1000Kitap Logosu
Kemal Tahir
Kemal Tahir
Kemal Tahir

Kemal Tahir

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.5
6,8bin Kişi
22bin
Okunma
2.210
Beğeni
51,1bin
Gösterim
Tam adı
İsmail Kemalettin Demir
Unvan
Türk Romancı
Doğum
İstanbul, 13 Mart 1910
Ölüm
İstanbul, 21 Nisan 1973
Yaşamı
Yaşamı 13 Mart 1910’da İstanbul’da dünyaya geldi. Gerçek adı İsmail Kemalettin Demir'dir. Babası, II. Abdülhamit’in yaverlerinden Yüzbaşı Tahir Bey; annesi, Osmanlı sarayında Abdülhamit’in kızı Naile Sultan’ın hizmetinde bulunan Nuriye Hanım’dır (Saraydaki adı “Hubser” idi). Ailenin en büyük çocuğu idi. Babasının görevleri nedeniyle ilk öğrenimini imparatorluğun değişik yerlerinde sürdürdü. Ailenin 1923’te İstanbul’a yerleşmesinden sonra eğitimine Galatasaray Lisesi’nde devam etti. Annesinin 1926 yılında veremden ölümü ve babasının ikinci bir evlilik yapması üzerine öğrenimini 10. sınıfta iken bıraktı; önce İstanbul’da avukat kâtipliği, sonra Zonguldak’taki kömür işletmelerinde ambar memurluğu yaptı. Sol düşünceyi benimsemesi 1932’de İstanbul’a döndü, Vakit, Haber, Son Posta gazetelerinde röportaj yazarı, çevirmen, düzeltmen olarak çalıştı. 1933’de Kenan Şahabettin, İdris Ahmet, Ziya İlhan, Yakup Kadri, Nuri Tahir, Ertuğrul Şevket, Fakih Özden ve Arif Nihat Asya gibi yazar ve şairlerle “Geçit” adlı bir edebiyat dergisi çıkardı. Geçit Dergisi kadrosundan Ertuğrul Şevket (Avaroğlu), Babıali’de tanıştığı Kerim Sadi Türkiye Komünist Partisi üyesi olan komşusu “Sarı” Mustafa Börklüce ve onun aracılığı ile tanıştığı şair Nazım Hikmet gibi sosyalist aydınlarla arkadaşlığı sonucu sosyalist fikirleri benimsedi. 1934-1936 arasında Yedigün ve Karikatür dergilerinde sekreterlik yaptı. Varlık ve Ses dergilerinde takma adlarla şiirler yayımladı, Karagöz gazetesinde başyazarlık, Tan’da yazı işleri müdürlüğü yaptı. İlk kitapları İlk kitabı, 1936’da yayımladığı “Namık Kemal için Diyorlar ki” adlı kitapçık oldu. Kitapçık, Namık Kemal hakkında yaptığı yedi soruluk ankete çeşitli şair ve yazarlar tarafından verilen yanıtlardan oluşmaktaydı. Falih Rıfkı Atay, Vâlâ Nureddin, Hüseyin Cahit Yalçın, Peyami Safa, Ercüment Ekrem Talu, Sadettin Nüzhet Ergun, Kerim Sadi Cerrahoğlu, Dr. Fuad Sabit, Nâzım Hikmet, Hüseyin Avni Şanda ve Suat Derviş’in yanıtlarını ve Kemal Tahir’in onlar hakkındaki saptamalarını içeren kitapçık, edebiyat dünyasında geniş yankı buldu. 1937’de ikinci kitabı olan “Bir Çalgıcının Seyahatı” adlı romanı yayınlandı. İstanbul’un tanınmış gazeteciler arasına giren Kemal Tahir, 1937’de İzmir’de öğretmenlik yapan Fatma İrfan Akersin ile ilk evliliğini yaptı; bu evlilik Kemal Tahir’in 1938’de hapse girmesi nedeniyle devam etmedi ve 1940 yılında boşanma ile sonlandı. Donanma Davası Kemal Tahir, bahriyede görevli kardeşi Nuri Tahir, Nâzım Hikmet, Hamdi Alev, Emine Alev, Hikmet Kıvılcımlı, Fatma Nudiye Yalçı, Kerim Korcan, Mehmet Ali Kantan, Seyfi Tekbilek ve Hüseyin Durugün'le beraber “askeri isyana tahrik ve teşvik” suçlaması ile 13 Haziran 1938’de tutuklandı. Suçlanmasının nedeni astsubay olan kardeşi Nuri Tahir’e Sabahattin Ali’nin bir kitabını vermek idi. “Donanma Davası” veya “Bahriye Olayı” diye adlandırılan bu dava nedeniyle Donanma Komutanlığı Mahkemesi’nde yargılandı, 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Cezaevi yılları Çankırı, Çorum, Kırşehir, Malatya cezaevlerinde 12 yıl hapis yattı. Hapishanedeki yıllarını okuyarak ve “sarı defterine” yazarak gecirdi. Takma isimle mizah öyküleri ve polisiye romanlar kaleme alan yazar, 1954 yılına kadar “Kemal Tahir” adını eserlerinde kullanamadı "Göl İnsanları"’na alacağı iki öyküsünü hapisteyken Cemalettin "Mahir" takma adıyla Tan’da yayımladı. Hapishane yıllarında Fatma İrfan Hanım’a yazdığı mektuplar “Kemal Tahir'den Fatma İrfan'a Mektuplar” adıyla; Nazım Hikmet’in kendisine yazdığı mektuplar “Kemal Tahir'e Mapushaneden Mektuplar” adıyla basıldı. Cezaevinden çıktıktan sonraki yaşamı Yazar, 1950’de çıkan aftan yararlanıp serbest kaldı. Cezaevinden çıkar çıkmaz ikinci eşi Semiha Sıdıka Hanım ile evlendi. Çiftin evliliği Kemal Tahir’in 1973’teki vefatına kadar sürdü; çocukları olmadı 1950’li yıllarda Körduman, Bedri Eser, Samim Aşkın, F. M. İkinci, Nurettin Demir, Ali Gıcırlı gibi takma isimle kitaplar yayımlamayı sürdüren Kemal Tahir’in Amerikalı yazar Mickey Spillane'den çevirdiği “Mayk Hammer” dizisi büyük ilgi gördü. Orijinal kitapların tamamını çevirdikten sonra "Mayk Hammer'in Yeni Maceraları"'nı yazmaya devam etti; böylece Kemal Tahir’in kaleminden dört yeni Mayk Hammer romanı ortaya çıktı. 6-7 Eylül olayları sırasında bir kez daha tutuklandı, Harbiye Cezaevi’nde 6 ay yattı. 14 ay kadar Aziz Nesin ile birlikte kurdukları Düşün Yayınevi'ni yönetti. Metin Erksan, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz ile senaryo çalışmaları yaptı. Kemal Tahir’in ilk önemli eseri olan 4 bölümlük Göl İnsanları uzun öyküsü Tan gazetesinde tefrika olarak yayınlandı, eser 1955'te kitap olarak basıldı. Bu eserde yıllar sonra ilk defa kendi adını kullandı. Romancılık dönemi Göl İnsanları'nı yayımladığı 1955 yılında bir köy romanı olan Sağırdere romanı da yayımlandı. Sağırdere (1955) ve onun devamı olan Körduman’da (1957) Çankırı'nın Yamören köyünden Mustafa’nın serüvenini merkez alarak köylünün sorunlarını, etik değerlerini, köyün ekonomik yapısını, tarih içindeki bağlarından koparmadan sergiledi. Mütareke dönemi İstanbul’unu konu alan Esir Şehrin İnsanları’ndan (1956) sonra yayımlanmış olan Körduman'ı; eşkiyalık olgusuna eğildiği Rahmet Yolları Kesti (1957), Çorum bölgesi insanlarını anlatan roman üçlemesinin ilk iki kitabı Yediçınar Yaylası (1958) ve Köyün Kamburu (1959) izledi (Üçlemenin son kitabı, 1970'de yayılanan Büyük Mal adlı romandır ). 1960’tan sonra tüm dikkatini Osmanlı tarihi ve toplum yapısına yönelterek, devlet, Doğu-Batı çatışması, Batılılaşma ve mülkiyet gibi sorunları derinden kavramaya uğraştı; araştırmaları sonucu resmî tarih söyleminin karşısında, Osmanlı Devleti'nin kültürel ve siyasî mirasını sahiplenen bir romancı haline geldi. Kemal Tahir’in kendisiyle, Osmanlı Devleti, Cumhuriyet ve Batılılaşma ile hesaplaşmasının sonucu olarak 1965 yılında Yorgun Savaşçı adlı romanı ortaya çıktı. Resmi tarih söylemine aykırı görüşler içeren bu eser, tarihi çarpıtmakla eleştirildi. 1980 yılında romanın TRT tarafından filme çekilmesi ile yeniden gündeme gelen eleştiriler, 1983’te filmin başbakan Bülent Ulusu’nun emri ile yakılmasına yol açtı. 1965 yılının Nisan ayında Cumhuriyet Gazetesi’nde tefrika edilen Bozkırdaki Çekirdek romanı, Kemal Tahir’in çok tartışılan eserlerinden birisi oldu. Bu eserde Köy Enstitülerinin tepeden inmeci bir yaklaşımla kuruluşunu eleştirerek iktidarla ters düştü. 1967’de en önemli eserlerinden birisi olan Devlet Ana yayımlandı. Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu ele aldığı bu romanda “kerim devlet” kavramını ortaya attı.Batılılaşmayı eleştirdi.Yerli bir sosyalizm oluşturmaya çalışarak Marksistlerin tepkisini çekti. 1968’de Yorgun Savaşçı ile Yunus Nadi Armağanı’nı, Devlet Ana ile Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü kazandı. Kemal Tahir, 1968'de aldığı davet üzerine SSCB'ye gitti. 1970'de akciğer ameliyatı geçiren Tahir, 21 Nisan 1973’te geçirdiği bir kalp krizi sonucu İstanbul’da yaşamını yitirdi. Cenazesi, Sahrayıcedit Mezarlığı’na defnedildi. Ölümünden sonra Yazarın “Namuscular”, “Karılar Koğuşu”, “Esir Şehrin İnsanları”, “Dam Ağası”, “Bir Mülkiyet Kalesi” romanları ölümünden sonra yayımlandı. Kemal Tahir kitaplarının yayının devam etmesi için ölümünden sonra eşi tarafından "Kemal Tahir Vakfı" kurulmuş; Kadıköy’deki hayatının son yıllarını geçirdiği ev, ziyarete açılmıştır. Yazarın kitapları Halit Refiğ, Metin Erksan, Atıf Yılmaz gibi yönetmenler tarafından sinemaya aktarılmıştr. Düşünceleri Düşüncelerindeki çıkış noktası Marksizm ile Türkiye gerçeği arasındaki bağlantı sorunuydu. Siyasi eylemlere de katılmış bir yazar olarak, Türkiye'de kendi algıladığı siyasal, sosyal, kültürel yapı ile Marksizmin sunduğu çözüm arasında bir çelişki görüyordu. Türk toplum yaşamına uymadığına inandığı batılılaşmaya ilişkin yargısı da Marksizmi yetersiz bulmasına bağlıydı. Çünkü Marksizm, "Türkiye'de 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinin siyasal ve kültürel uygulamalarını bir ticaret burjuvazisi devriminin sonucu" olarak değerlendiriyordu. Kemal Tahir ise böyle bir sınıfın varlığından kuşkuluydu. Böylece hem Marksizmin, hem de batılılaşmanın ürünü olan cumhuriyet dönemi resmi tarih görüşünün aşılması düşüncelerinin temel noktası oldu. Marx ve Engels'in doğu toplumlarıyla ilgili görüşlerini araştırdı. Cumhuriyet dönemi resmi ideolojilerinin dışında kalan Ömer Lütfi Barkan, Mustafa Akdağ, Halil İnalcık, Niyazi Berkes, Şerif Mardin gibi bilim adamlarının eserlerininden vardığı sonuca göre, Osmanlı-Türk toplumu, Marksizmin toplumların sosyo-ekonomik süreçte birbirini izleyen zorunlu aşamalar olarak gördüğü ilkel topluluk / kölecilik / feodalite / kapitalizm sürecinde yer almaz. Kendi kültürel ve sosyal yapısından kaynaklanan çok daha özel bir gelişme süreci, dinamikleri ile yapısal farklılıkları vardır. Bu nedenle batılılaşma, gerekli altyapısı olmayan bir topluma, soyut ve biçimsel bir üstyapı getirme çabasından başka bir şey değildir. Köklü bir ekonomik ve toplumsal devrim yapılmadan başlatılan tepeden inme uygulamalar taklitçiliktir. Bu ana fikir çerçevesinde eserlerinde Osmanlı toplumunun kölecilik ve feodalizmden çok farklı ve insancıl bir temel üzerine kurulduğunu anlatmayı amaçladı. Romanlarında da "Türk insanı ve Türkiye özeli" olgusunu ortaya çıkarmaya çalışmadı. Roman tamamen içinden çıktığı toplumun yapılanmasına bağımlıdır. Romanı diyalektik bir tür olarak anlamak ve insan muhayyilesine katkısını kavramak, romanın dünyayı belirlemek için sarfettiği çabaların biçimsel gerçekçilik tekniklerinin kullanımına bağlı olduğunu da anlamaktır. Don Kişot' un şövalye romanlarının kahramanlarına benzeme teşebbüsünün gülünçlüğü sadece model imkânsızlığı ışığı altında kavranabilir. Tam bu noktada Kemal Tahir'in önemi belirir. Zira Türk romanında bu meselenin taşını kaldıran ilk romancıdır. Romanları, Osmanlı Devleti'nin XIV. yüzyılda kuruluşundan XX. yüzyıla kadar Türk toplumunda bir Osmanlı sürekliliği arayışıdır. Toplumsal gerçekçi çizgide sürdürdüğü yazarlık yaşamında eserlerinde yalın bir dil kullandı. Bilhassa Orta Anadolu Türkçesini dilinin odak noktasına koydu. Diyaloglarla zenginleştirdi, karizmatik karakterler yarattı. Roman Esir Şehrin İnsanları (1956) -1 Esir Şehrin Mahpusu (1962) -2 Yol Ayrımı (1971)-3 Yediçınar Yaylası (1958) -1 Köyün kamburu (1959) -2 Büyük Mal (1970) -3 Hür Şehrin İnsanları (1974) Sağırdere (1955) - 1 Körduman (1957) -2 Rahmet Yolları Kesti (1957) Kelleci Memet (1962) Yorgun Savaşçı (1965) Bozkırdaki Çekirdek (1967) Devlet Ana (1967) Kurt Kanunu (1969) Namusçular (1974) Karılar Koğuşu (1974) Damağası (1977) Hikaye Göl İnsanları (1955) Senaryo Haremde Dört Kadın (1965, Halit Refiğ ile birlikte) Mektup Kemal Tahir'e Mapusaneden Mektuplar (Nazım Hikmet'le yazışmaları)
Seda Bera
Kurt Kanunu'yu inceledi.
312 syf.
Kurt Kanunu
Bir itiraf ile başlıyorum...Geçenlerde üşenmedim, takip ettiğim okur arkadaşlarımın hepsinin profilinden tek tek, hangi Kemal Tahir kitaplarını okumuş olduklarına bakıverdim ki bu benim için çok önemli bir detay... Ve ne yazık ki yarısından fazlasının henüz yazarla tanışıklığı bile olmadığını farkettim, kahroldum... (okunup da işaretlenmemiş olma ihtimali ise zihnimde capcanlı bir umut...) Beni tanıyan herkes, Kemal Tahir sevdamı ve bu sevdamın boyutlarını az çok bilir. Üstadın çevirileri ve notları da dahil olmak üzere tüm külliyatını çift dikiş tamamlamış bir okuru olarak, bu platformda, her eseri hakkında iki çift kelam ettiğim bir incelemem bulunsun, sevgili okur arkadaşlarım az da olsa fikir sahibi olsun ve elleri Tahir kitaplarına varsın istedim. Kurt Kanunu, içeriğinde Atatürk düşmanlığı barındırdığı gerekçesiyle, Kemal Tahir'in, dönemin -kendini bilmez- sol aydın tayfası tarafından dışlandığı ve hatta dolaylı yoldan (bence direkt) ölümüne sebebiyet veren çok önemli bir eseri. Şöyle ki, tarihler 73'ü gösterdiğinde, İsmail Cem, Ali Sirmen, Afşin Germen, Tuncer Arıklı ve Mete Tunçay'ın da aralarında bulunduğu bir grup ile Mehmet Barlas'ın evinde akşam yemeği yer Kemal Tahir. Konu döner dolaşır Kurt Kanunu'na gelir ve tüm konukların aksini savunmalarına rağmen Tunçay, Tahir'i tarihi çarpıtmak ve pornografik edebiyat yapmakla suçlar. Ateşli bir tartışmanın ardından geceyi sonlandırıp, yemeği terkeden Kemal Tahir, evinin basamaklarını dahi çıkamadan giriş kat dairede geçirdiği kalp krizi sonucu aramızdan ayrılır... Bu izahtan sonra, cezaevinde yattığı yıllarda eşi Fatma İrfan'a yolladığı mektupların birinden bir kesit bırakmayı, suçlamaların haksızlığını belgelemek adına buraya iliştirmeyi bir borç biliyorum : "Sana resimlerimizi gönderiyorum... Bir de Büyük Adam’ın fotoğrafını gönderiyorum. Kolay yenilmemek isteyenler bu yaratıcıya sık sık bakmalıdırlar. Biz Mustafa Kemal’in bu resminden birer tane ceplerimizde taşıyoruz. Seni de mahrum etmek istemedim." Gelelim kitabımıza...Öncelikle bu kitabın bir kurgu değil birebir yaşanmış ve kaleme alınırken üzerinde kayda değer derecede ciddi oynamalar yapılmamış gerçekler olduğunu belirtmeliyim. Zaten Kemal Tahir'in kendisi ve birtakım yetkin otoriteler de yaşanmışlık hususunu göz önünde bulundurarak, bu eseri için "belgesel roman" tabirini uygun bulmuşlar. Kitaba adını veren bir anekdot ile giriş yapmak isterim : Kurtluk bir töredir. Kurt sürülerinin başında lider bir kurt olur ve sürüyü idare eder. İkinci ya da üçüncü bir kurt, liderin yerine göz diktiğinde, kendi ölüm fermanını kendi pençeleri ile imzalamış olur. Bu kurt sürüleri acıkıp da yemek bulamayınca bir çember oluşturup, saatlerce bu çember etrafında dönerler. Bitkin düşüp yere yığılan ilk kurt, diğerlerine yem olur. Bu seremoninin adı kurt dansıdır ve kitap adını buradan alır... Kemal Tahir, ülkemizin ve ülkemiz insanının özel ve yüce olduğunu, Avrupa insanına asla benzemediğini söyleyerek eserlerinde de hep bu duruma vurgu yapmıştır. İlk baskısı 1969 yılında yapılan Kurt Kanunu adlı bu eserde de dış devletlere olan bağımlılık ve milli sermaye yerine yabancı sermaye kullanımına karşı yazarın tepkisi yer yer göze çarpmaktadır. Zaten kendi teorisine göre, hakiki bir Türk romancısı eserlerinde Türk kültürünü, tarihini, ekonomik ve sosyolojik yapısını muhakkak ele almalıdır... Hâl böyle olunca, okuma süreci boyunca, olay örgüsünün cereyan ettiği dönemin siyasi, sosyal ve ekonomik yapısı hakkında da hatırı sayılır düzeyde bilgi sahibi oluyoruz. Türkçe'ye olan hakimiyetini ve başarısını yine ortaya koyuyor Kemal Tahir. Şaşaalı, ağdalı cümlelere, süslü anlatımlara, paragraflar dolusu tasvirlere gerek görmeden, tüm samimiyetiyle içini döküyor bize. Cumhuriyet tarihimizde kara bir leke, acı bir hatıra olarak yer edinen İzmir suikastini, kendi safını da açıkça belli ederek kurcalıyor. Evet konumuz eski İttihat ve Terakki partili komitacıların, dönemin cumhurreisi Sarı Paşa lakaplı Mustafa Kemal Atatürk'ü ortadan kaldırma amaçlı suikast girişimleri ve sonrasında yaşananlar... Eser 3 bölümden oluşmakta: Kanlı Tuzak Sürek Avı İnsanlık Sorunu Karakterlerin büyük çoğunluğu, kendi gerçek isimleriyle, bazıları ise isimlerine çok yakın sahte isimlerle romanda kendilerine yer bulmuşlar. İki ana kahramanımız Kara Kemal ve Abdülkerim...Kara Kemal'in halk arasında bilinen adı Küçük Efendidir. (Büyük Efendi,kendi tabiri ile Talat Paşa'dır) Eski iaşe nazırı olan Kara Kemal, bulunduğu konuma tırnaklarıyla kazıyarak gelmiş, her ortamda sözü geçen, sevilen, sayılan nüfuzlu bir karakter iken, Abdülkerim eski Ankara valisi olup, artık komitacıların çakallığını yapan, dönek, sahtekar ve uçkur meraklısı bir karakterdir. Olaylar, Sarı Paşayı ortadan kaldırmayı kafasına koyan ve bu doğrultuda planlar yapan Abdülkerim'in, bu iş için Şükrü, Sarı Edip ve Baytar Rasim'in de desteğini alarak, Laz İsmail'i, Gürcü Yusuf'u ve Ziya Hurşit'i Gülcemal Vapuru ile İzmir'e göndermesinin akabinde başgösterir. Olaydan haberi bile olmayan Kara Kemal, üzerine atılan iftiralarla olayın müdahili gibi gösterilir. Kısmen de olsa foyaları patlak verince, kendilerini bir kaçak hayatının içinde bulan Kara Kemal ve Abdülkerim büyük bir merakla suikast gününü beklerler. Ancak, iktidar mensupları, girişimi çok önceden haber almış ve gerekli önlemleri almıştı bile..Dolayısıyla beklenen olmaz ve suikast sadece bir teşebbüs olarak kalır. Olaya karışan ve karıştırılan herkesin İstiklal Mahkemelerince yargılanmasına karar verilir. Almanya ve İngiltere konsolosluklarına sığınarak, yurtdışına kaçma talebinde dahi bulunacak kadar köşeye sıkışan Kara Kemal ve Abdülkerim'i zorlu günlerin beklediği aşikar... Bunca memleket, millet meselelerinin arasında, Tahir'in kadınlara da sıkça değindiği gözden kaçmıyor elbette.Her mekan ve dönemde olduğu gibi yine o dönemde de cinsel obje olarak görülen kadınlar ve anaç Anadolu kadınları ziyadesiyle yer bulmuş eserde. Ana teması suikast olayının perde arkasını göz önüne sermek ve buna neden olan toplumsal meselelere değinmek olan Kurt Kanunu, arka planda ise İttihatçılar, Terakkiperverler, batılılaşma, aydın-halk- asker-idareci çatışması, İzmir İktisat Kongresi, Takrir-i Sükun, halifeliğin kaldırılması, Dil Devrimi, harf inkılabı, İstiklal Mahkemelerinin yanlış tutum ve kararları gibi dönemin toplumsal meselelerine değiniyor. Yayımlandığı yıl büyük ses getiren Kurt Kanunu'na yapılan eleştiriler karşısında, gelecek nesillere vasiyet niteliğinde şöyle bir açıklamayı uygun görüyor Kemal Tahir, lütfen kitabı okurken bu cümleler kulaklarınızda çınlasın : "Sizler gençsiniz, size önce şunu belirtmek istiyorum. Hayatım boyunca bir sistem dahilinde düşünmeye çalıştım. Sistemden ayrılmadım. Yazdıklarım bir rastlantı sonucunda değil, sistemli bir düşünme sonucunda bulunmuştur. Bundan ötürü doğrultumda yanlışa düşmedim. Olaylar söylediklerimi doğruladı. El yordamıyla değil, bir sistem içinde düşünmelidir insan. İnsanlar yanlış yapabilir. Ama çok çekmiş insanlar talihlidir, bir bakıma. Yanlış yapmaları daha zordur. Benim geçtiğim yollarda kendini tüketen ve benim çektiğim acılardan geçen insanlar doğrulara daha kolay erişebilir. Yazdıklarımı bir gün tarih yargılarsa, bu ilişkiyi mutlaka görecektir. Romanlarımın doğruluğunu ortaya koyacaktır. Ben romanlarımda dünü yazdım. Ama romancı dünü yazarken kendi gününü yansıtır bir bakıma. Hatta gelecek için yazar..." ***Her T.C.vatandaşının Musta Kemal suikastini genel hatlarıyla biliyor olduğunu varsayarak, yazdıklarımın bir spoiler içermeyeceği konusunun altını çizmeyi de ihmal etmeyeyim! Satır aralarından, "Çürüdük hepimiz…Çürüdüğümüzün farkına varmadan çürüdük!” diyerek bize seslenen Sevgili Kemal Tahir'in bu güzide eserini, lütfen çürüyeyazmadan okuyunuz, okutunuz.. İyi ki geçmişsin bu dünyadan, iyi ki yazmışsın Kemal Tahir, yattığın yer incitmesin...
Kurt Kanunu
8.5/10
· 2.131 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
9
92
Kaan
Esir Şehrin İnsanları'ı inceledi.
463 syf.
·
10 günde
·
Beğendi
Ölü Adam
Osmanlı İmparatorluğu, 'ya tamam ya devam' diyerek girdiği Cihan Harbi'nden ağır bir hezimetle çıkmış, payitahtı dahil olmak üzere şehirleri İtilaf kuvvetlerince işgal edilmiş ve artık 'hasta adam'lıktan ölü adamlığa gerileyerek fişinin çekilmesini beklemekteydi. Tarih kitaplarımızda 'Almanya yenildiği için biz de yenik sayıldık' doğrultusunda bir anlatı halen bulunuyor mu bilmiyorum ancak artık kendimizi bu şekilde aldatmamamız gerektiğini düşünüyorum. Doğu cephesinde Rus İmparatorluğu tarafından her zamanki gibi büyük bir hezimete uğratılmıştık ve eğer Bolşevikler Rusya'da yönetimi ele geçirmese Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun önemli bir kısmını ebediyen kaybetmiş olacaktık. Güney cephesinde de Kutül Amare ve birkaç direniş dışında İngiliz İmparatorluğu'na karşı hezimete uğrayarak asırlardır hakimiyetimizde bulunan toprakların büyük kısmını kaybetmiştik. Cihan Harbi'nde göğsümüzü kabartan ve sonuçları bakımından en büyük başarımız olan Çanakkale Muharebeleri ise mütarekeyle birlikte aleyhimize bir moral bozukluğuyla sonuçlanmıştı, çünkü onca şehit vererek savunduğumuz Çanakkale Boğazı'ndan İtilaf kuvvetleri birkaç sene sonra ellerini kollarını sallayarak geçmiş ve asırlardır başkentimiz olan İstanbul açıklarına demirlemişlerdi. Yenilginin baş sorumluları İttihatçıların başları yurt dışına kaçmış, padişah Vahdettin yönetime tek başına egemen olup İngilizlere tam bir teslimiyet göstererek kendi geleceğini koruma politikası izler olmuştu. En kötüsü bu duyguya memleketin aydın kadrosunun da iştirak ediyor oluşuydu ve Kemal Tahir'in bu üçlemesinin ilk kitabı olan "Esir Şehrin İnsanları"nın üzerine eğildiği ana konu da tam olarak budur. Kemal Tahir bu durumu, "Hiçbir memleket, aydınları tarafından bu kadar kancık­ça terk edilmemiştir,"(s.406) diyerek ifade eder. Romanın kahramanı Kamil Bey, bir paşa oğlu olup uzun yıllardır yurt dışında işleriyle meşgul olan halkından kopuk bir Osmanlı burjuvasıdır. Ekonomik durumu kötüye seyredince memlekete dönüş yapar. Eşi Nermin uzun yıllar sonra döndüğü İstanbul'u eskisi gibi görüp mutlu olurken Kamil Bey, kendisini farklı bir istikamete sevk edecek ilk işareti biz okurlara vererek hüzünle dolup bu şehrin eski İstanbul olmadığını düşünür. Sokaklarda yabancı devletlerin askerleri gezmekte, bir zamanların süper gücü Osmanlı Devleti, kendi şehrinin asayişini sağlamaktan aciz bir halde debelenmektedir. Köhnemiş İmparatorluğun adalet mekanizması çökmüş, kadınların sosyal konumu kara çarşafın ardına gizlenmiş, din adına insanlar kendi çıkarlarını sağlamaya girişmiş, gazetelerinde Ali Kemâl gibiler Padişah Vahdettin ile cisimleşmiş teslimiyetçi ruh halini ve Kuvayi Milliye'ye kustukları İttihatçılara duydukları öfkeyle halkı tamamen yılgınlığa sevk etmektedirler. Özetle, Kanuni Sultan Süleyman'ın uzun uzun sahip olduğu memleketleri bir üstünlük vurgusu olarak girişine yazdığı ve sonunda da "sen ki Fransa diyarının kralı Fransuva," diyerek aynı vurguyla bitirdiği mektubu yazan haşmetli Osmanlı İmparatorluğu artık İngilizlerin bir uç karakolu, sömürgesi ve uzantısı haline gelmekteydi. Kamil Bey, "Karadayı" adında Kuvayi Milliye'yi destekleyen bir gazete çıkaran eski okul arkadaşlarıyla karşılaştığında bir anlamda hayatında kırılma yaşanır. Bu noktadan itibaren kahramanın erginleşmesinin seyrini okuruz. Kemal Tahir, Kamil Bey üzerinden aydın kesimi eleştirir, yargılar ve mahkum ederken öte yandan onlara günah çıkarma fırsatı da tanımış olur. Kemal Tahir'in bu romanı, Kurtuluş Savaşı konulu kitaplarda zannederim pek rastlanılmayan bir noktaya eğildiği için bilhassa değer görmesi gereken bir eser; çünkü ağır mağlubiyetlerin ardından gelen büyük zaferin haklı gururuyla genelde zafer edebiyatı yapılır ve yaparız ancak Kemal Tahir, savaş zamanının arka planına, yani işgal altındaki İstanbul'un sokaklarına gözlerini diker ve o dönemki halkı anlamaya çalışır. Bu epey kıymetli bir çaba. Öte yandan toplumla alakalı nokta atışı tespitlerini de görüyoruz. Bunlardan ikisini aktarmak isterim: "Bizim millet ıstıraba katlanmasını iyi beceriyor da ona karşı gelmesini bilmiyor." (s.215) "Her milletin kendine göre davranışı olur. Bizim millet, her zaman kuv­vete tapmıştır. Eşkıyadan başka muhalif görmemiş bir memleket­te, Avrupa metodlariyle çalışılır mı?"(s.254) Keyifli okumalar...
Esir Şehrin İnsanları
8.7/10
· 5,9bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
8
67
Seda Bera
Devlet Ana'yı inceledi.
616 syf.
KEMAL TAHİR & DEVLET ANA
Kemal Tahir okumak, onun düşünsel dünyasını kavrayabilmek, hiç olmadı kavramaya çalışmak, bir Türkiye Cumhuriyeti evlâdı için devrim niteliğinde bir eylemdir. Henüz Kemal Tahir'e zaman ayırmamış, onu okumamış, tanımamış olanlar içinse bu ciddi bir kayıp, ciddi bir boşluktur. *Bu konu nezdimde tartışmaya kesinkes kapalıdır. Kemal Tahir Cezaevinde yatarken, parasızlıktan ceket alamayan ve ceketsiz olarak mahkemede bulunmayı, hakime karşı bir saygısızlık addeden, dolayısıyla kendi dava duruşmasına müdahil olamayan bir garip adam... Emniyet güçlerince yapılan baskında, deniz astsubayı olan kardeşi Nuri Tahir'in dolabında, Sabahattin Ali'nin bir öykü kitabının bulunması üzerine, kardeşi Nuri ve Nazım Hikmet ile birlikte yok yere isnat edilen "Orduyu isyana tahrik ve teşvik" suçu ile tutuklanır Kemal Tahir. 15 yıl ağır hapsine ve kamu hizmetlerinden mahrumiyetine karar verilir. Bu suçlamayla 1938 yılında gür siyah saçlarıyla girdiği cezaevinden, saçları dökülmüş, kalanları da ak olarak 1950 yılında çıkar. Çıkışında bavulunda, halen hiçbiri kitap haline gelmemiş 30 roman, 40 öykü ve notlarla dolu sarı mahpus defterleri vardır. Kemal Tahir'in sanatını, sanatının inceliklerini ve detaylarını, yazdığı romanların ve öykülerin haricinde, ölümünden sonra, işte bu cezaevi ve sonrasında karaladığı el yazması notlarını derleyerek günyüzüne çıkaran, şu an halen Kemal Tahir Vakfı başkanlığını yürüten kadim dostu Cengiz Yazoğlu' nun vasıtası ile de pekiştirmiş oluyoruz: Kemal Tahir'in büyük sanatçı kişiliği, kendisinin Batı'nın belirlemiş olduğu belli kalıplar içinden kurtulmasını sağlamıştır. Sanatına saygılı bir romancı olarak Türk toplumuyla çok yönlü bir ilişki kurmuş, bu ilişkilerde bulunan Türk toplum ve insanının zenginliğini görmüştür. Büyük sanatçı olmanın gereklerine duyduğu titizlik bize bütün bir tarihimizi ve zenginliğimizi kazandırmıştır. Sanatçı sorumluluğuyla Kemal Tahir'in belli açıklama, kalıp ve alışkanlıkları dışına çıkması, Türkiye'nin elinde tuttuğu güce, bağlı olduğu ilişkilere ışık tutmuş ve sahip olduğumuz büyük zenginliğimizi tanımamıza öncülük etmiştir. Kemal Tahir, bize sorunlar üzerinde yeni baştan durmamızın gerekliliğini öğretti. Bunun gereğini sık sık tekrar etmekten geri durmadı. Yerlileşmenin zorunluluğunu vurguladı. Dıştan gelecek kalıpların ve çözümlerin, çözüm sahibi Türk'ü dışa bağımlı kılmak, çözümsüz bırakmaktan başka bir anlam taşımadığını bize gösterdi. Bu amaçla gerçekten amansız bir boğuşma içine girdi. Aslında bu boğuşma, bize günümüz dengesinde verilen ve biçilen yerde boğulmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Bu nedenle Kemal Tahir, kendisini ‘Doğu'nun gerçek bir devrimcisi’ olarak tanımlamaktadır. Onun uğraşı, belli bir akışa direnmemek, bu akışı herkesten önce ve herkesten çok benimsemek değil, gerçeğe, bu akışa uygun biçimi kazandırmaktır. Kemal Tahir yorulmak bilmeden, gerçeği, işe yarar, Doğu'nun işine yarar kılmak çabası içinde olmuştur. Gerçek devrimcilik, bu akış için gerekli gerçek güçlerin gün ışığına, gerçeğe gerekli akışı kazandıracak biçimiyle ortaya çıkmasına çalışmaktır. 1940 yılında romancı olmaya karar veren Kemal Tahir, bu kararından otuz yıl sonra şöyle bir beyanatta bulunuyor : "Ben otuz yıldan beri dünyaya, insanlara, olaylara hiç aralıksız romancı olarak bakmaktayım. O gün bu gündür ne okumuşsam, ne görmüşsem, ne işitmişsem, kimi tanımışsam - kısası- ne öğrenmişsem yalnızca romancı olarak, roman için öğrendim, romanda kullanmak üzere biriktirdim. Başka yazılarla uğraştığım zamanlar da oldu ama ben başlıca roman zanaatının yasalarını araştırdım. Bence Türk romancısının ana ödevi, imparatorluk kurmak gücüne sahip Türk insanının geleceği kurtaracak cevherini, bu cevherin tarih boyu taşıdığı insancıl birikimi ve bu birikimin gelecekte işe yarar yönünü bulup açıklamaktır. " Ülkemizde, tarihi romancılığın en üretken yazarlarının başında gelen Kemal Tahir'de Osmanlılık, sanıldığı gibi eskiye bir özlem, yıkılmış bir düzenin yeniden canlandırılması ya da belli bir toplum düzeninin ifadesi değildir. Osmanlılık bir siyasettir. Doğu-Batı çatışmasında Anadolu Türküne tarihin en güçlü devletini kurmasında izin vermiş bir siyasettir. Romanların gerçeği yansıtması gerektiğine inancı tam bir yazar olarak, Devlet Ana romanında da bu ilkesinden taviz vermemiş ve oluşturduğu kurgunun gerçeği yansıtan bir ayna işlevi üstlenmesi detayına dikkat etmiştir. İlk basımı 1967 yılında Bilgi Yayınevi tarafından yapılan Devlet Ana, gerek sağ gerekse sol çevreler tarafından eleştiri oklarına hedef olmuş, tüm olumsuzluklara rağmen yine de 1968 Türk Dili Kurumu Roman Ödülü'nü göğüslemeyi başarmıştır. Eser için yöneltilen eleştirilerin en başında, Kemal Tahir'in, romanın tezi uğruna, tarihsel gerçeklikleri çarpıttığı iddiası gelmektedir. Osmanlı'nın karşısındaki mutlak rakip gücün, gerçekte Bizans olmasına rağmen, Kemal Tahir'in rakip güç olarak Bizans yerine, Avrupa'yı temsil eden Şövalye Notus Gladyüs'ü kullanması tartışma konusu olmuştur. Genel hatları itibariyle, Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemine ışık tutan Devlet Ana, aşiret sisteminden devlet sistemine geçişi anlatan en kıymetli eserlerin de başında gelmektedir. Her ne kadar literatürlere tarihsel bir dönem romanı olarak geçmiş olsa da, Devlet Ana'yı salt bu yönden değerlendirmek, esere haksızlık olacaktır. Zira, Türk toplum yapısının 13.yüzyıldan itibaren süregelen gelişim sürecini nakış gibi işleyen Tahir, kahramanların (ki bizzat her biri yaşamış olan gerçek tarihi şahsiyetler) ağzından toplumsal ve siyasi pek çok detayı bizlere sunuyor. Yazarlık kimliğinin yanına , bir tarih profesörü, bir psikolog, bir sosyolog ve bir de iktisatçı kimliği ilave ederek metni harmanlıyor ve standartların çok ötesinde bir kurgu sunuyor bizlere. Zaten yazar da "Ben bu romanda herhangi bir tarih dönemini anlatmıyorum, bir toplumun o çağdan bu çağa yansıyan dinamiğini anlatıyorum. ”diyerek bu konuya noktayı koyuyor. Söğüt'te Osmanoğulları Beyliği'nin tarihte boy göstermeye başlaması ile oluşan devlet sürecinin temelleri, aslında sıradan bir cinayet ile atılıyor ve Türklerin devlet kurmaktaki yetenek ve dehaları üzerinden akıp gidiyor. Okura, Türk ruhunun, Türk bilincinin önemini layıkıyla hissettiren eserde, devlet kurma yolunda Bizanslılar, tekfurlar ve Hristiyan şövalyeler de, Anadolu'nun Türkleşmesine ket vurmaya çalışan unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Roman tıpkı Osmanlı'nın kuruluş döneminde olduğu gibi kalabalık bir şahış kadrosuna sahip. Ertuğrul Gazi, Osman Bey, Orhan Bey, Notus Gladyüs, Keşiş Benito, Demircan, Kerimcan, Hancı Mavro, Liya, Alişar Bey, Bala Hatun, Akçakoca, Yunus Emre, Şeyh Edebali, Kaplan Çavuş, Dündar Alp, Darendeli Hop Hop Kadı Hüsamettin Efendi, Türkopol Yüzbaşı Uranha ve romana ismini veren Devlet Hatun lakaplı Bacıbey bunlardan bazıları. İsim mevzusu açılmışken söylemek gerekiyor; Kemal Tahir romanının ismini hep Osmanlı Çekirdeği olarak planlamış, bütün yazım sürecinde böyle hayal etmiş ancak hâlâ öğrenilememiş olan sebeplerden ötürü eser piyasaya Devlet Ana adıyla sürülmüştür. Devlet Ana romanında kullanılan dil ise başlı başına yıllardır tezlere konu teşkil etmiştir. Halk arasında kullanılan ve argoya kaçan kaba sözcükler her Tahir eserinde olduğu gibi burada da sıklıkla çıkıyor karşımıza. Yazarın bu sözcük kullanımlarındaki amacının da, monolojik bir anlatımdan ziyade diyalojik bir devinim sağlamak olduğu açık ve nettir. Kemal Tahir ise eserin dili konusunda, Çorum başta olmak üzere İç Anadolu ağzının söyleyiş özelliklerinden ve Dede Korkut ile Evliya Çelebi metinlerinden istifade ettiğini belirtmiştir. Bu durumda, Selahattin Hilav'ın kapak yazısında belirttiklerine hak vermemek kaçınılmaz hale geliyor. "Kemal Tahir hem ‘mahalli ağızları’, hem Türkçe’nin küçümsenmiş ve unutulmuş nesir dilini hem de yeni imkanlarını kaynaştırarak ve aşarak kullanabilmiştir. Daha önceki romanlarında da görülen bu özellik ‘Devlet Ana’da en yüce noktasına erişmiştir." Eserde dikkat çeken bir husus da günümüzde unutulmaya yüz tutmuş atasözlerimize ve dillere pelesenk olacak özlü sözleri kapsaması. *Kaynar çorba, buzlu şerbet, olmaz; dişi çürütür, Koca kişi, körpe avrat, uymaz; işi çürütür. *Kitap olmayınca aktan kara, eğriden doğru ayrılmaz. *Koca Tanrı vermeyince, kul baylanmaz. *‎Tavuğu darı tanesiyle getirirsin, körpe kızı altın dizisiyle. *Yalnız yiğit alp olmaz, ince otun dibi sarp olmaz. *‎Sakın olma sen şu dört beldenin birinden: Darende’ den, Kemah’tan, Erzincan’ dan, Gürün’ den. *‎Halıda nakış bir gerek, gönülde tutkunluk bir gerek. Toplamda 616 sayfa olan ve 6 bölümden oluşan Devlet Ana'ya bölümler bazında ana hatlarıyla göz atalım: 1.Bölüm / Kancık Vuruş : Anadolu Beylikleri'nin sosyal ve ekonomik durumlarının genel olarak anlatıldığı bu ilk bölümde, Demircan'ın öldürülmesi olayı vuku buluyor. Liya'yı ölesiye seven Demircan, Liya'yı, ona tecavüz girişiminde bulunacak kadar saplantı haline getiren Şövalye Gladyüs tarafından, kıskançlık sebebiyle öldürülecektir. 2.Bölüm / Uyandırılan Işık : Ertuğrul Gazi'nin hastalanarak, beyliği oğlu Osman Bey'e devretmesini konu alıyor. 3.Bölüm / Dost Çelmesi : Balkız'a aşık olduğu bilinen Osman Bey'e acı vermek ve bu bahane ile tuzak kurmak için, düşmanların Alişar Bey ile işbirliği yaparak Balkız'ı kaçırması hadisesi üzerinde duruluyor. 4.Bölüm / Fal : Balkız'ın kaçırılması olayı aydınlatılmaya çalışılıyor. 5.Bölüm / Derin Geçit : Osman Bey'in dehası, toprakları genişletmeye başlatması ve bu uğurda verdiği mücadeleler aktarılıyor. 6.Bölüm / Kerimcan'ın Yolu : Osmanoğulları'nın devlet kurma çabaları sırasında, Dündar Bey' in ihanetine maruz kalmaları ve akabinde gelişen olayları ele alıyor. Her eserinde Batıcılık akımına karşı olduğunu hissettiğimiz Kemal Tahir, bu yöndeki fikirlerini Devlet Ana 'da daha ısrarcı bir şekilde hissettiriyor ve hayat felsefesi yaptığı şu cümleyi yine beyinlere işliyor: "Bir devleti yok edecek iki unsur vardır; biri garplılaşmak, diğeri ise şeriate dönmektir." Kemal Tahir'in Yorgun Savaşçı romanını TRT için dizi olarak çeken ünlü yönetmen Halit Refiğ'in, ilgili tüm dizi kayıtları, 1983 yılında dönemin başbakanı Bülend Ulusu' nun emri ile yakılmıştı. 1968 yılında, Dost Dergisi'nin Devlet Ana özel sayısında, eser hakkında bir makale yazan Bülent Ecevit ise başbakanlık yaptığı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunun 700.yılına tekabül eden 1999 yılında Halit Refiğ ile görüşerek, eseri sinemaya uyarlamasını rica etmişti. Böylece, hem Kemal Tahir'e hem de Halit Refiğ'e karşı gecikmiş bir iade-i itibar sağlanmış olacaktı. Teklifi seve seve kabul eden Halit Refiğ, ilerleyen zamanlarda filmin çekimleri için anlaşma yapılan Mimar Sinan Üniversitesi yönetimi ile anlaşmazlığa düşüyor ve senaryo yine tarihin tozlu raflarına gömülmek kaderi ile başbaşa kalıyor. Yaşadığı ve ürettiği dönemde, ötekileştirilmiş bir sol aydın olarak hafızalara kazınan Kemal Tahir, Sevgili Cemil Meriç’in ifadesiyle edebiyatımızın ve bir neslin yüz akıdır. Sözün özü, büyük usta Kemal Tahir, ulu önderimiz M. Kemal Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ‘nde yer alan bir paragrafın, 616 sayfalık bir tercümesini yapmış ve Devlet Ana başlığı ile bizlere sunmuş: "Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen ; Türk İstiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!" Yattığın yer incitmesin Kemal Tahir, sevgi, saygı, minnet ve özlem ile....
Devlet Ana
8.6/10
· 4.156 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
12
74