Margaret Mitchell

Margaret Mitchell

9.2/10
154 Kişi
·
429
Okunma
·
32
Beğeni
·
2.002
Gösterim
Adı:
Margaret Mitchell
Unvan:
Abd'li Yazar.
Doğum:
Atlanta, Georgia, 8 Kasım 1900
Ölüm:
16 Ağustos 1949
Margaret Munnerlyn Mitchell (d. 8 Kasım 1900, Atlanta, Georgia; ö 16 Ağustos 1949 ) ABD'li yazar idi.

1936 yılında yayınlanan Gone with the Wind (Rüzgar Gibi Geçti) adlı romanıyla üne kavuştu. Roman, romantik ashley wilkes ve scarlett O'hara'nın eşi rhett butler ile amerikan iç savaşı arasında kalmış aşk üçgenini anlatmaktadır.
Sana daha önce de söylediğim gibi, bu, toplumda tek affedilmeyen günahtır. Farklı olursan lanetlenirsin!
Margaret Mitchell
Sayfa 540 - Artemis Yay.
"Ama Bayan Scarlett, beni dinle. Sen at semeri vurulmuş bir eşeksin. Bir eşeğe altın semer vurup, onu süsleyip bir arabaya koşabilirsin ama eşek yine eşektir. Kimseyi kandıramaz. Sen de aynı öylesin. İpek elbiselere, atölyelere, dükkana ve paraya sahip olup kendine güzel bir at havaları verebilirsin ama sonuçta eşeksin. Kimseyi kandıramazsın."
Margaret Mitchell
Sayfa 674 - Artemis Yay.
Savaşı başlatanlar onu kutsal yapmazlarsa kim savaşa gidecek kadar aptal olur ki? Ama insanları dolduruşa getirenler savaşan aptallara ne derlerse desinler, savaşı ne kadar kutsal gösterirlerse göstersinler, savaşın yalnızca bir tek nedeni var, o da para. Gerçekte bütün savaşlar para kavgasıdır.
Margaret Mitchell
Sayfa 183 - Artemis Yayınları, 4. Baskı
Bir kadın tarafından yazılan, iki kadın ve iki erkeğin hayatının ışığında bir zaman dilimini anlatan bu romanı bir kadın olarak çok beğenerek okudum.

Tim Burton'ın Alice Harikalar Diyarında filminden bir sahne var senelerdir aklımdan çıkaramadığım. İyiliği ile nam salmış, güzeller güzeli, beyazlar içindeki masal prensesimiz kötülükler karşısında yine o yüceliğini (!) koruyor ve ' Ay ben öldüremem, sen öldür' diyor. Yaşamın özeti mahiyetinde benim için, insanlığın yapışkan bataklığı, sorumluluk almadan, fiyakasını bozmadan, yapılması gerektiği düşünülen eylemlere bulaşmadan hayatını idame ettiren varlıklarız çoğumuz.

Ve bir de diğer kesim var. Vejetaryenlik ile ilgili okuma yaparken içimden yalan yanlış genellediğim bir şey var. Plutarkos özetle diyor ki: ' İnsanın et yemesi doğal değildir, ama bunun doğal olduğunu savunuyorsanız, o zaman yemek istediğiniz şeyi kendi başına öldürmeniz gerekmez mi?' Öldüremediği için yemeyen ve öldürebildiği için yiyen iki tutarlı taraf ile öldüremediği halde yiyen o beyazlar içindeki prensesin soyundan gelen tutarsız taraf.

İşte romandaki karakterler de savaşa inanmayıp savaşan gelenek, töre sevicilerle, inanmayıp savaşmayan ve inanıp savaşan yurttaşlar arasından. Tepetaklak olan düzenin yeniden kurulmasında iç muhasebe ile dış temasları dengede tutmak gerekiyor.

Yazar döneminin koşullarını, kadınların erkekleri pohpohlayıp oturaklı oldukları saygıdeğer mevkilerini, kıyafetleri, ilişkileri, hırsı, bencilliği, tutkuyu, lüksü, zarafeti, sefaleti, dışlanmışlığı, adanmışlığı, iç savaşın yıkıcılığını çok iyi bir zeminde sunuyor. Hayatımda hiç bu kadar bencillik görmemiştim ama. Nerede kalmış annelik, dostluk. Ah Scarlett ah.

Vahim kısımları da var tabii ki. Köleliğin zinhar kötü bir durum olmadığını uzun uzun hikayeleştirmiş ki biz eşitlikçi insanlar hak verelim. Çünkü zencilere çocuk gibi muamele etmek, pışpışlamak gerekir ki üzülmesinler alt sınıftan oldukları için. Güneyin görünmez imparatorluğu Klu Klux Klan'ın (evet o zencileri, Yahudileri öldüren ırkçı beyaz maskeli, beyaz kıyafetliler) nasıl da masum olduklarını ispata girişen yerler de şiddetin, niyet ne kadar iyi olursa olsun kabul edilemez neticelere gebe olabileceğini gösteren bir ayrıntı olarak göze çarpıyor.

https://1000kitap.com/Zerdali nın sayesinde iyi ki okudum uzun zamandır beklettiğim bu kitabı. Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini ile çok benzeştirdim, yıllar öncesinden kalma aklımda, yeri ayrıdır gönlümde.
Kişinin biri kişinin birine ‘senin yerin yurdun neresi’ diye sormuş. Kişinin biri ‘nereyi seversen orası senin dünyandır. Ben edebiyatı severim, edebiyatlıyım’ demiş. Güya edebiyat günlük yaşamdan kaçmak için en iyi ülkeymiş. Kaybolmak isteyenler en iyi orada kaybolurmuş. Sevmek isteyenler en iyi orada severmiş. Orada hayallerimize ulaşmak istesek vergi almazlarmış. En acımasız katiller, aman vermeyen haydutlar da oradaymış. Katiller insan yerine umut öldürür, haydutlar para yerine zaman çalarlarmış. Orada yaşayanların evleri kitaplar, çatıları da kitap kapaklarıymış. Kimi süslü, zor, modern evleri severmiş, kimi de sade, klasik evleri. Önyargılar bir kenara bırakılmalıymış. İçeri girerken kural böyle imiş. Yoksa ülkeye kabul etmezlermiş. Böyle bir ülkeymiş güya edebiyat. Öbür kişinin yaşadığı Hayat da iyi gözükse de aksine kötü bir ülkeymiş. Ne yapıp eder kısa süre dahi olsa insanın edebiyatla bağını koparır, bununla da gurur duyarmış. O insanla edebiyat arasına girer, soğuturmuş birbirlerinden. Sadece edebiyatla kalsa iyiymiş… diye anlatırlar. Hayat ne yapıp etti edebiyatla arama girdi benim de. Bu cümleyi yazmak için bir sürü şey uyduruyorsam edebiyatın verdiği şeylerden kısa süreli sıkılma dönemine girmişimdir. Bu inceleme de bu döneme geldi. Bir iki cümle yazıp bıraktım sürekli. Aslında çok iyi bir kitap okudum. Hala onun etkisindeyim. Belki de iyi eserleri okuduktan sonra düşülen boşluğa düşmüşümdür de ondandır bu sıkılma. Rüzgâr Gibi Geçti öyle bir kitaptı ki sadece aşk kitabıdır, ya da tarihsel bir romandır diyemiyorum. Nedir diye diye birkaç roman formu çıkarmışım farkında olmadan. O formları içerikten küçük bilgilerle harmanladım ve dağınık olsa da ortaya elle tutulur bir şeyler çıktı gibi.

Rüzgâr Gibi Geçti öncelikle, kahramanın gelişim evrelerini içeren bir Bildungsroman örneğidir. Güney’i en ince ayrıntısına kadar anlatan ve olaylar karşısındaki tutumlarını dile getiren Güney romanıdır. Erkekleri peşinden koşturan Scarlett O’Hara ile Rhett Butler’in aşkını anlatan bir destansı bir aşk romanıdır. Amerikan iç savaşıyla birlikte gelen yıkım ve Yeniden Yapılanma süreçlerini başarılı bir şekilde tasvir eden tarihsel bir romandır. Biraz zorlarsak, dönemin zihniyetine, özellikle Güney’in zihniyetine, bağlı olarak kadınların toplumda erkekten sonra görülmelerini Scarlett O’Hara ile yıkan feminist bir romandır.

Jale Parla Bildungsroman’ı şu şekilde tanımlıyor: “Bireyin çocukluğundan başlayarak olgunlaşmasına kadar uzanan süreci ele alan Bildungsroman, bu süreç içinde roman kahramanının ne tür seçimlerle karşı karşıya kaldığını ve yaptığı seçimler sonucunda yaşamının nasıl belirlendiğini, neredeyse bir ibret öyküsü gibi anlatır.” Okuyanlar da bana hak verecektir ki kitabın formu yukarıdaki tanıma uygundur. Kitabın Bildungsromanlık kısmı başkarakter Scarlett’in 16 yaşından başlar iç savaşın öncesi, sırası ve sonrasını kapsayan geniş bir zamanda olgunlaşan, değişen kişiliğini bize vererek devam eder. Scarlett O’Hara genelde kişiliğine yapışmış olumsuz özellikleriyle karşımıza çıkıyor. Kitabın hemen başından ortamdaki tüm ilgiyi kendine çeken bir yapısı olduğunu, ilerleyen sayfalarda kararlarını tutkularının ve paranın gözetiminde verdiğini, kendi işine gelecek her şey için başkalarını manipüle ettiğini görmek bu nasıl acımasız merhamet yoksunu terbiyesiz kadın demeye yetiyor. Ama öyle bir iradesi, öyle bir kararlılığı, öyle bir azmi var ki. Ve yine o kadar cesur ve zeki ki. Bunlar yeşil gözleriyle birleşip tüm olumsuz özelliklerini bir anda siliyor. Bu yüzden en çok nefret ettiğim de en çok sevdiğim karakter de Scarlett oldu. Başka bir deyişle Scarlett benim için ‘içinde siyah da bulunan bir gökkuşağı’. Önemli 3 karakter daha var. Fedakârlıktan kaçınmayan iyiliğin saf hali Melaine o kadar dürüst ve alçakgönüllü ki bazen dozunu kaçırıyor bunların. Ama kitapta bozulmayan, kişiliği deforme olmayan tek kişi de o. Ve en saygı duyulması gerekeni de. Ashley Wilkes kafasının içinde yaşamayı seven bir karakter. Aynı zamanda Melaine’nin kocası. Savaşın anlamsızlığını bile bile Güneyli gururu yüzünden katılmak zorunda kalıyor. Ben kendisini hiç sevemedim. Ve Rhett Butler. Scarlett’tan sonra en kapsamlı işlenen karakter o. Açıkgöz ve kendi doğrularına inanan, Melaine gibi kendi olmayı başaran ikinci karakter. Düşüncelerini rahatça ifade eder, başkaları buna sinir olsa da. Scarlett’in büyüsü yüzünden bunları kısa kesmek zorundayım.

Kitabın yazarı Amerikan’ın Güney’inde asker kökenli bir ailenin içinde doğmuş büyümüş. Haliyle elinden Güney’i ve iç savaşı anlatan bir romanın çıkmasını biraz da buraya bağlamalı. Güney soylu ailelerin, uçsuz bucaksız pamuk tarlalarının olduğu bir yer. Soylulukları ve zenginliklerinden dolayı biraz da kibirliler. Önemli günlerde partiler, balolar veriliyor. Erkekler tam bir beyefendi, kadınlar da leydi. Kadınlar çocuklarını, özellikle kızlarını, aşırı bir terbiyeyle yetiştirmeye çalışıyorlar. Geleneklerine de çok bağlılar. Gelenek ne kadar yobaz olursa olsun ondan koptunuz mu hemen ayıplanıyorsunuz. Scarlett’in annesi Ellen, onu kendi gibi Güneyli bir leydi olmasını arzu ederek yetiştiriyor. Ama Scarlett gelişen bazı olaylar sonrasında Güneyli kişiliğinden sıyrılarak bambaşka birisi oluyor. Zaten kişiliği de bir leydinin kaldırabileceği şeyleri kaldırmak için çok zayıf. O hırçın ve savruk biri. Ama ne kadar güneyden kopmuş gibi görünse de her zaman olduğu gibi büyük resmi göremediği için aslında o da diğerleri gibi güneyin tutsağıdır. Ey okuyanlar size soruyorum: Ashley Ashley diye ortalıkta dolanmasının sebebi bu değil midir? Aklıma şu soru da geliyor: Coğrafya kişilik için de kader midir? Görüyoruz ki bu kitaptakiler için öyle.

Bana göre bu kitabın en geride kalan kısmı aşkla olan kısımlarıydı. Kapakta huysuz ve tatlı kadın Scarlett O’Hara ile açık fikirli kumarbaz Rhett Butler’in sıra dışı ve efsanevi aşk hikâyesi ifadesi var. Bu okurdan beklentiyi yükseltmesini isteyen bir ifade. Haliyle beklenti artıyor. Ama aşk diğer olayların; nedir savaşın getirdiği kimlik bunalımları, detaylı karakter tahlilleri, kölelik meseleleri, Yeniden Yapılandırma faaliyetleri, Ku Klux Klan gibi şeylerin epey arkasında kalıyor. Ama bu demek değildir ki aşk kitaptaki görevini görmüyor. Yine aşk için yapılan iyilikler, fedakârlıklar ve hatalar var. O yüzden aşktan bağımsız düşünemiyoruz.

Kitap Amerikan İç Savaşı öncesinde başlayıp, savaş bittikten sonraki dönemlerde Scarlett ve tüm Güney’in yaşadıklarına güzel bir bakış sunuyor. Savaşın başlamasının iki sebebi olduğunu görüyoruz kitapta. İlki Güney’in kölelere olan bakışını düzeltmek ve onlara özgürlüklerini vermek. İkincisi de para. Ama sebep ne olursa olsun savaş tüm bir topluma mal olan bir olay. Yazar bunu çok güzel dile getiriyor. O güneylilerinin halini gördükçe insan savaşın acımasızlığına bir kere daha şahit oluyor. Güneyliler kısmında değindik, bunlar kibirli ve gururlu insanlar. Olanca büyük pamuk tarlalarıyla, cesaretleriyle gelişmiş Kuzey’i yenebileceklerine inanıyorlardı. İnanmakla kaldılar. Gelelim insanı en çok şaşırtan kölelik meselesine. Katılır mısınız bilmem kitap sanki sessiz sessiz "kölelik özgürlüktür" diye aksediyor gibiydi. Yazar savaşın zencilere özgürlük nidalarıyla çıktığını öne sürerken bana göre şöyle demeye getiriyor: “Savaş çıkmadan zenciler insan gibi yaşıyordu. Pis Kuzeyliler geldiler onları özgürlük vaadiyle kandırıp az da olsa ellerinde bulunan hakları aldılar. Sonrasında da kendi emelleri için onları Güneylilerin üstüne saldılar.” Gerçekten de savaş çıkmadan zencilerin gül gibi geçinip gittiğini, sanki köleliğin olmadığı izlenimine itiliyoruz. Zenciler bile bu durumun kölelik olmadığını söyleyebiliyorlar. Savaştan sonra zenciler artık beyazlar gibi istediği gibi sokaklarda geziniyor, beyazlara kafa tutuyor hatta beyaz kadınlarla evlenme hakkının verileceğinin iddiaları dolaşıyor kitapta. Güneyliler bunun çok alçak bir durum olduğunu, bir beyazla bir zencinin nasıl denk tutulabileceğinin şokunu yaşıyor. Bu yüzden zalim Ku Klux Klan bu duruma son vermek isteyen yararlı bir topluluk gibi gösteriliyor. Oysa Ku Klux Klan zencileri öldüren, insan düşmanı acımasız bir topluluktur(bkz. #32352317). Tabii ne olursa olsun bu bir roman. Ve kitapta Dadı, Dilcey, Pork, Peter Amca gibi çok sadık zenciler de var. Benim zenci dediğime bakmayın güneyliler asla zenci lafını kullanmıyorlar. Bu da onları tarlalarında çalıştırmalarını meşru kılıyor(!)

Kitapta Güneylilerin kadına bakış açısı da çok değişik. Kadınlar çocukluklarından itibaren aşırı bir terbiye içerisinde yetiştiriliyor. Efendim kadınlar çalışamazmış, erkeklerin yanında yüksek sesli gülemezlermiş. En komiği de Güneyli kadınların hamile olduklarını erkeklerin yanında dile getirmekten çekinmeleri. Hamilelik konusu açıldığında ‘yani o şey’ diyerek utanıyorlar. Karınları belli olmasın diye odanın karanlık köşelerinde oturmayı tercih ediyorlar. Bunun gibi şeyler. Ama kızımız Scarlett yine kendini aşıyor ve durun bakalım diyerek bu anlayışlara karşı geliyor. Sonrasını tahmin edebilirsiniz ‘ah kuzum Scarlett farklı olursan lanetlenirsin!’

650 700 sayfa boyunca gayet sakin ve emin adımlarda giden roman sonunda öyle bir hız kazandı ki tüm aaaaa’larımı sonunda harcamak zorunda kaldım. Şöyle bir toplamak gerekirse: Kitap Amerikan İç Savaşı’yla birlikte değişen sosyal yapıyı bir aşkın gölgesinde derinlemesine irdeler. Köleliğin kaldırılmasını savunan Kuzey ile köleliğin devamını isteyen Güneylerin savaşı anlatılmaktadır. Olaylar genellikle Atlanta’da geçer. Güney’in pamuğu ve gururu dışında kuzeye hiçbir üstünlüğü yoktur. Savaş başladıktan kısa süre sonra kadınlar yas elbiselerine bürünmekte ve her gün yeni mezarlar açılmaktadır. Hastanelerde kinin, afyon, klorofom ve tentürdiyot yokluğu çekiliyor. Evlerde ve cephede yemek çok az. Kitap savaşın tüm acımasızlığını bütün çıplaklığıyla gözümüzün önü seriyor. Bu bakımdan çok dramatikti. Scarlett gibi bir karakter yaratıp onu derinlemesine tahlil etmek büyük bir ustalık işiydi. Velhasıl sonuç olarak güzel bir okuma oldu. Etkinliğe katıldığım için mutluyum. Keyifli okumalar diliyorum.
Ben daha önce böyle bir kitap okumadım. Genel olarak fantastik dünya ve macera aksiyon delisi olarak yavaş ilerleyen ve konusu çok ilgi çekici olmayan kitaplardan uzak durmaya çalışıyorum. Rüzgar Gibi Geçti, sitede ''Okuyacağım'' listesine eklediğim ilk kitaptı; yaklaşık 1 yıl olmuş ve sonunda okuyabildim. Kitaptan ciddi miktarda uzak durdum, bunun sebebi ise kitabın kapağında yazan yazılar oldu: ''Sıra dışı ve efsanevi aşk hikayesi'' ne bu şimdi ? Anlıyorum Artemis'in de bir yerden reklam yapması lazım, tamam eyvallah nasıl olsa genel olarak en çok okunan kitaplar genelde aşk kitabı oluyor; ama kitapta öyle bilindik tarzda bir aşk hikayesi yok ve kapakta bu şekilde yazması sadece kitabın değerini düşürmüş. Destansı bir savaş hikayesi okuyorsunuz ;bu sırada bir kadın savaşın geride bıraktıklarıyla hayata tutunmaya çalışıyor, çektiği sıkıntıları bir şekilde atlatmaya çalışıyor ve yaşadığı memleket Kuzeyli'ler tarafından katliam altındayken bir şekilde tutacak bir el ararken düşman sandığı insanlarla dost, dost bildikleriyle arası açılırken yaşanan bu efsanevi hikayeyi sen gidip de aşk şeysi diye yazarsan ben biraz sesimi çıkartırım, kusura bakma.

Aşk hikayesi diye korka korka başladım, devrim niteliğinde bir kitap çıktı. Dönüp sorsanız niye bu kadar sevdiğimi, inanın cevap veremem. Sihirli bir kalem var, ne yazdığının bir önemi yok anında sizi de etkisi altına alır. Henüz 50.sayfada zaten okuduğum en iyi tasvirleri de görmüş bulundum. Hani Yaşar Kemal'in kalemi nasıl sizi Çukurova'da at üstünde güzelim memleketin güzelim havasını içine soluyan sanki Memed değil de sizmişsiniz gibi hissettirir ya, aynen öyle Margaret Mitchell de sizi buradan alacak Tara'ya, 12 Meşeler'e götürecek. Zaten yeteri kadar yaşadığınız yerden bıkmışsınızdır, biraz da kibirli ve gururlu bir kızın kafasından burdaki hayata bir bakın. Evet onun kafasından bakacaksınız, neden mi ? Yazar Scarlett'deki kibri, gururu, kendini beğenmişliği, öyle bir aktarıyor ki insan okurken bir korkuyor''Acaba bu kızın düşünce yapısı bana da yansır mı ????'' Scarlett gerçekten okuduğum en orjinal karakterlerden. Her şeye rağmen seviyorum keratayı, hatta bunlara rağmen:


"Erkeklerin en ufak bir sözünde iltifat aramaktan ne zaman vazgeçeceksin?"
"Ölüm döşeğinde olduğumda," (Sayfa 268)

''Çünkü konu kendisi olmadıkça hiçbir konuşmanın fazla uzun sürmesine dayanamazdı.''(#31605802)

''Hiçbir genç erkeğin kendisinden başka bir kadına âşık olmasına dayanamazdı.''

Tamam eyvallah, pek iç açıcı bir insan değil. Acaba ''Rhett nasıl bir adam, Scarlett'le nasıl başa çıkabilir ki'' diye düşünürken...

"Sevgili Scarlett! Çaresiz değilsin! Senin gibi bencil ve kararlı biri asla çaresiz kalmaz. Kuzeyliler seninle karşılaşacak olursa Tanrı yardımcıları olsun."

Müthiş bir karakter, kitap boyu Scarlett'i çok güzel sözlerle susturmasını bildi. Adamım Rhett 3> çok seviyorum bu çocuğu.

Etkinlik vesilesiyle bu güzelim kitabı bizimle paylaşıp okumamıza vesile olduğu için https://1000kitap.com/Zerdali'ya çok teşekkür ederim :)

Son olarak şunu da söyleyip noktalıyorum :

"Dünyadaki çoğu sefaletin nedeni savaşlardır.
Savaş bittiğinde, kimse ne olup bittiğini, neden o noktaya geldiklerini anlamaz zaten."
Adını daha önce hiç duymadığım, duysam da ilgimi çekmeyecek olan bu kitabı, https://1000kitap.com/Zerdali'nın şu #29273368 iletisindeki etkileyici yorumuyla okuma kararı aldım. Şayet bir kitap bir insanı bu denli etkiliyor ve bu şekilde cümleler kurduruyorsa, o kitap mutlaka diğer okurlar tarafından da okunmalı diye düşünüyorum. Bu sebeple, öncelikle bu güzel kitapla bizi tanıştırdığı için kendisine teşekkür ederim. Girizgahı bitirmeden önce, kitabı okumamda çok büyük katkısı olan, kitabın epub halini bana göndererek iş yerinde boş zamanlarımda kitaba devam etmemi sağlayan NigRa'ya da teşekkürlerimi sunarak kitapla ilgili düşüncelerime geçeyim.

Daha önce okuduğum Doktor Jivago kitabında olduğu gibi, Rüzgar Gibi Geçti'de de iki ana konu etrafında gelişen olaylar anlatılmış. Doktor Jivago'da Rus Devrimi ile bir aşk üçgeni anlatılmışken; Rüzgar Gibi Geçti'de Amerikan İç Savaşı ile bir başka farklı aşk hikayesi anlatılmış. Her iki kitap da sayfa sayısı olarak bir hayli fazla olduğu için doyurucu savaş tasvirleri ile kuşku götürmeyen karakter tahlillerine sahip. Zaten kalın kitapları sevme nedenimiz de bizim için doyurucu bilgileri içerisinde rahatlıkla verebiliyor oluşları. Bu yönleriyle her iki kitabı da birbirine benzettim. Farklı olarak ise şunu söylemekte fayda görüyorum: Doktor Jivago, Rus Devrimi etrafında gelişen bir aşk hikayesini konu ediniyor iken; Rüzgar Gibi Geçti, bir aşk hikayesi etrafında gerçekleşen Amerikan İç Savaşını konu ediniyor. Yani bu kitap, Doktor Jivago'ya göre daha fazla aşk romanı özelliği gösteriyor.

Kitabın ana karakteri, Scarlett O'Hara isimli bir kadın. Açıkçası kitabın başlarında bu isim sürekli olarak aklıma Metin Hara'yı getirse de ilerleyen sayfalarda Scarlett O'Hara, baskın karakteri ile beni bu sıkıntılı durumdan kurtardı. Aksi halde 832 sayfalık kitap boyunca ne yapardım bilemiyorum.

Rüzgar Gibi Geçti, işte Scarlett isimli bu ana karakterin hayatının yaklaşık 12 yıllık bir dönemini bizlere sunan, derinlemesine başarılı karakter tahlilleri ile kimi zaman taraflı kimi zaman tarafsız bir şekilde kuzeyliler ile güneyliler arasındaki Amerikan İç Savaşı'nı anlatan bir kitap. Ve öylesine dolu bir kitap ki, yalnızca Scarlett'ın 12 yıllık bir yaşamını anlatmasına karşın, ağır bir yoğunluğa sahip.

Scarlett da oldukça başarılı bir şekilde yazar tarafından işlenerek önümüze sunulmuş bir karakter. Açıkçası Scarlett deyip geçmemek gerek. 16 yaşından 28 yaşına kadar geçen kısacık zamana üç evlilik, üç çocuk, iki büyük aşk, bir cinayet, büyük bir zenginlik, büyük bir yoksulluk ve korkunç bir savaş sığdırıyor. Zaten kitabın isminin de bu sebeple "Rüzgar Gibi Geçti" olduğunu düşünüyorum. Bu 12 yıllık süreç öylesine yoğun ve öylesine zorlu bir süreç olarak geçiyor ki, kitabın 741. sayfasında Scarlett şu cümleleri kuruyor:

"Elli yıl öncesini düşünen iki ihtiyar gibiyiz. Biz yaşlı değiliz ki! Kısa sürede çok şey yaşadık sadece. Her şey öylesine değişti ki, aradan elli yıl geçmiş gibi geliyor. Ama biz yaşlı değiliz!"

Hani çevremizde bazı insanlar vardır: Tehlikeli olduğunu biliriz, ondan nefret de ederiz; ama yine de onun gücüne hayran oluruz. İşte Scarlett öyle bir karakter. Scarlett ile ilgili düşüncelerimi biraz derinlemesine sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü çok önemli bir karakter ve Scarlett'ı tanımak demek, kitabı anlamak demek.

Scarlett, 16 yaşında "çocukça bir tutkuyla" Ashley isimli bir karaktere "aşık olduğunu zannedip" kendisinin ve çevresinin hayatını 28 yaşına kadar zindana çevirebilen bir kadın. Neden buna bir "aşk" demek yerine, çocukça bir tutku dediğimi hemen açıklayayım. Zira Scarlett asla aşık olacak bir kadın profili çizmiyor. Ne kitabın başında, ne de sonunda. Kendisi oldukça zeki ve pragmatist bir kadın. İşine geldiği zaman rol yapmasını bilen ve istediğini aldıktan sonra karşısındakine asla acımayan bir yapıya sahip. Dikkatli baktığınızda çevrenizde de böyle insanların olduğunu görebilirsiniz. Hatta kitabın 19. sayfasında Scarlett'ın Ashley'ye duyduğu "aşk" şu şekilde ifade ediliyor:

"Scarlett; yemek yemeyi, ata binmeyi, yumuşak bir yatakta yatmayı ister gibi, basit ve hesapsızca istiyordu onu."

Scarlett, istediğini elde edebilmek için her şeyi ama her şeyi yapabilecek bir gözü dönmüşlüğe sahip. Bu sebeple onun aşık olabilecek biri olmadığını düşünüyorum zaten. Mesela sırf Ashley'yi kıskandırmak için, Ashley'nin eşi Melaine 'nin kardeşi ile anında evlenme kararı alabiliyor. Yine bu konuya gerekçe olarak 97. sayfadaki bir tespiti sizinle paylaşmalıyım:

Scarlett O'Hara'nın tek yaptığı ortalığı karıştırıp başka kızların sevgililerini elinden almak. Stuart'ı India'nın elinden aldığını çok iyi biliyorsun, şimdi de onu istemiyor. Bugün de Bay Kennedy'yi, Ashley'yi ve Charles'ı ayartmaya çalıştı."

Bunun dışında, para uğruna gözünü kırpmadan en yakınlarını aşağılayabilen birisi. Zaten parayı bir güç olarak görüyor ve fakirleri aşağılamak için zengin olmak istiyor kitap boyunca. Scarlett'ın paragöz oluşunu gösteren şu cümleleri de buraya belge olarak ekliyorum:

"Ah, Scarlett bir doların düşüncesi bile gözlerini nasıl parlatıyor! Damarlarında İrlanda dışında İskoç ya da Yahudi kanı olmadığına emin misin?" Sayfa, 612.

"Nereye mi varmak istiyordu? Bu aptalca bir soruydu. Zengin ve güvende olduğu bir noktaya tabii." Sayfa, 740

İşte Scarlett böyle bir karakter. Çocuklarını bile içinden gelerek, gönülden sevemiyor. Bu şekilde cümleler kurduğumda Scarlett'ı çokça yerdiğimi ve onu hiç sevemediğimi düşünmeyin sakın. Scarlett hayatın ona gösterdiği ve büyüklerinin ona öğrettiği şekilde yaşayan bir insan. Belki de zamanın şartları ile yaşadığı çevre Scarlett'ı böyle olmaya itti. Ancak Melaine isimli karakteri düşündüğümüzde Scarlett'ın ne kadar büyük bir egoya ve hırsa sahip olduğunu görebiliyoruz. Çocukluğundan itibaren şımarık büyümüş bir kız çocuğu. 28 yaşına geldiği kitabın son sayfalarında bile büyüdüğünü veya olgunlaşabildiğini düşünmüyorum. Çünkü birkaç cilve ile yine her şeyi elde edebileceğini düşünecek kadar çocuk ruhlu. Scarlett'ın karakterini ortaya koyan şu alıntıyı da son olarak eklemekte fayda görüyorum:

"Scarlett, hayatı boyunca kendi başına bir şey yapmak zorunda kalmamıştı. Her zaman onun için bir şeyler yapacak, ona bakacak, koruyacak, kollayacak, şımartacak birileri olmuştu. Böyle bir zorluk içinde olması inanılmazdı. Ona yardım edecek bir arkadaşı, bir komşusu bile yoktu. Oysa her zaman eş dost, komşu ve kölelerin becerikli elleri yardımına koşmuştu. Ama şu an en ihtiyaç duyduğu anda kimse yoktu. Böyle yapayalnız, korku içinde evden uzak olması inanılmazdı." Sayfa, 289.

Scarlett'ı yeterince anlayabildiğimi ve sizlere de kanıtlarıyla aktarabildiğimi düşünüyorum. Şimdi ise, gelelim kitabın diğer önemli karakteri Rhett Butler'a. Tek kelimeyle bu karaktere hayran oldum. Onun isminin geçtiği sayfaları okumak gerçekten keyifliydi. Ne yaptığını bilen, zeki, kararlı ve dürüst birisi. Nerede veya kiminle olursa olsun doğru bildiğini söylemekten asla çekinmeyen ve korkmayan birisi. Kitap boyunca beni kendisine hayran bıraktı. Kurduğu her cümlenin altına imzamı atabilirim. Bu kitaba bir aşk romanı deniyorsa, tamamen Rhett Butler'ın yüzü suyu hürmetinedir. Zira bir erkek nasıl sevmelidir, sorusunun cevabını veriyor adeta kitap boyunca. Bana göre, harika bir karakter yaratmış Margaret Mitchell.

Gördüğünüz gibi, Scarlett ile ilgili paragraflarca karakter tahlili yaparken, çok sevdiğim Rhett Butler ile ilgili yalnızca bir paragraf kurmayı yeterli gördüm. İşte bunun sebebi yukarıda da söylediğim gibi, Scarlett'ın "kötü biri" olmasına karşın, ilgi çekici ve cezbedici yönü bulunması. Gerçekten de böyle insanlar var çevremizde ve farkında olmadan bu şekilde davranıyoruz onlara. Onları sevmeyiz; ama onlar hakkında konuşmaktan ve onlara özenmekten de asla geri durmayız. İnsan, gerçekten de çok ilginç bir yaratık...

Kitabın sayfa sayısı fazla olduğu için söyleyeceklerim de biraz uzadı sanırım. Fakat bazı konulara değinmeden geçemezdim. Koskoca Amerikan İç Savaşı'na bile hiç değinemedim gördüğünüz üzere; ama bu kitabın ana merkezinin "aşk" olduğunu düşünüyorum. O sebeple savaş ve kölelikle ilgili fazla lakırdı yapmamayı şu aşamada tercih ediyorum.

Sonuç olarak, güzel ve eğlenceli bir kitaptı. Bu tür kalın kitapları okurken sevdiği bir diziyi izliyormuş hissine kapılıyor insan. Kitap bitince de anlamsız bir boşluğa düşüveriyor tabii. Olsun, yapacak bir şey yok, kitap bitti diye üzmemeliyim kendimi ve Scarlett O'Hara gibi kendimi telkin etmeliyim:

"Bunu şimdi düşünmeyeceğim. Bunu yarın düşünürüm. Çünkü yarın başka bir gün."
800 küsur sayfalık bir kitap, dört saatlik bir film ve biraz araştırma sonrası biraz uzun bir inceleme olabilir… Fakat ondan önce etkinliği düzenlediği ve o güzel, etkileyici ve ilgi çekici etkinlik yazısıyla hiç aklımda yokken etkinliğe katılmamı ve bu güzel kitapla tanışmamı sağladığı için sevgili https://1000kitap.com/Zerdali 'ya çok teşekkür ediyorum.

Tuğla gibi kitapların, okuyanı içine hapsetme gibi bir özellikleri oluyor. Ne kadar göz korkutsa da kendinizi kaptırdığınızda, kitaptan kafanızı kaldırdığınızda ‘ben neredeyim?’ moduna giriyorsunuz resmen… Bittikten sonra da karakterleri kafanızda yaşatmaya devam ediyorsunuz… Kitap bitse de bitiremiyorsunuz…

Kitap aslında genel olarak Amerikan İç Savaşı’yla birlikte gelen ve rüzgar gibi geçen toplumsal değişimi Scarlett karakteri üzerinden okuyucuya aktarıyor.

Amerikan İç Savaşı genel olarak, köleliğin kaldırılmasından duyduğu endişeyle bağımsızlığını ilan eden 11 Güney eyaletinin, Kuzey eyaletleriyle olan çatışması. Yalnız burada Kuzey eyaletlerinin köleliği kaldırması öyle çok da insan hakları ve eşitlikten kaynaklanmıyor. Asıl amaç fabrikalarda çalışacak işçi ihtiyacını karşılamak. Zaten 1860’larda Kuzey’in zaferiyle sonuçlanan savaştan sonra siyahilerin sosyal konumuna bakarsak, köleliğin ne kadar kalktığını(!) daha rahat anlamış oluruz. Hatta tam yeri gelmişken; 1939’da aynı isimle çekilen kitabın filminin galasına, filmde rol alan siyahilerin alınmadığını da söylemiş olayım… Ama bunun yanında ironik olarak ilk kez bir siyahi kadın bu filmle Oscar Ödülü’nü kazanmış.

Kitabın içeriğine dönersem… Okurken çoğu zaman çıldırdığım ve Scarlett’in bencilliği, vurdumduymazlığı, açgözlülüğü ve Ashley karakteri karşısındaki salaklığı karşısında saçını başını yolmak istediğim doğrudur. Aynı zamanda yaşadıkları karşısında dik duruşuna, azmine, toplumsal baskılara boyun eğmeyişine ve hayatın zorluklarına karşı bitmek bilmeyen inadına saygı duyduğum da… Yazarın Scarlett karakterini yazarken akıl sağlığını nasıl koruyabilmiş olduğunu hala anlamış değilim…

Rüzgar Gibi Geçti genel olarak bir aşk kitabı olarak gösteriliyor… Buna ne kadar katılacağım bilmiyorum. Çünkü okur, yazardan inatla bir aşk beklerken(kitap kapağı, konusu ve reklamlardan dolayı); yazar bunu inatla vermiyor… (yine de Rhett Butler’ın olduğu yerleri ayrı bir keyifle okuduğumu inkar edemeyeceğim :) )

Yazar genel olarak birbirine benzeyen insanların birlikte daha mutlu olacağı fikrini sorguluyor kitapta. Bunun yanında o dönemin toplumsal yapısını iyice yediriyor okura. Kadınların toplumdaki yerini sadece ‘bir erkekle evlenerek’ belirleyebildiği bir toplum… Bir kadının ancak evlendiği adamın ‘sıfatları’ kadar var olduğu bir toplum. Scarlett ise bu toplumda deyim yerindeyse tam bir makyavelist tutum sergiliyor. Ahlak, doğruluk, dürüstlük, öz saygı, sadakat… Bunların hepsi istediği şeyin önünde bir engel oluyor sadece. Amacına ulaşmak adına her şey mübah onun için.

Farklı bir karakter Scarlett… Bazen anlayamıyorsunuz… Sonra anlasanız da hak veremiyorsunuz… Kimi zaman hak veriyorsunuz ama iş işten geçmiş oluyor.

Ama en sonunda kitap bittiğinde üzülüyorsunuz onun için. Belki de kaybettiklerinin hüznüyle sırtını sıvazlamak istiyorsunuz… Tam o sırada onun yine kendi ayakları üzerinde duracak gücü bulduğunu görüp saygıyla kenara çekiliyorsunuz…

Bunun yanında biraz da kitabın savaş hakkındaki düşüncelerinden de bahsetmek istiyorum. Mitchell genel olarak bir savaşta kazanan olamayacağından bahsediyor. Sözde savaş kazanılsa bile eski günlerin kaybedildiğinden bahsediyor… Çünkü savaş değiştiriyor. Kazanılsa da, kaybedilse de; insanlar değişiyor. Koskoca bir toplum değişiyor. Ve sonuçta bir şeyler hep kaybedilmiş oluyor. Bir çoğu da geri gelmiyor.

Ardından iki savaşa inanmayan karakter üzerinden savaşı sorguluyor. Biri savaşa inanmadığı halde savaşarak canını vermeye hazır. Diğeri ise savaşa inanmadığından, savaş üzerinden her türlü çıkarı sağlamaya meyilli….

“İnanmadığın bir şey için savaşmak büyük cesaret ister” diyor bir yerde Mitchell. Fakat aynı zamanda bunun toplumsal baskıdan kaynaklanan bir korkaklık olup olmadığını da sorguluyor.

Kaybedilen bir savaşta, ölen insanların arasında bir savaşın doğrusunun yanlışının olmayacağını gösteriyor bir yerde. Savaşın kimi ne halde yakalayacağının belli olmadığını… Bir yerden sonra savaşın bir seçim değil zorunluluk olduğunu, her savaşın cephede olmadığını, her savaşın düşmanının insan olmadığını gösteriyor. Kimi zaman açlık oluyor bu düşman, kimi zaman parasızlık, kimi zaman yalnızlık…

Asıl savaşın, savaş bittikten sonra gelen değişime karşı olduğunu okuyoruz birkaç yüz sayfa. Bunun yanında değişim denen şeyin devlet büyüklerinin verdiği bir kararla olmadığını da…

Bu kitaba daha birçok farklı bakış açısından çok farklı şekillerde yaklaşılabileceğini düşünüyorum. Mesela bunları yazarken aklıma kitaptaki ana karakterlerden olan Melanie ve Scarlett’in tamamen zıt kişiliklerde olmalarına rağmen çok farklı şekillerde bulundukları toplum yapısının dışına çıkışları geliyor, buna rağmen yine de dost olabilecekleri… Bunun yanında benim doğru düzgün bahsedemediğim siyahilere olan bakış açısı… Savaş sonrası siyasi karışıklık...vs.vs...
Diyorum ya ‘Rüzgar gibi geçen’ koca bir dönem… Dopdolu bir kitap. Kimi zaman güldüren, ağlatan, sinirlendiren, tırnak kemirten…

İncelemenin sonlarına gelirken kitabın filmini de izleminizi tavsiye ederim naçizane. Ben eski filmleri çok izleyememe rağmen çok beğendim. Tabii ki kitaptan farklı olarak işlenmiş olaylar var ama bütünlüğü bozmamış. Dönemine göre çok kaliteli çekilmiş hatta çekildiği zamanda o zamana kadar çekilen üçüncü en yüksek bütçeli filmmiş. Yanlış hatırlamıyorsam 8 tane de Oscar almış. Bir de sanırım sonradan renklendirilmiş. Kitabı okuduktan sonra üzerine şöyle bir cila çektim anlayacağınız :))

Ve son olarak yazarın kitabı bitirişindeki o inanılmaz 'nasıl ya' hissinden dolayı, bir başka yazar Scarlett adında bir kitapla okurdaki bu hissi almaya çalışmış. Tabii ki bir kitabı kimse yazarı gibi yazamaz, karakterlerini onun gibi anlayamaz ya da yorumlayamaz... Goodreads'te de zaten pek teşvik edici yorumlar yok. Ancak kitap bittikten sonra yine de yana yakıla kitabı aradığım doğrudur. Ben orijinal dilinde e-kitabını buldum. Merak eden olursa diye aşağıya ekliyorum.

https://vk.com/...w=wall-31016078_3413

Uzun bir kitaba uzun bir inceleme oldu :)) Umarım kitabı okuduğunuzda siz de seversiniz :))
İyi okumalar :))
**** KİTAPLA İLGİLİ UFAK TEFEK SPOILER MEVCUT OLABİLİR, AMA OKUMA TADINI KAÇIRACAK BOYUTTA DEĞİLDİR. ***


Uzun kitaplar hep gözümüzü korkutuyor fakat bitirdiğimizde de bu kurguların gerçek olmadığını kabullenmekte zorlanıyoruz ve hayat bir süre kitaptan bağımsız geçirilemiyor.

İşte Rüzgar Gibi Geçti de bu kitaplardan birisi. 26 gün süren şahane bir okuma serüveniydi kendi adıma. 26 gün boyunca kah Scarlett’e sinirlenip içimden saydım sövdüm, kah savaşın getirdiklerine üzüldüm. Melaine’ye ayrı kızdım, Ashley’e ayrı… Kitaptaki bütün karakterler mi ikircikli olur, dengesiz olur. Pardon bütün karakterler değil Rhettcim hariç. :P

Öncelikle kitabı epub olarak okudum ve hangi yayınevi çevirisi bilmiyorum ama edebi dili çok güzeldi. Sadece haram, allahın izniyle gibi tabirler çok fazla kullanılmıştı. Yabancı bir kültüre ait kitaplar çevirilirken bu ifadelerin kullanılması hoşuma gitmiyor. Yoksa "Allah kahretsin!" gibi tabirler tabiki kullanılabilir ve bunda anormal bir durum da yok.

#32478777
#32377798

Kitaba dönersem...

Kitap bir aşk üçgenini, hatta iki adet aşk üçgenini ön planda tutarak, arka planda bir iç savaşı işliyor.

Kitap açıldığında asi kızımız Scarlett, Scarlett’in ailesi ve çevresi günümüzün sosyete diye tabir ettiğimiz bir yaşantı sürmektedirler. Piknikler, balolar aman efendim o kıyafet öğle gezintisi için uygun değil, birbirine inceden inceye kurlar, bir sürü rol kesmeler… Genç kızlar çok yemez, kedi fare görünce bayılmamanız hiç uygun değil gibi gibi fenalık getirten sosyetik kurallar silsilesi.

Tabii hayat keşke hep böyle çiçekler, flörtler, partiler olarak gitse ama o işler öyle olmuyor ne yazık ki!

Kitap başlarken Scarlett’in aşk hayatının arka planından geçen “ufaktan ufaktan savaş geliyor” sinyalleri eşliğinde devam eden kitaba er geç savaş gelir ve tüm o dertsiz tasasız geçirilen günler geride kalmıştır. Tabi Güney halkı için, Scarlett hayıflanır durur. Bilemiyorum aslında ne kadar haksız. Tamam savaş kötü bir durum fakat vatandaşlarını sürekli gazlayıp, her şey süper bizim pamuğumuz var bir kere, bir Güneyli 10 Yankee’ye bedel gibi ütopyalarla bu duruma sürükleyen hükümet ve onu destekleyen çoğunluk karşısında eli kolu bağlanan bencil Scarlett, savaşı onaylamayan Ashley Wilkes ve bunun saçmalığını her fırsatta dile getirip kral çıplak diye bağırıp, dışlanan Rhett Buttler ve tüm diğerlerinin durumu kurunun yanında yanan yaş olmuyor mu?

#31749472
#31753754

Evet Scarlett bencil fakat tüm diğer konular bir yana savaş ile gelen değişim karşısında yaşadıkları kendi müdahalesi ile düzeltilemeyecek şeylerdir, eski güzel günlere özlem duyup da isyan etmeye hakkı vardır bana göre.

Evet Scarlett sırf kendisi istediği halde elde edemediği bir adama hırsı yüzünden bize göre etik olmayan pek çok davranış sergilemiştir. Gidip saçma sapan bir evlilik yapmış, cicim aylarının tadına varamadan kocası savaşta ölünce genç dul durumunda kalmış ve toplumun bir duldan beklediği pek çok davranışı uygulamak istememiştir, haksız mıdır? Haksız değildir hatta oldukça da haklıdır.

#31788126
#31767893

Hayatı bir kere yaşayabiliyoruz ve bazen tüm bu kurallar çok fazla boğucu ve kişiliğimize ters.

İsteyen desteklesin, isteyen karşı çıksın sonuç olarak savaş kapıya dayanmıştır ve artık kocalar, oğullar, torunlar hepsi birer askerdir. Şaşaalı günler geride kalmış, kuşatma sebebiyle pek çok ürün karaborsaya düşmüş, tüm üretim orduya ve cephaneliğe yönelik şekle bürünmüştür, pastalı börekli beş çaylarını yerini ekmek bulma derdine bırakmıştır. Tüm bu süre boyunca cepheye sürekli daha fazla asker yollanır, şanlı ordu için büyük fedakârlıklar yapılmaya devam edilir, neden? Çünkü verilen savaşın kutsallığına dair pek çok propaganda yapılmaktadır. Güney asildir, güçlüdür, Yankeeler Güney’i ÇEKEMEMEKTEDİR. Hayallerindeki pamuk krallığı ile aralarında sadece bir zafer daha vardır, son bir zafer, son bir zafer daha ha gayret! Fakat bir sabah uyandıklarında şehri kuşatan sarmaşık güllerinin kokusu değil, barut kokusudur artık. Savaş kaybedilmiş, dava yitirilmiş, yağma başlamıştır. Hayat tüm planları ile dalga geçercesine gülerek “Korkunç günler yaşadığınızı mı düşünüyordunuz? Daha fragmanı bile görmediniz oysa ki?” demektedir.

#32252976

İşte buradan sonra bizim asi, mızmız kızımız dehşet bir dayanıklılık örneği sergiler. Ay ben bilmem demez, elleriyle süt sağar, çiftliğe döner pamuk eker elleri nasır tutana kadar çalışır çabalar, evini toprağını korumak için türlü türlü entrika çevirir. Yetmez kadın başına yapamazsın diyenlere aldırmaz, kereste ticaretine girer, patroniçe olur. Çoğu yerde bu kadar da ileri gidemez deriz, döner başka çaresi yoktu der yine hak verirken buluruz kendimizi. Bir şekilde hayatta kalır, kurtulur.
Motto hep aynıdır, "Bunu yarın düşünürüm! Çünkü yarın başka bir gün..."

#32227628

Ne kadar sıradan ama ne kadar haklı bir cümle aslında… Bazen olaylar öyle bir başımızı döndürür ki yaptığımız şeylerin doğruluğunun üzerine çok düşünemeyiz ya da verdiğimiz kararlar ne kadar sağlıklı, doğru, tutarlı muhakemede bulunamayız. O “an” atlatılmalıdır, şey gibi bu, düşünürsem korkar vazgeçerim o yüzden düşünmeye fırsatım olmadan hayata geçirmeliyim. Başımıza gelen kötü olayları atlatmak için de hep bir şeylere tutunmaya çalışırız, başka bir yere odaklanmışken tüm o üzücü, korkutucu hisler yatışmış, rüzgar gibi geçip gitmiş biz fazla etkilenmemişizdir. Kimimiz için bu sığınak kitaplardır, kimileri gezer tozar, kimileri battaniye altında saklanır. Scarlett içinse bu sığınak Ashley’e duyduğu aşktı.

Scarlett’e kitap boyunca çok kızdım, sinirimden kendimi yedim ama aradan biraz zaman geçince kendimi ona hak verirken buluyorum. (Bir parça ve bazı noktalarda…) Tüm şeytanlığına, paragözlüğüne rağmen oldukça korkmuştu ve kendisine en doğru gelen şekilde hareket etti.

#32369948

Kitabın yazarının da güneyli olduğunu ele alırsak kendi hayatını ya da genç kızlığında yaşadığı yeri, savaşı ele almış diye düşünülebilir. Kitap kendi ayakları üzerinde durabilen kadınlar diye bağırıp toplum kurallarına bir başkaldırı bildirgesi sunar adeta Scarlett karakteri ile. Kadınların erkeklere itaat etmesini yanlış bulan yazarımız, kölelik sisteminden aslında hayattaki en harika ve normal şeymiş gibi bahseder yalnız. Yani Yankeeler zencileri kandırdılar, yoksa onlar bize köle olmaktan çok mutluydular gibi bir mesaj var kitapta.

Kitapta sevmediğim birkaç şeyden bahsedecek olursam, birisi ve en önemlisi yazarın Ku Klux Klan sanki dünyanın en masum örgütüymüş de yanlış anlaşılmış gibi bir tavır sergilemesi. Aslında zenciler çok kötüydü, Klan yanlış anlaşılıyordu gibi bir kısım vardı bulursam düzenlerim incelemeyi. Adamlar nefretçi, ırkçı bir gizli örgüt, bir sürü de işkence yapmışlar zencilere… Eyyy Mitchell! Sen kimi savunuyorsun. Sonradan tepki mi topladı nedir bilmiyorum, Klan aslında kötüymüş biz fark edemedik, iyiliğinden çok kötülüğü dokundu, KANDIRILDIK gibi bir bölüm yazmış.

#32488502

Sevmediğim diğer şey ise Melanie karakterinin neredeyse kanatsız melek şeklinde yaratılmış olması, bir insanın bu kadar kusursuz, bu kadar iyilik ve sevgi dolu, Meryem Ana gibi bağışlayıcı olması gerçekçi gelmiyor. Bir kere şikayet et be kadın, bir kez hırslan, kıskan…
Scarlett’in tutunduğu dalın aslında çürük olduğunu fark etmesi ise yıllar aldı ve bir hayat böyle geçip gitmiş oldu, her şey netleşip 800 küsür sayfa boyunca beklediğim “dank” kafasına vurunca da oh oldu mu desem, asi kızımıza üzülsem mi yine ikilemde kaldım. Ama en ağır darbeyi alan kesinlikle Rhett oldu, attan düşme kısmı sonrasında inanmıyorum çığlığı attım ve gerçekten adama üzüldüm.

Kitapla ilgili günlerce konuşsam doyamayacakmışım gibi hissediyorum. Kitabı ister bir dönem romanı olarak alın, ister bir aşk romanı, ister savaşın bir toplumda yaptığı değişiklikleri gözlemleyebileceğiniz bir roman olarak… Ne olarak okursanız okuyun keyif dolu bir okuma olacaktır.

Son olarak aklımda bile yokken bu kitabı okumama vesile olan https://1000kitap.com/Zerdali'ya bana böyle güzel bir dünyaya giriş bileti sunduğu için çok teşekkür ediyorum.
Amerikan İç Savaşı gölgesinde uzun bir hikâyeye hazır mısınız?

(Bu incelemede romanın içeriğiyle ilgili detaylar bulunabilir mi?
Mümkündür)

Amerikan İç Savaşı, kısaca özetlemek gerekirse;
Köleliğin kaldırılması tartışması üzerinden Birleşik Devletler ’den ayrılmak isteyen 11 Güney eyaletinin bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte 1861 yılında başlayan bir savaştır.

Öncelikle: Savaşlarla ilgili romanların, aşk hikâyesi aracılığıyla anlatılmasını dikkat çekici bulduğumu ifade etmek isterim. Bu şekilde konunun hem askeri ve teknik, hem de insani-duygusal yönünün daha etkili aktarılabildiğini düşünüyorum.

Benim bir okur olarak romandan ve yazardan beklentim, hikâyede ne olduğunun bana aktarılması ve etkileyici betimlemeler yapması (Balzac gibi) değil, yazarın hayat tecrübesi ve birikiminin satır aralarına sıkıştıracağı mesajlarıdır. Bu yüzden yazardan hayata dair sorgulamalar ve çelişkiler üzerine neler aktarabileceğini görmek isterim.

Dolayısıyla birçok okur tarafından tuğla şekline benzetilmiş olan bu hacimli eserde yazarın bu beklentiye ne kadar cevap verebildiğini değerlendirmeye çalışalım. Yazar, ilk önce savaşa ve savaşın kirli yüzüne dair sorgulamalarla başlıyor eserine. Hikâye ilerledikçe vatan, toprak, aile bağları ve sorumluluklar üzerine sorgulamalarla devam ediyor. Olgunlaşma döneminde ise; erdem ve çıkarlar üzerine bir yolculuğa çıkıyoruz.
Erdemle çıkarlar birbirinden ayrıldığında hangi yolu seçen kahramandır?
Çıkarları seçen, sürekli kendini sorgulayan, fakat kendince bahaneler bulan Scarlett’ mi doğru yolda? Yoksa erdemi seçen ve bize Anadolu insanını hatırlatan aç, sefil, fakat gururlu Güneyliler’ mi?

Yazarımızın hem insanlar arası, hem de Kuzey-Güney arası erdem tercihinde öncelikle Güneylilerden yana olduğunu çok rahat ifade edebiliriz. Güneyliler ve Scarlett arasında ise Scarlett’i bütün okurların gözünde ateşe atmış diyebiliriz. O kadar ki Scarlett ne zaman yaptığı hataların bedeliyle karşılaşsa birçok okur kendi dünyasında hiçbir kusuru yokmuşçasına “layığını buldu” demekten kendini alamamıştır.

Yazarın Kuzey-Güney karşısında tercihini özellikle kölelik yaklaşımı üzerinden Güneylilerden yana kullandığını söyleyebiliriz. Özellikle sahipleri tarafından değer verilen ve kollanan zencilerin özgürlüğü değil eski sahiplerini tercih etmelerine vurgu yaparak Güneyli bakış açısını ön plana çıkardığını söyleyebiliriz. Oysaki yazarın yönlendirmesinden sıyrılarak savaş nedeni ve etik yönü itibariyle değerlendirecek olursak; Güneyliler verimli pamuk tarlalarını çalıştırmak için kölelere ihtiyaç duyarken, Kuzeyliler sanayide kullanılmasını istemekteydiler. Bu açıdan insani yönü itibariyle değerlendirildiğinde her iki görüşün de zencilere değer vermekten çok kendi çıkarları ile ilgili olduğunu görebiliriz.

Romanın başlarında Güney’deki verimli topraklar ve zenginliğin gösterişli bir yaşam sağladığı eyaletlerdeki yaşam biçimi ve alışkanlıklar detaylı bir şekilde okuyucuya sunuluyor. Bu yaşam biçimindeki gösteriş, yapmacık hareketler, olduğundan farklı görünme merakı ve hatta zorunluluğu göze çarparken diğer yandan milliyetçilk, saygı ve ahlaki değerlerle çok farklı ve zengin bir Güneyli portresi karşımıza çıkıyor. Buradaki bekârların dünyasında flört ve kurların şaşırtan serbestliğine karşı evlendikten sonra kuralların birden katılaşması, hatta kadınların hamileliğini göstermek bir yana telaffuz etmekten bile kaçınması ahlak anlayışı açısından oldukça dikkat çekiciydi.

Romandaki karakterlere geçecek olursak: kötülüğü ve bencilliği ile Scarlett bütün okurların tepkisini çekecek şekilde ön plana çıkıyor. Kız-erkek çevresindeki herkesin duygularıyla oynama, sadece kendini düşünme ve yaptığı kötülüklere bahaneler üretme konusunda kendince bir ustalık kazanmış olan Scarlett, kendiyle ve kendi keyfiyle o kadar meşgul ki; içinde kendisinin olmadığı hiçbir şey dikkatini çekmiyor ve her şeyin kolayına alıştığı için zor bir durumla karşılaştığı her defasında “bunu sonra düşünürüm” diyerek erteliyor. Scarlett’in ilk defa savaş ve ölümle karşılaştıktan sonra kendisinin dışındaki dünyayla tanışması ve bu tehditin şiddetinden ürkerek çocukluğuna, annesine ve güvenli Tara’ya dönmek istemesi, bir romanda görmek isteyeceğim detaylardı.

Diğer ana karakter Rhett Buttler’in, Scarlett’in aklını okuması, onun içinde belki kendisinin bile bilmediği yönlerini ortaya çıkarması ve Scarlett’e bencilliğini ve gerçek yüzünü göstermesi dikkatimi çekti. Ve bana “Ulak” filminde insanlara “kalbinin karasını" gösteren Ulak İbrahim’i hatırlattı. Buttler’in hayâsızca para kazanmak için her şeyi yapan bir karakterden âşık ve baba yönüyle çok farklı bir karaktere dönüşümü hafızalara kazınabilecek kadar çarpıcıydı.

Ayrıca, Scarlet’in dünyadaki vicdan ve erdemle Melanie üzerinden bağlantı kurması ve Bonnie ile Melanie’nin ölümlerinin anlatıldığı bölümlerdeki duygu yoğunluğu kitabın sonlarına yakışır güzellikteydi.

“Rüzgar Gibi Geçti” ye Kasvetli Ev (Charles Dickens) ile aynı anda başlamıştım. Her ikisinde de şehrin üzerinde bir sis olması ilginç bir tesadüftü belki de.

Son olarak, bu eserin en önemli yönü hangisidir? Diye sorulacak olursa;
Yazarın bu kadar geniş hacimli bir kitapta baştan sona kadar okuyucuyu hikâyenin içinde tutması ve ağaç halinde yontulmadan basılmış gibi duran bu “eni-boyu bir” kitapta, anlatımda hiçbir kesintiye uğramadan, okuyucuyu hiçbir anında sıkmadan, heyecanı kitabın sonuna kadar taşıyabilme başarısı benim için hepsinden önemliydi.

Filmini daha önce izlememiştim. Önce kitabı okuyup daha sonra filmini izlemenin güzel bir yöntem olduğunu düşünüyorum.

https://1000kitap.com/Zerdali’ ya teşekkürlerimi sunuyor, keyifli okumalar diliyorum…
Bir kadının aşklarını ve hayatla mücadelesini anlatan muhteşem bir kitap,mutlaka okunması gerekir.Mücadeleyi hiç bırakmamız gerektiğini bir kez daha anladım.
Öncelikle şunu söyleyeyim, yazarı Margeret Mitchell'ı farklı insan karakterlerini doğru yakalama açısından çok başarılı buldum :)) Kitabın içinde yer alan karakterler yaşayan, canlı, gerçek kişilikler :)) Yazar insan karakterleri açısından o kadar hayatın içinden ve doğru aktarmış ki farklı psikolojik profilleri... :))
Tabii bu o insanların yaptıklarına kızmamıza mâni olmuyor :)) Kitabı okudukça içinde yeralan nerdeyse tüm karakterleri dövesim geldi :)) Herbirisi için farklı nedenlerle... :)) İnsanoğlunun hayatı durduk yerde kendilerine de, sevdiklerine ve sevenlerine de zehir etmesi, zorlaştırması, yaşanmaz hâle getirmesi... Toplum baskıları, ne derler belâsı, ya da ben bildiğimi okurum inadı... Aşırı uçlarda gezinen, ifratla tefrit arasında bir denge tutturamayan insanlar... Ergenlikte takılı kalan yetişkinler... Dirâyetsiz, zayıf karakterli, ne istediğini bilmeyen, bilemeyen insanlar... Zavallı insanlık, ben, sen, o...

Ama yine de, 'İnsan' her yerde aynı. Aynı şartlarda en kızdığımız karakterlerin bile yaptıklarını yapmamız işten değil... :))
Kitabın tuğla gibi olduğu bir gerçek. Ancak içinde tek bir gereksiz paragraf olduğunu düşünmedim okurken. Akıcı ve okuması zevk veren bir roman. Romanın kendisinde bir kusur bulabilineceğini pek sanmam. Yine sinir bozucu bir kaç ayrıntı yok değildi. Mesela kitap güneylilerin tarafını anlatsa da insan ister istemez keşke burunları biraz sürtülse diye içinden geçiriyor. İkincisi ise Scarlett'in akıl almaz bencilliği herhalde. Yalnızca bencillik o kadar sevimsiz bir özellik gibi gelmez bana. Çoğu zaman gerekli gördüğüm bir özelliktir de. Ancak Scarlett de olduğu gibi saf cahillikle birleşince insana sevimsiz geliyor. Tabi gücüne saygı duymamak da mümkün değil. Kısacası roman tam olması gerektiği gibi yazılmış, ne eksiği var ne fazlası.

Yazarın biyografisi

Adı:
Margaret Mitchell
Unvan:
Abd'li Yazar.
Doğum:
Atlanta, Georgia, 8 Kasım 1900
Ölüm:
16 Ağustos 1949
Margaret Munnerlyn Mitchell (d. 8 Kasım 1900, Atlanta, Georgia; ö 16 Ağustos 1949 ) ABD'li yazar idi.

1936 yılında yayınlanan Gone with the Wind (Rüzgar Gibi Geçti) adlı romanıyla üne kavuştu. Roman, romantik ashley wilkes ve scarlett O'hara'nın eşi rhett butler ile amerikan iç savaşı arasında kalmış aşk üçgenini anlatmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 32 okur beğendi.
  • 429 okur okudu.
  • 10 okur okuyor.
  • 414 okur okuyacak.
  • 6 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları