Leyla Erbil

Leyla Erbil

Yazar
7.3/10
316 Kişi
·
1.103
Okunma
·
334
Beğeni
·
19141
Gösterim
Adı:
Leyla Erbil
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 1931
Ölüm:
İstanbul, 19 Temmuz 2013
Orta sınıf ailenin üç kız kardeşten ortancası. İlk, orta ve liseyi İstanbul okullarında okudu. İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı bölümünde eğitim gördü. Son sınıfta ayrıldı. Çeşitli işlerde çalıştı. Evlenerek bir süre Ankara ve İzmir'de oturdu. 1961 de İstanbul'a döndü. Evli ve bir kızı var (Fatoş Erbil-Pınar).

Yazarlığa hikâyeyle başladı. İlk yayınlanan hikâyesi Uğraşsız'dır; (Seçilmiş Hikayeler Dergisi, 1956 Ankara) Giderek Dost, Yeni Ufuklar, Yeditepe,Ataç, Papirus, Yelken vb Edebiyat Dergilerinde yazı ve hikâyeleri göründü. Erbil, kendinden önce yerleşmiş olan yazın akımlarına bağlı kalmadı; roman, hikâye ve düz yazı metinlerinde ortodoks Marxçıların karşısında yer almasıyla tanındı. Psikanilizin özgürleştirici yöntemlerinden yararlanarak, dinin, ailenin, okulun, toplumsalın ürettiği tabularla dolu ideolojilere karşı 1956'da başlayan mücadelesini dilin oturmuş kelime hazinesi ve söz dizimi kuralarını değiştirme çabasıyla sürdürdü. Yeni bir biçim ve biçem geliştirdi. Başlıca düşünce kaynakları Marx ve Freud olarak belirtildi.

Leyla Erbil, 1970 Türkiye Sanatçılar Birliği, 1974 Türkiye Yazarlar Sendikası kurucularından olup, PEN Yazarlar Derneği üyesidir. 1961'lerde Türkiye İşçi Partisi üyesi olan Erbil, Türkiye İşçi Partisi'in Sanat ve Kültür Bürosu'nda görev almıştır. 1979'da çağrılı olarak gittiği ABD'de kendisine, Iowa Üniversitesi Onur üyeliği verilmiştir. Edebiyat Ödüllerine katılmayan Erbil, 2000- 2001 yılı Ankara Edebiyatçılar Derneği Onur Ödüllerini kabul etmiş, 2002 yılında ise, PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel Edebiyat Ödülü'ne ülkemizden ilk kadın yazar adayı olarak gösterilirken, "Türk dili ve edebiyata egemenliği, aynı zamanda insana, hayata ve dünyaya karşı sorumlu aydın tavrı" vurgulanmıştır. 82 yaşında vefat eden Leyla Erbil,Zincirlikuyu Mezarlığı 'nda defnedildi.
Ne yaptığını bilmeden
yaşadığı günleri oluyor insanın...
Leyla Erbil
Sayfa 44 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Zaten bilirsin erkekler iki şeye hiç dayanamazlar, bir kendilerine sığınmış bir kadına, bir de kendilerine hayran olan bir kadına!!
Leyla Erbil
Sayfa 207 - Kanat Yayınları
Elinin çizgileri elimin çizgilerine benzeyen sevgilim.
Leyla Erbil
Sayfa 132 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Sorunum bu, seni düşünmediğim zamanlar ölüyorum ben. Sen ise hala beni sevmeye korkuyorsun !
Leyla Erbil
Sayfa 157 - Kanat Yayınları
—Bir tek ben mi deliyim bu ülkede
—Ya siz ?
Leyla Erbil
Sayfa 33 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
88 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Oysa her yerde karıncalar, karıncalar!!

Hissiz, sessiz bir kuşatmanın arefesinde, beynimden gözlerime, saç tellerimden parmak uçlarıma, sesimden düşünceme, okuduğum kitapların sayfalarına yayılan, kuşatan, direten, darbeye kalkışan karıncalar, karıncalar..

Ama bilmiyorlar ki özgürüm..
"..ve çözdüm saçlarımı birden.."

Tuhaf kadın Leyla Erbil 'den, novella mı, kült roman mı tartışılır, ama tuhaf bir hikaye.
Dünyanın derisini yüzüp bir insanın sırtına giydirme hikâyesi.

Yaralı, hasta, umutsuz, kırılgan, korkak, acılı bir hikaye. Gerçekle kurmacanın ilişkisini araştırırken ikisinin de göbek bağında birer damla kan..
Bütün anlatımları eleştirip hepsine tepeden bakan,

Gülünçleme yaratmaya çalışırken, korumaya çalıştığı biçimde, bambaşka bir içerik oluşturan,

Sustum dedikçe konuşarak, gittim dedikçe kalarak, bir şeyin tersini söyledikçe o şeye yakınlaşan,

Zamansal, mantıksal, dümdüz olması şart değil, içten içe yükselen bir sesle, bilincin merkezini konuşturan,

Dünyanın derisinin renginde bir hikaye.

Ben bu kitabı defalarca okurum. Sıkılmadan ve her seferinde başka bir ayrıntıyı keşfederek. Birbiri ardınca devirdiği, kısa, eksiltili cümlelerinin, serin ama simsiyah gölgesinde dinlenirim.

Bir insanın özge varlığında, koca bir toplumun hikâyesini, kapitalizmi, 12 Eylül 'ü, devrimi, devrimciyi, Madımak yangınını, bizi kendimize yabancılaştıranları, umudumuzu kıranları, onsuz olamam sandıklarımızı, düşmemizi, dağılmamızı, parçalanmamızı okurken,
Kendi küllerimizden yükselen sanrılarımızla, yeniden doğuşumuzun sancıları arasında, kekremsi bir hikaye.

Geneli,tek bir kişinin üzerine bina edilmiş olsa da, siyasal ve sosyal birçok pencere açılıyor önümüzde.

Ve ana karakter Zenime.
Okumuş Zenime.
Aydın Zenime.
Yazar Zenime.
Bir kadının bakışında, yorumlamasında,iç dünyasında, kaleminde, harflerinde, başkaldırısında ses olan Zenime.

Okudukça tarifsiz bir rüyaya daldığım müthiş satırların arasında, çook derinden etkileyen o kadar fazla cümle var ki..Mesela şöyle ;

"Ah, işte o gür saçların ki, vaktiyle her bir teline bir aşığının kendini astığı ,göz altı kırışıklıklarını silip atasıya, öylesine çektin, gerdin, boğdun ki ensende, - yedi TİP 'li genci telle boğan müreffeh katilleri gibi Türkiye 'nin - gözlerin bir anda bir samuray kılıcı keskinliğinde incelerek, edindi yepyeni görme boyutları.."

........

Oysa en adil yargıç içimizdedir.
Bize dayatılan bir şeyleri kabul etmenin utancını alınlarımızdan sökebilmek için, kendimizi ne kadar savunmak zorunda kalırız kim bilir. İnanmadan..

İşte bunun için köksüz, bağsız, soysuz Zenime.
Hiç Zenime..

Zaman, evrenin ortasından geçip giderken her yanımızda derin lekeler bırakıyor. Belki de o yüzdendir, tıpkı Zenime gibi, aynalarda yavaş yavaş yok oluşumuz.

Ve..Cüce..
Içimizde, ruhumuzda, yenemediğimiz şeytanımız, en karanlık yanımız.

Yükselip yükselip daha yükseğinin olmadığını keşfettiğimiz an, her şeyi çözüp, her şeyi anladığımızda, aynalardan silinip gerçekte vücut bularak başkaldırdığımızda, aslında içimizdeki cücenin, nasıl uzun boylu biri olduğunu anlamak gibi..

"...ve çözdüm saçlarımı birden.."


Keyifli okumalar..:)
97 syf.
Öncelikle #34011871 etkinlik kapsamında okuduğum bir kitap ve bunun için Erhan Bey'e Teşekkürler :)

Leyla Erbil'in okuduğum ikinci kitabı oluyor "Gecede" kitap kısa olmasına kısa ama bir o kadar da zor. Çok keyif veren bir okuma olmadı. Kısa hikayeler den oluşan kitap anlatım karmaşası sunuyor resmen. Ne okudum ne olmuştu diye bilirsiniz. En sevdiğim hikayesi Çekmece, Tanrı, Geceden, oldu.


Çekmece;
"Gelince seninle bir gün şöyle bir Kanlıca’ya uzanarak, batmasıyla birlikte güneşin, körfeze karşı olarak birer kâse yoğurt yeriz.”

Geceden;
"Elime sarıldı; kırgın, bezgin, umutsuz, sayrı bir eldi, korkuyordu. Sımsıkı tuttum onu, yürüdük…”

Etkinlik için bir kaç alıntı bırakıyorum.

#35252240

#35251747
#35250653
#35234454
Keyifli okumalar :)
229 syf.
·1 günde·7/10
Ne düşüneceğimi bilemiyorum doğrusu. Öyle bir çıkmazda kaldım ki! Ne yaptın be sevgili Leylâ. Ben ki sana karşı her zalım Leyla diyene kızar, seni savunurdum. Şimdi ise darmadağın ettin beni.

Farklı kişilerin (dostlarının, sevgililerinin) Jale'ye yazmış olduğu mektuplardan oluşuyor kitap. Hem Jale'nin hem de diğer birçok karakterin hayatlarına girmiş oluyoruz böylece. Bilirsiniz; bir insanı en iyi mektuplarından tanırsınız! En azından ben hep öyle derdim. Ama pek de öyle değilmiş anlaşılan. Neyse sürpriz bozmayacağım, tutuyorum kendimi. Ne diyordum, birbirlerinden çok çok farklı karakterlerin düşüncelerini, eylemlerini, sevgilerini gösteriş biçimlerini okuyoruz mektuplarda. Her insan ne kadar da farklı diyoruz, sevgisini de nefretini de başkaldırısını da göstermek aynı değil herkes için. Kimse kimseye benzemiyor, bambaşka hayatlarda bambaşka seçimler yapıyorlar. Bu seçimlerin iyi mi kötü mü olduğunu bilmek ise mümkün değil. Hayatın kendisi işte. Biz bilebiliyor muyuz sanki; gözümüze en doğru görünenin felaketimize sürükleyeceğini yahut belki de 'olur mu hiç' diyip kestirip attıklarımızın bir daha yakalayamayacağımız fırsatlar olduğunu?

Mektuplarda birçok yerde Tezer Özlü'nün, Ahmed Arif'in Leyla Erbil'e yazdığı mektupları hatırladım. Boş yere değil tabii. Kendi hayatından, hayatındakilerden parçalar iliştirmiş her karaktere gibi geldi bana. Başkaldırı merakı ile Tezer'i, karşılıksız sevgi ile Ahmed Arif'i hatırlatıyor gibi. Jale'nin durdurak bilmeyen ona sevdalı insanlara duyduğu merhamet ile de kendisini! Doğru mudur değil midir; asla bilemeyeceğim. Sanmayın ki bütün bunları düpedüz söylüyor. Leyla Erbil'in çok sevdiği huyu imiş, satır aralarına gizlemek asıl anlatmak istediğini. O duyguların hepsini satır aralarında veriyor aslında. Ama bir de bakmışsınız ki taa içinizde duyuvermişsiniz o duyguları.

--Bu kısımda belki az, çok çok az sürpriz kaçırabilirim!--

Neden darmadağın olduğuma gelince; herkes mi kötü be Leyla ablacım? Kimse sevmez mi karşılıksız? Herkes mi çıkar peşinde? Biliyorum, sen de kendi hayatında sevdin, çok sevildin ama çok da yıkıldın. Çok büyük sevdaları elinin tersiyle itiyor gibi göründün bize hep. Tıpkı Jale gibi! Ama sahiden hep mi böyle kötülük gördün insanlardan? Hiçbir erkeğin, bir kişi olsun aldatmayacağına (ve sonradan gördüğümüz üzere kadınların da) inanmadın mı hiç? Korkuyorum şimdi işte; sonsuz güvendiğimiz herkes, dost olsun sevgili olsun, zayıf bir anında gidecek mi? Herkesin içinde var mı o kapkara ruhtan? Çıkmak için uygun zamanı mı bekliyor? Benim de mi? Ah be zalım Leylâ...
92 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Leyla Erbil ile tanışma kitabım olan Cüce'nin etkisinden kurtulmak bir hayli zor olacak benim için. Öncelikle bir kişi sunuyor bizlere Erbil. Sonra o kişiye hayatı katıyor; o kişi hayata katılamayacak kadar "aitsiz" çünkü. Zenîme karakterimizin adı. Yazarımız onun gerçekten yaşadığını, kendisine rastgele yazı kağıtları verdiğini, onun da bunları yayınlamaktan başka şansı olmadığını belirtiyor. Bir nevi Erbil'in içinde halen daha varlığını sürdüren biriydi Zenîme. Eşyalara değiniyor örneğin. O hayatımızın her tarafında karşımıza çıkan eşyalar. Ne anlıyoruz "eşyalar" kalıbından? Hangi zaman diliminde var eşyalar? Çoğu kimse yalnızca şimdiki zamanı düşünür eşyalar söz konusu olduğunda. Fakat Zenîme öyle değil; o eşyalara zamansal anlamda uzantısal olarak bakıyor. Bir karanfil örneğin; o anda ne kadar güzeldir. Fakat bu güzellik yalnızca o anda geçerlidir, peki ya bir hafta sonrası? Çürüyüp gitmez mi o çiçek? İşte böylelikle çürümeye başlıyor Zenîme. Uzantısal bakıyor zamana, dolayısıyla zamanın geçmesi dahi ona huzursuzluk vermeye başlıyor. Tıpkı kimi insanların bazı uzantısal nedenlerden dolayı güneşin doğuşunun ve batışının kulaklarını sağır edecek kadar şiddetli sesler çıkardığını iddia etmesine benziyor bu. Çünkü zaman o insanların en büyük düşmanıdır; zamansız yaşayamazlar fakat zaman olduğunda da hiç olmadığı kadar acı çekerler. İşte belki de bu yüzden Zenîme'nin o nedensiz acısı, tedirginliği.

Kendini "aitsiz" hissediyor Zenîme. Zamanın yakalanamamazlığından kaynaklanan bir "aitsizlik" hissi. Zamanda yer edinememenin verdiği boşluk duygusu. Zamanda nasıl yer edinilmez diye merak ediyor aslında insan. Kimi anlar gelir zaman bizler için akmaz, hayır, o heyecanlı anlardan kaynaklanan zamanın yavaşlamasından bahsetmiyorum, ait olamama duygusunun getirdiği zamansızlıktan bahsediyorum. Bazı anlarda dünyanın tamamen dışındaymışcasına bir boşlukta hissederiz kendimizi, boş duvarlar en büyük dostumuz olur. İşte bu anlarda zamanın dışında kalıyormuş gibi hissederiz. Bunun getirdiği boşluk duygusunun da insanın içini "doldurduğunu" ve bunu yine boşaltmak için elinde boşluktan başka bir his olmadığını bilmenin huzursuzluğunu Zenime ile birlikte yaşıyor okur. Bu açıdan Erbil sizlere 92 sayfalık bir huzursuzluk senfonisi sunmuş da diyebilirim.

Zenime, sözde yazmış bu yazıları fakat ünlü olmak için yazmamış. Üstelik bu isteyeceği son şey. Ünlü olmaya katlanamama var Zenîme'de. Böylelikle kendisinin yok olacağına inanıyor. Gerçekten de öyle değil midir, ünlü olan şeylerin değeri çabuk unutulur. Gerçi Zenîme'de değer olgusunun zerre kadar önemi yok fakat onun yok oluşu insanların onu bilmesine bağlı. Fakat "küreselleşme" bu karşı çıkmaya da karşı çıkmaz mı? Elbette çıkar. İnsanların hepsi bencildir derler, ne kadar doğru tartışılır fakat kusursuz birey yoktur kanısı diğerinden daha doğruya yakın bir kanı. İşte Zenîme bu kendi içindeki istemsiz kendini benimsetme dürtüsüne karşı savaş açıyor. Kendi deyimiyle bir "iç savaş". Böylelikle zamanla (o geçemeyen zamanla) kendinden uzaklaşıyor ve "aitsizleşiyor". İnsan her şeye alışır derler ya bu sefer de bu "alışma" rahat bırakmıyor onu. Bu alışmayı unutmak için türlü şeyler düşünüyor, bunların başında karıncalar geliyor. Neden karıncalar? Karıncalar düşünceye benzer, insanın gözü takıldı mı bir kere, takılır kalır, onlardan hoşlanmıyorsa eğer, bu bir takıntı haline gelir. Aklındaki takip etmeyi bırakamadığı düşünceleri gibi karıncaları da kendi düşmanı kabul ediyor Zenîme. Belki de bu bir çırpınış, bir sessiz çığlık. Öyle ki kendi deyimiyle "karıncaları gebertme eldiveni" dahi var "eşya"larının arasında.

Bekleyişler resmediliyor, hayat gibi sonu gelmez gibi gözüken ama sonlu bekleyişler. Bekleyişlerin kimi zaman insanı ele geçirdiğinden, bekleyişin sonundaki amaç için değil de sırf o bekleyiş için beklendiğinden söz ediliyor. Bu gibi huzursuzluklar ile zihni "karıncalanan" Zenîme, zamanla kendinden başkası olarak söz etmeye başlıyor. Öyle "aitsiz" ki, kendinden bile "sen" diliyle söz ediyor. Bu "aitsizleşmeyi" yaşayanların en büyük düşmanı aynalardır. En büyük yalanlar ayna önünde söylenmiştir. Bu yalanlara elbette ki Zenîme'de de şahit oluyoruz. Hiçliğin o sessiz güçsüzlüğünden, umut aramaya başlıyor. Bir hiç olmak istiyor.

Aynalar dedim de aklıma geldi; çağımızda ayna-insanlar çok fazla. Siz ne yaparsanız onu yapıyorlar fakat sizi göremediği anlarda ne yaptığını nereden bilebilirsiniz? Erbil bu eserde bilinç akışı tekniğini kullanmış. Bu tekniğe yabancı iseniz çok zorlanacağınız bir eser Cüce. İsminden bahsetmedim kitabın. O da okuyacaklara bir merak unsuru olarak bir köşede kalsın. Erbil, gerek güçlü duruşu, gerekse de her konuya müthiş bir özgüvenle yorum getirebilmesi ile dik duran, gür sesli bir yazar. Yazılarındaki o gür sesi okurken fark edebiliyorsunuz. Bir yazıdaki gür sesi fark edebilmek için ünlem işaretine çok da gerek yok, yazar bunu yazdıklarıyla yeterince belirtebilir. Erbil bunu zaten yapmış olan bir yazar. 92 sayfalık bir "aitsizleşmeyi" siz de deneyimlemek istiyorsanız eğer, Cüce tam size göre.
126 syf.
·38 günde·7/10
Leyla Erbil tepkili bi' kadın. İnsanlara, ayrımcılıklara ama en çok da sisteme. Bunu bu öykü kitabından çıkartmadım, sadece diyebilirim ki bu giyiniş her yazınında farklı seviyelerde hissettiriyor kendini. Ve bence yolu çok özgün.

Hallaç Leyla Erbil'in ilk öykü kitabı. Şiirle başlayan yazın hayatını öykülerle daha sonra da romanlarla devam ettiriyor Erbil. Hallaç onun ilk öykü kitabı olmasına rağmen inanılmaz sembolik, okunması ve anlaşılması zor geldi bana. Erbil'in aklında yazar olmak amacı var mıydı yoksa yazarlık onun kaçınılmazı olarak hayatında yer eden bi' gerçek miydi bilmiyorum ama, bence Erbil sanatını en çok kendi için yapıyordu. Kendisi için yazdığını, kesin bi' anlaşılma kaygısı içinde olmadığını düşündürdü bana Hallaç. Çünkü böylesi sembolik bi' dil, imgelerle dolu bi' anlatımı bence hiçbir okur tam anlamıyla anlayamaz. Ve öyle ifadeler vardı ki kitapta, nasıl bi' kafayla, ne biçimde okunursa okunsun bi' anlam çıkarılamazmış gibi geldi bana, öyle hissettim. Sadece okurun seslice okumaktan zevk alacağı ifadeler olarak düşündüm bu kısımları. Tüm bunlar da Erbil'in bireyciliğini, içselliğini destekleyen birer faktör olduğunu hissettirdi bana.

Hallaç sembolik, kişiler üzerinde devinen, adeta düzyazının bi' tür ikinci yeni versiyonuymuş havası estirdi bana. Elbette görece daha anlaşılır olan öyküler de vardı kitapta. Ama çoğunlukla imge taşkınıydı öyküler. Anlamını bulamadığım kelimelere rastladım örneğin, bu da soruladı aklımda öyküleri. Orası tuhaf bi' şekle büründü aklımda. Tüm bu şekil anlamsız görünen yapısına rağmen elbette bütünde, bitişe doğru anlamı giyinen birer semboldüler. Bunu görsel sanatlarda sürrealizm akımına benzettim kendimce, öyle bi' çağrışım yarattı bazı "anlamsızlık" kuşanmış öyküler. Bu öyküler 1956-71 arasında yazılmışlar ve üç bölümde sınıflandırılmışlar kitapta. İkinci bölümün başında "Sait Faik için" şeklinde yer alan bi' ithaf da zamansal bi' kıpırtı yarattı bende istemeden. Çünkü bu tanışıklıktan haberim vardı, Erbil çok gençken Sait Faik ile tanışmış ve arkadaş olmuşlar. Kitaptaki ithaf da bu arkadaşlığın güzelliğine işaret ediyor diye düşündüm.

Leyla Erbil dümdüz, açık herhangi bir cümleyi ufacık kendine has, uyduruk, eklerle dolu bi' kelimeyle bi' anda farklı bi' boyuta döndürebiliyor. Onun son dönem yapıtlarından Cüce'yi de okumuştum ben, bu yüzden bu özelliğini salt belli bi' dönemine değil, onun yazın tarzına mâl edebiliyorum. Çünkü bu noktada Cüce kitabında da nice sembolik, anlamı direkt vermeyen anlamı metne adım adım sorularla, imlerle inşalayan bi' ifadesi vardı.

Cüce'siyle Gorgo'suyla(Tuhaf Bir Erkek) hep bi' noktaları, bi "nen"leri işaret ediyor Erbil; tarzı bu onun. Dümdüzlükten uzak, alışılmadık, kulağa tuhaf gelen kelimeleri bulup kendine has- spontane gibi görünen, ama yolu,yönü olan bi' dağa tırmandırıyor okuru. İşte bu dağ da sembolün, anlamın, anlatılmak istenenin kendisi oluyor.

Bu noktada Hallaç'ı Leyla Erbil'i tanımak isteyen kişilere öneririm. Kitabın koşulu ise alışılmadık, zor okunan bi' eseri kaldıracak bi' zamanda olmak ama, bu önemli. Mutlu okumalar...
229 syf.
Sorgulayışın Mektup Hali: Mektup Aşkları

Anahtar Kelimeler: Leyla Erbil, Mektup Aşkları, Mektup Roman, Mektup Anlatım Tekniği Genç Werther’in Acıları.


Leyla Erbil’in 1988’de basılan romanı Mektup Aşkları, yedi gencin birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşan bir mektup roman örneğidir. Romanda Ahmet’in aynı mektupları iki ayrı kadına göndermesinden habersiz olan Jale’nin Ahmet’le evlenmesi ve sonunda gerçeği öğrenmesi anlatılır. Bu yolla mektubun samimiyeti sorgulanır. Romanda 1970’li yıllarda Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun portresi de çizilir. Öyle ki, romanın geçtiği dönemde ve özellikle gençler arasında yaygın olan siyasi çatışma romanın merkezini oluşturur.

Bazı yazarlar, romanlarında karakterlerin yazdığı mektuplara olduğu gibi yer verirken bazı yazarlar da karakterlerin yazdığı mektupları derleyerek yayıncı sıfatıyla romanda kullanır. Genç Werther’in Acıları’nda olduğu gibi bazı romanlarda mektuplar bir karakter tarafından tek yönlü yazılırken Mektup Aşkları’nda olduğu gibi bazılarında da farklı karakterlerin birbirlerine yazdığı mektuplar vardır. Böylece klasik roman kurgusundaki diyaloglar da bu tarz romanlarda yerini mektuplara bırakır.

Mektup romanlarda mektupların yazıldığı an ve okuyucuya ulaştığı an aynıdır. Bu, okuyucunun olayların akışını kontrol etmesine olanak sağlar. Bazı istisnai durumlarda ise geçmişte yazılan mektuplara yer verilir. Bu mektuplar da sırların çözülmesinde anahtar rolü üstlenir. Öte yandan mektuplar, karakterlerin psikolojik değişimlerinin izlenmesine imkân verir. Aynı zamanda da karakter ve okuyucu arasındaki duvarları kaldırarak saydamlık ve samimiyet sağlar.

Leyla Erbil’in romanlarında siyasi arka plan güçlü bir şekilde çizilir. Ancak Mektup Aşkları’ndaki söylemin yazarın diğer romanlarındaki söylemlerinden farkı, roman karakterlerinin fiili olarak siyasi çatışmalara katılmaması ve bu çatışmanın düşünce ve sözde kalmasıdır. Eserde dönemin toplumsal yapısının betimlenmesinin yanı sıra sol görüşteki insanlara dışarıdan yöneltilen eleştirilerin de bir tahlili sunulur.

Romanda toplam 86 adet mektup bulunur. Romanın başkarakteri ve mektupların merkezi Jale olmasına karşılık 86 adet mektuptan sadece 2 tanesini Jale yazar. Ancak Jale’nin yazdığı fakat romanda yer verilmeyen mektuplar da bulunur. Bunu Jale’ye yazılan mektuplardaki göndermelerden çıkarmak mümkündür. Jale, diğer karakterler tarafından yazılan mektuplarda okuyucuya tanıtılır.

Jale’nin mektuplarının asıl kayda değer tarafı düşünsel konuda sergilediği tutumdur. Jale, edebiyat ve sanata meraklı, toplumsal dayatmalara başkaldıran, komünist bir gençtir. Siyasi fikirlerine sıkı sıkıya bağlı olan Jale, bu fikirlerden sapan arkadaşlarını tenkit eder. Ancak kendisinden beklenmedik şekilde Ahmet ile evlenir ve arkadaşları tarafından “başkasına verir talkımı kendi yer salkımı” sözüyle eleştirilir. Jale geleneksel olanla, toplumun yaşantısıyla alay eden ve solculukla övünen bir karakterken bunların tam tersi bir karakterle evlenmesi şaşkınlık yaratır.


Mektup Aşkları’nın Leyla Erbil’in diğer romanlarından farkı, mektup anlatım tekniğinin kullanılmış olmasıdır. Romanın başlangıcı ile sonu benzerdir. Aşk, mektuplarda kalır, mektupların arkasındaki gerçek hayatlar yaşanan hüsranda başrol oynar. Jale, Sacide’ye yazdığı iki mektuptan sonuncusunda. “Bilmem ki, belki de sadece mektuplarda kalmaya mahkûm bir aşk vardır; mektup aşkları!” diyerek bütün bir romanı özetler.

Romanda Leyla Erbil’in kendine özgü yazımı da belirgindir. Örneğin, Zeki’nin yazdığı ve imlaya uymayan, kelimeler arasında boşluk bulunmayan, noktalama işaretlerine aykırı mektupları önemlidir. Bunun yanında yazar, her karaktere ayrı bir yazı fontu seçerek farklı kalemlerden çıkan mektupların her birinin o karaktere özgü bir görünüme kavuşmasını sağlar.

Sonuç olarak mektup anlatım tekniğinin en belirgin özelliği olan saydamlık, bu romanda da hayli işlev yüklenmiştir. Fakat bu saydamlık, diğer mektup romanlardaki kullanıma göre farklılık gösterir. Ahmet’in yazdığı ikiyüzlü ve iki tane alıcısı olan mektuplar aracılığıyla mektubun samimiyeti sorgulanır ve mektubun insanları kandırmak amacıyla da kullanılabileceği vurgulanır. Bu durum modernist bir yazar olan Leyla Erbil’in sanatçı kişiliği ile örtüşür. Öyle ki yazar, mektubu geleneksel kullanımının ve gerçekçi işlevinin dışında kullanır.

Not: Leyla Erbil hakkında daha fazla bilgi için bakınız: Leyla Erbil’de Etik ve Estetik.
229 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Kitap akici olmasıyla gercekten basarili bir yapit, edebi anlatimiyla gunluk hayati harmanlamis olmasi, dilini sadelestirerek anlatişi, bir solukta okunabilecek kitap türü...
87 syf.
·1 günde·10/10
Bu kitap hiçbir “ödül”e katılmamıştır.

Kitabın girişinde yer alan, bu cümle yazarın bazı karın ağrılarını dile getiriyor. Leyla Erbil’in canı çok sıkılmış, son kertede bunları birilerine anlatmak istemiş ( bu arada sıkı bir dinleyicimdir!) yani biz okurlarına. Herhalde karşımıza geçip bir hikaye anlatır gibi ya da bir anı anlatır gibi anlatmasını beklemek çok sığ ve yersiz bir düşünce olurdu. Simgesel bir anlatım için -Necmi Sönmez gibi bir küratöre adadığı- Üç Başlı Ejderha sütununu seçmiş. İstanbul’da bulunan bu en eski Yunan sütunu ile ilgili kitabın bazı pasajlarında bir takım bilgiler mevcut. Tarihsel bilgilerin haricinde kurguladığı anlatıyı Ahmet Haşim, Nazım Hikmet, Sait Faik, İlhan Berk, Ahmed Arif ve Mahmut Temizyürek’den esinlenerek yaptığını söylüyor.


Peki nedir bu sıkıntıya sebebiyet veren ve ya verenler? Beyhude bir hayal peşinde koşmaktan sıkılmak mıdır? Makam, mevki peşinden dört nala koşarken hedefe ulaşamamazlığın verdiği bir sıkıntı mıdır? Platonik bir aşk hikayesinin ana kahramanı olmanın verdiği bir sıkılmak mıdır? Yoksa tüm düşünülenlerin aksine serçe parmağını kazara sehpaya çarpmanın ardından dünyanın anlamsızlaştığı ve hemen akabinde yoğunlaşan büyük bir bohem tufanının yarattığı bir sıkıntı mıdır?


Sanırım cevabı buraya yazmak okuyucuyu, 5000 parçalı büyük bir yapbozun -tercihen kaplumbağa terbiyecisi olabilir- tamamlanma uğraşında eksik kalan yek parçanın; tüm resmi tamamlayamamanın verdiği hazımsızlık, küçük ama mide bulandırıcı gibi abes durumlarla karşı karşıya bırakmak olurdu. Galiba buna spoiler vermek deniyor.

Berrak bir suyu bulandırmak için elimden geldiğince cümleler silsilesi kurmaya çalıştım. Tek gayem kitabın okunması yolunda cazibe merkezi haline getirmekti. Sizlerin yazacakları incelemelerle beraber daha doygun bir incelemeyi o zaman okuyacağımızı düşlüyorum.

Not: Noktalama işaretleri alışılmışın dışındadır. Bkz. Her cümlenin, ara ara her kelimenin bitiminden sonra üç virgül geçmesi gibi.
144 syf.
·4 günde·8/10
Erkek tuhaf. Kadın?

Kitabı her elime aldığımda anlatıma alışamayıp bırakmak istedim. Anlayamıyordum. Olayın içine girememiştim bir türlü. Okuyucu yorumları da böyleydi. Yine de kitaba bir şans vermek istedim, kendime şans verdiğimin farkında olmadan.

Okudukça içine girdim olay örgüsünün. Bünyamin gerçekten tuhaf mıydı karar veremedim. Ama isminin katmanlı oluşu konusunda hemfikiriz yazarla. Zeyyat'ı çok sevdim. Güzel sözler söylüyor, söylemek için söylemiyor.

Bu kitabı sadece bir şiir kitabı olarak değerlendirmek haksızlık olur. Güncel olaylara yer veren, yer yer eleştiriler yapan, sitemler eden, bazen kendiyle savaşan bir kitap. Üstünkörü tek oturuşta değil de ince ince okunduğunda anlaşılabilecek bir kitap.

Birçok olaydan üstü kapalı bahsediliyor. Hem tarihsel hem güncel dokundurmalar var. Bundan bir 10 yıl sonra okusam bazı şeyleri daha iyi kavrayabileceğimi hissettim. Anlatımı çok farklı, daha önce böyle bir yazıma denk gelmemiştim. Tekrar tekrar okumak isteyebileceğim bir üslubu var Leyla Erbil'in.

Bu kitabı okurken bazı kitaplarla bağdaştırdım. Mesela gorgo'dan bahsederken aklıma okuduğum distopik kitaplar geldi. Mesela 'büyük birader' ve gorgo çok benziyor. Eskiden ağalar bitmiyordu, şimdi gorgo'lar ölmüyor. Birinin yerini hemen bir diğeri alıyor. Belki birbirlerini tam karşılamıyorlar ama benziyorlar işte.

Kitabın bir sonuç kısmı olması beni daha da mutlu etti. Tamamını okumuş olmaktan memnun olduğum , farklı ve farklı olduğu kadar da güzel bir kitap.

İyi okumalar!
144 syf.
·19 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitap bitince diyorsun bunyaminler biter zeyyadlar göçer ama gorgo lar asla tükenmez.

Tabi bir de istiyorsun ki kitabın bir ucunda Ahmed abimiz olsun ama yok.
Bana zeyyad gibi geldi ama...
" bu dünyadan
vicdan rahatlığıyla
öte dünyaya giden
kimse yoktur "

Yazarın biyografisi

Adı:
Leyla Erbil
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 1931
Ölüm:
İstanbul, 19 Temmuz 2013
Orta sınıf ailenin üç kız kardeşten ortancası. İlk, orta ve liseyi İstanbul okullarında okudu. İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı bölümünde eğitim gördü. Son sınıfta ayrıldı. Çeşitli işlerde çalıştı. Evlenerek bir süre Ankara ve İzmir'de oturdu. 1961 de İstanbul'a döndü. Evli ve bir kızı var (Fatoş Erbil-Pınar).

Yazarlığa hikâyeyle başladı. İlk yayınlanan hikâyesi Uğraşsız'dır; (Seçilmiş Hikayeler Dergisi, 1956 Ankara) Giderek Dost, Yeni Ufuklar, Yeditepe,Ataç, Papirus, Yelken vb Edebiyat Dergilerinde yazı ve hikâyeleri göründü. Erbil, kendinden önce yerleşmiş olan yazın akımlarına bağlı kalmadı; roman, hikâye ve düz yazı metinlerinde ortodoks Marxçıların karşısında yer almasıyla tanındı. Psikanilizin özgürleştirici yöntemlerinden yararlanarak, dinin, ailenin, okulun, toplumsalın ürettiği tabularla dolu ideolojilere karşı 1956'da başlayan mücadelesini dilin oturmuş kelime hazinesi ve söz dizimi kuralarını değiştirme çabasıyla sürdürdü. Yeni bir biçim ve biçem geliştirdi. Başlıca düşünce kaynakları Marx ve Freud olarak belirtildi.

Leyla Erbil, 1970 Türkiye Sanatçılar Birliği, 1974 Türkiye Yazarlar Sendikası kurucularından olup, PEN Yazarlar Derneği üyesidir. 1961'lerde Türkiye İşçi Partisi üyesi olan Erbil, Türkiye İşçi Partisi'in Sanat ve Kültür Bürosu'nda görev almıştır. 1979'da çağrılı olarak gittiği ABD'de kendisine, Iowa Üniversitesi Onur üyeliği verilmiştir. Edebiyat Ödüllerine katılmayan Erbil, 2000- 2001 yılı Ankara Edebiyatçılar Derneği Onur Ödüllerini kabul etmiş, 2002 yılında ise, PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel Edebiyat Ödülü'ne ülkemizden ilk kadın yazar adayı olarak gösterilirken, "Türk dili ve edebiyata egemenliği, aynı zamanda insana, hayata ve dünyaya karşı sorumlu aydın tavrı" vurgulanmıştır. 82 yaşında vefat eden Leyla Erbil,Zincirlikuyu Mezarlığı 'nda defnedildi.

Yazar istatistikleri

  • 334 okur beğendi.
  • 1.103 okur okudu.
  • 22 okur okuyor.
  • 714 okur okuyacak.
  • 22 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları