Louis Ferdinand Celine

Louis Ferdinand Celine

Yazar
8.9/10
285 Kişi
·
574
Okunma
·
139
Beğeni
·
9.662
Gösterim
Adı:
Louis Ferdinand Celine
Unvan:
Fransız Yazar ve Fizikçi
Doğum:
Fransa, 1894
Ölüm:
Fransa, 1961
Louis-Ferdinand Destouches veya kalem adıyla Louis-Ferdinand Céline (d. 27 Mayıs 1894 - ö. 1 Temmuz 1961), Fransız yazar ve fizikçi. Céline, yazarın büyükannesinin ismidir. Yeni yazı tarzı ile Fransız ve Dünya edebiyatını geliştirmiştir. 20. yüzyılın en etkili yazarlarından biri olarak kabul edilir.
Gecenin Sonuna Yolculuk adlı kitabı Le Monde 'un Yüzyılın 100 Kitabı listesi'nde de 6. sırada yer almıştır
"Mutsuz olduklarını söyleyen insanlara öyle hemencecik inanmayın. Hele önce bir sorun bakalım hâlâ uyuyabiliyorlar mı?... Yanıt evetse, her şey yolunda demektir. Bu da yeterlidir."
“ Gurur meselesi yapmanın âlemi yok, bir mucizenin içinden neyi aklında tutabiliyorsanız onu alıp götürebilirsiniz ancak. “
İnsan her şeyi aşmış olduğunu sanıyor ama sudan şeylere takılıyor. Fazla düş kuruyor. Sözcüklerin üzerinden kayıp geçiyor.
“ İyiliğimi isteyenler, köşeyi dönmemi arzuluyorlardı. Benim tek isteğimse uzaklara gitmekti. “
“ İnsan kadere iyice boyun eğdiğinde mutlu olmak için ufacık bir şeyler bile ona yetiyor. “
Daha önce en çok meraklısı olduğumuz şeylerden, günün birinde artık gitgide daha az söz eder oluveririz, ille de konuşmak gerektiğinde zorlanırız. Kısa keseriz... Vazgeçeriz... Otuz yıldır konuşup duruyoruzdur zaten... Haklı çıkmayı bile umursamamaya başlarız. Kendimizden iğreniriz...
Hani her şeyin farkında olup da "aman başımıza bir şey gelmesin"ciler vardır bildiniz mi?
Durun ipucu veriyim: "aman düzenimiz bozulmasın" diye de eklerler sonuna.
Bilemediniz mi? Kim mi bunlar?
Elcevap: Bozuk düzenin korkak bekçi köpekleri.
Ağır mı geldi benzetmem?
Halbuki benzetme değil ki bu.
Gerçekleri bam bam babayın kemüğüne kemüğüne vuruyorum tüm korkmaların, gecenin en derinliğinde.
Gece mi? Neden gece?
Gündüzler çuvala mı girdi?
Çuvala adalet girdi, ağzını da sıkıca kapadılar.
Hak peşinde yalın ayak koşanların gündüzü mü kaldı!?
Güneşini barikatlarla çevirdiler adalete yürüyenlerin.

Yahu sen ne anlatıyorsun, ne ilgisi var bu dediklerinin kitapla?
Var.
Baştan sona itirazı olan bir kitap bu, ey okuyucu!
Neymiş var olan itirazları?

1) Kendileri kuş tüyü yastıklarda uyusunlar diye garibanı birbirine kırdıranların dünyasına itirazı var.

2) Afrika çöllerinde teni kara, yüreği ak, gözleri çakır masumların sömürüldüğü dünyaya itirazı var.

3) Düşünme! Biz senin yerine düşünürüz. Sana emredileni yap. Bize aklın gerekmez. Çünkü sen bir robotsun. Yoksa bir itirazın mı var? Hayır efendimiz benim yok ama bu kitabın var.

4) Kutsal topraklarda hangimiz daha kutsalız diye aralarında cenk eden milyar dolarlık prensciklerin dünyasına itirazı var.

5) İntihar ettiğinde cebinden altı lirası çıkan atanamayan öğretmenin komşusunun milyon milyon rüşvet dağıttığı dünyaya itirazı var.

Herkesin kitaptan çıkardığı itirazı kendine maddeleri çoğaltabilirsiniz.

Eşkiyalar, düzenlerini korumak için bunca çaba harcarken peki ya biz ne yapıyoruz?
Sormuyoruz katlandığımız şeylerin nedenini, niçinini.
Ancak ve ancak birbirimizden nefret etmekle yetiniyoruz.
Var olma nedenimizi düşünmüyoruz.
Doğru ya aldılar elimizden düşünme kabiliyetimizi.
Kaderinize razı olun mukadderat dediler.
Allah'ın hikmetinden sual olunmaz dediler.

"Ve böylelikle umut etme kabiliyetimizi aldılar elimizden. Ne diyeyim, dilerim ihtiyacı olan birilerine gidiyordur bizden çaldıkları umut."
Ve son olarak cesaretimizi çaldılar. Biliyorlardı korkunun tedavisinin olmayacağını.
Ve geberttiler bizi. Unuttuk biz de bizi kimin geberttiğini.
Ve yenildik.
Vesselâm.
Umudun ve aşkın dışında, insana dair her şeyi okumak istiyorsanız, “Gecenin Sonuna Yolculuk” aradığınız kitap olabilir. Kitap yazılmış olalı 85 yıl olmuş. Ama bileseniz ki, kitap değerinden fazla bir şey kaybetmedi, çünkü insanın sadece kabuğu değişti. Kabuğun içindeki tüm çürümüşlük olduğu gibi duruyor. Kitabın yazarı Louise Ferdinand Celine’in romanda yer verdiği şu sözler hale geçerliliğini koruyor; “Asıl korkulması gereken insanlardır, sadece onlar, daima” (syf:31)

Louise Ferdinand Celine, Fransa’nın en fazla tartışılan yazarlarından birisi. “Gecenin Sonuna Yolculuk” derinliği ve dönem edebiyatına getirdiği farklılıkla oldukça çarpıcı bir eser olsa da, bu çarpıcılığını bir miktar da olsa yazarının tartışılmasına borçlu. Louise Ferdinand Celine, Fransa’da o kadar tartışılan bir yazar ki, ölümünün 50. Yılı olan 2011 yılında “Ulusal Anma Derlemesi” listesine girip girmeyeceği ve bir anma töreni düzenlenip düzenlenmeyecği tartışıldı ve dönemin Kültür Bakanı Frederic Mitterrand, Celine’in antisemitik eserleri nedeni ile anılmayacağını söyledi.

Yazarı şimdilik bir tarafa bırakıp, kitaba dönecek olursak, roman Louise Ferdinand Celine'in yarı biyografik eseri sayılabilir. Yazar Ferdinand da, romanın kahramanı Ferdinand gibi 1. Dünya Savaşında Fransız ordusuna katılıyor. Savaşın tüm vicdansızlığını tespit ediyor. Ordudan ayrıldıktan sonra, yine iki Ferdinand da, bir şirketi temsilen Afrika’ya gidiyor. Uzun bir süre kalmadan geri dönüyorlar. Bu dönüş anında yazar Ferdinand ile karakter Ferdinand arasında bir farklılık oluşuyor. Yazar Ferdinand Fransa’ya döner ve ardından bir İngiltere macerası yaşarken, karakter Ferdinand Afrika’dan Amerika’ya geçiyor ve fordist sistemde çalışmaya başlayan fabrikaları keşfediyor. Her iki Ferdinand’ın yaşam öyküsü, tekrar Fransa’ya dönüş ve tıp eğitimi almaları ile yeniden kesişiyor.

Ancak “Gecenin Sonuna Yolculuğu” özel kılan, hikâyenin bu akışı değil. Hatta gariptir, mükemmel tasarlanmış ve gözümüzde canlanan karakterler de değil. Roman, okurun gözünde sadece bir hikâye ve karakterler canlandırmıyor, doğrudan hayatın kendisi tüm çıplaklığı, sıradanlığı, pespayeliği ve kiri ile sayfalarda yer ediniyor.

Ferdinand Bardamu, kayıtsızlığın sınırlarında, insanların kalıplaştırmaya çalıştığı tüm değerlerden yoksun, koyu bir nihilist olarak, roman boyunca sefaletin diplerinde geziyor. Doktorluk bile onu bu sefaletten kurtarmıyor uzun bir süre. Hatta bu meslek yüzünden, insanların derinliğine, çöplüğüne, tüm kirlerine daha fazla vakıf oluyor.

Kitabın başında Bardamu, kendi isteği ile orduya katılıp savaşın içine girse de, savaş anındaki tüm gözlemleri, pasifist bir anarşist gibi, savaşın anlamsızlığına dair oldukça makul bir bakış açısı içeriyor. Ancak, savaşın içinden çıkıp sivil hayata doğru yol aldığı süreçte, savaşa karşı duruşunda rastladığımız makul bakış açısı tamamen kayboluyor. Günümüzün moda deyimiyle bir yanıyla bir “kaybeden”e dönüşüyor. Ama bu kaybediş, gönüllü, istekli bir kaybediş. Kazanmak için tek bir adım bile atmıyor. Hayatın olumluya dönebileceği her eşikte adımını geriye çekiyor. Çünkü Ferdinand Bardamu kazanmaya veya kazanılacak bir şeye inanmıyor, insanın kapasitesinin buna müsaade etmeyeceğini biliyor.

“Gecenin Sonuna Yolculuk” gerçek anlamda bir yolculuk. Mekanlar arasında değil, zaman/insan denkleminde çıkılan bir yolculuk ve ne yazık ki gecenin sonu gündüz değil, ölüm. Roman bu anlamıyla, belirli bir hazırlık aşamasıyla okuru hikâyeye ısındıran, hikâyenin içine düşüren ve yavaş yavaş sonlandıran bir akışa sahip değil. Daha çok, bir film şeridinin öylesine bir noktasında kesilmesi ile başlayan ve öylesine ikinci bir noktada kesilerek bitirilen bir akışa sahip. Romanda sahnenin ortasına düşüp, kitabın sonuna doğru sahnenin içinden aniden çekiliyorsunuz.

Ama zaten kitabı özel kılan, hikâyesinden çok, Ferdinand Bardamu’nun hayatın içinde duruşu, gözlemleri, yorumları ve dili. Her türlü gelişmeyi başkarakterin gözünden görüp, beyninin içinde düşüncenin oluşma sürecinde o sinapstan öbürüne atlıyoruz. O sebepten, ne kadar itici bir karakter de olsa kitap ilerledikçe Bardamu’ya dönüşüyorsunuz. Bu etkiden olsa gerek, kitabın çevirmeni Yiğit Bener, kitabın sonuna eklediği sonsözü Bardamu’ya dönüşerek kaleme almış.

Kitapla yazar arasındaki ilişkiye tekrar dönecek olursak. Kitabın başında yer alan iki önsözü okuduğumda, yazarı kitaptan daha fazla merak ettim ve kitabı okumadan önce yazar hakkında fikir edinmek istedim. Louise Ferdinand Celine, bu kitabı yazarak Fransız Edebiyatında yeni bir rüzgâr estirmekten öte, 2. Dünya savaşında ülkesini işgal eden Almanlardan taraf olup, nazi sempatisi taşıyan ve Yahudi karşıtı görüşlere meyil eden birisi olarak Fransa’da, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında dışlanan veya tartışılan bir yazar olmuş.

Kitabı okuduktan sonra, yarı otobiyografi olduğunu düşündüğüm bu eseri yazan kişinin nasıl nazi sempatizanı ve aşırı Yahudi karşıtı olabileceğini düşünmeye başladım. Çünkü başkarakter Ferdinand Bardamu bize bu yönde bir ipucu vermiyordu. Zaten çevirmen Yiğit Bener’in dillendirdiği Bardamu’da bu noktaya parmak basıyordu;

“Ne o? Yazarım vakti zamanında bir takım boktan laflar etmiş, ırkçı ve Yahudi düşmanı, öyle mi? Doğru, etti… inkar edecek değilim ya! Hatta ona dil avcısı diyen bile olmuş, kara gömlekli birileriyle arkadaşlık ettiği filan da söyleniyor, bir nevi yol arkadaşlığı diyorlar… Bilmem… Etmiş midir ki?... Sanmıyorum, o kadar da değil sanki… bence boşboğazlıkla hezeyan karışımı sözlerdi bunlar… ama her neyse, öyle ya da böyle! Yolculuğa meraklı olanlar bazen yollarını da şaşırırlar, arkadaşlarını da! Gelgelelim bütün bunlar olduysa bile, daha sonradan oldu, benden sonra, benim dışımda yani… beni ırgalamaz demek istiyorum anlayacağınız, ben neysem oyum. Benim o taraklarda bezim yok! Boşuna aramayın bende o pisliklerin izini… Öteki Ferdinand’a gelince, benim yazarım olan adam yani, dilimin ucuyla bile yargılamak geçmiyor onu içimden, hiç!... Ne savunmak, ne de yargılamak. Ola ki anlamak. Çünkü savrulduysa bir dönem o tür aşırı uçlara, belki de kestiği içindir insanoğlundan tüm umudunu, hiç çıkarmadığı içindir o kapkara gözlüklerini.”

“Gecenin Sonuna Yolculuk” için, günümüz edebiyatı çerçevesinde yeni bir dile sahip olduğunu iddia etmek mümkün değil. Ama kendi döneminin edebiyat kalıpları adına bir devrim olduğu kesin. Sokağın dilini, o dilin tüm bozukluklarını, küfrü, argosu ve konuşma biçimiyle birlikte yazıya taşıyan bir eser. Ben bu tarza, daha önce okuduğum Bukowski’nin kitaplarında, Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ında da rastladığımı düşünüyorum. Belki onlar da Celine’den ve “Gecenin Sonuna Yolculuk”tan etkilenmişlerdir. Ülkemiz edebiyatında ise, Hakan Günday zaten “Gecenin Sonuna Yolculuk”a duyduğu hayranlığı birçok kez dile getirmişken, Emrah Serbes’in de bu tarza yakın olduğunu düşünüyorum.

Belki biraz uzun zaman alacak ve zaman zaman da kitabın içinde kaybolacağınız bir okuma olabilir ama her ömrün bir döneminin bu okumaya ayrılması gerektiğine inananlardanım.
“Morning, keep the streets empty for me.”
“Gündüz, benim için sokakları boş tut.” Fever Ray*

Uyarı : Lütfen evde denemeyiniz.

Gecenin Sonuna Yolculuk : Hatta gecenin derinliklerinde olabildiğince uzaklara doğru hep beraber bir gezintiye çıkmamızda artık en ufak bir sakınca görmüyordum. (s. 369)

Oğuz : Tamam, harika fikir, gidelim de... Planda neresi var?

Kinyas ve Kayra : There’s no plan. That’s the fuckin’ plan! Yani anlayacağın, plan mlan yok, çıkıyoruz işte yola, bilinmezliğe ve gecenin sonuna doğru! Olabildiğine spontane! İşte bu kadar.

Gece : Gece yavaş yavaş geliyor. İniyor... (s. 15) Akşam saatlerinde gecenin işçilerini görmek çok kolaydır artık herkes için. (s. 17) Fakat bu geceye özel, bu gecenin işçileri bizleriz.

Beyaz Geceler : Beyler, korkuyorum, durun. St. Petersburg’da, her mayıs ile temmuz ayları arasında geceler kararmazdı bizde. Geceyi görebileceğimize emin miyiz?

G.S.Y. : Ne diyorsun ulan sen? Burası İzmit ve eylül ayındayız! Geceler burada her zaman simsiyah olur, insanın doğumu öncesi ve ölümü sonrasının rengi gibi. İnsanlar boşuna salgılamazlar dimetiltriptamini (DMT) en çok doğum ve ölümlerinde olacak biçimde. Çekemiyorsanız yallah St. Petersburg’a! Hadi yola koyulalım artık!

https://image.ibb.co/h5KgEz/gidiyoruz.jpg

G.S.Y. : Gündüz, benim için sokakları boş tutmuş gibi! E peki, hani nerede bütün bu Ademoğlu?

https://image.ibb.co/.../ademoglu_nerede.jpg

Ademoğlu Neredeydin? : Kafelerde https://image.ibb.co/...emoglu_kafelerde.jpg,
bana sunulan kapitalist tüketim kültüründe https://image.ibb.co/...moglu_tuketmekte.jpg, aslında beş para etmez duygusuz metal yığınlarının içinde https://image.ibb.co/...rabalarin_icinde.jpg ve insanların arasındaki korunaklı mesafeler gibi olan korunaklı evlerdeydim https://image.ibb.co/...orunakli_evlerde.jpg. Onlar gündüze ait insanlar. Senin 229. Sayfanda da dediğin gibi, asıl korkulması gereken insanlar yani. Onların seninle bir alakaları olamaz. Sen geceye aitsin. Oğuz da mesela herhangi bir arabadaki, herhangi tasasız insandan birisi olabilmeyi çok isterdi Hakan Akdoğan’ın dediği gibi. Sıradan bir yaşamın içinde, sıradan halledilebilir sorunlar için tasalanmak bile mutluluk verebilirdi ona. Ayrıca, ne oldu bir sorun mu vardı?

G.S.Y. : Sorun şu; "Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır." der Montaigne. Sen Ademoğlu, sen ise her yerde olmak istiyorsun. Bunu bir id edinmişsin kendine. Her yeri sömürmek, her şeye sahip olmak istiyorsun.

Ademoğlu Neredeydin? : E biz kafede, barda, avmlerde, korunaklı evlerimizde falan rahattık. Hem savaşlardan, yıkım edebiyatından falan bahseden kimse de kalmadı artık. Demek istediğim, şu savaşın boktan bir savaş olduğunu bilecek kadar mantıklısınız. (s. 105) Fakat niye rahatımızı bozuyorsunuz?

G.S.Y. : Ben de bu konuyu anlatırım aslında kendimin içerisinde, kolonyalizmdir bunun adı -yani sömürgecilik-. Bayram seyran falan fark etmez bunlara! Her daim elinize kolonyal dökmek için yanıp tutuşurlar. Afrika’ya gittim kendim gördüm gözlerimle. Kakao işçilerinin hayatlarında çikolatayı ilk kez tattıklarında verdikleri tepki gibidir gecenin sonu! Fakat artık siz, heyecanı ve macerayı istemeyi unutan güruh olarak gündüze mahkumsunuz, bunu biliyorum. Siz sömürülmeyi ve köleleşmeyi hak ediyorsunuz. Yayılıyor içinizde sömürgeciliğin tohumları gitgide daha hızlı.

Gece : Gecenin işçileri diyorduk. Onlar, geceyi hazırlamakta, geceye hazırlamakta kullandıkları aletler ellerinde, sokaklarda dolaşırlar. (s. 17) Gecenin işçileri sokak aralarında gezer. (s. 20) https://image.ibb.co/...ecenin_iscileri1.jpg
İstenen, tanınmamaları; görevlerinin ürkütücülüğünden başka bir şey düşündürmemeleri. (s. 24) https://image.ibb.co/...cenin_iscileri_2.jpg

G.S.Y. : Yahu babalık, sen ne diyorsun? Lafı ağzında geveleme de adam gibi konuş...

Gece : Doğrusunu söylemek gerekirse, kendi düşüncelerimi değiştirmek durumunda kalabileceğimi düşünüyorum da, karşımda olanların bir gün benim düşüncelerime yaklaşabileceklerini hiç umamıyorum. (s. 87) Gecenin işçileri gözükmeye başladığı an, gecenin sonuna doğru yol almaya başlamışız demektir.

G.S.Y. : Bak, şimdi doğru dedin. Hadi durmayalım, daha çok sürüklenelim o zaman gecenin en dibine doğru.

https://image.ibb.co/fBkk7K/bayrak.jpg

G.S.Y. : Oğuz, söyle bana. Bütün bu evlere asılan, her tarafınızı kaplayan bayraklar da neyin nesi, neden bu kadar fazlalar, hiçbir ülkede bu kadarına da rastlamamıştım doğrusu?! Başım döndü!

Oğuz : Burası Türkiye! Buna alışsan iyi edersin. Çünkü, vatan bizden uğruna kanımızı dökmemizi istediğinde, bizi elbette kanımızın son damlasına kadar akıtmaya hazır bulacaktır, hiç oyalanmadan. (s. 25)

G.S.Y. : Yahu sallama şimdi. Sanki seni tanımıyorum. Einstein ve Zweig’ın pasifist çizgisinden gidiyorsun sen de, hem de askerlikten daha yeni dönmene rağmen. Ben de biliyorum, askerliğin vatanını koruma yeri değil fiziksel ve düşünsel eziyet yeri olduğunu. Saçının teli kadar değeri olmayan adamların, egolarını tatmin etme merkezidir orası. Tamam kabul ediyorum, ben bir anarşistim Oğuz. Yani başrolüm Ferdinand Bardamu karakteriyle tabii ki. Anarşizmin kapsamına göre, bireyler, her zaman bir devletin diğerleri aleyhine topraklarını genişletmek, yağma veya ulusal ihtişam arayışı nedeniyle patlak veren savaşlarda çarpışmaya, öldürmeye ve ölmeye mecbur bırakılmaktadır, bu ise tam bir yönetim yokluğu gerektirmektedir bence. (Siyasi İdeolojiler – A. Heywood, s. 176)

Ferit Edgü benim önsözümde : “Vatan, millet, eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi kavramlar içleri boş, üzerlerine tükürülecek kavramlardır. Tüm yazarlık yaşamı boyunca bunların üzerine tükürür. Kendisinin de bu toplumun bir ürünü olduğunu unutmadan. Dolayısıyla kendi üzerine de tükürerek.” der yazarım Céline için. Çevirmenim olan Yiğit Bener ise sonsözümde : “O kokuşmuş “değerler”, her türlü milliyetçilikler, militarizmler, katı inançlar, sömürgecilik ve vahşi kapitalizm, varoşların sefaleti, insanın itaati ve boyun eğişi, birbirini kazıklayışı, acımasızlığı ve sevgisizliği, bütün bunlar hala yerde hüküm sürmüyor muydu yetmiş yıldır,...” der. Bunların hepsini mide bulandırıcı bulduğumu ve dünyayı da kanlı bir katliam lağımı olarak tasvir ettiğimi anlatır size.

İnsanlar, sizden yer gök inleyene kadar “Yaşasın 1 No’lu Vatan!” diye bağırmanızı isterler. (s. 26) Ben, savaşı olduğu gibi reddediyorum, içindeki insanlarla birlikte. İsterlerse dokuz yüz doksan beş milyon olsunlar ve ben tek başıma kalayım, yine de haksız olan onlar olacak Oğuz! (s. 84) Fransa’nın ulusal bayramı olan 14 Temmuz Milli Bayramı’nda muhteşem biçimde, bütün iğrençliğimle çürüyor olacağım mesela... (s. 87) Çünkü böyle bayramlar için hiçbir şey hissetmiyorum, kaderime hiçbir şekilde razı olmuyorum. Sizde de 15 Temmuz vardır mesela, bizden nicel olarak 1 gün farkla, niteliksizlik konusunda ise hiçbir farkı olmayacak şekilde... Artık sizde semavi dinin yerini bayrakaşığı din aldı, aynı bizdeki gibi. (s. 89)

https://image.ibb.co/jy7XnK/p0.jpg

G.S.Y. : Bizim de işte aynı senin gibi, her şeye rağmen az da olsa özgür olduğumuzu kendimize kanıtlayabilmek için Sen nehri kıyısına uzandığımız oluyordu. (s. 489)

G.S.Y. : En çok da Paris ve Rancy sokaklarında yalnızlığımla birlikte gecenin sonuna yolculuk etmeyi severdim bir zamanlar. Bu durumda gecenin içindeki yolculuğunuzu tek başınıza sürdürmekten başka çare de kalmıyor zaten. (s. 418)
İşte Paris’te gecenin sonuna yolculuk eden yalnız bir insan :

https://image.ibb.co/irc41e/p2.jpg

Nereye gidiyor bu adam böyle tek başına? Kim bilir neler düşünüyordur günlük yaşamında? Rüyasında neler görüyor? Kollarını niye sanki kendisini koruma tarzı bir istemle kavuşturuyor? Picasso’nun Repose adlı tablosundaki gibi bir ebedi istirahat metaforunu ve gecenin sonuna kadar uyumayı mı arzuluyor dersin? Kendisine dünyanın diğer her yerindeki gibi ırkçılık yapılmasından mı korkuyor olmasını istersin? Bu soruları cevaplamak her zaman çok zordur. Ben ise bu soruların hepsinin içine tükürmeyi yeğliyorum.

G.S.Y. : Daha öteye de gidilemezdi, çünkü daha ötede yalnızca ölüler vardı. (s. 406) Eninde sonunda, bir karar verip ineceğiz sokağa, aramızdan yalnızca biri, ikisi, üçü değil, topumuz. (s. 396)
Hadi bağıralım o zaman hep beraber ulan! Her şey gece için! Benim sloganım bu! Uyku durak yok geceyi düşünmek gerek! (s. 448)
Kinyas ve Kayra : Her şey gece için!
Beyaz Geceler : Her şey gece için!
Ademoğlu Neredeydin? : Her şey gece için!
Gece : Her şey benim için!

https://image.ibb.co/...er_sey_gece_icin.jpg

Gecenin sonuna ulaştığımız yerde ise kitabın çevirmeni olan Yiğit Bener’in bütün insanlığa bir çift lafı var : Silah alacaklarına ya da uyduruk biblo koyacaklarına evlerine, kitap alıp koysunlar... bir gün merak edip bir okuyanı çıkar belki!

*Epigrafta bahsi geçen şarkı : https://www.youtube.com/watch?v=jWFb5z3kUSQ
Bu aralar iyi sardım anlatılara. Ayrı bir keyif verir oldular bana. Elbette bunda Pesso’nın etkisi büyük. Farklı bir şey bu anlatı. Kurgu gibi değil. En azından benim açımdan değil. Bu mesele daha çok kişisel. Hani kurgu çok sevdiğiniz birisiyle gezip. tozup vakti geçirmekse; anlatı oturup sohbet etmek. Benim tercihimse elbette her zaman sohbet etmekten yana. İşte bu arkadaşlardan birisi de Celine. Yalnız bu pek arkadaş olunacak bir adam değil. Hani ebeveynlerimiz küçükken uyarırlardı ya, gitme çocuğum onun yanına, Celine’ de öyle bir arkadaş. Ben ise yine haşare çocuk, isyankar, kim ne derse tam tersini yapanlardan.

Elbette bizi bu zararlı arkadaşlarla da birileri tanıştırıyor, gidip kendimiz bulmuyoruz ya. Ben evden bile doğru düzgün çıkmayan adamım bırakın yeni insanlarla tanışmayı . Beni de Kayra tanıştırdı bu adamla. Hani şu Hakan Günday’ın Kayrası ya da Kayra’nın Hakan Günday’ımı desem. Belki de en doğrusu hepsi Celine’in Bardemu’sundan çıktı demek. İşte şu takıntılı, zır deli, uğraşa uğraşa sonunda çılgınca çalışan zihnini öldüren Kayra, tutturmuş bir Celine Celine gidiyor. Ben pek severim bu Kayrayı, dedim ya tehlikeli adamlar ayrı bir çekim oluşturuyor. Nerede tehlikeli adam varsa gidip buluyorum.

Bir dedim bakayım şu Celine’e, kimmiş kimin nesiymiş. Görseline bakmamla şok olmam bir oldu. Bazı insanlar vardır, bakışlarında karakterinin ruhunun izlerini yakalarsınız. Camus gibi, Dostoyevski gibi, Bukowski gibi. Bu adamda öyle. Yalnız biraz daha farklı, hayat belirtisi yok. Beden desen sanki ona ait değil, bir çul gibi üzerinde. Bakışlar dehşetten açılmış. Bir şeyler anlatıyor, anlatmak istiyor anlayabilene. Ben gördüm diyor kokmuş pis dünyanızı, lanet olsun diyor, daha bir çok şeyler. Biraz daha araştırdım, araştırdıkça da şaşkınlığım hat safhaya ulaştı. Ortalığı baya karıştırmış sağken, ölmesiyle de bu karışıklık dinmemiş hala devam ediyor. Ülkesi Fransa hala yazarı kabullenip kabullenmemekte kararsız. En önemli eseri Gecenin Sonuna Yolculuk. Beckett Samuel Beckett bu eser için İngilizce ve Fransızca yazılmış en büyük eser demiş, Bukowski son 2000 yılın en iyi eseri, Günday, hakkıyla okumak sünnettir. Daha bir çok önemli kişi, çok önemli tespitlerde bulunmuşlar eser için. Bir çok yazarı derinden etkilemiş, zaten eseri okuyanlar ön sözden kimleri ne kadar etkilediğini biliyorlar, eseri okumayanlarda bir zahmet biraz araştırıversinler. Bir şey daha var herhalde hepimizin dikkatini bu daha çok çekecek, kitabın el yazması 2001 yılında 12 milyon Frank’a satılmış. Sahi he kadar ediyor bu para, herhalde sadece 1 milyon Frank bile yeterdi bana.

Celine bir karakter yaratmış, Bardamu. Ferdinand Bardamu. Celine’in ismi de Ferdinand. Her halde bu adamın yarısı benim yarısı ise zihnim demiş ilk baştan. Eserin başında Bardamu bir dostuyla bir kafede sohbet ediyor, daha sohbetin başındayken birden savaş sirenleri çalıyor. Bir çoşku tüm çulsuzlar savaşa. Bu çoşkunun bitmesiyle kendinizi savaş meydanında buluyorsunuz. Durumu ne siz anlayabiliyorsunuz ne de Bardamu. Bir yerlerden ateş açılıyor, bakıyorsunuz Almanlar. Bu Almanlar niye ateş ediyorlar, ben severim oysa onları. Bir sürü Alman arkadaşım var, hepsiyle de aram iyidir. Ben ne yapıyorum burada, niye birbirimizi öldürmeye çalışıyoruz?? Herkes açlıktan kırılıyor, sakatlar, yaralılar, ölenler. Bir de rütbeliler var, onların baya bir rahatı yerinde. Güzel yiyorlar, güzel yerlerde yatıyorlar. Durumu anlayana kadar vuruldu Bardamu. Gerisin geriye hastaneye. Cephe gerisi baya güzel. Millet yiyip içmeye, birbirini düzmeye devam ediyor. Eğlence mekanları biraz yer altına kaymış sadece, her şey o kadar ulu orta değil. Bir de zenginliklerine zenginlik katanlar ve hiçbir şeyi yokken zengin olanlar var. Özellikle uyanık kadınlar bu bedenlerinden başka hiçbir şeyi yokken zengin olanlar.

Bunlara fazla dayanamıyor Bardamu, dayanamamaktan ziyade biraz da kaçma isteği var doğrudan Afrika’ya. Gittiği yer Afrika da Fransa’nın sömürgesi. Yönetenler Fransızlar, aynı zamanda sömürenler. Askeri rütbeliler her şeyi bu sömürgelerin. Özel şirketlerin yöneticisi, yargıçlar, valiler vs aklınıza ne geliyorsa. Her taraf pislik hem maddi hem manevi. Yolsuzluklar, vergiler, zencilere gösterilen tavırlar bir yandan; sıcak, hastalık, sivrisinekler diğer yandan. Pek fazla dayanamıyor buna. Hastalanıyor, hem de dağ başında. Hastalıktan gözü açılmıyor öldü ölecek. Yardımına zenciler koşuyor. Koymuşlar bir sedyeye taşıyorlar. Bardamu şaşkın, insan yemek geleneklerinde de var ama niye yemiyorlar. Gözünü açmasıyla kendini kürek çekerken bulması bir oluyor. Köle niyetine satmışlar. Sular çekilince karıncalar balıkları yer hesabı.

Kürek çekerken kendini Amerika da buluyor, New York. Ayakta şehir dimdik. Afrika ve Fransa da az buçuk anlam ifade eden Bardamu burada hiçbir şey. Her taraf gösteriş, reklam ve yapaylık. İnsanı rahat ettirecek her şey var ama parası olana. Ford’un fabrikasına giriyor işçi olarak. Benim biraz eğitimim var dedirtmiyorlar, onlara kafası çalışmayan adam lazım. Başlıyor çalışmaya elbette pek fazla dayanamıyor. Dayanılacak gibi değil. Her taraf makine gürültüsü. Bir yolunu bulup buradan da kaçıyor.

Yine Fransa. Eğitimini tamamlayıp doktor diplomasını alıyor. Bundan sonraki hayatı biraz daha yavaş. Varoşlar, Fransa’nın pisliği özellikle sağlık sektörünün. Bardamu da doktor olduysa o sağlık sektörünü siz düşünün artık. İyice çöküyor, ölümü bekliyor. O bir tutunamayan, gezen gören ama dünya nerede olursan ol hep aynı. Hiçbir yerin hiçbir yerden farkı yok. Sadece çürümüşlüğün adı değişiyor. Avrupa bir zevk batağındayken, Afrika sömürge, Amerika sanayileşmenin batağında.

Olayı kurgusunu anlattık ama hani mesele bunlar değil. Bunlarda önemli ancak yazarı bu derece büyük yapacak unsurlar değil. Onun asıl özelliği uslubunda. O cümle kurgularının canına okumuş, altını üstüne getirmiş. Yüklem nerede özne nerede belli değil. Günday’ın Kinyas ve Kayra’sını okuyanlar ne demek istediğimi daha rahat anlarlar. Üslup, cümle kurgusu birebir aynı. Yazar kelimeleri seçerken genelde sokak ağzı kullanmış. Çevirmenin de notuna göre 300 yıl önce kullanılan kelimelermiş bunlar. Fransa da da bu yüzden bu kadar tartışma yaratıyormuş. Dünya üzerindeyken bir çok mesele de çok karışık konuşmalar yapmış ancak bir o kadar da Fransızcayı zenginleştirmiş. Bende de bazı kelimelere sempati uyandırmadı değil hani. Özelikle ‘işte o kadar’ ile ‘bu böyledir’ kelime gruplarına.

Benden bu kadar. Biraz yorduk sizi. Celine baya uzun bir zaman diliminde yazmış, çevirmen iki yılda çevirmiş, biz de inceleyip okuyuverelim. Bu arada okuyuverelim dediysek o kadar da kolay değil, kendine güvenen gelsin.

Herkese selam olsun.. Sağlıcakla..
Ntv’ de yayınlanan programda Gecenin Sonuna Yolculuktan bahsediyordu böyle fark etmiştim kitabı. Kitabın başka bir özelliği ise yaklaşık 70 yıl sonra Türkçe’ ye kazandırılmasıydı. Gecenin Sonuna Yolculukta Birinci Dünya Savaşıyla başlıyor, Sömürge toplumu Afrika’ da devam ediyor , kısa bir süre Amerika’ da devam ediyor ve nihayet olayların başladığı Fransa’da bitiyor. Yazarın kendisini ve toplumu anlatmakta hiç çekinmeyen, cesur bir dili var. Okumak isteyen kitapseverlere tavsiye ediyorum ve birazda okumakta sabır diliyorum.
Yine bir inceleme yine bir giriş cümlesi sıkıntısı. Öncelikle ben bu kitabı inceleyemem daha doğrusu yazacak çok şey var ama yazamayacağımı düşünüyorum şimdiden. Çünkü gerçekten çok fazla konu ve detay var. Kısa kısa sizleri bilgilendirmek için elimden gelen, not aldığım yerleri sizlerle paylaşmayı deneyeceğim.

Öncelikle eser ile tanışmamın sebebi Hakan Günday – Kinyas ve Kayra kitabıdır. Kinyas ve Kayra’yı bu kitabı okuduktan sonra etkilenerek yazdığını belirtmiş. Bununla ilgili de bir röportaj da var linki de burada http://www.sabitfikir.com/elestiri/heil-celine buyurun.

Önceliği yazara vereceğim sonra kitap hakkında konuşmak istiyorum. Yazarın çok kitabı yok maalesef. Gerçi gerek de kalmamış diyebiliriz. Eser gerçekten çok sağlam. Vikipedia’ya bakarsak yazar ile ilgili şu bilgileri bulacaksınız.
Louis-Ferdinand Destouches veya kalem adıyla Louis-Ferdinand Céline (27 Mayıs 1894 - 1 Temmuz 1961), Fransız yazar ve doktor. Céline, yazarın büyükannesinin ismidir. Yeni yazı tarzı ile Fransız ve Dünya edebiyatını geliştirmiştir. 20. yüzyılın en etkili yazarlarından biri olarak kabul edilir.
Gecenin Sonuna Yolculuk adlı kitabı Le Monde 'un Yüzyılın 100 Kitabı listesi'nde de 6. sırada yer almıştır.
Bu eser yüzyılın yüz kitabı listesinde 6. Sırada yer almış. Benim pek de incelememe gerek yok aslında. Yeni yazı tarzı deniyor bu nedir diyebilirsiniz. Hemen açıklığa kavuşturayım. Küfür, belaltı ve daha doğrusu yeraltını edebiyatını kullanarak geliştiren bir yazar. Kitabın basım tarihi ise 1932.

Geçelim kitabın konusuyla ilgili cümlelere. Alıntısı bol kitabın da konusu da baya bol. 2 adet kağıt çıktı not aldığım. Giriş savaşla başlıyor. Savaş esnasında halkın yaşadıkları ve o milliyetçilik duygusu ile. Ama romanın kahramanı gel gelelim tam bir savaş karşıtı ve siz ne halt yiyorsunuz dercesine savaştan kaçıyor. Savaşın kötülüğü ve savaş esnasında yaşanılan zorlukları çok iyi betimlemiş. Her ne Fransayı kötülese de milliyetçi ve vatanseverlik duygularını çok iyi aşılamış. Kısacası bir savaşa gireceksiniz. O savaşta 1-2 sene yaşayıp tüm duyguları tadacaksınız. Bu savaş bölümü sadece bir bölüm bunu da belirteyim.
Kendi milliyeti Fransız olsada Fransızları yerin dibine kadar gömmüş. Yaşama isteği arzusuyla yanan bir karakter ama çok rahat, doğruyu sorguluyor, yalanı insanlara yakıştırıyor ve arkadan iş çevirmek nedir bunları bize anlatıyor. Ölümden büyük korku duyuyor.

Karamsarlık ve bununla ilgili felsefi cümleler ve konular oldukça etkileyici. Amerika o zaman da herkes için bir rüya sanırım ama yazar bir şekilde Amerika’ya ulaşıyor. Ve olaylar başlıyor. Antiamerikancı o kadar söylemler var ki çok iyi. Direk günümüze etki edecek cinsten. Sömürgecilik, insanları ezme, aşağılama ve kullanma… Bunlar ancak insana yakışır demesi. Çok sağlam…

Başka bir bölümü ise tamamen sex, kadınlar, kürtaj, doktorluk üzerine baya bir cümleler var. Sakın bu dediklerimi çok fazla gözünüzde büyümesin. Öyle bir çeviri ile karşılacaksınız ki kitap bittiğinde belkide çeviri değil; Türkçe bir kitap okuduğunuzu söyleyebilirsiniz. Abartmıyorum çünkü netten de araştırabilirsiniz. Harika, güncel bir dil. Tamamen modern küfürler, modern argo. Çevirmen Yiğit Bener’i de burada anmak sanırım bir borç. Sağlık demişken kahraman ilerleyen bölümlerde bir doktor olarak hayatına devam ediyor ve sağlıkla ilgili bir çok konuya da vakıf olacaksınız. Geçmişte ne gibi sıkıntılar çekilmiş bunlar bir bir göz önüne seriliyor.

Bir bölümde Henry Ford’dan bahsetmiş yazar. O bölümde insanları nasıl kullandıklarını, bazı insanların ezik olması gerektiğini anca bu şekilde insanlığın var olabileceğini söylüyor. Herkes zengin ve modern olursa işi kim yapacak demesi sanırım çok büyük bir tema. Yoksulluğu çok iyi anlatıyor. Birçok bölüm yoksullukla ilgili.

Yine farklı bir konuyu ele alırsak yaşlı bir teyzenin ölümü söz konusu olan. Ferdinand’ın arkadaşı Robinson tarafından öldürülmek istenen yaşlı kadının suikastleri ile yazılan bir bölüm var. Orada da arkanızdan işlerin çevirilmesi daha doğrusu en yakın arkadaşınız bunu yapmasıyla ilgili konu.

Kitabın en sonuna doğru ise kadınlar ve ölüm ile olaylar sonuçlanıyor. Kitabın ismine uygun Gecenin Sonuna doğru akşam üzerini geçmesiyle ilgili bir çok cümle atfedilmiş. Gecenin önemini okuduktan sonra biraz daha iyi anlayacaksınız. Aşk ile bitiyor kitap, kadınlar ile bitiyor kitap…

Eleştirdiğim yer ise sonunun her klasik gibi, her eser gibi kısa ve bir anda bitmesi. Neden hep böyle oluyor anlamıyorum. Bir çok yeri atladığıma eminim. Bunları yazabildim arkadaşlar. İnşallah verimli olmuştur sizler için. Kesinlikle zor bir kitap. İlk başlayanlar hemen sıkılabilirler. Bu da benim kişisel önerim. Sürçü lisan ettiysem affola. Kesinlikle tavsiyemdir. Beğendim. İyi okumalar….
Louis-Ferdinand CELINE – Taksitle Ölüm

Céline hakkında yorum yapmanın haddim olmadığını düşünsem de dilim döndüğünce yorum yapmaya çalışacağım. Bu ne kadar güzel bir üslup, bu ne kadar güzel bir anlatım. ‘’Taksitle Ölüm’’ kitabı öncesi ‘’Gecenin Sonuna Yolculuk’’ kitabını 2 defa okumuş biri olarak ‘’Taksitle Ölüm’’ benim açımdan bir nebze düşük seviyede kalsa da bu eseri okurken ‘’Gecenin Sonuna Yolculuk’’ kitabının izlerini azaltmaya ve düşünmemeye odaklandım ve bu harika başyapıttan inanılmaz keyif aldım ve edebi doyuma ulaştım.

Fakat benden nacizane bir okur tavsiyesi, imkanınız varsa önce ‘’Taksitle Ölüm’’ eserini okuyunuz devamında da ‘’Gecenin Sonuna Yolculuk’’ eserini. O zaman çok daha derin bir etki ile yola devam edeceğinizi düşünmekteyim.

Artık temennilerimden biri şudur ki; ben ölmeden önce Louis-Ferdinand Céline'e ait bir eser daha dilimize çevrilsin ve okuma şansına sahip olalım. Céline kesinlikle benim kutsal yazarım..

‘’Taksitle Ölüm’’ eseri 81 sene sonra dilimize çevrildi. Umarım ki diğer eserleri için bu kadar uzun süre beklemek zorunda kalmayız. Ayrıca enfes çevirisi için Simla Ongun’a da teşekkür etmek gerektiği fikrindeyim.

Bir çok usta kalem bu eser için harika yorumlar yapmıştır. Harika bir başyapıt ile yeniden karşı karşıyayız.

Kitaba başlamadan önce Yiğit Bener’in yazmış olduğu önsözü sindire sindire mutlaka okumalısınız. Heyecan daha o satırlarda iken başlıyor çünkü. Unutmayınız ki; Yiğit Bener, ‘’Gecenin Sonuna Yolculuk’’ eserinin çevirmenliğini yapmış ve 2002 yılında ‘’Dünya Çeviri Ödülü’’ ne layık görülmüştür ve almıştır.

‘’Taksitle Ölüm’’ eserine değinecek olursak; bir hayat ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi, diyebilirim.
Celine yine farkını ortaya koymuş ve baş döndürücü bir esere imzasını atmıştır.

Taksitle Ölüm, çok daha cüretkar, çok daha sade. Roman dilinin bilindik sınırlarının çok çok ötesinde. Daha başlangıcında ‘’Gecenin Sonuna Yolculuk’’ kitabına atıfta bulunuyor. Ölüm başlayan ölüm bitiyor. İki eseri birbirine ruh yapıyor.

Otobiyografi tarzında yazılmış nadide bir roman, ‘’Taksitle Ölüm’’. Okumayanın çok şey kaybedeceği bir başyapıt.

Céline bu eseri yazdığı yıllarda iki yıl arayla iki acı ölüm yaşıyor. Eseri de şekillendiren bu ölümlerdir. İlk ölüm, babası Fernand Destouches’tir. Bu ölüm ile yetim kalır. Yetemez yani kendine. Diğer ölüm ise babası yerine koyduğu Raoul Marquis’tir. İflah olmaz bu acı ölümlerden sonra Celine.

Doğru bir karakter, düzgün bir birey olma savaşı verirken olayların ne denli akıl almaz yerlere ulaştığını anlatır eserinde. Verilen bütün çabalar sonuçsuz bir sonla biter. Her defasında olmuşluk ile olmamışlık arasına sıkışıp kalır Ferdinand… Ferdinand… Selam olsun sana…

Herkese keyifli okumalar edebiyat sever güzel insanlar.
Bu kitabın yazım tarihinin üzerinden yaklaşık 90 yıl geçmiş olmasına inanmak hayli güç... İnsanlar, şehirler, duygular, düşler, küfürler ve nihayet halet-i ruhiyemiz, Celine'in bıraktığı yerden, hiç bir değişime uğramadan aynen devam ediyor. Bu duyguyu hissetmek iyi mi kötü mü, ona siz karar verin... Bu romanın edebiyat dünyasında henüz hak ettiği karşılığı bulamamış olması, klasik deyince akla ilk gelen 5-10 kitabın arasında sayılmaması henüz ruhumuzun Celine'inki kadar canlı ve gelişmiş olmadığının açık bir göstergesi... Belki de insana dair her şeyi açık seçik anlatıp ortaya bıraktığı koca bir huzursuzluğun öcünü alıyoruz, bilemiyorum.
Bir hayatı, tüm içsel ve dışsal yaşanmışlığıyla, tek bir detay atlamadan, tersine her sayfasında daha fazla sorgulatan bir tarzda muhteşem bir üslupta 573 sayfaya sığdırabilmek, bana göre bir romancının gelebileceği en tepe nokta... Celine, Gecenin Sonuna çıktığı yolculuğun her adımında bizi de yanında götürüyor ve kendi hayatımıza ilaveten her birimize yeni ve farklı ikinci bir hayat daha hediye ediyor... Mutlaka okunması gereken, mümkünse dönüp dönüp hatırlanması gereken gerçek bir edebiyat ziyafeti...
Yaramaz bir çocuk...Yaralarla dolu...

Ferdinand! İmla kurallarını alt üst eden adam... Sorunlu bir çocukluk, sevgisiz büyümek, yoksulluk, yoksun kalmak, argo bir yaşam...
" Herkes, her şey hor gòrüyordu beni. Romalı ahlakı, Çiçero , tüm imparatorluk ve hatta İlkçağ yazarları bile" (s.187)

Aslında bir çocuk büyürken ne yaşıyorsa onu bütün ömrüne yayıyor. Ferdinand da öyle. Aile içinde babasının sevgisiz tutumu, onu sürekli hor görmesi ve asla başarılı olabileceğine inanmaması...
" İnsanın soluklanacağı yerlerin hepsinin birbirinden korkunç olması ne acayip bir durum"(s.183)
Durum bòyle olunca " her saniyen, son saniyen" kendi deyimiyle böyle yaşamaya karar veriyor. Tabi şanssızlıklar peşini bırakırsa...
Kitabın başlarında bir doktor olarak, hasta bir çocuğa yardıma gidiyor ama birden kendinizi Ferdinand 'ın çocukluğunda buluyorsunuz. Başarısız geçen okul hayatı, işe alınmalarda yaşanan talihsizlikler, sürüyle illet. Dayısının yardımıyla gençliğinin deli dolu yıllarında bir okula gidiyor, sonuç hüsran. Ordan dönüşte yine dayısının yardımıyla bir mucit olan Courtial' le tanışıyor. Mucitlik işte, biraz da dalavere gerektiriyor. Türlü işlere kalkışıp her seferinde kalakalmaya devam ediyorlar, iyi tarafıysa en azından iki şanssız beraber çırpınıyorlar.

Kitabı okurken aslın da çoğu kez her gördüğünü, düşündüğünü açık açık yazabilen bir yazar olması yönüyle Celine yı sevdim. Benim de büyüdüğüm yerde insanlar asla söylediklerine dikkat etmezlerdi. Küfürler hep havada uçuşurdu. Benim büyüdüğüm coğrafyada babaların, babalarının yanlarında çocuklarını sevmeleri ayıp kaçardı.
Çocuklar sevgisiz büyürse, ömürleri boyunca bunun telafisini farklı yerlerde aramaya, kötü şeyler düşünmeye ve kötü şeyler yaşamaya mahkum olurlar. Şansızlık dediğimiz şey belki de insanın nasıl, ne zaman ve nerede dogduğuyla alakalıdır çogu kez. Yanı şans ve şansızlık birebir çocuklukla ilintilidir.
Afrika ile Norveç'te doğan iki kişi gibi...
Doğduğun yer, doymuyorsan hiç bir anlam ifade etmiyor...
Aç, sevgisiz ve yoksun büyümüş bir çocuktu Ferdinand, yaptıklarını tasvip edemeyecek olsak bile yine de bir düşünmek gerekir ona küfretmeden önce... kitaplarındaki argoyu anlamak zor olmasa gerek...

Ben Celine'nin kitaplarındaki sıkça kulandığı üç noktaları çocukluğuna bağladım.
Çocuklar, gelecektir, onlara sahip çıkmalı, sevmeli, şefkati eksik etmemeli derim.
Bir çocuk büyüyünce üç noktanın vehmine maruz kalmamalı...

Belki de sevgisiz ve ilgisiz büyüyen bir çocuk bütün hayatı boyunca günahlarından muaftır.
Sevgiyle...
Yeniden başlayabilmek icin cesaretten cok alcakliga gereksinim duyarsiniz diyor, Celine. Yeterince alçak hissediyordum. Bu kitabı 2. okuyuşum, bu dili anlayabilecek zulme uzaktan da olsa şahit oldum, gundem hepimizi aşagı cekti. 2 yılda çok şey değişti. Yine son sözden giriş yapacagim ama. yiğit bener in son sözü ağır, yağlı bir yemeğin üzerine içilen soda gibi. Kitap da ağır yemeklere benziyor zaten sindiremiyorsun altini cizerken kalemin ucu kayiyor ya da ellerin titriyor belki. Rahatsizlik veriyor. Hazımsızlık. Celine'i ben zaten hazmedemiyordum. hakan günday "senin için ölür ve öldürürüm" demişti. Kim bu herif dedim kim, ne yazmış olabilir. Gecenin sonuna yolculukmuş. Meh. Esasında gecenin içine alıyor. Bi sarkida "kötü adamlar geceyi bıçaklar" diyordu. Bardamu elinde bıçakla geziyor gibi gözümde canlanıyor. Zaten korkutmak istiyordu. Cesur ol diyordu kendine, gecenin sonuna ulasacakti.
Velhasıl burada güzellik yok, bu sayfalarda da o donemde de bu donemde de. İnsanlar ellerinde bicakla geziyor gibiler hem Bardö gibi geceleri degil, gündüzleri de. Alenen can yakılıyor. Birisi kitapta şöyle diyordu Bardamüye:
"Dünya çoktan ölmüs! Bizler yalnızca onun üzerindeki kurtçuklarız, o boktan koca cesedinin üzerindeki kurtlar, ha bire onun bagirsaklarini kemirip duruyoruz, hem de yalnızca zehirli yerlerini... Biz bir boka yaramayiz. Doğuştan çürümüşüz biz... İşte o kadar !" Bardö de bir yerde dünyanın bizle tasak geçmek için var olduğunu söylüyor ama hayir biz kendimizle ve dünyayla tasak geçmeye calisan kurtcuklariz. Şu kadarcık, diye yazmıştım son okuyuşumda.

Yazarın biyografisi

Adı:
Louis Ferdinand Celine
Unvan:
Fransız Yazar ve Fizikçi
Doğum:
Fransa, 1894
Ölüm:
Fransa, 1961
Louis-Ferdinand Destouches veya kalem adıyla Louis-Ferdinand Céline (d. 27 Mayıs 1894 - ö. 1 Temmuz 1961), Fransız yazar ve fizikçi. Céline, yazarın büyükannesinin ismidir. Yeni yazı tarzı ile Fransız ve Dünya edebiyatını geliştirmiştir. 20. yüzyılın en etkili yazarlarından biri olarak kabul edilir.
Gecenin Sonuna Yolculuk adlı kitabı Le Monde 'un Yüzyılın 100 Kitabı listesi'nde de 6. sırada yer almıştır

Yazar istatistikleri

  • 139 okur beğendi.
  • 574 okur okudu.
  • 68 okur okuyor.
  • 1.144 okur okuyacak.
  • 34 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları