliliği olmayan bir çok nesne ile oluşturulan halihazırda bildiğimiz dünyalarla bariz hiç bir bağlantısı olmayan, tamamen yeni bir dünyanın olay örgüsü bakımından beni alt üst eden, belirli bir sona bağlanmayan açık uçlu hikayelerin olduğu etkili bir okuma yolculuğu oldu. 

Kitabın içinde yer alan beni en çok etkileyen, benim en sevdiğim hikâyeleri de; "Gecenin Dönüşü" , "Takipçi" , "Bir Sarı Çiçek" oldu. Hayal gücünüze ve düş gücünüze güveniyorsanız bu kitabı ve içindeki hikayeleri size tavsiye ederim. Lütfen yanlış anlaşılmasın ama bu iki özelliğinize bir okuyucu olarak güvenmiyorsanız bana kalırsa uzak durmak hem size , hem de çevrenize daha yararlı olacaktır.
Cortazar'ın yol ve arabalar üzerine düşüncelerini(özellikle tır şoförü ve bu yolculuğun insanı en özgür kılan eylem olduğunu söylemesi) biliyorken karşıma daha bireysel ve içsel bir öykü çıkmasını bekliyordum.Bu sefer uzun bir roman çıkabilecek bir konudan etkili bir öykü çıkartmış Cortazar. Paris güzergahı üzerinde trafikte sıkışmış insanların, öykü ilerledikçe sıkışanların insan mı yoksa arabalar mı olduğu üzerine düşüncelere kapılabilirsiniz (ki öykünün en can alıcı noktası bu metafor).Bekleyiş süresince insanların dayanışmaları ,değişen karakterleri(giz olarak kalan ve zamanla ortaya çıkan gerçek karakterleri?) üzerine psikolojik tespitleriyle etkileyici bir okuma sunuyor.
deneysel yazının tüm detayları var bu kitapta. şiir düz yazı. önemli olan kelimeler ve onun sende oluşturduğu tınıdır diyor yazar. ama her yazıda siyasi görüşünü duygusal dünyasını hayal gücünü ortaya koymuş. bir timsah öyküsü var ki muhteşem. kitabı anlamak yanında o muhteşem hayal dünyası içinde kaybolmak keyif veriyor insana. şiirler muhteşem elbette.

Yazarın biyografisi

Adı:
Julio Cortazar
Unvan:
Yazar
Doğum:
Brüksel / Belçika, 26 Ağustos 1914
Ölüm:
12 Şubat 1984
Arjantin'in en büyük yazarlarından biri olan Cortázar, 1914'te Brüksel'de doğdu. Arjantin'de eğitim gördü. 1938'de Presencia adlı şiir kitabı yayınlandı. Üniversitede öğretim görevlisiyken Peron yönetimine karşı girişilen eyleme katılınca hapse girdi, daha sonra üniversiteden ayrıldı. İlk kısa öykü kitabı Bestiario 1951'de yayımlandı. UNESCO'da çevirmen olarak çalışmak üzere Paris'e yerleşti, en ünlü kitaplarını da bu kentte yazdı. Öykülerinde fantastik öğelere yer veren, gerçek dünyayla olağandışı yaşantıları iç içe geçiren Cortázar'ın edebiyat dışında ilgilendiği şeyler arasında mitoloji, antropoloji, psikoloji, boks, sinema ve fotoğrafçılık da vardır.
Julio Cortázar 1984 yılında Paris'te öldü.

Yazar istatistikleri

  • 72 okur beğendi.
  • 270 okur okudu.
  • 12 okur okuyor.
  • 557 okur okuyacak.
  • 9 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları