Leyla Erbil

Leyla Erbil

7.5/10
162 Kişi
·
497
Okunma
·
213
Beğeni
·
13.193
Gösterim
Adı:
Leyla Erbil
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 1931
Ölüm:
İstanbul, 19 Temmuz 2013
Orta sınıf ailenin üç kız kardeşten ortancası. İlk, orta ve liseyi İstanbul okullarında okudu. İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı bölümünde eğitim gördü. Son sınıfta ayrıldı. Çeşitli işlerde çalıştı. Evlenerek bir süre Ankara ve İzmir'de oturdu. 1961 de İstanbul'a döndü. Evli ve bir kızı var (Fatoş Erbil-Pınar).

Yazarlığa hikâyeyle başladı. İlk yayınlanan hikâyesi Uğraşsız'dır; (Seçilmiş Hikayeler Dergisi, 1956 Ankara) Giderek Dost, Yeni Ufuklar, Yeditepe,Ataç, Papirus, Yelken vb Edebiyat Dergilerinde yazı ve hikâyeleri göründü. Erbil, kendinden önce yerleşmiş olan yazın akımlarına bağlı kalmadı; roman, hikâye ve düz yazı metinlerinde ortodoks Marxçıların karşısında yer almasıyla tanındı. Psikanilizin özgürleştirici yöntemlerinden yararlanarak, dinin, ailenin, okulun, toplumsalın ürettiği tabularla dolu ideolojilere karşı 1956'da başlayan mücadelesini dilin oturmuş kelime hazinesi ve söz dizimi kuralarını değiştirme çabasıyla sürdürdü. Yeni bir biçim ve biçem geliştirdi. Başlıca düşünce kaynakları Marx ve Freud olarak belirtildi.

Leyla Erbil, 1970 Türkiye Sanatçılar Birliği, 1974 Türkiye Yazarlar Sendikası kurucularından olup, PEN Yazarlar Derneği üyesidir. 1961'lerde Türkiye İşçi Partisi üyesi olan Erbil, Türkiye İşçi Partisi'in Sanat ve Kültür Bürosu'nda görev almıştır. 1979'da çağrılı olarak gittiği ABD'de kendisine, Iowa Üniversitesi Onur üyeliği verilmiştir. Edebiyat Ödüllerine katılmayan Erbil, 2000- 2001 yılı Ankara Edebiyatçılar Derneği Onur Ödüllerini kabul etmiş, 2002 yılında ise, PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel Edebiyat Ödülü'ne ülkemizden ilk kadın yazar adayı olarak gösterilirken, "Türk dili ve edebiyata egemenliği, aynı zamanda insana, hayata ve dünyaya karşı sorumlu aydın tavrı" vurgulanmıştır. 82 yaşında vefat eden Leyla Erbil,Zincirlikuyu Mezarlığı 'nda defnedildi.
Zaten bilirsin erkekler iki şeye hiç dayanamazlar, bir kendilerine sığınmış bir kadına, bir de kendilerine hayran olan bir kadına!!
Leyla Erbil
Sayfa 207 - Kanat Yayınları
Sorunum bu, seni düşünmediğim zamanlar ölüyorum ben. Sen ise hala beni sevmeye korkuyorsun !
Leyla Erbil
Sayfa 157 - Kanat Yayınları
Dünyanın adaletli bir biçimde idare edilmesine kadar aşkımızı beklemek mi gerekecekti ? Siyaset bin kere değişebilir biz yaşarken.
Leyla Erbil
Sayfa 71 - Kanat Yayınları
Bana öyle geliyor ki dostum, dünyada saadet denen bir şey yok, bizler boşuna çırpınıp duruyoruz.Zaten ruhumuzu bütün çıplaklığıyla kimseye gösteremediğimiz için daima yalnız kalmaya mahkumuz. Boş felsefelere de nereden daldım.
Leyla Erbil
Sayfa 28 - Kanat Yayınları
Eğer aşk yoksa, benim içimde küçücük bir kızkenden beri var olan o duygu neydi?
Leyla Erbil sessizce haykırıyor sayfalarında. İçinde bulunduğu topluma karşı kendi manifestosunu yazmış adeta. Bir hikayesinde, kötülerle dolu sayfalarda Arif'i arıyor, yani iyiyi. Bir hikayesinde baskılara karşı direnme söz konusu. Toplum kurallarına ve onun yasaklarına karşı dik duruyor yazdıklarıyla. Cinsellik, para, aile konularının toplumu ayrıştıran tarafları örtük bir şekilde irdelenmiş, mutsuz evliliklerin devam etmesi zorunluluğu, dini zorlamaların saçmalığı gibi konular alttan alta işlenmiş.
Üslubu kendine has bir yazar. Aynı cümlede farklı farklı durumlar mevcut ve bunların birbirinden kopuk gibi duruşu ama kopuk olmayışı çok değişik. İmla kuralları bu yazarda da kural dışı. Cümleleri tek tek ele alınca herhangi bir anlam çıkmıyor ama her bir cümle resmin bir parçasıymış gibi, sağlayacağı bütünlüğe hizmet ediyor. Yakalayabilen için bu resim çok net ama yakalaması çok zor. Sayfalarda boğulmamak için çaba sarf edilmeli. Kolay bir kitap değil. Benim sevdiğim tarz; okurken içinden farklı anlamlar çıkarabildiğim, imgelerle dolu derin bir derya.
Vapur adlı hikayesinde tarihe tanıklık etmiş bir vapurun düşüncelerini aktarmış yazar, animizmin olduğu kitapları seviyorum. Bir başka varlığın insanoğlunu dışarıdan tarafsız bir gözle eleştirmesi çok güzel olmuş. Yazar kendi düşüncelerini vapur imgesiyle vermiş ve bunu da çok iyi başarmış.
Leyla Erbil ile tanıştığıma çok memnun oldum. Kesinlikle devam edeceğim bir yazar. Bu ara kitaplığıma yeni yazarlar katmanın mutluluğunu yaşıyorum. Kitaplar...
Son olarak Leyla Erbil gibi, Tezer Özlü gibi güçlü kadınları seviyorum.
Sorgulayışın Mektup Hali: Mektup Aşkları

Anahtar Kelimeler: Leyla Erbil, Mektup Aşkları, Mektup Roman, Mektup Anlatım Tekniği Genç Werther’in Acıları.


Leyla Erbil’in 1988’de basılan romanı Mektup Aşkları, yedi gencin birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşan bir mektup roman örneğidir. Romanda Ahmet’in aynı mektupları iki ayrı kadına göndermesinden habersiz olan Jale’nin Ahmet’le evlenmesi ve sonunda gerçeği öğrenmesi anlatılır. Bu yolla mektubun samimiyeti sorgulanır. Romanda 1970’li yıllarda Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun portresi de çizilir. Öyle ki, romanın geçtiği dönemde ve özellikle gençler arasında yaygın olan siyasi çatışma romanın merkezini oluşturur.

Bazı yazarlar, romanlarında karakterlerin yazdığı mektuplara olduğu gibi yer verirken bazı yazarlar da karakterlerin yazdığı mektupları derleyerek yayıncı sıfatıyla romanda kullanır. Genç Werther’in Acıları’nda olduğu gibi bazı romanlarda mektuplar bir karakter tarafından tek yönlü yazılırken Mektup Aşkları’nda olduğu gibi bazılarında da farklı karakterlerin birbirlerine yazdığı mektuplar vardır. Böylece klasik roman kurgusundaki diyaloglar da bu tarz romanlarda yerini mektuplara bırakır.

Mektup romanlarda mektupların yazıldığı an ve okuyucuya ulaştığı an aynıdır. Bu, okuyucunun olayların akışını kontrol etmesine olanak sağlar. Bazı istisnai durumlarda ise geçmişte yazılan mektuplara yer verilir. Bu mektuplar da sırların çözülmesinde anahtar rolü üstlenir. Öte yandan mektuplar, karakterlerin psikolojik değişimlerinin izlenmesine imkân verir. Aynı zamanda da karakter ve okuyucu arasındaki duvarları kaldırarak saydamlık ve samimiyet sağlar.

Leyla Erbil’in romanlarında siyasi arka plan güçlü bir şekilde çizilir. Ancak Mektup Aşkları’ndaki söylemin yazarın diğer romanlarındaki söylemlerinden farkı, roman karakterlerinin fiili olarak siyasi çatışmalara katılmaması ve bu çatışmanın düşünce ve sözde kalmasıdır. Eserde dönemin toplumsal yapısının betimlenmesinin yanı sıra sol görüşteki insanlara dışarıdan yöneltilen eleştirilerin de bir tahlili sunulur.

Romanda toplam 86 adet mektup bulunur. Romanın başkarakteri ve mektupların merkezi Jale olmasına karşılık 86 adet mektuptan sadece 2 tanesini Jale yazar. Ancak Jale’nin yazdığı fakat romanda yer verilmeyen mektuplar da bulunur. Bunu Jale’ye yazılan mektuplardaki göndermelerden çıkarmak mümkündür. Jale, diğer karakterler tarafından yazılan mektuplarda okuyucuya tanıtılır.

Jale’nin mektuplarının asıl kayda değer tarafı düşünsel konuda sergilediği tutumdur. Jale, edebiyat ve sanata meraklı, toplumsal dayatmalara başkaldıran, komünist bir gençtir. Siyasi fikirlerine sıkı sıkıya bağlı olan Jale, bu fikirlerden sapan arkadaşlarını tenkit eder. Ancak kendisinden beklenmedik şekilde Ahmet ile evlenir ve arkadaşları tarafından “başkasına verir talkımı kendi yer salkımı” sözüyle eleştirilir. Jale geleneksel olanla, toplumun yaşantısıyla alay eden ve solculukla övünen bir karakterken bunların tam tersi bir karakterle evlenmesi şaşkınlık yaratır.


Mektup Aşkları’nın Leyla Erbil’in diğer romanlarından farkı, mektup anlatım tekniğinin kullanılmış olmasıdır. Romanın başlangıcı ile sonu benzerdir. Aşk, mektuplarda kalır, mektupların arkasındaki gerçek hayatlar yaşanan hüsranda başrol oynar. Jale, Sacide’ye yazdığı iki mektuptan sonuncusunda. “Bilmem ki, belki de sadece mektuplarda kalmaya mahkûm bir aşk vardır; mektup aşkları!” diyerek bütün bir romanı özetler.

Romanda Leyla Erbil’in kendine özgü yazımı da belirgindir. Örneğin, Zeki’nin yazdığı ve imlaya uymayan, kelimeler arasında boşluk bulunmayan, noktalama işaretlerine aykırı mektupları önemlidir. Bunun yanında yazar, her karaktere ayrı bir yazı fontu seçerek farklı kalemlerden çıkan mektupların her birinin o karaktere özgü bir görünüme kavuşmasını sağlar.

Sonuç olarak mektup anlatım tekniğinin en belirgin özelliği olan saydamlık, bu romanda da hayli işlev yüklenmiştir. Fakat bu saydamlık, diğer mektup romanlardaki kullanıma göre farklılık gösterir. Ahmet’in yazdığı ikiyüzlü ve iki tane alıcısı olan mektuplar aracılığıyla mektubun samimiyeti sorgulanır ve mektubun insanları kandırmak amacıyla da kullanılabileceği vurgulanır. Bu durum modernist bir yazar olan Leyla Erbil’in sanatçı kişiliği ile örtüşür. Öyle ki yazar, mektubu geleneksel kullanımının ve gerçekçi işlevinin dışında kullanır.

Not: Leyla Erbil hakkında daha fazla bilgi için bakınız: Leyla Erbil’de Etik ve Estetik.
Bu kitap hiçbir “ödül”e katılmamıştır.

Kitabın girişinde yer alan, bu cümle yazarın bazı karın ağrılarını dile getiriyor. Leyla Erbil’in canı çok sıkılmış, son kertede bunları birilerine anlatmak istemiş ( bu arada sıkı bir dinleyicimdir!) yani biz okurlarına. Herhalde karşımıza geçip bir hikaye anlatır gibi ya da bir anı anlatır gibi anlatmasını beklemek çok sığ ve yersiz bir düşünce olurdu. Simgesel bir anlatım için -Necmi Sönmez gibi bir küratöre adadığı- Üç Başlı Ejderha sütununu seçmiş. İstanbul’da bulunan bu en eski Yunan sütunu ile ilgili kitabın bazı pasajlarında bir takım bilgiler mevcut. Tarihsel bilgilerin haricinde kurguladığı anlatıyı Ahmet Haşim, Nazım Hikmet, Sait Faik, İlhan Berk, Ahmed Arif ve Mahmut Temizyürek’den esinlenerek yaptığını söylüyor.


Peki nedir bu sıkıntıya sebebiyet veren ve ya verenler? Beyhude bir hayal peşinde koşmaktan sıkılmak mıdır? Makam, mevki peşinden dört nala koşarken hedefe ulaşamamazlığın verdiği bir sıkıntı mıdır? Platonik bir aşk hikayesinin ana kahramanı olmanın verdiği bir sıkılmak mıdır? Yoksa tüm düşünülenlerin aksine serçe parmağını kazara sehpaya çarpmanın ardından dünyanın anlamsızlaştığı ve hemen akabinde yoğunlaşan büyük bir bohem tufanının yarattığı bir sıkıntı mıdır?


Sanırım cevabı buraya yazmak okuyucuyu, 5000 parçalı büyük bir yapbozun -tercihen kaplumbağa terbiyecisi olabilir- tamamlanma uğraşında eksik kalan yek parçanın; tüm resmi tamamlayamamanın verdiği hazımsızlık, küçük ama mide bulandırıcı gibi abes durumlarla karşı karşıya bırakmak olurdu. Galiba buna spoiler vermek deniyor.

Berrak bir suyu bulandırmak için elimden geldiğince cümleler silsilesi kurmaya çalıştım. Tek gayem kitabın okunması yolunda cazibe merkezi haline getirmekti. Sizlerin yazacakları incelemelerle beraber daha doygun bir incelemeyi o zaman okuyacağımızı düşlüyorum.

Not: Noktalama işaretleri alışılmışın dışındadır. Bkz. Her cümlenin, ara ara her kelimenin bitiminden sonra üç virgül geçmesi gibi.
Leyla Erbil ile tanışma kitabım olan Cüce'nin etkisinden kurtulmak bir hayli zor olacak benim için. Öncelikle bir kişi sunuyor bizlere Erbil. Sonra o kişiye hayatı katıyor; o kişi hayata katılamayacak kadar "aitsiz" çünkü. Zenîme karakterimizin adı. Yazarımız onun gerçekten yaşadığını, kendisine rastgele yazı kağıtları verdiğini, onun da bunları yayınlamaktan başka şansı olmadığını belirtiyor. Bir nevi Erbil'in içinde halen daha varlığını sürdüren biriydi Zenîme. Eşyalara değiniyor örneğin. O hayatımızın her tarafında karşımıza çıkan eşyalar. Ne anlıyoruz "eşyalar" kalıbından? Hangi zaman diliminde var eşyalar? Çoğu kimse yalnızca şimdiki zamanı düşünür eşyalar söz konusu olduğunda. Fakat Zenîme öyle değil; o eşyalara zamansal anlamda uzantısal olarak bakıyor. Bir karanfil örneğin; o anda ne kadar güzeldir. Fakat bu güzellik yalnızca o anda geçerlidir, peki ya bir hafta sonrası? Çürüyüp gitmez mi o çiçek? İşte böylelikle çürümeye başlıyor Zenîme. Uzantısal bakıyor zamana, dolayısıyla zamanın geçmesi dahi ona huzursuzluk vermeye başlıyor. Tıpkı kimi insanların bazı uzantısal nedenlerden dolayı güneşin doğuşunun ve batışının kulaklarını sağır edecek kadar şiddetli sesler çıkardığını iddia etmesine benziyor bu. Çünkü zaman o insanların en büyük düşmanıdır; zamansız yaşayamazlar fakat zaman olduğunda da hiç olmadığı kadar acı çekerler. İşte belki de bu yüzden Zenîme'nin o nedensiz acısı, tedirginliği.

Kendini "aitsiz" hissediyor Zenîme. Zamanın yakalanamamazlığından kaynaklanan bir "aitsizlik" hissi. Zamanda yer edinememenin verdiği boşluk duygusu. Zamanda nasıl yer edinilmez diye merak ediyor aslında insan. Kimi anlar gelir zaman bizler için akmaz, hayır, o heyecanlı anlardan kaynaklanan zamanın yavaşlamasından bahsetmiyorum, ait olamama duygusunun getirdiği zamansızlıktan bahsediyorum. Bazı anlarda dünyanın tamamen dışındaymışcasına bir boşlukta hissederiz kendimizi, boş duvarlar en büyük dostumuz olur. İşte bu anlarda zamanın dışında kalıyormuş gibi hissederiz. Bunun getirdiği boşluk duygusunun da insanın içini "doldurduğunu" ve bunu yine boşaltmak için elinde boşluktan başka bir his olmadığını bilmenin huzursuzluğunu Zenime ile birlikte yaşıyor okur. Bu açıdan Erbil sizlere 92 sayfalık bir huzursuzluk senfonisi sunmuş da diyebilirim.

Zenime, sözde yazmış bu yazıları fakat ünlü olmak için yazmamış. Üstelik bu isteyeceği son şey. Ünlü olmaya katlanamama var Zenîme'de. Böylelikle kendisinin yok olacağına inanıyor. Gerçekten de öyle değil midir, ünlü olan şeylerin değeri çabuk unutulur. Gerçi Zenîme'de değer olgusunun zerre kadar önemi yok fakat onun yok oluşu insanların onu bilmesine bağlı. Fakat "küreselleşme" bu karşı çıkmaya da karşı çıkmaz mı? Elbette çıkar. İnsanların hepsi bencildir derler, ne kadar doğru tartışılır fakat kusursuz birey yoktur kanısı diğerinden daha doğruya yakın bir kanı. İşte Zenîme bu kendi içindeki istemsiz kendini benimsetme dürtüsüne karşı savaş açıyor. Kendi deyimiyle bir "iç savaş". Böylelikle zamanla (o geçemeyen zamanla) kendinden uzaklaşıyor ve "aitsizleşiyor". İnsan her şeye alışır derler ya bu sefer de bu "alışma" rahat bırakmıyor onu. Bu alışmayı unutmak için türlü şeyler düşünüyor, bunların başında karıncalar geliyor. Neden karıncalar? Karıncalar düşünceye benzer, insanın gözü takıldı mı bir kere, takılır kalır, onlardan hoşlanmıyorsa eğer, bu bir takıntı haline gelir. Aklındaki takip etmeyi bırakamadığı düşünceleri gibi karıncaları da kendi düşmanı kabul ediyor Zenîme. Belki de bu bir çırpınış, bir sessiz çığlık. Öyle ki kendi deyimiyle "karıncaları gebertme eldiveni" dahi var "eşya"larının arasında.

Bekleyişler resmediliyor, hayat gibi sonu gelmez gibi gözüken ama sonlu bekleyişler. Bekleyişlerin kimi zaman insanı ele geçirdiğinden, bekleyişin sonundaki amaç için değil de sırf o bekleyiş için beklendiğinden söz ediliyor. Bu gibi huzursuzluklar ile zihni "karıncalanan" Zenîme, zamanla kendinden başkası olarak söz etmeye başlıyor. Öyle "aitsiz" ki, kendinden bile "sen" diliyle söz ediyor. Bu "aitsizleşmeyi" yaşayanların en büyük düşmanı aynalardır. En büyük yalanlar ayna önünde söylenmiştir. Bu yalanlara elbette ki Zenîme'de de şahit oluyoruz. Hiçliğin o sessiz güçsüzlüğünden, umut aramaya başlıyor. Bir hiç olmak istiyor.

Aynalar dedim de aklıma geldi; çağımızda ayna-insanlar çok fazla. Siz ne yaparsanız onu yapıyorlar fakat sizi göremediği anlarda ne yaptığını nereden bilebilirsiniz? Erbil bu eserde bilinç akışı tekniğini kullanmış. Bu tekniğe yabancı iseniz çok zorlanacağınız bir eser Cüce. İsminden bahsetmedim kitabın. O da okuyacaklara bir merak unsuru olarak bir köşede kalsın. Erbil, gerek güçlü duruşu, gerekse de her konuya müthiş bir özgüvenle yorum getirebilmesi ile dik duran, gür sesli bir yazar. Yazılarındaki o gür sesi okurken fark edebiliyorsunuz. Bir yazıdaki gür sesi fark edebilmek için ünlem işaretine çok da gerek yok, yazar bunu yazdıklarıyla yeterince belirtebilir. Erbil bunu zaten yapmış olan bir yazar. 92 sayfalık bir "aitsizleşmeyi" siz de deneyimlemek istiyorsanız eğer, Cüce tam size göre.
Kitap bitince diyorsun bunyaminler biter zeyyadlar göçer ama gorgo lar asla tükenmez.

Tabi bir de istiyorsun ki kitabın bir ucunda Ahmed abimiz olsun ama yok.
Bana zeyyad gibi geldi ama...
" bu dünyadan
vicdan rahatlığıyla
öte dünyaya giden
kimse yoktur "
Leyla Erbil'in 1971 yılında yayınlanan ilk romanı "Tuhaf kadın" dan bu yana 46 yıl geçmesine rağmen,halâ oldukça tanıdık olduğumuz,hatta tanıklık ettiğimiz toplumsal gerçekliğimizin panoramasını okudum.Yarı otobiyografik özellik taşıyan roman 4 bölümden oluşuyor.(Kız,Baba,Ana,kadın )Çeşitli teknikleri farklı bölümlerde kullanıp kolaj bir teknik geliştirmiş.ilk bölüm Üniversite öğrencisi Nerminin anlatımıyla,tarih düşülmemiş bir günlük olarak başlıyor.Baba bölümünde,babanın ölüm döşeğindeki,gerçek üstü sanrıları,iç monologları(Mustafa suphi'nin katlinden bahsediyor) oldukça düşündürttü.Bu kadını ve Babasını kimler delirtmiş böyle ? diye sordum cevabını kısmen bildiğim halde...

Nermin,tekrarlı bir bunaltı içinde Boğulan,bocalayan,intihara yeltenen,hiçbir yerde kabul görmeyip kadın kimliğiyle iğnelenen (Annesi dahil ),ötekileştirilen bir öğrenci.Toplumsal cinsiyet ayrımcılığına dikkat çekerek,kadın kimliğini ezmek,katagorize etmek isteyen eril kültürün karşısında,mücadeleci tavrını çok açık görüyorsunuz.Yine Toplumsal bir cinnet halini almış "Namus" kavramıyla kızını korkutmaya çalışıp,okuduğu kitapları sobada yakarak kızının bireyselleşmesinin önünü tıkayan yarı sofu bir Anne prifili çizilmiş.Leylâ Erbil' in keskin kaleminden Küçük burjuvazi de nasibini almış.Cinselliği özgürce yaşamak için,her karşı cinsi,iki bacak arasına indirgeyip metalaştıran,entelektüel ve ebedi dünyasından soyutlamaya çabalayan bu kesime oldukça tepkili iki ucu sivri kelimeler kullanarak yorumlamış onları.

Toplumumuzda,tabulaştırılmış,Ensest ve Cinsellik temaları,dokunulmazlıklarını sürdürüyorken,özgür ve özgün bir dil yaratan Leylâ Erbil'i sırf bu cesaretinden dolayı,tanımaya ve eserlerini okumaya değer görüyorum.

Leylâ Erbil'in öykü ve Romanlarının en büyük talihsizliği,Feminist,Sosyalist kesim ve destekçileri tarafından okunması,diğer okurlar tarafından benimsenmemesidir.Halbuki,zaman zaman ironik anlatımıyla dikkat çektiği tabular,Toplumumuzun salt gerçekleridir.Okur,bu salt gerçeklere ilgi duyuyorsa,kendi fikirlerine uygun bulduğu yazarların kaleminden okumayı güvenli bir liman olarak görür.Şucu musun ? Bucu musun ? Sorularına muhatap olmak istemez.Oysa Leylâ Erbil'in kalemindeki harfler,kelimeler çığlıklar atarak hayata tutunmaya çalışırken bize pek çok şeyi bir arada anlatma gücüne sahip.

Belki bir kısım okur,Ahmet Arif'in, hasretinden prangalar eskittiği,Aşık olunan kadın olarak tanıyor Onu.
Oysa,yazın hayatı öylesine özgür bir çağlayan ki....
Okuyunuz.
kitaba başlarken ilk izlenimim klasik "aşk" peşinden koşan kişilerin o mayhoş hallerinin yansıması olacak dedim. Ama ilerledikçe insanların aşk'ın peşinden koşmasını değil de aşk'ın insanların peşinden koştuğu ve onları türlü hale nasıl soktuğunu gösterir oldu.

Ve bu mektuplar arasında dostlukların nasıl da es vermek, görmezden gelmek, yaşanmışlıklara minnet gibi duyguları birbirlerine karşı mecburiyetten katlandıkları fikrine tutuldum, ama doğru ama yanlış.

İlk başlarda sadece bir kişiye yazılmış mektupların paylaşımı olduğunu gördüğünüzde sıkıcı gelebiliyor, Jale'nin tavırlarını, mektubunu tahmin etmek durumunda kalabiliyorsunuz. Bu hissi Teo'ya Mektuplar'da da görmüştüm/görmüştünüz.

Sözün özü, farklı siyasi görüştekilerin, farklı yaşayış tarzda ki kişilerin bir kişide aşkı yaşaması ve bu aşkın dostlar arasında ki tezahürüne tanık oldum. Ve sonunda Jale'nin Sacide'ye yazdığı uzun mektuplar kitabın özetini oluşturmuş bir nevi..

Okuması güzeldi, keyifli okumalara..
Kitap akici olmasıyla gercekten basarili bir yapit, edebi anlatimiyla gunluk hayati harmanlamis olmasi, dilini sadelestirerek anlatişi, bir solukta okunabilecek kitap türü...
Leyla Erbil'in bu kitabında da başka bir insanın hayatına odaklanıyoruz: Lahzen. Peki kimdir Lahzen?
"kimim ve nasıl biriyim
hayatımın neresindeki yaşantıdayım sorarım kendime her gün" diyor kendisi hakkında. Lahzen gerçekten de bir kişi mi, yoksa bir tipleme mi? Yoksa Erbil'in kendisi mi? Aslında çoğu yazar kendinden bir parça bırakır yazdıklarında. Okura ise bunu keşfetmek düşer. Bu açıdan, kimi keşifler zorludur, çetindir kimse kolay kolay yapamaz bu keşfi. Kalan, zorlu bir keşif aslında.

Hikayemiz Lahzen'in çocukluğunda başlıyor. Kimi şeyleri anımsıyor birden çocukluğuna dair. Bu "birden" anımsama işi kendimizi kaybettiğimiz, kendimize dair bir arayışa çıktığımız zamanlarda daha sık meydana gelmeye başlar, işte Lahzen de kendini arıyor. Nerede bulacağını bilmeden, kendi içinde ve hiçliğinde aramaya başlıyor kendisinin de Lahzen olarak bildiği kişiyi. Kendi hakikatinin özünü kendi tabiriyle "tıka basa şüpheyle doldurulmuş kuyuda" aramaya başlıyor. Elbette ki bu arayış boyunca yaşadıkları kronolojik bir sırayı takip etmiyor. Anlatıcının bilinç akışı sırasına göre şekilleniyor bu arayış. Mesela bir kişinin ölümünü hatırlıyor ilk önce, daha sonra ise o kişinin yaşamını.

Lahzen kötü bir çocukluk geçirmiştir: Daha 'kötü' kavramını bilmiyorken şahit olduğu kötülükler, insanları yalnızca kendisine gülümseyen varlıklar olarak gördüğü zamanlarda (bir çocuk olduğu için; çocuklara karşı kim gülümsemez ki?) tanık olduğu kötü insanlar... Tüm bunların hayatında bıraktığı derin izleri, ilk defa aynaya bakan bir çocuk misali, ilk kez yaşıyormuş gibi bir şaşkınlık içinde anlatıyor. Nasıl bir şaşkınlık bu? Gerçeklerin altında ezilen insanların yaşadığı şaşkınlık. Böyle olunca Lahzen de çevresindeki insanların kötü olmasının bilincine vardığı andaki eziklik duygusuyla anlatıyor her şeyi.

Bu açıdan Leyla Erbil bir konuya gönderme yapmış bana göre. Kötü yetiştirilmiş çocuklar. Bizler insanlar olarak çocuk yetiştiririz, fakat yetiştirirken onlara tam olarak önem veremeyiz. Böylece çocuk dünyadaki kötülüklere şahit olduğu anda bir değişim içerisine girmeye başlar. Bazıları dayanamaz buna, ileride kötü bir insan haline gelir. Kötü dediğimiz insanların belki de çoğunun kötü bir çocukluk geçirmiş olması da bunun kanıtı niteliğinde zannımca. Eğer şanslıysa, Lahzen gibi kaybolmuş biri olur. Ah Lahzen... Lahzen nelere şahit olmamış ki? Düşünsenize, çocukluğun o hayal ile gerçek arasındaki büyülü dünyasında yaşamınızı sürdürmektesiniz, kimi şeylere rastlıyorsunuz, ki bu şeyler hayatınızda daima derin izler bırakacak kadar güçlü. Dolayısıyla hep çocuk kalıyorsunuz. İnsanlar çocuklaşmayı iyi bir durum olarak görebilirler fakat bir de bunu Lahzen'e sorun.

İnsanın yaşamındaki kimi anların onda bıraktığı derin izler sonucu hep o anda, yani o anı yaşamaktayken; derin izin meydanda geldiği yaşta iken gibi hissetmesi resmediliyor Kalan'da. Bu açıdan 'çocuklaşmak' olarak adlandırılan kavram Lahzen'e göre bir zehir halini alıyor. O derin izler, silinmeyecek kadar koyu çünkü. Çocukluğun o cıvıltılı ışıltısını bir hamlede karartmış koyu izler bunlar. İşte Lahzen kitap boyunca kendini bulma yolundaki arayışta bu zehirli anlardan da geçmek zorunda kalıyor. Kendi ifadesiyle, "henüz hiçbir anlam veremediğimiz bir hayatı zar zor öğrenmeye çalıştığımız günlerde" başlıyor her şey. Başka şeylerden de bahsediliyor. Örneğin doğru bir kavramı yanlış bir şekilde anlatmanın karşı taraf için o kavramı 'yanlışsallaştırdığını' anlatıyor Lahzen. "Öyle yapılmaz, böyle yapılmaz"ları çok yaşıyor çocukluğu boyunca. Bir şeyi sadece onu 'yapmamamız gerektiği' için mi yapmamalıyız mesela? Neden bu konularda geçerli, mantıklı nedenler sunulmaz? Bunu soruyor Lahzen. Kime? Kendisine; çocuk olan kendisine.

Farklılık arayışını soruyor. Tek düze olan yaşamda insanın içinde filizlenen ve kendini beğenmişliğe varmayan bir farklılaşma isteğinin kaynağını. Hayata dört elle sarılmamızın güçlüğünü, dolayısıyla intihar etme durumunun en zor şey olduğunu. Hayata zor bağlanıyorken intihar etmek neden güç olsun ki? İşte asıl güçlük orada başlıyor: Hayata tutunamadığı için Lahzen, sürekli bir arayış içerinde hissediyor kendini, dolayısı ile intihar etme düşüncesine dahi tahammül edemiyor. 'Yaşlanamamayı' anlatıyor. Üstte de bahsini ettiğim üzere, çocukluktan "kalan" insanı yaşlandırmayan, hep aynı yaşta bırakan anıların yoğunluğu ile belirtiyor bunu. Kaç yaşına gelirse gelsin çocuk olmaya mahkum bir insan anlatıyor bunları. Ona göre, 'çocuk olmanın boğuculuğu' ile dile getiriyor tüm bunları.

Ayrıca kitap boyunca birçok gönderme var. Yakın zamanda çıkan bir kitap olduğundan dolayı kimi olayları anarak yine onların unutulmamasını sağlıyor Erbil. Durdurulamayan düşüncelerle yazılan bir metin bu (Leyla Erbil veya Lahzen tarafından yazılan bu metin); kendinizi kaptırıp okuduğunuzda nereye vardığınızın bile farkında olmuyorsunuz, tıpkı Lahzen gibi. Bir yerde "dayı" diye seslenilen bir adama rastlıyorsunuz, hemen sonrasında ise Soren Kierkegaard'a.

Metnin yazılış şekline gelecek olursak, Erbil yine cesaret içeren bir özgünlük içinde yazmış metnini. Erbil okuyacaklar daha şimdiden kuralları yıkmaya hazır olsunlar derim. O klasik yazım kuralları Erbil'de tamamen geçersiz. Cümlelerin hepsi, teker teker bir bütünü oluşturuyor; Lahzen'i. Kitabı bitirdim fakat yeterli bulmadım bu bitirmeyi, bu tür bir kitaptan daha fazla anlam çıkarılması gerek diyerekten tekrar okuyacağım kitaplar listesine yazdım Kalan'ı. Bir insanın yaşamından 'kalan' hakikatlerden oluşan bir kitap Kalan. Hakikati, çocukluğun çıkmaz sokak misali 'sınırlı' hayallerinde aramak ve tam hakikate ulaşırken o 'sınırlı' hayallerin bile sınırsızmışcasına uzaması...

Kalan belki kötü bir çocukluk hayatı, belki de kötü bir hayatın içindeki çocukluk. Kalan, hiçbir şeyden ve her şeyden kalan...
Bu Leyla Erbil'in okuduğum ilk kitabı. Şiirsel tarzda yazılmış güzel bir kitap aslında. Kitabın başlarında tarz değişik geldiği için garipsedim hatta yarım bırakmayı bile düşündüm.  Ama sonrasında ise sevdim. Bir yandan tuhaf bir erkeği anlatırken ülkeyi de anlatıyor diğer yandan ise siyasi dokundurmalarla ülke gündemini irdeliyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Leyla Erbil
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 1931
Ölüm:
İstanbul, 19 Temmuz 2013
Orta sınıf ailenin üç kız kardeşten ortancası. İlk, orta ve liseyi İstanbul okullarında okudu. İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı bölümünde eğitim gördü. Son sınıfta ayrıldı. Çeşitli işlerde çalıştı. Evlenerek bir süre Ankara ve İzmir'de oturdu. 1961 de İstanbul'a döndü. Evli ve bir kızı var (Fatoş Erbil-Pınar).

Yazarlığa hikâyeyle başladı. İlk yayınlanan hikâyesi Uğraşsız'dır; (Seçilmiş Hikayeler Dergisi, 1956 Ankara) Giderek Dost, Yeni Ufuklar, Yeditepe,Ataç, Papirus, Yelken vb Edebiyat Dergilerinde yazı ve hikâyeleri göründü. Erbil, kendinden önce yerleşmiş olan yazın akımlarına bağlı kalmadı; roman, hikâye ve düz yazı metinlerinde ortodoks Marxçıların karşısında yer almasıyla tanındı. Psikanilizin özgürleştirici yöntemlerinden yararlanarak, dinin, ailenin, okulun, toplumsalın ürettiği tabularla dolu ideolojilere karşı 1956'da başlayan mücadelesini dilin oturmuş kelime hazinesi ve söz dizimi kuralarını değiştirme çabasıyla sürdürdü. Yeni bir biçim ve biçem geliştirdi. Başlıca düşünce kaynakları Marx ve Freud olarak belirtildi.

Leyla Erbil, 1970 Türkiye Sanatçılar Birliği, 1974 Türkiye Yazarlar Sendikası kurucularından olup, PEN Yazarlar Derneği üyesidir. 1961'lerde Türkiye İşçi Partisi üyesi olan Erbil, Türkiye İşçi Partisi'in Sanat ve Kültür Bürosu'nda görev almıştır. 1979'da çağrılı olarak gittiği ABD'de kendisine, Iowa Üniversitesi Onur üyeliği verilmiştir. Edebiyat Ödüllerine katılmayan Erbil, 2000- 2001 yılı Ankara Edebiyatçılar Derneği Onur Ödüllerini kabul etmiş, 2002 yılında ise, PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel Edebiyat Ödülü'ne ülkemizden ilk kadın yazar adayı olarak gösterilirken, "Türk dili ve edebiyata egemenliği, aynı zamanda insana, hayata ve dünyaya karşı sorumlu aydın tavrı" vurgulanmıştır. 82 yaşında vefat eden Leyla Erbil,Zincirlikuyu Mezarlığı 'nda defnedildi.

Yazar istatistikleri

  • 213 okur beğendi.
  • 497 okur okudu.
  • 8 okur okuyor.
  • 422 okur okuyacak.
  • 10 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları