Kemal Sayar

Kemal Sayar

YazarÇevirmenEditör
8.6/10
2.779 Kişi
·
10.319
Okunma
·
2.025
Beğeni
·
58555
Gösterim
Adı:
Kemal Sayar
Tam adı:
Prof. Dr. M. Kemal Sayar
Unvan:
Türk Psikiyatri Hekimi, Akademisyen, Yazar
Doğum:
Ordu, Türkiye, 26 Mayıs 1966
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olan Kemal Sayar, uzmanlığını Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri ana bilim dalında tamamlamıştır. Daha sonra sıra ile Vakıf Gureba Eğitim Hastanesi'nde ve Çorlu Asker Hastanesi'nde Psikiyatri Uzmanı olarak çalışmıştır. 28 Kasım 2000'de psikiyatri doçenti unvanı almıştır. 2000-2004 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Psikiyatri AD Öğretim Üyesi olmuştur. 2002 yılında McGill Üniversitesi'nde Tübitak araştırmacısı olarak ziyaretçi profesör unvanıyla bulunmuş ve transkültürel psikiyatri ve psikosomatik tıp alanında araştırmalar yapmıştır. Daha sonra Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde dört yıla yakın bir süre başhekim yardımcısı ve 13. Psikiyatri Kliniği Şefi , dört aylık bir süre de (vekil) başhekim olarak çalışmıştır. 2008 yılında profesör olarak Fatih Üniversitesi'nde öğretim üyeliğine başlamış ve üç yıl sonra Marmara Universitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri anabilim dalına geçmiştir. Halen Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı başkanıdır. Çeşitli gazete ve dergilerde köşe yazarlığı yapmış, Açık Radyo'da ve daha sonra Star televizyonunda "Ruhun Labirentleri" isimli bir programı hazırlamış ve sunmuştur.TRT'de İnsanlık Hali adlı programı bir yıl yapmıştır. Yirminin üzerinde kitabı olan Sayar, edebiyatla da yakından ilgilenmektedir.

 

 
Derdini sev, kaderini sev,
sana kuyuların karanlığından sonra aydınlığı göstereni sev.

"Okuyarak öğreneceksin ama severek anlayacaksın"
Sevmek için zaman ayırmak gerekir. Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız. Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.
Sevmek için zaman ayırmak gerekir. Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.
Televizyon doğası gereği “normal” olana itibar etmez daima anormal olanı sıradışı olanı konu eder.O nedenle televizyondan gelecek mesajların bir süzgeçten geçirilerek eleştirel gözle bakılarak alınması veya reddedilmesi gerekir.Bu türden televizyon izleme faaliyetine biz televizyon okur yazarlığı diyoruz, televizyon okuryazarlığı televizyonda olup biten her şeyi bir eleştiri süzgecinden geçiren neyin ne için yapıldığını bilen bilinçli bir izleme faaliyetine işaret eder.
Kemal Sayar
Sayfa 78 - Timaş
168 syf.
Çocukluğumdan beridir süregelen bir alışkanlıktır benim için günlük tutmak. Kimseye anlatamadıklarımı satırlar ile itiraf etmek ise artık bir nevi terapiye dönüştü. Defterimi açıp bir süre durdum. Ne kadar zamandır yazmıyorum diye. Sonra ne kadar da yorgunum kelimeleri başladı dökülmeye. Yazdıkça yaptıklarımın pişmanlıkları ve sevinçlerinden çok daha fazla yapamadıklarımın açtığı savaşının galibiyetini anladım. Yapamadıklarım haklı bir galibiyetle karşımda dikilerek zihnimi hatta tüm hücrelerimi öylesine esir alıyor ki romantizmin hassasiyetini terk etmeyenler tarafından , eğer fiziksel bir yorgunluk değilse ortada sergilenen ''Gönül Yorgunluğu '' denir ya ne hoş bir tabirdir işte o hoşluğu hissedemeyecek kadar yorgunum.
Çalıştığım yıllarda çok yoruldum , emekli oldum, iş temposu yorgunluğum da geçti şimdilerde. Ama başka başka alanlarda çok daha mutlu olabilirdim ah vahlarımdan dolayı yorgunum.
“Ne olur evlenelim , seviyorum, sensiz yapamıyorum , geberiyorum” diye aylarca yalvarıp, çeyrek asır süren bir evlilik sonrası iki çocuğuma ''Kusura bakmayın, boş anıma mı geldi yoksa aşık mı oldum ama gitmem lazım özür dilerim'' bile demeyip kendisinden oldukça genç bir sevgilinin peşinden giden bir adamın babalığını da unutmuş olmasından yorgunum.
Sonra izlediğim ya da okuduğum haberlerde sebepli ya da sebepsiz hayatların bu kadar ucuzca sona ermesinden yorgunum. Tüm geleceği gireceği bir kaç saatlik sınav sonrasında belirlenen çocukların, gençlerin çabasından yorgunum.
Vasıfsız olduklarının herkesçe fark edildiği sadece kendilerince bilinmeyen hatta ellerindeki torpil kozlarını hak ettiklerini düşünüp, dünyaya gelişlerinin ilahi bir sebebi varmışcasına pişkinleşenler yüzünden kartvizitsiz referanssız oldukları için işe giremeyenlerin çaresizliğinden yorgunum.
Birbirini dinlemek yerine sürekli didişen hep bir rekabet edercesine yaşayan, bırakın sevmeyi saygı duymayı hayat felsefesi yapamayanların anlayışızlıklarından yorgunum.
Sabah günaydın dediğimde dünyayı aynı pencereden seyretmiyoruz, ideolojilerimiz inançlarımız çok farklı bakışını takınarak selamımı cevaplamaktan kaçınan komşularımın ziyniyetlerinden yorgunum.
Biter mi yorgunluklarım ? Bitiremiyorum; Nur-AL um ile Kayseri'ye geldiğinde fazla vakit geçiremediğimizin , Metin T. nın gelişinde ise hiç görüşememiş olmamızın eksikliğinden, Muzaffer Akar nın sebebini çözemediğim sessiz kırgınlığından, İpek Kamuran ın acaba bugün içime sinecek ne yazdı merakımdan dostamisc ın sergilediği nezaket karşısında kırar mıyım tedirginliğimdenPınar nin koskoca şehirde tek başına verdiği eğitim mücadelesindeki endişemden , kimseyi üzmemek, kimse tarafından da üzülmemek adına taşıdığım tüm kaygılarımdan yorgunum.
Son olarak çok çok yoruluyor olmama yorgunum ama bu kadar yorgunluğun üstüne belki de hiç olmayacak şey değil , çok çok yorularak bütün yorgunlukların üstesinden gelebilirim. Hatta bütün bu yorgunluklardan fazla da yorularak , duyarlı, anlayışlı mutlu mesut insan olarak yaşayabilirim diyorum. Mutlu ve umutluluğa yorgunum.
Ben biraz dinleneyim dinleneyim de kendi yorgunluklarımı anlatarak yordum sizi. Hatta kitaptan hiç bahsetmeyerek hem de. Okumak isteyenler için beş bölümden ve kırkın üzerinde yazıdan oluşan eser “Her Şeyin Bir Anlamı Var” diyerek tüm yorgunluklarıma dinlenme molası verdi.
Sizin de yaşadıklarınız belki bir anlamı vardır, okumak isteyenlere çaresizlikten , öfkeden batsın bu dünya diyenlere ''Yalan dünya her şey bomboş'' rahatlığında bir hayat sergileyerek , vicdan , sabır , duyarlılık ve sevgi muhasebesi yaptırsın. https://www.youtube.com/watch?v=Z6oqiyxDU-M
Keyifli okumalar.
288 syf.
·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kemal Sayar kitaplarındaki kendinizi yazara yakın hissettiren üsluba alışkın okurlar için yeni şeyler söylemeyeceğim. Bu eserler hakkında benim en çok dikkatimi çeken nokta; Psikiyatri, tasavvuf, modern dünyanın sorunları ve medeniyetimizin bu sorunlara ilişkin cevaplarıyla ilgili çok derin konuları sıradan insanların anlayabileceği bir üslup ve akıcılıkla anlatabilmesidir.

Burada cümlenin uzun kurulmuş olmasının altında yatan nedenlerin klinik bir anlamı var mıdır, bilmiyorum. Ama yazarla baş başa kalabilmiş olsaydım, beni incitmeden dünyevi hırslarım için edebiyatı kullanmamam gerektiğini bana anlatabileceğinden eminim :))

Şimdi yazarın hâkim olduğu psikiyatri ve yazarlık konumundan rol çalmadan incelememize dönecek olursak; Bu kitabın Sadettin Ökten’le birlikte yapılan radyo konuşmalarından oluşmasından dolayı teknik bir değerlendirmeden uzak durarak bende yaptığı çağrışımlardan bahsetmek istiyorum.
Kitabın genelinde Kemal Sayar’ın klinik tecrübeleri ve Sadettin Ökten’in birikiminin bende bıraktığı en kuvvetli etki; tüketim toplumu, şehir mimarisinin insana yansımaları ile, modern dünyanın bireyi önce doğaya, sonra diğer insanlara ve en son kendine yabancı hale getiren yalnızlığını görmekti. Bu yalnızlık ne kadar çok imkâna sahip olursa olsun şehirde yaşayan insanda bir moral düşüklüğü olarak göze batıyor. Sebebi her zaman açıklanamayan bu can sıkıntısı hakkında Karabatak Dergisi Sayı: 47 ‘nde yayınlanan bir röportajda Prof. Dr. Oktay Taftalı’ya kulak verelim:
“Kimi sabah kalktığınızda kendinizi anlamsızca kötü hissettiğiniz, nedenini kestiremediğiniz günübirlik mutsuzluk hallerinizin gerçek nedeni çevrenizdeki çirkin mimaridir. Daha güzelini ve doğrusunu bilmediğiniz sürece, çirkin mimarinin mutsuzluğunu yaşarsınız ama tanımlayamazsınız. Öyleyse ben tanımlayayım: çirkin mimari mutsuzluk nedenidir.”

Tüketim toplumu sadece bizim ilkemize mahsus sorunlar üretmiyor. Kapitalist toplumun dünyanın genel-geçer bütün kuralları homo economicus ortak paydasıyla insanı tüketerek mutlu olmaya itiyor. Farklı derecelerde bütün dünyanın ortak bir sorunu olarak doğal kaynakları ve insani değerleri hızla tüketen bu çılgınlık, bizim ülkemizde kendine has bir yapıda sorunlar üretmeye devam ediyor.

Avrupa kendi medeni birikimi ve geçmişi ile sanayi devrimi aracılığıyla dönüşen toplumu içinde bu sorunu daha farklı boyutta yaşarken biz de onlar gibi tüketmek ve rahat yaşamak sevdasına kapıldık. Ama onlar kadar güçlü bir sanayi devrimi yaşamadık, üretime onlar kadar katılmadık. Hatta şimdi katılmak ve üretmek de istemiyoruz. Sadece tüketmek ve kendimizi değerli hissetmek istiyoruz. Bu rüzgâra kapılarak kendimizi damdan düşer gibi alışveriş merkezlerine atarak hepimiz değerli hale geldik! (Burada damdan düşer gibi ifadesi okuyucuların sıkılmaması için kullanılmıştır.)

Küreselleşme ve uluslararası şirketler aracılığıyla, güya insanı ön planda olduğuna inandıran bu algı, en büyük enerjisini reklam sektöründen almaktadır. Anı yaşa, kimseye hesap vermek zorunda değilsin, sahip olduğun eşyan çevrendekilerden daha önemlidir, sen değerlisin, o halde daha iyisini almaya layıksın. Reklam sloganları hep senden ve senin değerinden bahsediyor nasılsa. Çünkü ihtiyaçlar bekletmeye gelmez. Şu an için paranız yoksa bile borçlanarak bu mutluluğa ulaşmanız için sizi bankamıza bekliyoruz. Kalbinizin sesini dinleyin. Hayallerinizi bekletmeyin!

https://www.youtube.com/watch?v=6aRzyYI70zU

Bu tüketim çılgınlığının bizdeki yansıması doğal olarak bize mahsus gariplikler de içerebilir. En iyi telefonu almak için böbreğini satılığa çıkaran gencin seviyesine çıkma ihtimalî de bulunabilir. Veya borç harç aldığı telefonu gözü veya beli kadar korumasına neden olabilir. Burada efsaneye konu olan abimiz için küçük bir link bırakalım.

https://www.youtube.com/watch?v=LroMgn7MyoA

İstersek buna gülüp geçebiliriz. Ama maaşından daha fazla parayı taksitle veya borçlanarak alan herhangi bir insanın veya üç saatlik düğün için üç yıl borç ödemek zorunda kalan genç bir çiftin dramı bundan daha hafif olmasa gerektir.

Kitaptan somut bir örnekle ihtiyaç kavramının ne olduğuna devam etmemiz gerekirse, Bosna savaşını yaşamış Amina Jesenkoviç’e kulak verelim:
“Evim elektronik aletlerle doluydu. İşe bakın ki savaş sırasında elektrikler yoktu. Elektrikler olmayınca bunların da anlamı kalmadığını o zaman anladım.” (S.16)

Burada anlatılmak istenen eşyanın vazgeçilmez olmadığı hususu, kısmen de olsa ülkemizde deprem tecrübesiyle yaşandı. İnsanlar vazgeçilmez sandığı evlerine ve eşyalarına düşman gözüyle baktı. Deniz manzaralı muhteşem evler birden boşaldı ve insanlar parklarda iç içe yaşadılar.
Bu örnekleri artırabiliriz. Ama sizi daha fazla üzmek istemeyiz, çünkü siz değerlisiniz :))

Şimdi bu kadar karamsar bir tablo çizdikten sonra, ne yapalım, ölelim mi yani?
Hayır, sadece eşyanın bize hâkimiyetini fark etmek için küçük bir tuğla koymak istiyorum. Burada ütopik şeyler önermek iddiasında değilim. Bir tek eşyanın vazgeçilmez olmadığını anlamak bir adımdır. Harvard’da doktora yapan bir çift bunu çok radikal bir biçimde fark etmiş ve hayatlarında kullanacakları eşya sayısını 100’e indirmeye karar vermişler. Bu sadece romantik bir söylem olarak kalmamış, bunu uygulamış ve kitabını yazmışlar. (S.44)

Hiçbirini yapamazsak en azında şiir dinleyelim. Eğer gökdelenlerin arasından fırsat bulabilirsek “Göğe bakalım”. Biz göremesek bile “Turnalar hep uçsun”

https://www.youtube.com/watch?v=DJwYQsop2mU

İncelemeden daha çok bir doğa güzellemesi olan bu yazıya iki teşekkürle son vermek istiyorum. Birincisi; bu güzel hediye için https://1000kitap.com/Mabel35, diğeri de buraya kadar sabredip okuyanlar için.

Gökten üç elma düştüğü zaman takılıp kalmasın çatılarda diye…
Keyifli okumalar :))
224 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Kitabı okumanız için buraya ne yazmam gerekiyor bilmiyorum lakin istediğim bu...!

Yüksek Lisans Hocamın önerisi ile başladım Kemal Sayar okumaya, ne de güzel etmişim...

Şimdi ise ben size öneriyorum
Ki sorunları söyleyenin çok çözüm üretenin olmadığı bir zamanda böyle bir "Değer" karşımıza çıkmış bulunmakta...

Okumalısın...
224 syf.
Kitapta, hızın ve değerlerini yitirmiş bir toplumun kurtuluş çağrısı yapılır. Modern çağ, mahremiyeti, ikili ilişkileri ve teknolojinin getirdiği sosyal çarpıklıkla beraber insanların hayatına sirayet etmeye başlamıştır. ‘Yavaşla’ ve ‘Bu dünyadan bir defa geçeceksin.’ mesajlarıyla okuyucuya bir dinlenme noktası yaratmıştır. Ebeveynlerin sorumlulukları hatırlatılmış, gençlere nasıl yaklaşılması gerektiğine dair önerilerde bulunulmuştur. Ayrıca, gençlere geleceğin mimarları oldukları anlatılmış, umudunu kaybeden gençliğin sorunlarından ve sonuçlarından bahsedilmiştir. Çağın sosyolojik ve psikolojik problemleri bireyler üzerinden hikâyeleştirmelerle ve anılarla desteklenip örneklendirilmiştir. Bilimsel bir makale tadında olan ama bir o kadar da akıcı bir dil kullanılan kitap, okuyucuları sıkmayacak, aksine bu sorunların farkında olan bir başkasını görmüş olmak kitabın albenisini artıracaktır.
256 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Kalbini açabilene, en iyi öğretmendir hayat.”

Sayar dan hayat kaidelerine dair bilimsel, toplumsal ve duygusal aforizmalar içeren kitap hayata ve olaylara karşı yepyeni bakış açıları sunuyor.

Hepimizin farkında olduğunu sandığımız durumların aslında hiç de farkında olmadığımızı yüzümüze adeta bir tokat gibi çarpıyor.

Olgular üzerinden temellenen kitap, sade ve anlaşılır dili ile Sayar’ın özgün muhakeme yetenegi de birleşince adeta bir farkındalık şöleni sunuyor. Bize de bu güzel eseri keyifle okumak, idrak etmek ve ders çıkarmak düşüyor.

Umudumuz baki göğümüz mavi kalsın.
144 syf.
·3 günde·Puan vermedi
‘’Hayat, teselli olmaktır , herkes tesellisini kendi nev’inden arar‘’

kitabın adının ilham alındığını tahmin ettiğim bu söz Yusuf Hemedani’ye ait. Kemal Bey bu sözü; “Hayat, teselli bulmaktır” olarak kabul etmiş ve öyle de işlemiş bir denemesinde.

Kemal Sayar, daha evvel okumamış olanlar için söyleyecek olursak; Psikiyatri dalında Profesörlük titrini kazanmış ve bu alanda çeşitli çalışmalar, faaliyetler yürüten birisidir. Edebiyat yönü kuvvetlidir, şiirler yazar ve meramını iyi bir biçimde anlatacak belâgate sahiptir. Kitapları, “haydi aslanım, elbette ki yaparsın” gazını veren kişisel gelişim kitapları ya da içeriği boş, havada kalan, gerçekçilikten uzak telkinlerle dolu psikoloji kitaplarından farklıdır. Halleşmeye dayalı, irfanı ve bilgeliği kendine rehber edinen, zamana ve zemine uygun tespit ve reçeteler sunar size. Bunu da dostça yapar. Ben bir teneffüs arası gibi görürüm Sayar kitaplarını. Sürekli değil, arada, nefes darlığı yaşadığınızda, bu zaman için iyi gelir.

Peki bu kitabında ne anlatıyor? Aslında bu kitabı daha evvel hiç Kemal Sayar okumamış biri için iyi bir tanışma kitabı. Çünkü önceki kitap ve yazılarından en beğenilenlerinin derlemesi. Geneli kısa denemelerden oluşuyor. Akıcı ve samimi bir anlatım söz konusu. Öyle ki okurken bir üst perdeden, bir şeylerin size dikte edildiği, ya da “şunu şöyle yap, bunu da böyle et” diyen üstün, ukala bir dil kullanımı söz konusu değil. Okurken O konuşuyor ve siz, söz ve manayı severek, alıcı olarak dinliyorsunuz. Zaman zaman size de söylenen bir sözün araladığı kapıdan girme fırsatı doğuyor ve siz de etkin bir katılımcı olarak, söz alarak eklemeler yapabiliyorsunuz.

Mesela O anlattı ben dinledim. Bu çağ için; delicesine bir hızın hâkim olduğu ve insanların ne yaptığını bilmeden yaşadığı bir zaman dedi ve ekledi; “Fakat, hız öldürür. Her şeyi daha hızlı yapmak bize daha az zaman bırakır”. Düşündüm, her şeyi hızlı yapmaya çalışan modern insanın, bu zamanda ne kadar yarım kaldığını ne kadar eksik, yabancı ve yalnız hissettiğini hatırladım. Çok şey yapmaya çalışırken, yaptığı şeylerin hep eksik ve yarım kaldığını ve bunun da doyumsuz hissettirdiğini hatırladım. Sonra, “her şeyden biraz kalır / kavanozda biraz kahve, / kutuda biraz ekmek, / insanda biraz acı. / insanda biraz mutluluk” diyen Turgut Uyar geldi aklıma ve sonra “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” diyen Gülten Akın. “Her şeye yetişmek isterken hiçbir şeye yetişememek, her şeye sahip olmak isterken aslında hiçbir şeye sahip olamamak…” Ancak durup düşündüğümüzde hatırlayabildiğimiz, farkına varabildiğimiz sorunu gördük ve dahi yaşıyoruz ya hani, bildik. Kemal Bey, çözüm için Yavaşlığa Övgü’ler söyledi. Anlayarak, hayata nüfuz ederek, hayatın kalbine dokunarak yaşamak gerektiğinden bahsetti ve dedi ki; “Sevmek için zaman ayırmak gerekir. Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız. Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.”

İnsan eğer sevemiyor, merhamet etmiyor ve hissedemiyorsa, o zaman tabiatının dışına çıktığı için hayatı yaşamakta ve anlamlandırmakta zorluk çekiyor. Bunun için bu değerlerin bilgisine sahip olmak, yaşama pratiğinde bu değerleri işletmek gerekiyor. Yazarımız, merhamet için güzel, kalıcı ve pratik bir bilgi tanımı yapıyor: “Merhamet, senin mutluluğun olmazsa benim de mutlu olamayacağımın bilgisidir”. Herkesin birbirine bigâne kalmaya başladığı, duyguların donuklaştığı ve hiç kimsenin bir diğerinin kalbine dokunamadığı adeta ‘ölmüşlük hissi’nin yaygınlaştığı modern zamanda insan, “merhametin ruhun panzehiri” olduğunu anladığında, bu dönüştürücü ve iyileştirici güçle, adeta bir başkasında tekrar doğabilecek ve soğrulan yaşam enerjisini kazanabilecektir. Çünkü, “İnsan, kendi sınırlarının ötesinde bir alana gittiğinde, sadece kendisi için değil başkaları için de var olduğunu hissettiğinde, çok daha güçlü bir canlılık hissi tecrübe eder.”

Çünkü, sosyal bir varlık olarak yaratılmış olması insanın; iletişime muhtaç olmasını, sesinin bir başka seste yankılanması gerekliliğini ve ancak duygu-fikir etkileşimiyle ilerleme kaydedebileceği sonucunu doğuruyor. Yani ruhsal manada sağlıklı kalabilmesi için bu etkileşim, gıda ihtiyacı kadar zaruri. Çünkü diyor doktorumuz, “insanın bir başkasında kendisini yankılama, bir başkası tarafından sevilip onaylanma ihtiyacı ömür boyu sürer”.

Kalbinde bir merhamet devrimi yapan ve insanların kalbine dokunarak yaşamayı kendine düstur edinen insanın önünde mutluluk için tek engel, zaman kalıyor. Hazza dayalı hızlı yaşanan hayat, yavaşlatılarak, anı ıskalamadan, kıymetine ve tadına vararak, her şeyin yerinde ve zamanında yaşanmasıyla mutlu olunacağını söylüyor doktorumuz. Tam burada çok hoşuma giden bir ifade var; “şimdi ve burada olmak”. Bu oldukça net ve akılda kalıcı bir reçete. Kemal Bey bu konuda şöyle diyor: ”Mutluluk için asgari olarak ihtiyaç duyduğumuz bir şey var: Bütün kalbimizle ‘şimdi ve burada’ olmak ve arzunun, hırs ve tamahkârlığın dikkatimizi çelmesine izin vermemek…” Tüm bu uyum yakalandığında, insan ve zaman ilişkisindeki anlam ahengi kurgulandığında, insanın mutlu bir şekilde yoluna devam etmesi mümkün görünüyor.

Kitap bu nevi ciddi problemlere çözüm üzerine yorumlar getiriyor. Merhametsiz bir dünyanın onarımı, mutluluk hastalığı, modern kibir, mevsimlerin insanlara ettiği fenalıklar, gelmeyen yetişkinlik, spor dalı olarak anne-babalık, küskünler, mağlup – galip, vb. gibi ilgi çekici başlıklar altında, genelinin faydalı olacağını düşündüğüm güzel denemeler var. Mutlaka faydası olacaktır diye düşünüyorum.
224 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Geçenlerde fark ettim; durup düşününce, durmaya düşünmeye vakit ayırınca fark ettim. Öğretmenliğe başlayalı 20 yıl olmuş. Ne okullardan geçmiş, ne öğrencilerle ders yapmışım. Saçlarıma kırağılar düşmüş, geleceğe dair hayaller kurmak yerine bir kaç güzel hatıraya sığınır olmuşum. “Haydi anlat bakalım şu 20 yılı" deseler, bir kompozisyon yazacak kadar bile hatıram yok. Hayatın en güzel günler metruk bir Manastır gibi yıkık dökük kalmış.

Faruk Nafiz “Han Duvarları” nı Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya giderken bir kaç günlük süreçte yazmıştı. İnsan bunu duyunca yaşadığı -af edersiniz- yaşamadığı günlere hayıflanıyor.

Artık hiçbirimizin durup düşüneceği vakti kalmadı. Ruhumuzu daha hızlı bir dünyaya sattık. Hayat öyle hızlı ki bir kaç gün geriden takip etseniz taşradan gelen yaşlı köylü ilk kez geldiği bir şehirde kendini nasıl ürkek hissediyorsa siz de öyle kalıveriyorsunuz. Tanımayanlar "Yazık garibe." deyip yüzünüze selam ruhunuza huzur vermeden geçip gidiyorlar.

Oysa güzellikler, onları seyretmek için duranlara ancak bir şeyler söyler. Sesini duyanlara konuşur.

Modern hayat bizi bir hız yarışının içine çekti, öyle ağır bedeller ödetiyor ki... Koşarken anlamıyoruz ne kadar ücret ödediğimizi. Cebimize sıkıştırılan bir kaç lira hakikati perdelemeye yetiyor.

Kemal Hoca: “Yavaşla, çünkü bu hayattan yalnız bir kez geçeceksiniz.” Diyor. Bu konuda söyleyeceği daha çok şey var...
264 syf.
Sevgili Tasavvuf Okurları;

Psikoloji'nin ilgi çekici derinliklerini mutasavvıfların 'ben'likten kopma serüveninde tefekkür etmeyi dilerseniz, içeriğiyle, bakış açısının sadeliğiyle ve ilmi donanımıyla ruhunuza iyi gelecek bu eseri kütüphanenize kazandırın derim.

Kemâl Sayar imzası taşısa da, pek çok müellifin katılımıyla gerçekleştirilmiş başarılı bir yapıt.Makaleler psikoloji ve tasavvuf üzerine uzun yıllar çalışmalar yapmış uzmanların kaleminden... Bu yazarlar eserin başında tanıtılmış, benim için çok mühim bir kısımdı zira, birkaç ismin dışında hiçbir yazara aşinâ değildim ve yeni keşiflere güzel bir kapı açtı...

Tasavvuf, kendini bulmanın öğretisi... Çağlara ve bütün modern akımlara telkinlerde bulunabilecek denli güçlü ve insan ruhuna şifa verme iddiasında son derece etkin.

Fıtratında tekâmül etme, gelişme, bulunduğu hâli her gün biraz daha iyileştirme ve kalibre etme güdüsünü tüm yoğunluğuyla taşıyan İnsanoğlu, kendinde bulduğu sonsuzluğu nefsiyle mi, kalbiyle mi, ruhuyla mı izah ediyor. Çekirdekte hareket bulan, ısınan asıl mesele bu...

Korkular, arzular, insani duygular bir kördüğüme ulaştığında devreye giren psikoterapik yöntemlerin tasavvufla benzerlikleri ve farklılıkları nelerdir? Bu soru üzerine çok keyifli bir seminere dönüştürülmüş 'Sûfi Psikolojisi'...

"Kâlp İlâhi ışığın tahtıdır." hakikâtinden yola çıkılarak, nefsi ıslah etme mücadelesinde sarfettiği emeğin, bilgeliğine neler kattığını müşehade ediyoruz.

İbn-i Sinâ'nın nefs mertebelerinden, Jung'un (Psikoterapide ki karşılıklı etkileşim yaklaşımından yola çıkılarak) tasavvufta ki mürşit- mürit ilişkisinin tahliline, Cüneyd-i Bağdadi'nin Tevbeye bakışından, Şibli'nin tasavvufa adım atışına, Deikman'ın Sufi'nin kendini rehabilite etmesi ile kendi mistik çalışmaları arasında kurduğu anlamlı bağdan, Mesnevi'de ki kısa hikayelerin psikanalitik tahliline dek çok kapsamlı bir araştırma...

Peki, tasavvufta ruhsal gelişimin ilerleme aşamaları nelerdir? Ruhsal olarak hangi safhalar aşılmalıdır ki kâmil insan mertebesine erişilebilsin?

Birinci Aşama; TEVBE
Psikoloji diliyle; İmpulsif davranışlar ve yasaklanmış arzular için af dilemek. Psikoterapinin oldukça yakınlık duyduğu, yapıcı suçluluk duygusu, sıkıntı veren davranıştan kurtulma ve kendini gözlem altında bulundurma Sufi'nin kişilik bütünleşmesi için ilk merhalesi ile örtüşmektedir...

İkinci Aşama; VERÂ
Korku ve Ümit rasında yer almak ve nefsin kendini kınaması.
Psikoloji de Ümit, düş kırıklığına katlanmanın, arzu ve istekleri erteleyebilmenin, gerçekliği tahlil edebilmenin adıdır.Kendisini kınayan nefs ise Süperego ile benzerlikler göstermektedir.

Üçüncü Aşama; ZÜHD
Dünyanın heva ve hevesini terketme, bilgeliğe erişme...
Zühd Psikolojide olgunluk ve kişilik bütünleşmesi ile örtüşmektedir.

Dördüncü Aşama; FAKR
İç ritmini, sahip olma doyumuna tercih etmektir.
Psikopatolojik özellikler olarak hırs, tamahkârlık ve sahip olma arzusunun, temel iç yoksunluğa ve güvensizliğe işaret etmesi Sûfi 'nin sağlıklı bir yol üzere olduğunun izahı gibidir.

Beşinci Aşama; SABIR
Sûfi bu aşamada inancın özüne yâni tahammül evresine ulaşır. Sabrettikçe iç huzura ve serinliğe erişir.
Psikolojinin sabrı bilişsel ve bilinçdışı sahalara uyumlu bulması, onun ne denli büyük bir zorluklar yumağı olduğunu bana açıklamıştır :)

Altıncı Aşama; TEVEKKÜL
Rahman'a sonsuz güven, gayretin Rabbe edilen dua mesabesine çıkarılması ve kararlılık.Tevekkül ulvi zenginlik... :)

Yedinci Aşama; RIZA

Sufi'nin, derin bir içsel tatmin ve hoşnutluk duyduğu, İnsan-ı Kâmil 'in ben'likten kurtulduğu, mutlak teslimiyet makamı...

Rahman, hepimizi bu mertebeye erişme gayreti içerisinde olma iştiyakına lâyık eylesin...

Derin saygımla...
488 syf.
·63 günde·Beğendi·9/10
"Hayatta gerçekleştirmeyi en çok istediğiniz ilk beş şeyi düşünün.

Şimdi de gün içinde zamanınızı en çok ayırdığınız beş şeyi.

Listeleriniz arasında ortak tek bir madde bile bulamayacağınıza eminim."

İslami Bir Bakışla Zaman Yönetimi ile ilgili katıldığım bir yayında Fatma Bayram önermişti bu yöntemi, listeye bakakalacaksınız demişti. Dersin hemen ardından yaptım ve gerçekten hayretler içinde kaldım.
Hayatta benim için başarmanın en çok önemli olduğu ilk 5 şey arasında youtubeda vlog izlemek yoktu, whatsappta arkadaşlarımla boş yapmak yoktu, netflixin yeni çıkardığı dizileri izlemek yoktu.

Taylor Swift'in hayatında neler oluyor, bu şarkısı kim hakkında acabaaa diye araştırmak...
Yoktu.

Günde dokuz-on saat uyumak...
Yoktu.

Değil ilk 5'i ilk 100'lük liste yapsam yine de listeme dahil etmeyeceğim eylemler için saatlerimi harcıyordum.

Ağ kitabı yukarda da saydığım youtube, whatsapp, instagram, bilgisayar oyunları gibi zamanımızı ve emeğimizi verdiğimiz mecraların bizim psikolojimizi, zihinsel gelişimimizi, kendimizi nasıl gördüğümüzü, aile illişkilerimizi, dünyaya bakış açımızı, çocuklarımızı nasıl etkilediğine dair yapılan, bazen birbirinden farklı sonuçlara bazen de birbirini destekleyen sonuçlara ulaşan akademik çalışmalara, deneylere yer vermiş belki de bu alanda bulabileceğiniz en geniş kapsamlı, en güncel Türkçe eser olabilir. Okuması da bu sebeple bir miktar yorucu ve mesai istiyor.

Zihnimiz de diğer tüm organlarımız gibi bize emanet. Emanet bilincinin yavaş yavaş solmaya başladığı bu dönemde midemize olan düşkünlüğümüz bizi yeni hastalıklarla tanıştırırken zihin oburluğunun etkilerini görmemiz biraz daha zaman alacak gibi duruyor.
Sherlock dizisini izleyenler bilirler. Sherlock zihnini bir hard disk olarak tanımlar ve içine sadece yararlı bilgileri koyduğunu söyler. Bu hepimizin ihtiyaç duyduğu bir bakış açısı aslında, zira şu an kir toz içinde kalan başka bir organımız var mı? İnstagramda parmağınızla indiğiniz ve gördüğünüz her kare zihninizde yer işgal ediyor, dikkatinizi verip bakmasanız dahi. Dinlediğimiz müzikler, ezbere bildiğimiz replikler... Zihinlerimiz istila altında ve işgalci güçleri biz alıyoruz topraklarımıza, bazen nasıl oldu anlamadan.

"Saat ne ara 11 olmuş ya, daha ders çalışacaktım?"

"Namazın çıkmasına ne zaman 5 dk kaldı ya?"

Tanıdık geldi mi? Kendi hayatımda, irademi elden bırakıp da dopaminin peşine düştüğümde sıklıkla dökülür bu cümleler benden:
"Yenilik bizi her zaman heyecanlandırır. Beynimizin kimyası yeniliği ödüllendirmeye ve bizi mutlu hissettirmeye programlanmıştır. Zaman tüneline her bakışımızda yeni ve tahmin edemeyeceğimiz bir şeyle karşılaşacağımızı düşünüyoruz. Aradığımız o yeniliği bulsak da bulamasak da sürekli o yeniliği yakalamak için yeniden bakma ihtiyacı hissediyoruz."

Kitabın son bölümünde " Dijital Detoks" diye bir başlık var. Okuduğum bölüm gereği "Bunca şeyi aklımda nasıl tutucam ben ?" korkusu belli bir noktadan sonra bizi sarmaya başlıyor. Zihnime nasıl daha iyi davranırım üzerine uzun uzun okumalar ve dinlemeler yaptığım dönem de, bu zamana tekabül ediyor. Sınav haftası yaklaştıkça bu detoksu uygulamayı son bir yıldır adet edindim, hatta zihnimin zinde olması o kadar hoşuma gitti ki sınav olmasa bile yapmaya cesaret ettiğim her an deniyorum. Cesaret falan dedim ama öyle abartılı bir şey yok. Tek yapmamız gereken kontrolü elimize almak. Teknolojinin kullandığı değil, teknolojiyi kullanan olmak. Hepsi bu. Kısaca "Uyanık" olmak.

"Uyanık olmak."
Bu da bizi, bizi kimler uyutuyor ki acaba sorusuna götürüyor.

"İşte böylece Firavun kavmini aptallaştırdı." (Zuhruf-54)

Firavun kavmini işkence ederek değil, korkutarak değil tam aksine onları zevkten dört köşe hissettirerek kontrol ediyordu. Sihirbazlarını kullanıyordu. Halk onları izliyor, kandırılıyor, bir illüzyona kapılıp gidiyordu. Gerçek dünyada neler olduğundan bihaber yaşıyorlardı. Bu ayetle günümüz arasında bir ilişki kurabiliyoruz değil mi? Mesele sadece zaman israfı değil, mesele o ekranlardan yayılan mavi ışıkla düşen uyku kalitemiz de değil. Mesele eskiden saatlerce göz göze ettiğimiz sohbetlerin yerinde yeller esiyor oluşu da değil.. Mesele bize bir kere verilen bu ömrü hakkıyla yaşamamız gerektiğini unutmamız. Mesele Müslüman olmanın getirdiği sorumlukları unutmamız:
Ali-İmran Suresinin 110. ayetinde: "Siz insanlığın iyiliği için yetiştirilmiş hayırlı bir topluluksunuz." diye tarif edilir ümmet. İnsanlıkla ilgilenmek demektir Müslüman olmak. Ama biz daha baş parmağımıza hükmedip de ekran kaydırmayı bırakamıyoruz ki nasıl insanlığın iyiliği için çalışalım?

Uyutuluyoruz. İnstagramda gördüğümüz şahane (!) hayatlarla, twitterdaki politik sonu gelmez fayda vermez polemiklerle, karakter öldürüp seviye atladığımız oyunlarla... Bunlar ister dış minnakların :) oyunu olsun ister başka bir şey, başarılı oldukları aşikar.

Askeriyede askerleri eğitmek için kullanılan simülasyonların çok yakın versiyonuna şu an evlerde çocuklar ve gençler erişebiliyor, bir yarbay söylüyor bunu. Geleceğimizi inşa edecek çocuklarımız ekran başında geçirdikleri her dakikayla empati kurma yeteneklerinden, insanlarla iletişim kurma becerilerinden bir şeyler yitiriyorlar. Bizler ekran başında geçirdiğimiz her an annemizin yüzüne daha az bakıyoruz, babamızın nasihatlerine daha az kulak veriyoruz. Arkadaşlarımızla semaverin dibini getiren muhabbetlere dalamıyoruz. Çalıştığımız dersten bir şey anlamıyoruz. Kitap okumaya elimiz zaten varmıyor. Ekran başında geçirdiğimiz her an belki Avustralya'daki orman yangınlarından haberimiz oluyor ama yanı başımızda evlerde kullanılan atık yağları geri dönüşüm kutusundan çalmaya çalışacak kadar yokluk içinde kalmış ailelere gözlerimizi kapatıyor, kulaklarımızı tıkıyoruz.
Ayrıca sosyal medyada gerçekten, dünya için önemli olan haberleri mi görüyoruz sizce? Yoksa hepimiz "bunu bir daha gösterme" butonuyla kendi görüşlerimizden insanların olduğu, göz zevkimize hitap eden görsellerin düştüğü mutlu bir dünya mı inşa ettik kendimize? Bizi rahatsız eden, keyfimizi kaçıran olayları da gündemimiz yapıyor muyuz gerçekten? Ölümü düşünüyor muyuz mesela? Ana sayfamıza düşüyor mu Kuran'dan mesajlar da? Düşüyorsa da ne sıklıkla düşüyor ve bizim zihnimiz asıl kimlerin egemenliği altında?

Ağ kitabı zihinlerimizde egemenlik kurmaya çalışan güçlerin bizi nasıl ağlarına çektiklerini, oynadıkları algı oyunlarını gün yüzüne çıkarmış ve her bölümün sonunda buna nasıl karşı koyabiliriz sorusuna cevaben ipuçları bırakmış okunmaya değer bir eser.

"Bilgi bedende yaşayana kadar rivayettir." demiş yazar, öğrendiğimiz tüm rivayetlerin bilgiye dönüştüğü, "çevrimiçi saatlerimizin azaldığı, sevgi ve tefekküre ayırdığımız zamanın arttığı", "albenili cihazlar yığınında kaybolduğumuz bu çağda yaşamaya değer bir hayat kurabilme" duasıyla...
Selametle.
246 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Kitap 4 ana bölümden oluşuyor.
- Yavaş Güzeldir
-Modern Mutsuzluk
-Modern Zamanlarda Aile
-Benliğin ve Toplumun Krizi
Yazar güncel sosyolojik konuları, sorunları öz ve net bir şekilde ele almış ve dile getirmiştir. Ve hepsinede çözümler getirmiştir.
Zihinlerin dahada olgunlaştığı ve ufkun genişlediği bir eser olmuş. Olaylara ve hayata daha farklı açılardan bakmanızı sağlayacak.

Yazarın biyografisi

Adı:
Kemal Sayar
Tam adı:
Prof. Dr. M. Kemal Sayar
Unvan:
Türk Psikiyatri Hekimi, Akademisyen, Yazar
Doğum:
Ordu, Türkiye, 26 Mayıs 1966
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olan Kemal Sayar, uzmanlığını Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri ana bilim dalında tamamlamıştır. Daha sonra sıra ile Vakıf Gureba Eğitim Hastanesi'nde ve Çorlu Asker Hastanesi'nde Psikiyatri Uzmanı olarak çalışmıştır. 28 Kasım 2000'de psikiyatri doçenti unvanı almıştır. 2000-2004 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Psikiyatri AD Öğretim Üyesi olmuştur. 2002 yılında McGill Üniversitesi'nde Tübitak araştırmacısı olarak ziyaretçi profesör unvanıyla bulunmuş ve transkültürel psikiyatri ve psikosomatik tıp alanında araştırmalar yapmıştır. Daha sonra Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde dört yıla yakın bir süre başhekim yardımcısı ve 13. Psikiyatri Kliniği Şefi , dört aylık bir süre de (vekil) başhekim olarak çalışmıştır. 2008 yılında profesör olarak Fatih Üniversitesi'nde öğretim üyeliğine başlamış ve üç yıl sonra Marmara Universitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri anabilim dalına geçmiştir. Halen Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı başkanıdır. Çeşitli gazete ve dergilerde köşe yazarlığı yapmış, Açık Radyo'da ve daha sonra Star televizyonunda "Ruhun Labirentleri" isimli bir programı hazırlamış ve sunmuştur.TRT'de İnsanlık Hali adlı programı bir yıl yapmıştır. Yirminin üzerinde kitabı olan Sayar, edebiyatla da yakından ilgilenmektedir.

 

 

Yazar istatistikleri

  • 2.025 okur beğendi.
  • 10.319 okur okudu.
  • 749 okur okuyor.
  • 8.192 okur okuyacak.
  • 170 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları