1000Kitap Logosu
Marcel Proust
Marcel Proust
Marcel Proust

Marcel Proust

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.6
3.708 Kişi
11,2bin
Okunma
2.216
Beğeni
64,1bin
Gösterim
Tam adı
Valentin Louis Georges Eugène Marcel Proust
Unvan
Fransız Yazar
Doğum
Auteuil, Paris, Fransa, 10 Temmuz 1871
Ölüm
Paris, Fransa, 18 Kasım 1922
Yaşamı
Fransız modern edebiyatının temsilcilerinden Marcel Proust, 10 Temmuz 1871'de, Paris yakınlarındaki Auteuil'de doğdu. Babası varlıklı bir profesör olan Adrien Proust ile annesi Jaenne Weil tarafından Paris'te büyütülen Marcel Proust, 10 yaşına geldiğinde bir astım krizi geçirdi ve bundan sonraki yaşamında hastalıkların pençesinden kurtulamadı. Hastalığına rağmen okulunu başarılı bir öğrenci olarak tamamladı ve askeri hizmetinden sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi. Bir yandan üniversiteye devam eden Proust bir yandan da Sorbonne'da felsefeci Henri Bergson'un derslerine katılıyordu. Ailesinin maddi varlığı nedeniyle rahat yaşamı garanti altına alındığından, mesleki bir eğitime gerek duymayan Marcel Proust, tüm zamanını küçüklükten beri ilgi duyduğu yazarlığa ayırmaya karar verdi. Düzyazıları ve makaleleri 1892 yılından itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmaya başladı. 1895'ten itibaren Eğitim Bakanlığı'nda çalışmaya başlayan Marcel Proust, Bakanlık'ta kaldığı beş yıl içinde Hazlar ve Günler adlı öykü kitabını yazdı. Gerek eleştirmenler gerekse okur tarafından pek başarılı bulunmayan bu eser bir anlamda yazarın bundan sonra ele alacağı konuların açıklanması açısından önem taşıyordu: Yabancılık çekilen bir dünyadaki yalnızlık ile kendi kimliğinin arayışı içindeyken aşk, hastalık ve zamanın etkileri. Proust, ilk kitabının ardından sekiz yıl boyunca bir kitap üzerinde çalıştı. Kitabı tamamlamasına çok az bir zaman kala uğradığı hayalkırıklığı nedeniyle sekiz yıllık uğraşının ürünü kitabını yırttı ancak onu atamadı. 1952'de Jean Santeuil adı altında yayınlanan bu kitap yazarın başyapıtı olarak değerlendirilen Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde/Kayıp Zaman İzinde adlı romanın bir tür hazırlık çalışması olarak değerlendirildi. Jean Santeuil'in odak noktasının anlatıcının subjektif öyküsü oluşturmuştur. Yazar bu eseriyle geçmiş olaylarla ilgili duyguların içinde bulunulan anda yaşanılanlardan daha kuvvetli olduklarını kanıtlamak istiyordu. Düşüncelerini vurgulamak için her şeyin tekrarlandığı bir anlatım biçimi uyguladı. İlk anlatılanda olayların gerçekten olup bittiği zamanı diğerinde ise akılda kalanları anlatıyordu. 1903 yılında babasını kaybeden ve annesiyle birlikte yaşayan Marcel Proust'un yaşamındaki en önemli olaylardan biri 1905'te annesi Jaenne Weil'i kaybetmesidir. O tarihte 34 yaşına giren eşcinsel yazar için annesi hayatının en önemli kadınıydı. Geçirdiği sinir buhranlarından ve gördüğü tedavilerin ardından Proust, deneme yazılarında önemli edebiyatçıları ve felsefecileri inceledi. Bunların başında çalışmalarını Fransızca'ya çevirdiği John Ruskin ve eleştirilerinin hedefi olan Charleb Augustin Sainte-Beuve geliyordu. Aynı dönemde üzerinde çalıştığı Bergson'un bilgi kuramı, Proust'un anlatım tekniğini düzeltmesindeki en önemli etkendir. 1908'de kaleme almaya başladığı ancak 11 yıl sonra yayınlanan Taklitler ve Seçmeler adlı yapıtı başyapıtı için ön çalışma oldu. 1908'den sonra tamamen inzivaya çekilerek hiç ara vermeksizin yedi bölüme ayırdığı Geçmiş Zaman Peşinde adlı dizi romanı üzerinde çalıştı. Bu roman 1927'ye kadar 15 cilt ve yedi bölüme ayrılmış olarak yayınlandı. 1913 Swannların Semtinde çıktıktan sonra onu izleyen diğer bölümler; Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermanteslerin Semtinde, Sodom ve Gomorra, Mahpus Kadın, Kaybolan Albertine, Yeniden Kazanılan Zaman yayınlandı. Otobiyografik bir havanın estiği bu roman dizisinde birbirine paralel iki düzlem bulunmaktadır. Proust'un yaşantısından alınan tek tek epizotlar, burjuvazinin tam bir tablosu ve en ince ayrıntılara kadar araştırıp anlattığı aristokrasinin çöküşü olarak yoğunlaşır. Proust bunu yaparken şimdiki zamana ve geçmişeait bilinç içindekileri çağrışımlı olarak birleştirmek amacıyla olayları kronolojik bir sıraya koymadı. Geçmiş zaman anımsama yoluyla ve birinci şahıs olarak öyküyü anlatan kişinin içsel birliğine uyan kayboluşu zaman yeniden kazanılmaktadır. Sürekli geriye bakışlarla yaşam daimi bir dolaşım halindedir. Roman dizisinin sonunda şair yani Proust, kendi yaşantısını anlatan romanı yeniden yazmaya karar verir. Yazar anlattığı düşünceleri doğrudan doğruya yansıtabilmek için edebi teknik olarak iç monoloğu kullanmıştır. Benliğin zaman içindeki psikolojik değişimi ile güncel ve eski olayları bir bütün haline getirerek insanın ruhsal yaşantısını işleyen Marcel Proust, 18 Kasım 1922'de, Paris'te yaşamanı yitirdi. Eserleri Roman: Swannların Semtinde (Du cote de chez Swann, 1913), Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde/Geçmiş Zaman İzinde (A la recherche du temps perdu,1918), Guermanteslerin Semtinde (Le cote du Guermantes, 1920), Sodom ve Gomorra (Sodome et Gomorrhe, 1921), Mahpus Kadın (La prisonniere, 1923), Kaybolan Albertine (Albertine disparue, 1925), Yeniden Kazanılan Zaman (Le temps retrouve, 1927), Taklitler ve Seçmeler (Pastiches et melanges, 1919) Öykü: Hazlar ve Günler (Les plaisirs et les jours, 1896)
Demir
Kayıp Zamanın İzinde'yi inceledi.
3148 syf.
·
216 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Kayıp Zamanın İzinde
(spoiler içerebilir.) Güzel bir bilgiyle başlamak isterim. Kitap, yaklaşık 9.609.000 (dokuz milyon altı yüz dokuz bin) karakterle, (karakter, her bir boşluğu, noktalama işaretini ve harfi temsil eder) resmi olarak en uzun roman unvanına sahip. Biraz övgü... Roza Hakmen'in çevirideki başarısının kanıtıdır bu eser. Ah, uzun cümleler, anlam yüklü sessizlikler, Marcel Proust'un deyimiyle, sessizliğin ve karanlığın ürünü. Okumak eğlenceli midir? Kimi zaman karakterlerin ufacık bir hareketiyle heyecanlabiliriz elbette, ancak okumak pek iç açıcı değildir, çünkü düşünmeye sevk eder. Düşünmek pek iç açıcı değildir, çünkü avuntulara sığınmadan düşünmek, karamsarlığa sevk eder. Karamsarlığı açıklamaya gerek görmüyorum, gerçeğin kendisi karanlığın ürünüdür diyorum; karamsarlık da bunun içten içe kabulü, sessiz bir isyanı. Düşünün yine de, özgürleştirir. Özgürlük sanılanın aksine pek konforlu değildir. Nezdimde dertsiz bir yaşamı içeren bu kitap aynı zamanda beni nasıl böyle zorlayabilir, bağlayabilir diye düşünüyorum. İnsanların dert eşiğine hayret ediyorum, yine de bana iyi bir dost oluyor, teskin değil tahlil ediyor, bizzat öğretiyor. Ne mi öğretiyor? Belki kendimi, ondandır kitabı zor açmam. Son cilde ithafendir bu söylediklerim, zira ilk cilt ve son cildin tekrar okunması gerektiğini düşünüyorum, diğer ciltler de önemsiz sayılmaz, baştan mı başlasam diyorum... Not olarak da ekleyeyim, gerçekten övgü yazmıştım yukarıdaki iki paragraf yerine, sildim, belki içten bir itiraf biraktım, emin değilim. Her neyse, incelemeye geçiyorum. Kitabın mahiyetine dair dikkat çeken birkaç unsura bakalım: kitabın başından sonuna kadar en çok gördüğümüz karakter, oda hizmetçisi Françoise; Proust bununla bir şey mi ima etmek ister, bilemeyiz, ancak halktan bir insanı neredeyse başkahraman haline getirmesi oldukça sevindirdi bizi. Bir de kati suretle ifade etmem gereken çok ilginç bir nokta var ki, hayat Marcel'imizin hayatı, ancak Marcel'ciğimizin adı kitap boyunca yalnızca birkaç kez geçiyor, ve ne tesadüftür ki bu ismi ilk telaffuz eden kişi de, sahip olma arzusunun en yoğun biçimde yöneldiği Albertine. Bu ince noktaya istediğiniz anlamı yükleyebilirsiniz, orasını size bırakıyorum ki muhtemelen benzer anlamlar yükleyeceğiz, ifade etmek zaruri değil. Proust bizim yerimize neler ifade etmiş, imgeleminin gücüne nasıl da hayran bırakmıştır bizi... Doğrusu, karakterlere girmemek için kendimi zor tutuyorum; her karakter bir günceyi hak ediyor, Yapı Kredi Yayınları da bunu fark etmiş olacak ki, kitabın sonuna "Seçilmiş Dizin" başlığıyla, karakterlere dair ilgi çekici olay ve bilgileri kolayca bulmamızı sağlayacak, birkaç sayfalık, karakter isimlerini ve sayfalarını gösteren nefis bir 'seçilmiş dizin' eklemiş. Eser, insanın belirsizliğini, gelişimi, değişimi ve bilinmezliğini ortaya koymakla birlikte felsefi kurgusuyla düşündüren, Proust'un sanat bilgisi ve aşkıyla, yorumuyla bizleri etkileyen, ve önemli bir noktadır ki, Proust'un edebiyata dair elzem düşüncelerini ve edebiyatçılara dair gerçeği yansıtır eleştirilerini bizlere sunan, eğiten; çocukluktan son yıllara kadar, yoğun bir hayatı kapsayan fevkalade bir tablo, hem de canlı bir tablo! İşin özü, çevrenize de bir tabloya verdiğiniz dikkati vermenizi sağlayacak; ânın yoğunluğunu ânın dışına taşırarak, zaman kavramından -zaman hiç durmasa da- sizi bir müddet koparacak (dikkatinizi çekerim, bu metafor üzerinden gidersek Yakalanan Zaman, yani son cilt gerçeği görmek olarak yorumlanabilir), elzem ve bir o kadar güzellik içeren, daha doğrusu, güzelliğe ulaşmayı sağlayan görkemli bir benliğinizi uyandıracak. Bu benliğin aktif olduğu anlara 'Proustvari' anlar da diyebiliriz. Proust için, tekerrür sebebiyle geçmişten gelen bir hatıranın, bize şimdiyi ve geçmişi beraber yaşatarak, geçici bir güvenle, gelecek kavramından sıyrılışla, bizi, zamanın dışına çıkarabileceğini söyleyebiliriz. Ama bu hepimiz için iyi midir? Proust basit nesnelerin özünden bahseder, bu özle zamandan kurtulur, kaygılarından sıyrılır, bununla mutlu olur. Ancak tanıdık bir koku hepimizi iyi hissettirebilir mi? Onu gerçeklikten kısa süreliğine kurtaran, bana daha acı bir gerçeğin tutsaklığını yaşatamaz mı? Proust için zamandan kurtuluş ve kayıp zamanı bulmak aynı şey olabilir, ancak benim için bu, âna bir müddet hapsolmaktır! Bu anda, duygulardan kurtulmaktan bahseder Proust, John Fowles'in büyücü romanında da, kahraman nasıl bir çaresizlik ve belirsizlik içinde, tutsak biçimde iken bu âna ulaşmıştır gayet iyi hatırlıyorum, tecrübe sayıyor ve Proust'un hakkını teslim ediyorum. Ancak yazarın da dediği gibi, "Evren hepimiz için gerçek, her birimiz için farklıdır." Ama şimdi fark ediyorum ki, aşmamız gereken şeyleri aştığımızda bize en iyi gelecek şey geçmişe gömülmektir, yüzeysel acıların da arasından geçip, en derine gömülmek; kim bilir, belki gömülmek isterken bir bakmışız ki geçmişin tüm kötülüğünü aşmış, önümüzdeki dumanların arasına daldığımızda dumanın ardındaki temiz havaya ve ferahlığa ulaşmışızdır! Ne iyi ki zamandan kurtulmak -ya da onu yakalamak-, aynı zamanda zamanın en yoğun halinde de mümkün olabiliyor; rüyalarda. Rüyalar, birkaç saniyelik an veya anlar ile oldukça yoğun ve derin, ancak bu derinliği kolayca anlayabildiğimiz ikincil bir hayat gibi; rüyada iken rüyamız birincil hayatımıza dönüşebiliyor kısa süreliğine, uyandığımızda ise aynı hızla uzaklaşabiliyor bizden, Proust'un buradan çıkarımı ise varlığımızın, gerçekliğimizin ancak bilincimiz ile olduğu, bu düşüncenin eser boyunca oluşumu ve gelişimine tanık oldukça da, hak vermemek mümkün değil. Burada Kinyas ve Kayra romanından bir alıntı eklemek isterim: Dürüst olalım... Dinler ve Tanrılar! Hepsi ben ölünceye kadar. Bu eser öğretici yanıyla da kişiyi geliştirebilir; mevcut, ancak fark edilmeyen gerçeklerin yeniden keşfiyle eğiterek, okur için bağışlayıcı, müstehzilikten uzak, mütevazi bir karakteri bizzat çekip gün yüzüne çıkarabilir. Mesela, bence genellemeler yapmak doğru değildir, ancak bu eserden öğreniyorum ki, genellemeler önemsizleştirir ve bunun getirisi olarak kusurları genelleştirme yoluyla insanları hor görmeyi engelleyebilir. Marcel Proust'a göre bir yazarın bakış açısı da tam olarak budur: yazmak için genellemesi gerekir; affetmek, kimseyi kusurlarından dolayı yargılamamak, herkese eşit şekilde yaklaşabilmek için. Eser boyunca bu konuya dair izleri açıkça seçebilirsiniz, zira yazar genellikle genellemelerini esas kabul ediyor ve olduğu gibi yazıyor. Ancak elbette bunun da bir kusuru vardır. Düşünelim, bir kanser hastası, başka kanserlilerin tedavi gördüğü bir bakımevine yerleştiğinde, orada yalnız kendi sıkıntısından sızlanmaya hakkı yoktur, ancak yine bu kanserlinin yakınlarından birisi onu ziyarete geldiğinde, yalnız bizim kanserlimizin hasta olmadığını gözleriyle görüp hastalığı zihninde tam anlamıyla genelleştirdiğinde, yakınına artık eskisi kadar acımayla bakmaz ve onu da normal kabul ederek bu kusurundan dolayı içten içe küçümsemez. Değinmek istediğim noktanın özeti ise, bu tür genellemeler, genellemeyi yapan kişi de durumdan mustarip olduğunda kişinin sızlanma hakkını elinden alırken, aynı zamanda diğerlerine daha olumlu yaklaşmasını sağlar ve bunun sonucu olarak, kendisine de aynı şekilde yaklaşılır. Beni normalleştiren bir kitap oldu ve geçmişin daha ağır, fakat her tarafıma yayıldığından pek hissetmediğim yükünü sezdirdi. Şöyle ki, psikanalizi de doğrular şekilde, kahramanın çocukluğu roman boyu bütün bir hayatın üzerine yayıldı; bu yalnızca romanın kahramanına özel değil, gözlemlendiğinde herkes için kaçınılamayacak denli aşikardır. Çocukluk istekleri, ilkgençlik tutkusunu ve devamlı halde olgunluk döneminin refah ve huzur imgesini oluşturuyor. Bunun üzerine birkaç şey daha eklemek isterim. Geçenlerde kedilerin okşanmayı sevmesinin, yavru dönemlerinde annelerinin kendisini yalamasını hatırlamalarından, ve bu nedenle, okşandıklarında rahatladıklarını okumuştum. Bunu bir derece ileri götürerek kendimize adapte ediyorum: Başımızın okşanmasını sevmemizin ve bu şekilde huzur bulmamızın sebebi, küçüklükte annemiz başımızı okşadığında bulduğumuz huzur ve bunu hatırlamak olabilir, ancak burada bilinçli bir hatırlama eyleminden bahsetmiyorum, vücudumuz bunu hatırlıyor diyorum, ya da belleğimizin her neresinde ise işte. Ne dersiniz? Aynı şeyi ilişkilerde de uygulayabiliriz pek âlâ, baba ya da anne sevgisine benzer bir şefkatin sonucu, sevgilinizin büründüğü küçük çocuğu bazılarınız sezmişsinizdir. Burada yalnızca bilinçli bir hatırlama, geriye dönüş eylemi değil, bilinçsiz bir hatırlamanın da bu huzuru sağlayabildiğini ileri sürüyorum ve ne yazık ki aynı şeyin hatırlamaktan hoşlanmayacağınız durumlar için de geçerli olabileceğini düşünüyorum. Ancak burada üzülmenize gerek yok, çünkü beynin kötü anıları sildiğine dair de bir şey okumuştum, bu şimdilik kesin olmasa da, anılarınız, zamanla, nasıl hatırlamak istiyorsanız öyle kalıyor belleğinizde, yani beyniniz istenmeyen anıları değiştiriyor olabilir. Tabii bu anıları saplantı derecesinde düşünmüyorsanız! Biliyorsunuz ki beyniniz tamamlamaya meyilli olduğundan, bu eylemi saplantı haline getirmek, daha kötü hale getirmenize de olanak sağlayabilir, yine de rahatlayın, saplantılara bile alışılır zamanla... Romanın konusu hakkındaki en kısa ve öz yorumum: Kişiliğimizin derin ve devam eden gelişimi ve değişimini çocukluk anılarını bir hayatın üzerine yayarak işleyen kurgusal biyografi. Ancak tamamen kurgu da sayılmaz, zira Leonie halanın Combray'deki evi şu an müze olarak kullanılmakta. Değerlerin yeniden değerlendirilmesi. Marcel Proust'a göre bilge kişi, ölüme iyice yaklaştığını, sırtını ölüme yaslamış olduğunu ve yakında tamamen ona gömüleceğini artık ciddiyetle idrak eden kişidir; arkasındaki ölüm tarafından çekilirken, önünde gördüğü hayatın kendi yaşamı, geçmişi olduğunu görüp dehşete düşer, ancak geriye, ölüme doğru çekilmektedir; o sırada tek isteği eğlenmek, mutlu olmak olan benlikler ölmüş, ölümü idrak eden benlik ise, en mağrur haliyle yapayalnız kalmıştır. Hızlı bir çekilme değildir bu, ama yaşamına karşılık, -belirsiz olmakla beraber- pek kısa sürede tamamlanacak bir çekilmedir. Bu bilge adamı okuması düşer bize de, yazarın da tabiriyle, kendimizi okuması... Bu incelemede kendi özel izlenimlerimden gereğinden fazla yararlanmış olabilirim, ancak yazarın da dediği gibi, yazarın düşüncesiyle kendimizi sınırlarsak, sadece kopmuş bir kol kalır elimizde. Benim için çok derin ve eğitici bir okuma oldu. Eğer bu kitabı okumak isteyip sayfa sayısından korkuyorsanız, şunu dinleyin: Okumaya başlamadan önce bitirememekten korkarsınız, okurken ise bitmesinden. Verimli okumalar, sayın okurlar.
Kayıp Zamanın İzinde
OKUYACAKLARIMA EKLE
2
148
Oğuz Aktürk
Swann'ların Tarafı'ı inceledi.
430 syf.
·
7 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Kayıp Zamanın İzinde'de Kaybolmak
YouTube kitap kanalımda Marcel Proust'un hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: youtube.com/watch?v=n5e0iz7fVms... Bu incelemeyi Marcel Proust ismini daha önce hiç duymamış olanlar ya da kitaplarını okumak isteyip de okumaya çekinenler için yazıyorum. O yüzden ya bu incelemeyi hiç okuma ya da sonuna kadar oku bence. Empresyonizm, Gotik mimari, etnobotanik, Botticelli, Sistina Şapeli ve Tsippora freski, İlkbahar tablosundaki kadınlar, Liszt, Güllerin Valsi, monokl ve kikloplar arasındaki göz ilişkisi, Dante, Giotto, Floransa, Paris, Combray... Bu inceleme bütün bunların Proust dilinden Türkçe haline çevirisidir. Swann'ların Tarafı romanı Proust'un Kayıp Zamanın İzinde serisinin adımını attığı ilk romandır. 19. yüzyılda Fransa'da empresyonist diye etiketlenen adamların bir fikri vardı. O güne kadar yapılagelmiş olan eserler genel olarak dış alemdeki varlıkların aynen göründükleri gibi tablolara aktarılması yönündeydi. Fakat buna bir dur demeliydi. Çünkü hayal gücü ve duygusal yönlendirmeler kayıptı. Resimde Monet, Renoir ve Cézanne, edebiyatta ise Rilke, Joyce ve Proust gibi adamlar dünyaya resmen gözlem yapmak için getirilmişler gibiydi. İzlenimler, Swann'ların Tarafı romanında gözün kısımları olan kornea, göz bebeği, iris ve göz merceği, burunda koku alabilmeyi sağlayan mukoza, kokuyu eriten olfaktör ve respiratuar, ağızda tat alabilmeyi sağlayan tat tomurcukları ve reseptör hücreler gibi fiziksel katmanları delip geçerek insanın beyninde konumlanmış olan geçmiş zamanına misafirlik eder. Bergson ve Proust ev sahipleridir. Geçmiş zamanın tasarlanabilip diğer zamanlarla sürekli ve iç içe olmasını ortaya atmalarıyla izlenimlere ve geçmişe "Nerede kaldınız, biz de tasarlamak ve izlenimlemek için sizi bekliyorduk." derler. Swann'ların Tarafı'nda, izlenim ve gözlemlerin mimari cephelenmesi akıllara Gotik mimariyi getirir. Tanrı'nın havaya kaldırdığı parmağıymışcasına insanın önünde dikilen ve onu insan dışı proporsiyonlarıyla ezmeye çalışan mimari bir perspektif vardır. İnsan, roman içerisinde sevgiyi ve gerçekliği ararken Proust'un virgüllerinin kemerlendiği, cümlelerinin Gotik mimarideki binaların göğe doğru uzanma istekleri gibi uzadığı, altarlarda okurun kanının Tanrı'ya sunulduğu satırlar arasında bulur kendisini. Proust'un cümleleri Gotik mimarisi tarzındadır. Uzunluğuyla, haşmetleriyle ve özünde sosyete yozlaşmışlığıyla bunun etkileri çok net bir şekilde görülür. Biz düz insanlarızdır. Aldığımız kokular, tattığımız yiyecekler, gördüğümüz çiçekler, böcekler, dokunduğumuz insanlar hayatımız içerisinde genelgeçer bir sınır içerisinden ilerler. Swann'ların Tarafı'nda zaman ülkesinin sınır nöbetçisi Proust'tur. Bu sınır kapısını istediği zaman açar ya da kapatır. Sınırın diğer tarafına geçmeyi sağlayan çit kimi zaman bir çocuğun annesi tarafından çocuğa iyi bir gece dilenmesi arzusu kimi zaman uyku ve uyanıklık arasındaki muğlaklık kimi zaman Rönesans üslubundaki koroyerleri kimi zaman etnobotanik dalına hizmet eden peyzaj ve çiçek izlenimlerinden oluşur. Kimi zaman? Kimi zaman? İşte bu soru, zamanı "kim"leştirmeye doğru götürür bizi. Hayatımızın kadını/erkeği olacak insanın yüzünü kâh Sistina Şapeli'ndeki Yetro'nun kızı Tsippora freskinde Tanrısal ve nötr bakışlarda kâh Botticelli'nin İlkbahar tablosundaki kadınların kararsızlığıyla buluruz. Çünkü 5 duyu Proust'un elinde Swann ailesi, Odette ve anlatıcının ailesi arasında resimleri dinlemek, müzikleri tatmak, yiyecekleri daha tatmadan görmek, dokunduklarını işitmek ve koku aldıklarına dokunmak gibi sinestezik dallara ayrılır. 5 duyu Proust'un ağacı, dallar sinestezik izlenim araçları ve meyveler ise Kayıp Zamanın İzinde serisinde henüz okuduğum bu kitap -ve muhtemelen devam niteliğindeki diğer kitaplar-dır. Dante'nin "O bir zanaatkar değil, sanatçı. Adam olun!" dediği Giotto'nun kobalt ve çinit renklerindeki mavi dünyasını, benim de Proust'a "O sadece bir yazar değil, sanatçı!" dediğim ve yanakla göz arasına sıkıştırılan tek camlı gözlük olan monokl aracılığıyla geçmişlenmeye çalışırken Proust, geçmişte daha da geriye giderek mitolojik ve tek gözlü bir canavar olan Kiklop'un gözünden de geçmişinizi tasarlamayı size öğretebilir. Çünkü nihayetinde gördüğünüz ve izlenimlediğiniz dünya Swann'ın ve anlatıcının gözlerinin sıvılaşıp geçmişleşme reaksiyonu gibi okurunu da geçmişleştirir. Kitabı okurken kendinizi Güllerin Valsi dinlerken, Tsippora freskine bakarken, Rönesans'ın doğduğu Floransa'da bulurken, Paris'teki sosyeteyi hafiften eleştirirken buluyorsanız, doğru yerdesiniz. Proust'un kayıp zamanın izinde... Proust, Swann'ların Tarafı'nda dinlediğiniz müziklerin sizin geçmişinizde açtığı boşlukları kadınlarla kapatmaya çabalar. Zira, müzikler, piyano ve keman, akdikenler ya da bütün etnobotanik dalı gözeneklerinizin nefes almasını bir kadınla sağlatmaya çalışıyor olabilir. Çiçeklerin anlık olarak insanın gözlerinin önünde yeşermesi etkisiyle 1922'de ölen Proust'un 1947'de tedavi olarak kullanılmaya başlanan LSD deneyimlerini hatırlatıp "Acaba Proust bir de Kayıp Geleceğin İzinde yazar mıydı?" diye sorduran, Floransa yapı ustalarının fresk işçiliğindeki mimari yeteneklerini geçmişe aşk tutkalıyla yapıştıran, çiçeklerin toprağına, suyuna, güneşine bağlılığı gibi insanların da müziğine, geçmişine, kadınına bağlılığını izlenimcilik ve kesilmeyen bir gözlemle anlatan bir kitaptır Swann'ların Tarafı. Peki şu an tam olarak neredeyiz? Zamanın taşlarını elinde istediği gibi yöneten bir adam bütün insanların şimdiki zamanını tasarlamasına karşılık bir fikir getiriyorsa bence orada olmalıyız. Nerede? Tabii ki de Kayıp Zamanın İzinde.
Swann'ların Tarafı
8.9/10
· 2.211 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
24
347
Elif Osmanoğlu
Swann'ların Tarafı'ı inceledi.
404 syf.
·
10/10 puan
Kollektif Bellek ve Zaman’da bellek olmasaydı ve geçmişi hatırlayamasaydık zamanın içinde bulunduğumuzun ve bu süreç içinde bir yerden başka bir yere taşındığımızın bilincine varabilmemiz mümkün olmazdı, der (bkz: Maurice Halbwachs). Fakat neleri, ne kadar ve nasıl hatırlayabildiğimizi açıklayabilmek zordur. (bkz: Kayıp Zamanın İzinde) yürürken Marcel Proust’un başardığı en önemli şey belki de budur. Belleğin bunca ayrıntıyı saklayabildiğine okuyucuyu inandırabilmek… Swann’ların Tarafı –bu serinin ilk kitabı- üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümde kahraman anlatıcı çocukluğunu geçirdiği, Fransa’nın sayfiye yeri olan, Combray anılarını anlatır. Anne, baba, büyükanne, dede, halalar ve ziyaretçilerle oldukça zengin bir şahıs kadrosunun en ince ayrıntısına kadar çizilen portreleri, tahlil edilen karakterleri; ister istemez insana bunca şeyi çağırabilen belleğin gücünün inanılmazlığını düşündürür. Kahramanın anne bağımlılığı bu bölümde en çok vurgulanan yönüdür. Baba ve oğul Swann’lardan bu bölümde pek bahsedilmez. Onları ev halkının gözünden ve onların bakış açısıyla sunar kahramanımız, çünkü kendisi henüz çocuktur ve tek derdi, Swann geldiğinde erkenden yatağına gönderildiği için, annesiyle yeterince vakit geçirememek ve uyumadan önce vereceği öpücüklerden mahrum kalmaktır. Anne ve babanın çocuk üzerindeki tesiri oldukça çarpıcıdır bu bölümde fakat bu daha çok çocuktaki farklılığı, sıra dışı hassasiyet ve duyarlıkları çözmemizi sağlar. Bu bölüme damgasını vuran bir başka unsur da doğa betimlemeleridir. Doğanın kahramanın üzerindeki etkisi ve belleğine işlenişi abartılı gelebilir ama duyguları hep uçlarda yaşayan sıra dışı bir kahraman var karşınızda, unutmayın! İlk bölümde çözemediğim bir durum var ki o da sadece 85. Sayfada kahramanımızın anılarını anlatırken hitap ettiği kişinin kim olduğudur. Şöyle ki: “Combray’deki bahçede, kestane ağacının altından geçen, kendi hayatımın sıradan olaylarını özenle ayıklayıp yerine pınarların suladığı bir diyarın ortasında, garip maceralar ve özlemlerle dolu bir hayatı koyduğum o güzel pazar öğleden sonraları, hâlâ sizi düşündüğümde bana o hayatı hatırlatırsınız…” Her kimse bu muhatap sanki anılar ona yazılmış gibi ama bunu sadece burada görüyoruz. Serinin devamında ortaya çıkacaktır diye düşünüyorum. Neyse geçelim ikinci bölüme, yani birinci cildin başkişisi olan M. Swann’ın hayatının ayrıntılarıyla anlatıldığı bölüme. O kadar ayrıntılı ki birinci bölümde çocukluk anılarını anlatan kahramanımız bu bölümde Swann’ın ve çevresindeki kişilerin aralarında geçen olaylardan tutun da, yalnızken düşündüklerine, en mahrem hislerine, rüyalarına hatta kendilerine bile itiraf edemedikleri gerçeklere kadar her şeylerini anlatır bize. “Bütün bunları nereden bilecek canım, ilahî (hakim) anlatıcıdır o, postmodern romanda olur böyle şeyler!” Diyebilirsiniz. Fakat sayfa 185’ten sonra 277’ye kadar unuttuğumuz kahraman anlatıcı birdenbire şöyle karşımıza çıkar mesela: “Çünkü Swann bu sayede, sancılı bir ateş içinde yaşıyordu; aynı duygu Odette’i Verdurin’lerde bulamayıp bütün gece aradığında da aşkını su yüzüne çıkarmaya yetmişti. Üstelik Swann, benim çocukluğumda Combary’de yaşadığım, akşam olduğunda tekrar doğacak olan ıstırapların unutulduğu mutlu gündüz vakitlerinden yoksundu.” Kitabın en uzun bölümü olan (179 sayfa) ikinci bölümde Swann’ın aşkı üzerinden hem müthiş bir karakter tahlili yapılırken hem de Paris yaşamı ve insanları anlatılır. Bu kadar geniş bir çerçeveyi anlatmak için farklı anlatıcıların kullanılması gerekir tabii ki ama bunca sayfada sadece “beş” kez birinci tekil şahıs kullanan kahramanımızdan ben koptum açıkçası ve araya hiç girmeseydi keşke, dedim. Üçüncü ve en kısa bölümde zaten geri döner kahraman anlatıcımız ve Swann’ın onun için öneminin sebebini anlarız. Artık o kadarını da söylemeyeyim. Bu incelemeyi, kitabı okumuş olanların okuyacağını farz ederek yazdım. Fazla uzatmamak için de örnekleri kısmak zorundaydım, bu sebeple meramımı anlatabildim mi emin değilim. Kitaptan yaptığım alıntıların çokluğuna bakarsanız –ki altını çizdiğim daha birçok yer var- beni ne kadar etkilediğini anlarsınız zaten. Proust, herhangi bir istence bağlı olmadan bazı anıları hatırladığında “kendini vasat, sıradan ve ölümlü hissetmediğini” söyler. (Swann’ların tarafı 50-51) ben de onu okuduğumda kendimi vasat, sıradan ve ölümlü olmaktan kurtulmuş hissettim.
Swann'ların Tarafı
8.9/10
· 2.211 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
23
Sergen Özen
Swann'ların Tarafı'ı inceledi.
430 syf.
·
29 günde
·
10/10 puan
Somut bir varlık, en küçük bir nesne, sıradan bir hayal ve kaybolmaya yüz tutmuş bir anı Proust’un aynasında öyle bir başkalaşım geçirir ki, dağılan parçacıkların bir araya gelmesiyle kendini yenileyen düş gücü ve onu oluşturan halet-i ruhiye, tek kelimeyle hayran kalınası bir incelik kazanır. Bu olağanüstü ayna, adeta bir sihirli değnek etkisi yaratarak modern edebiyatın ‘zaman kavramı’na Proustvari bir nitelik bahşederken, paragrafların arasında zamanı bir süre dondurur, iç ve dış seslere kapalı durumda bırakıldığımızda bu parlak zihnin labirentlerinde yolculuğa çıkmaya başlamışızdır artık… Geçmiş dediğimiz, yaşadığımız şu anın ürünüdür. Şu an yazmakta olduğum bu satırlar ve geçmekte olan her saniye artık geçmiş haline gelir ve her zaman şu anın yaratısı halinde kalırız… Ya geçmişin sınırları? Bu soruyu en detayıyla yakın merceğe alan isim -ve belki de en büyük isim- Proust’un ta kendisi. Roman boyunca çeşitli norm ve tarihi olayların silsilesini isteyen satırlar, buna hazırlıksız yakalananlar için büyük bir handikap, bunu net bir şekilde görmek mümkün. Bilinç akışı anlatısının içine girmek, tekrar anlamlandırmaya çalışmak nasıl abes kaçıyorsa, dış ortamın ve hatta kendi iç sesimize kulak vermemiz de o derece sönük kalacaktır. Tıpkı Proust gibi anlatılanları bir gözlemci edasıyla görmek, Proust’un aynasıyla bağ kurabilmek için gözden kaçırılmaması gereken bir düstur olduğunu söylemeliyim… Bir karakter ki annesine “iyi geceler” demek yerine bunu satırlarca uzatarak ifade etmeyi yeğliyor. Bir kadına olan tutku, bir tabloya olan hayranlık da aynı düzlemde yer bularak uzun uzun cümlelere dökülen abartılı bir anlatıya sahne almış oluyor. Romanda belirli bir zaman, olay ve karakter döngüsünün bulunmaması da tamamen bununla bağlantılı bir durum. Ancak tabii ki bu olağanüstü bir şey, Joyce’u Joyce yapan şey neyse, Proust’u Proust yapan da bu; bilinmeyen bir yerden kopan cümlelerin köprü haline getirilmesi ve bilinç akışının paragraflara boca edilip uzun uzadıya bir anlatı haline gelmesidir. Bu paragraflardan sağ çıkabilmek için kendimce çözüm yolu olarak, kitabı hiçbir süre şartı olmadan, zamansız ve uzamsız olarak bir ay gibi bir süreye yayıp, bir yolculuk kitabı olarak yanımda taşımam oldu ve bitirdiğim an romandan bana geçen-geçmeyen sorgulamasına hiç kalkışmadım bile. Okuduğumuz en küçük detayın bile bilinçaltımızın derinliklerinde yer tuttuğunu düşünenlere dahilim. Üstelik, Proust gibi bir tasvir ustası varsa karşınızda, okunulan her satır ‘kayıp zaman’ı tersine çevirmeye yetecektir! “Gerçek hayatta kalbimizin geçirdiği değişimler, tıpkı bazı tabiat olayları gibi, o kadar yavaş gerçekleşir ki, kalbimizin içinde bulunduğu farklı durumların her birini saptar, buna karşılık, değişim duygusu yaşamayız.” Bellek, tarih ve diğer şeyler… Sinestezik çağrışımlar ön plana çıkar romanda; Bergson’un zaman kavramı, aşk, roman ve onun yaratıcısı, yazar ve var olup olmadığından hissedilen varlık problemi, eşya tasviri gibi konuların bir romanda böylesine detay bombardımanına tutularak anlatılması cümlelerin şaha kalkan görüntüsünü oluşturdu zihnimde. Bir ressam, sadece Swann’ların Tarafı’ndaki betimlemelerin coşkusuna kapılarak çok mükemmel portreler ortaya çıkarabilir. Bir okur ise betimlemelerde bahsi geçen Rönesans tablolarının içindeki gravürlerde yaşayabilir. Bu alegorik betimlemeler çok şey uyandırdı nazarımda, bu kadar uzun bir süreye yaymamı sadece bu sebeple açıklamam kafi… Ne kadar sanatsal işaret ve gramatik yaklaşım varsa en uç noktasında kullanılmış bir anlatı Swann’ların Tarafı. Serinin bu ilk romanının akabinde okuyacağım herhangi bir romanın tasviri, öncesinde yeterli doyuma fazlasıyla ulaştığımdan bana yavan geleceği önyargısına yeterince ikna oldum artık. Romandaki üç işaretin en kalıcı olan nesnesi sanat; hiçbir zaman bükülemez, değiştirilemez, parçalanamaz, kaybolamaz… sanat eseri esastır, zamanla tutulabilir, çünkü söz gibi, anılar da uçar, ‘hayatımın en güzel anı’ dediğimiz anlar da, artık geri gelmeyececeğini bildiğimiz hatalarımız da. Ama yazı kalır; çünkü o sonsuzluktur, insanın adlandırdığı oranında rahatlaması, özgür olma biçimidir. Mozart’ın sonatası, Bellini’nin portresi, Sainte Beuve’in şiiri geride bırakılan, kaybolmayan izlerdir. Zaman kavramı öyle bir pik noktaya ulaşıyor ki burada, zaman kavramını ancak onu aşan bir sanat eseriyle ulaşabiliyoruz. İki zaman konsepti tüm sayfalara siner; gerçek ve kurgusal zaman, şu an ve kurgulanmış bir zamanla sentezlenir ve anlatılmak istenen uzun bir zamana mıhlanarak metin halini alır. Bergson’un bu konsepti zaman kavramını çatallar ve bir nevi Proust’un düşün dünyasının buna tamamen uyduğunu da söylemeye gerek yoktur. Bir nevi kılıfına oturmuş diyebiliriz. İkinci zaman konsepti ise, geçmişte bastırılmış olan kötü anıların hortlamasıyla gün yüzüne çıkan yüzleşmelerdir. Evet, Freud’un çocuk hikayesi tam olarak buna parmak basıyor. Swann sevindiğinde geriye dönüyor, yeni ve mutluluk veren bir işe kalkıştığında, geçmişin bir silüet gibi beliren o kötü anısı gözünün önüne geliyor, sevdiğinde geçmişin tozlu sayfalarını karıştırıyor, üzüldüğünde mutlu günleri anımsayarak mutsuz bir ‘şu an’ı kendine tattırıyor, geçmişe doğru yolculuk yaptığı ve altını eştiği her şey, ikinci bir kişiliğin doğmasına sebebiyet veriyor, ama karakterimiz için hiç de kötü bir durum değil, aksine bu gel gitli ruh hali, kendisinin şevkle bağlandığı ve kanıksamadığı bir durum. Swann’da hafıza yoktur, ya da yanlış hafıza vardır, yanlış hafızanın bir ürünü ya bu anlatı, geriye dönüldüğünde, nesnelere ve insanlara sürekli yeni biçimler verilir bu yüzden, binbir türlü tashih dökülür satırlara ve böylesine gelgitler içerisinde kendi kendini yenileyerek olgulara biçim veren bir ruh yapısının geçmişle gelecek arasına köprü kuran ‘gerçek yalan’ların izine düşeriz biz de... Karakterlerin de zaman gibi bölünmüş olması, kesinliğin yok sayılmasına büyük bir vurgudur. Zamanların sürekli kaybedilişinden duyulan bu isyan bizi de bir Swann haline getirir ve görüntülerin arasında kaybolmaya yüz tutarız… youtube.com/watch?v=Xsz_VFLAfg0 “Swann, aylak bir hayat sürmüş olan ve aylaklığın, zekalarına sanat veya bilim kadar ilgilenmeye değer konular sunduğu ve “Hayat”ın, bütün romanlardan daha ilginç, daha romansı durumlar içerdiği fikrinde bir teselli, belki bir mazeret arayan zeki insanlar sınıfındandı.” Hatıralar ve travmalar beklenilmeyen zamanlarda yüzeye çıkar. Hafıza, mekan-tarih ilişkisi ile iskelet haline gelir; Swann kaybeder, unutur ama yeniden inşa ederek insanlara ve nesnelere yeniden biçim verir; geçmişin havada uçuşan renksiz görüntüsü “şu an”a taşınarak kayıp zamanı kurtardığına kendini inandıran-kandıran- bir benlik, kendisiyle ve geçmiş ile an’ın görüntüsü arasında sıkışarak ‘ben’liğiyle savaşım verir. Aşkla ölüm arasındaki en büyük benzerlik olan gerçeği kavrayamaz ya Swann, deli gibi korkar, şüphe bütün benliğini sarmaya başladığında duyularıyla emdiği her şey, binlerce hatıranın yoğunluğunu beraberinde getirir. Swann’ın aşka olan inancı sarsılmaya başladığı zaman, yeni şeylere gerçeklik kazandırma gücü de sarsılır. Bir zamanlar hayat bulduğu eski şeylere saplar kendini. Her şeyde, tüm yaşamın merkezinde Odette vardır, doğanın bir ışığıdır o, yokluğunda ise her şey sönük ve çoraktır. Çünkü bir hayatın parçası olduğumuzda, o aşkın hayatına nüfuz ederiz ve geride kalan her şey önemsizleşmeye başlar... Bu merhaleden çıkan kişiliğimiz başkalaşım geçirerek yeni bir kişilik haline gelir. Anılar geçmişteki izlerin yaratısıdır evet, ona anlam yüklemek üzere tekrar, tekrar tekrar hortlatırız. Beynimizde hayal kurduğumuz bölgenin hatırladığımız bölgeyle aynı noktada tetiklenmesi romanın düşün dünyasına dair küçük bir ipucu veriyor aslında. Havadaki buluttan yerdeki en küçük nesnelere kadar bütün detaylar, bu ürünün sonucu olarak en yoğun bir şekilde film şeridini andırırcasına karşımıza çıkar. Dairesel zaman algısı, hafıza ve onun labirentleri, çok iyi tanığımız, ama zihnimizde bulanık bir yer edinen hayatımızın film şeridini tekrar hatırlatıyor bize aslında… Zihnimizin sadece 8 yıl öncesini bulanık hatırlayışı, hatta bir çoğumuzun dün ne yediğini unuttuğu gerçeği bu oyunun en büyük mihenk taşı… Sanat eserleri kalıcıdır, ya insan? Bırakalım kendimizi, tarihin sayfalarına ismini kazımış çok büyük adamların bu dünyadan geçerek kendilerini dönüştürmeleri ve o sayfalarda tozlu olarak kalmaları buna en iyi örnek değil midir? Motosiklet kaskına dönüşen Schubert, bir tişört veya kahve kupası haline gelen Che Guevera, "sema" ile eşleştirilen Rûmî'nin sadece birer ikon haline gelmesinin geçiciliğini anlatır belleğin bu yolculuğu... İnsanlık unutur, her daim unutacaktır. Proust’un gayri irâdi, unutmaya meyilli belleği gibi… İyi yolculuklar ve iyi Proustlanmalar dilerim.
Swann'ların Tarafı
8.9/10
· 2.211 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
37
324