Marcel Proust

Marcel Proust

Yazar
8.8/10
579 Kişi
·
1.604
Okunma
·
583
Beğeni
·
25.538
Gösterim
Adı:
Marcel Proust
Tam adı:
Valentin Louis Georges Eugène Marcel Proust
Unvan:
Fransız Yazar
Doğum:
Auteuil, Paris, Fransa, 10 Temmuz 1871
Ölüm:
Paris, Fransa, 18 Kasım 1922
Fransız modern edebiyatının temsilcilerinden Marcel Proust, 10 Temmuz 1871'de, Paris yakınlarındaki Auteuil'de doğdu. Babası varlıklı bir profesör olan Adrien Proust ile annesi Jaenne Weil tarafından Paris'te büyütülen Marcel Proust, 10 yaşına geldiğinde bir astım krizi geçirdi ve bundan sonraki yaşamında hastalıkların pençesinden kurtulamadı. Hastalığına rağmen okulunu başarılı bir öğrenci olarak tamamladı ve askeri hizmetinden sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi. Bir yandan üniversiteye devam eden Proust bir yandan da Sorbonne'da felsefeci Henri Bergson'un derslerine katılıyordu. Ailesinin maddi varlığı nedeniyle rahat yaşamı garanti altına alındığından, mesleki bir eğitime gerek duymayan Marcel Proust, tüm zamanını küçüklükten beri ilgi duyduğu yazarlığa ayırmaya karar verdi. Düzyazıları ve makaleleri 1892 yılından itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmaya başladı.

1895'ten itibaren Eğitim Bakanlığı'nda çalışmaya başlayan Marcel Proust, Bakanlık'ta kaldığı beş yıl içinde Hazlar ve Günler adlı öykü kitabını yazdı. Gerek eleştirmenler gerekse okur tarafından pek başarılı bulunmayan bu eser bir anlamda yazarın bundan sonra ele alacağı konuların açıklanması açısından önem taşıyordu: Yabancılık çekilen bir dünyadaki yalnızlık ile kendi kimliğinin arayışı içindeyken aşk, hastalık ve zamanın etkileri.

Proust, ilk kitabının ardından sekiz yıl boyunca bir kitap üzerinde çalıştı. Kitabı tamamlamasına çok az bir zaman kala uğradığı hayalkırıklığı nedeniyle sekiz yıllık uğraşının ürünü kitabını yırttı ancak onu atamadı. 1952'de Jean Santeuil adı altında yayınlanan bu kitap yazarın başyapıtı olarak değerlendirilen Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde/Kayıp Zaman İzinde adlı romanın bir tür hazırlık çalışması olarak değerlendirildi. Jean Santeuil'in odak noktasının anlatıcının subjektif öyküsü oluşturmuştur. Yazar bu eseriyle geçmiş olaylarla ilgili duyguların içinde bulunulan anda yaşanılanlardan daha kuvvetli olduklarını kanıtlamak istiyordu. Düşüncelerini vurgulamak için her şeyin tekrarlandığı bir anlatım biçimi uyguladı. İlk anlatılanda olayların gerçekten olup bittiği zamanı diğerinde ise akılda kalanları anlatıyordu.

1903 yılında babasını kaybeden ve annesiyle birlikte yaşayan Marcel Proust'un yaşamındaki en önemli olaylardan biri 1905'te annesi Jaenne Weil'i kaybetmesidir. O tarihte 34 yaşına giren eşcinsel yazar için annesi hayatının en önemli kadınıydı. Geçirdiği sinir buhranlarından ve gördüğü tedavilerin ardından Proust, deneme yazılarında önemli edebiyatçıları ve felsefecileri inceledi. Bunların başında çalışmalarını Fransızca'ya çevirdiği John Ruskin ve eleştirilerinin hedefi olan Charleb Augustin Sainte-Beuve geliyordu. Aynı dönemde üzerinde çalıştığı Bergson'un bilgi kuramı, Proust'un anlatım tekniğini düzeltmesindeki en önemli etkendir. 1908'de kaleme almaya başladığı ancak 11 yıl sonra yayınlanan Taklitler ve Seçmeler adlı yapıtı başyapıtı için ön çalışma oldu.

1908'den sonra tamamen inzivaya çekilerek hiç ara vermeksizin yedi bölüme ayırdığı Geçmiş Zaman Peşinde adlı dizi romanı üzerinde çalıştı. Bu roman 1927'ye kadar 15 cilt ve yedi bölüme ayrılmış olarak yayınlandı. 1913 Swannların Semtinde çıktıktan sonra onu izleyen diğer bölümler; Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermanteslerin Semtinde, Sodom ve Gomorra, Mahpus Kadın, Kaybolan Albertine, Yeniden Kazanılan Zaman yayınlandı.

Otobiyografik bir havanın estiği bu roman dizisinde birbirine paralel iki düzlem bulunmaktadır. Proust'un yaşantısından alınan tek tek epizotlar, burjuvazinin tam bir tablosu ve en ince ayrıntılara kadar araştırıp anlattığı aristokrasinin çöküşü olarak yoğunlaşır. Proust bunu yaparken şimdiki zamana ve geçmişeait bilinç içindekileri çağrışımlı olarak birleştirmek amacıyla olayları kronolojik bir sıraya koymadı. Geçmiş zaman anımsama yoluyla ve birinci şahıs olarak öyküyü anlatan kişinin içsel birliğine uyan kayboluşu zaman yeniden kazanılmaktadır. Sürekli geriye bakışlarla yaşam daimi bir dolaşım halindedir. Roman dizisinin sonunda şair yani Proust, kendi yaşantısını anlatan romanı yeniden yazmaya karar verir. Yazar anlattığı düşünceleri doğrudan doğruya yansıtabilmek için edebi teknik olarak iç monoloğu kullanmıştır. Benliğin zaman içindeki psikolojik değişimi ile güncel ve eski olayları bir bütün haline getirerek insanın ruhsal yaşantısını işleyen Marcel Proust, 18 Kasım 1922'de, Paris'te yaşamanı yitirdi.

Eserleri
Roman: Swannların Semtinde (Du cote de chez Swann, 1913), Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde/Geçmiş Zaman İzinde (A la recherche du temps perdu,1918), Guermanteslerin Semtinde (Le cote du Guermantes, 1920), Sodom ve Gomorra (Sodome et Gomorrhe, 1921), Mahpus Kadın (La prisonniere, 1923), Kaybolan Albertine (Albertine disparue, 1925), Yeniden Kazanılan Zaman (Le temps retrouve, 1927), Taklitler ve Seçmeler (Pastiches et melanges, 1919)
Öykü: Hazlar ve Günler (Les plaisirs et les jours, 1896)
Bir başka insanla ilişkilerimizde en önemli hata kaynakları, iyi kalpli olmak veya o insanı sevmektir. Bir tebessüm, bir bakış, bir omuz yüzünden âşık oluruz. Bu kadarı yeterlidir; sonra, umut veya hüzün dolu uzun saatler boyunca, bir insan imal eder, bir kişilik yaratırız. Ve ardından, âşık olduğumuz kişiyle görüştüğümüzde, karşımıza ne kadar acımasız gerçekler çıkarsa çıksın, o bakışın, o omzun sahibinden, bu iyi yürekli mizacı, bizi seven kadın kişiliğini bir türlü ayıramayız; gençliğinden beri tanıdığımız bir insan yaşlandığında, gençliğini ondan ayıramayışımız gibi.
İnsanlar eşit değil midir ? Eğer bir insanın aklı ve yüreği varsa, dük olmuş, arabacı olmuş ne fark eder ?
Marcel Proust
Sayfa 31 - Yapı Kredi Yayınları
''Vücudumuz, sadece bacaklar, kollar gibi uzuvlardan oluşsaydı, hayata tahammül etmek kolay olurdu. Ne yazık ki, içimizde kalp adını verdiğimiz o küçük organı da barındırırız.''
İnsan bir şeyi kafasında canlandırabilince öyle sakinleşiyor ki! Asıl korkunç olan, hayal edilemeyen şeyler.
Sevilmek istediğimiz için anlaşılmak isteriz ve sevdiğimiz için de, sevilmek isteriz.
430 syf.
·29 günde·10/10
Somut bir varlık, en küçük bir nesne, sıradan bir hayal ve kaybolmaya yüz tutmuş bir anı Proust’un aynasında öyle bir başkalaşım geçirir ki, dağılan parçacıkların bir araya gelmesiyle kendini yenileyen düş gücü ve onu oluşturan halet-i ruhiye, tek kelimeyle hayran kalınası bir incelik kazanır. Bu olağanüstü ayna, adeta bir sihirli değnek etkisi yaratarak modern edebiyatın ‘zaman kavramı’na Proustvari bir nitelik bahşederken, paragrafların arasında zamanı bir süre dondurur, iç ve dış seslere kapalı durumda bırakıldığımızda bu parlak zihnin labirentlerinde yolculuğa çıkmaya başlamışızdır artık…


Geçmiş dediğimiz, yaşadığımız şu anın ürünüdür. Şu an yazmakta olduğum bu satırlar ve geçmekte olan her saniye artık geçmiş haline gelir ve her zaman şu anın yaratısı halinde kalırız… Ya geçmişin sınırları? Bu soruyu en detayıyla yakın merceğe alan isim -ve belki de en büyük isim- Proust’un ta kendisi.


Roman boyunca çeşitli norm ve tarihi olayların silsilesini isteyen satırlar, buna hazırlıksız yakalananlar için büyük bir handikap, bunu net bir şekilde görmek mümkün. Bilinçakışı anlatısının içine girmek, tekrar anlamlandırmaya çalışmak nasıl abes kaçıyorsa, dış ortamın ve hatta kendi iç sesimize kulak vermemiz de o derece sönük kalacaktır diye düşünüyorum. Tıpkı Proust gibi anlatılanları bir gözlemci edasıyla görmek, Proust’un aynasıyla bağ kurabilmek için gözden kaçırılmaması gereken bir düstur olduğunu söylemeliyim…


Bir karakter ki annesine “iyi geceler” demek yerine bunu satırlarca uzatarak ifade etmeyi yeğliyor. Bir kadına olan tutku, bir tabloya olan hayranlık da aynı düzlemde yer bularak uzun uzun cümlelere dökülen abartılı bir anlatıya sahne almış oluyor. Romanda belirli bir zaman, olay ve karakter döngüsünün bulunmaması da tamamen bununla bağlantılı bir durum. Ancak tabii ki bu olağanüstü bir şey, Joyce’u Joyce yapan şey neyse, Proust’u Proust yapan da bu; bilinmeyen bir yerden kopan cümlelerin köprü haline getirilmesi ve bilinç akışının paragraflara boca edilip uzun uzadıya bir anlatı haline gelmesidir. Bu paragraflardan sağ çıkabilmek için kendimce çözüm yolu olarak, kitabı hiçbir süre şartı olmadan, zamansız ve uzamsız olarak bir ay gibi bir süreye yayıp, bir yolculuk kitabı olarak yanımda taşımam oldu ve bitirdiğim an romandan bana geçen-geçmeyen sorgulamasına hiç kalkışmadım bile. Okuduğumuz en küçük detayın bile bilinçaltımızın derinliklerinde yer tuttuğunu düşünenlere dahilim. Üstelik, Proust gibi bir tasvir ustası varsa karşınızda, okunulan her satır ‘kayıp zaman’ı tersine çevirmeye yetecektir!


“Gerçek hayatta kalbimizin geçirdiği değişimler, tıpkı bazı tabiat olayları gibi, o kadar yavaş gerçekleşir ki, kalbimizin içinde bulunduğu farklı durumların her birini saptar, buna karşılık, değişim duygusu yaşamayız.”


Bellek, tarih ve diğer şeyler…
Sinestezik çağrışımlar ön plana çıkar romanda; Bergson’un zaman kavramı, aşk, roman ve onun yaratıcısı, yazar ve var olup olmadığından hissedilen varlık problemi, eşya tasviri gibi konuların bir romanda böylesine detay bombardımanına tutularak anlatılması cümlelerin şaha kalkan görüntüsünü oluşturdu zihnimde. Bir ressam, sadece Swann’ların Tarafı’ndaki betimlemelerin coşkusuna kapılarak çok mükemmel portreler ortaya çıkarabilir. Bir okur ise betimlemelerde bahsi geçen Rönesans tablolarının içindeki gravürlerde yaşayabilir. Bu alegorik betimlemeler çok şey uyandırdı nazarımda, bu kadar uzun bir süreye yaymamı sadece bu sebeple açıklamam kafi… Ne kadar sanatsal işaret ve gramatik yaklaşım varsa en uç noktasında kullanılmış bir anlatı Swann’ların Tarafı. Serinin bu ilk romanının akabinde okuyacağım herhangi bir romanın tasviri, öncesinde yeterli doyuma fazlasıyla ulaştığımdan bana yavan geleceği önyargısına yeterince ikna oldum artık. Romandaki üç işaretin en kalıcı olan nesnesi sanat; hiçbir zaman bükülemez, değiştirilemez, parçalanamaz, kaybolamaz… sanat eseri esastır, zamanla tutulabilir, çünkü söz gibi, anılar da uçar, ‘hayatımın en güzel anı’ dediğimiz anlar da, artık geri gelmeyececeğini bildiğimiz hatalarımız da. Ama yazı kalır; çünkü o sonsuzluktur, insanın adlandırdığı oranında rahatlaması, özgür olma biçimidir. Mozart’ın sonatası, Bellini’nin portresi, Sainte Beuve’in şiiri geride bırakılan, kaybolmayan izlerdir. Zaman kavramı öyle bir pik noktaya ulaşıyor ki burada, zaman kavramını ancak onu aşan bir sanat eseriyle ulaşabiliyoruz.


İki zaman konsepti tüm sayfalara siner; gerçek ve kurgusal zaman, şu an ve kurgulanmış bir zamanla sentezlenir ve anlatılmak istenen uzun bir zamana mıhlanarak metin halini alır. Bergson’un bu konsepti zaman kavramını çatallar ve bir nevi Proust’un düşün dünyasının buna tamamen uyduğunu da söylemeye gerek yoktur. Bir nevi kılıfına oturmuş diyebiliriz. İkinci zaman konsepti ise, geçmişte bastırılmış olan kötü anıların hortlamasıyla gün yüzüne çıkan yüzleşmelerdir. Evet, Freud’un çocuk hikayesi tam olarak buna parmak basıyor. Swann sevindiğinde geriye dönüyor, yeni ve mutluluk veren bir işe kalkıştığında, geçmişin bir silüet gibi beliren o kötü anısı gözünün önüne geliyor, sevdiğinde geçmişin tozlu sayfalarını karıştırıyor, üzüldüğünde mutlu günleri anımsayarak mutsuz bir ‘şu an’ı kendine tattırıyor, geçmişe doğru yolculuk yaptığı ve altını eştiği her şey, ikinci bir kişiliğin doğmasına sebebiyet veriyor, ama karakterimiz için hiç de kötü bir durum değil, aksine bu gel gitli ruh hali, kendisinin şevkle bağlandığı ve kanıksamadığı bir durum. Swann’da hafıza yoktur, ya da yanlış hafıza vardır, yanlış hafızanın bir ürünü ya bu anlatı, geriye dönüldüğünde, nesnelere ve insanlara sürekli yeni biçimler verilir bu yüzden, binbir türlü tashih dökülür satırlara ve böylesine gelgitler içerisinde kendi kendini yenileyerek olgulara biçim veren bir ruh yapısının geçmişle gelecek arasına köprü kuran ‘gerçek yalan’ların izine düşeriz biz de... Karakterlerin de zaman gibi bölünmüş olması, kesinliğin yok sayılmasına büyük bir vurgudur. Zamanların sürekli kaybedilişinden duyulan bu isyan bizi de bir Swann haline getirir ve görüntülerin arasında kaybolmaya yüz tutarız…

https://www.youtube.com/watch?v=Xsz_VFLAfg0

“Swann, aylak bir hayat sürmüş olan ve aylaklığın, zekalarına sanat veya bilim kadar ilgilenmeye değer konular sunduğu ve “Hayat”ın, bütün romanlardan daha ilginç, daha romansı durumlar içerdiği fikrinde bir teselli, belki bir mazeret arayan zeki insanlar sınıfındandı.”


Hatıralar ve travmalar beklenilmeyen zamanlarda yüzeye çıkar. Hafıza, mekan-tarih ilişkisi ile iskelet haline gelir; Swann kaybeder, unutur ama yeniden inşa ederek insanlara ve nesnelere yeniden biçim verir; geçmişin havada uçuşan renksiz görüntüsü “şu an”a taşınarak kayıp zamanı kurtardığına kendini inandıran-kandıran- bir benlik, kendisiyle ve geçmiş ile an’ın görüntüsü arasında sıkışarak ‘ben’liğiyle savaşım verir. Aşkla ölüm arasındaki en büyük benzerlik olan gerçeği kavrayamaz ya Swann, deli gibi korkar, şüphe bütün benliğini sarmaya başladığında duyularıyla emdiği her şey, binlerce hatıranın yoğunluğunu beraberinde getirir. Swann’ın aşka olan inancı sarsılmaya başladığı zaman, yeni şeylere gerçeklik kazandırma gücü de sarsılır. Bir zamanlar hayat bulduğu eski şeylere saplar kendini. Her şeyde, tüm yaşamın merkezinde Odette vardır, doğanın bir ışığıdır o, yokluğunda ise her şey sönük ve çoraktır. Çünkü bir hayatın parçası olduğumuzda, o aşkın hayatına nüfuz ederiz ve geride kalan her şey önemsizleşmeye başlar... Bu merhaleden çıkan kişiliğimiz başkalaşım geçirerek yeni bir kişilik haline gelir. Anılar geçmişteki izlerin yaratısıdır evet, ona anlam yüklemek üzere tekrar, tekrar tekrar hortlatırız. Beynimizde hayal kurduğumuz bölgenin hatırladığımız bölgeyle aynı noktada tetiklenmesi romanın düşün dünyasına dair küçük bir ipucu veriyor aslında. Havadaki buluttan yerdeki en küçük nesnelere kadar bütün detaylar, bu ürünün sonucu olarak en yoğun bir şekilde film şeridini andırırcasına karşımıza çıkar. Dairesel zaman algısı, hafıza ve onun labirentleri, çok iyi tanığımız, ama zihnimizde bulanık bir yer edinen hayatımızın film şeridini tekrar hatırlatıyor bize aslında…

Zihnimizin sadece 8 yıl öncesini bulanık hatırlayışı, hatta bir çoğumuzun dün ne yediğini unuttuğu gerçeği bu oyunun en büyük mihenk taşı… Sanat eserleri kalıcıdır, ya insan? Bırakalım kendimizi, tarihin sayfalarına ismini kazımış çok büyük adamların bu dünyadan geçerek kendilerini dönüştürmeleri ve o sayfalarda tozlu olarak kalmaları buna en iyi örnek değil midir? Motosiklet kaskına dönüşen Schubert, bir tişört veya puro haline gelmiş Che Guevera veya kahve zinciri haline gelen Newton’ın sadece bir ikon haline gelmesinin geçiciliğini anlatır bize belleğin bu yolculuğu. İnsanlık unutur, her daim unutacaktır. Proust’un gayri iradi, unutmaya meyilli belleği gibi…

İyi yolculuklar ve iyi Proustlanmalar dilerim.
430 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Yedi kitaplık Kayıp Zamanın İzinde'nin ilk kitabı Swann'ların Tarafı, oldukça zor bir eser. Çoğu eserin ağırlaşmasına ve zorlaşmasına yol açan "anlatımda yoğunluk" dediğimiz kavram bu kitapta genelgeçer olarak pek fazla yok. Anlatım yalın; yazarın ne dediği anlaşılıyor. Ne dediği anlaşılıyor ama nasıl anlaşılıyor? İşte burada Proust farkını ortaya koyuyor. İnsanın hayalleri karmakarışık bir yapıda olduğu için Proust da anlatımı uzun cümlelerle yapmış. Böyle bir türü ilk defa okuyacaklar için (ben gibi) başlarda oldukça zorlayan bir eser Swann'ların Tarafı. Sayfalar yavaş yavaş çevrildikçe (dikkat edin sayfalar aktıkça demiyorum) anlatıcının cümlelerine alışılmıyor değil elbette ama hayallerle ilgili tasvirler geldiğinde oldukça dikkatli okumak şart. Kitap üç bölüm içermesinin yanı sıra (kitaba o denli dalıyorsunuz ki üçüncü bir bölüm olduğunu ancak o bölüme gelince fark ediyorsunuz) basit olay dizilerini de içeriyor. İlk bölümde anlatıcımız çocukluğu ile ilgili anıları rastgele bir rastlantı dolayısıyla anlatmaya başlıyor. Bu da aslında hayatın değişmez ama bir o kadar da bilinmez bir kanunudur. Kimi zaman en alakasız şeylerden (üstünde düşünsek dahi alaka kuramayacağımız şeyler) bazı yolculuklara çıkarız hayatta. Bu yolculukları oldukça fazla yaşayan anlatıcı hayata dair de bir o kadar yerinde tespitlerde bulunuyor. Eşyaların görünen yüzlerini değil, onların bizde; bizim zihnimizde oluşturduğu anlamı gördüğümüzü, eşyaların da varlığının buna göre değerlendirilebileceğinden bahsediyor. Sokakta yürürken rastgele yanımızdan geçen biri bize bir şey anımsatmıyor ve bizim ona bir anlam yüklememizi gerektirmiyor ise o yanımızdan geçen kişi bizim için aslında yoktur. Çünkü zihnimizde yer etmez. Bu cümleyi okuduktan sonra bir düşünmenizi isterim: "Sokakta yürürken yanımızdan geçen, dikkat etmediğimiz biri"ni anımsamaya çalışın. Aklımızda bunu düşününce belirli bir tipleme oluşmaz, yüzü bulanık bir insan siması oluşur yalnızca. Bu, onların hayatımızda olmayışının bir kanıtıdır. Çünkü yalnızca bize bir anlamı düşündüren kişiler vardır anlatıcıya göre. Belki de, diyorum kendi kendime, kalabalıkların içinde yalnızlık çeken yazarlar da bu yüzden yalnızlık çekti, çevresindeki insanlar ona bir anlam ifade etmediği için. Tabii bu yolculuklar, gerçek dünya ile sınırlı kalmıyor; aksine bu yolculukların hayal aleminde daha canlı olduğunu anlatıcının deneyimlerinden anlıyoruz. Öyle ki, gerçekleşmemiş şeyleri gerçekleştikleri halinden daha iyi de görebilir insan. Kitapta da bahsedildiği gibi; tiyatroya hiç gitmemiş biri, tiyatroya yıllarca düzenli olarak giden birinden daha çok sevebilir ve anımsayabilir tiyatroyu. Tiyatroya hiç gitmemiş olmak, birinin tiyatroya sevgi duyamayacağı anlamına gelmez. Bu hayattaki genelgeçer doğrularla uyuşmasa bile kişi için öyle ise öyledir. Anlatıcının fikri bu yönde; hayattaki şeylerin farkına varmak için ille de onlarla fiziksel bir temasa (görmek, duymak...) gerek yoktur. "O kavramlardan aldığımız sezgi" bunun için yeterlidir. Bu yüzdendir ki sezgiciliğe göre bilim, yaşamın dinamik özüne ulaşamaz. Bu sezgicilik fikrine elbette yalnızca tiyatro sevgisinden rastlamıyoruz, daha birçok yerde de karşımıza çıkıyor. Anlatıcı "gerçek dünya" dediğimiz yere değişik anlamlar yüklememizin bizimle alakalı olduğunu da kendi deneyimlerinden ortaya koyuyor. Yine kitapta bahsedildiği gibi, örneğin bir ormandaki ağaçları, rengarenk çiçekleri sevdiğimiz insanı düşünürken daha bir güzel görürüz. Sanki ağaçlar ve çiçekler daha renkli gelir gözümüze. İşte bu da bazı nesneleri görmemizin yalnızca bakmakla ilgili olmadığının; aksine bakarkenki halimize ve duygularımıza bağlı olduğunun kanıtıdır. Bu şekilde düşündüğümüzde mekanların (ne denli kalabalık mekanlar olsa da) kişi için bireysel yanı da olabileceği açığa çıkıyor. Örneğin, tarihin herhangi bir bölgesinde insanlar Berlin Duvarı'nın olduğu yere bakıp hüzün duyup ağlarken, bir insanın oraya bakıp kahkahalarla gülmesi, o insanın oraya ve orada yaşananlara saygısızlık duyduğundan değil, o mekan hakkında bireysel; gülmesini getiren ve başka şeyleri çağrıştıran anıları ağır bastığı içindir. Anlam, yalnızca tek bir kişi içindir ve farklı olması yanlış olduğu anlamına gelmez. Bir nesnenin çıkardığımız anlamların en alakasız şeyler de olsa kişi için doğru olduğunu söylüyor Proust. İkinci bölümde anlatıcı, Swann adındaki bir aristokratın aşkını ve yaşadıklarını anlatıyor. Dolayısıyla aşk konusunda da kendi doğrularına ulaşıyor ve onları hikaye üzerinde giderken kendince değerlendiriyor. Aşk gibi yoğun kavramların bizi kimi zaman hayata aşırı fazla daldırdığından bu yüzden de kendimizin ne halde olduğunu unutuşumuzdan, kendimizi ister istemez hatırlatmaya çalışan zihnimizi "bilinçli bir unutma" ile baştan savdığımızdan ve yine ilk bölümde de bahsedildiği gibi hayatta kimi zaman farkına varamadığımız şeyleri hayallerimizde ve rüyalarımızda farkına vardığımızdan bahsediyor. Üçüncü bölüm ise diğerlerine nazaran oldukça kısa bir bölüm. Anlatıcı kendisinin yaşadığı bir aşktan söz ediyor. İlk ve ikinci bölümde bahsettiği kanılara paralel olarak; birine veya bir yere arzu duyduğumuzda arzumuz o denli büyüktür ki o kişiye veya o yere rastladığımızda hayallerimizdekinden daha kötü olduğunu şaşkınlıkla fark ederiz. Buna bakarak insanın kimi zaman hayallerinin gerçeklerden "daha doğru" olduğunu savunuyor Proust. Anlatımı yalın olmasına karşılık anlatımın dolambaçlı olması kitabı zorlaştıran bir diğer unsur. Tıpkı hayallerimiz gibi; belirli yalınlıklar ve basitliklerden çıkan bir karmaşa. Fakat entresan bir şekilde bu karmaşayı okurken zorlandığınızda daha fazla okumak, dolayısıyla daha fazla zorlanmak istiyorsunuz. Bu karmaşayı okuyacaklara şimdiden "iyi zorlanmalar" diliyorum. Ayrıca bu seriye başlamamı sağlayan http://1000kitap.com/hsaripolat/Duvar/ hocama da teşekkür ediyorum.
71 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
”Floransa Notları’yla Ruskin’e çok büyük keyif vermiş Prenses Madam Alexandre de Caraman-Chimay’a duyguğum derin hayranlığın anısına,Madam’ın hoşuna gittiği için bir araya getirdiğim bu sayfaları saygılarımla adıyorum.”
Proust’un Okuma Üzerine isimli kitabı bu cümle ile başlıyor.Kitap 71 sayfa.Son 12 sayfası resimler ve notlardan ibaret.ilk 25 sayfa çocukluk dönemine ait okumalarını anlatıyor.O yaşlarda duyduğu okuma arzusu ve onu olumsuz etkleyen dış faktörleri uzun uzadıya ve ustaca tasvir ediyor.
26.sayfadan itibaren okuma üzerine farklı görüşler ileri süren düşünürlerin fikirlerinin bir adım ötesine geçerek,kimi zaman mevcut fikirleri besleyip,çoğu zaman da farklı bir bakışaçısıyla derinlemesine tahil ediyor.Ve okuyucusuna yeni bir resim sunuyor.
Proust’un okumak üzerine görüşlerine gelirsek;Okumanın bazı filozofların savunduğu gibi(Descartes ve Ruskin)geçmiş yüzyılların en değerli ,en bilge insanlarıyla konuşmak olamayacağını,bir kitapla kurulacak ilişkinin yazarın bilgeliğinde değil,iletişim kurma biçiminde olduğunu savunur.Yani konuşmanın tersine okumayı;kişinin yalnızken önceden belli olan bir düşünceyi,müdahalesiz ve esinlere tamamen açık olarak,kendi zeka sınırları içinde algılama süreci olarak niteler.Daha farklı bir ifadeyle yazarın anlattıklarından öte, okuma eyleminin kişinin kendi kapasitesiyle doğru orantılı olarak sonuçlanacağının altını çizer.Yazarın bilgeliğinin bittiği yerde okurun bilgeliğinin başlayacağını savunur farklı bir bakışaçısıyla .Yine okumanın ruhsal hayatın eşiği olduğunu,oradaki yolu oluşturamayacağını,sadece yolu gösterebileceğini belirtir.
Ruhsal yönden çöküntü içerisinde olan insanlar için de, okuma disiplininin iyileştirici bir rol üstlenebileceğini belirtir.Bazı zihinlerin gerçek yaşamın sırlarının saklı olduğu derin benlik bölgelerine inme noktasında bir tür tembellik içerisinde olduğundan hareketle,okumanın bu noklara giden yoldaki kapıların bir anahtarı olduğunu ve okuma disiplini ile müdahale edilmeyen zhinlerin derin benliklerindeki hazineyi unutarak yüzeyde yaşamak zorunda kalacaklarının altını çizer.Özetle böyle ruhları uyandırcak tek disiplin okumadır O’na göre...Okuma disiplininin zihnin kişisel farkındalığını ortaya çıkarmak yerine ,onun yerini kaplamaya yöneldiğinde ise-benlikteki yolu oluşturmaya başladığında- çok tehlikli bir hal alacağını ,öyle ki; böyle bir durumda kişinin kendisi olmaktan öte okuduklarıyla kurgulanmış ,güçsüz,özgürlük yolunda özgürce(!)sınırlara hapsedilmiş olacağını vugular.Ortada bir bilgi vardır mutlaka, ama gerçek olup olmadığı muammadır.Doğrunun,gerçeğin bilgisine sahip olup olmadığını dahi bilemeden,biri tarafından tesbit edilerek eline verilmiş bir gerçeğin kanatlarıyla özgürleşmeye çalışmak bir çıkmazdır .Düşüncenin davetine sağır ve dilsizliktir, koşulsuzca etkilenmeye boyun eğen bir geçekle yaşama halidir bu.
Bir tarihçinin ya da bir bilginin okuma sonucunda elde etmek istediği gerçek,gerçeğin kendisinden öte ,kanıtıdır.Ancak edebiyatçı için durum biraz farklıdır.O ,okur ve beyninin içine depoladığı bilgilerle gerçeğin kalbine ulaşmayı hedefler.Tamamen sağlıklı ve kusursuz zihinlerin olmadığı bir dünyada,yüce zihinlere sahip insanların”Edebiyat Hastalığı”na tutulduğunu savunur.Kitap sevmenin zekası yüksek insanlara ait bir duygu olacağını,büyük yazarların,iyi okuyucuların kendi benlikleriyle birlikte olmadıkları zamanlarda ,kitaplarla birlikte olmayı yeğleyeceklerini,zaten bu kitapların da onlar için yazıldığını,milyonlarca değerli bilginin onlar için derlendiği aşikardır O’na göre.
Yararlı okuma kapasitesinin düşünürlerde,hayal gücüne yaslanarak yazan edebiyatçılara göre daha yüksek oluduğunu,düşünürün okuduğu eserden elde ettiği bilgilerin yazanına daha bağlı olduğunu,elde edilen bilginin anında gerçeklik olgusuyla değerlendirildiğini,hayal dünyasının denizine yelken açmış yazarın ise elde ettiği bilgilerle yelkenini şişirdiğini söyler.Örneğin Schoephenhauer’a eserlerinin derlemeden ibaret olduğu şeklinde bir gönderme yapmaktan da geri durmaz.
Bireyler arasındaki dostluğun geçici ve samimiyetsiz olduğunu,okuma ile kurulan dostluğun kalıcı ve daha samimi olduğunu söyler.Bireyler arasında söz vardır,okuma esnasında sessizlik.”Çünkü başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız” der.Şöyle bir düşününce hak vermemek mümkün değil...Kisi kendinden başka kimle daha yakın bir dostluk kurabilir ki?Okuma elyemi sessizliktir.Bu sessizlik anında, konuşmadan farklı olarak yapmacık tavırlara ve steril olmayan duygulara yer yoktur.Kişi kendisidir...Okurken yazarın düşüncesi ile ,kişinin kendi düşüncesi arasında uyuşmayan fikirlerin kabul edilmesi imkansızdır...
Bu kitapla Proust’u tanımış oldum.Samimi bir şekilde şunu söylemeliyim ki,olaylara o kadar farklı bir pencereden bakıyor ki;ilk bakışta bir bataklık gibi görünen manzarayı,elinizden tutup bir adım attırdığında,o resmin; muhteşem bir doğaya,cıvıl cıvıl öten kuşların daldan dala uçutuğu bir güzelliğe,bir dinginliğe çıktığını farkettiriyor.Nitelikli okumanın sırlarını merak edenleri davet ediyorum.Keyifli okumalar.
402 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
“Aşk karşılıklı işkencedir”
-Marcel Proust-
Çocukken okuduğum bir mesnevi hikayesinde sapasağlam bir adam ansızın yataklara düşüyordu,doktor muayene esnasında hastalığı hiçbir şekilde tespit edemeyip son çare olarak adamın kulağına kadın isimlerini tek tek saymaya başladı ve elini hastanın kalbinin üzerine koydu.Sırayla isimleri söylerken birinde adamın kalp atışlarının hızlandığını fark etti ve şöyle dedi;”Senin hastalığın aşk hastalığıdır!” Hikayenin gerisini hatırlamıyorum,zaten ehemmiyeti de yok.

Tanrı Adem’le aynı topraktan “Lilith”i yaratır,Lilith,cinsi münasebette Ademin altında olmayı kabul etmez,üste çıkmak ister.Bu Ademin gururuna dokunur ve anlaşmazlıklar çıkar.Lilith “Adem”i terk ederek ilk kadın feminist olarak tarihe geçer.Sonrasında Tanrı Ademin durumuna üzülür ve Ademin kaburgasından “Havva”yı yaratır.Havva hep alttadır,hizmetlerini yapar ve Ademi mutlu eder..

Mitolojinin en güzel tarafı gerçekleri ters yüz ederek gün yüzüne çıkarmasıdır.Çoğu zaman bir efsane bize olduğu hali ile çok saçma ya da mantıklı gelebilir.Gerçeklik çoğu zaman kişinin bilincinde şekillenir,oysa gerçek diye bir şey yoktur,olmadığı için gerçektir zaten.Çoğumuz Havva gibi kadınların hayalini kurar,Lilith’lere aşık oluruz.Altımızdakini hor görür,üstümüzdekine hayranlık duyarız.Havva’ların en ufak şımarıklığını çekilmez bulur,Lilith’lerin her yanlışına hayranlık duyar ve kendimizi kandırırız.Çünkü biz insanız,saatimiz bozuktur ama doğru işler,saniyeler yine 60,dakikalar yine 60 olacak şekilde işler,yanlış olan tek şey saatin gösterdiği genel göstergedir.Kısacası zihin saat gibidir,tek bir yanlış tüm doğruları yanlış bir şeyi göstermek üzere hareket ettirir.Zihin bir kez kandırılmaya ayarlandıysa geri kalan yalanları uydurmak saatin işlemesi kadar kolaydır.Şizofreni için tek bir hayal yeter,uydurduğumuz kahraman bizim tüm gerçekliğimizi bozar ve yeni bir dünya kurarız.Ortada tek bir çözümsüz muamma varsa o da Havvaların Lilith zannedilmesidir.Gerisi zaten mevcut,kaburga ve bir tanrı eli.Beyninmiz garip bir şekilde mitolojideki gibi işler.Mitoloji de tek bir yalandan doğar,üzerine kolektif yalanlar eklenir ve bir dünya kurulur.Mitomani de böyledir.Her aşık azılı bir mitoman,azılı bir obsesiftir.Kısacası aşk karşılıklı işkencedir.Proust’un bahsettiği gibi değil ama aşk “Benim ve Benim” aramda karşılıklı bir işkencedir.Çünkü ortada “Lilith de yoktur Havva da yoktur.İkisi de bizim uydurmamızdır.Zeki diye göklere çıkardığımız kadın aslında ahmaktır,namus timsali zannettiğimiz erkek aslında et peşindeki bir kuduz köpektir.(istisnalar vardır yanlış anlaşılmasın) Aşk kısacası karşılıklı yanılsamadır.Karşı karşıya koyulmuş iki ayna misali sayısız yalan ve entrika üretir.Geriye sadece psikolojik bir enkaz kalır.En kötüsü şarkı dinleyemez,şiir okuyamazsınız :)

Çağdaş psikiyatri’nin düştüğü en büyük yanılgı şüphesiz aşk hastalığını seretoninin salgılanmasındaki azalma ya da feromonların salınımındaki çoğalma ile açıklamaya kalkışmasıdır.Aşk bir obsesyondur,elbette belirli bir nöropsikolojik süreçten geçer.Fakat asla bir takıntı çeşidi ile açıklanacak kadar basit değildir.Takıntı sadece bu sürecin bir parçasıdır.Takıntıya düşen zihin “Mahpus”tur.Ruhuyla ve bedeniyle tam bir “Mahpus”.Jung asla Freud’dan büyük değildir,onu büyük yapan ruhsuz ruhbilimi reddetmesidir.Dostoyevski’nin ölümsüz eseri Karamazov Kardeşler’de Fetyukoviç’in dediği gibi psikoloji ikiuçludur.Bir ucu her zaman sizi yanıltır.Bir ucu ruh,diğer ucu fizyolojidir belki de.Belki de bir ucu Lilith diğer ucu Havva’dır.Bir yanımız şeytan bir yanımız itaatkar bir ana elidir.

Mahpus tam da insan psikolojisinin en büyük sorununu işliyor.Aşk karşılıklı işkencedir.Heyhat! çoğu zaman kaçtığımız acının mahpusu oluruz.O acı bizi yerin yedi kat dibine soksa dahi onu yeniden yaşamak uğruna sürekli bir çaba sarfederiz.Tıpkı Sisifos gibi bir kayayı zirveye taşımakla mükellef bir askerizdir.Ne yaparsak yapalım o taş zirveye çıkmayacaktır ama yine de yaparız.”Çözüm” beynimzdedir yani sorunun olduğu yerde.Psikolojinin ikinci ucu burada devreye girer ve bir kısır döngü oluşturur.Bu aynı zamanda “Sorun” da çözümü olduğu yerde demektir.Bu çelişki Mahpus’u her zaman meçhulun kapılarını sonuna kadar usanmadan aşındırmaya iter.

Kapılar kapanır,hasta obsesyon(takıntı) ile yetinmez kompulsiyon(zorantı)lar baş gösterir.Birey artık tam manasıyla hastadır.Zihni bir başka iradeye teslim olmuş,kendi gerçekliğinden kopmuştur.Yaşamının tek amacı “o”dur.O ise ondan köşe bucak kaçmıştır.Geride her zaman bir Albertine usulu ile deliller bırakmıştır.Usta bir katildir her Albertine ve usta bir Marcel’dir her aşık.Deliller ustaca bırakılır,bir nişane gibi alır ve saklar Marcel’ler onları.Her polis katile aşıktır,polisleri katillere var eder.Aksi halde film başlamadan biter.İki uç lazımdır,katil-polis,Albertine-Marcel….Takıntı yönünü değiştirir.Hastalık da adını..Aşk artık aradan çekilmiş takıntının kendisi bir takıntı olmuştur.Birey artık takıntılarla vardır.Sadece bir iz sürücüdür ve başka bir amacı yoktur.Facebook,instagram,whatsapp her yerden engellenir,fakat hatıralar vardır.Onların izini sürer ve asla vazgeçmez bundan tıpkı sisifos gibi,o taş zirveye çıkmak zorundadır…

Zaman tıpkı yazım gibi iç içe geçmiştir romanda.Kaç yaşında ismini bilmediğimiz kahraman ilk defa ismini açıklar 3000 sayfalık dev romanın 5. Cildinde.Ben Marcel’im diye haykırır.Okuyan her insanı en az benim kadar paramparça eder.Kaldırmak zordur,bu duygulara yabancı değilseniz.

Herşeyi birbirine kattık madem söylemeden geçmeyeyim.Havvalar,Lilith’ler,Albertine’ler,uydurduğumuz diğer sevdalar…Hepsi bizim uydurmamızdır.Proust’un dediği gibi “insan sevdiği ile ilgili tam bir cehalet içinde yaşar” Kendi yalanlarımıza inandıkça ve kendimizle yüzleşmedikçe asla bu hastalıktan kurtulamayız.Psikoloji iki uçlu değildir sadece iki uçlu bir kancadır aslında.Bu kancanın şehvetine kapıldığınız anda kurtulmanız çok zordur.Bu mahpusluk sevdiğinizin ölmesi ile de son bulmaz.Heyhat bu ne büyük yanılgıdır.Hatıralar varken psikiyatri neyin tedavisini yapmaktadır.Kendinizi asla küçük görmeyin,aşk her zaman aşık olduğunuz insandan büyüktür.Ben kendi içimde defalarca öldürdüm Lilith’lerimi ve Havva’larımı tekrar dirilmeleri için bir kıvılcım yetti de arttı.En sonunda kendimi öldürdüm ve bu yaradan kurtuldum.Artık sevemeyeceğim,özgür ama duygusuz,rahat ama sevgisizim.Bu sefer gerçekten iyileştim.Artık whatsapptan eski mesajları okumuyorum,Twitter’dan takip etmiyorum ve artık onun isminin geçtiği şarkıları dinleyebiliyorum.Ve artık tüm kadınlardan topyekun nefret etmiyorum,bazılarının ellerini,bazılarının gözlerini,bazılarının içtenliğini seviyorum.Bunların hepsini Proust’a borçluyum.Ve Mahpus benim tüm hayatımın bir özeti sanki.Kayıp Zamanın İzinden kendi Ayıp Zamanımın izine geçmenin sancısı artık beni eskisi kadar yaralamıyor.Dünya daha çekilebilr,insanlar daha sevilebilir.Kendi içimde kadınlar yetiştiriyorum,onu seviyorum ve biliyorum hepimiz aslında bir parça karşı cinsiz.Proust bunu da bize öğretiyor.

Ben ne kadar anlatsam nafile.Hepsi biraz deli saçması.Adeyyo şarkısı dinlemek daha mantıklı.Yazdıklarımda en ufak bir mantık yok tıpkı aşk ve psikoloji gibi.Bir bütün haline gelmedikçe hiçbiri anlamlı değil,kim okur bu kadar kim sabreder bilmiyorum.Sabrettiyseniz bilin ki sitede bir çok şeye kızgın da olsam birçok şeyi çok özledim.Muhtemelen yine kapatacağım.Hem içimdekileri dökmüş hem sizi görmüş oldum.Her şey yolunda sevgili dostlar ben yine aynı benim  Bu da bir inceleme değil her zamanki gibi.Sadece içimdekilerin yansıması…Eğer yine kapatırsam aklınızda bulunsun dünyada 6 Milyardan fazla insan var asla “1”inin mahpusu olmayın….Sevgiyle..
Değerli kitap dostum Ayhan GÜVEN Ayhan Güven Bey bu çok değerli kitap elime bugün ulaştı. Çok teşekkür ederim. Böyle bir etkinlikle bu platforma değer kattınız. Yeni yıl tüm kitapseverlere sağlıklı, huzurlu ve keyifli dakikalar katsın.

"Yaratmak iki kişilik yaşamaktır. Proust'un el yordamıyla endişeli arayışı, çiçekleri, duvar kağıtlarını ve huzursuzlukları titizlikle bir araya getirişi bundan başka bir şeye işaret edemez."
ALBERT CAMUS
3148 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
bir fransız sosyetesinin beni bu denli etkileyebilecek bir eser yazacağına inanmazdım, proust'un bu eserini okuyana dek. virgülü, cümlenin neresine koymam gerektiğini bana marcel proust öğretti. yaklaşık olarak son dört ayımı kitaplara ayırdım, sanırım bu dört ayda okuduğum otuz ikinci kitaptı ve kayıp zamanın izinde'yi okurken toprak yoldan, yeni yapılmış asfalt yola geçişi yaşadım. bunu, proust'un diğer yazarlardan daha iyi olduğunu iddia ettiğim için değil, proust'un bana çok daha farklı şeyler hissettirmesinden dolayı söylüyorum. evet, sartre da zweig da camus de beni alıp çok uzaklara götürmedi değil lakin proust'u okurken pineal gland'imde kalan o tadı hiçbir yazar bana hissettiremedi. cümleler o kadar usul ki, betimler o kadar lezzetli ki, bir çocuğun hayalinde evirdiği bir bulut olmak istedim. yağmur damlalarının düştüğü ilk çiçek ya da bir söğüt ağacının dalına konmuş, özgürlüğünün tadını çıkaran bir serçe. didem nur güngören'e de sağlam çevirisi için teşekkür etmek gerekir.
3148 syf.
·Puan vermedi
Rivayete göre pek sevgili Proust Kayıp Zamanın İzinde serisini salt uzanır halde, bir tek yatağındayken yazmış. Depresif ve melankolik bir ruh durumundayken kaleme aldığından mıdır yoksa uykulu gözlerle döndüğü için midir rüyasından, bu seri yavaş ama tatlı bir haz verir okuyana; uyumak gibi.
Roza Hakmen'in çevirisini şiddetle tavsiye ederim zira orjinal dili olan Fransızca'sını Fransızlar bile okurken anlayamıyorlar.
282 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Bu yazarı ilk okuyuşum kitap biraz ağır ve sıkıcı geldi zorda olsa bitirdim. Proust bu kitapda sosyolojik, psikolojik, kadın erkek ilişkileri, aile ilişkileri vede eşcinsellik konularına detaylı girerek müthiş analiz ve tespitler yapmış vede iyi gözlemler yaparak kalemini konuşturmuş kalite iş çıkarmış diyelim. Okumaya değer olduğunu düşünüyor ve tavsiye ediyorum...
502 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
Kayıp Zamanın İzinde'nin ikinci kitabı olan Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde beni benden aldı. Kitabı sadece Proust'un serisinin devamı olduğu için, hakkında hiçbir fikir sahibi olmadan okumaya başladım. Böyle olunca da Proust'a hayranlığım daha da arttı. Tıpkı Proust'un belirttiği gibi; hayallerde, gerçek dünyadakinden daha fazla güzelleşen nesneler gibi bu kitap da hayallerimde güzel hale geldi. Fakat kitabı okuduğumda, hayallerimdekinden de güzel olduğunu anladım. Bu belki de bir Proust gibi hayal edemediğim, onun zihinsel gücüne sahip olamadığım için böyle oldu diyorum kendi kendime.
Proust kitapta öyle betimlemeler yapmış ki, kitabı okumuyorsunuz adeta yaşıyorsunuz. Uzun cümlelerin gölgesinde bir ışık olarak yine aklınızda yaşıyorsunuz bu yazılanları. Tıpkı saydam bir gölge gibi. Anlatıcımızın hayalleri kimi zaman öyle bir hale geliyor ki anlayabilmek için kendinizi tüm dünyadan soyutlar hale geliyorsunuz. İnsanların hayalleri genelde çok karmaşık ve ulaşılması, anlaşılması zor şeylerdir. Başka bir deyişle gölge gibidir hayaller, insanların çoğu yalnızca ana hatlarıyla anlatabilir hayallerini. Diğer bir yandan bu hayalleri anlatabilmek de ustalık isteyen bir iştir. İşte bu yüzden saydam bir gölge gibi Proust'un yazıları. Ulaşılması zor hayalleri bizlere yine zor bir anlatımla anlatan, böylelikle bu zorluğu bizlere anlatmaya çalışan bir yazar Proust.
Proust olaylara "saydamlık" özelliği açısından bakıyor, zihnini tamamen açıp bizlere sunuyor. O zihin ışıltısını hissetmemizi sağlıyor. Proust'a göre bazı anlar vardır hayatta. O anlar sayesinde hayat tahammül edilebilir hale gelir. Çünkü hayat tahammül edilemeyecek kadar "gerçekçi"dir kimilerine göre. Bir parkta oyun oynarken gördüğümüz bir çocuk ya da yerde gördüğümüz bir kuş tüyü. Bu gibi kimi nesnelerden yola çıkarak hayatın gerçekliği değişir. Bunlar sayesinde tahammül edebiliriz hayata. Anlatıcımızın da genel olarak bahsettiği şey bu. Bu gibi "yola çıkarıcı" etmenler sayesinde hayatta kalmamız.
Hayallerin önemine büyük bir ölçüde değinen Proust, hayallerimizin neden bazen gerçeklerden daha güzel hale geldiğini sorguluyor. Bunu gerek kendi tecrübelerinden gerekse de verdiği örneklerden yola çıkarak yapıyor. Bu "zihinsel yanılgı"nın veya diğer bir ifadeyle "algı bozukluğu"nun en çok görüldüğü şey olan aşktan bahsediyor bolca. Kitapta aşka dair öylesine derin anlatımlar mevcut ki okurken şaşırıyorsunuz. Aşk denilen şeyin dahi empoze edildiği çağımızda bu kitapta geçen ifadeler gibi derin aşk ifadelerine rastlamak insanı rahatlatmıyor da değil.
Nasıl bir rahatlatma bu diye soracak olursanız, birazcık zahmetli. Tıpkı ilk kitap gibi. Proust okumak meşakkatli bir iş. Kendinizi kitaba tamamen kendinizi vermeniz, anlatıcının gözünden bakmaya çalışmanız gerekiyor. Böyle olmazsa anlatılan şeyler çok gereksiz ve de uzatılmış gelebilir. Kitabın daha yarısına gelmeden zihinsel olarak çoktan dolmuş hale geliyorsunuz. Kitap öyle bir nitelikte ki, bir sayfadaki bir ifadeden yola çıkarak bile, insan yüzlerce şeye ulaşabilir.
Proust okuyanlar bilir; anlatımlarda sürekli bir betimleme mevcuttur. İlk başta bahsettiğim gibi hayallerin betimlenmesi ayrı bir yer tutar onda. Gerçek hayattaki betimlemeler bile yeri geldiğinde zorlaşırken, hayallerin ustaca betimlenmesini aklım almıyor. Gerçek dünyada genel bir sabitlik mevcuttur. Bir betimleme yapmaya çalışırsanız, gördüğünüz yerin aklınızda kalan bir resmini dile getirmeye uğraştığınızı hissedersiniz. Fakat iş hayallere gelince değişir. Hayallerde belirli bir sabitlik bulunmadığı için bunu betimlemek oldukça zordur. Hayallerimizi sabitlemeyi başarsak dahi, onu o haliyle koruyamayabiliriz.
Hayalleri adeta hareketli bir biçimde betimleyen Proust'un gerçek dünyaya dair betimlenmelerinin de haliyle iyi olması gerekiyor tabii. İlk defa girilen bir odanın yabancılığının tasviri, bir kadının elini tutarken o elde oluşan basıncın betimlenmesi, bir insanın yüzünün ayrıntıları ve daha neler neler.
Bu türlü hayalperest, gözlemci ve ayrıntıcı olmaya her insan dayanamaz. Fakat Proust tüm bunları aklının bir köşesinde baskı altına alabilmiş ki onu ele geçirmemiş. Ya da geçirmiş mi? Belki de diğer kitaplarda bunu göreceğimdir kim bilir?
İnsan yüzünün ne denli değişken olduğundan bahsediliyor yer yer. İnsanın yüzü diğer bölgelerine göre oldukça ayrı ve özeldir. Bir el veya ayak birbirine benzeyebilir fakat her insandaki yüz ayrıdır. Dünyada bunca insan varken, insanların ikiz vb. olmadığı sürece birbirlerine benzememeleri buna örnek verilebilir. Böylesine bir çeşitlilik varken, Proust hayallerin de devreye girmesiyle bu çeşitliliğin daha da arttığını söylüyor. Kitaplarda okuduğumuz karakterlerin yüzünün değişken olmasının sebebi de budur. Betimlenmeye başlanmadan önce bile belirsiz bir yüz vardır hayal dünyamızda, betimlenme başladıktan sonra daha da netleşir yüz, fakat bu netleşme halinde dahi birçok alternatif sunar zihnimiz bize. Dolayısıyla insanın gerçek, somut dünyadaki yüzünün önemsiz olması gerektiğini savunuyor Proust.
Betimlemeleri, derin ifadeleri, gözlem ve ayrıntıları ile anlatıcımızın, bir nesneden yola çıkarak anlatmaya devam ettiği, onun hayal dünyasından gerçek dünyaya bir bakış olarak nitelendirebileceğimiz Kayıp Zamanın İzinde'nin ikinci kitabı olan Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde okunmaya değer bir eser. Seriye başlayacak olanlar, gelecek kitabın ilk kitap gibi mükemmel olduğunun rahatlığı içinde başlayabilirler seriye. Sahi, "onun hayal dünyasından gerçek dünyaya bir bakış" dedim de aklıma geldi: Hayallerimiz olmadan dünyayı görebilir miydik gerçekten de? Gerçek olmayan bir dünyanın var olduğu hayallerimiz sayesinde görebilir ve yorumlanabiliriz hayatı. Proust bunu olağanüstü bir şekilde aktarmış bizlere.
Şimdi ben bu kitabı neden yarım bıraktım? Niye yarım bıraktım? Nasıl yarım bıraktım? Bunu izaha gerek yok gördünüz yarım bıraktım. Ama bırakmamış da olabilirim. Bırakmışsam bırakmışımdır.

Ya hu bu nasıl uzun cümleler, bu nasıl bir dil Marcel amca? Çevirene de helal olsun vallahi! Kafamı bir aşk romanı ile dağıtayım dedim, gitmiştim en olmaz romanı seçmişim:/ 4 gündür 50 sayfa okuyabildim. Cumlenin sonuna geliyorum, başı kaçıyor, tane tane okuyayım diyorum yine olayı anlamıyorum. Bu işkenceyi sürdürmenin bir anlamı yok, yaz tatilinde temiz kafayla yine görüşmek üzere Swann kardeş...

Sevgiyle dostlarım...:)

Yazarın biyografisi

Adı:
Marcel Proust
Tam adı:
Valentin Louis Georges Eugène Marcel Proust
Unvan:
Fransız Yazar
Doğum:
Auteuil, Paris, Fransa, 10 Temmuz 1871
Ölüm:
Paris, Fransa, 18 Kasım 1922
Fransız modern edebiyatının temsilcilerinden Marcel Proust, 10 Temmuz 1871'de, Paris yakınlarındaki Auteuil'de doğdu. Babası varlıklı bir profesör olan Adrien Proust ile annesi Jaenne Weil tarafından Paris'te büyütülen Marcel Proust, 10 yaşına geldiğinde bir astım krizi geçirdi ve bundan sonraki yaşamında hastalıkların pençesinden kurtulamadı. Hastalığına rağmen okulunu başarılı bir öğrenci olarak tamamladı ve askeri hizmetinden sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi. Bir yandan üniversiteye devam eden Proust bir yandan da Sorbonne'da felsefeci Henri Bergson'un derslerine katılıyordu. Ailesinin maddi varlığı nedeniyle rahat yaşamı garanti altına alındığından, mesleki bir eğitime gerek duymayan Marcel Proust, tüm zamanını küçüklükten beri ilgi duyduğu yazarlığa ayırmaya karar verdi. Düzyazıları ve makaleleri 1892 yılından itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmaya başladı.

1895'ten itibaren Eğitim Bakanlığı'nda çalışmaya başlayan Marcel Proust, Bakanlık'ta kaldığı beş yıl içinde Hazlar ve Günler adlı öykü kitabını yazdı. Gerek eleştirmenler gerekse okur tarafından pek başarılı bulunmayan bu eser bir anlamda yazarın bundan sonra ele alacağı konuların açıklanması açısından önem taşıyordu: Yabancılık çekilen bir dünyadaki yalnızlık ile kendi kimliğinin arayışı içindeyken aşk, hastalık ve zamanın etkileri.

Proust, ilk kitabının ardından sekiz yıl boyunca bir kitap üzerinde çalıştı. Kitabı tamamlamasına çok az bir zaman kala uğradığı hayalkırıklığı nedeniyle sekiz yıllık uğraşının ürünü kitabını yırttı ancak onu atamadı. 1952'de Jean Santeuil adı altında yayınlanan bu kitap yazarın başyapıtı olarak değerlendirilen Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde/Kayıp Zaman İzinde adlı romanın bir tür hazırlık çalışması olarak değerlendirildi. Jean Santeuil'in odak noktasının anlatıcının subjektif öyküsü oluşturmuştur. Yazar bu eseriyle geçmiş olaylarla ilgili duyguların içinde bulunulan anda yaşanılanlardan daha kuvvetli olduklarını kanıtlamak istiyordu. Düşüncelerini vurgulamak için her şeyin tekrarlandığı bir anlatım biçimi uyguladı. İlk anlatılanda olayların gerçekten olup bittiği zamanı diğerinde ise akılda kalanları anlatıyordu.

1903 yılında babasını kaybeden ve annesiyle birlikte yaşayan Marcel Proust'un yaşamındaki en önemli olaylardan biri 1905'te annesi Jaenne Weil'i kaybetmesidir. O tarihte 34 yaşına giren eşcinsel yazar için annesi hayatının en önemli kadınıydı. Geçirdiği sinir buhranlarından ve gördüğü tedavilerin ardından Proust, deneme yazılarında önemli edebiyatçıları ve felsefecileri inceledi. Bunların başında çalışmalarını Fransızca'ya çevirdiği John Ruskin ve eleştirilerinin hedefi olan Charleb Augustin Sainte-Beuve geliyordu. Aynı dönemde üzerinde çalıştığı Bergson'un bilgi kuramı, Proust'un anlatım tekniğini düzeltmesindeki en önemli etkendir. 1908'de kaleme almaya başladığı ancak 11 yıl sonra yayınlanan Taklitler ve Seçmeler adlı yapıtı başyapıtı için ön çalışma oldu.

1908'den sonra tamamen inzivaya çekilerek hiç ara vermeksizin yedi bölüme ayırdığı Geçmiş Zaman Peşinde adlı dizi romanı üzerinde çalıştı. Bu roman 1927'ye kadar 15 cilt ve yedi bölüme ayrılmış olarak yayınlandı. 1913 Swannların Semtinde çıktıktan sonra onu izleyen diğer bölümler; Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermanteslerin Semtinde, Sodom ve Gomorra, Mahpus Kadın, Kaybolan Albertine, Yeniden Kazanılan Zaman yayınlandı.

Otobiyografik bir havanın estiği bu roman dizisinde birbirine paralel iki düzlem bulunmaktadır. Proust'un yaşantısından alınan tek tek epizotlar, burjuvazinin tam bir tablosu ve en ince ayrıntılara kadar araştırıp anlattığı aristokrasinin çöküşü olarak yoğunlaşır. Proust bunu yaparken şimdiki zamana ve geçmişeait bilinç içindekileri çağrışımlı olarak birleştirmek amacıyla olayları kronolojik bir sıraya koymadı. Geçmiş zaman anımsama yoluyla ve birinci şahıs olarak öyküyü anlatan kişinin içsel birliğine uyan kayboluşu zaman yeniden kazanılmaktadır. Sürekli geriye bakışlarla yaşam daimi bir dolaşım halindedir. Roman dizisinin sonunda şair yani Proust, kendi yaşantısını anlatan romanı yeniden yazmaya karar verir. Yazar anlattığı düşünceleri doğrudan doğruya yansıtabilmek için edebi teknik olarak iç monoloğu kullanmıştır. Benliğin zaman içindeki psikolojik değişimi ile güncel ve eski olayları bir bütün haline getirerek insanın ruhsal yaşantısını işleyen Marcel Proust, 18 Kasım 1922'de, Paris'te yaşamanı yitirdi.

Eserleri
Roman: Swannların Semtinde (Du cote de chez Swann, 1913), Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde/Geçmiş Zaman İzinde (A la recherche du temps perdu,1918), Guermanteslerin Semtinde (Le cote du Guermantes, 1920), Sodom ve Gomorra (Sodome et Gomorrhe, 1921), Mahpus Kadın (La prisonniere, 1923), Kaybolan Albertine (Albertine disparue, 1925), Yeniden Kazanılan Zaman (Le temps retrouve, 1927), Taklitler ve Seçmeler (Pastiches et melanges, 1919)
Öykü: Hazlar ve Günler (Les plaisirs et les jours, 1896)

Yazar istatistikleri

  • 583 okur beğendi.
  • 1.604 okur okudu.
  • 158 okur okuyor.
  • 4.011 okur okuyacak.
  • 72 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları