Marcel Proust

Marcel Proust

Yazar
8.8/10
501 Kişi
·
1.399
Okunma
·
520
Beğeni
·
23.012
Gösterim
Adı:
Marcel Proust
Tam adı:
Valentin Louis Georges Eugène Marcel Proust
Unvan:
Fransız Yazar
Doğum:
Auteuil, Paris, Fransa, 10 Temmuz 1871
Ölüm:
Paris, Fransa, 18 Kasım 1922
Fransız modern edebiyatının temsilcilerinden Marcel Proust, 10 Temmuz 1871'de, Paris yakınlarındaki Auteuil'de doğdu. Babası varlıklı bir profesör olan Adrien Proust ile annesi Jaenne Weil tarafından Paris'te büyütülen Marcel Proust, 10 yaşına geldiğinde bir astım krizi geçirdi ve bundan sonraki yaşamında hastalıkların pençesinden kurtulamadı. Hastalığına rağmen okulunu başarılı bir öğrenci olarak tamamladı ve askeri hizmetinden sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi. Bir yandan üniversiteye devam eden Proust bir yandan da Sorbonne'da felsefeci Henri Bergson'un derslerine katılıyordu. Ailesinin maddi varlığı nedeniyle rahat yaşamı garanti altına alındığından, mesleki bir eğitime gerek duymayan Marcel Proust, tüm zamanını küçüklükten beri ilgi duyduğu yazarlığa ayırmaya karar verdi. Düzyazıları ve makaleleri 1892 yılından itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmaya başladı.

1895'ten itibaren Eğitim Bakanlığı'nda çalışmaya başlayan Marcel Proust, Bakanlık'ta kaldığı beş yıl içinde Hazlar ve Günler adlı öykü kitabını yazdı. Gerek eleştirmenler gerekse okur tarafından pek başarılı bulunmayan bu eser bir anlamda yazarın bundan sonra ele alacağı konuların açıklanması açısından önem taşıyordu: Yabancılık çekilen bir dünyadaki yalnızlık ile kendi kimliğinin arayışı içindeyken aşk, hastalık ve zamanın etkileri.

Proust, ilk kitabının ardından sekiz yıl boyunca bir kitap üzerinde çalıştı. Kitabı tamamlamasına çok az bir zaman kala uğradığı hayalkırıklığı nedeniyle sekiz yıllık uğraşının ürünü kitabını yırttı ancak onu atamadı. 1952'de Jean Santeuil adı altında yayınlanan bu kitap yazarın başyapıtı olarak değerlendirilen Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde/Kayıp Zaman İzinde adlı romanın bir tür hazırlık çalışması olarak değerlendirildi. Jean Santeuil'in odak noktasının anlatıcının subjektif öyküsü oluşturmuştur. Yazar bu eseriyle geçmiş olaylarla ilgili duyguların içinde bulunulan anda yaşanılanlardan daha kuvvetli olduklarını kanıtlamak istiyordu. Düşüncelerini vurgulamak için her şeyin tekrarlandığı bir anlatım biçimi uyguladı. İlk anlatılanda olayların gerçekten olup bittiği zamanı diğerinde ise akılda kalanları anlatıyordu.

1903 yılında babasını kaybeden ve annesiyle birlikte yaşayan Marcel Proust'un yaşamındaki en önemli olaylardan biri 1905'te annesi Jaenne Weil'i kaybetmesidir. O tarihte 34 yaşına giren eşcinsel yazar için annesi hayatının en önemli kadınıydı. Geçirdiği sinir buhranlarından ve gördüğü tedavilerin ardından Proust, deneme yazılarında önemli edebiyatçıları ve felsefecileri inceledi. Bunların başında çalışmalarını Fransızca'ya çevirdiği John Ruskin ve eleştirilerinin hedefi olan Charleb Augustin Sainte-Beuve geliyordu. Aynı dönemde üzerinde çalıştığı Bergson'un bilgi kuramı, Proust'un anlatım tekniğini düzeltmesindeki en önemli etkendir. 1908'de kaleme almaya başladığı ancak 11 yıl sonra yayınlanan Taklitler ve Seçmeler adlı yapıtı başyapıtı için ön çalışma oldu.

1908'den sonra tamamen inzivaya çekilerek hiç ara vermeksizin yedi bölüme ayırdığı Geçmiş Zaman Peşinde adlı dizi romanı üzerinde çalıştı. Bu roman 1927'ye kadar 15 cilt ve yedi bölüme ayrılmış olarak yayınlandı. 1913 Swannların Semtinde çıktıktan sonra onu izleyen diğer bölümler; Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermanteslerin Semtinde, Sodom ve Gomorra, Mahpus Kadın, Kaybolan Albertine, Yeniden Kazanılan Zaman yayınlandı.

Otobiyografik bir havanın estiği bu roman dizisinde birbirine paralel iki düzlem bulunmaktadır. Proust'un yaşantısından alınan tek tek epizotlar, burjuvazinin tam bir tablosu ve en ince ayrıntılara kadar araştırıp anlattığı aristokrasinin çöküşü olarak yoğunlaşır. Proust bunu yaparken şimdiki zamana ve geçmişeait bilinç içindekileri çağrışımlı olarak birleştirmek amacıyla olayları kronolojik bir sıraya koymadı. Geçmiş zaman anımsama yoluyla ve birinci şahıs olarak öyküyü anlatan kişinin içsel birliğine uyan kayboluşu zaman yeniden kazanılmaktadır. Sürekli geriye bakışlarla yaşam daimi bir dolaşım halindedir. Roman dizisinin sonunda şair yani Proust, kendi yaşantısını anlatan romanı yeniden yazmaya karar verir. Yazar anlattığı düşünceleri doğrudan doğruya yansıtabilmek için edebi teknik olarak iç monoloğu kullanmıştır. Benliğin zaman içindeki psikolojik değişimi ile güncel ve eski olayları bir bütün haline getirerek insanın ruhsal yaşantısını işleyen Marcel Proust, 18 Kasım 1922'de, Paris'te yaşamanı yitirdi.

Eserleri
Roman: Swannların Semtinde (Du cote de chez Swann, 1913), Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde/Geçmiş Zaman İzinde (A la recherche du temps perdu,1918), Guermanteslerin Semtinde (Le cote du Guermantes, 1920), Sodom ve Gomorra (Sodome et Gomorrhe, 1921), Mahpus Kadın (La prisonniere, 1923), Kaybolan Albertine (Albertine disparue, 1925), Yeniden Kazanılan Zaman (Le temps retrouve, 1927), Taklitler ve Seçmeler (Pastiches et melanges, 1919)
Öykü: Hazlar ve Günler (Les plaisirs et les jours, 1896)
Bir başka insanla ilişkilerimizde en önemli hata kaynakları, iyi kalpli olmak veya o insanı sevmektir. Bir tebessüm, bir bakış, bir omuz yüzünden âşık oluruz. Bu kadarı yeterlidir; sonra, umut veya hüzün dolu uzun saatler boyunca, bir insan imal eder, bir kişilik yaratırız. Ve ardından, âşık olduğumuz kişiyle görüştüğümüzde, karşımıza ne kadar acımasız gerçekler çıkarsa çıksın, o bakışın, o omzun sahibinden, bu iyi yürekli mizacı, bizi seven kadın kişiliğini bir türlü ayıramayız; gençliğinden beri tanıdığımız bir insan yaşlandığında, gençliğini ondan ayıramayışımız gibi.
İnsanlar eşit değil midir ? Eğer bir insanın aklı ve yüreği varsa, dük olmuş, arabacı olmuş ne fark eder ?
Marcel Proust
Sayfa 31 - Yapı Kredi Yayınları
''Vücudumuz, sadece bacaklar, kollar gibi uzuvlardan oluşsaydı, hayata tahammül etmek kolay olurdu. Ne yazık ki, içimizde kalp adını verdiğimiz o küçük organı da barındırırız.''
İnsan bir şeyi kafasında canlandırabilince öyle sakinleşiyor ki! Asıl korkunç olan, hayal edilemeyen şeyler.
''Bizi mutlu eden insanlara minnet duyalım.
Onlar ruhlarımıza çiçek açtıran sevimli bahçıvanlardır.''
Sevilmek istediğimiz için anlaşılmak isteriz ve sevdiğimiz için de, sevilmek isteriz.
Hiçbirimiz tek bir insan değilizdir, hepimiz ahlaki değerleri farklı çok sayıda insan barındırırız içimizde...
Yedi kitaplık Kayıp Zamanın İzinde'nin ilk kitabı Swann'ların Tarafı, oldukça zor bir eser. Çoğu eserin ağırlaşmasına ve zorlaşmasına yol açan "anlatımda yoğunluk" dediğimiz kavram bu kitapta genelgeçer olarak pek fazla yok. Anlatım yalın; yazarın ne dediği anlaşılıyor. Ne dediği anlaşılıyor ama nasıl anlaşılıyor? İşte burada Proust farkını ortaya koyuyor. İnsanın hayalleri karmakarışık bir yapıda olduğu için Proust da anlatımı uzun cümlelerle yapmış. Böyle bir türü ilk defa okuyacaklar için (ben gibi) başlarda oldukça zorlayan bir eser Swann'ların Tarafı. Sayfalar yavaş yavaş çevrildikçe (dikkat edin sayfalar aktıkça demiyorum) anlatıcının cümlelerine alışılmıyor değil elbette ama hayallerle ilgili tasvirler geldiğinde oldukça dikkatli okumak şart. Kitap üç bölüm içermesinin yanı sıra (kitaba o denli dalıyorsunuz ki üçüncü bir bölüm olduğunu ancak o bölüme gelince fark ediyorsunuz) basit olay dizilerini de içeriyor. İlk bölümde anlatıcımız çocukluğu ile ilgili anıları rastgele bir rastlantı dolayısıyla anlatmaya başlıyor. Bu da aslında hayatın değişmez ama bir o kadar da bilinmez bir kanunudur. Kimi zaman en alakasız şeylerden (üstünde düşünsek dahi alaka kuramayacağımız şeyler) bazı yolculuklara çıkarız hayatta. Bu yolculukları oldukça fazla yaşayan anlatıcı hayata dair de bir o kadar yerinde tespitlerde bulunuyor. Eşyaların görünen yüzlerini değil, onların bizde; bizim zihnimizde oluşturduğu anlamı gördüğümüzü, eşyaların da varlığının buna göre değerlendirilebileceğinden bahsediyor. Sokakta yürürken rastgele yanımızdan geçen biri bize bir şey anımsatmıyor ve bizim ona bir anlam yüklememizi gerektirmiyor ise o yanımızdan geçen kişi bizim için aslında yoktur. Çünkü zihnimizde yer etmez. Bu cümleyi okuduktan sonra bir düşünmenizi isterim: "Sokakta yürürken yanımızdan geçen, dikkat etmediğimiz biri"ni anımsamaya çalışın. Aklımızda bunu düşününce belirli bir tipleme oluşmaz, yüzü bulanık bir insan siması oluşur yalnızca. Bu, onların hayatımızda olmayışının bir kanıtıdır. Çünkü yalnızca bize bir anlamı düşündüren kişiler vardır anlatıcıya göre. Belki de, diyorum kendi kendime, kalabalıkların içinde yalnızlık çeken yazarlar da bu yüzden yalnızlık çekti, çevresindeki insanlar ona bir anlam ifade etmediği için. Tabii bu yolculuklar, gerçek dünya ile sınırlı kalmıyor; aksine bu yolculukların hayal aleminde daha canlı olduğunu anlatıcının deneyimlerinden anlıyoruz. Öyle ki, gerçekleşmemiş şeyleri gerçekleştikleri halinden daha iyi de görebilir insan. Kitapta da bahsedildiği gibi; tiyatroya hiç gitmemiş biri, tiyatroya yıllarca düzenli olarak giden birinden daha çok sevebilir ve anımsayabilir tiyatroyu. Tiyatroya hiç gitmemiş olmak, birinin tiyatroya sevgi duyamayacağı anlamına gelmez. Bu hayattaki genelgeçer doğrularla uyuşmasa bile kişi için öyle ise öyledir. Anlatıcının fikri bu yönde; hayattaki şeylerin farkına varmak için ille de onlarla fiziksel bir temasa (görmek, duymak...) gerek yoktur. "O kavramlardan aldığımız sezgi" bunun için yeterlidir. Bu yüzdendir ki sezgiciliğe göre bilim, yaşamın dinamik özüne ulaşamaz. Bu sezgicilik fikrine elbette yalnızca tiyatro sevgisinden rastlamıyoruz, daha birçok yerde de karşımıza çıkıyor. Anlatıcı "gerçek dünya" dediğimiz yere değişik anlamlar yüklememizin bizimle alakalı olduğunu da kendi deneyimlerinden ortaya koyuyor. Yine kitapta bahsedildiği gibi, örneğin bir ormandaki ağaçları, rengarenk çiçekleri sevdiğimiz insanı düşünürken daha bir güzel görürüz. Sanki ağaçlar ve çiçekler daha renkli gelir gözümüze. İşte bu da bazı nesneleri görmemizin yalnızca bakmakla ilgili olmadığının; aksine bakarkenki halimize ve duygularımıza bağlı olduğunun kanıtıdır. Bu şekilde düşündüğümüzde mekanların (ne denli kalabalık mekanlar olsa da) kişi için bireysel yanı da olabileceği açığa çıkıyor. Örneğin, tarihin herhangi bir bölgesinde insanlar Berlin Duvarı'nın olduğu yere bakıp hüzün duyup ağlarken, bir insanın oraya bakıp kahkahalarla gülmesi, o insanın oraya ve orada yaşananlara saygısızlık duyduğundan değil, o mekan hakkında bireysel; gülmesini getiren ve başka şeyleri çağrıştıran anıları ağır bastığı içindir. Anlam, yalnızca tek bir kişi içindir ve farklı olması yanlış olduğu anlamına gelmez. Bir nesnenin çıkardığımız anlamların en alakasız şeyler de olsa kişi için doğru olduğunu söylüyor Proust. İkinci bölümde anlatıcı, Swann adındaki bir aristokratın aşkını ve yaşadıklarını anlatıyor. Dolayısıyla aşk konusunda da kendi doğrularına ulaşıyor ve onları hikaye üzerinde giderken kendince değerlendiriyor. Aşk gibi yoğun kavramların bizi kimi zaman hayata aşırı fazla daldırdığından bu yüzden de kendimizin ne halde olduğunu unutuşumuzdan, kendimizi ister istemez hatırlatmaya çalışan zihnimizi "bilinçli bir unutma" ile baştan savdığımızdan ve yine ilk bölümde de bahsedildiği gibi hayatta kimi zaman farkına varamadığımız şeyleri hayallerimizde ve rüyalarımızda farkına vardığımızdan bahsediyor. Üçüncü bölüm ise diğerlerine nazaran oldukça kısa bir bölüm. Anlatıcı kendisinin yaşadığı bir aşktan söz ediyor. İlk ve ikinci bölümde bahsettiği kanılara paralel olarak; birine veya bir yere arzu duyduğumuzda arzumuz o denli büyüktür ki o kişiye veya o yere rastladığımızda hayallerimizdekinden daha kötü olduğunu şaşkınlıkla fark ederiz. Buna bakarak insanın kimi zaman hayallerinin gerçeklerden "daha doğru" olduğunu savunuyor Proust. Anlatımı yalın olmasına karşılık anlatımın dolambaçlı olması kitabı zorlaştıran bir diğer unsur. Tıpkı hayallerimiz gibi; belirli yalınlıklar ve basitliklerden çıkan bir karmaşa. Fakat entresan bir şekilde bu karmaşayı okurken zorlandığınızda daha fazla okumak, dolayısıyla daha fazla zorlanmak istiyorsunuz. Bu karmaşayı okuyacaklara şimdiden "iyi zorlanmalar" diliyorum. Ayrıca bu seriye başlamamı sağlayan https://1000kitap.com/hsaripolat/Duvar/ hocama da teşekkür ediyorum.
“Aşk karşılıklı işkencedir”
-Marcel Proust-
Çocukken okuduğum bir mesnevi hikayesinde sapasağlam bir adam ansızın yataklara düşüyordu,doktor muayene esnasında hastalığı hiçbir şekilde tespit edemeyip son çare olarak adamın kulağına kadın isimlerini tek tek saymaya başladı ve elini hastanın kalbinin üzerine koydu.Sırayla isimleri söylerken birinde adamın kalp atışlarının hızlandığını fark etti ve şöyle dedi;”Senin hastalığın aşk hastalığıdır!” Hikayenin gerisini hatırlamıyorum,zaten ehemmiyeti de yok.

Tanrı Adem’le aynı topraktan “Lilith”i yaratır,Lilith,cinsi münasebette Ademin altında olmayı kabul etmez,üste çıkmak ister.Bu Ademin gururuna dokunur ve anlaşmazlıklar çıkar.Lilith “Adem”i terk ederek ilk kadın feminist olarak tarihe geçer.Sonrasında Tanrı Ademin durumuna üzülür ve Ademin kaburgasından “Havva”yı yaratır.Havva hep alttadır,hizmetlerini yapar ve Ademi mutlu eder..

Mitolojinin en güzel tarafı gerçekleri ters yüz ederek gün yüzüne çıkarmasıdır.Çoğu zaman bir efsane bize olduğu hali ile çok saçma ya da mantıklı gelebilir.Gerçeklik çoğu zaman kişinin bilincinde şekillenir,oysa gerçek diye bir şey yoktur,olmadığı için gerçektir zaten.Çoğumuz Havva gibi kadınların hayalini kurar,Lilith’lere aşık oluruz.Altımızdakini hor görür,üstümüzdekine hayranlık duyarız.Havva’ların en ufak şımarıklığını çekilmez bulur,Lilith’lerin her yanlışına hayranlık duyar ve kendimizi kandırırız.Çünkü biz insanız,saatimiz bozuktur ama doğru işler,saniyeler yine 60,dakikalar yine 60 olacak şekilde işler,yanlış olan tek şey saatin gösterdiği genel göstergedir.Kısacası zihin saat gibidir,tek bir yanlış tüm doğruları yanlış bir şeyi göstermek üzere hareket ettirir.Zihin bir kez kandırılmaya ayarlandıysa geri kalan yalanları uydurmak saatin işlemesi kadar kolaydır.Şizofreni için tek bir hayal yeter,uydurduğumuz kahraman bizim tüm gerçekliğimizi bozar ve yeni bir dünya kurarız.Ortada tek bir çözümsüz muamma varsa o da Havvaların Lilith zannedilmesidir.Gerisi zaten mevcut,kaburga ve bir tanrı eli.Beyninmiz garip bir şekilde mitolojideki gibi işler.Mitoloji de tek bir yalandan doğar,üzerine kolektif yalanlar eklenir ve bir dünya kurulur.Mitomani de böyledir.Her aşık azılı bir mitoman,azılı bir obsesiftir.Kısacası aşk karşılıklı işkencedir.Proust’un bahsettiği gibi değil ama aşk “Benim ve Benim” aramda karşılıklı bir işkencedir.Çünkü ortada “Lilith de yoktur Havva da yoktur.İkisi de bizim uydurmamızdır.Zeki diye göklere çıkardığımız kadın aslında ahmaktır,namus timsali zannettiğimiz erkek aslında et peşindeki bir kuduz köpektir.(istisnalar vardır yanlış anlaşılmasın) Aşk kısacası karşılıklı yanılsamadır.Karşı karşıya koyulmuş iki ayna misali sayısız yalan ve entrika üretir.Geriye sadece psikolojik bir enkaz kalır.En kötüsü şarkı dinleyemez,şiir okuyamazsınız :)

Çağdaş psikiyatri’nin düştüğü en büyük yanılgı şüphesiz aşk hastalığını seretoninin salgılanmasındaki azalma ya da feromonların salınımındaki çoğalma ile açıklamaya kalkışmasıdır.Aşk bir obsesyondur,elbette belirli bir nöropsikolojik süreçten geçer.Fakat asla bir takıntı çeşidi ile açıklanacak kadar basit değildir.Takıntı sadece bu sürecin bir parçasıdır.Takıntıya düşen zihin “Mahpus”tur.Ruhuyla ve bedeniyle tam bir “Mahpus”.Jung asla Freud’dan büyük değildir,onu büyük yapan ruhsuz ruhbilimi reddetmesidir.Dostoyevski’nin ölümsüz eseri Karamazov Kardeşler’de Fetyukoviç’in dediği gibi psikoloji ikiuçludur.Bir ucu her zaman sizi yanıltır.Bir ucu ruh,diğer ucu fizyolojidir belki de.Belki de bir ucu Lilith diğer ucu Havva’dır.Bir yanımız şeytan bir yanımız itaatkar bir ana elidir.

Mahpus tam da insan psikolojisinin en büyük sorununu işliyor.Aşk karşılıklı işkencedir.Heyhat! çoğu zaman kaçtığımız acının mahpusu oluruz.O acı bizi yerin yedi kat dibine soksa dahi onu yeniden yaşamak uğruna sürekli bir çaba sarfederiz.Tıpkı Sisifos gibi bir kayayı zirveye taşımakla mükellef bir askerizdir.Ne yaparsak yapalım o taş zirveye çıkmayacaktır ama yine de yaparız.”Çözüm” beynimzdedir yani sorunun olduğu yerde.Psikolojinin ikinci ucu burada devreye girer ve bir kısır döngü oluşturur.Bu aynı zamanda “Sorun” da çözümü olduğu yerde demektir.Bu çelişki Mahpus’u her zaman meçhulun kapılarını sonuna kadar usanmadan aşındırmaya iter.

Kapılar kapanır,hasta obsesyon(takıntı) ile yetinmez kompulsiyon(zorantı)lar baş gösterir.Birey artık tam manasıyla hastadır.Zihni bir başka iradeye teslim olmuş,kendi gerçekliğinden kopmuştur.Yaşamının tek amacı “o”dur.O ise ondan köşe bucak kaçmıştır.Geride her zaman bir Albertine usulu ile deliller bırakmıştır.Usta bir katildir her Albertine ve usta bir Marcel’dir her aşık.Deliller ustaca bırakılır,bir nişane gibi alır ve saklar Marcel’ler onları.Her polis katile aşıktır,polisleri katillere var eder.Aksi halde film başlamadan biter.İki uç lazımdır,katil-polis,Albertine-Marcel….Takıntı yönünü değiştirir.Hastalık da adını..Aşk artık aradan çekilmiş takıntının kendisi bir takıntı olmuştur.Birey artık takıntılarla vardır.Sadece bir iz sürücüdür ve başka bir amacı yoktur.Facebook,instagram,whatsapp her yerden engellenir,fakat hatıralar vardır.Onların izini sürer ve asla vazgeçmez bundan tıpkı sisifos gibi,o taş zirveye çıkmak zorundadır…

Zaman tıpkı yazım gibi iç içe geçmiştir romanda.Kaç yaşında ismini bilmediğimiz kahraman ilk defa ismini açıklar 3000 sayfalık dev romanın 5. Cildinde.Ben Marcel’im diye haykırır.Okuyan her insanı en az benim kadar paramparça eder.Kaldırmak zordur,bu duygulara yabancı değilseniz.

Herşeyi birbirine kattık madem söylemeden geçmeyeyim.Havvalar,Lilith’ler,Albertine’ler,uydurduğumuz diğer sevdalar…Hepsi bizim uydurmamızdır.Proust’un dediği gibi “insan sevdiği ile ilgili tam bir cehalet içinde yaşar” Kendi yalanlarımıza inandıkça ve kendimizle yüzleşmedikçe asla bu hastalıktan kurtulamayız.Psikoloji iki uçlu değildir sadece iki uçlu bir kancadır aslında.Bu kancanın şehvetine kapıldığınız anda kurtulmanız çok zordur.Bu mahpusluk sevdiğinizin ölmesi ile de son bulmaz.Heyhat bu ne büyük yanılgıdır.Hatıralar varken psikiyatri neyin tedavisini yapmaktadır.Kendinizi asla küçük görmeyin,aşk her zaman aşık olduğunuz insandan büyüktür.Ben kendi içimde defalarca öldürdüm Lilith’lerimi ve Havva’larımı tekrar dirilmeleri için bir kıvılcım yetti de arttı.En sonunda kendimi öldürdüm ve bu yaradan kurtuldum.Artık sevemeyeceğim,özgür ama duygusuz,rahat ama sevgisizim.Bu sefer gerçekten iyileştim.Artık whatsapptan eski mesajları okumuyorum,Twitter’dan takip etmiyorum ve artık onun isminin geçtiği şarkıları dinleyebiliyorum.Ve artık tüm kadınlardan topyekun nefret etmiyorum,bazılarının ellerini,bazılarının gözlerini,bazılarının içtenliğini seviyorum.Bunların hepsini Proust’a borçluyum.Ve Mahpus benim tüm hayatımın bir özeti sanki.Kayıp Zamanın İzinden kendi Ayıp Zamanımın izine geçmenin sancısı artık beni eskisi kadar yaralamıyor.Dünya daha çekilebilr,insanlar daha sevilebilir.Kendi içimde kadınlar yetiştiriyorum,onu seviyorum ve biliyorum hepimiz aslında bir parça karşı cinsiz.Proust bunu da bize öğretiyor.

Ben ne kadar anlatsam nafile.Hepsi biraz deli saçması.Adeyyo şarkısı dinlemek daha mantıklı.Yazdıklarımda en ufak bir mantık yok tıpkı aşk ve psikoloji gibi.Bir bütün haline gelmedikçe hiçbiri anlamlı değil,kim okur bu kadar kim sabreder bilmiyorum.Sabrettiyseniz bilin ki sitede bir çok şeye kızgın da olsam birçok şeyi çok özledim.Muhtemelen yine kapatacağım.Hem içimdekileri dökmüş hem sizi görmüş oldum.Her şey yolunda sevgili dostlar ben yine aynı benim  Bu da bir inceleme değil her zamanki gibi.Sadece içimdekilerin yansıması…Eğer yine kapatırsam aklınızda bulunsun dünyada 6 Milyardan fazla insan var asla “1”inin mahpusu olmayın….Sevgiyle..
”Floransa Notları’yla Ruskin’e çok büyük keyif vermiş Prenses Madam Alexandre de Caraman-Chimay’a duyguğum derin hayranlığın anısına,Madam’ın hoşuna gittiği için bir araya getirdiğim bu sayfaları saygılarımla adıyorum.”
Proust’un Okuma Üzerine isimli kitabı bu cümle ile başlıyor.Kitap 71 sayfa.Son 12 sayfası resimler ve notlardan ibaret.ilk 25 sayfa çocukluk dönemine ait okumalarını anlatıyor.O yaşlarda duyduğu okuma arzusu ve onu olumsuz etkleyen dış faktörleri uzun uzadıya ve ustaca tasvir ediyor.
26.sayfadan itibaren okuma üzerine farklı görüşler ileri süren düşünürlerin fikirlerinin bir adım ötesine geçerek,kimi zaman mevcut fikirleri besleyip,çoğu zaman da farklı bir bakışaçısıyla derinlemesine tahil ediyor.Ve okuyucusuna yeni bir resim sunuyor.
Proust’un okumak üzerine görüşlerine gelirsek;Okumanın bazı filozofların savunduğu gibi(Descartes ve Ruskin)geçmiş yüzyılların en değerli ,en bilge insanlarıyla konuşmak olamayacağını,bir kitapla kurulacak ilişkinin yazarın bilgeliğinde değil,iletişim kurma biçiminde olduğunu savunur.Yani konuşmanın tersine okumayı;kişinin yalnızken önceden belli olan bir düşünceyi,müdahalesiz ve esinlere tamamen açık olarak,kendi zeka sınırları içinde algılama süreci olarak niteler.Daha farklı bir ifadeyle yazarın anlattıklarından öte, okuma eyleminin kişinin kendi kapasitesiyle doğru orantılı olarak sonuçlanacağının altını çizer.Yazarın bilgeliğinin bittiği yerde okurun bilgeliğinin başlayacağını savunur farklı bir bakışaçısıyla .Yine okumanın ruhsal hayatın eşiği olduğunu,oradaki yolu oluşturamayacağını,sadece yolu gösterebileceğini belirtir.
Ruhsal yönden çöküntü içerisinde olan insanlar için de, okuma disiplininin iyileştirici bir rol üstlenebileceğini belirtir.Bazı zihinlerin gerçek yaşamın sırlarının saklı olduğu derin benlik bölgelerine inme noktasında bir tür tembellik içerisinde olduğundan hareketle,okumanın bu noklara giden yoldaki kapıların bir anahtarı olduğunu ve okuma disiplini ile müdahale edilmeyen zhinlerin derin benliklerindeki hazineyi unutarak yüzeyde yaşamak zorunda kalacaklarının altını çizer.Özetle böyle ruhları uyandırcak tek disiplin okumadır O’na göre...Okuma disiplininin zihnin kişisel farkındalığını ortaya çıkarmak yerine ,onun yerini kaplamaya yöneldiğinde ise-benlikteki yolu oluşturmaya başladığında- çok tehlikli bir hal alacağını ,öyle ki; böyle bir durumda kişinin kendisi olmaktan öte okuduklarıyla kurgulanmış ,güçsüz,özgürlük yolunda özgürce(!)sınırlara hapsedilmiş olacağını vugular.Ortada bir bilgi vardır mutlaka, ama gerçek olup olmadığı muammadır.Doğrunun,gerçeğin bilgisine sahip olup olmadığını dahi bilemeden,biri tarafından tesbit edilerek eline verilmiş bir gerçeğin kanatlarıyla özgürleşmeye çalışmak bir çıkmazdır .Düşüncenin davetine sağır ve dilsizliktir, koşulsuzca etkilenmeye boyun eğen bir geçekle yaşama halidir bu.
Bir tarihçinin ya da bir bilginin okuma sonucunda elde etmek istediği gerçek,gerçeğin kendisinden öte ,kanıtıdır.Ancak edebiyatçı için durum biraz farklıdır.O ,okur ve beyninin içine depoladığı bilgilerle gerçeğin kalbine ulaşmayı hedefler.Tamamen sağlıklı ve kusursuz zihinlerin olmadığı bir dünyada,yüce zihinlere sahip insanların”Edebiyat Hastalığı”na tutulduğunu savunur.Kitap sevmenin zekası yüksek insanlara ait bir duygu olacağını,büyük yazarların,iyi okuyucuların kendi benlikleriyle birlikte olmadıkları zamanlarda ,kitaplarla birlikte olmayı yeğleyeceklerini,zaten bu kitapların da onlar için yazıldığını,milyonlarca değerli bilginin onlar için derlendiği aşikardır O’na göre.
Yararlı okuma kapasitesinin düşünürlerde,hayal gücüne yaslanarak yazan edebiyatçılara göre daha yüksek oluduğunu,düşünürün okuduğu eserden elde ettiği bilgilerin yazanına daha bağlı olduğunu,elde edilen bilginin anında gerçeklik olgusuyla değerlendirildiğini,hayal dünyasının denizine yelken açmış yazarın ise elde ettiği bilgilerle yelkenini şişirdiğini söyler.Örneğin Schoephenhauer’a eserlerinin derlemeden ibaret olduğu şeklinde bir gönderme yapmaktan da geri durmaz.
Bireyler arasındaki dostluğun geçici ve samimiyetsiz olduğunu,okuma ile kurulan dostluğun kalıcı ve daha samimi olduğunu söyler.Bireyler arasında söz vardır,okuma esnasında sessizlik.”Çünkü başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız” der.Şöyle bir düşününce hak vermemek mümkün değil...Kisi kendinden başka kimle daha yakın bir dostluk kurabilir ki?Okuma elyemi sessizliktir.Bu sessizlik anında, konuşmadan farklı olarak yapmacık tavırlara ve steril olmayan duygulara yer yoktur.Kişi kendisidir...Okurken yazarın düşüncesi ile ,kişinin kendi düşüncesi arasında uyuşmayan fikirlerin kabul edilmesi imkansızdır...
Bu kitapla Proust’u tanımış oldum.Samimi bir şekilde şunu söylemeliyim ki,olaylara o kadar farklı bir pencereden bakıyor ki;ilk bakışta bir bataklık gibi görünen manzarayı,elinizden tutup bir adım attırdığında,o resmin; muhteşem bir doğaya,cıvıl cıvıl öten kuşların daldan dala uçutuğu bir güzelliğe,bir dinginliğe çıktığını farkettiriyor.Nitelikli okumanın sırlarını merak edenleri davet ediyorum.Keyifli okumalar.
Kayıp Zamanın İzini, anlatıcının bilincinde hatıralarına yaptığı yolculukla sürmeye devam ediyoruz. Bakalım bu yolculuk bizi nereye götürecek? Anlatıcının bu yolculuğu nereye vardıracağını -aslında bir yere gitmediğini bilsem de- iyice merak etmeye başladım artık. Biraz uzun olan bu kitap sayesinde yolculuğa nasıl, nereden başladığımı da unuttum gibi. Yazarın anlattıkları, uyku ya da uyku ile uyanıklık arasındaki hatırlamaları, tahayyûlleri değil de sanki o anda yaşıyormuş da anlatıyormuş gibi hissetmeye başladım.

İki bölümden oluşan kitapta, ilk bölümde Dreyfus Olayı temele alınarak dönemin siyasi tablosu çizilmeye çalışılmış. Proust, Dreyfus Olayı’nı adeta turnusol gibi kullanarak kahramanlarını Dreyfus taraftarı ya da karşıtı şeklinde kategorize etmiş. Anlatıcı, dolayısıyla yazar -Kayıp Zamanın İzinde’nin aynı zamanda otobiyografik bir eser oluşundan- Dreyfus’la ilgili görüşünü açıkça belirtmese de babasıyla ilgili verdiği bölümlerde Dreyfus yanlısı olduğunun ipucunu veriyor okuyucuya. Proust’un annesinin Yahudi olması ve annesine aşırı düşkün olması da belki etkilemiştir bu görüşünü.

Kitabın ilk bölümünü okumayı akıcılık açısından daha çok sevdim. İkinci bölümde, diğer kitaplarda da olduğu gibi insanı, davranışlarını, duygularını mikroskop altında incelemeye devam etmiş yazar. Dönemin sosyete hayatını o kadar ayrıntılı işlemiş ki, bu bölümlerde ilgiyi canlı tutmakta biraz zorlandım. Selamlaşma sırasında eğilirken oluşan açıya ne kadar anlam yükleyebilirsiniz? Proust, burada iki insan arasındaki yaşanan, yansıtılan ve aslında yansıtılmak istenen davranışla ilgili o kadar ayrıntılı çözümlemeler yapıyor ki hayran olmamak mümkün değil. Bunun gibi kitapta, uzun tasvirlerle pek çok psikolojik, sosyolojik çözümlemeye tanık oluyorsunuz.

Proust, sosyetenin adeta ipliğini pazara çıkarırken kendisi eleştirmese de kitap boyunca sosyeteyi yerden yere vuracak iki yüzlülüğü, sahtekârlığı, ahlâksızlığı uzun uzadıya anlatıyor. Ben burada takıldım. Kitabı okurken beni kızdıran sosyete Proust’u kızdırmıyor hatta hayranlık bile besliyor sanki. Ona, bunu yaptıran ne merak ettim? Kendisinin de içinde olduğu hayatı, o hâliyle kabul edip sevmesinden belki.

Kitabı bana sevdiren yönlerden biri de yazarlarla ve sanatla iligili yapılan benzetmeler, tasvirler oldu.

İlk iki kitaba göre kitapta fazlasıyla kullanılan kişilerin sonu gelmez prens, prenses, dük, düşeslerin arasında kendimi kaybetsem de Proust’la geçirdiğim zamanlardan çok mutluyum.
Seri bitmek üzere:(

1. Swann'ların Tarafı
2. Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
3. Guermantes Tarafı
4. Sodom ve Gomorra
5. Mahpus
6. Albertine Kayıp
7. Yakalanan Zaman

Beşinci kitap olan ‘’Mahpus’’u ayrı bir keyifle okudum. İlk iki kitapta olduğu gibi Proustvâri betimlemeler, tahliller bir kez daha yazara hayran olmama neden oldu. İlk iki kitabı da aynı duygularla okumuştum. Şu ana kadar seride beni en çok zorlayan kitap ‘’Guermantes Tarafı’’ oldu. Kayıp Zamanın İzi’ni sürerken yokuşu çıkmak gibiydi 3. kitabı okumak. Ama ne kadar zorlasa da o yokuşu tırmanmak ve o yükseklikten bakmak gerekiyordu belki de…

‘’İnsan kendini ancak zaman içinde anlayabilir. (s. 69)’’ diyor Proust. Seriyi okurken en çok düşündüğüm, kendime sorduğum ; ‘’İnsan, neden bu kadar geçmişte yaşar?’’ sorusunun da cevabını veriyor aslında yazar. Çaya batırılan bir madlenle ya da yanından geçip gittiği bir akdikenle ait olduğu zamandan sıyrılıp geçmişte yaşamaya başlıyor Marcel. Aslında kendini anlamaya, tanımaya çalışıyor bu yolculuklarla. Ölümü, aşkı, dostluğu yaşarken nasıl yaşadığını tekrar tekrar düşünüp kendini değerlendirip anlamaya çalışıyor. O kendini anlamaya çalışırken bize de kendimizi anlama çabasına girme fırsatı sunuyor. Bu seri genel olarak okuyanı duygulandıran, kalbini sızlatan bir kitap değil. Aşk, özlem, tutku, sevgi var evet, ama yazar bu duyguları tüm şiirselliğine rağmen lirik bir dille anlatmamış okuyucuya. Cümleleri, tasvirleri, tahlilleri tüm şiirselliğine rağmen o kadar akıllıca ki kalbinizden çok beyninizle hayran oluyorsunuz Proust’a.

Mahpus’a gelince aşkı, kıskançlığı, tutkuyu, saplantıyı okuyana bütün yönleriyle hissettiriyor kitap. Hapsedilenden ziyâde hapseden aslında mahpus bu kitapta. Kıskançlık duygusunun sınırlarını nerelere vardırdığını kıskanan ve kıskanılan açısından o kadar güzel anlatmış ki yazar, çevremdeki insanları, davranışlarını bir kez daha farklı açılardan düşündürdü bana.

Serinin diğer kitaplarında hâkim olan; burjuva hayatı ve aristokrasi tüm ayrıntılarıyla Mahpus’ta da anlatılmaya devam ediliyor. İnsanların aslında olan ve yansıttıkları karakterleri arasındaki farkı, davranış ve duygularını adeta bir mikroskop altında incelemeye; o müthiş gözlem gücüyle yansıtmaya devam ediyor Proust. Bu kitapta farklı olarak olaylara, insanlara daha öznel bakmış, eleştirel bir üslûpla sosyeteyi kaleme almış; kendini de daha çok ortaya koymuş, duygusal ve fikir dünyasını daha samimi bir dille anlatmış sanki.

Serinin bu kitabını çok çok sevdim, son iki kitabı da aynı duygularla okuyacağımı umuyorum.
Hep bir öğleden sonrasını yaşıyormuş gibi... kitabı okurken hissettiğim. Mevsim yazsa, doğanın kucağındaysanız bir de öğleden sonraları zamanın durduğunu düşünürüm ben. Bu kitabı okurken de zaman hep öğleden sonra idi sanki.

Proust da demiş zaten Kayıp Zamanın İzinde'yi okurken insanlar aslında kendilerini okuyacaklar diye. İnsana dair bütün duygu ve davranışlar özellikle de aşk ancak bu kadar gerçek ve edebi bir dille anlatılabilirdi. Proust'un müthiş gözlem gücü, her satırda kendini gösteriyor. Eğer bilmediğimiz bir varlığın kokusunu yazıdan hissetmek mümkün olsaydı bunu Proust başarabilirdi diye düşünüyorum. Yaşamak, anlamak, bilmek, hissetmek mümkün ama bunları yazıyla ifade etmek hem de bu kadar sanatsal ve edebi bir üslupla yapmak bir tür sihir bence.

Bu ikinci kitap yazarın kalemine biraz alışmaktan belki daha zengin ve akıcı geldi bana. İlk kitapta olduğu gibi nesnelere farklı daha doğrusu kendi istediği anlamları yüklüyor yine yazar. Bu anlamlandırmalar vesilesiyle muhayyilesinde geçmişe yolculuk ediyor yine. Bilinç akışının fazlasıyla kullanıldığı Kayıp Zamanın İzinde'de okurken bazen kaybolduğum bölümler oldu. Buna rağmen dikkatli okunduğunda zihinsel boyuttaki bu yolculukta anlatıcıyı takip etmek, olayları anlamak mümkün. Çünkü bu teknikle yazılmış çoğu kitapta konuyu, olayların geçiş sürecini anlamak zordur.

Aşkla ilgili tespitleri, yorumları gerçekten okunmaya değer. Kurgu ve karakterler açısından da çok güçlü olan bu kitabı okurken felsefe, sosyoloji, psikoloji, tarih, bilim ve sanat alanında da yazarın derin birikimini hissediyoruz. Yazar bütün bu bilgi ve görüşlerini kurgu içine o kadar güzel yerleştirmiş ki; okurken hem birçok konuda bilgi sahibi oluyorsunuz hem de adeta bir edebiyat şölenine tanık oluyorsunuz.

Kitapta dikkatimi çeken bir durum da yazarın seçtiği isimler yüzünden kahramanların cinsiyetleri konusunda kafa karışıklığı yaşatmasıydı. Gilbert, Albertine... gibi. Sonradan öğrendiğime göre yazar bunu cinsellikle ilgili görüşlerinden dolayı özellikle tercih etmiş. Kadındaki erkeği, erkekteki kadını ortaya çıkarmak adına.

Daha yolun başında sayılırım. Umarım Kayıp Zamanın İzi'ni sürerken diğer kitapları da aynı tutku ve keyifle okurum.

Keyifli okumalar dileğiyle, bu edebiyat şaheserini okumak isteyenlere bir an önce başlamalarını öneririm...
Rivayete göre pek sevgili Proust Kayıp Zamanın İzinde serisini salt uzanır halde, bir tek yatağındayken yazmış. Depresif ve melankolik bir ruh durumundayken kaleme aldığından mıdır yoksa uykulu gözlerle döndüğü için midir rüyasından, bu seri yavaş ama tatlı bir haz verir okuyana; uyumak gibi.
Roza Hakmen'in çevirisini şiddetle tavsiye ederim zira orjinal dili olan Fransızca'sını Fransızlar bile okurken anlayamıyorlar.
Kayıp Zamanın İzinde'nin ikinci kitabı olan Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde beni benden aldı. Kitabı sadece Proust'un serisinin devamı olduğu için, hakkında hiçbir fikir sahibi olmadan okumaya başladım. Böyle olunca da Proust'a hayranlığım daha da arttı. Tıpkı Proust'un belirttiği gibi; hayallerde, gerçek dünyadakinden daha fazla güzelleşen nesneler gibi bu kitap da hayallerimde güzel hale geldi. Fakat kitabı okuduğumda, hayallerimdekinden de güzel olduğunu anladım. Bu belki de bir Proust gibi hayal edemediğim, onun zihinsel gücüne sahip olamadığım için böyle oldu diyorum kendi kendime.
Proust kitapta öyle betimlemeler yapmış ki, kitabı okumuyorsunuz adeta yaşıyorsunuz. Uzun cümlelerin gölgesinde bir ışık olarak yine aklınızda yaşıyorsunuz bu yazılanları. Tıpkı saydam bir gölge gibi. Anlatıcımızın hayalleri kimi zaman öyle bir hale geliyor ki anlayabilmek için kendinizi tüm dünyadan soyutlar hale geliyorsunuz. İnsanların hayalleri genelde çok karmaşık ve ulaşılması, anlaşılması zor şeylerdir. Başka bir deyişle gölge gibidir hayaller, insanların çoğu yalnızca ana hatlarıyla anlatabilir hayallerini. Diğer bir yandan bu hayalleri anlatabilmek de ustalık isteyen bir iştir. İşte bu yüzden saydam bir gölge gibi Proust'un yazıları. Ulaşılması zor hayalleri bizlere yine zor bir anlatımla anlatan, böylelikle bu zorluğu bizlere anlatmaya çalışan bir yazar Proust.
Proust olaylara "saydamlık" özelliği açısından bakıyor, zihnini tamamen açıp bizlere sunuyor. O zihin ışıltısını hissetmemizi sağlıyor. Proust'a göre bazı anlar vardır hayatta. O anlar sayesinde hayat tahammül edilebilir hale gelir. Çünkü hayat tahammül edilemeyecek kadar "gerçekçi"dir kimilerine göre. Bir parkta oyun oynarken gördüğümüz bir çocuk ya da yerde gördüğümüz bir kuş tüyü. Bu gibi kimi nesnelerden yola çıkarak hayatın gerçekliği değişir. Bunlar sayesinde tahammül edebiliriz hayata. Anlatıcımızın da genel olarak bahsettiği şey bu. Bu gibi "yola çıkarıcı" etmenler sayesinde hayatta kalmamız.
Hayallerin önemine büyük bir ölçüde değinen Proust, hayallerimizin neden bazen gerçeklerden daha güzel hale geldiğini sorguluyor. Bunu gerek kendi tecrübelerinden gerekse de verdiği örneklerden yola çıkarak yapıyor. Bu "zihinsel yanılgı"nın veya diğer bir ifadeyle "algı bozukluğu"nun en çok görüldüğü şey olan aşktan bahsediyor bolca. Kitapta aşka dair öylesine derin anlatımlar mevcut ki okurken şaşırıyorsunuz. Aşk denilen şeyin dahi empoze edildiği çağımızda bu kitapta geçen ifadeler gibi derin aşk ifadelerine rastlamak insanı rahatlatmıyor da değil.
Nasıl bir rahatlatma bu diye soracak olursanız, birazcık zahmetli. Tıpkı ilk kitap gibi. Proust okumak meşakkatli bir iş. Kendinizi kitaba tamamen kendinizi vermeniz, anlatıcının gözünden bakmaya çalışmanız gerekiyor. Böyle olmazsa anlatılan şeyler çok gereksiz ve de uzatılmış gelebilir. Kitabın daha yarısına gelmeden zihinsel olarak çoktan dolmuş hale geliyorsunuz. Kitap öyle bir nitelikte ki, bir sayfadaki bir ifadeden yola çıkarak bile, insan yüzlerce şeye ulaşabilir.
Proust okuyanlar bilir; anlatımlarda sürekli bir betimleme mevcuttur. İlk başta bahsettiğim gibi hayallerin betimlenmesi ayrı bir yer tutar onda. Gerçek hayattaki betimlemeler bile yeri geldiğinde zorlaşırken, hayallerin ustaca betimlenmesini aklım almıyor. Gerçek dünyada genel bir sabitlik mevcuttur. Bir betimleme yapmaya çalışırsanız, gördüğünüz yerin aklınızda kalan bir resmini dile getirmeye uğraştığınızı hissedersiniz. Fakat iş hayallere gelince değişir. Hayallerde belirli bir sabitlik bulunmadığı için bunu betimlemek oldukça zordur. Hayallerimizi sabitlemeyi başarsak dahi, onu o haliyle koruyamayabiliriz.
Hayalleri adeta hareketli bir biçimde betimleyen Proust'un gerçek dünyaya dair betimlenmelerinin de haliyle iyi olması gerekiyor tabii. İlk defa girilen bir odanın yabancılığının tasviri, bir kadının elini tutarken o elde oluşan basıncın betimlenmesi, bir insanın yüzünün ayrıntıları ve daha neler neler.
Bu türlü hayalperest, gözlemci ve ayrıntıcı olmaya her insan dayanamaz. Fakat Proust tüm bunları aklının bir köşesinde baskı altına alabilmiş ki onu ele geçirmemiş. Ya da geçirmiş mi? Belki de diğer kitaplarda bunu göreceğimdir kim bilir?
İnsan yüzünün ne denli değişken olduğundan bahsediliyor yer yer. İnsanın yüzü diğer bölgelerine göre oldukça ayrı ve özeldir. Bir el veya ayak birbirine benzeyebilir fakat her insandaki yüz ayrıdır. Dünyada bunca insan varken, insanların ikiz vb. olmadığı sürece birbirlerine benzememeleri buna örnek verilebilir. Böylesine bir çeşitlilik varken, Proust hayallerin de devreye girmesiyle bu çeşitliliğin daha da arttığını söylüyor. Kitaplarda okuduğumuz karakterlerin yüzünün değişken olmasının sebebi de budur. Betimlenmeye başlanmadan önce bile belirsiz bir yüz vardır hayal dünyamızda, betimlenme başladıktan sonra daha da netleşir yüz, fakat bu netleşme halinde dahi birçok alternatif sunar zihnimiz bize. Dolayısıyla insanın gerçek, somut dünyadaki yüzünün önemsiz olması gerektiğini savunuyor Proust.
Betimlemeleri, derin ifadeleri, gözlem ve ayrıntıları ile anlatıcımızın, bir nesneden yola çıkarak anlatmaya devam ettiği, onun hayal dünyasından gerçek dünyaya bir bakış olarak nitelendirebileceğimiz Kayıp Zamanın İzinde'nin ikinci kitabı olan Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde okunmaya değer bir eser. Seriye başlayacak olanlar, gelecek kitabın ilk kitap gibi mükemmel olduğunun rahatlığı içinde başlayabilirler seriye. Sahi, "onun hayal dünyasından gerçek dünyaya bir bakış" dedim de aklıma geldi: Hayallerimiz olmadan dünyayı görebilir miydik gerçekten de? Gerçek olmayan bir dünyanın var olduğu hayallerimiz sayesinde görebilir ve yorumlanabiliriz hayatı. Proust bunu olağanüstü bir şekilde aktarmış bizlere.
bir fransız sosyetesinin beni bu denli etkileyebilecek bir eser yazacağına inanmazdım, proust'un bu eserini okuyana dek. virgülü, cümlenin neresine koymam gerektiğini bana marcel proust öğretti. yaklaşık olarak son dört ayımı kitaplara ayırdım, sanırım bu dört ayda okuduğum otuz ikinci kitaptı ve kayıp zamanın izinde'yi okurken toprak yoldan, yeni yapılmış asfalt yola geçişi yaşadım. bunu, proust'un diğer yazarlardan daha iyi olduğunu iddia ettiğim için değil, proust'un bana çok daha farklı şeyler hissettirmesinden dolayı söylüyorum. evet, sartre da zweig da camus de beni alıp çok uzaklara götürmedi değil lakin proust'u okurken pineal gland'imde kalan o tadı hiçbir yazar bana hissettiremedi. cümleler o kadar usul ki, betimler o kadar lezzetli ki, bir çocuğun hayalinde evirdiği bir bulut olmak istedim. yağmur damlalarının düştüğü ilk çiçek ya da bir söğüt ağacının dalına konmuş, özgürlüğünün tadını çıkaran bir serçe. didem nur güngören'e de sağlam çevirisi için teşekkür etmek gerekir.
Şimdi ben bu kitabı neden yarım bıraktım? Niye yarım bıraktım? Nasıl yarım bıraktım? Bunu izaha gerek yok gördünüz yarım bıraktım. Ama bırakmamış da olabilirim. Bırakmışsam bırakmışımdır.

Ya hu bu nasıl uzun cümleler, bu nasıl bir dil Marcel amca? Çevirene de helal olsun vallahi! Kafamı bir aşk romanı ile dağıtayım dedim, gitmiştim en olmaz romanı seçmişim:/ 4 gündür 50 sayfa okuyabildim. Cumlenin sonuna geliyorum, başı kaçıyor, tane tane okuyayım diyorum yine olayı anlamıyorum. Bu işkenceyi sürdürmenin bir anlamı yok, yaz tatilinde temiz kafayla yine görüşmek üzere Swann kardeş...

Sevgiyle dostlarım...:)

Yazarın biyografisi

Adı:
Marcel Proust
Tam adı:
Valentin Louis Georges Eugène Marcel Proust
Unvan:
Fransız Yazar
Doğum:
Auteuil, Paris, Fransa, 10 Temmuz 1871
Ölüm:
Paris, Fransa, 18 Kasım 1922
Fransız modern edebiyatının temsilcilerinden Marcel Proust, 10 Temmuz 1871'de, Paris yakınlarındaki Auteuil'de doğdu. Babası varlıklı bir profesör olan Adrien Proust ile annesi Jaenne Weil tarafından Paris'te büyütülen Marcel Proust, 10 yaşına geldiğinde bir astım krizi geçirdi ve bundan sonraki yaşamında hastalıkların pençesinden kurtulamadı. Hastalığına rağmen okulunu başarılı bir öğrenci olarak tamamladı ve askeri hizmetinden sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi. Bir yandan üniversiteye devam eden Proust bir yandan da Sorbonne'da felsefeci Henri Bergson'un derslerine katılıyordu. Ailesinin maddi varlığı nedeniyle rahat yaşamı garanti altına alındığından, mesleki bir eğitime gerek duymayan Marcel Proust, tüm zamanını küçüklükten beri ilgi duyduğu yazarlığa ayırmaya karar verdi. Düzyazıları ve makaleleri 1892 yılından itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmaya başladı.

1895'ten itibaren Eğitim Bakanlığı'nda çalışmaya başlayan Marcel Proust, Bakanlık'ta kaldığı beş yıl içinde Hazlar ve Günler adlı öykü kitabını yazdı. Gerek eleştirmenler gerekse okur tarafından pek başarılı bulunmayan bu eser bir anlamda yazarın bundan sonra ele alacağı konuların açıklanması açısından önem taşıyordu: Yabancılık çekilen bir dünyadaki yalnızlık ile kendi kimliğinin arayışı içindeyken aşk, hastalık ve zamanın etkileri.

Proust, ilk kitabının ardından sekiz yıl boyunca bir kitap üzerinde çalıştı. Kitabı tamamlamasına çok az bir zaman kala uğradığı hayalkırıklığı nedeniyle sekiz yıllık uğraşının ürünü kitabını yırttı ancak onu atamadı. 1952'de Jean Santeuil adı altında yayınlanan bu kitap yazarın başyapıtı olarak değerlendirilen Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde/Kayıp Zaman İzinde adlı romanın bir tür hazırlık çalışması olarak değerlendirildi. Jean Santeuil'in odak noktasının anlatıcının subjektif öyküsü oluşturmuştur. Yazar bu eseriyle geçmiş olaylarla ilgili duyguların içinde bulunulan anda yaşanılanlardan daha kuvvetli olduklarını kanıtlamak istiyordu. Düşüncelerini vurgulamak için her şeyin tekrarlandığı bir anlatım biçimi uyguladı. İlk anlatılanda olayların gerçekten olup bittiği zamanı diğerinde ise akılda kalanları anlatıyordu.

1903 yılında babasını kaybeden ve annesiyle birlikte yaşayan Marcel Proust'un yaşamındaki en önemli olaylardan biri 1905'te annesi Jaenne Weil'i kaybetmesidir. O tarihte 34 yaşına giren eşcinsel yazar için annesi hayatının en önemli kadınıydı. Geçirdiği sinir buhranlarından ve gördüğü tedavilerin ardından Proust, deneme yazılarında önemli edebiyatçıları ve felsefecileri inceledi. Bunların başında çalışmalarını Fransızca'ya çevirdiği John Ruskin ve eleştirilerinin hedefi olan Charleb Augustin Sainte-Beuve geliyordu. Aynı dönemde üzerinde çalıştığı Bergson'un bilgi kuramı, Proust'un anlatım tekniğini düzeltmesindeki en önemli etkendir. 1908'de kaleme almaya başladığı ancak 11 yıl sonra yayınlanan Taklitler ve Seçmeler adlı yapıtı başyapıtı için ön çalışma oldu.

1908'den sonra tamamen inzivaya çekilerek hiç ara vermeksizin yedi bölüme ayırdığı Geçmiş Zaman Peşinde adlı dizi romanı üzerinde çalıştı. Bu roman 1927'ye kadar 15 cilt ve yedi bölüme ayrılmış olarak yayınlandı. 1913 Swannların Semtinde çıktıktan sonra onu izleyen diğer bölümler; Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermanteslerin Semtinde, Sodom ve Gomorra, Mahpus Kadın, Kaybolan Albertine, Yeniden Kazanılan Zaman yayınlandı.

Otobiyografik bir havanın estiği bu roman dizisinde birbirine paralel iki düzlem bulunmaktadır. Proust'un yaşantısından alınan tek tek epizotlar, burjuvazinin tam bir tablosu ve en ince ayrıntılara kadar araştırıp anlattığı aristokrasinin çöküşü olarak yoğunlaşır. Proust bunu yaparken şimdiki zamana ve geçmişeait bilinç içindekileri çağrışımlı olarak birleştirmek amacıyla olayları kronolojik bir sıraya koymadı. Geçmiş zaman anımsama yoluyla ve birinci şahıs olarak öyküyü anlatan kişinin içsel birliğine uyan kayboluşu zaman yeniden kazanılmaktadır. Sürekli geriye bakışlarla yaşam daimi bir dolaşım halindedir. Roman dizisinin sonunda şair yani Proust, kendi yaşantısını anlatan romanı yeniden yazmaya karar verir. Yazar anlattığı düşünceleri doğrudan doğruya yansıtabilmek için edebi teknik olarak iç monoloğu kullanmıştır. Benliğin zaman içindeki psikolojik değişimi ile güncel ve eski olayları bir bütün haline getirerek insanın ruhsal yaşantısını işleyen Marcel Proust, 18 Kasım 1922'de, Paris'te yaşamanı yitirdi.

Eserleri
Roman: Swannların Semtinde (Du cote de chez Swann, 1913), Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde/Geçmiş Zaman İzinde (A la recherche du temps perdu,1918), Guermanteslerin Semtinde (Le cote du Guermantes, 1920), Sodom ve Gomorra (Sodome et Gomorrhe, 1921), Mahpus Kadın (La prisonniere, 1923), Kaybolan Albertine (Albertine disparue, 1925), Yeniden Kazanılan Zaman (Le temps retrouve, 1927), Taklitler ve Seçmeler (Pastiches et melanges, 1919)
Öykü: Hazlar ve Günler (Les plaisirs et les jours, 1896)

Yazar istatistikleri

  • 520 okur beğendi.
  • 1.399 okur okudu.
  • 131 okur okuyor.
  • 3.342 okur okuyacak.
  • 59 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları