Maksim Gorki Aleksey Maksimoviç Peşkov

Yazar 8,4/10 · 1840 Oy · 60 kitap · 7053 okunma ·  1198 beğeni

Yazarın Bilgileri

Yazar İstatistikleri

1.198 okur beğendi.
1.840 puanlama · 3.051 alıntı
3 haber · 22.121 gösterim
7.053 okur kitaplarını okudu.
5.341 okur kitaplarını okumayı planlıyor.
176 okur kitaplarını şu anda okuyor.
168 okur kitaplarını yarım bıraktı.

Paylaş

ya da direk bağlantıyı paylaş

Maksim Gorki'nin Biyografisi

1892 yılında Tiflis'te, Kafkasya Gazetesi'nde çalışmaya başladı. Yoksullukla ve acıyla dolu bir hayat sürdüğü için Rusça'da acı anlamına gelen Gorki takma adını kullanmaya başladı. 1895'te St. Petersburg'da yayınlanan bir dergide çıkan Çelkaş adlı öyküsü ile ünlendi. Ardından Yirmi Altı Erkek ve Bir Kız öyküsü yayınlandı.

Ünü hızla yayıldı. Bu öyküler kadar başarılı olmayan bir dizi roman ve öykü daha yazdı. Gorki'nin 1898 yılında yayınlanan ilk kitabı Hikâye Denemeleri (Очерки и рассказы) çok beğenilir ve yazarlık kariyerinin başlangıcı sayılır. İlk romanı Foma 1899'da basıldı. Bu dönemde sağlam bir olay örgüsü kuramaması ve yaşamın anlamı üzerine uzun felsefik tartışmalara girmesi romanlarının başarısını düşürür. 1906'da yazdığı ve Rus Devrimi'ne adadığı Ana en başarılı romanıdır. 1899-1906 arasında St. Petersburg'da yaşar. Gorki, Çar rejimine açıkça karşı çıkmış ve bu yüzden birçok kez tutuklanmıştır. Çarlık tarafından kontrol ve baskılara maruz kalmıştır. 1901'de Fırtına Kuşunun Türküsü isimli kısa şiiri yüzünden tutuklandı. Kısa sürede serbest kaldı, Kırım'a gitti.
Gorki birçok devrimci ile tanıştı. Lenin'le tanıştığı 1902 yılından itibaren aralarında yakın bir arkadaşlık oluşmuştur.

1902 yılında Rusya Edebiyat Akedemisi'ne seçilir. Ancak Çar II. Nikolas buna izin vermez. Anton Çehov ve Vladimir Korolenko bu tavrı protesto eder ve Akademiden ayrılır.

Başarısız olan 1905 Rus Devrimi sırasında Peter ve Paul Kalesi'nde kısa bir süre daha hapis kalır. Gorki Güneşin Çocukları adlı oyununu yazar.

Oğlunun Mayıs 1935'teki ani ölümünü takiben Gorki de, 1936 yılında Haziran ayında öldü. Her ikisinin de ölümü şüphe altındadır. Zehirlendikleri iddia edilmiş, ama bu iddia hiçbir zaman ispatlanamamıştır. Gorki'nin cenaze töreninde tabutu taşıyanlar arasında Stalin ve Molotov da yer alacaklardır.

1938'de Buharin'in mahkemesinde Gorki'nin NKVD başkanı Yagoda tarafından öldürüldüğü itiraf edilmiştir.

Maksim Gorki'nin Kitapları Kitap Ekle

8,6/ 10  (934 Oy) ·  3.676 Okunma
8,3/ 10  (287 Oy) ·  1.199 Okunma
7,8/ 10  (48 Oy) ·  205 Okunma
8,2/ 10  (31 Oy) ·  91 Okunma
8,0/ 10  (18 Oy) ·  62 Okunma
7,9/ 10  (8 Oy) ·  39 Okunma
12. Yararsız Bir Adam (Halk Düşmanı)
8,5/ 10  (15 Oy) ·  32 Okunma
9,3/ 10  (8 Oy) ·  24 Okunma
9,3/ 10  (6 Oy) ·  23 Okunma
7,6/ 10  (7 Oy) ·  23 Okunma
9,1/ 10  (14 Oy) ·  22 Okunma
7,8/ 10  (9 Oy) ·  20 Okunma
8,7/ 10  (6 Oy) ·  19 Okunma
Bütün Kitapları Göster
Sadettin TANIK, bir alıntı ekledi.
 25 Haz 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

İnsan
İnsan ne şekilde yaşarsa, o şekilde düşünür.

Ana, Maksim GorkiAna, Maksim Gorki
Hakan kahraman, bir alıntı ekledi.
10 Nis 08:25 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kitap oku, ancak şunu unutma: kitap, kitaptır. Sen, kitapla değil, aklınla hareket et!

Ekmeğimi Kazanırken, Maksim Gorki (Sayfa 277 - İş bankası kültür yayınları)Ekmeğimi Kazanırken, Maksim Gorki (Sayfa 277 - İş bankası kültür yayınları)
Ferah, bir alıntı ekledi.
15 Şub 2015

''İnsanların ruhunu öldürüyorlar anne. İşte asıl cinayet bu… Utanılacak bir cinayet… Bir takım silahlar çıkartıyorlar, insanları öldürüyorlar ve bunu yapanlara devlet diyorlar.
Evlerine, sosyal statülerine ve paralarına hiçbir zarar gelmesin diye garip insanları harcıyorlar. Anlıyorsun beni değil mi anne? Halkın ruhunu kurutuyorlar ve hiç bir şey anlamaz hale getiriyorlar.''

Ana, Maksim GorkiAna, Maksim Gorki
Aysel, bir alıntı ekledi.
27 Mar 2015 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

"Her yürek kendi şarkısını söyler."

Ana, Maksim GorkiAna, Maksim Gorki
Sadettin TANIK, bir alıntı ekledi.
25 Haz 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Biliyor musunuz, çok yalnızım; dünyada hiç kimsem yok! İnsan susar, susar, ama bir gün gelir, ruhunda biriken şeyleri ansızın boşaltmaya başlar... O zaman da, ağaçla da konuşmaya razı olur.

Çocukluğum, Maksim GorkiÇocukluğum, Maksim Gorki
Sadettin TANIK, bir alıntı ekledi.
29 Haz 2016 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"Benim görüşüme göre bu dünyada elde edebileceğin bir zerre adalet yok."

Üçler, Maksim Gorki (Sayfa 152)Üçler, Maksim Gorki (Sayfa 152)
Aysel, bir alıntı ekledi.
06 Kas 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

"İnsan kalabalığını sevmiyorum, işte o kadar! Ben kendi halinde bir yaşam sürmeli, ıssız yerlerde yaşamalıyım, ama yaşanacak doğru dürüst ıssız bir yer de bilmiyorum."

Benim Üniversitelerim, Maksim GorkiBenim Üniversitelerim, Maksim Gorki
Sadettin TANIK, bir alıntı ekledi.
29 Haz 2016 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"Eğer bu toklar namuslu olsalar iyi. Ama hem karınları tok hem dolandırıcı olanlar nasıl adalet dağıtabilirler."

Üçler, Maksim Gorki (Sayfa 253)Üçler, Maksim Gorki (Sayfa 253)
Bütün Alıntıları Göster
Tuco Herrera, Çocukluğum'u inceledi.
 19 Kas 2017 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bu işsiz inceleme için anahtar kelimeleri ve isimleri veriyorum : PUNISHER VE FRANK CASTLE , METALLICA , ROCK MARKET , YADİGAR EJDER , ADİLE NAŞİT , ETİ PUF, LAFF A LYMPICS OLİMPİYATLARI VE GERÇEK KÖTÜLER .. BİR DE ÇİKOLATALI İRMİK TATLISI VE NÜKLEER TANDIR !!!

Sene 1990...9 yaşımda, belki bilemedin 10 yaşında falanım.. Trt 3 te rock market diye bir program var..Halen daha olduğu gibi o dönem de metal , müzik olarak değil deli işi olarak görüldüğü için gecenin bir yarısına koyuyorlar bu programı..Annem yatırıyor gece yarısı kalkıyorum ama sorun şu ki şimdiki gibi wireless kulaklıklar falan yok ..Hoş , kulaklıkta yok..Tv annemlerin odasına çok yakın.. Deliriyorum izlemek için ama sesi açsam uyanacaklar ,baskın yiyeceğiz ..İşin ucunda "z"opa var! Sesi kısıp dibine gömülüyorum bu kez de radyasyondan yeşeriyorum falan filan ..Yine böyle gecelerden birinde Metallica' nın One parcasının klibine denk geldim!! Okulda ismini duyuyoruz ama dinlemek nasip olmamış .. Yani o yoklukta 9-10 yaşında bir çocuğun ilk kez bu denli agresif bir müziğe denk gelişini size nasıl anlatayım bilemiyorum.. 3 uzun saçlı tip senkronize şekilde kafa sallıyor önünüzde..double cross u ilk kez duyuyoruz..Beynimden testere geçiriyorlar sandım ..Tel takıp elinizle gezdirdiğiniz dandik plastik arabaların Transformer 'lara dönüştüğünü düşünün.. Az kaldı aklımı yitirecem.. (merak edenler için : EVET O GÜN SESİ AÇIP, METALLICA' YA ÖZENİP, NE OLACAKSA OLSUN DİYİP, KAFA SALLAMAYA BAŞLAYINCA ,UYANIP O HALİMİ GÖREN ANNEM TARAFINDAN "İÇİNE ŞEYTAN GİRMİŞ BU ÇOCUĞUN" DİYEREK SAĞLAM BİR ZOPA YEDİK! İSYAN BAYRAĞI İLK KEZ O GÜN GÖNDERE ÇEKİLDİ..İLK KAN O GÜN DÖKÜLDÜ!!) Tabi o dönemler de , Metallica ' nın senfoni orkestralarıyla düetler dizip popcorna dönmeden önceki "KAFA KOPARDIĞI" , kuduz köpek gibi müzik yaptığı yıllar..Manyağı olduk..Bir dönem geldi "ingiliççe" öğrendik , sözleri çevirdik bi baktık ki total "protest" muhabbetler.. "Haksızlığa" karşı yazılmış sözler..Tabii yaş ilerliyor, her erkek çocuğu gibi biz de çizgi roman ve atari denen illeti tecrübe ettik conan , x-men ,spiderman derken Punisher ve Frank Castle ( büyüksün REİS!!) ile tanıştık..Ailesi ellerinden alınan ex- special forces elemanı psikopat bir marine (komando işte kardeşim).. Onun da payına "haksızlık" paydasına intikam düşmüş..Şimdi diyeceksin ki yahu arkadaş bize bunları neden anlatıyorsun ? Bunların Gorki ile ne ilgisi var .. Açıklayayım : Maksim Gorki de tıpkı bu yukarda adı geçenler gibi hayattaki payına "haksızlık ve adaletsizlik" düşmüş ve bu haksızlıklara karşı kalem oynatmış mücadele vermiş bir yazar..Bu bağlamda tamamıyla aynı hizaya denk geliyorlar..Yaklaşık bir saat önce Punisher' ın Metallica - One parcasıyla mixlenmiş trailerını görmeseydim daha uzunca bir müddet yazamıcaktım bu incelemeyi sanırım..Gelelim Maksim Gorki' ye..

Gorki ile tanışma faslım seneler evvel Ana adlı romanıyla oldu.. O dönemler nerden nasıl elime geçmiş olduğunu bilmiyorum , tam olarak hatırlamıyorum ama iskele yayınlarından çıkmış bu romanı alıp okumuş ve baya baya etkisinde kalmıştım.. Etkisinde kalmış olmam şu bakımdan önemli idi çünkü o dönemler hakkaniyet duygumuzun olmasına karşın apolitik bir cizgi üzerinde yürümekteydik .. Pek tabii o dönem de ( şu gün de!) metal dinliyor yine protest bir çizgiyi savunuyorduk ama görüşümüze bir ad koymamış idik .. İşte bu roman sayesinde ilk kez Emek - sermaye olayına sonuna kadar , tartışmasız bir kesinlikle haklı olan ile insafsız sömürünün yanında yer alan haksızın gözünden tarafsız bir gözle bakabildim .. Roman hoşuma gitmiş ama anlatımı pek sevmemiştim ..Onun da sebebini farklı ama rusça aslından iyi bir çeviri okuyunca anladım.. Siz siz olun ucuz yahni yiyeceğim diye dalağınızdan böbreğinizden olmayın.. Kitaba gelir isek .. Bu kitap Maksim Gorki' nin hayatını anlattığı 3 bölümlük kitaplar silsilesinin ilk kısmı..Yine Kemalettin Tuğcu roman kahramanlarını secdeye yatırıp , bunca bunalıma dayanamayıp overdose madde alımına koşturacak dramları çok küçük yaşta yaşamış bir çocukla girizgah yapıyor Gorki .. Düşünün ki 4 yaşında babasını kaybettiğini idrak dahi edemeyen Gorki, hiç farkına varmaksızın defin gününde babasının yağmur altında toprağa verilirken çamurlu sularla mezara yuvarlanan kurbağalara ne olacağını düşündüğünü aktarıyor sizlere .. Sonrasında anneanne tarafına hicret ..Kitap aslen bu bölümden sonra başlıyor diyebiliriz.. Kaşirinler olarak anılan ,iki dayısı ,yengeleri, dedesi ,anneannesi ve uşakları ile yanlarında çalıştırdıkları terkedilip evlat edinilen bir yetimden oluşan bu kötülükler silsilesi aile , tabiri caizse Laff A Lympics olimpiyatlarındaki GERÇEK KÖTÜLER takımı olup adeta kan kusturuyorlar ona.. Dayılara bakarsan biri YECÜC biri MECÜC..Dedeye gelecek olsan eli sopalı son derece psikopat ve acımasız bir kişilik ..Megatron'un eski Rusya' da yaşamış versiyonu..Kuzenler son derece sinsi ve sürekli kendisine tuzak kurarak falakaya yatırılmasına sebebiyet veriyorlar..Yalnız bu anlattıklarımın dışında bir kadın hayal edin: ANNEANNE..Burası ÇOK önemli !!

Kaşirin Nine için malzemeler :

1 adet Yadigar Ejder
1 adet Adile Naşit
1 adet Rapunzel
Bol miktarda Eti Puf (siyah olacak)
Azıcık dinlenin malzemeleri toparlayın gelin devam edelim..bu arada başka bir evrene uzanalım araya da fon olsun =) "ALL" Hail the dark-side!!! <3

https://www.youtube.com/watch?v=oZuwZiaW4kA

Geldiniz mi? OK!
Yadigar Ejder'in kalıbını , Adile Naşit' in kalbiyle marine edip ,Rapunzel' in saçlarını siyaha boyayıp kökünden kestikten sonra kulak memesi kıvamına gelen karışıma alabildiğince Eti Puf ekleyerek buzdolabında bekletiyoruz ..Oluşan karışımı HADRON ÇARPIŞTIRICISINA koyup reaksiyonu gözlemlemeye başlıyoruz..veeee 10 dakika sonra Kaşirin Nine hazır!! =)) İşte bu uzun saçlı altın kalpli KELİMENİN GERÇEK MANASIYLA DEV KADIN Gorki' nin evdeki tek koruyucusu .. Tüm bu anlattıklarım ışığında Kaşirinlerin evini bir NÜKLEER TANDIR , Gorki'yi de bu tandırda unutulan gereğinden fazla pişmiş ÇİKOLATALI İRMİK TATLISI olarak düşünün .. Çünkü anlatımı o kadar tatlı ve sade ,başından geçenlerse bir o kadar acı ve dayanılmaz.. Kısaca oku ya da oku kategorisindeki kitaplardan.. Bu işsiz incelememizin de böylece sonuna geldik CİCİŞLER ..Kısa tutayım dedim ama yine uzun oldu kusura bakmayın ..

Elzem Linkler:

Punisher trailer : https://www.youtube.com/watch?v=lIY6zFL95hE

Laff A Lympics Olimpiyatlarında hep kazansınlar istediğim ama bir türlü muvaffak olamayan gönüllerin şampiyonu GERÇEK KÖTÜLER :
http://img01.alkislarlayasiyorum.com/...sipsak/263751_12.jpg

Hadron çarpıştıcısı : http://www.btnet.com.tr/...-hadron-collider.jpg

Yadigar Ejder : https://instela-static.info/...ar-ejder--i12185.jpg

Anıl, Ekmeğimi Kazanırken'i inceledi.
 17 Şub 2017 · Kitabı okudu · 22 günde · 10/10 puan

Kitabı en sonunda bitirdim. İlk bölüm inceleme, ikinci bölüm ise bir öyküdür. Keyifli okumalar dilerim.

İlk Bölüm:

Maksim Gorki’nin bir eseri daha biter ve böylelikle onun gönlümde yükselişi tüm hızıyla devam eder. Bilemiyorum… Okuyacağım sürüyle kitap, tanışacağım onca yazar olacaktır lakin mümkün müdür? Gorki’nin samimiyetini, çocuksu ruhunu, masumiyetini, şahsına münhasır anlatımını bir başka yazar da görebilmek! Elbette diğer kitapları da beni derinden etkiledi ancak bu kitabı daha bir dokundu. Sanki bu kitabında Maksim’in ruhu kitabın içine saklanmıştı; kitabı her açışımda bu ruh özgür kalıyor ve benimle için için konuşuyordu.

Kitabımızın ana karakteri Aleksey’in çocukluktan gençlik yıllarına varan zamanını ele alır Ekmeğimi Kazanırken. Bu süreçte, zorluklar üst üste biner ve ağır bir yük olur Aleksey için. Tabi ki bu zorlukların ana nedeni insanlar ve onların zihninde ürettikleri Tanrılarıdır! Bu bizim bildiğimiz Tanrı değil elbette, bahsi geçen Tanrı, bazı insanların kendilerince izole ettiği bir Tanrıdır. Günümüzde de öyle değil midir? Herkesin kendine has bir Tanrısı vardır ve bu Tanrı herkesçe farklıdır. Öyle ki; bir insanın herhangi bir eyleminde bu Tanrı, onu ödüllendirirken aynı eylem için bir başkası adına ceza sebebi. Şunu da belirtmek isterim, ben Tanrıyı yargılamıyorum; yargıladığım husus insanlar ve onların zihnindeki kuruntularıdır. Neyse zaten bu durumu kitap içerisinde çok güzel izah etmiş Maksim; “Bir şey açık seçik ortadaydı: İnsanın gönlünce yaşamasını önleyen iki güç vardı ki, bunlar Tanrı ve insanlardı.”

Kitabın içeriğine dönelim; Aleksey çeşitli zor işlerde çalışmak zorunda kalır. Toplumun en alt tabakasının profilini, bu işlerde edindiği izlenimlerle çok iyi ve keskin bir anlatımla adeta okuyucuya çizer Maksim. Çizmek onun işidir ve bana göre edebiyatın ressamıdır. Size öyle detaylı ve hoş tablolar çizer ki hani derler ya, ‘alır okuyanı götürür farklı diyarlara’ diye işte bu taşımacılığın babasıdır Maksim A.Ş.

Ülkemizde Maksim’in kitapları pek okunmuyor. Okunmamasının birden fazla parametresi var yine bana göre. Bunlardan ilki, eserlerinde hep sistem eleştirisi vardır ki bu sistemin asla istemeyeceği bir durumdur. İkincisi, insanların zaten zor bir hayatı vardır ve iç karartıcı eserleri her insan okumak istemez. Üçüncüsü ise, diğer yazarların aksine anlatımında okuyucuyu tek yumrukla yere seren bir üslubu yoktur. Bunun yerine on beş round okuyucu ile dövüşür ve uzun soluklu bir kavganın sonunda okurunu yere serer. Ufak ufak durmaksızın yumruklarını indirir ve okur-bende de olduğu gibi- kitap bittiğinde güzel bir dayak yemişe döner.

Son olarak Maksim’in en sarsıcı yumruğunu sizinle paylaşmak isterim: “Biliyorum siz iyi uydurulmuş dehşet sahnelerinden hoşlanırsınız ama ben korkunç gerçek olaylar biliyorum, bunlar günlük yaşamın tüyler ürpertici olayları! Nasıl ve hangi dünyada yaşadığınızı anımsamanız için, o olaylara ilişkin öykülerle sizi şoke etme hakkımı kullanıyorum. Bizler, hepimiz pis rezilce bir yaşam sürüyoruz: İşte bu öyküler bunu gösteriyor. Korkunç gerçek, güzel yalancıların cicili bicili sözcükleriyle saklanamaz. Yaşama doğru gitmeliyiz. Yüreklerimizdeki insanca şeyleri yaşamamıza yansıtmalıyız!!!”


İkinci Bölüm:


Bir yandan kitap okuyor bir yandan da sıranın bana gelip gelmediğini kontrol etmek için sıra numaralarının sürekli değiştiği led ekrana bakıyorum. Sıranın gelmesine hayli var ve ben bu nedenle tekrar kitabımı okumaya dönüyorum. Tam kendimi kitaba verdim diyorum ki bu seferde telefonum çalıyor. Ekranda kayıtlı olmayan bir numara görüyorum. Aklıma, yaptığım iş başvuruları geliyor. “Efendim… tabii olur ne zaman? Demek Cuma saat on iki de. Tamam Tarihi Bozkurt Hanı. Tamam olur gelmezsem bildiririm. Teşekkür ederim, iyi günler.” Diyorum ve telefonu kapatıyorum. Tahmin ettiğim gibi yine bir iş görüşmesi içindi bu arama.

Bugün Cuma erken kalktım, iş görüşmesi için hazırlandım, sırt çantamı da alarak yola koyuldum. Son zamanlarda İstanbul da göçebe bir yaşam sürüyorum. Sırt çantamda birer adet diş fırçası ve macunu, bir adet kulaklık ve bunun yanında da dört yüz küsur sayfalık Gorki’nin kitabı olduğundan mıdır bilmiyorum çantamın ağırlığını hissetmiyorum. Metro’ya giderken diğer insanların peşi sıra yürüyorum. Gözüm sürekli etrafta. Her bir insanı inceliyorum, kimisi kısır iş döngüsüne girmiş uykulu gözlerle sanki programlanmışçasına verilen koordinatlara hareket ediyor, kimisi okuluna gidiyor, kimisi de benim gibi her şeyi anlamlandırmaya çalışıyor. Herkesin yaptığı tek ortak eylem ise şu nokta da yürümek. İnsanlar yürürken ayaklarının bastığı yerlerden toz, toprak havalanıyor peşi sıra gelen gölgelerinin üzerine siniyor. Zannediyorum ki benim gibi gölgeler de bir zorundalık olduğunu fark ediyor, kızıyor ancak el mahkûm sesleri solukları çıkmıyor.

Acelem yok görüşmem on ikide ve ben kitap okuyabilmek adına kalabalığın gitmesini bekliyor ve uygun bir yer arayışına giriyorum. İlk tren gidiyor, ikincisi gidiyor ve ben ancak üçüncüsünde kendime istediğim gibi bir yer bulabiliyorum. Sırt çantamı dizlerimin üzerine, onun üzerine de kitabı konumlandırarak Aleksey’in yarım kalan hikayesine devam ediyorum. Tren yavaştan hareket alıyor. Aleksey, bir gemi de işe girmiş çok küçük meblağlara canı çıkana kadar her gün çalışıyor. Bir diğer yandan burada çalışan insanlardan ve bunların sorunlarından bahsediyor. Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bir sıkıntı var diyor ancak ben nedense anlamıyorum, herhalde yaşamam gerek diyorum kendi kendime. Yolcular iniyor, biniyor kalabalık hiç azalmıyor. Tren kavisler çizerek yoluna devam ediyor. Bu esnada trenin camından fırsatını bulan küçük bir güneş ışını kitabımın üzerine düşüyor. Bir sağa, bir sola, bir yukarı, bir aşağı derken düşüncelerim dağılıyor. Evet ben şu anda trende olabilirim ama düşüncelerimle ben aslında gemideyim. Diğer insanların arasında bedenimi bırakarak tekrardan Aleksey’in yanına gemiye geçiyorum...

Nihayet belirtilen tarihi hana geliyorum. Kapıda duran güvenlik, sanki biri tembihlemişçesine yüzüne uymayan maskeyi gizleyemeden ve yaratılışına bir o kadar ters olan yüz ifadesiyle benden kimliğimi vermemi rica ediyor. Kimliği uzatıyor, ziyaretçi kartını alarak bir üst kata çıkıyorum. Danışmadaki bayan beni bekleme odasına alıyor. Odadan çevreye göz gezdiriyorum ve ofiste çalışanlara gözüm takılıyor. Her biri hayat heyecanını sekiz saatliğine bir kenara bırakmış, birer makine edasında bilgisayar başında, çalışma ve işleme prensibi anlamında bir bilgisayardan farksız olarak zaman geçiriyorlar. Arada birkaçı kalkıyor çay, kahve alıyor ve tekrar aynı noktaya konumlanıyorlar. Garip bir duyguya kapılıyorum. Sanki bu bekleme odasında yaşayıp ihtiyarlamışım gibi geliyor bana. Yarın, gelecek hafta, gelecek kış, gelecek yıl burada neler olacağını şimdiden biliyorum.

İşe alım uzmanı yanıma gelirken sahte bir gülüşle hoş geldiğimi söylüyor. Halbuki hiç hoş değilim, hiçbir yere de nedense ne hoş gelebiliyorum ne de hoş gidebiliyorum. Uzman olan bu kadın (patronların kendilerini iyi hissetmeleri için taktığı sıfatlardan birisi olsa gerek bu uzman sözcüğü ki bu sıfatlar işçiler arası sınıf farklılığını yarattığı çok aşikâr.) orta yaşını çoktan geçmiş, kilolu denecek kadar bulunduğu ortamda yer kaplayan, yüksek numaralı gözlüğü ile zar zor etrafı görmeye çalışan her işçi gibi bir varlık. Neyse odasına geçiyoruz ve bana iş için aradıkları nitelikleri sayıyor. Şu olacak, bu olacak derken yaklaşık bir beş dakika geçiyor. Kendimde olanı anlatıyor ve yapabileceğim işlerden bahsediyorum. Sonrasında sormak istediğim bir şey olup olmadığını soruyor. Maaş aralığımı, iş başvurusunda belirtmiştim ama yine de merak ettiğimi ifade ediyorum. Kadın, aslında ilk görüşme de böyle bir politikaları olmadığını ancak yine de bu politikayı bir defalığına çiğneyeceğini önden söyleyerek, maaş aralığının bin beş yüz ile iki bin arasında olduğunu ortalığa tükürüyor. Zaten bu tarz hiyerarşilerden nefret eden birisi olarak gerginliğim ve öfkem hat safhaya ulaşıyor. Ellerimin titremesini kontrol edemezken bir yandan da sağ gözüm seğirmeye başlıyor. Vücudum, zihnimden önce isyan etmeye başlıyor. Maaş aralığımın bilinmesine rağmen hem vaktim çalınmış hem de bu pis düzende oyununun bir parçası olmuştum. Zihnim gidip geliyor. Gerçek ile gerçek olmayan arasındaki çizgiyi kaybetmeye başlıyorum. Bulunduğum konumdaki her nesne hareket ediyor, yer değiştiriyor ve farklı bir hal almaya başlıyor. Kafamı kaldırıp çevreme göz gezdirme gereksinimi duyuyorum. Masalarının başında oturan çalışanların, bileklerinden masanın demir bacağına yaklaşık olarak onar metrelik zincirlerle bağlı olduğunu görüyorum. O kadar çabuk zayıflamışlar ki kemiklerini sayabiliyorum. Halbuki bu kemikleri sayılabilen kolları tutan masaya bağlı olan zincirler değildi. Zannediyorum ki bu insanların başka yerlerinde, görünmeyen daha başka zincirler vardı. Ofisin en güzel odasından takım elbiseli bir adam çıkıyor. Öyle ki nereden baksam üç yüz kilo ağrılığında olan bu adamın eni ve boyu neredeyse eşit. Sanki bir taraf zayıflarken bir taraf şişmanlıyordu. Bu defa, karşımda oturan kadına kayıyor gözlerim. Onun görünüşü daha ilginç geliyor. Yüzü kararmış gözleri büyümüş vaziyette elindeki kelepçeli zinciri sallayarak bana bakıyor ve bir şeyler söylemeye çalışıyor. Çok ani olarak kendime geliyorum. İyi misin diye soruyor uzman kadın. Ben okumaya başladığımdan beri iyi olamıyorum bunu kesinlikle bilmiyor, bilemez de. Keşke okumasam diyorum! Hep kitap okumaktan ileri geliyor bunlar. Evet evet bundan sonra okumayacağım, bunlara hiç gerek yok diye geçiriyorum aklımdan. İyim teşekkür ederim. Ancak benim maaş aralığım başvuruda belliydi buna rağmen beni buraya kadar yordunuz diyorum. Biz ne olursa olsun yine de adaylarla görüşmek istiyoruz diye karşılık veriyor. Ama biz adaylar istiyor muyuz neden bu kadar umursamazsınız diye gerginliğimi atmak üzere konuşmaya devam ediyorum. Atladığınız bir şey var bayım; bizim bu vereceğimiz maaş tamamen yasal, yani sigortanız bu aralık üzerinden yatacak diyor. Benden kanunsuzluğu bir tatmin nedeni olarak görmemi mi istiyorsunuz diyorum öfkemi atmak bir kenara dursun öfkem, giderek artmaya devam ediyor. Sizin için, çocuklarınız için, etki ettiğiniz tüm insanlar için üzülüyorum. Bu modern köle sisteminde ki hiyerarşide kendinize bir yer bulduğunuzdan, bu olanlar sizi rahatsız etmiyor. Rahatsız etmemek bir kenara insanları, bu sisteme dahil etme adına müthiş bir çaba içerisindesiniz. Bence siz bu sistemi kuranlar kadar kötü bir insansınız diyorum. Son olarak paralel evrende orada o maaşı kabul edip zincirleri kollarına takan bir ben bırakıyor ve ayrılıyorum odadan, ofisten, tarihi handan.

Geldiğim yolun aynısını geri tepiyorum. Metro sakin, kalabalık azalmış kendime rahatça bir yer buluyorum. Elim istemsizce çantama oradan da kitaba gidiyor. Aleksey düşüyor aklımın en derin kuyusuna ve onu anlamaya başladığımı hissediyorum. Biliyorum çok radikal bir karar almıştım ancak daha radikal bir karar alarak tekrar okumaya başlıyorum. Kitap henüz bitmedi ancak bu yazımı oluşturmam için bir neden oldu. İyi ki edebiyat var diyorum ve okuyan herkese teşekkür ediyorum.

Anıl, Ana'yı inceledi.
 20 May 2017 · Kitabı okudu · 10 günde · 10/10 puan

“Asık suratlı, kasları hala yorgun insanlar, ürkütülmüş hamam böcekleri gibi dışarı fırlardı külrengi evlerden… Asık suratlı, kara bacalar, mahallenin üstüne kaldırılmış kalın sopalar gibi gökyüzüne doğru yükselirdi… Akşam olup da batan güneşin kızıl ışınları pencere camlarını tutuşturunca, fabrikanın taş karnı kusmuk gibi dışarı atardı öğüttüğü insanları… ”

Maksim Gorki, eserine işte bu fabrika ve işçi betimlemeleri ile hoş geldin diyor okuyucusuna. İlk andan anlaşılıyor kitabın nasıl ilerleyeceği… Anlıyorsun anlamasına ama her şey anlamak ile bitmiyor ve bazı şeyleri mantıkla, bilgiyle çözemiyor insan ve bu sebeple insan bazen yüreği ile bakabilmeli… Ve tarafını seçmeli; eli sopalı güçlüden yana mı olmalı yoksa haklı ancak güçsüzden yana mı?

Kitabı okurken bir anlamda yazar sizi taraf seçmeye mecbur kılıyor. Bir yanda zenginin düzeni devam etsin diye elini kana bulamaktan çekinmeyen insanlar, diğer yanda sevgi ve inançla hak arayan bir tutam insan topluluğu. Evet azlar ama cesurlar ölmekten korkmuyorlar. Konu buralara gelmişken işte o efsane söz zihinler de vuku buluyor.

“Elbet bir bildiği var bu çocukların. Yoksa, kolay değil öyle genç yaşta ölmek!”

Dedim ya anlamak mühim mesele ancak asıl mesele inanmakta. Bunun tam tersi de oldukça tehlikeli çünkü bilgisiz körü körüne inanmak; bir başkasının vicdanına sığınan topluluklar doğurur. İnsanlar kötü olmaktan çok aptaldırlar bu nedenle düşünmeden, sorgulamadan eylemlerde bulunan insan toplulukları, her zaman insanlık için en büyük tehdidi oluşturur. Okumak, bilgi edinmek sonrası haklı olduğuna inandığın davanda sonuna kadar savaşmak ve insan olduğunu hatırlamak gerek.

Hayat on sekiz yaşına kadar güzelmiş sonrası tamamen tutunma çabasıymış. Kim demişse ne kadar da doğru demiş. Yaşım yirmi altı ve ben tam sekiz senedir korkarak hayata tutunmaya çalışıyorum. Dört sene üniversite okudum, bu süreçte; aman Anıl sağa sola bulaşma okulunu bitir işine bak, normal bir insan olmak zor değil dedim kendi kendime. Ne olduysa sustum fikrimi dahi paylaşmadım bu süreçte ve tüm haksızlığa hukuksuzluğa sessiz kaldım bir de o zamanlar suç ve cezayı okuyordum nasıl olduysa buna rağmen sessiz kalabildim. Neden peki? Yarın bir gün bana bulaşmasınlar diye hep kendimi, ailemi düşündüm. Üniversite de bu bencilce düşüncem beni geçici müddette haklı çıkardı diyebilirim yani kazasız belasız okulumu bitirdim.

Sonrasında ne mi oldu? Bu sessizlik, esasen diğerlerinin çığlığı da diyebiliriz, bumerang gibi döndü dolaştı ve en nihayetinde beni buldu… Bir bilgisayar öğretmeni olarak mezun olmuştum ve diğer arkadaşlarım gibi bir sene bilemedin iki sene kpss’ye çalışacak sonrasında öğretmen olup hayatımı sessiz sedasız sürdürüp gidecektim. Yaşamam gerek ya işte, gittim sağda solda iyi olan birkaç firmaya iş başvurusunda bulundum. Türkiye genelinde iyi sayılabilecek bir kamu kurumunda iyi bir maaşla işe başladım. Tabi bu süre zarfında ülkemde çığlıklar giderek artmaya devam ediyordu, bense susmaya… Susuyorum ama hiç mutlu değilim, işimin bürokratik yanı bir kenara çalışanlarının çoğu mühim adam. Gogol’un Palto’sundaki gibi… Orada nelere şahit olmadım ki; ülkemde binlerce genç hayaller kurarak bu firmaya girebilmek için ne zorluklar çekerken, işe alınan yanlı insanları gördükçe mutsuzluğum katlanıyordu ama ben susmak zorundayım. Şahit olduğum bir olayı daha şu an yazıyorum ve siliyorum. Yani ben hala korkuyor ve her şeye rağmen susabiliyorum helal olsun bana…

Susarak yıllar geçti… Ve bir gün kaçınılmaz olan gerçekleşti ve sıra bana geldi. Benle alakalı inceleme yapılmış ve sonuç olarak ele avuca gelir bir done bulamayınca da; senin işe girdiğin zamanda şu anda düşman olduğumuz yapı olduğu için “Hakkınızda duyulan şüphe gereği iş akdiniz fesh edilmiştir.” Gerekçeli bir kağıt ile işime son verildi… Yani yönetimi onlara veren değil, yönetimde işe giren ben suçlu oldum. Neyse sessizliğimin karşılığı olarak keyfe göre işten atılma ile ödüllendirildim.

Ben bu olayın sadece işten çıkartılmakla kalacağını düşünürken asıl gerçeği, hemen herkesin ben susarken karşı karşıya kaldığı bu dış dünyada suratıma inen bir tokat edasında kavradım. Bu gerçek ne mi? Bir referans olmadan birikimin ne olursa olsun herhangi iyi bir firmadan kapı içeri dahi alınmayacağın gerçeği, özel sektörün taşeronlaşmasıyla vatandaşın kanını nasıl emmeye çalıştığı gerçeği… Neyse ben sustum hak ettim vesselam… Yarın formaliteden kpss ye gireceğim. Umutlarım, hayallerim bir kitapçığa ve mülakata bağlı. Kitapçık hallolur da mülakat nasıl olur bilmem…

Bu arada kitabı okumadan ölmeyin.

Semih, Çocukluğum'u inceledi.
 13 Mar 20:45 · Kitabı okudu · 3 günde · 7/10 puan

Çokça duymuş olmama rağmen bu zamana kadar hiç Maksim Gorki okumamıştım. Dolayısıyla hayatını da hiç merak etmedim. Peki ama Maksim Gorki'nin bu otobiyografik eserini neden okudun o zaman diye sorarsanız, sebebim tamamen şudur:

Gorki'nin Çocukluğum isimli bu kitabını, değerli arkadaşım (Yoksa "gönül dostu" mu demeliydim? Bu aralar çok meşhur da sitede...) fazi'nin #26348782 incelemesinde yazdığı: "Anneanneden bahsetmezsem sanki incelemem eksik kalacakmış hissini taşıyorum. Eksik kalmasın... Anneanne ile büyüyen ben, Gorki'nin anneannesine duyduğu koşulsuz sevgiyi kalbimle hissettim. Anneannesinin korumacı duruşunu, verdiği değeri, yumuşacık kalbini okumak duygulandırdı beni. Sanki karşımdaydı Kashirin. Anlattığı her hikayeyi sevgiyle okudum." paragrafı sebebiyle okuma kararı verdim.

Ben de anneannesi ile büyüyen biriyim ve anneanneler konusunda son derece hassasım. Bu sebeple kitabın beni kesinlikle etkileyeceğini düşündüm. Bazen tek bir cümle bile sizi o kitaba çekebilir ve okumanıza sebep olabilir. Fazi'nin cümleleri hafiften kalbimi titrettiği için de kararlı bir şekilde siparişimi verdim ve okumaya başladım.

Kitap, Aleksey Maksimoviç Peşkov isimli 5 yaşındaki kahramanımızın babasının öldüğü günü betimlemesi ile başlıyor. Bu başlangıcın son derece çarpıcı bir başlangıç olduğunu bu noktada hemen kabul etmeliyiz. Babasının ölümüyle Aleksey anneannesinin ve dedesinin yanına yerleşiyor ve akabinde annesi de Aleksey'i çeşitli sebeplerden ötürü terk ediyor. Kitap hep bu çerçevede Aleksey'in yaşadıklarını bize aktararak ilerliyor.

Öncelikle anneannesi ile büyüyenler bilir ki, en büyük zorluk anneanne ile torun arasındaki nesil farkıdır. Çünkü aradan bir nesil çıkarılmıştır ve anneannenin öğütlerini çocuk anlayamaz; çocuğun beklentilerini ise anneanne anlayamaz. Aleksey başından beri böyle bir anlamama ve anlaşılamama derdi ile karşı karşıyadır.

Bu ailenin içerisinde sürekli ölümlerle ve en sevdiklerinin ölümüyle yüzleşmek zorunda kalır küçük kahramanımız. Dayılarından ve dedesinden şiddet görmediği gün yok denecek kadar azdır. Hatta bu neviden bir şiddet karşısında en yakın arkadaşı olan "çingenecik" gözleri önünde can verir. Bir çocuk için hayli ağır bir yüktür en yakın arkadaşının ölümünü izlemek...

Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de annesinin gözleri önünde ölümünü izler Aleksey Maksimoviç Peşkov. Bir çocuk daha fazla ne yaşayabilir ki diye sormadan edemedim kitabın bu kısımlarında...

Esasen ben otobiyografileri ve otobiyografik eserleri okurken genellikle sıkılırım. Bile bile lades demiş oldum bu kitabı okuyarak; ama asla pişman olmadım. Gorki'nin hayat hikayesini değil de anneannesi ile olan bağını daha çok önemsedim hep okurken. Bu sebeple de kitaba ilişkin "okuyun" veya "okumayın" diyemiyorum. Benim bakış açım oldukça farklıydı çünkü. Herkese keyifli okumalar...

ANIL AKCAN, Benim Üniversitelerim'i inceledi.
 13 Ağu 2016 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Gorki Gorki Gorki. Bir yazarın ilk kitabını okuduktan hemen sonra tüm yazdığı kitaplarının okunması, o yazarın gerçek yaşamla ne kadar iç içe olduğunun kanıtıdır kanımca. Gorkinin mürekkebi süt tatlıları gibidir. Yedikçe yersiniz; yumuşaktır, hafiftir, nettir ve gerçektir. Realizm denince ilk akla gelenlerdendir. Gorki fakirdir, hor görülmüş bir yaşamı vardır, acının kendisidir. Acı insanı olgunlaştırır. Gorki de olgundur. Aleksey, kitapta somut ruhlar içinde soyut kalmaya çalışan asil bir ruhtur. Ruh olması gerektiği gibi soyut olmalıdır.
Olacakların olmaması için olması gerekenleri bilmek gereklidir. Aleksey bence ne olması gerektiğini biliyor fakat toplumunun, çağın hastalığı olan "kibir" i yüzünden bunu onlara anlatamıyor, sessiz çığlıkları içinde büyüyor.

İyi okumalar...

fazi, Çocukluğum'u inceledi.
 11 Oca 10:16 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Gorki ile yıllar yıllar önce edebiyat dersinde ödev olarak verilen "Ana" kitabı sayesinde tanıştım. Yeri doldurulamaz, hafızamdan silinmeyen izler bıraktı bende Ana. Sonra devam ettim Gorki okumaya. Ve her kitabında onu daha çok sevdim.

Bu yıl bir türlü fırsat bulup okuyamadıklarımı okuyacağım derken, Çocukluğum geldi aklıma. Yine Modern Klasikler'den okumayı tercih ettim. Üçleme olan Gorki otobiyografisinin ilk kitabında bu denli etkileneceğimi beklemiyordum doğrusu.

Küçük yaşta babasını kaybeden, sonra annesi ile arasındaki bağı yitiren, anneannesi ve dedesi ile yaşamak zorunda kalan, her çocuğun acımasızca dayak yediğine inandırılan, ezilen, çevresinde birçok ölüme şahit olan, oradan oraya sürüklenen Aleksey Maksimoviç Peşkov... Okuduğumun kendi hayatı olduğunu, bunca ölümü ve sefaleti onun çocukluk çağında yaşadığını bilmek çok etkiledi beni.
Bir diğer husus da Gorki'nin anneannesi ve dedesinden dinlediği Tanrı'yı anlamaya çalışması, Tanrı'nın "vicdanlı" mı "gaddar" mı olduğuna karar verememesi ve sürekli bunu sorgulamasıydı. Bu sorgulama kitap boyunca devam etti, sonu yoktu ailesindeki Tanrı inancının.

Anneanneden bahsetmezsem sanki incelemem eksik kalacakmış hissini taşıyorum. Eksik kalmasın... Anneanne ile büyüyen ben, Gorki'nin anneannesine duyduğu koşulsuz sevgiyi kalbimle hissettim. Anneannesinin korumacı duruşunu, verdiği değeri, yumuşacık kalbini okumak duygulandırdı beni. Sanki karşımdaydı Kashirin. Anlattığı her hikayeyi sevgiyle okudum.

Her anı yoksullukla, zorluklarla geçen ama o kadar zorluğun arasında bile sevmeye yer bulabilen bir insanı okudum. Ekim Devrimi'ne katılan, Çar rejimine karşı hep dik duran, idealist ve sosyalist Gorki olma yolunda etkilendiği birçok şeyle karşılaştım otobiyografide.
Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim'i de okumak için sabırsızlanıyorum. Tavsiyemdir :)

Şinka, Ana'yı inceledi.
07 Tem 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Bir yanda 1917 Rus devrimi öncesi yazılan bir kitap, diğer tarafta 2017de yaşanan gerçekler...
İki farklı ülke ve yaşanan ortak insalık sorunları.

Anlatacaklarım için eserle ne alakası var demeyin. Kitabı okuduğunuz zaman parmak bastığım yarayı göreceksiniz. Yani ben öyle umut ediyorum...

Flaubert, hissederek yazmak için Emma'nın arseniğinden içmişti. Bense Ana'yı hissetmek için tam da sibirya soğuklarının yaşandığı bir ocak ayında fabrikaya işçi olarak girdim. (tam bir delilikti.)Anlayacağınız kitabı okumakla kalmayıp yaşadım satır satır...

Elmek kavgası, yaşam mücadelesi, alın teri, insanca yaşama isteği, özgürlüğe susamış insanlar ve iliklerime kadar hissettiğim soğuk...

Pelageya'yı Pavel'i Nataşa'yı ve insanca yaşama mücadelesi verenleri anlamam için birkaç gün yetti de taştı aslında ama bir ay katlandım.
Her an Pavel'in hazırladığı bildirilerden biri cebime sokuşturulacakmış ya da yemek dağıtılırken kirli yamalı elbisesiyle Ana, kulağıma yoldaşların toplanacağı yeri fısıldayacakmış gibiydi. Bembeyaz kara sinmiş fabrika dumanını ezerken gözlerim duvarları taradı ufacık bir iz aradım. Boştu. Burada herkes kaderini kabullenmişti.

Kulağımda hâlâ devam eder yoldaşların hak ve özgürlük şarkıları...
Doymak bilmeyen sürekli homurdanan makinelerin dişleri arasında öğütülen ömürlerin çığlıkları...

Ciğerlerine sinen pis koku, çelikten sert soğuk, titreyişler, yorgunluktan yerlerde sürünen bedenler, uykuya hasret halkalı gözaltları... Bitmeyen ama durmayan da zaman...

Lapa lapa kar yağıyor ve kapısı olmayan bir yerde sırılsıklam tere batarak çalışıyorduk. Tam iki ay boyunca atlatamadım yakalandığım hastalığı. Birde işçilerimizin can güvenliği bizim için çok önemli gibi baba laflar ettiler girişimde. Laf laf laf... Evet, sadece canımız sağdı...
Çay içerek bile ısınmaya vaktim hiç olmadı.Sigara dumanları arasında nefes almak, alamamakla eşitti. Küfürler eşliğinde hikâyelerini anlatırken benim şaşkın bakışlarım yadırganıyordu. Çünkü bir kadının dövülmesi, ona ve yedi sülalesine sövülmesi olağan şeylerdi. Her şey normal anormal olan bendim yani.

Bir tarafta eşi tarafından içip içip dövülen, sövülen ve bunu olması gerekenmiş gibi benimseyen romanımızın kahramanı Palageya
diğer tarafta ise bugünün kadınları...

2017 yılında moraran bedeninin acısına katlanamadığı için boşanmak isteyen ve bıçaklanan 18 yaşındaki çocuk,
15 yaşında babası tarafindan SATILAN bir başka çocuk,
14 yaşında tarla ile TAKAS edilen yediği dayaklara, kemiklerinin kırılmasına dayanamayarak nihayet boşanabilen ( şu an 34 yaşında)üç çocuk annesi,
24 yaşında kocası tarafından kendi yatağında aldatılan ve kendin yetmezmiş gibi arttığını da mı getirdin, diyerek baba evinden de çocuğuyla kovulan kadın, evlenmeyi kurtuluş sayan masumlar ve daha ne yaşantılar ne acılar...

Kısacası her dokunduğum yürekten bin bir hüzün işittim.

Eksik ödenen maaşlar, umursamaz memurlar, hakaretlere maruz kalan fakat onurları kırılmaktan artık bunu hissedemez olan emekçilerimiz...
Yediği bir lokması zehir olarak geri gelen
ekmek telaşına düşmüş ruhları sevgiye, umuda aç insanlarımız...

Burada yaşam; doymak,uyumak ve çalışmaktan ibaret.
Yaşananları görerek, bilerek yoluna öylece devam etmek en acısı da hiçbir şey yapamadan sadece susmak. Susarak yaşananlara isyan etmek.
Kitabı okurken ve fabrikada geçirdiğim günler boyunca sürekli şu mısralar düştü dilime:

ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak
nasıl çıkar
karanlıklar aydınlığa
Nazım Hikmet Ran

Pavel susmamıştı inandıkları uğruna, davası uğruna yanmıştı. O da gençti, onun da sevdiği vardı ama o başkaları aydınlansın diye yanmayı seçmişti.

Peki, YÜZYIL sonrası değişen ne?
Teknoloji almış başına gitmişken biz insanlığın neresindeyiz?

Kitabı mutlaka okuyun ama benim gibi tatmaya çalışmayın. Sindirmek uzun zaman alıyor. Çıkan sol baş parmağım da anı olarak kaldı. Ne zaman bir bisküvi alsam elime acaba ne acılar dinledi diye düşünür oldum.
Kitaptan bir iz bırakarak son vereyim artık.

"...tek istediğimizin karnımızı doyurmak olmadığını, insanca yaşamak istediğimizi anlatmalıyız."

Anlatalım birgün birileri bizi duyana kadar anlatalım; o insanların sessiz çığlıklarının sesi biz olalım!..

°Yağmur M°, Çocukluğum'u inceledi.
 13 Oca 21:59 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 9/10 puan

Yine bir kitap aldı götürdü beni ve hiç bilmediğim mecralarda bıraktı.Maksim Gorki'nin diğer eserlerini okumadan rahat edemeyeceğim anlaşılan.

Bir insanın çocukluğunu okursunuz da artık onu nasıl sevmezsiniz veya ilgi duymazsınız?.
Bir çocuğun hayatı dinlediği masallarla anlamlandırmaya çalışması; sevdiklerinin yanıbaşında uysal bir kedi gibi sevilmeyi beklerken, onlara zarar verebileceğini hissettigi insanlara öfkesiyle bir kaplan kesilişi; anlatıp geçtiği akılalmaz acıları,  ama uzun uzun betimlediği huzur bulduğu anları...
Hepsi bu yaşanmışlıkların sonraki hayatındaki izdüşümlerini öğrenme merakında bırakıyor insanı.

Bir yandan Aleksey' i dinlerken bir yandan o zamandaki Rus aile yapısı, insanların karakteristik özellikleri  ve hayat tarzları hakkında fikir sahibi oluyoruz.

"Daha sonraları anlamıştım ki, hüzünlü ve yoksul bir yaşam yaşayan Ruslar, dertlerini kendine eğlence yapmışlardı. Acılarıyla çocuklar gibi oynuyor ve hiçbir utanma duymuyorlardı.
Günlük yaşamın durgunluğu içinde mutsuzluk bir eğlence. Silik bir yüz üstünde bir çizik bile bir süstür."

Böyle bir ortam...Bu kitaptaki her bir kişilik psikolojik olarak incelenmesi gereken bir.vaka. Anne, dede, büyükanne, dayılar ... Özellikle sefkat timsali büyükanne ve dengesiz, acımasız dedesi.
Her ikisi de kendi Tanrısını kendi karakteri üzerinden vurgulayan, kendi çaplarında dindar insanlar. Alexey ise onların ibadetlerini izleyip ,sürekli cezalandıran dedesinin öfkeli Tanrısıyla , büyükannesinin içini döktüğü, kendince daha güzel bulduğu diğer iyi kalpli Tanrıyı karşılaştıran bir çocuk.

Aleksey'in karakteri ve inanç dünyasi iyisiyle kötüsüyle bu insanların atmosferinde inşa edilirken, başka bir kitabında geçen şu sözü ,hayatı boyunca bu inanç konusunu hiç es geçemediğini gösteriyor:

"Çok düşündüm.Bu sözlerim 40 yıllık bir düşünmenin ürünüdür.Ateist olmayi cok istedim.O zaman başıma buyruk yaşayacak kimseye hesap vermeyecektim.Ama olmadı.Çünkü evrendeki müthiş düzen beni inanmaya mahkum etti."

Ben ise bu sözlerinin arkasında büyükannenin arttığı sevgi tohumlarını gördüm.

Bizleri kendi doğrularına inanmaya zorlayan, aksi takdirde acı çektirmekle tehdit eden insanlara ve fikirlerine ,haklı olduğu noktalar olsa bile savunma mekanizması gelistiririz. Oysa hayat tecrübeleri ve doğrular sevgi ambalajıyla sunulsa, iradi olarak kalp kapılarımızı kapatsak bile, o sevgi, çeperlerden, bosluklardan içeri süzülür,sessizce etkisi altına alır bizi. Aciz kaldığımız zamanlarda da farketmeden o sevgi kırıntılarına yapışır, onlardan güç almaya çalışırız.
Işte Aleksey'e herkes kendince bir terbiye methodu uygularken; zafer, ona  sevgiyle yaklaşan  büyükannesine aitti.

Maksim Gorki'nin oğluna ithafen kaleme aldığı bu otobiyografisinin yazılma amacını belirttiği cümleleri ise kitapta sizleri neler beklediğinin özeti:

"Vahşi Rus yaşamının o kurşuni iğrençliklerini hatırladıkça bazen soruyorum kendime: “Günümüzde bunlardan söz etmeye değer mi acaba?” Ve aynı anda daha da güçlü bir inançla cevap veriyorum kendime: “Evet, değer! Çünkü yaşandı bunlar, hepsi aşağılık gerçeklerdir, günümüzde hâlâ da varlar. Belleğimizden, insanların ruhundan, ağır ve yüzkarası yaşamımızdan silinip atılması için de sonuna kadar bilinmesi gereken gerçekler...”

İyi okumalar dilerim.

°Yağmur M°, Ekmeğimi Kazanırken'i inceledi.
 18 Oca 00:25 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 8/10 puan

Maksim Gorki'nin otobiyogrofik üçlemesinin 2.kitabı.

Hayatının 10 yaşına kadar ki bölümünü anlattığı(Çocukluğum) u okurken bu kadar ayrıntıyı ,nasihatleri nasıl  hatırlayabiliyor diye düşünürken,  10 -15 yaş aralığını anlattığı bu kitabının hacminin, öncekinin 2 katı olması pek şaşırtmadı. Ayrıca Çocukluğum'a yaptığım incelememde(#26409705)
acaba dini yönünü çok mu abarttım diye düşünürken, bu kitabın ilk sayfalarında, bir marksist olan ve arası Lenin'le iyi olan Gorki'nin, dine verdiği önem ve hristiyanlıkla marksizmi bağdaştırma çabası, "Marksizmden sapma" olarak görülüp eleştirildiği ve zamanla araya soğukluk girdiği bilgisiyle karşılaştım.

Kitap genel olarak Gorki'nin, gençlik çağına adım atarken Tanrı, teslis inancı , Rus toplumunda kadına verilen değer, ölüm, sömürülen ve itibarsizlastirilan işçiler konularına yoğun bir sekilde değinerek ,karşılaştığı insan tiplemeleriyle, yaşadıklarını anlamlandırarak bir mantık kurma çabası  üzerine.Şöyle ki:

*Kadınların; "Tanrıyı bile kandıran Havva Ana'nın" soyundan geldiğine inanılır, her türlü kötülüğün kaynağı olarak görülür, dövülür, hakaret edilir, eğlence aracı olarak görülürler. Kadınlar da artık bu durumu kabullenmiş ,kendileri dahi hemcinslerine acımasız davranır,alaya alır,hesapsızca dedikodular yapılır,küçümsenir.

Ve Gorki sorar:Peki annem...ya büyükannem?
Onlara bu değeri yakıştıramaz.

*Kendini tüm maddi şeylerden soyutlamasını, dünyayla bağını koparmasını ve Tanrıya adaması gerektiğini söyleyen rahibin, beyaz bakımlı elleriyle, kendi parçalanmış ellerini karsılaştırır ve sorar:

Peki ya Emek...Geçim...Alınteri?

*Gününü gün et, hayatı ve insanları pek kafana takma, eğlenmene bak diyenlere sorar:
Peki ölüm?Ya sonrası?

*Dilinden tanrı kelimesi düşmeyen, ahlaklı görünüp hırsızlığı karakter olarak benimsemiş sürekli birbirinden çalan işçiler ve patronları görür.

Peki ya ahlak?..Hak?...Hukuk diye sorar.

Zamanla Dostoyevski'nin  Budala'sına dönüşür.Öyle de muamele görür.

"Hayat, ruhumdaki en iyi şeyleri inatla ve kabaca siliyor, onların yerine alay edercesine birtakım çirkinlikler koyuyordu. Hayatın bu zorbalığına karşı kızgınlıkla ve inatla direniyor ve herkesle aynı ırmakta yüzüyordum, fakat su benim için daha soğuktu ve diğerleri gibi su üzerinde kolayca duramıyor, ara sıra suyun dibine battığımı sanıyordum."

Ve kitaplarla tanışır.
"Bir kitabı bitirdikten sonra kendi hayatımıza döneriz; ancak artık farklı biriyizdir" diyen  Alain de Botton'u bir kez daha haklı çıkartır.

Olayları anlatırken Gorki, arada kesip  hayat felsefesine değiniyor, yaşadıklarını yorumluyor.Bunu yaparken,çocukken çektiği bedeni acılara artık düşünce sancıları da eklendiği için ,kimi zamanlar hüzünlü kimi zamanlar da muzip betimlemeler yapıyor.Ama henüz düşünceleri netleşmemiş olduğundan, onunla beraber bizler de toplumun genel havasını en yalın haliyle görme fırsatı bulup, sorulara cevaplar arıyoruz.Gerçekten onu tanımak istiyorsanız sıkılmadan okuyabileceginiz bir kitap.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Kitabi bitirdikten sonra aklımda birçok soru işareti oluştuğu için "Rus toplumunda kadın" konulu bir araştırma yapma gereği duydum.

Kitabin sonunda fihrist bölümünde şöyle bir bilgi yer alıyor.

*Hıristiyanlık, Rusya’ya Yunan papazları tarafından sokulmuştur. Ülkede yaygın ve yürürlükte olan din kitapları, Yunanca’dan çevrilmiş elyazması kitaplardı. Bu din kitaplarını, çoğu cahil olan Rus papazları Rusça’ya çok kötü çevirmişlerdi. Bu yüzden Hıristiyanlıkla hiçbir ilgisi olmayan birçok saçma sapan inançlar ve gelenekler, Rus Kilisesi ve Rus halkı arasında yayıldı. Nihayet 1655 yılında Moskova Patriği Nikon, bütün din kitaplarının çevirilerini, Yunanca metinlere göre düzelttirdi."

Bu çok önemli bir bilgi.Çünkü ortada din adı altında cok büyük bir yanılmışlığın olduğu aşikar. Bu bilgi üzerine Eski Yunan Medeniyetlerinde Kadın konusunu araştırınca şunu gördüm.

( http://blog.kavrakoglu.com/...anda-kadina-siddet-1)

Hristiyanlığın zaten değiştirilmiş şekli olan teslis inancının bir de Yunan mitolojileriyle harmanlanmasıyla ortaya cıkan olgu zaten bir din degil ve her sağlıklı bünyenin karşı çıkması ve çözüm üretmesi gereken bir durum .

Son olarak şu haber,bizim ülkemizde oldugu gibi Rusya' nın da  "Kadın' ın Degeri"konusunda sınıfı geçemediğini gösterdi.

(http://www.medyagunlugu.com/...dinlarin-cilesi.html)

Buraya kadar okuyabildeyseniz ayrıca teşekkür ediyor ve konuya daha hakim arkadaşların bu konudaki yorumlarını merak ediyorum.

İyi okumalar dilerim:)

Sinan yaprak, Ana'yı inceledi.
 30 Mar 2017 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bu kitap beni edebiyat ve öykülerle tanıştıran kitaptır. Onun için, bende yeri çok farklıdır. Bu kitaptan sonra, kendimi olabilecek bütün olumsuzluklara karşı dik ve her türlü kavgaya hazır hissettim. Ne bileyim, bazen Pavel oldum,. Ruhunda her zaman mücadele taşıyan.
Bazen Pelageya oldum. Başkalarının bir şekilde devam ettiremedıği mücadelenin bir parçası veya en başı.
Bazen de, ismi yanlış hatırlamıyorsam, Yegor oldum. Ölüme giderken bile, gülüşünde vazgeçmemiyi öğrendim.
Ve her zaman bu kitabı her yerde anlatmışımdır. Sahi, bu kitabı olan okuyan herkese soruyorum. Sizce böyle bir kitabın filmi olmamalı mı? Bence olmalı. Çünkü, harika bir film çıkar.
Okumayan birileri varsa da, okusun. Hemde acilen, vakit kaybetmeden okusun.

Bütün İncelemeleri Göster