Luigi Pirandello

Luigi Pirandello

Yazar
8.3/10
123 Kişi
·
272
Okunma
·
51
Beğeni
·
3.072
Gösterim
Adı:
Luigi Pirandello
Unvan:
Nobel ödüllü İtalyan yazar
Doğum:
Agrigento, İtalya, 28 Haziran 1867
Ölüm:
Roma, İtalya, 10 Aralık 1936
Luigi Pirandello (28 Haziran 1867 -10 Aralık 1936), İtalyan yazar. Özellikle oyun yazarı olarak tanınmıştır. Roman ve kısa hikâyeleri de vardır. 1934Nobel Edebiyat Ödülü sahibidir.

Yaşamı

Luigi Pirandello, 1867'de Sicilya'nın güneyindeki Agrigento şehrinde doğdu, 1936'da Roma'da yaşamını yitirdi. Arkasında büyük bir sanatçı olarak ün bıraktı. Ölümünden iki yıl önce Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştı. Bütün dünyada başarı ve ün kazanmıştı ama, oldukça geç ve sıkıntılarla dolu güç bir yaşamdan sonra.

Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Pirandello, Palermo'da okuduktan sonra Bonn Üniversitesi'ni de bitirip Roma'ya yerleşti. Yalnızca edebiyat ile uğraşmaktaydı. 1893'te ilk önemli yapıtı Marta Ajala'yı yazdı. Bu eser, 1901'de L'Esclusa adı ile yayımlandı. 1894'te ise ilk kısa hikâye kitabını yayımladı. Aynı yıl evlendi ve evlilik hayatı ile birlikte edebiyat çalışmaları arttı. Bu arada ardı ardına bir oğlan bir kız çocuğu sahibi oldu. 19. yüzyıl sonu ve 20.yüzyıl başı Piradello için büyük bir yazınsal verimlilik dönemi idi. Ne var ki 1903 yılında babasının işinin bozulması üzerine aile bütün varlığını yitirdi. Hem babasının tüm servetini yatırdığı hem de eşinin çeyizini yatırdıkları kükürt yatakları bir sel baskını ile yok olmuştu. Felaketi öğrendiği anda eşi Antonietta yarı-felç geçirdi ve yaşadığı psikolojik şok nedeniyle akli dengesi tedavi edilemez ölçüde sarsıldı. Pirandello, başlangıçta intiharı bile düşündüyse de zamanla durumu kabullendi ve öğretmenlik yapmaya başladı. İşte geçen günlerin ardından hasta eşinin başının beklediği geceler boyu Il Fu Mattia Pascal adlı yapıtı yazdı. Bu eser, o günleri anlatan otobiyografik öğeler taşır ve kısa sürede büyük başarı kazanarak Almanca'ya çevrilmiştir. Gün geçtikçe Pirandello'nun bir yazar olarak ünü ve başarısı artımış, öte yandan özel yaşamı gittikçe aşırı kıskanç ve şüpheci olan, hatta saldırganlaşan karısı yüzünden zorlaşmıştır.

İtalya'nın I. Dünya Savaşı'nı girmesi üzerine oğlu da savaşa katıldı ve Avusturyalılar'a esir düştü. 1917'den itibaren önemli tiyatro eserlerini yazmaya başlayan yazar, 1919'da eşini akıl hastanesine yatırmak zorunda kaldı ancak daha sonra onu hastaneye yatırdığı için büyük acı duyarak evde bakmak istedi ama Antoniette hem hapishanesi hem sığınağı olan hastaneyi terketmedi.

Pirandello 1925'te Mussolini'nin desteği ile Roma Sanat Tiyatrosu'nun sanat yönetmeni oldu. Bu destek ona dünya çapında ün ve dünya turu yapma olanağı getirdi.

1925-1926 yılları arasında son ve en önemli romanı olan "Uno, nessuno e centomila" 'yı (Bir, Hiçkimse ve Yüz Bin) yazdı.

1934 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan 2 yıl sonra 10 Aralık 1936 günü Roma'daki evinde tek başına iken hayatını kaybetti.
Öyle ya, ne ben kendimi sizin bana verdiğiniz biçimde ne de siz kendinizi benim size verdiğim biçimde tanıyabilirsiniz; hiçbir şey, herkes için aynı olamaz; herşey, herbirimiz için sürekli değişebilir ve nitekim değişmektedir de
Ah, keşke aynı bir taş ya da bir bitki gibi var olduğumuzun bilincinde olmadan yaşasak! Kendi adımızı bile hatırlamasak! Şurada çimenlerin üzerine uzanıp ellerimizi ensemizde birleştirsek ve bembeyaz bulutların güneş doldurdukları yelkenleriyle masmavi gökyüzünde süzülüşlerini izlesek; tepelerde esen rüzgarın, ormandaki kestane ağaçlarının arasından geçerken çıkardığı gür uğultuları duysak.
Luigi Pirandello
Sayfa 56 - Aylak Adam Yayınları
Yalnızlık asla sizi de kapsamaz; sizi daima dışarıda bırakır ve sadece çevrenizde yabancı birinin var olmasıyla mümkündür: Nerede ve kiminle olursanız olun, tamamıyla yok sayılmalı ve siz de etrafınızdakileri yok saymalısınız ki arzu ve duygularınız kaygı verici bir belirsizlik içinde yitik, havada öylece asılı kalabilsin ve kendinizi kanıtlama arzunuz tamamen ortadan kalkarken, bilincinizin içtenliği de yok olsun. Sadece kendisinin yaşadığı, sizinse var olduğuna dair en ufak bir iz veya sese rastlayamayacağınız bir yerdedir gerçek yalnızlık ve nitekim orada yabancı olan da sizsinizdir.
Luigi Pirandello
Sayfa 20 - Aylak Adam Yayınları
Siz muhtemelen, ağaçlar ya da hayvanlar hakkında pek düşünmüyorsunuz. Kafanıza taktığınız yok. Ama ya eğer ağaçlar düşünebilseydi, ya da Tanrım, bir de konuşabilselerdi. Zavallıcıklar, bu arı kovanı gibi insan yığınının ve şehrin vızıltısı içinde, dükkân vitrinlerinde yansımalarını görürken, bir yandan da bize gölge sağlarken, “Gibi” şehrinin içinde onları büyütmeye çalıştığımız için ne derlerdi bize acaba. Küçücük fidanlar halinde dikilip, bu pis ortamda, mutsuz bir şekilde büyüyorlar. Kimse onlara kulak vermiyor. Ama ağaçlar belki de, kim bilir, doğru bir şekilde büyüyebilmek için sessizliğe ihtiyaç duyuyorlardır.
(Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesinde)

Hepimizin bir kişiliği var. Peki gerçekten ''bir'' mi?

Kitabın konusu çok orijinal, başladığımda Amerikalılar gibi ''Vhaaoohvv'' dedim. Sandığımız kişi, sanmadığımız kişi ve sandıkları kişi. Hepsi bir kişi mi, yoksa her birimiz birçok kişi miyiz? Herkes bizi, bizim düşündüğümüz gibi değil, kendi bakış açısıyla görür. Ben, benim için bir Kübra'yım; bir de beni görenler, bilenler sayısınca Kübralarım. Aslında zaman zaman hepimizin farkına vardığı bu konuyu, Pirandello yazıya dökmüş.

''Eğer başkalarının gözünde bugüne dek olduğuna inandığım kişi değilsem, kimdim ben?'' (sy.21) Bu satırlar beni epey düşündürdü. Bizim dünyaya değil, dünyanın bize bakışını ve bizim bu bakışa olan bakışımızı sorgulatan bu kitap, okudukça insanda farkındalık oluşturan bir yabancılaşma eseri.

Peki n’apalım yani, herkes bizi kendi penceresinden görüyor diye, dünyadan vazgeçip deliye mi vuralım? Yazar bunu böyle değerlendirse de, ben de kendi bakış açımdan birkaç söz etmek istiyorum fakat o kadar çok şey düşündüm ki, bunları yazıya dökerken biraz beceriksiz olabilirim.

Kitap baş karakterin burnunun hafif sağa eğikliğinin, karısı tarafından fark ettirilmesi ile başlıyor. Adam bir gün aynaya bakıyordur, ''Ne o aşkım, burnunun eğriliğine mi bakıyorsun'' der kadın ve olaylar gelişir. O güne kadar burnunu fark etmeyen Moscarda bir tür aydınlanma yaşar. Burnundan yola çıkarak, kendi içine döner ve dalak, böbrek aydınlata aydınlata gider. Bu kadar aydınlanmaya gerek yok kardeşim. Sonra cıvıtıyorsunuz.

Burada bir es vermek ve dış görünüş ve insanların kabul görüşü ile ilgili bir şeyler yazmak istiyorum. Ölüm haberi, özellikle çok sevdiğimiz birinin ölüm haberi, bizi yıkar. Aynı bir binanın dinamitle patlatılışı gibi gelir o haber. Bizi yıkan başka şeyler de vardır, ama bu sefer dinamit gibi değil, törpüye benzetmek gerekir bu yıkıcı şeyleri. Klişeler doğru oldukları için bu kadar ‘’var’’lardır hayatımızda ve hepimizin bildiği ama çoğu zaman yanlış bir noktada yorumladığı ‘’kadı kızının dahi kusurunun olduğu’’ gerçeği. Bunu başkalarına söylerken ölesiye olgun, kendine bakarken ‘’ben neden böyleyim’’ ezikliği.

BAZEN BAZI ŞEYLERİ O KADAR ÇOK GÖRÜYORUZ Kİ, KÖR OLUYORUZ GÖRMEKTEN. Bu görmeklik öyle bir yere geliyor ki asıl görmemiz gerekenler boynu bükük kalıyor. Dandik algıların dayatıldığı ve bizim de koyun gibi kabul ettiğimiz bu şeylere örnek verecek olursak, bütün kadınlar al yanaklı olmalı, gözlerinin altı mor olmamalı, hepimiz kirpiklerimize yelpaze kondurmalıyız. Yahut bütün erkekler kaslı olmalı, uzun olmalı, aygır gibi olmalı. Hepimiz mal olmalıyız ama. Kibar olmak isterdim Serpil Abla kadar, fakat olamayacağım. Çünkü, bir insan, kabuğuna yaptığı yatırımı aklına ve kalbine yapmıyorsa maldır. En baştaki törpü konusuna döneyim. Eğer burnunuz biraz büyükse, gözleriniz lens grisi, yeşili, mavisi, uzaylısı değilse, göğsünüz bir horozunkine benzemiyorsa, kollarınız Hulk gibi değilse ve sizi ‘’güzel’’ ya da ‘’yakışıklı’’ sınıfına dahil etmeyeceklerini düşünüyorsanız, BU FİKİR SİZİ TÖRPÜLEYE TÖRPÜLEYE YIKAR. Bu arada elbette bakımlı olmaya karşı değilim. Sıkılaşalım, hafif bir makyaj da yapalım, iyi hissetmek güzeldir ama SUYUNU ÇIKARMAYALIM KARDEŞİM. Bütün yatırımı şu naçiz vücutlarımıza yapmayalım. Dudaklarımız inceyse, burnumuzun ucu kalkık değilse toplumda iyi bir yerimizin olmayacağını düşünmeyelim. İlk bakış, bizi bu kadar etkilemesin. Tanıdıkça sevilesi insanlardan olalım. Sökün atın şu etiketleri yahu. Evet, güzellik de çirkinlik de vardır. Önemsiz olduğunu da iddia etmiyorum. Her kadın gibi ben de güzelliği önemsiyorum ama dikkati sadece kabuğumuza çekmeyelim diyorum.

Yakışıklılık/güzellik konuları her geçtiğinde Selçuk Yöntem’i anarım. Bana göre hiç yakışıklı bir adam değil. Lakin kesinlikle aşık olunacak adam. O güzel ses tonu, bakışları, gülüşü, konuşması, aurası, tavırları ne kadar hoş! Adam güzel yahu! Niye? Kendini yetiştirmiş. Kalbini beslemiş…

Fenomen Eylül’ü birçoğunuz biliyorsunuzdur. Kim güzel bir kadın olduğunu iddia edebilir ki kendi de söylüyor bunu. Ama özgüveni? Neşesi, davranışları, eşine sevgisini gösteriş biçimi… Kim bilir eşi onun yanında kendini ne kadar değerli hissediyordur? Eylül’ün kaşı şöyle gözü böyle ne önemi var ki. Eylül kendi çevresinde memnun olduğu bir yerde mi? O benim için bir insanın karakteriyle, o umduğu yerde olunabileceğini gösteren, kişinin ilk önce kendini kibirsizce sevmesi gerektiğini hayatıyla kanıtlayan biri. (Bakın onun davranışlarını sulu bulabilirsiniz. Mevzu bizim ona bakışımız değil zaten. Onun kendine bakışı ve mutluluğu.) Hepimiz aslında ağzımızla burnumuzla bu kadar oynuyorsak yegane sebebi insanların bize bakış açısını düzeltmektir. Kardeşim çok büyük bir anormallik yoksa -ki buna bile iki ayağı ve elleri olmayan abimiz Nick Vujucic hayatıyla bize bir cevap oluyor- sakinleşin, şu kabuk olayını abartmayın. Bizler mükemmelliğimizle değil farklılıklarımızla, kalplerimizle insanız… Adam olmak lazım vesselam. İnsan olmak lazım.

Neşet Ertaş düştü aklıma ki sık sık yad ederim. Neşet Ertaş deyince ne gelir aklınıza? Benim güzel sesi, mütevazılığı, merhamet dolu yüreği, bal damlayan dili, sadakati gelir. İsmi her geçtiğinde kalbime ılık ılık bir şeyler akar, derin bir iç geçiririm. Şu kitabı okurken, konunun bu olması hasebiyle bir kelime onu çağrıştırdı ve yadıma düştü. Konuşmam bile değişti :) Daha hiç onun kaşının gözünün, boyunun bosunun nasıl olduğunu düşünmemiştim bugüne kadar. Çünkü ne gerek var? Adam, yüzünün önüne kalbini geçirebilmiş ve fethetmiş ya goğülleri (goğüllerinizin hızmatçısıyım diyen bir babadır o), kazanmış ya sevgimizi, kalan her şey önemsizleşmiş.

Valla bu konuyu burdan alıp tekrar kitaba dönmek de zor geldi. Açıp sabaha kadar Neşet Baba dinleyesim var. Lakin ‘’Fakat biliyorum, biliyorum ki kendiniz için, kendi içinizde, benim dışarıdan gördüğüm gibi değilsiniz. (…) Sizler kendinizi bana değil size ait bir yöntemle tanıyor, duyuyor, görmek istiyor ve işte yine sizinkinin doğru, benimkininse yanlış olduğuna inanıyorsunuz.’’ (sy.47) diyen bir adet Moscardo ile konuyu bağlamak zorundayım. Evet Moscardo, insanlar bizi kendi gözleriyle görür, kendi kalpleriyle değerlendirirler. Biz bile kendimiz için zaman zaman ‘’Ben aslında normalde öyle biri değilimdir, ben aslında öyle davranmazdım fakat-‘’lı cümleler kurarak, kendimizi bazen tanıyamadığımızı ve kendimize yabancılaştığımızı fark etmez miyiz?

Ben onu bunu bilmem. İnsanın temel özellikleri vardır. Bazı özellikleri de değişebilir. Su gibi akıp geçeriz. O şunu dedi, bu bunu dedi, geçelim bu işleri. Biz doğru adamlar, doğru kadınlar olalım gerisi hikaye. Hiçbir zaman herkes bizi sevmeyecek. Hiçbir zaman herkes bizi yakışıklı bulmayacak. Hiçbir zaman en iyisi olmayacağız. Şu fani dünyada izimiz kalbimizle kalabilir, illa halkları kurtarmaya gerek yok, mükemmelik takıntısını bırakın.

Bu kitaba tek eleştirim yazarın aynı cümleleri defalarca tekrarlamış olması. Ama bu da kitaba çok büyük bir gölge düşürmemiş. Okuyanlar anlayacaktır. Tek bir sözle dahi onu hiç tanıyamamışım denilebiliyorsa, o zaman biz yıllardır bildikleri kişi değil miydik konusu, okurla sohbet eder bir havada işlenmiş. Ben naçizane tavsiye ederim. Okurken Moscardo gibi kendinizi kaybetmeyin sakın!
Burnumuzun bir kusuru bizi filozof yapar mı?

Kitabımızın kahramanı Moscarda'yı yapıyor işte.Kahramanımızın hayatı, bir sabah eşinin "Ne o, burnunun çarpıklığına mı bakıyorsun?" demesiyle değisir.O güne kadar burnunun kusursuz olduğunu düşünen Moscarda'yı alır bir telaş. Aman ne burunmuş o ! Aldı bizim Moscarda'yı yaptı Descartes.

Kendisinin, o güne kadar gördüğü kişi olmadığını düşünen Moscarda, zamanla her şeyi sorgulamaya başlıyor.Pandora'nın kutusunu açmıştır bir kere.Kimliğini, geçmişini,mesleğini,eşini, kısacası hayatla ilgili doğru sandığı her şeyi dışarıdan binlerce kişinin gözüyle seyrettiğinde gerçekleri görmeye başlayacaktır. Kahramanımız, delilik yolunda yürürken bize, "insan bir midir,hiç midir yoksa binlerce midir" diye sorduruyor.

Kitabı genel olarak beğendim.Nobel ödüllü İtalyan yazar Luigi Pirandello'nun mizah anlayışını ve anlatımı da hoşuma gitti.Felsefik bir kitap olduğu için akıcı ve sürükleyiciydi diyemem.Okurken düşündüren kitaplardan.

Son olarak, 1934 yılında Nobel ödülü alan Pirandello, 1936 yılında ölür.Yazarın popülerliğinden yararlanmak isteyen faşist diktatör Mussolini,cenazesini ulusal bir törenle kaldırmak ister.Oğlu ise vasiyetine bağlı kalınmasını ister ve reddeder.Vasiyeti ise bir cümleden ibarettir:
"Kimse gelmesin cenazeme, cesedim yakılıp rüzgarlara ve eğer mümkün olursa Sicilyadaki denizime savrulsun..."

Keyifli okumalar...
Luigi Pirandello İtalya'nın çıkardığı en önemli yazarlardan birisi. Tabi İtalyan edebiyatı denince çoğumuzun bilgisi 4-5 yazarın ötesine geçmez. Rus, Alman, Amerikan, Fransız, Güney Amerika edebiyatı deyince sular seller gibi onlarca isim sayan biz okuyucular İtalya deyince Dante dedikten sonra düşünürüz bir parça . Sonra bazılarımız Boccacio, bazılarımız Cesare Pavese bazılarımız Umberto Eco, bazılarımız ise Italo Calvino'yu sayar. Arada Machhiavelli'yi söyleyenler bile çıkabilir. Ama hiçbiri için edebiyat dünyasını etkisi altına almıştır diyemeyiz. Louigi Prandelli 1934 yılında Nobel kazanmış, aslında 114 Nobel ödülünün altısını İtalyanlar kazanmış ve hiçbiri yukarıda saydığım yazarlar değil. Tabi Winston Churchill'in de Nobel Edebiyat ödülünü kazandığı göz önünde bulundurursak (bir kaç tarihi ve biyografik kitabı var kendisinin) siyasetin ödül üzerindeki etkisi hakkında daha net bir fikir sahibi olabiliriz.

Pirandello 1867 yılında, İtalya Krallığı'nın yeni oluştuğu sıralarda Sicilya'da doğmuş. Birinci Dünya Savaşı'nı yaşamış, Mussolini İtalya'sının en şaşalı dönemlerinde 1936'da hayata gözlerini yummuş. Tıpkı Stalin'in Bulgakov'a olan sempatisi gibi, Mussolini de Pirandello'yu pek severmiş, bu yüzden Roma Tiyatrosunun başına getirmiş onu. Pirandello ise ısrarla apolitik birisi olduğunu belirterek, bir dünya insanı olduğunu söylemiş.Öldükten sonra Mussolini kendisine devlet cenazesi düzenlemek istemiş. Ama oğlu babasının vasiyetinde cenazesine kimsenin gelmesini istemediğini, cesedinin yakılarak Sicilya'dan denize savrulacağını söylemiş. (Buna rağmen kendisini hala faşist bir yazar olarak tanımlayanlar mevcut)

İşte böyle bir adam Pirandello, yazmaya romanla başlamış, ama asıl oyunlarıyla hak ettiği başarıyı yakalamış. Oyunları bir çok defa filme çekilmiş. Bizde de daha çok oyunları ile bilinen bir yazar. En çok okunan kitabı da, en son yazdığı romanı olan Biri, Hiçbiri, Binlercesi anladığım kadarıyla.

İki saattir romana gelemedik, bari biraz daha oyalayayım sizi. D&R'da (Onun satışına bile üzüleceğimi söyleseler güler geçerdim, ne hale geldik) indirimdeki kitaplara bakarken gördüm bu kitap ile Günter Grass'ın Kurbağa Güncesi'ni. Kurbağa Güncesi ilk çıktığından beri merak ettiğim bir kitaptı ve almak istedim. Ama nedense şeytan dürttü ve Giovanni Papini ile karıştırdığım bu adamın kitabını almaya karar verdim. (Hem ben Günter Grass'ın kitabını Kaplumbağa Güncesi olarak hatırlıyordum:)

Kötü mü yaptım, sanmıyorum. Nispeten yeni bir yayın evi tarafından basılsa da çevirisini Adnan Cemgil Fransızcadan yapmış, kitabın ilk versiyonu için. (Mattia Pascal) Aynı çeviriyi Everest de kullanmış. Hoş ve samimi bir kitap, çeviri de buna kakı sağlıyor.

Eski İtalyan filmlerini bilirsiniz (Bertolocci, Fellini, Rosselini, Vittorio de Sica, en azından Roberto Beningi'nin filmlerini- Brass'ı kasten eklemedim:), sanki o eski mahallenizdesinizdir. Top oynayan çocuklar, çamaşır asan güzel kadınlar, bir şeylere bağıran atletli amcalar. Öyle kafa çalıştıran filmler değildir bunlar ama huzurludur, gözlerinizi de ayıramazsınız bir türlü. Güney Amerikanın nasıl büyülü gerçekliği varsa, İtalya'da da büyülü bir sıcaklık vardır.

Bu kitabından anladığım kadarıyla Luigi Pirandello da böyle birisi. "Son/Geç Mattia Pascal" olan orijinal ismini belki ilgi çekmek için "Mattia Pascal Sahiden Yaşadı mı Yaşamadı mı?" olarak değiştirmiş yayın evi. Ama fazla bir sorun yok. Kitap Mattia Pascal diye birinin ağzından yaşadığı üç hayatı anlatıyor. İlk hayatında saçma bir şekilde yaşıyor ve ölüyor (kayıtlarda) Pascal. İkinci hayatı da, özgürlüğünü kazanmış olarak oradan oraya sürüklenmekle geçiyor, üçüncüsünde ise başlangıca dönmeye çalışsa da, yakalayamıyor o ilk sefil hayatı bir daha. Farklı bir insan olarak bitiriyor kitabı. Kitap süresince karşımıza çıkan saçmalıklar ya da imkansız tesadüfler, aldığımız zevki azaltıyor. Romanın esas kahramanı yazarı, Luigi Pirandello, esprili ve sıcak diliyle o kadar güzel götürüyor ki kitabı, bittiğini anlamıyorsunuz. Sırf kurgu da değil kitap, aralarda kendi felsefi görüşünü ve ilginç fikirlerini de yansıtıyor Pirandello karakterler üzerinden.

Tesadüfen aldığım bu kitapla ilgili şu ana kadar bir inceleme yapılmamış. Belki de bu yüzden uzattım biraz lafı, yazarı tanımasını istedim okuyucuların. Absürd tiyatronun öncülerinden birisi olan Luigi Pirandello'nun bu eseri okumaya değecek bir çalışma. Bir Beckett kadar olmasa da kıyısından köşesinden giriyorsunuz saçmalığın içine ve beğeniyorsunuz, yani umarım beğenirsiniz. İyi ya da keyifli okumalar.
Luigi Pirandello (1867-1936) İtalya’nın en önemli oyun, öykü, şiir ve roman yazarı olup, 1934 yılında Nobel Edebiyat ödülünü kazanmıştır. 1925-1926 yılları arasında en önemli eseri olan "Uno, nessuno e centomila"yı yazdı.
(*Bire bir çevirisi “Bir, Hiç Kimse ve Yüz bin”dir; Türkçe baskısı ise “Biri, Hiçbiri ve Binlercesi” olarak yayınlanmıştır).
Bu kitap hakkında pek çok not aldım, o yüzden bir hayli uzun bir inceleme olacağını varsayıyorum. Yine de mümkün olduğunca önemli hususlara vurgu yapıp, beni en çok etkileyen taraflarını gözler önüne sermeye çalışacağım.

O halde başlayalım:
Kitap, sekiz bölümden oluşuyor;
İlk bölümün başında aynanın önünde alışılmadık bir biçimde duraksamış olan kocasına karısı fiziksel bütün kusurlarını (sağa doğru yamuk olan burnundan başlayarak, çizgi işareti gibi duran kaşlarını, biri diğerinden daha kepçe kulağını ve çarpık bacaklarını vs.) bir bir açıklar. Sonra da üzülmemesi gerektiğini, bu şekilde de yakışıklılığından bir şey kaybetmediğini söyleyerek bir nevi züğürt tesellisi verir. Yirmi sekiz yaşına kadar fiziksel kusurlarının farkına varamamış ve aniden afişe edilen gerçekler karşısında şoke olan adam “kadın milletinin kocalarının kusurlarını keşfetmek için özellikle yaratılmış olduğu” gerçeğiyle yüzleşir.
Sonrasında ise, karısı başta olmak üzere etrafında onu tanıyan herkesle ilgili şu sorunun cevabını aramaya başlar:
“Eğer başkalarının gözünde bugüne dek olduğuma inandığım kişi değilsem, KİMDİM BEN?”

Aslında var olan ve kendisinden başkası olmayan bir yabancıyla yüzleşmek için başkalarının gözüyle kendisini görmek ister:
Fakat ne yazık ki, zavallı adamın yaşayacağı korkunç dram, kısa süre içinde daha da içinden çıkılmaz bir hal alacaktır; yalnızca başkaları için değil, kendisinin içinde bir değil, yüz bin Moscarda olduğunun farkına varacaktır. İşte, tam bu noktada deliliğinin de ilk evresi başlamıştır:
“Başkalarının bende birini gördüğü ama o birinin de benim tanımadığım bir ben olduğu; başkalarının ancak bana ait olmayan gözlerle bana dışarıdan bakmak suretiyle tanıyabildikleri, görebildikleri o birisine, bana daima yabancı kalacak bir görüntü atfedecekleri; bu hayatın, onlara göre benim olan bu hayatın içine giremeyeceğim düşüncesi, bana adeta işkence ediyordu.
İçimdeki bu yabancıya nasıl katlanacaktım? Aslında kendimden başkası olmayan bu yabancıya? Onu nasıl görmezden gelecektim? Nasıl bilmezden gelecektim? Başkaları onu gördüğü halde ben görmezken, onu daima beraberimde götürmeye, içimde taşımaya mahkûm bir halde, nasıl yaşayacaktım?”
Kitabın kahramanı olan ‘Vitangelo Moscarda’ adlı mirasyedi banker(nam-ı diğer “tefeci”) ve kendi tabiriyle ‘iyi yürekli zalim evlat’ hayatta giriştiği hiçbir işi ya tamamlayamamıştır ya da tam anlayamamıştır:
“…zavallı adamcağız-(babasından bahsediyor) başladığım hiçbir işin sonunu getirmemi sağlayamadı. Yanlış anlaşılmasın, babamın işaret ettiği ve ilerlememi arzuladığı yollara girmeyi istemiyor ya da reddediyor değildim. Gösterdiği tüm yollara giriyor, ilerlemeye gelinceyse herhangi bir çaba göstermiyordum…”

Moscarda, hiçbir işte dikiş tutturamamış olmasına rağmen babasının ona bıraktığı servet sayesinde refah içinde yaşamaktadır; amma velakin ‘PARA’ da tek başına huzur getirmekten öte bir unsur olarak,“tefeci” damgası yiyen Vitangelo için huzursuzluğun başlıca kaynağı olmuştur, artık. Bu sebepten sahip olduğu bankayı tasfiye etmeye karar verir, böylelikle “tefeci” damgasından kurtulmayı amaçlar. Fakat, karısı, kayınpederi ve çalışanları buna şiddetle karşı çıkar; Moscarda’yı kararından vazgeçiremeyince de hakkında deli raporu çıkartarak, banka yönetimine müdahale yetkisini elinden almaya çalışırlar.

Moscarda, kendini ve hayatını sorgulama sürecinde sadece dış görünümünü değil, kimliğini, kişiliğini, ilişkilerini, geçmişini, babasını, aslında tefecilikten başka bir şey olmayan bankerlik mesleğini, zenginliğini, evlilik kurumunu, kentlerin boğuculuğunu, kısacası o güne kadar doğru sandığı her şeyi sil baştan yeniden anlamlandırıp şekillendirir.
Sonrasında ise, en yakın tanıdıklarının içinde yaşayan diğer tüm Moscardaları keşfetmek ve hepsini teker teker yok etmek adına bir takım zorunlu deliliklere başvurur. (Herkesin gözünde “tefeci”yken, yaptığı bağış sonrası birdenbire “deli” mevkine terfi eder.)
Ona göre, kişiliğine farklı açıdan bakanların dünyasında tek başına bırakılmış Moscarda adlı biri, ona ait olmayan bir gerçekliğin yalnızca belirli ve küçük bir parçası, kendisinin dışında bırakılarak başkalarının gerçekliğine dahil edilmiş ve adına da Moscarda denmiş biridir.

Ve Moscarda, nelerden memnun olmadığını bir bir sorgulamaya başlar:
1- Moscarda, adından hiç memnun değildir; lakin ona göre zihinlerde hemen bir karasineği, kulaklarda ise onun o sinir bozan vızıltısını çağrıştırmaktadır. (‘Mosca’ İtalyanca’da “karasinek” kelimesinin karşılığıdır) Moscarda bu durumu şöyle dile getirir: “Bana ne kadar aptal ve iğrenç gelirse gelsin, bu adla sonsuza dek damgalanmıştım; kendime başka bir ad veremez, duygu ve davranışlarımla daha uyumlu olabilecek başka pek çok isimden birini seçemezdim artık; zira doğduğum günden beri bu adı taşıdığımdan, aslında alışmış da olduğum için bu duruma fazla önem vermeyebilir, nihayetinde varlığımın adımdan ibaret olmadığını ve yalnızca başkaları tarafından bana seslenmek üzere kullanıldığını düşünebilirdim.”

2- Moscarda, görüntüsünden de pek memnun değildir;
“Her ne kadar -aynanın karşısında durduğum şu an, kendime beni temsil eden o görüntünün dışında başka bir görüntü vermemeye ihtiyaç duyduğum gerçeği, acımasız bir netlikle su yüzüne çıkmışken- bu yüz hatlarının da kendi isteğimle uyuşmadıklarını ve bendeki başka bir dış görünüşe, yani bu renk olmayan saçlara, böyle yeşilimsi olmayan gözlere, böyle olmayan bir burunla ağza sahip olma arzusuna inada karşı çıkmakta olduklarını hissediyor olsam da, şimdilik isimleri de yüz hatlarını da bir kenara bırakalım; bırakalım gitsin diyorum çünkü nihayetinde yaşamaya devam etmek istediğime göre, korkunç dahi olsalar onları değiştiremeyeceğimi ve oldukları gibi kabullenmem gerektiğini anlamak zorundaydım; her şey bir yana elimdekilerle tatmin de olabilirdim.”

3- Moscarda, kaderin onu sınadığı koşullardan da memnun değildir:
“Peki ya beni bağlayan koşullar? Peki ya benden kaynaklanmadığı halde bağlı olduğum koşullar? Peki ya benim dışımda, her türlü iradem ve arzum dışında, beni ben yapan koşullar? Ne koşullarda doğmuş, nasıl bir ailede yetişmiştim? O ana dek hiç beni bağlayan koşulları önüme koyup da aynen başkalarının yapabileceği gibi -herkes kendince, kendine özgü terazisinde tartarak, kefesine kimi kıskançlık, kimi nefret, kimi öfke, kimi ne bileyim başka bir şey koyarak yapardı bunu- değerlendirmeye girişmemiştim. Şimdiye dek hayatın içinde bir adam olduğuma inanmıştım. Bir adam işte, hepsi bu! Hayatın içinde. Kendimi her şeyimle kendi ellerimle yaratmıştım sanki. Gel gelelim, nasıl ki o bedeni kendi ellerimle yaratmamış, adımı kendi kendime koymamışsam, aynı şekilde başkaları tarafından isteğim dışında dünyaya getirilmiştim; aynı şekilde pek çok şey isteğim dışında başıma gelmiş, içime nüfuz etmiş ya da etrafımı sarmıştı; pek çok şey bana başkaları tarafından yapılmış ya da verilmişti ve daha önce gerçekten de hiç düşünmediğim ve herhangi bir imge atfetmediğim bütün bu şeyler, şimdi tuhaf, düşmanca imgelere bürünmüş, üzerime üzerime geliyorlardı.”

Moscarda, bundan sonraki hayatında değiştiremeyeceği gerçekleri iyice kanıksayıp, elemine ettikten sonra değiştirebileceğini düşündüğü gerçekleri de bir deli cesaretiyle ivedilikle uygulamaya girişir ve beşinci bölümün finalinde isyan bayrağını kaldırıp iyice dellenmesinin ardından, öncelikle “kukla patron tefeci Vitangelo”dan kurtulmak için bankayı tasfiye etmek istediğini Quantorzo’ya, karısının gözündeki “saf ve budala Gengé”den kurtulmak istediğini de biricik eşi Dida’ya şiddetle haykırır.

Ve sonunda, istediği kişi olabilecek olmanın hazzına varmıştır,nihayet:
“«Bir» oluyordum.
Ben.
Şimdi böyle olmak isteyen ben.
Şimdi böyle hisseden ben.
Sonunda!
Ne tefeciydim artık (yetti artık bu banka!)
ne de Gengé (yetti artık bu kukla!).”

Kitabın sonunda, nihayet aydınlanmış ve huzura ermiş bir Moscarda’ya şahit olacaksınız:
“Yepyeni bir hava soluyorum. Her şey ânbeân, aynen olduğu gibi belirmeye başlıyor. Hiçbir şeyin belirmekte olduğu sırada durduğunu ve öldüğünü görmemek için gözlerimi diğer yana çeviriyorum hemen. Ben artık yalnızca böyle yaşayabilirim. Ânbeân yeniden doğarak. Düşüncelerin içimde yeniden faaliyete geçip beyhude kurguların boşluğunu yeniden var etmesine engel olarak.”
“Yaşıyorum, üstelik de bütünlüğümden bir şey kaybetmeden;
fakat kendi içimde değil, dışarıdaki her şeyin içindeyim artık.”

Bu kitabı okursanız şayet, siz de kendinizi(kimlik ve kişilik ekseninde) derin bir sorgulama sürecine tabi tutmaktan alıkoyamayacaksınız:
BEN KİMİM? OLDUĞUMU SANDIĞIM KİŞİ OLAN BENLE, BAŞKALARININ GÖZÜNDE ŞEKİLLENEN BEN ARASINDAKİ UÇURUMDAN HABERİM VAR MI? EĞER VARSA, UMURSUYOR MUYUM? UMURSAM İSEM, KAFAYI YEME İHTİMALİM VAR MI?
Bana dostane yahut kem bakan her gözden, söylenen ve içine birbirinden farklı mesajlar yüklenen her sözden, ve de en önemlisi gerçeğimdeki özden haberdar mıyım?

Son olarak, Tarkovski’nin bir sözünü sizlere hatırlatmak isterim:
“Her insanda dünyanın, gördüğü ve algıladığı şekilde var olduğunu sanma eğilimi vardır. Ancak, dünya ne yazık ki, bambaşkadır.”
"Yahu ne diyor bu kitap?!" demek için efsane bir öneri: Biri, hiçbiri, binlercesi. Küçük harflerle yazılıp özel isim olmaktan kurtarıldıklarında, olan ile görünen arasındaki incecik çizgide dolaşacak kadar cesur, gerçeği göreceli hale getirecek kadar cüretkâr ve sosyal bilimcilerin hâlâ üzerinde gezinip durdukları kimlik ve varoluş problemini kurcalayacak kadar ikilem meraklısı bir romana dönüşür. Birimiz, hiçbirimiz, ve nihayetinde binlercemiz. Aslında tamamıyla biz. Pirandello’nun az kalsın Nihilizmi idealize edecekken, insanın budalalığı ile merhametini tuhaf bir şekilde yoğurup turnusol kağıdına dönüştürdüğü romanı. Bitirdikten hemen sonra kitabın kapağına yazdığım gibi, “Tanımadan Tanımlamanın Kitabı.”

Olay, yirmi sekiz yaşında, ayna karşısında bütün olağan haliyle kendisine, aslında o yaşına değin gördüğü fakat dikkat etmediği kendisine bakarken karısının gayet sıradan, fakat yine yalnızca o ana değin sıradan olan uyarısıyla burnunun hafifçe sağa doğru eğik olduğunu söylemesiyle başlar. Bir şekilde bedenleri üzerinde oynamalar yapanlara alışkınızdır, ancak ansızın hatırlatılacak bu detay o andan itibaren hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını göstermişti. Burnundaki olağan eğikliği kaşlarının harflerin üzerine bıraktığımız ^ gibi çatıya benzer olması, yetmezmiş gibi bacaklarından birisinin de hafifçe paralel olmasını öğrenmesi için evlenip bir karısının olmasına elbette gerek yoktu ve zaten bu tarz bir söyleyiş yazarın kaderci mantığa olan mesafesini iyiden iyiye kapatmak demek olacaktı. Ancak işin garip, dahası, olağandışı olan tarafı kendisinde olduğunu zannettiği şeylerin aslında bir başkasının gözünde hiç de zannettiği gibi olmadığını, herkesin gözündeki kendisinin hem yorumlayan nezdinde hem de başkaları nezdindeki kendisinden de ayrıca farklı olduğunu keşfetmesi için yıllarca beklemesi, bir ayna ve bir de karısının olması gerektiriyormuş.

Aslında kitabın vurgusunun bütünüyle Goffman’ın yaptığı “benlik” ve benliğin gündelik hayattaki sunumu olduğunu söylemek zor değil, fakat bu sadece kolaycılık olur. Kaldı ki Goffman, kişinin -aktörün ya da Pirandello’nun gözüyle “birimizin”- idealize edilmiş rollerimiz amaçlarımız ile örtüşmediği zamanlarda gerçeği ve amaçları saklayabilme lüksümüzün olduğunu, olayları olduğundan daha da önemsiz gösterme girişimine haiz olduğumuzu iade eder. Roman boyunca ise bu mümkün değildir. Goffman’ın bireyin çevreyi, zamanı ve ilişkileri değerlendirip idealize ettiği noktaları Pirandello daha çok çevrenin, zamanın ve ilişkilerin insanı idealize edip tekrar iade ettiği şeklinde tasarlar: öyle ki karısı Dida için Gengé olan Vitangelo, hakikatte sadece baba yadigarı olan Quantorzo için Vitangelo’ydu. Okurken pek tabi roman başında alelade bir insan olan Vitangelo, roman ortalarına doğru açıkça bir “deli”, roman bittiğinde ise kendisine hiçbir isimle hitap edemediğim herhangi birisi oluverdi. Yani kaşla göz arasında biri iken hiçbiri, hiçbiri iken binlercesi olup çıkıvermişti.

Tam da bu andan itibaren Nihilist izler taşıyan roman, akışını kelimeleri birer şey’e dönüştürerek sürdürmekten geri durmaz. Kelimelerin birinci ağızdan çıktıktan sonra ulaştığı her bir kimse için yeniden tercüme edilip algılandığı gerçeği, onlara anlatıcının içindeki gerçekliğin görülemeyeceği müddetçe bilinmezliklerini koruyacağı, dolayısıyla birbirini anladığını zanneden kimselerin ancak hayal gördüklerine varan acımasız fakat keskin bir yargıyla sonlanır. Fakat Pirandello’nun idealize ettiği kelimelerin biri için, binlercesi için taşıyacağı anlamlar farklı farklı ve her birisinin yine anlatıcının kendisinden menkul olacakları, böylece mutlak doğrunun olmayacağı iddiası doğruysa, o halde savaş suçu işleyen iki yıkıcı güçten hangisinin “yanlış yaptığını” söyleyebiliriz? Kitap boyunca bu soru kendi kulağımızı durmadan tırmalar ancak bu duruma sevinmek gerekir çünkü daha feci bir soru henüz akla gelmemiştir: “o halde terör suçu işlediğini ilan ettiğimiz anda, iddia ettiğimiz gerçekliğe ne kadar güvenip sığınabiliriz?” Tabi bu soru da artık çırılçıplak ortadadır.

Yalnız sözlerimizin değil, doğrudan bizlerin de her an değişen, doğru veya geçerliliği tartışmaya açık olan ve muhtemelen durmadan değişken kalacağımıza olan inancı da kitabı esrarengiz kılan yönlerindendir. Karşılaştığımız, konuştuğumuz, tanıştığımız, bir şekilde muhatap olduğumuz, hatta aynada, suda, bir dükkan camında gördüğümüz kendi suretimiz bile bizim bizden ve zamandan farklı olarak beliren diğer benliklerimizdir. Biz, aslında çok kişiyiz. Cebirsel bir ifadeyle izah edecek olursak, kitap, belli bir zamandaki öznenin o zamandan bir an sonraki yeni zamanda yepyeni bir özne olduğunu vazeder. Muhtemelen bu metni yazmadan önceki ben, şu cümleyi yazan ben ve metnin sonundaki ben arasında da mutlaka farklılıklar olduğu kabul edilir. Dolayısıyla şu ana kadarki toplam ben olan biz, bir süre sonraki ben olmayacağım. Bu girift saptamanın daha ferah bir ifade biçimi elbette olmalı. Aynı derede ikinci kere yıkanmayacağı temel argümanına sığınan kitap için birisini -o birisi bizim kendimiz dahi olsak- bilmemiz, bilme edimini sağlamanın o özneyi anlamak gerektiğine işaret eder ki farklı zamanlarda farklı özneler olan bir bedenin kendisini anlaması da imkân dışındadır. Kitabın felsefi tartışmalarını yeniden meydana çıkarmam lüzumsuz olacak, ancak her şeyin zamanın bir yerinde mutlak olacağına dayanan iradeden henüz kuşku duyulmayan bir anda, bugünkü bizim de ileride bir yerde yine aynı biz kalacağına inanmak gülüp geçilecek bir şey değildir. Gülünç olan şey, kendi gerçekliğimizin farkına varmadığımız zamanlarda, bize ait olmayan gerçekleri başkalarının kurgulayacak, bizi yeniden tasarlayıp tekrar geri iade edeceğidir. Pirandello, tüm olay akışı içerisinde bu durumu kovalar. Aynaları sevmek gerekir.

Biri, Hiçbiri, Binlercesi’nin nereden itibaren roman nereden itibaren bir monolog denemesi olduğunu anlamak zor fakat yine de kendimizi hiçbir zaman göremeyeceğimiz anda bile gerçeğe en yakın göreceğimiz yerlerin doğal anlarımız olduğunu anlamak uzun sürmez. Kitabın hükmü, Adem-Havva mitindeki çıplaklık-gerçeklik ilişkisi gibi teolojik bir imza olmasa bile, kendimizdeki yüzlerce ben’i tüm çıplaklığıyla keşfetmenin yolunun deli olmaktan geçtiği ve sırf deli olarak anılmamak için kendimizle olan ünsiyetimizi kaybettiğimiz yerde kendimizi keşfetme şansını yitirdiğimize dayanır. Ve nihayetinde biri, hiçbiri, binlercesi olma hakkımızı da...
Varoluşsal sancının en güzel örneklerinden birini vermiş Luigi Pirandello. Kitaba kapıldığınız noktada zihninizde cızırtılar meydana gelebilir, benden söylemesi.

Vitangelo Moscarda adlı kişinin kimlik bunalımını ve kendisini yeniden keşfetme çabasını ele alıyor eser. Kendini yeniden keşfetme sürecinin başlama nedeni ise her gün aynada gördüğü ama farketmediği burnunun yamukluğu. Karısı tarafından ortaya atılan bu fiziki farkındalık aynı zamanda tüm hayatını ve kendisini sorgulama sürecini de başlatmış oluyor ve onlarca soru işaretiyle doluyor aklı/aklımız alabildiğine. Kimliğini, kişiliğini, ilişkilerini, geçmişini, babasını, çok sevdiği karısını, o güne kadar doğru sandığı her şeyle ilgili bir sorgulama sürecine girdiği için yalnızlığı da kaçınılmaz oluyor.

"Kime «ben» diyebilirdim? Başkaları için, asla benimkilerle aynı olmayacak bir değer ve anlam içerdiğini; benim içinse, başkalarının böylesine dışında bir «ben» sahiplenmemin, bu boşluk ile bu yalnızlığın verdiği dehşete dönüşeceğini bildiğim halde, birilerine «ben» dememin ne anlamı olabilirdi?"

Başkalarının gözünde şimdiye kadar kendi için olduğunu düşündüğü Moscarda değilse kimdir peki? Kendisini yaşarken görmesi imkansız, başkaları ise onu görüp tanıyor ve herkes bunu kendine göre yapıyor. Böylece başkalarının kendisine verdiği gerçeklik ile kendi gerçekliği farklı kişiliklerinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanıyor.

Peki gerçekten böyle midir? İnsanlar üzerindeki yakıştırmalar, varsayımlar, yargılar ya da bizim hakkımızda söylenebilecek her şey bizim açımızdan gerçek olmasa bile, kendi gerçekliğimize sıkı sıkı tutunmadığımızda yakıştırılan gerçeklerin doğru gerçekliklerimiz olduğuna inandırabilirler mi gerçekten bizi? Ya da kendimizi ne yaparsak yapalım başkalarının gördüğü biçimde göremeyeceğimiz için kendimizi sadece kendimiz için tanımamızın bir anlamı yok mudur? Tüm bunları benliği, kırılmış bir aynanın parçalarına benzeyen ve o parçaları toplayıp birleştirmeye çalışan Moscarda ile beraber ben de çözüme ulaşmaya çalışırken her çözüm noktasında yeni sorular yaratmış oldum.

Gördüğümüz biçimimiz dışında veya içinde biz de bir mi, hiç mi yoksa binlerce miydik acaba? Bir «ben»lik sorgulamasına yelken açmak isteyenlere, şimdiden keyifli okumalar.
MOSCARDA'NIN ÇÖKÜŞÜ

Karakter sahibi olamamak ,ekonomik ve sosyal anlamda var olabilmek için sürekli tavizler vermek durumunda kalmak zamanla sizi sahte bir benlik ile beraber yaşamaya mahkum eder. Sürekli manipüle edilen süper egonuz ,sizden bağımsız bir şekilde seçimleriniz üzerinde otorite kurar. Günden güne kaybolan gerçek benliğiniz karşısında acı çeker ve nerdeyse nefret ettiğiniz değerlerin esiri olursunuz. Süperego nun baskısına direnmek, ''gelişmemek'', özbenliğinize tutunmak ''delilik'' olarak görülür.

BİR olmak? Ne büyülü bir kelime,, Kendini gerçekleştirebilmek. Eleştirilere, baskılara göğüs gererek kendi gerçekliğine sıkıca tutunmak ne büyük bir özgüven. Ancak sürekli olarak aptallığına inandırılan, DİN le yasalarla, eğitimle, aşağılamayla , özbenliğinin acizliğine, değersizliğine inandırılan bireyin VİCDAN ı ve ÖZSAYGISI sı yıpratılır.Böylece otoritenin kural ve amaçlarıyla işlenmeye müsait bir sahte birey yaratılır.Kendi özbenliğini sürekli olarak dışarda bırakmak ve ihmal etmek durumunda kalan birey acı çeker, ruhsuzlaşır, kendine yabancılaşır. Artık ben şöyle bir insanım diye kendini tanıtamaz, ben doktorum vs. im, gibi toplumsal kimlikler üzerinden konuşur. HERKESTEN BİRİ OLUR.


Vitalengelo Moscarda 28 yaşına kadar hiçbir işte dikiş tutturamamış, babasından kalan banka ve gayrimenkuller ile yaşamını sürdüren evli bir adamdır. Sıradan bir hayat sürerken bir gün eşinin burnunun yamuk olduğunu söylemesi üzerine varoluşu üzerine kafa yormaya başlar. Kendiyle ilgili kendi kafasında yarattığı gerçeklik, başkalarının ona atfettiği gerçeklikle uyuşmamaktadır. Bu durumda yaşamak ve anlam yüklemek için kendiyle ilgili hangi gerçekliğin peşinden gitmesi gerektiğine karar veremez.

Kendisini BİR i olarak algılamakta ve yaşamını o birinin gözünden değerlendirerek sürdürmektedir. Ancak bu BİR in kimse farkında değildir. Çünkü herkes ona, kendi bakış açısı üzerinden farklı gerçeklikler , nitelikler yüklemekte ve o böylece BİNLERCE Moscarda olmaktadır. Başkalarının gözünde kendisinin ne kadar farklı olduğunu gören Moscarda,- kendine göre kendisinin- başkaları tarafından fark edilmediğinden aslında HİÇKİMSE olduğunu düşünür. O halde başkalarının tanıyıp , kendince nitelediği ama kendisinin tanımadığı o kimdir?
Karısına göre tatlı ama budala Genge, başkalarına göre baba parası yiyen mirasyedi tefeci, banka çalışanlarına göre ilgisiz bir patron vs. herkes Moscarda ya kendi yaşamları ve onunla ilişkileri ve çıkarları üzerinden nitelikler yüklemişlerdir.Bu durumu fark eden Moscarda BİNLERCE Moscarda yı öldürüp yeniden kendi Moscarda sını yaratmak ister ancak bu hiçte kolay olmayacaktır.


Moscarda nın çöküşü ''Ben Kimim'' sorusunu sormasıyla başladı. Bu soru üzerine fazlasıyla kafa yormanın anlamsızlığı da kitabın mesajı. Çünkü insan kendini tam anlamıyla tanıyamaz. Sadece kendine bir gerçeklik atfeder ve o olmaya çalışır. Zaten acılarımızn ve hayal kırıklıklarımızın en büyük sebebi kendimize yüklediğmiz sıfatların, gerçek yaşamda karşılaştığımız gerçek kimliğimizle çelişmesidir. İnsan kendini kalabalıkların içerisinde, ilişkilerin içinde tanır. Ve bazen kendini tanımak acıtır insanı. Zaaflarının, eksikliklerinin farkına varır.
Ve bu yüzden diyorum ki; birbirimize kattığımız değer ve anlam , etkileşimlerle bize geri dönecektir.
Öncelikle şunu belirtmek isterim: Bir kitabın kapağı, ismi ve içeriği ancak bu kadar uyumlu ve yerinde olur. Kitapta insan benliği ve insanın kendi kendiyle olan sorgulamalarına yer verilmiş. Pirandello’nun öykü yeteneğinin güzelliği burada devreye giriyor diye düşünüyorum.

Çevremizdeki insanları kendimizce tanıyarak, onlara tanımlamalar yüklüyoruz. Böylece bir insana farklı kişilerce farklı tanımlamalar kazandırılıyor. Her insanın kendine has farklı özellikleri olduğu bir gerçektir. Burada anlatılmak istenen durum şudur ki; her insan kendi içinde çok sayıda karakteri birlikte bulundurur. Pirandello bu kitaptaki kahramanın kendi içindeki farklı kimliklerle iletişime geçmesini sağlamış ve bu durumu öyle güzel kurgulamış ki kitabı okurken Pirandello’ya hayran oluyorsunuz.

Kitaptaki en çok dikkatimi çeken şu oldu: Kişisel zaafların üstleri örtülmeye çalışılmamış, aksine kimi zaman zaaflarla dalga geçilmiş, kimi zamansa zaaflar itiraflar şeklinde ilave edilmiş.

Bu kitap bence bir kez değil de defalarca kez okunması gereken bir kitap. Ben bir kez okudum, ama ara ara okumayı düşünüyorum farkındalık adına. Tavsiye ediyorum:)
Varoluşluk ve kimlik üzerine yazılmış bir kitap okumuş bulunuyorum.Başından sonuna kadar insan bir midir,hiç midir yoksa binlercemidir sorularına yazarla beraber cevap bulmaya çalışıyor ve kitabın sonunda kendinizi de sorguluyorsunuz.229 sayfa olmasına rağmen çok akışkan olmadığı için okurken biraz elimde süründü.İtiraf da etmem gerekirse sadece son sayfaları okurken keyif alabildim
Aslında epey zamandır okumak istediğim bu kitap ile ilgili birkaç şey söylemek istiyorum, bilhassa hissettiklerim etkisini kaybetmeden önce.
Dikkatimi ilk çeken kapak olmuştu elime aldığım zaman, sanırım içerik hakkında fazlasıyla bilgi veriyor. Okudukça bunu daha iyi anlıyorsunuz.
Kitabın oturduğu temel: "varoluş problemi" ve bu varoluş probleminin ana karakterimiz olan "Vitangelo Moscarda" üzerindeki etkileri.
Aslında tam da bu noktadan başlıyor kitap, Vitangelo aynada kendine bakarken karısının "Ne yapıyorsun?" sorusu ile karşılaşır. Dida, kocasının "burnunun yamukluğu"na baktığını düşünür. Böyle bir düşünceyle karşılaşan Vitangelo afallar. Belki de kendisine o ana kadar hiç bu açıdan bakmamıştır.
Kitabın bu ilk sayfasından sonra aslında Vitangelo'nun kendini sorgulayışıyla, düşünceleriyle, varoluş sancılarıyla karşılaşırız.
Bir karakterin kafasındakilere ve hislerine yoğunlaşan kitapları seviyorum çünkü zaman zaman ben de kendimi sorguluyorum. Sartre'ın "Bulantı" kitabında da epeyce serzeniş ve kendini gözlemleyiş mevcuttur mesela, bu kitapta biraz onu çağrıştırdı.
Ele alınan konular aslında tarihin akışı için de insanların yüzleştiği sorularla örülü; "ben kimim?,ben dediğim varlığı herkes aynı şekilde mi algılıyor?, binlerce kişiyi içimde mi barındırıyorum yoksa aksine bir "hiç" miyim?" soruları etrafında dönüyor.
Bence kitabın temel tezi de bu. İnsan bazı zamanlar bir hiç iken bazı zamanlar binlerce şeyin toplamı. Hiçin içindeki çokluk, çokluğun içindeki hiçlik.
Çevremizdeki herkes bizi farklı algılıyor, belki de düşündüğümüz gibi anlaşılmıyoruz, belki de düşündüğümüz kişi değiliz. Bizi tanıyan insanların sayısı kadar "kimliğimiz" var. İşte kendinin bir hiç veya bazı zamanlar da binlerce olduğunun farkına varan Vitangelo'da kişisel bir çözülmeye, çözümlemeye gidiyor. Kendisini biraz da yeniden çiziyor. Bunun sonucu yaşanılanlar da oluyor elbette, okursunuz diye buralardan bahsetmek istemiyorum.
Eğer felsefi sorgulamaları seviyorsanız, üstelik bunları fazla boğmayan dille yazmayı başarabilen bir yazarı okumak istiyorsanız önerebileceğim bir kitap olacaktır.
Sebepsiz yere bir parça da bırakmak istiyorum, kim bilir belki de okurken arka fonda çalar:
Joep Beving- Etude

Yazarın biyografisi

Adı:
Luigi Pirandello
Unvan:
Nobel ödüllü İtalyan yazar
Doğum:
Agrigento, İtalya, 28 Haziran 1867
Ölüm:
Roma, İtalya, 10 Aralık 1936
Luigi Pirandello (28 Haziran 1867 -10 Aralık 1936), İtalyan yazar. Özellikle oyun yazarı olarak tanınmıştır. Roman ve kısa hikâyeleri de vardır. 1934Nobel Edebiyat Ödülü sahibidir.

Yaşamı

Luigi Pirandello, 1867'de Sicilya'nın güneyindeki Agrigento şehrinde doğdu, 1936'da Roma'da yaşamını yitirdi. Arkasında büyük bir sanatçı olarak ün bıraktı. Ölümünden iki yıl önce Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştı. Bütün dünyada başarı ve ün kazanmıştı ama, oldukça geç ve sıkıntılarla dolu güç bir yaşamdan sonra.

Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Pirandello, Palermo'da okuduktan sonra Bonn Üniversitesi'ni de bitirip Roma'ya yerleşti. Yalnızca edebiyat ile uğraşmaktaydı. 1893'te ilk önemli yapıtı Marta Ajala'yı yazdı. Bu eser, 1901'de L'Esclusa adı ile yayımlandı. 1894'te ise ilk kısa hikâye kitabını yayımladı. Aynı yıl evlendi ve evlilik hayatı ile birlikte edebiyat çalışmaları arttı. Bu arada ardı ardına bir oğlan bir kız çocuğu sahibi oldu. 19. yüzyıl sonu ve 20.yüzyıl başı Piradello için büyük bir yazınsal verimlilik dönemi idi. Ne var ki 1903 yılında babasının işinin bozulması üzerine aile bütün varlığını yitirdi. Hem babasının tüm servetini yatırdığı hem de eşinin çeyizini yatırdıkları kükürt yatakları bir sel baskını ile yok olmuştu. Felaketi öğrendiği anda eşi Antonietta yarı-felç geçirdi ve yaşadığı psikolojik şok nedeniyle akli dengesi tedavi edilemez ölçüde sarsıldı. Pirandello, başlangıçta intiharı bile düşündüyse de zamanla durumu kabullendi ve öğretmenlik yapmaya başladı. İşte geçen günlerin ardından hasta eşinin başının beklediği geceler boyu Il Fu Mattia Pascal adlı yapıtı yazdı. Bu eser, o günleri anlatan otobiyografik öğeler taşır ve kısa sürede büyük başarı kazanarak Almanca'ya çevrilmiştir. Gün geçtikçe Pirandello'nun bir yazar olarak ünü ve başarısı artımış, öte yandan özel yaşamı gittikçe aşırı kıskanç ve şüpheci olan, hatta saldırganlaşan karısı yüzünden zorlaşmıştır.

İtalya'nın I. Dünya Savaşı'nı girmesi üzerine oğlu da savaşa katıldı ve Avusturyalılar'a esir düştü. 1917'den itibaren önemli tiyatro eserlerini yazmaya başlayan yazar, 1919'da eşini akıl hastanesine yatırmak zorunda kaldı ancak daha sonra onu hastaneye yatırdığı için büyük acı duyarak evde bakmak istedi ama Antoniette hem hapishanesi hem sığınağı olan hastaneyi terketmedi.

Pirandello 1925'te Mussolini'nin desteği ile Roma Sanat Tiyatrosu'nun sanat yönetmeni oldu. Bu destek ona dünya çapında ün ve dünya turu yapma olanağı getirdi.

1925-1926 yılları arasında son ve en önemli romanı olan "Uno, nessuno e centomila" 'yı (Bir, Hiçkimse ve Yüz Bin) yazdı.

1934 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan 2 yıl sonra 10 Aralık 1936 günü Roma'daki evinde tek başına iken hayatını kaybetti.

Yazar istatistikleri

  • 51 okur beğendi.
  • 272 okur okudu.
  • 19 okur okuyor.
  • 495 okur okuyacak.
  • 13 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları