Luigi Pirandello

Luigi Pirandello

Yazar
8.3/10
351 Kişi
·
925
Okunma
·
154
Beğeni
·
5311
Gösterim
Adı:
Luigi Pirandello
Unvan:
İtalyan Yazar
Doğum:
Agrigento, İtalya, 28 Haziran 1867
Ölüm:
Roma, İtalya, 10 Aralık 1936
Luigi Pirandello (28 Haziran 1867 -10 Aralık 1936), İtalyan yazar. Özellikle oyun yazarı olarak tanınmıştır. Roman ve kısa hikâyeleri de vardır. 1934Nobel Edebiyat Ödülü sahibidir.

Yaşamı

Luigi Pirandello, 1867'de Sicilya'nın güneyindeki Agrigento şehrinde doğdu, 1936'da Roma'da yaşamını yitirdi. Arkasında büyük bir sanatçı olarak ün bıraktı. Ölümünden iki yıl önce Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştı. Bütün dünyada başarı ve ün kazanmıştı ama, oldukça geç ve sıkıntılarla dolu güç bir yaşamdan sonra.

Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Pirandello, Palermo'da okuduktan sonra Bonn Üniversitesi'ni de bitirip Roma'ya yerleşti. Yalnızca edebiyat ile uğraşmaktaydı. 1893'te ilk önemli yapıtı Marta Ajala'yı yazdı. Bu eser, 1901'de L'Esclusa adı ile yayımlandı. 1894'te ise ilk kısa hikâye kitabını yayımladı. Aynı yıl evlendi ve evlilik hayatı ile birlikte edebiyat çalışmaları arttı. Bu arada ardı ardına bir oğlan bir kız çocuğu sahibi oldu. 19. yüzyıl sonu ve 20.yüzyıl başı Piradello için büyük bir yazınsal verimlilik dönemi idi. Ne var ki 1903 yılında babasının işinin bozulması üzerine aile bütün varlığını yitirdi. Hem babasının tüm servetini yatırdığı hem de eşinin çeyizini yatırdıkları kükürt yatakları bir sel baskını ile yok olmuştu. Felaketi öğrendiği anda eşi Antonietta yarı-felç geçirdi ve yaşadığı psikolojik şok nedeniyle akli dengesi tedavi edilemez ölçüde sarsıldı. Pirandello, başlangıçta intiharı bile düşündüyse de zamanla durumu kabullendi ve öğretmenlik yapmaya başladı. İşte geçen günlerin ardından hasta eşinin başının beklediği geceler boyu Il Fu Mattia Pascal adlı yapıtı yazdı. Bu eser, o günleri anlatan otobiyografik öğeler taşır ve kısa sürede büyük başarı kazanarak Almanca'ya çevrilmiştir. Gün geçtikçe Pirandello'nun bir yazar olarak ünü ve başarısı artımış, öte yandan özel yaşamı gittikçe aşırı kıskanç ve şüpheci olan, hatta saldırganlaşan karısı yüzünden zorlaşmıştır.

İtalya'nın I. Dünya Savaşı'nı girmesi üzerine oğlu da savaşa katıldı ve Avusturyalılar'a esir düştü. 1917'den itibaren önemli tiyatro eserlerini yazmaya başlayan yazar, 1919'da eşini akıl hastanesine yatırmak zorunda kaldı ancak daha sonra onu hastaneye yatırdığı için büyük acı duyarak evde bakmak istedi ama Antoniette hem hapishanesi hem sığınağı olan hastaneyi terketmedi.

Pirandello 1925'te Mussolini'nin desteği ile Roma Sanat Tiyatrosu'nun sanat yönetmeni oldu. Bu destek ona dünya çapında ün ve dünya turu yapma olanağı getirdi.

1925-1926 yılları arasında son ve en önemli romanı olan "Uno, nessuno e centomila" 'yı (Bir, Hiçkimse ve Yüz Bin) yazdı.

1934 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan 2 yıl sonra 10 Aralık 1936 günü Roma'daki evinde tek başına iken hayatını kaybetti.
Kır havası karıma iyi gelir muhakkak. Onu görünce ağaçların bazıları belki yapraklarını döker, kuşlar belki cıvıltılarını keser, insallah pınar kurumaz.
Benim sizin gözünüzdeki gerçekliğim, sizin bana verdiğiniz biçimden ibaret, ama bu yalnızca sizin gerçekliğiniz, benimki değil; diğer yandan sizin benim gözümdeki gerçekliğiniz, benim size verdiğim biçimden ibaret, ama bu yalnızca benim gerçekliğim, sizinki değil; ve benim için tek gerçeklik ise, benim kendime vermeyi başardığım biçimden ibaret.
229 syf.
·31 günde·Beğendi·8/10
(Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesinde)

Hepimizin bir kişiliği var. Peki gerçekten ''bir'' mi?

Kitabın konusu çok orijinal, başladığımda belki bu tür bir konu ile ilk kez karşılaşmış olmamdan kaynaklı, büyük bir şaşkınlık yaşadım.

''Sandığımız kişi
Sanmadığımız kişi
Sandıkları kişi''
Hepsi bir kişi mi, yoksa her birimiz birçok kişi miyiz?
Herkes bizi, bizim düşündüğümüz gibi değil, kendi bakış açısıyla görür. Ben, benim için bir Kübra'yım; bir de beni görenler, bilenler sayısınca Kübralarım. Aslında zaman zaman hepimizin farkına vardığı bu konuyu, Pirandello yazıya dökmüş.

''Eğer başkalarının gözünde bugüne dek olduğuna inandığım kişi değilsem, kimdim ben?'' (sy.21) Bu satırlar beni epey düşündürdü. Bizim dünyaya değil, dünyanın bize bakışını ve bizim bu bakışa olan bakışımızı sorgulatan bu kitap, okudukça insanda farkındalık oluşturan bir yabancılaşma eseri.

Peki n’apalım yani, herkes bizi kendi penceresinden görüyor diye, dünyadan vazgeçip deliye mi vuralım? Yazar bunu böyle değerlendirse de, ben de kendi bakış açımdan birkaç söz etmek istiyorum fakat o kadar çok şey düşündüm ki, bunları yazıya dökerken biraz beceriksiz olabilirim.

Kitap baş karakterin burnunun hafif sağa eğikliğinin, karısı tarafından fark ettirilmesi ile başlıyor. Adam bir gün aynaya bakıyordur, ''Ne o aşkım, burnunun eğriliğine mi bakıyorsun'' der kadın ve olaylar gelişir. O güne kadar burnunu fark etmeyen Moscarda bir tür aydınlanma yaşar. Burnundan yola çıkarak, kendi içine döner ve ruhundaki her bir zerreyi aydınlata aydınlata gider. Bu kadar aydınlanmaya gerek yok kardeşim, sonra cıvıtıyorsunuz. Bunu tekrarlardan ötürü düşüneceksiniz.

Burada bir es vermek ve dış görünüş ve insanların kabul görüşü ile ilgili bir şeyler yazmak istiyorum. Ölüm haberi, özellikle çok sevdiğimiz birinin ölüm haberi, bizi yıkar. Aynı bir binanın dinamitle patlatılışı gibi gelir o haber. Bizi yıkan başka şeyler de vardır, ama bu sefer dinamit gibi değil, törpüye benzetmek gerekir bu yıkıcı şeyleri. Klişeler doğru oldukları için bu kadar ‘’var’’lardır hayatımızda ve hepimizin bildiği ama çoğu zaman yanlış bir noktada yorumladığı ‘’kadı kızının dahi kusurunun olduğu’’ gerçeği. Bunu başkalarına söylerken ölesiye olgun, kendine bakarken ‘’ben neden böyleyim’’ ezikliği.

BAZEN BAZI ŞEYLERİ O KADAR ÇOK GÖRÜYORUZ Kİ, KÖR OLUYORUZ GÖRMEKTEN. Bu görme öyle bir yere geliyor ki asıl görmemiz gerekenler boynu bükük kalıyor. Dandik algıların dayatıldığı ve bizim de koyun gibi kabul ettiğimiz bu şeylere örnek verecek olursak, bütün kadınlar al yanaklı olmalı, gözlerinin altı mor olmamalı, hepimiz kirpiklerimize yelpaze kondurmalıyız. Yahut bütün erkekler kaslı olmalı, uzun olmalı, aygır gibi olmalı. Fakat hepimiz aptal olmalıyız. Kibar olmak isterdim Serpil Abla kadar, fakat olamayacağım. Çünkü, bir insan, kabuğuna yaptığı yatırımı aklına ve kalbine yapmıyorsa aptaldır. En baştaki törpü konusuna döneyim. Eğer burnunuz biraz büyükse, gözleriniz lens grisi, yeşili, mavisi, uzaylısı değilse, göğsünüz bir horozunkine benzemiyorsa, kollarınız Hulk gibi değilse ve sizi ‘’güzel’’ ya da ‘’yakışıklı’’ sınıfına dahil etmeyeceklerini düşünüyorsanız, BU FİKİR SİZİ TÖRPÜLEYE TÖRPÜLEYE YIKAR. Bu arada elbette bakımlı olmaya karşı değilim. Sıkılaşalım, hafif bir makyaj da yapalım, iyi hissetmek güzeldir ama SUYUNU ÇIKARMAYALIM. Bütün yatırımı şu naçiz vücutlarımıza yapmayalım. Dudaklarımız inceyse, burnumuzun ucu kalkık değilse toplumda iyi bir yerimizin olmayacağını düşünmeyelim. İlk bakış, bizi bu kadar etkilemesin. Tanıdıkça sevilesi insanlardan olalım. Sökün atın şu etiketleri yahu. Evet, güzellik de çirkinlik de vardır. Önemsiz olduğunu da iddia etmiyorum. Her kadın gibi ben de güzelliği önemsiyorum ama dikkati sadece kabuğumuza çekmeyelim diyorum.

{5 Mayıs 2020: Eskiden her şeyin bir özgüven meselesi olduğunu zanneden biriymişim. Şimdi görüyorum ki, insanların birbirlerini uyguladıkları baskı sonucu kendisiyle barışık kalmayı başaramıyor insanlar. Sizi görüntünüzle eleştirdiklerinde, aynaya bakınca kusur arıyorsunuz. Bu yüzden estetik yaptıranları artık anlasam da estetikten sonraki cahil davranışlarını anlamıyorum.}

Yakışıklılık/güzellik konuları her geçtiğinde Selçuk Yöntem’i anarım. Bana göre hiç yakışıklı bir adam değil. Lakin kesinlikle aşık olunacak bir adam. O güzel ses tonu, bakışları, gülüşü, konuşması, aurası, tavırları ne kadar hoş! Adam güzel yahu! Niye? Kendini yetiştirmiş. Kalbini beslemiş.

Neşet Ertaş düştü aklıma ki sık sık yad ederim. Neşet Ertaş deyince ne gelir aklınıza? Benim güzel sesi, mütevazılığı, merhamet dolu yüreği, bal damlayan dili, sadakati gelir. İsmi her geçtiğinde kalbime ılık ılık bir şeyler akar, derin bir iç geçiririm. Şu kitabı okurken, konunun bu olması hasebiyle bir kelime onu çağrıştırdı ve yadıma düştü. Konuşmam bile değişti :) Daha hiç onun kaşının gözünün, boyunun bosunun nasıl olduğunu düşünmemiştim bugüne kadar. Çünkü ne gerek var? Adam, yüzünün önüne kalbini geçirebilmiş ve fethetmiş ya goğülleri (goğüllerinizin hızmatçısıyım diyen bir babadır o), kazanmış ya sevgimizi, kalan her şey önemsizleşmiş.

Valla bu konuyu burdan alıp tekrar kitaba dönmek bir parça zor. ‘’Fakat biliyorum, biliyorum ki kendiniz için, kendi içinizde, benim dışarıdan gördüğüm gibi değilsiniz. (…) Sizler kendinizi bana değil size ait bir yöntemle tanıyor, duyuyor, görmek istiyor ve işte yine sizinkinin doğru, benimkininse yanlış olduğuna inanıyorsunuz.’’ (sy.47) diyen bir adet Moscardo ile konuyu bağlamak zorundayım. Evet Moscardo, insanlar bizi kendi gözleriyle görür, kendi kalpleriyle değerlendirirler. Biz bile kendimiz için zaman zaman ‘’Ben aslında normalde öyle biri değilimdir, ben aslında öyle davranmazdım fakat-‘’lı cümleler kurarak, kendimizi bazen tanıyamadığımızı ve kendimize yabancılaştığımızı fark etmez miyiz?

Ben onu bunu bilmem. İnsanın temel özellikleri vardır. Bazı özellikleri de değişebilir. Su gibi akıp geçeriz. O şunu dedi, bu bunu dedi, geçelim bu işleri. Biz doğru adamlar, doğru kadınlar olalım gerisi hikaye. Hiçbir zaman herkes bizi sevmeyecek. Hiçbir zaman herkes bizi yakışıklı bulmayacak. Hiçbir zaman en iyisi olmayacağız. Şu fani dünyada izimiz kalbimizle kalabilir, illa halkları kurtarmaya gerek yok, mükemmelik takıntısını bırakın.

Bu kitaba tek eleştirim yazarın aynı cümleleri defalarca tekrarlamış olması. Kimilerince bu, kitaba büyük bir gölge düşürmüş.. Okuyanlar anlayacaktır. Bazen yıllar sonra kurulan tek bir cümle ile dahi onu hiç tanıyamamışım denilebiliyor. O zaman biz yıllardır bildikleri kişi değil miydik? Bu, okurla sohbet eder bir havada işlenmiş. Ben naçizane tavsiye ederim. Okurken Moscardo gibi kendinizi kaybetmeyin sakın!
208 syf.
·3 günde·7/10
Hiç aynanın karşısına geçip gördüğünüz kişinin kim olduğunu sorguladınız mı? "Bu gördüğüm kişi ben miyim, yoksa olduğumu zannettiğim kişi miyim?" Peki aynada gördüğünüz kişinin kendiniz olmadığını, sadece görüntünüzün size baktığını gördünüz mü hiç? İşte bu son soruya "evet" diyorsanız, siz de kitabımızın kahramanı Vitangelo Moscarda gibi varoluşunuz ve kimliğiniz üzerine sancılar çekiyorsunuz demektir. Bu durumda size bir iyi bir de kötü haberim olacaktır. İyi haber: Belki bu kitap tam aradığınız kitap olabilir... Kötü haber ise, neyse siz anladınız...

Okurlar olarak okuma serüvenimiz boyunca birçok kitap elimize geçiyor. Kimini büyük bir keyifle okuyoruz, kimini ise "okumasaydık da olurmuş," diyerek kitaplığımıza yerleştiriyoruz. Bazı kitapları ise elimize aldığımızda ya da okuduktan sonra, diğer bütün kitaplardan çok farklı olduğunu fark ediyoruz. Bu "bazı kitaplar"ın, ya konusu çok değişik oluyor ya da içerisinde var olan ana karakter acayip bazı şeyler yapıyor. Tabii kimi okur farklı kitapları seviyor, kimi okur sevmiyor. Fakat bu değişik "bazı kitaplar," edebiyat tarihi boyunca varlığını bir şekilde sürdürüyor. Bence bu kitap da onlardan biri.

Vitangelo Moscarda, bir gün aynanın karşısında yüzüne bakarken karısının "Burnunun hangi tarafa doğru yamuk olduğuna mı bakıyorsun?" demesiyle irkiliyor. Çünkü o güne kadar burnunun yamuk olduğunu, daha doğrusu hafif bir şekilde sağa eğimli olduğunu fark etmemiş. Dünyası başına yıkılıyor tabii. Daha sonra başlıyor düşünmeye. Düşünmek ki, ne düşünmek... Buna düşünmek demek çok yetersiz, düşünmekten deliriyor desek daha doğru olur. Kendisinden başlayarak ismini, babasını, karısını, mesleğini, kısacası tüm yaşamını acımasızca sorgulamaya başlıyor. Var olup olmadığını, kendi varlığı ile insanların ona atfettikleri varlığın aynı kişi olup olmadığını, karısını öpen kişinin kendisi mi yoksa kendi görüntüsündeki bir yabancı mı olduğunu düşünüyor. Daha sonra kendisini biz okurlara karşı haklı çıkarmak için bir takım deneylerin içerisine giriyor. Kitap böylece tahmin edilen sona doğru adeta "freni patlamış kamyon" gibi sürükleniyor.

Kitabın felsefesini anlatabilmek için kitabın neredeyse tamamını buraya yazmak gerekir. Zaten yazar kitabın başından beri okurun kendisini alaycı bir gülüşle okuduğunun farkındadır. Zaman zaman okurla iletişime geçerek haklı olduğu konusunda diretir. Yazarın amacı kahramanına deneyler yaptırarak okuru ikna etmek, ikna edemiyorsa da sarsmak ve düşünmeye sevk etmektir.

Ayrıca yazarın mizah yönü de kitabı okurken yer yer gülmenize sebep olabilir. Çünkü bazı bölümlerde gerçekten eğlenceli bir dil kullanan yazar, "delice düşüncelerin" eğlenceli yanlarını da görmemizi istemiş...

Son değinmek istediğim konu kendimle ilgili: Geçenlerde eşim geceleri horladığımı söyledi. Tabii ki her erkek gibi ben de kabul etmedim. Hatta duyduğumda Dünya'nın en anlamsız cümlesini duyuyormuşum gibi yüzüne baktım ve "Ben horlamam ki," dedim. "Horluyorsun," diye ısrar etse de kabul etmedim. Sonuçta benim bildiğim Semih horlamazdı... Şimdi düşünüyorum da keşke bu kitabı o konuşmamızdan önce okusaydım. Ona derdim ki: "Ben horlamıyorum. Ben olduğumu zannettiğin benim görüntüm horluyordur, yanılıyorsun." Bu cümlemden sonra ne demek istediğimi düşünsün dursun :)

Kitabı beğenip beğenmediğim konusunda bir karara varamadım; ama yukarıda da belirttiğim gibi çok farklı kitap. Yarın öbür gün bir kitap sohbetinde konusu mutlaka açılır. Bilmekte her zaman fayda vardır. Keyifli okumalar.
229 syf.
·6 günde
Burnumuzun bir kusuru bizi filozof yapar mı?

Kitabımızın kahramanı Moscarda'yı yapıyor işte.Kahramanımızın hayatı, bir sabah eşinin "Ne o, burnunun çarpıklığına mı bakıyorsun?" demesiyle değisir.O güne kadar burnunun kusursuz olduğunu düşünen Moscarda'yı alır bir telaş. Aman ne burunmuş o ! Aldı bizim Moscarda'yı yaptı Descartes.

Kendisinin, o güne kadar gördüğü kişi olmadığını düşünen Moscarda, zamanla her şeyi sorgulamaya başlıyor.Pandora'nın kutusunu açmıştır bir kere.Kimliğini, geçmişini,mesleğini,eşini, kısacası hayatla ilgili doğru sandığı her şeyi dışarıdan binlerce kişinin gözüyle seyrettiğinde gerçekleri görmeye başlayacaktır. Kahramanımız, delilik yolunda yürürken bize, "insan bir midir,hiç midir yoksa binlerce midir" diye sorduruyor.

Kitabı genel olarak beğendim.Nobel ödüllü İtalyan yazar Luigi Pirandello'nun mizah anlayışını ve anlatımı da hoşuma gitti.Felsefik bir kitap olduğu için akıcı ve sürükleyiciydi diyemem.Okurken düşündüren kitaplardan.

Son olarak, 1934 yılında Nobel ödülü alan Pirandello, 1936 yılında ölür.Yazarın popülerliğinden yararlanmak isteyen faşist diktatör Mussolini,cenazesini ulusal bir törenle kaldırmak ister.Oğlu ise vasiyetine bağlı kalınmasını ister ve reddeder.Vasiyeti ise bir cümleden ibarettir:
"Kimse gelmesin cenazeme, cesedim yakılıp rüzgarlara ve eğer mümkün olursa Sicilyadaki denizime savrulsun..."

Keyifli okumalar...
290 syf.
·12 günde·8/10
Luigi Pirandello İtalya'nın çıkardığı en önemli yazarlardan birisi. Tabi İtalyan edebiyatı denince çoğumuzun bilgisi 4-5 yazarın ötesine geçmez. Rus, Alman, Amerikan, Fransız, Güney Amerika edebiyatı deyince sular seller gibi onlarca isim sayan biz okuyucular İtalya deyince Dante dedikten sonra düşünürüz bir parça . Sonra bazılarımız Boccacio, bazılarımız Cesare Pavese bazılarımız Umberto Eco, bazılarımız ise Italo Calvino'yu sayar. Arada Machhiavelli'yi söyleyenler bile çıkabilir. Ama hiçbiri için edebiyat dünyasını etkisi altına almıştır diyemeyiz. Louigi Prandelli 1934 yılında Nobel kazanmış, aslında 114 Nobel ödülünün altısını İtalyanlar kazanmış ve hiçbiri yukarıda saydığım yazarlar değil. Tabi Winston Churchill'in de Nobel Edebiyat ödülünü kazandığı göz önünde bulundurursak (bir kaç tarihi ve biyografik kitabı var kendisinin) siyasetin ödül üzerindeki etkisi hakkında daha net bir fikir sahibi olabiliriz.

Pirandello 1867 yılında, İtalya Krallığı'nın yeni oluştuğu sıralarda Sicilya'da doğmuş. Birinci Dünya Savaşı'nı yaşamış, Mussolini İtalya'sının en şaşalı dönemlerinde 1936'da hayata gözlerini yummuş. Tıpkı Stalin'in Bulgakov'a olan sempatisi gibi, Mussolini de Pirandello'yu pek severmiş, bu yüzden Roma Tiyatrosunun başına getirmiş onu. Pirandello ise ısrarla apolitik birisi olduğunu belirterek, bir dünya insanı olduğunu söylemiş.Öldükten sonra Mussolini kendisine devlet cenazesi düzenlemek istemiş. Ama oğlu babasının vasiyetinde cenazesine kimsenin gelmesini istemediğini, cesedinin yakılarak Sicilya'dan denize savrulacağını söylemiş. (Buna rağmen kendisini hala faşist bir yazar olarak tanımlayanlar mevcut)

İşte böyle bir adam Pirandello, yazmaya romanla başlamış, ama asıl oyunlarıyla hak ettiği başarıyı yakalamış. Oyunları bir çok defa filme çekilmiş. Bizde de daha çok oyunları ile bilinen bir yazar. En çok okunan kitabı da, en son yazdığı romanı olan Biri, Hiçbiri, Binlercesi anladığım kadarıyla.

İki saattir romana gelemedik, bari biraz daha oyalayayım sizi. D&R'da (Onun satışına bile üzüleceğimi söyleseler güler geçerdim, ne hale geldik) indirimdeki kitaplara bakarken gördüm bu kitap ile Günter Grass'ın Kurbağa Güncesi'ni. Kurbağa Güncesi ilk çıktığından beri merak ettiğim bir kitaptı ve almak istedim. Ama nedense şeytan dürttü ve Giovanni Papini ile karıştırdığım bu adamın kitabını almaya karar verdim. (Hem ben Günter Grass'ın kitabını Kaplumbağa Güncesi olarak hatırlıyordum:)

Kötü mü yaptım, sanmıyorum. Nispeten yeni bir yayın evi tarafından basılsa da çevirisini Adnan Cemgil Fransızcadan yapmış, kitabın ilk versiyonu için. (Mattia Pascal) Aynı çeviriyi Everest de kullanmış. Hoş ve samimi bir kitap, çeviri de buna kakı sağlıyor.

Eski İtalyan filmlerini bilirsiniz (Bertolocci, Fellini, Rosselini, Vittorio de Sica, en azından Roberto Beningi'nin filmlerini- Brass'ı kasten eklemedim:), sanki o eski mahallenizdesinizdir. Top oynayan çocuklar, çamaşır asan güzel kadınlar, bir şeylere bağıran atletli amcalar. Öyle kafa çalıştıran filmler değildir bunlar ama huzurludur, gözlerinizi de ayıramazsınız bir türlü. Güney Amerikanın nasıl büyülü gerçekliği varsa, İtalya'da da büyülü bir sıcaklık vardır.

Bu kitabından anladığım kadarıyla Luigi Pirandello da böyle birisi. "Son/Geç Mattia Pascal" olan orijinal ismini belki ilgi çekmek için "Mattia Pascal Sahiden Yaşadı mı Yaşamadı mı?" olarak değiştirmiş yayın evi. Ama fazla bir sorun yok. Kitap Mattia Pascal diye birinin ağzından yaşadığı üç hayatı anlatıyor. İlk hayatında saçma bir şekilde yaşıyor ve ölüyor (kayıtlarda) Pascal. İkinci hayatı da, özgürlüğünü kazanmış olarak oradan oraya sürüklenmekle geçiyor, üçüncüsünde ise başlangıca dönmeye çalışsa da, yakalayamıyor o ilk sefil hayatı bir daha. Farklı bir insan olarak bitiriyor kitabı. Kitap süresince karşımıza çıkan saçmalıklar ya da imkansız tesadüfler, aldığımız zevki azaltıyor. Romanın esas kahramanı yazarı, Luigi Pirandello, esprili ve sıcak diliyle o kadar güzel götürüyor ki kitabı, bittiğini anlamıyorsunuz. Sırf kurgu da değil kitap, aralarda kendi felsefi görüşünü ve ilginç fikirlerini de yansıtıyor Pirandello karakterler üzerinden.

Tesadüfen aldığım bu kitapla ilgili şu ana kadar bir inceleme yapılmamış. Belki de bu yüzden uzattım biraz lafı, yazarı tanımasını istedim okuyucuların. Absürd tiyatronun öncülerinden birisi olan Luigi Pirandello'nun bu eseri okumaya değecek bir çalışma. Bir Beckett kadar olmasa da kıyısından köşesinden giriyorsunuz saçmalığın içine ve beğeniyorsunuz, yani umarım beğenirsiniz. İyi ya da keyifli okumalar.
280 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Bazen hiç kimse, bazen yüzbinlerce kişiyim.
Kendim için hiç kimse, herkes için birisiyim.

İnsanın içinde yaşadığı bedene yabancı olduğunu farketmesi, her şeyi alt üst edebilir. Ve tam olarak buradan başlıyor hikaye. Deliliğe doğru koşar adım ilerleyen enteresan bir kahramanı var.

Kendine ait olup olmadığına emin olamadığı bir görüntüyle köşe kapmaca oynarken, kendini bulmak için parçalara bölünmesi ya da kendinden çıkıp özgür olması gerekiyor.

Özgürlük ve yalnızlık..
Bensiz, ben olmadan bir yalnızlık. Eğer beni kapsamıyorsa yalnız kalan kim peki?

Benden hiçbir iz göremeyecek kadar yalnızlık. Nerede ve kiminle olursam olayım gerçek yalnızlık.
Mümkün müdür acaba?

Başkalarına tanıdık, kendine yabancı olmak, kendini kendinden ayrı olarak tanımak insanın en derin kuyusudur.

Cevaplanamayan ve cevaplanması olası görülmeyen pek çok soruyla dolu bir kitap. Bireyin çırpınışlarını, ait olmaya karşı direncini, inadını anlatıyor yer yer.

"Karım benim dudaklarım aracılığıyla başka birini öpmüyor muydu? "dediği yerde, kendine yabancılığın şiddetini hissediyorsunuz.

İçimdeki ben 'in varoluşuna ben sebepken, onu kendi elimle istediğim hale getirmişken, dışımdaki benin bana yabancı kalmasının sebebi, onun varoluşunda irademin olmamasıdır.

Okurken aklınıza Sartre' nin önce var olup kendi özünü şekillendiren tek varlığın insan olduğu yönündeki fikirleri geliyor.

Kendi varlığını ve benliğini nereye istersen oraya koyuyorsun, istediğin şekle sokup istediğin hedeflere yönlendiriyorsun ama başkalarının gözünde beliren sen 'e müdahale etmek, şekillendirmek elinde değil.

Yazar bomba sorularla karşınıza dikiliyor.
"İntiharı düşünen birisi, neden kendisi için değil de başkaları için ölü olduğunu hayal eder? "diyerek bambaşka bir açıdan olaya bakmanızı sağlıyor.

Gerçek olduğuna inandığımız, kendimizin biçim vererek varlık sınırına getirdiği pek çok olgunun, bir anda yıkılıverecek kadar boşluğa asılı olduğunu farkediyoruz.

Ben - bana göre
Ben - sana göre
Sen - bana göre
Sen - sana göre
Yani baş başayken bile dört kişi oluyoruz aslında.

Hem kelimeler bile hepimiz için farklı anlamlar ifade ediyorken, hepimizin görme biçimi farklıyken, algılarımız nasıl aynı olabilir? Hepimizin içinde farklı gerçekliklerimiz var.

Bazen hiç kimseyiz.
Bazen yüzbinlerce kişiyiz..


Keyifli okumalar.. :)
229 syf.
Bir sabah karısı "Burnun yamuk." der ve bunun üzerine kendi bedenini bile tanımıyor oluşundan yola çıkarak her şeyi sorgulama baslar Moscarda. Ve kendine şu soruyu sorar: " Eğer başkalarının gözünde bu güne dek olduğuma inandığım kişi değilsem, kimdim ben."
Kendimize baktığımızda gördüğümüz kişi kim, başkalarının bize baktığında gördüğü kişi kim?
İnsan bir midir, binlerce midir, hiç midir?

Gerçeklik kavramını mizahi bir dil kullanarak sorgulayan Luigi Pirandello'nun kitaplarını ben cok sevdim. Herkese önermem ama sorgulanan hayatlari ve sorgulayan kitaplari seviyorsanız bakabilirsiniz bu kitaba.
Benzer kitap önerileriniz varsa da yoruma yazarsaniz cok sevinirim.

#alıntı
Benim sizin gözünüzdeki gerçekliğim, sizin bana verdiğiniz biçimden ibaret, ama bu yalnızca sizin gerçekliğiniz, benimki değil; diğer yandan sizin benim gözümdeki gerçekliğiniz, benim size verdiğim biçimden ibaret, ama bu yalnızca benim gerçekliğim, sizinki değil; ve benim için tek gerçeklik ise, benim kendime vermeyi başladığımdan biçimden ibaret.
167 syf.
Anahtar Kelimeler: Luigi Pirandello, R.L. Stevenson, Biri Hiçbiri Binlercesi, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ın Tuhaf Hikâyesi, Kimlik Karmaşası, Kişilik Bölünmesi, Gerçeklik, Algılayış.

Sizin hayatınızda sizden kaç tane var? Bir mi? Binlerce mi? Hiç mi?

Daha çok oyun yazarı olarak tanınan Luigi Pirandello, 1934 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış İtalyan yazardır. O da birçok meslektaşıyla aynı kaderi paylaşmış, bütün hayatını sıkıntı içinde geçirdikten sonra geç gelen başarıyla ünlenmiş, ölümünden yalnızca iki yıl önce Nobel’li bir yazar olmuştur.

Yazar, özgün adı “Uno, Nessuno e Centomila” olan Biri, Hiçbiri, Binlercesi’nde insan benliğinin, insanın habitatında nasıl algılandığını, enteresan bir olay örgüsünün içinde tartışmaya açıyor. Kimlik algısının yanında Pirandello, Moscarda aracılığıyla kimlik çatışmasının getirdiği bocalayışa, bocalayışın sonucu kayboluşa ve yeniden dirilişe, gerçeklik algısının göreceliğine, yaşama, nesnelere, doğa-şehir çatışmasına, insan ilişkilerine, dine, paraya, varsıllığa ve yoksulluğa dair özgün ve şaşırtıcı açımlamalarda bulunuyor.

Kimlik karmaşası ya da kişilik bölünmesi denilince Pirandello’nun eserinin dışında akla gelen ilk eser muhtemelen R.L. Stevenson’ın Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ın Tuhaf Hikâyesi’dir. Fakat Stevenson’ın eserinde karakter, bölünmüşlüğünün farkında değilken çevresi onun farklı kimliklerini ortaya çıkarmaya çalışır. Pirandello’nun romanında ise karakter kendine dair farklı kimlik algılarını yıkmak, tek ve öz kimliğiyle kalmak adına, bu bölünmüşlüğün farkında olmayan çevresiyle mücadele eder.

Eserde başkarakter Moscarda, aynaya baktığı bir sırada karısının “Sanki burnunun yamukluğuna bakıyorsun gibi geldi bana.”(5) demesiyle fark ettiği bir vücut kusurundan(!) yola çıkarak kimlik kavramına kafa yormaya başlar. Biz kendimize göre neyiz? Başkaları bizi nasıl algılıyor? Bizim ve başkalarının algılayışı arasında fark var mıdır? Bizim kendi algılayışımızın ve başkalarının bizi algılayışının tutarlı olması mümkün mü? Çevremizdekileri doğru tanıyor muyuz? Kendi kimliğimizi kendi istediğimiz gibi mi yoksa çevremizdeki insanların beklentilerinin biçimlendirdiği gibi mi inşa ediyoruz? Kendi kimliğimiz üzerinde ne kadar söz sahibiyiz? Moscarda, bu soruları cevaplamak adına hayatında anlam arayışına başlar ve hayatını heba etmek pahasına kimliğini kendi istediği gibi yeniden inşa etmeyi ve başkalarının gözündeki “Moscarda” algısını değiştirmeyi amaçlar. Bunu bir anlamda insanın kendi benliğini yansıtmaktan öte başkalarının algısını yansıtan sahte kimliklerden arınma olarak nitelemek mümkündür. Öyle ki, kendinin ve çevresinin algıladığı Moscarda’nın ne kadar farklı olduğunu gördükçe kendine yabancılaşır, öz saygısı düşer ve giderek yalnızlaşır.

Moscarda’nın kimlik arayışındaki en önemli sembol şüphesiz karısının kendisini Genge olarak isimlendirmesidir. Genge her ne kadar bir takma isim olsa da, Moscarda’nın tam tersi özelliklere sahip bir algıyı yansıtır. İnsanın en yakınının bile algısı farklı iken, bütün insanları hesaba katınca bir insan kaç farklı kimlikle algılanabilir?

Pirandello’nun biçemi konusunda, yazarın şaşırtıcı bir biçeme sahip olduğu söylenebilir. Anlatıcının okur ile direkt diyaloga girmesini kendi edebiyat anlayışım adına bir kusur olarak sayıyorum. Çünkü anlatıcı ve okur arasındaki mesafe ne kadar daralırsa okurun özgürlüğü de o denli sınırlanıyor. Buna rağmen birinci kişili anlatıcının ironik ve mizahi tavrı, okurun bakış açısını silkelemesi ve irdelenen kavramlara şimdiye kadar olduğundan farklı bakma çabasına yönlendirmesi bakımından olumlu. Diğer yandan cümlelerin boyutu ve birbirine bağlanması okuru zorlamıyor ve bu, okurun anlatılanı anlamaktan çok anlatılan üzerine enerji harcamasına imkân veriyor.

Özetle, romanda, kendisi ve çevresi tarafından çok farklı biçimlerde algılanan karakterin kimlik karmaşası, bu karmaşa sırasında bocalayışı ve nihayetinde çevresindeki bütün kimlik algılarını yıkıp kendi kimliğiyle baş başa kalması, ilginç bir olay örgüsü içinde, kıvrak bir dille anlatılıyor.
256 syf.
·5 günde·Beğendi·7/10
"Yahu ne diyor bu kitap?!" demek için efsane bir öneri: Biri, hiçbiri, binlercesi. Küçük harflerle yazılıp özel isim olmaktan kurtarıldıklarında, olan ile görünen arasındaki incecik çizgide dolaşacak kadar cesur, gerçeği göreceli hale getirecek kadar cüretkâr ve sosyal bilimcilerin hâlâ üzerinde gezinip durdukları kimlik ve varoluş problemini kurcalayacak kadar ikilem meraklısı bir romana dönüşür. Birimiz, hiçbirimiz, ve nihayetinde binlercemiz. Aslında tamamıyla biz. Pirandello’nun az kalsın Nihilizmi idealize edecekken, insanın budalalığı ile merhametini tuhaf bir şekilde yoğurup turnusol kağıdına dönüştürdüğü romanı. Bitirdikten hemen sonra kitabın kapağına yazdığım gibi, “Tanımadan Tanımlamanın Kitabı.”

Olay, yirmi sekiz yaşında, ayna karşısında bütün olağan haliyle kendisine, aslında o yaşına değin gördüğü fakat dikkat etmediği kendisine bakarken karısının gayet sıradan, fakat yine yalnızca o ana değin sıradan olan uyarısıyla burnunun hafifçe sağa doğru eğik olduğunu söylemesiyle başlar. Bir şekilde bedenleri üzerinde oynamalar yapanlara alışkınızdır, ancak ansızın hatırlatılacak bu detay o andan itibaren hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını göstermişti. Burnundaki olağan eğikliği kaşlarının harflerin üzerine bıraktığımız ^ gibi çatıya benzer olması, yetmezmiş gibi bacaklarından birisinin de hafifçe paralel olmasını öğrenmesi için evlenip bir karısının olmasına elbette gerek yoktu ve zaten bu tarz bir söyleyiş yazarın kaderci mantığa olan mesafesini iyiden iyiye kapatmak demek olacaktı. Ancak işin garip, dahası, olağandışı olan tarafı kendisinde olduğunu zannettiği şeylerin aslında bir başkasının gözünde hiç de zannettiği gibi olmadığını, herkesin gözündeki kendisinin hem yorumlayan nezdinde hem de başkaları nezdindeki kendisinden de ayrıca farklı olduğunu keşfetmesi için yıllarca beklemesi, bir ayna ve bir de karısının olması gerektiriyormuş.

Aslında kitabın vurgusunun bütünüyle Goffman’ın yaptığı “benlik” ve benliğin gündelik hayattaki sunumu olduğunu söylemek zor değil, fakat bu sadece kolaycılık olur. Kaldı ki Goffman, kişinin -aktörün ya da Pirandello’nun gözüyle “birimizin”- idealize edilmiş rollerimiz amaçlarımız ile örtüşmediği zamanlarda gerçeği ve amaçları saklayabilme lüksümüzün olduğunu, olayları olduğundan daha da önemsiz gösterme girişimine haiz olduğumuzu iade eder. Roman boyunca ise bu mümkün değildir. Goffman’ın bireyin çevreyi, zamanı ve ilişkileri değerlendirip idealize ettiği noktaları Pirandello daha çok çevrenin, zamanın ve ilişkilerin insanı idealize edip tekrar iade ettiği şeklinde tasarlar: öyle ki karısı Dida için Gengé olan Vitangelo, hakikatte sadece baba yadigarı olan Quantorzo için Vitangelo’ydu. Okurken pek tabi roman başında alelade bir insan olan Vitangelo, roman ortalarına doğru açıkça bir “deli”, roman bittiğinde ise kendisine hiçbir isimle hitap edemediğim herhangi birisi oluverdi. Yani kaşla göz arasında biri iken hiçbiri, hiçbiri iken binlercesi olup çıkıvermişti.

Tam da bu andan itibaren Nihilist izler taşıyan roman, akışını kelimeleri birer şey’e dönüştürerek sürdürmekten geri durmaz. Kelimelerin birinci ağızdan çıktıktan sonra ulaştığı her bir kimse için yeniden tercüme edilip algılandığı gerçeği, onlara anlatıcının içindeki gerçekliğin görülemeyeceği müddetçe bilinmezliklerini koruyacağı, dolayısıyla birbirini anladığını zanneden kimselerin ancak hayal gördüklerine varan acımasız fakat keskin bir yargıyla sonlanır. Fakat Pirandello’nun idealize ettiği kelimelerin biri için, binlercesi için taşıyacağı anlamlar farklı farklı ve her birisinin yine anlatıcının kendisinden menkul olacakları, böylece mutlak doğrunun olmayacağı iddiası doğruysa, o halde savaş suçu işleyen iki yıkıcı güçten hangisinin “yanlış yaptığını” söyleyebiliriz? Kitap boyunca bu soru kendi kulağımızı durmadan tırmalar ancak bu duruma sevinmek gerekir çünkü daha feci bir soru henüz akla gelmemiştir: “o halde terör suçu işlediğini ilan ettiğimiz anda, iddia ettiğimiz gerçekliğe ne kadar güvenip sığınabiliriz?” Tabi bu soru da artık çırılçıplak ortadadır.

Yalnız sözlerimizin değil, doğrudan bizlerin de her an değişen, doğru veya geçerliliği tartışmaya açık olan ve muhtemelen durmadan değişken kalacağımıza olan inancı da kitabı esrarengiz kılan yönlerindendir. Karşılaştığımız, konuştuğumuz, tanıştığımız, bir şekilde muhatap olduğumuz, hatta aynada, suda, bir dükkan camında gördüğümüz kendi suretimiz bile bizim bizden ve zamandan farklı olarak beliren diğer benliklerimizdir. Biz, aslında çok kişiyiz. Cebirsel bir ifadeyle izah edecek olursak, kitap, belli bir zamandaki öznenin o zamandan bir an sonraki yeni zamanda yepyeni bir özne olduğunu vazeder. Muhtemelen bu metni yazmadan önceki ben, şu cümleyi yazan ben ve metnin sonundaki ben arasında da mutlaka farklılıklar olduğu kabul edilir. Dolayısıyla şu ana kadarki toplam ben olan biz, bir süre sonraki ben olmayacağım. Bu girift saptamanın daha ferah bir ifade biçimi elbette olmalı. Aynı derede ikinci kere yıkanmayacağı temel argümanına sığınan kitap için birisini -o birisi bizim kendimiz dahi olsak- bilmemiz, bilme edimini sağlamanın o özneyi anlamak gerektiğine işaret eder ki farklı zamanlarda farklı özneler olan bir bedenin kendisini anlaması da imkân dışındadır. Kitabın felsefi tartışmalarını yeniden meydana çıkarmam lüzumsuz olacak, ancak her şeyin zamanın bir yerinde mutlak olacağına dayanan iradeden henüz kuşku duyulmayan bir anda, bugünkü bizim de ileride bir yerde yine aynı biz kalacağına inanmak gülüp geçilecek bir şey değildir. Gülünç olan şey, kendi gerçekliğimizin farkına varmadığımız zamanlarda, bize ait olmayan gerçekleri başkalarının kurgulayacak, bizi yeniden tasarlayıp tekrar geri iade edeceğidir. Pirandello, tüm olay akışı içerisinde bu durumu kovalar. Aynaları sevmek gerekir.

Biri, Hiçbiri, Binlercesi’nin nereden itibaren roman nereden itibaren bir monolog denemesi olduğunu anlamak zor fakat yine de kendimizi hiçbir zaman göremeyeceğimiz anda bile gerçeğe en yakın göreceğimiz yerlerin doğal anlarımız olduğunu anlamak uzun sürmez. Kitabın hükmü, Adem-Havva mitindeki çıplaklık-gerçeklik ilişkisi gibi teolojik bir imza olmasa bile, kendimizdeki yüzlerce ben’i tüm çıplaklığıyla keşfetmenin yolunun deli olmaktan geçtiği ve sırf deli olarak anılmamak için kendimizle olan ünsiyetimizi kaybettiğimiz yerde kendimizi keşfetme şansını yitirdiğimize dayanır. Ve nihayetinde biri, hiçbiri, binlercesi olma hakkımızı da...
278 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Varoluşsal sancının en güzel örneklerinden birini vermiş Luigi Pirandello. Kitaba kapıldığınız noktada zihninizde cızırtılar meydana gelebilir, benden söylemesi.

Vitangelo Moscarda adlı kişinin kimlik bunalımını ve kendisini yeniden keşfetme çabasını ele alıyor eser. Kendini yeniden keşfetme sürecinin başlama nedeni ise her gün aynada gördüğü ama farketmediği burnunun yamukluğu. Karısı tarafından ortaya atılan bu fiziki farkındalık aynı zamanda tüm hayatını ve kendisini sorgulama sürecini de başlatmış oluyor ve onlarca soru işaretiyle doluyor aklı/aklımız alabildiğine. Kimliğini, kişiliğini, ilişkilerini, geçmişini, babasını, çok sevdiği karısını, o güne kadar doğru sandığı her şeyle ilgili bir sorgulama sürecine girdiği için yalnızlığı da kaçınılmaz oluyor.

"Kime «ben» diyebilirdim? Başkaları için, asla benimkilerle aynı olmayacak bir değer ve anlam içerdiğini; benim içinse, başkalarının böylesine dışında bir «ben» sahiplenmemin, bu boşluk ile bu yalnızlığın verdiği dehşete dönüşeceğini bildiğim halde, birilerine «ben» dememin ne anlamı olabilirdi?"

Başkalarının gözünde şimdiye kadar kendi için olduğunu düşündüğü Moscarda değilse kimdir peki? Kendisini yaşarken görmesi imkansız, başkaları ise onu görüp tanıyor ve herkes bunu kendine göre yapıyor. Böylece başkalarının kendisine verdiği gerçeklik ile kendi gerçekliği farklı kişiliklerinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanıyor.

Peki gerçekten böyle midir? İnsanlar üzerindeki yakıştırmalar, varsayımlar, yargılar ya da bizim hakkımızda söylenebilecek her şey bizim açımızdan gerçek olmasa bile, kendi gerçekliğimize sıkı sıkı tutunmadığımızda yakıştırılan gerçeklerin doğru gerçekliklerimiz olduğuna inandırabilirler mi gerçekten bizi? Ya da kendimizi ne yaparsak yapalım başkalarının gördüğü biçimde göremeyeceğimiz için kendimizi sadece kendimiz için tanımamızın bir anlamı yok mudur? Tüm bunları benliği, kırılmış bir aynanın parçalarına benzeyen ve o parçaları toplayıp birleştirmeye çalışan Moscarda ile beraber ben de çözüme ulaşmaya çalışırken her çözüm noktasında yeni sorular yaratmış oldum.

Gördüğümüz biçimimiz dışında veya içinde biz de bir mi, hiç mi yoksa binlerce miydik acaba? Bir «ben»lik sorgulamasına yelken açmak isteyenlere, şimdiden keyifli okumalar.
290 syf.
Nobel ödüllü İtalyan yazar Luigi Pirandello her sayfada acaba simdi ne olacak dedigim bir kurgunun icine, tam benim mizah anlayışımla örtüşen ince esprileri yerlestirerek beni kendine ve zekasina hayran bıraktı.
Toplum içinde var olma çabası, kimlik arayışı, ölmeden ölmek nasıl bir histir? Bu gibi alt metinlere sahip olan ve mizahi dille yazılmış bir kitap Gölge Adam.
Kurgusuyla, anlatımıyla, diliyle cok sevdigim bir kitap oldu. Italyan edebiyatina bir baska gözle bakacağım artık.
Az bilinen çok iyi bir kitap arıyorsanız ya da güldürürken düşündüren türden bir kitap arıyorsanız mutlaka okumanızı öneririm.

Yazarın biyografisi

Adı:
Luigi Pirandello
Unvan:
İtalyan Yazar
Doğum:
Agrigento, İtalya, 28 Haziran 1867
Ölüm:
Roma, İtalya, 10 Aralık 1936
Luigi Pirandello (28 Haziran 1867 -10 Aralık 1936), İtalyan yazar. Özellikle oyun yazarı olarak tanınmıştır. Roman ve kısa hikâyeleri de vardır. 1934Nobel Edebiyat Ödülü sahibidir.

Yaşamı

Luigi Pirandello, 1867'de Sicilya'nın güneyindeki Agrigento şehrinde doğdu, 1936'da Roma'da yaşamını yitirdi. Arkasında büyük bir sanatçı olarak ün bıraktı. Ölümünden iki yıl önce Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştı. Bütün dünyada başarı ve ün kazanmıştı ama, oldukça geç ve sıkıntılarla dolu güç bir yaşamdan sonra.

Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Pirandello, Palermo'da okuduktan sonra Bonn Üniversitesi'ni de bitirip Roma'ya yerleşti. Yalnızca edebiyat ile uğraşmaktaydı. 1893'te ilk önemli yapıtı Marta Ajala'yı yazdı. Bu eser, 1901'de L'Esclusa adı ile yayımlandı. 1894'te ise ilk kısa hikâye kitabını yayımladı. Aynı yıl evlendi ve evlilik hayatı ile birlikte edebiyat çalışmaları arttı. Bu arada ardı ardına bir oğlan bir kız çocuğu sahibi oldu. 19. yüzyıl sonu ve 20.yüzyıl başı Piradello için büyük bir yazınsal verimlilik dönemi idi. Ne var ki 1903 yılında babasının işinin bozulması üzerine aile bütün varlığını yitirdi. Hem babasının tüm servetini yatırdığı hem de eşinin çeyizini yatırdıkları kükürt yatakları bir sel baskını ile yok olmuştu. Felaketi öğrendiği anda eşi Antonietta yarı-felç geçirdi ve yaşadığı psikolojik şok nedeniyle akli dengesi tedavi edilemez ölçüde sarsıldı. Pirandello, başlangıçta intiharı bile düşündüyse de zamanla durumu kabullendi ve öğretmenlik yapmaya başladı. İşte geçen günlerin ardından hasta eşinin başının beklediği geceler boyu Il Fu Mattia Pascal adlı yapıtı yazdı. Bu eser, o günleri anlatan otobiyografik öğeler taşır ve kısa sürede büyük başarı kazanarak Almanca'ya çevrilmiştir. Gün geçtikçe Pirandello'nun bir yazar olarak ünü ve başarısı artımış, öte yandan özel yaşamı gittikçe aşırı kıskanç ve şüpheci olan, hatta saldırganlaşan karısı yüzünden zorlaşmıştır.

İtalya'nın I. Dünya Savaşı'nı girmesi üzerine oğlu da savaşa katıldı ve Avusturyalılar'a esir düştü. 1917'den itibaren önemli tiyatro eserlerini yazmaya başlayan yazar, 1919'da eşini akıl hastanesine yatırmak zorunda kaldı ancak daha sonra onu hastaneye yatırdığı için büyük acı duyarak evde bakmak istedi ama Antoniette hem hapishanesi hem sığınağı olan hastaneyi terketmedi.

Pirandello 1925'te Mussolini'nin desteği ile Roma Sanat Tiyatrosu'nun sanat yönetmeni oldu. Bu destek ona dünya çapında ün ve dünya turu yapma olanağı getirdi.

1925-1926 yılları arasında son ve en önemli romanı olan "Uno, nessuno e centomila" 'yı (Bir, Hiçkimse ve Yüz Bin) yazdı.

1934 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan 2 yıl sonra 10 Aralık 1936 günü Roma'daki evinde tek başına iken hayatını kaybetti.

Yazar istatistikleri

  • 154 okur beğendi.
  • 925 okur okudu.
  • 41 okur okuyor.
  • 1.468 okur okuyacak.
  • 27 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları