Latife Tekin

Latife Tekin

Yazar
7.6/10
876 Kişi
·
2.778
Okunma
·
324
Beğeni
·
11333
Gösterim
Adı:
Latife Tekin
Unvan:
Türk Edebiyat Yazarı
Doğum:
Kayseri, 1957
Türk edebiyat yazarı.
1957'de Kayseri'nin Bünyan ilçesine bağlı Karacahevenk köyünde doğdu. 1966'da 9 yaşındayken ailesiyle birlikte İstanbul'a geldi. Ortaöğrenimini Beşiktaş Kız Lisesi'nde tamamladı. İstanbul Telefon Başmüdürlüğü'nde kısa bir süre çalıştı. İlk kitabı "Sevgili Arsız Ölüm" 1983'te yayınlandı. Anadolu'daki köy yaşamı ve insanlarını masalımsı bir atmosferde ve "Yüzyıllık Yalnızlık" (Gabriel Garcia Marquez) tadında anlattığı bu ilk romanıyla büyük ün kazandı. Büyülü gerçekçilik akımına da yakıştırılan bu romanının ardından peş peşe diğer romanları geldi. Eserleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Farsça ve Hollandacaya çevrildi. Değişik üslubu ve yaklaşımıyla kuşağındaki edebiyatçıların önde gelen isimlerinden biri oldu.
Latife Tekin Bodrum Gümüşlük`te bir `Ebediyat Evi` projesi başlatmıştır. Garanti Bankası tarafından desteklenen proje, mimar

Hüsmen Ersöz'ün 1998 yılında hazırladığı mimari proje ile inşaata başlamıştır (1999). Ressam Hale Arpacıoğlu'nun, Koç Grubu şirketlerinden aldığı destekle, aynı mimari projenin bir parçası olarak Sanat Evi'nin yapımına başlanmıştır. Latife Tekin, Bodrum Gümüşlük'te, herkesin yazabileceği, tartışabileceği, sanatçıların büyük şehrin dağdağasından uzak eser üretebileceği bir mekanın tamamlanması için çalışmaktadır.Son olarak 2010'da "rüyalar ve uyanışlar" kitabı yayımlandı.
28 Aralık 2011 akşamı Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan etkinliğinde usta eleştirmenler Ömer Türkeş ve Semih Gümüş'ün konuğu olmuştur.
240 syf.
·Beğendi·9/10
“ O gece Muzaffer’e rüyasında bir kocakarı göründü. Adının Atiye olduğunu ve kütüphanesinde onu anlatan bir kitabın öyle durup durduğunu duyurdu. Eğer üç vakte kadar bu kitabı okumaz ve on kişinin de okumasına vesile olmazsa iki cihanda da ona rahat olmadığını salık verdi. Koca dağı sis sarar gibi Muzaffer’i korku sardı. Korkuya sarılmış can yeleğiyle hayat okyanusunun içine uyandı, kendini kütüphanesinin önüne attı. Üçüncü sıradaki kitapların üstünde duran Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm romanı balkıdı işmar etti. O gün yapılacak kitap toplantısında okunacak roman için bu kitabın seçilmesine içinden ant içti, kendine yemin verdi. Aldı kitabını yeminini içine koydu...”

Yukarıdaki pasajı, kitabın dili ve uslübunu okuyacaklara bilgi vermesi için yazdım. Yoksa gerçekle ilgisi yoktur! ( Belki de vardır...)

Edebiyat eleştirmenleri romanları ve öyküleri etiketlemeye bayılırlar. Efendim, Toplumsal gerçekçi derler, modern derler, büyülü gerçekçilik derler. Hiç bir yere uyduramazlarsa da postmodern deyip, üç kelam da beylik yorumda bulundu mu, kitabın eleştirisi tamamlanmış olur. Bir yazarın romanında asıl anlattıklarını, hatta haykırdıklarını görmezden gelerek, yazınsal yapıtları illaki kendi küçük dünyalarında uydurdukları bir kalıbın içine sokma zorunluluğu duyan eleştirmenlere öfkem bu yüzdendir. Mesela, Yaşar Kemal için “ Efendim köy edebiyatı yapıyor, sadece Çukurova’yı anlatıp duruyor” diyebilen birine ben eleştirmen değil okuyucu bile demem. Düşününce, bunlara kendini de haddini de bilmeyenler denilebilir ancak. Sevgili Arsız Ölüm romanı için de ilk karşınıza çıkan “ büyülü gerçekçilik” tarzında olduğu. Hatta Gabo’nun eseri, dünya edebiyatının dev yapıtı “Yüzyıllık Yalnızlık” romanını da bu sığ kalıbın içinde kalarak yorumluyorlar. Gel de isyan etme... Bu bağlamda, sitemizde okunan kitaplar için yapılan yorumlardaki, kitabı değil de kitabın okuyucuda bıraktıklarını, hissettirdiklerini hiç bir kalıba bağlı kalmadan özgürce yazılabilmesini çok önemli buluyorum. Zaten edebi bir yapıtı gerçek anlamda eleştirmek çok ciddi bir birikim ve emek işidir. Biz haddimizi biliri!

Büyülü gerçekçiliği; düş, hayal dünyası ve gerçeklik olgularının harmanlanarak gerçek dünyada geçen olayları okuyucuya aktarım tekniği olarak tanımlarsak, evet bu kitabın tekniği bakımından bunu küçük bir ayrıntı olarak not edelim. Ancak bu romanda yazarın kısa cümlelerindeki çığlığı-feryadı, bir kadının ( Dirmit) oluşumu, sosyal gelişimi, hayatta kalma ve var olma cabasıdır. Özellikle bizim gibi ataerkil ve muhafazakar toplumlarda öteden beri gelen töreler, ananeler ve hurafeler içinde varolmaya çabalayan, kendini bulmaya çabalayan bir kadının, çocukluktan gençliğe yaşamının ironik hikayesidir bu kitap. Anadolu köylüsünü tanımayana, eski deyimler ve gelenekleri bilmeyene okuması ve anlaşılması zor gelebilir bu anlatının. Ancak şimdi bile etrafımızda başımıza gelmesini istemediğimiz bir konunun sözü olunca kaçımız vurmaya tahta aramıyoruz acaba. Bu örneği gelenek ve hurafeleri ne kadar kanıksadığımız ve normalleştirdiğimizi göstermek için verdim, daha ne kadar çoğaltabiliriz bunları bilemedim... Bir düşünsek mi?...

Öyle, kısa cümlelerle okuyucuyu yormadan ve anlatının temposunu hiç düşürmeden kah gülümseyerek kah hüzünlenerek okunan, okuyanı bir tuhaf hallare sokan, değişik, bir o kadar da düşündürücü, bir o kadar bizden ama bir o kadar da bizden olduğunu kabul etmediğimiz olaylarla dolu, ironik, düş ve hayal dünyasının gerçekle karıştığı, sonuçta bizden bir anlatı bu roman. Yazarın yirmili yaşlarının başlarında bu kitabı yazması da ayrıca değinilmesi gereken bir konudur bana göre.

Okuyan kadın dostların da okurken kendi aile ve çevrelerinden neler bulduklarını merak ediyorum zira ben kendi çevremdeki yaşantıdan çok çok parçalar buldum diyebilirim.
240 syf.
·7 günde·9/10
Batıl inanç, mantıksal bir temele dayanmayan inanç ve davranışlar olarak tanımlanır. Yani bilimsel bir anlamı olmayan davranışlarda bulunmak, sözler söylemek, veya inançlara inanmaktır, batıl inanç. Merdiven gördüğünüzde altından geçmiyorsanız, bir şeylere nazar değmesin diye tahtaya vuruyorsanız, yıldız kayarken dilek tutmayı ihmal etmiyorsanız veya kafanıza kuş pislediğinde hemen piyango bileti almaya koşuyorsanız bu kitap tam da sizin gibi batıl inançlılara uygun bir kitap. İlk sayfasından son sayfasına kadar türlü türlü batıl inançlarla dolu, sımsıcak bir anlatı.

Bence bu kitabın bir yaşı var ve 30-40 yaşlarında. İlginç bir yorum olduğunun farkındayım; ama kitabı ve yazarın anlattıklarını anlamak için kitapla aynı nesilden olmak veya kitaptan daha büyük bir yaşta olmak gerekiyor. Özellikle 20-25 yaş arası okurlar için bu kitabı okumak, anlamak ve bitirmek bir çileye dönüşebilir. Çünkü ben de başlarda konunun içerisine girmekte bayağı zorlandım. Bu kadar çok batıl inancı bir arada görünce, önce bir afalladım; fakat var olan batıl inançlarımız üzerine düşününce de kitabın aslında oldukça gerçekçi bir kitap olduğuna kanaat getirdim.

Açıkçası hayatımdan batıl inançları çıkaralı çok oldu. Ancak öylesine benliğimize nüfuz etmiş ki bu inançlar, sen ne kadar hayatımdan çıkardım dersen de gayriihtiyari bu inançlara uyuyor buluyorsun kendini. Şimdilerin modern tabiri ile "totem" denen şeyler de aslında tam olarak birer batıl inanç. Düşünsenize, hangimiz futbol maçı izlerken totem yapmıyoruz ki?

Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim, ben anneannesi ile büyüyen bir çocuktum. Anneannem de bütün anneanneler ve babaanneler gibi birçok batıl inanca sahipti. Aramızdaki nesil farkından dolayı onun bu anlamsız batıl inançları bana hem komik hem de anlamsız geliyordu. Birçok defa bu konular üzerine kavga ettiğimizi bilirim. Neymiş efendim, hava karardıktan sonra tırnak kesilmezmiş. Neymiş efendim, beş taş oynarken taş havaya fazla atılmazmış. Neymiş efendim, gece gece fazla gülünmezmiş. Neymiş efendim, akşam vakti aynaya bakmak olmazmış...

Hiç unutmam bir keresinde eve misafir gelmişti. Ben de kollarını kavuşturmuş bir şekilde sessizce oturuyordum. Anneannemden yoğun bir kaş göz hareketi yağmuruna maruz kaldım. Anlamadım tabii ne demek istediğini. Aldırmadım da, çocuğuz ya. Misafir gittikten sonra yanıma geldi:

"Bir daha misafir varken kollarını kavuşturduğunu görmeyeyim, lan!" dedi.

"Neden kız, ne oldu ki yine?" dedim.

Anneannem: "Ulan itoğlu, sen neden hiçbir şeyi kabul etmiyorsun da sürekli soru soruyorsun? Sen bu dünyaya soru sormaya mı geldin?" dedi.

"Soru sormak da mı yasak, kız? Söyle görem hele neden kollarımı kavuşturarak oturamazmışım?" demem üzerine anneannem ağzındaki baklayı çıkardı:

"Senin gibi kollarını kavuşturarak oturan itlerin kısmeti bağlanırmış bir daha açılmazmış da ondan. Ölene kadar sana ben mi bakacağım itoğlu?"

İşte kitapta da böyle şahane samimi bir üslup var. Kitabın dili gerçekten çok etkileyici. Özellikle İstanbul Türkçesiyle değil de bir köy diliyle yazılmış gibi duruyor; ama anlaşılmayacak hiçbir satırı yok. Muhteşem diyaloglar var ve okurken adeta tiyatro izliyormuş gibi bir hava veren anlatı var.

* Yazımın başında kitabın 30-40 yaşlarında olduğunu söyledim; ama yazarımız bu kitabını yazdığında 20'li yaşlarının başındaymış. Bu kadar batıl inancı bilecek kadar ne günah işlemiş acaba?

* Kitabın otobiyografik bir eser olduğu da söyleniyor. Sanırım bu durumda kitabı okuyan herkesin bağrına basmak istediği Dirmit kız da Latife Tekin'in kendisi oluyor.

* Tiyatrosu da var eserin. Daha ne olsun?

* Bu kitabı toplu taşıma araçlarında okumamanız tavsiye olunur. Çünkü sesli gülerseniz deli muamelesi görebilirsiniz.

Ayrıca sevgili anneannecim hiç merak etme kısmetim kapanmadı. Tabii senin uyarın üzerine kollarımı kavuşturmaktan vazgeçmemden dolayı mıdır bilemem orasını; ama benim hayatımda olan her şey zaten senin sayendedir, onu biliyorum.

Not: Diyaloglar Latife Tekin tarzı ile yeniden düzenlenmiştir.
240 syf.
LATİFE TEKİN VE “SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM”E DAİR DÜŞÜNCELER

"Dirmit o günden sonra yüreğine kul köle oldu.
Yüreği ne yap dediyse onu yaptı, yüreği nereye
git dediyse oraya gitti, yüreği ne dediyse onu
dedi. Yüreği kafasıyla zıtlaştıysa o da zıtlaştı.
Yüreği taştıysa o da taştı. Yüreği çırpındıysa o da
çırpındı. Yüreğiyle birlik oldu."(s.163)

Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm” kitabını almış ama okumamıştım. “İstanbul Okuma Grubu” bu kitabı seçince sonunda bu kitabı okuma fırsatı çıktığı için çok sevindim. Ancak kitabı okumaya başlayınca havadan mı yoksa benim havamdaki muhalif rüzgarlardan mı bilemem bir türlü ilerleyemedim. Oysa öyle heyecanla başlamıştım ki kitaba. Ancak bir önceki kitabımız olan “Beni Asla Bırakma”da da benzer bir his yaşadığım için her şeye rağmen kitabı bitirip kitap sohbetine katılma kararı aldım. İyi ki de almışım. Kitap her ne kadar benden kaynaklanan sebeplerle kendini bana tam olarak açmasa da okuma grubundaki arkadaşlarımın yorumları ve benim kitabı okurken tuttuğum notlar, bir yazı yazacak malzemeyi verdi bana. Biliyorum ve baştan da söylüyorum bu yazı, kitabı enine boyuna tahlil eden derin bir yazı olmayacak, bir parça hissî olacak ama olsun yine de yazmak istedim. Bu yazıyı yazmaya karar vermem yine okuma grubumuz sayesinde oldu, ben bu sebeple kitap grubunda kitap hakkında olumlu olumsuz yorum yapan tüm arkadaşlarıma baştan teşekkür ediyorum. Kitabı dün gece bitirdim ve kitabı okurken hissettiklerimi üçe ayırarak incelemek istiyorum: İlk 50 sayfada çok zorlandım, sonrasında kitaba ve karakterlere yavaş yavaş ısındım, sonlara doğru ise büyülendiğim cümlelerle karşılaştım ve bir yazı yazmak için de bana bu kadarı yetti.

Kitabı yazmadan önce Latife Tekin’le yapılmış bir söyleşiyi dinledim ve bu söyleşiden edindiğim bilgiler beni çok etkiledi. Latife Tekin, bu romanı 22 yaşında tamamlamış. Dostu Barış Pirhasan romanı okumuş ve bu romanı Memet Fuat’a götürmüş. Memet Fuat o sıralar rahatsızlığı sebebiyle hastanedeymiş ve romanı o kadar sevmiş ki hastanede hasta yatağında okumuş ve yayımlamaya karar vermiş. Fakat romanı çok beğenmesine rağmen Latife Tekin’den ikinci romanını yazmasını talep etmiş. Bunun üzerine Latife Tekin, “Berci Kristin Çöp Masalları” romanını da yazmış ve Memet Fuat, Latife Tekin 25 yaşındayken iki romanını da yayımlamış. Memet Fuat, Latife Tekin’i her zaman desteklemiş ve Tekin de yazdığı eserlerini okuması için ona gönderir fikrini alırmış. Memet Fuat, Tekin’in ilk dönem romanlarını daha çok severmiş. Tekin, “Ormanda Ölüm Yokmuş” u yazdığında Memet Fuat’a göndermiş ve o da “Eski Latife’yi yanına al da gel!” diyerek ilk dönem romanlarını daha çok sevdiğini ifade etmiş. Söyleşi oldukça uzun ve bu kitap hakkında çok değerli bilgiler içeriyor. Dinlemek isteyenler için yazımın sonuna yazının linkini bırakıyorum.

Yazarların ilk kitaplarını yayımlama hikayeleri her zaman ilgimi çekmiştir. Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm”ü son derece ağır şartlar altında yazmış olması, romanı yazarken etrafındaki dostlarının ona muhalefet etmeleri hatta karakterlerini deli olarak adlandırmaları filan onu yıldırmamış hiç. Hatta Latife Tekin dostlarından alamadığı desteği Nazım Hikmet ve Kemal Tahir arasındaki mektuplaşmaları okuyarak almış. “Onlar hapishane şartlarında muhteşem eserler yazdıklarına göre ben neden yazmayayım.” demiş ve bu mektuplar biricik motivasyon kaynağı olmuş. Farkındayım yazının yarısına geldik ve ben hala romanın yazılma hikayesinden bahsediyorum, ama bu benim için ve yazmak isteyen herkes için önemli bir ders niteliği taşıyor ve bu sebeple bu bilgileri paylaşmak istedim.

Ben bu kitapta bizim toplumumuzda kadınların hayata tutunmak için gösterdikleri o inanılmaz çabayı gördüm ve bu çabanın böyle masallarla, cinlerle, perilerle dolu ironik bir hikaye eşliğinde anlatılmasını ilgi çekici buldum. Kitapların okunma zamanları olduğuna inanırım, bu sebeple “Sevgili Arsız Ölüm” her ne kadar bu ilk okumada bana hitap etmese de yeniden okunabilecek bir kitap ve ben de bu kitaba 2. şansı vereceğim. Kitabın sonlarına doğru beni derinden sarsan cümlelere denk geldim ve bu cümleleri alıntılamadan bu yazıyı bitirmek istemiyorum. Bu bağlamda bence romanın en önemli cümlelerinden biri "Şiirlerimi yırttılar! 'Şiirlerimi yırttılar!"(s.166 ) cümlesiydi ve ben bu sözleri bir “çığlık” olarak gördüm. Yine romanda aslında baskı gören bütün kadınların trajedisini ifade eden “Şiirleri yırtılan başka kızlar var mı?”(s.167) cümlesi de çok vurucuydu.

Latife Tekin, kendisiyle yapılan söyleşilerde romandan çok şiire yakın olduğunu ifade ediyor ve bence romandaki şu bölümler şiirle yarışacak derecede büyüleyiciydi:

“Dirmit o günden sonra hep sözcüklerden bir yorgana sarındı. Sözcüklerden bir yatağın üstünde uyudu. Sözcüklerden yapılma bir sandalyenin üstünde oturdu. Atiye günleri sayılı binlerce sözcük oldu. Huvat sözcük dolu şişelere baktı. Nuğber sözcük bekledi. Zekiye sözcük ağladı. Seyit bembeyaz takma sözcük dişleriyle güldü. Mahmut dilini dişlerinin ardına dayayıp sözcük çaldı. Halit sözcükleri duvarlara vurdu. Dirmit ne yana bakacağını, hangi birini yazacağını şaşırdı. O şaşkın şaşkın dolanıp gezinirken bulutlardan sözcük yağdı. Musluklardan sözcük aktı. Akan sözcük, yağan sözcük, susup oturan sözcük, ağız üstü divana kapaklanan sözcük Dirmit’in kafasının içinde bir toplu kargaşaya dönüştü."(s.162-163)

“Sonunda Dirmit şiir yazmanın bir yolunu buldu. Sözcükleri tek tek kafasının içinden alıp yüreğine koydu. Yüreğini güp güp attırmayan sözcüğü yüreğinden çekip aldı. Dirmit o günden sonra yüreğine kul köle oldu. Yüreği ne yap dediyse onu yaptı, yüreği nereye git dediyse oraya gitti, yüreği ne dediyse onu dedi. Yüreği kafasıyla zıtlaştıysa o da zıtlaştı. Yüreği taştıysa o da taştı. Yüreği çırpındıysa o da çırpındı. Yüreğiyle birlik oldu."(s.163)

Kitapta dikkatimi çeken bir diğer husus da Atiye’nin Azrail’le olan pazarlığıydı ve bu bana Dede Korkut hikayelerinden “Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Destanı”nı hatırlattı. Deli Dumrul hikayesine dönüp baktığımda “Sevgili Arsız Ölüm” ile “Dede Korkut” hikayelerinin dili arasında da bir yakınlık olduğunu keşfettim. Deli Dumrul hikayesinden alıntıladığım şu cümleler iki eser arasındaki anlatım benzerliğini gösterebilir:
“Deli Dumrul kırk yiğit ile yiyip içip otururken ansızın Azrail çıkageldi. Azrail’i ne çavuş gördü, ne kapıcı. Deli Dumrul’un görür gözü görmez oldu, tutar elleri tutmaz oldu. Dünya âlem Deli Dumrul’un gözüne karanlık oldu.” (s.126, Dede Korkut Kitabı)

Latife Tekin, gencecik yaşında bir iç dökme romanı yazmış ve bambaşka bir ses yakalamış. Kitabı sevsek de sevmesek de bu sese saygı duymak zorundayız. Son olarak bu kitabı okumak istiyorsanız okumaya başlayın, ya çok seveceksiniz ya da zorlanacaksınız. Ben zorlandım, ama sonuna kadar gittim, bunun için de pişman değilim, siz de kendinize bir şans vermeye ne dersiniz?

Latife Tekin söyleşisinin linki: https://youtu.be/rg-fThXdsLI

BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:

https://hercaiokumalar.wordpress.com/...ina-dair-dusunceler/
218 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Yüzyıllık Yalnızlık romanının Türk versiyonu , Sevgili Arsız Ölüm. Büyülü bir gerçeklik içerisinde yaşamadığımızı kim söyleyebilir ki?

İslamın ve Türk kültürünün mitlerinin kaynaşması bize böyle güzel kitapları bağışlıyor işte. Kültürlerin değerini es geçmemek gerek, hepsi kendi başına bir hazine, bir folklor.

Fakat...

Bazen kültürleri de sorgulamak gerekmez mi? Kitap mükemmel bir yaratıcılık örneği göstermesinin yanında ayrıca pedagojik açıdan bir ders kitabı niteliğinde. Bir ailenin giriş, gelişme ve sonucunu okuyucunun gözleri önüne sererken , aynı zamanda her bir çocuğun da gelişim evrelerini ve bu evrelerin kültürle yoğurulmuş sert bir tokatla karşılaştığını görüyoruz.

Çocukken hepimiz bu büyülü gerçeklikten nasibimizi aldık. İstanbul'dan tutun da ülkenin en taşra kentine kadar hepimizin inandığı , duyduğu ,hissettiği ya da hissettiğini sandığı şeyler var. İlk ölüm bilgimi elde ettiğimde daha 8 yaşındaydım ve "gerçekten ölecek miyiz?" diye anneme sorduğumda , adlığım cevap "Evet hatta öldükten sonra kabir azabı çekeceğiz." olmuştu ve günlerce uyku uyuyamamıştım. İşte bu gibi etkilerin daha yoğun yaşandığı bir evdeki travmatik vakaların incelenmesini oluşturuyor bu kitap ve bu yüzden benim için çok daha kıymetli.

Her doğan çocuk başta farklı kişilik özellikleri yansıtmasına karşın, farklılıklarını yansıttıkları anda anne veya herhangi bir otorite tarafından büyük bir baskı sonucu bu farklılıklarını kaybediyorlar. Sürüye uymayan Siyah koyunların giderek Beyazlaştırılması söz konusu. Kişilik asimilasyonuna uğramış Beyazlaşmış her koyun annenin (Atiye) gözünde evlatken , siyahlığını koruyanlar gittikçe koyunluktan da çıkarak kurt oluyorlar.

Farklılığı ayakta tutan karakterin burada Dirmit ve geleneğin destekçisi olanın annenin yani Atiye'nin olması burada anne-kız çatışmasından çok bize gericilik-ilericilik çatışmasını beraberinde getiriyor. Dirmit'in hayal dünyasının, gerçeğe bakış açısının , olayları görüşünün farklılığı hayran olunacak derecede üst düzeyken bir annenin öncülüğünde bir ailenin bir dehayı nasıl söndürmeye çalıştığını ve bunu teker teker her çocuğuna nasıl yapmayı başardığını en ince ayrıntısına kadar okuyor , bazen ağlanacak hallerine kahkahalarla gülüyor , bazen de bu şekilde hayatlar yaşamış birçok ailenin var olduğunu, birçok yaratıcı insanın böyle yok olduğunu bilerek kahroluyoruz.

Bir çiçekle konuşmanın, bir tulumbayla arkadaşlık etmenin, bazen radyonun sesine aylarca bağlanmanın, ergenliğe yeni girip ailenin onaylamadığı bir kız arkadaşa sahip olmanın , şiir yazmanın, okul asmanın, ders çalışmanın, denize bakmanın , bazen sadece bakmanın, kitap satmanın, süperman olmanın ; dayakla , yatağa tüm aile tarafından bağlanıp kadınlığı, erkekliği yoklanmanın, aç bırakılmanın, evlatlıktan reddedilmenin , daha küçücükken içine cin girdi diye yataklara bağlanmanın , tüm köy tarafından taşlanmanın ahıra kapatılmanın terbiyesinin ağır sonuçlarının romanı.

Büyülü gerçekliğe hoşgeldiniz.

" - Ah tulumba! Ah tulumba!
- Ne olursun ,Dirmit kız, ağlama. "
240 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Nedir bu hurafelerden çektiğimiz?
Aman, kapının eşiğine oturma evde kalırsın! Sakın ha, kara kediden uzak dur gece cinleri görür onlar, küle basarsan cin çarpar, taşla oynarsan kıtlık olur... Say say bitmez.
Bir de bunları dine mal edip sorgusuzca kabul etmeleri ve aksini yaptığında sanki lânetlenmişsin gibi davranmaları daha da üzücü.

İşte romanımızın kahramanı Dirmit, bu hurafelerden en çok nasibini alan zavallı bir çocukcağız. Daha doğmadan Cinci Memet onun "Cinlidir." fermanını imzalar. Sonrası ise tam bir yürek acısı...  Tutunmaya çalıştığı her dal kırılır mı bir insanın, kırılıyormuş işte! Sussa, sustu dediler; konuşsa, konuştu dediler. Birileri hep bir şeyler der zaten...
Tulumbası, kuşkuş otu, radyosu, şiir defteri, boyalı çamuru, gökyüzündeki yıldızları... Evet, evet şaşırmayın,  gökyüzünedeki yıldızlar bile parmaklıklar ardına saklanırmış. Her şeyle konuştu dertleşti de bir ailesiyle konuşamadı Dirmit. Bir onlar anlamadı, bir onlara anlatamadı... Çocuk gibi çocuktu oysa. Hangimizin Dirmit'ten kalır yanı vardı ki?..


Körle yatan şaşı kalkarmış.  İflah olmaz takıntılı Huvat ile  Alacülek köylüleri, el birliği ile hem Atiye'yi hem Dirmit'i dellendirdi.  Azrail'le pazarlığa oturan Atiye, tüm arsızlığıyla ölüme bile meydan okudu. Nasıl biri olduğunu siz düşünün  artık.

Hacılar, hocalar, şıhlar, şeyhler... Muskalar, üfürükler, tükürüklerin saçıldığı; cinlerin, perilerin cirit attığı bir roman. Kısa kısa cümlelerle masalsı bir anlatımı var. Anlatımı bizi sıkı sıkı sarsa da olayların hiç aravermeden soluk soluğa ilerlemesi biraz yoruyor. Özellikle şehire  göçtükten sonra bazı olayların tekrar tekrar yaşanıyor olması romanı sıkıcı hale getiriyor. Düşününce, hayatımız da böyle değil midir zaten?
Tekdüze, her gün bir öncekinin aynı, her olay bir sonrakine benzemez mi?..
Belki de buna değinmek istemiştir yazar.

Köyden kente göç sorunları, kent yaşamının sunduğu zorluklar, işsizlik, yoksulluk temaları kitaba güzel yedirilmiş. Erkektir yapar, kadındır susar rolünün dayatmaları genellikle Dirmit üzerinden verilmiş. Kendisinden küçük kardeşinin geneleve gitmesi üzerine " O kadına gidiyor da ben neden erkeğe gidemiyorum" deyişi güldürse de düşündürüyor aslında.

Yaşanmış hikayeler beni hep daha çok etkilemiştir.  Latife Hanımın zorlu yaşamına da Dirmit karakteri üzerinden bakıyoruz. Herkesin kendinden bir parça bulacağı bu eser, böylece  daha da anlamlı hale geliyor.

Keyifli okumalar...
135 syf.
Son derece sıradan, gündelik hayatları anlatıyor gibi görünen yazar aslında yoktan varolan bir çöp kenti anlatır. Karanlıkta kapalı bir mekana sığınma içgüdüsüne sahip insanoğlu’nun çöpten de olsa inşa ettikleri “ev”lerinden oluşan bir mahalle. Yıkım makinalarına sığınma ve yerleşme içgüdüleriyle günlerce direnen ve sonunda çöpten de olsa yıkılan evlerinin kalıntılarından tekrar kurdukları yaşamlar.
Son derece sağlıksız bir biçimde olsa da kendi kanunları, kendi manileri türküleri, kendi ermişlerine sahip bu çöp kent zamanla sosyalleşmeye, şehirleşmeye başlar.
Çöp bayırları ve çöp evlerden oluşan bu kente tüm dünyanın kuralı kapitalizm gelir. Büyük fabrikalar, büyük patronlar ve küçük işçiler artar bir anda.
işçi mücadelesiyle, yoksul zengin sınıf arasındaki devasa uçurumuyla, dayak yiyen ev hanımları , hem peşine düşülen hem hafif kadın damgası yiyen ağır işçileriyle çokta yabancı olmadığımız bir yaşam anlatılıyor.

Okuması keyifli, metaforlarla dolu kısa bir roman.
152 syf.
·5 günde·8/10
Kelimeleri seçe seçe, yazım kurallarına dikkat ederek vurucu cümlelerle önce Latife Tekin’ in hayat hikayesini anlatıp ( ki ilk kitabı Sevgili Arsız Ölüm’ de kitabın ana kahramanı Dirmit’ in ta kendisidir Latife Tekin) edebi kişiliğinden söz eder, Türkiyede’ ki en önemli büyülü gerçeklik yazarlarından biri olduğunu söyler ve Manves City ; İşçi eylemleri nedeniyle iftira sonucu hapse giren ve beş yılın sonunda hapisten çıkan Ersel’ in bu beş yılda küçük bir kasaba olarak bıraktığı Erice’ nin büyük şirketlere nasıl teslim olduğunu ve hem Erice’ nin kentleşmesini hem de bu kentleşme ile birlikte işçilerin sosyolojik ve psikolojik değişimlerini anlatan bir roman der incelemeyi bitirirdim.
Ama Manves City tek başına bir kitap değil. Latife Tekin’ de öylesine bir yazar değil (hoş O kendini ne yazar ne de edebiyatçı olarak görmüyor). Latife Tekin ilk romanı Sevgili Arsız Ölüm’ den başlayarak Manves City’ e gelene kadar, görmezden geldiğimiz, kenarda köşede kalmış, eğer görürsek te umursamadığımız espirilerimize konu ettiğimiz hayatı ucuz olan insanları yazıyor yıllardır bıkıp usanmadan. Kitaplarını yayınlanma sırasına göre okursanız görmezden gelinen İç Anadolu insanının nasıl bir değişim süreci geçirdiğini (ya da belki de hiç değişmediklerini) göreceksiniz. Film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçecek . O nedenle;
Sevgili Arsız Ölüm’ de köyden kente göçen bir kızın köyle kent arasına sıkışan, derdini ancak tulumbası ve kuşkuş otuna döken, büyülerle, cinlerle büyütülen Dirmit’ in ‘’şiirlerimi yırttılar, şiirlerimi yırttılar’’ diye çırpınışlarına kulak verebilseydik,
Berci Kristin çöp masallarında ‘’Sabah naylon leğenden çatıları, eski kilimlerden kapıları, muşambadan camları, ıslak biriketlerden duvarlarıyla çöp yığınlarının çevresinde, ampul ve ilaç fabrikalarının alt yanında, tabak fabrikasının karşısında, ilaç artıklarının ve çamurun kucağına bir mahalle doğdu’’ dediğinde o gecekondu mahallesini gidip görebilseydik,
Rüyalar ve Uyanışlar Defteri’ nde ‘’Birbirimizin ağzını kapatıp susma siyaseti yapmassak akabilir, kurumuş göllere su yürüyebilir, renklenir çiçekler’’ deyişine kulak tıkamasaydık,
Gece derslerinde "Bizi şiirle kandırdılar!" diyenleri dinleseydik belki bugün Latife Tekin Manves City’ i yazma gereği duymayacaktı …
Kitabın ana kahramanı Ersel’ e dostu (nasıl bir dost ise) Serco’ nun akerdeonla çaldığı Makedon şarkının orjinali. Belki dinlemek istersiniz.
https://www.youtube.com/watch?v=cTeQk7VMzNQ
Ve son zamanlarda seyrettiğim en güzel tek kişilik oyundu Nezaket Erden’ in ‘’Sevgili Arsız Ölüm-Dirmit’’ adlı oyunu. Nacizane tavsiyem seyredin fırsatınız varsa….
https://www.youtube.com/watch?v=Xa2N8q0s2wg
Latife Tekin’ i daha yakından tanımak istiyorsanız;
https://www.youtube.com/watch?v=rg-fThXdsLI
Son bir not: Manves City ve Sürüklenme adıyla iki kitabı aynı anda piyasaya çıktı yazarın. Ortalama 6-7 yılda bir kitap çıkardığını düşünürsek son iki kitabından sonra uzun yıllar yine beklemek zorunda kalacağız Latife Tekin’ i. İyi okumalar...
Güzel şeylerde oluyor..
Yine okumaya başladım..
Bir okuma ziyafeti istiyorsanız.. Okumanızı isterim.. Güzel bir iz..

Okunması gerekenler listesinde olmalı...

Yazarın biyografisi

Adı:
Latife Tekin
Unvan:
Türk Edebiyat Yazarı
Doğum:
Kayseri, 1957
Türk edebiyat yazarı.
1957'de Kayseri'nin Bünyan ilçesine bağlı Karacahevenk köyünde doğdu. 1966'da 9 yaşındayken ailesiyle birlikte İstanbul'a geldi. Ortaöğrenimini Beşiktaş Kız Lisesi'nde tamamladı. İstanbul Telefon Başmüdürlüğü'nde kısa bir süre çalıştı. İlk kitabı "Sevgili Arsız Ölüm" 1983'te yayınlandı. Anadolu'daki köy yaşamı ve insanlarını masalımsı bir atmosferde ve "Yüzyıllık Yalnızlık" (Gabriel Garcia Marquez) tadında anlattığı bu ilk romanıyla büyük ün kazandı. Büyülü gerçekçilik akımına da yakıştırılan bu romanının ardından peş peşe diğer romanları geldi. Eserleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Farsça ve Hollandacaya çevrildi. Değişik üslubu ve yaklaşımıyla kuşağındaki edebiyatçıların önde gelen isimlerinden biri oldu.
Latife Tekin Bodrum Gümüşlük`te bir `Ebediyat Evi` projesi başlatmıştır. Garanti Bankası tarafından desteklenen proje, mimar

Hüsmen Ersöz'ün 1998 yılında hazırladığı mimari proje ile inşaata başlamıştır (1999). Ressam Hale Arpacıoğlu'nun, Koç Grubu şirketlerinden aldığı destekle, aynı mimari projenin bir parçası olarak Sanat Evi'nin yapımına başlanmıştır. Latife Tekin, Bodrum Gümüşlük'te, herkesin yazabileceği, tartışabileceği, sanatçıların büyük şehrin dağdağasından uzak eser üretebileceği bir mekanın tamamlanması için çalışmaktadır.Son olarak 2010'da "rüyalar ve uyanışlar" kitabı yayımlandı.
28 Aralık 2011 akşamı Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan etkinliğinde usta eleştirmenler Ömer Türkeş ve Semih Gümüş'ün konuğu olmuştur.

Yazar istatistikleri

  • 324 okur beğendi.
  • 2.778 okur okudu.
  • 122 okur okuyor.
  • 1.564 okur okuyacak.
  • 95 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları