Marguerite Duras

Marguerite Duras

Yazar
7.1/10
272 Kişi
·
942
Okunma
·
143
Beğeni
·
5011
Gösterim
Adı:
Marguerite Duras
Unvan:
Fransız Yazar ve Film Yönetmeni
Doğum:
Saigon , Fransız Çinhindi (şimdi Vietnam ), 4 Nisan 1914
Ölüm:
Paris, Fransa, 3 Mart 1996
1914 yılında Çinhindi'nde doğan Duras, gençliğini geçirdiği bu ülkenin atmosferinden ve olaylarından derinden etkilendi. 18 yaşında Paris'e geldi; hukuk, matematik ve siyaset bilimi okudu. Komünist Parti'ye katıldı. İlk romanı Les Impudents'ı 1943 yılında yayımladı. Özyaşamöyküsel bir roman olan Sevgili ile 1984'te Fransa'da Goncourt Ödülü'nü aldı. Çok sayıda roman dışında, birçok senaryoya da imza attı. Bütün eserlerinde edebiyatı sorguladı. 1960 Cannes Film Festivali'nde gösterilen Hiroşima Sevgilim, Duras'ı ününün doruğuna çıkardı. Duras 1996 yılının Mart ayında 82 yaşında öldü.
86 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Hiroşima Sevgilim!

Varla yok arasında..
Ölmeden bir kez daha göremeyeceğimi çok iyi bildiğim..

Bir anın içine 70 bin ölüm sığdıran..
Ölüm kadar benim..
Yaşam kadar hızlı tükettiğim..

Bakırı nikele, zamanı kıyamete, boşluğu kocaman bir acıya çevirenim..
Güneşin alnından öper gibi, 2000 santigrat derecede, iliklerime kadar eridiğim..

Hiroşima Sevgilim!
En derin yaram,
En büyük utancım,
Insanlığımi kaybettiğim..

Ben, senim belki.
Ya da Hiroşima Nevers
Ya da Nevers, Hiroşima..

Sensin, ölümünü kocaman bir öfkeyle seyrettiğim..
Sonra gelip, seni sana anlattığım..
Acının çıldırtan renginde ellerinden yakaladığım ..
Uyurken, elleri titreyenimsin..
Hiç tanımadığım belki, ama en eski yaram kadar iyi bildiğimsin..

Kesik gövdeler, kollar, bacaklar, yanmış et kokusu, küle dönmüş insanlar, kocaman bir toz bulutu ve alev alev yanan bir şehrin sokaklarında, ihtiyacım olan değil belki, ama deli gibi istediğimsin.

Her şeyi gördüğümü sanarken aslında hiçbir şey görmediğim,
Deliliğimsin bile bile seçtiğim ,
Kazınırken omuzlarımdan aşağı düşen saçlarımsın ..
Yalanımsın ..
Ihanetimsin..

Hikayemin bittiği yerde hikayesi baslayanimsin..
Yavaş yavaş unuttuğumsun sonra.
Vazgectigimsin..

" Hi-ro-şi-ma ..Senin adın bu.."
Şehrimin bütün bahçelerinden, şehrinin gökyüzüne binlerce güvercin uçuruyorum şimdi.
Ölümü bekliyorum..


Marguerite Duras..
Bir yanda Nevers 'deki Alman işgalinden, bitmeyen savaştan, diğer yanda Hiroşima'yı kül eden 'Little Boy' a Ikinci Dünya Savaşının izlerini taşıyan; ahlakla ahlaksızlığın, savaşla ölümün birbirine karıştığı noktada aşktan başka yurdu olmayan iki insanın yürek burkan hikayesini muazzam bir ifade tarzıyla anlatıyor.

"Aklını böyle yitirmenin ne olduğunu bilmeyenler atsın bana ilk taşı.."diyor.

Şimdiye kadar okuduğum en iyi Marguerite Duras kitabı diyebilirim.

Kendinden, kendi dışına taşarken kabını çatlatanların hikayesi..

Yol arkadaşım Ebru Ince ,okurken benzer şeyler hissettiğimizden eminim..bu yazdiklarim en çok da senin için..:)

Aşk öldürür mü?
Ya da ölmüşken yeniden dirilten şey, aşk değil midir sadece?..
Siz karar verin.


Keyifli okumalar..:)
86 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Filmini izleyip beğendiğim için, rastgele görüp de aldığım kitap.

Kaplumbağalar da uçar gibi film replikleri ve film sahnelerinden verilen bilgilerle senaryo gibi okunan bir kitap.

Fransız bir kadın
Japon bir erkek

Barış konulu bir film çekimi için Japonya'ya gelen Fransız bir kadın oyuncu ile Japon bir mimar olan adamın aşkını anlatılıyor. Film çekimleri bitmiş yalnızca son bir sahne kalmış çekilmesi gereken... Ülkesine dönmeden bir gün önce yaşanan, bir aşk.

Kadın Neversli.
Aşık olduğu Alman subay öldürülünce ve böyle utanç verici bir alkın cezası olarak kadının saçları kesilip, mahzene kapatılınca Nevers kadının aşkıyla birlikte aklını da kaybettiği yer olarak kalıyor.

Önsözde de belirttiği gibi;
"Saçlarını kazımışlar Nevers'de, 1944'te, yirmi yaşındayken. Bir Alman'mış ilk sevgilisi. Kurtuluş sırasında öldürülmüş.
Saçlarını kazıyıp bir mahzene kapatmışlar onu Nevers'de .
Ancak Hiroşima'ya bomba atılınca, mahzenden çıkıp sokaklardaki çılgın kalabalığa karışabilecek duruma gelmiş."

Bu olayı anlattığı ilk ve tek kişi o tek gecelik ilşki yaşadığı Japon mimar.

İzleyenler bilir, bir aşk filmi görünse de yalnız aşk filmi değil. Yaşanılan aşkın yanında, savaşın bıraktığı kalıntıları, acıları, geçmişi… hem görsel olarak hem de sözlerle aşk ile harmanlayıp anlatıyor.

Başları, kalçaları kopmuş gövdeler, yanan bedenler... annesinin ölümüne ağlayan bir çocuk...

20. Sayfadaki şu alıntı, görmek, hissetmek, yaşamak arasındaki fark;

#41361065

Herkes yaşadığını bilir. Kimse kimsenin aynı acıyı yaşasa bile tamamıyla anlayamaz.

Çok güzel ve düşündürücü bir önsöz ve diyaloglarla başlayıp biten kitap. Önce filmini sonra kitabını tavsiye ederim. Keyifli okumalar ve izlemeler diyemeyeceğim...

Sonuçta onun adı HİROŞİMA!

İnsanlığın kaybettiği bir yer daha.
Tarih: 6 Ağustos 1945
Yerel saat: 08:15′te
ABD Hava Kuvvetlerine ait "Enola Gay" adlı B-29 bombardıman uçağı
Japonya'nın Hiroşima kentine "little boy" (küçük çocuk) adı verilmiş bir atom bombası attı.

Şu güzel şiiri de eklemeden edemeceğim...

Kapıları çalan benim 
Kapıları birer birer. 
Gözünüze görünemem 
Göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli 
Pluyor bir on yıl kadar. 
Yedi yaşında bir kızım, 
Büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce, 
Gözlerim yandı kavruldu. 
Bir avuç kül oluverdim, 
Külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için 
Hiçbir şey istediğim yok. 
Şeker bile yiyemez ki 
Kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı, 
Teyze, amca, bir imza ver. 
Çocuklar öldürülmesin 
Şeker de yiyebilsinler.
137 syf.
·Beğendi
Sıradışı bir ailenin sıradışı hayat hikayesi Yaz Yağmuru. Okurken kafamda birçok sorunun cevapsız kalması beni kitabın başına döndürerek bu soruların cevaplarını bulabileceğim cümleleri tekrar tekrar okutmaya itti.

Çok farklı ama bir o kadar da etkileyici bir anlatımı var Duras'ın. Her okuyanın farklı çıkarımlar yapabileceği bir şekilde konuyu işlemiş. Kitabın konusuna gelince;

Spoiler#

Banliyö trenlerinden, çöp tenekelerinin yanında bulduğu kitapları toplayan bir adam.
Buldukları kitapları karısıyla beraber okuyorlar. En çok Georges Pompidou'nun Hayatı'nı anlatan hikâyeden etkileniyorlar, kendi yaşantılarına benzetiyorlar hikâyeyi ve bütün yaşantıların aynı, sadece çocukların farklı bir dünyası olduğunu düşünüyorlar. Onlara göre çocuklar hakkında hiçbir şey bilinmiyordu.

Onların da yedi çocuğu vardı ve bu ailenin yedi çocuğundan en büyüğüydü Ernesto. O ve ondan bir yaş küçük kızkardeşi Jeanne diğer kardeşlerine dikkat etmek zorundalar, çünkü anne yemek saati dışında çocuklarını evde görmek istemiyor. Babaları ise annelerine duyduğu umutsuz sevgi ve onu kaybetme korkusuyla her şeyden vazgeçmiş. Karısına daha iyi odaklanabilmek ve onun kaçıp gitmesini engellemek için işe bile gitmiyor. Baba bir yandan kendini bu çaresizlik yüzünden suçlu hissetse de ortada ihmal edilmiş yedi çocuk var. İşin tuhaf yanı çocuklar anne ve babalarını yine de seviyorlar. Hatta bir araya geldiklerinde mutlu bir aile tablosu bile çiziyorlar. Anne baba çocuklarını bir iki kural dışında özgür bırakmışlar aslında. Baskı, zorlama ve dayak yok.

Çocuklardan hiçbiri okula gitmiyor. Ernesto ve kardeşleri günün birinde yanmış bir kitap buluyorlar ve Ernesto okumayı bu kitaptan öğreniyor. Aslında dahi diyebileceğimiz çocuklardan Ernesto. Ama nedense okula gitmeyi "Orada bana bilmediğim şeyleri öğretiyorlar" diyerek reddediyor. İşte burada duralım. Kitabın başında anne ve babanın da bütün yaşantıların aynı sadece çocukların farklı bir dünyası var dedirterek yazarın öğrenmenin çocukların o saf ve doğal yapısını bozup tek tip insan yaratarak aslında faydadan çok zarar verdiği mesajını burada vermek istediğini düşünüyorum.

Aslında anne ve baba o kadar pasif ve umutsuz vakalar ki insan bu düşünceye bilinçli bir şekilde sahip olabildiklerine inanamıyor. Kitap buram buram umutsuzluk kokuyor. O kadar ki anne ve babanın bu umutsuzluğu en sonunda Ernesto'yu bile etkisi altına alıyor.

Yaşamın, tanrının, eğitimin sorgulandığı, okuyucuyu düşünmeye zorlayan mesajlar veren bu kitabı farklı tarzlar seven herkese tavsiye ediyorum.

Keyifli okumalar. :)
112 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
Fransız edebiyatının usta kalemlerinden olan Duras’ın 1971 yılında kaleme aldığı Sevgili (L’Amant), konunun içerisinde gerçek kişilerinde geçmesi sebebiyle yüksek bir ihtimal kendi öz yaşam hikâyesinin kurgulanmış halidir.

Okumuş olduğum kitap dördüncü basım 1992 Can Yayınları çıkışlıdır. Artık sayfaları sarı değil, daha da hardal rengine dönüşmüştür. Böyle eski kitaplara olan düşkünlüğümden midir bilmiyorum? Lakin seviyorum bu durumu. Hele ki kitap arkasında bulunan 250000 TL'lik fiyat etiketi ise her tebessüme eş değer.

Yetmişli yaşlarda kaleme aldığı bu hikâye de on beş yaşındaki bir kızı hikâye etmektedir. Konu aşırı derece de sadeleştirilmiş, zaman ve mekâna aykırı halde yazılmıştır.

Anlatım tarzı birinci tekil şahıs çok nadir olarak da üçüncü tekil şahıs söze giriyor. Sade, arı bir dil ile yazılmıştır. Okuyucuyu hemen hapsedip, hikâyenin bütünlüğüne adapte ediyor. Bazı yerler de ise bunalımı beraber yaşıyorsunuz.

Hikâye edilen genç kızımızın aile içi dramı genel olarak konu edilmektedir. Annesi ve kardeşleriyle olan iletişimsizliği, sevgisizlik ile yalpalanan düşünceleri ve yalnızlığı onu başka hazlara, başka isteklere itmektedir. Dönemin buhranlı ve savaş zamanları ise kurguya destek vermiş betimlemeleri güçlendirmiştir. Ayrıca yoksulluğun da ayrı bir dert olduğunu tekrar tekrar vurgulamıştır yazar. Kardeşler arasındaki çatışmayı, kopukluğu ellili yılların vermiş olduğu tatla tatlandırmıştır.

Yetmiş yaşındaki bir yazarın on beş yaşını hikâye etmesi eminim çok zordur. Lakin yazar bu zorluğu en iyi şekilde dile getirmiş ve “1984 Goncourt Roman Ödülü’ne” layık görülmüştür.

Cholen’li sevgiliye ise diyecek bir lafım var. Madem yaşça küçük kızla beraber olmaktan korkuyorsun ne demeye bu boku yiyorsun.

Bazı bölümlerde gerçekten o yaşın kuramayacağı cümleler ile karşılaştığımı hissettim. Özellikle “Herkese yaptığını yap bana,” demesi bana çok tuhaf geldi. Nasıl bir sıkıntı halindeymiş ki bu cümleleri kuracak duruma gelmiş, anlamakta zorluk çekiyorum.

Genel olarak toplayacak olursak, evet kitap okunulası ve tavsiye edilesi. Eğer ki değişik tatlar arıyorsanız “Sevgili” aradığınız kitap olabilir.

Sevgi ile kalın.
110 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
"YAZAR OLMAK, OLDUĞUNU BİLMEMEKTİR."


Yazmak üzerine çok şeyler okudum. Yaşatmak mı, öldürmek mi, arada kaldım çoğu zaman. Sanki gözle görülemeyene suret oluyormuş gibi geldi bana. Hissedileni şekle sokmaya, harflere hapsetmeye benzettim.

Ölümsüzü, ölümlü kılmak mıydı, yoksa unutulacak olanı unutulmayacak olana dönüştürmek miydi?

İçinde biriken duygu yükünden kurtulmaktı belki de. Onu içinden atmaktı. Her ne kadar benim olsa da yazdıklarım, benden çıktıkları an, yine bana yabancı oluyorlardı.

İyi de, diyordum, eksik olmuş. Daha da güzel olabilirdi. Ya da aslında ben başka bir şey demek istemiştim.

Aslında bence yazma dürtüsünün sebebi, yazılmak istenenin bir türlü ifade edilememesidir. O yüzden sonu yoktur. Bir rüyayı ne kadar mükemmel anlatsak da, o an bize hissettirdiklerini yüzde yüz ifade edebilme olasılığımız çok düşüktür. Yazmak da böyle. Bunun harflerle sınırlandırılmayacak bir yolu daha olmalı. Resmetmek gibi mesela. Bizim ölçülerimizin dışında bir şeyler..

Aslında hayat da böyle değil mi?
Sevmekten inanmaya kadar her şeyi kendimizce yaşıyoruz. Ölçü de biziz, anormallikler de bizim eserimiz. Hepimiz birbirimize benziyoruz ama hayattan çok başka şeyler anlıyoruz.

İŞTE.. BİZİM HİKAYEMİZ!
Bittiğinde bile, bittiğini kabullenemediklerimiz..
Kabullendiğimizde tamamen öleceğimiz..
Sorgusuz sualsiz, sadece istediğimiz için inandığımız..
Bir umutsuzluk tadında yaşadığımız sevgiler..
Suç işlerken bile önce kendimizden kaçışımız..
Gitmekle gelmek arasında, ama kalmak kelimesine çok uzak..
Sessiz..
Hep yere bakan gözlerle..
Korktuklarımız..
Askıda kalanlar, yarım yaşananlar..
Kovduğumuz şiirler, elimizin tersiyle ittiğimiz mutluluklar, kıymetini bilmediklerimiz..
Burukluğumuz bundan belki de.
Yalnız kalmak isteyişimiz, vazgeçemediğimiz ama vazgeçtim dediklerimiz..

Marguerite Duras.
Bu okuduğum beşinci kitabı ama büyüsünü hiç yitirmeden etkilemeye devam ediyor.
Bizi en derinden etkileyeni yazmak en zorudur. En büyük kaybımızı kolay kolay anlatamayız. Çünkü verdiği acıyla yüz yüze gelmek hiç de kolay değildir.

Sonra bir kış günü, öğleden sonra doğan güneşi anlatıveririz sebepsiz..

Çünkü "Tek gerçek şiir, kaybolan şiirdir."

Kaptan ve eşi Emily L. 'nin hikayesi

Kim daha cesur, kim daha açık sözlü, kimin içindeki yangın daha büyük.. Siz okuyup karar verin..


Keyifli okumalar.. :)
46 syf.
·1 günde·10/10
Margarite Duras'yı hiç bir zaman çekici bulmamışımdır. "Bahçe"yi zar zor yarılamış ve büyük bir keyifle yarıda bırakmıştım. "Sevgili" taa 90'lı yıllardan belki de, sansasyon olmuş filmiyle aklımda. "Ölüm Hastalığı" ise büyük kitaplık tasfiyemin gece yarım saat önce devam ederken bütün o karmaşa, kargaşa, dağınıklık, sağa sola saçılmış kitapların arasında, hatta, en üst rafta ikinci arka sıradaki kitapların arasına sıkışıp kalmış bu sıska haliyle (44 sayfa) elime geldi ve tabii ki muazzam güzellikteki kapağıyla "acaba şimdi okuyabilir miyim?" diye düşündüm. Büyük puntolarıyla okunduğu zaman büyük bir zafer havası da verebilir insana, çünkü kitap okumaya ve okumaya giriştiğim kitapları bitirebilmeye ihtiyacım var..bu yüzden kitabı elime alarak din ve tasavvuf kitaplarının arasından geçerek, stephen kinglerimin yanından odaya uzandım ve okumaya başladım...

iyi ki okudum. Çünkü çok beğendim. Bu kısa hikâye ölüm hastalığına yakalanmış bir adamın hikâyesi. Ancak bu ölüm fiziki ölüm değil. Hiç sevmemiş, sevilmemiş birisinin hikâyesi. Öyle ki sırf anlamak, görmek tatmak için parayla birkaç günlüğüne kiraladığı bir kadın kendisine hem gerçek hastalığını hem de çözümün ne olabileceğini söylüyor. Duras'nın son eserlerinden biri mi bilmiyorum, ancak dil gerçekten çok kıvrak, çok etkileyici bir his yaratıyor, o zaman "bu, edebiyattan başka ne olabilir ki?" diye düşünmeden edemiyoruz. Sayfalar dolusu okunan hikâyeler , meselâ Gizliajans'taki sempatik, komik aşk hikâyesi gibi, gerçeklik duygusu yaratamazken Duras bu kadar az sayfalık bir kitapta bu hissi nasıl gerçek kılabiliyor? edebiyat işte...Anlatabilen, kıvırabilen, dönebilen, çekip çevirebilen ve bizi anlattığı şeyin içine çekebilen bir kalemin, dilin, üslûbun gücü bu. Öyle ki kitap bittiğinde bile o ruh hâli, o his bizimle beraber kalıyor. Bunu ancak iyi bir edebiyatçı başarabilir.

iyiki, iyiki, iyiki edebiyat var. Ve iyiki gerçek, has edebiyatçılar.

Bu gecelik bu kadar edebiyat yeter. Bu tad, bu gecelik, yeter. Herşeyin fazlası zarar. Yarın, nasipse elbette, acaba hangi kitabı okumaya çalışacak ve yine mi bırakacağım korkusuyla, dikkat kesilip kitaba gömüleceğim...bir yandan da içimde Çehov'a duyduğum özlem...

"Ölüm Hastalığı"nı kesinlikle edebiyat sevenlere öneriyorum.
137 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
"Yazmak, aynı zamanda susmak, söylememek, sesini kesmek demektir, gürültüsüz haykırmaktır.."

Marguerite Duras.

Tam da söylediği gibi yazıyor bu kitapta. Haykırır gibi. Orijinal dili ve güçlü anlatımı daha ilk sayfalarda kendini hissettiriyor.

Öyle kolay anlaşılmıyor ama. Emek vermezseniz tam olarak almanız gerekeni alamıyorsunuz. Okurun da muhakkak bu serüvene katılması lazım.

Yazdıklarında eksilti sanatını uyguluyor. Zaruri olmayan, gereksiz bütün ayrıntılardan uzak, oldukça sade ve kısa cümlelerle derin etkiler bırakabiliyor.

Kendisi Çinhindi 'de doğmuş. Fransız hükümeti tarafından oraya yerleştirilen bir ailenin mensubu olması, hatta çocukluk ve gençliğinin bir kısmını orada geçirmesine rağmen, ne Fransa' ya ne de Çinhindi 'ye ait hissedebiliyor kendini.

Hasta olup geri dönen ve genç yaşta ölen babasının aksine, inatçı ve dirençli olan bir annenin kızı. On yedi yaşında Paris' e gidiyor, eğitimini tamamlıyor, siyasi mücadelelere katılıyor, hatta polemiklere girip yazılar yazıyor.

"Bir partiye katılmak için otistik, nevrozlu, bir anlamda kör ve sağır olmak gerekiyor." demesine rağmen sekiz yıl komünist parti militanlığı yapması, bu sözü, deneyimleri sonucunda söylemiştir diye düşündürüyor.

Senaryo yazarı ve yönetmen aynı zamanda.

Ve.. Yaz Yağmuru..

Filmini de yapıyor daha sonra. Les Enfants (Çocuklar)." Her şey gerçekti," diyor. "Konu edilen ev, sokak hatta okulun adı bile gerçekti. Bir tek yanmış kitabı ben uydurdum.. "

Ve tam da burada başlıyor hikaye.

Ernesto..
Vitry 'de yaşayan, kalabalık ve yoksul bir ailede büyüyen dev adam, dahi.

Yaşadığı ailenin sıradışılığı kitaplar konusunda başlıyor önce. Okumayı çok seviyorlar. Banliyö trenlerinden, çöp kenarlarından, ucuzluk sergilerinden kitaplar bulup eve getiren ve karısıyla birlikte hepsini okuyan bir aile reisi mevzu bahis.

Evlerinden sık sık neşeli şarkılar yükselse de aldıkları belediye yardımlarıyla geçinebilen, sürekli patates yiyen ve üşüyen bir aile.

Ernesto, okula gitmemiş, okuma yazma bilmiyor. Yanık kitabı okumaya çalışarak başlıyor onun hikayesi.

Bir sözcüğün şekline nedensiz bir anlam yüklüyor, sonra diğer sözcüklere de. Ve okuduğunu iddia ediyor.

Hatta bir ilkokul öğretmenine ve okuma yazma bilen bir arkadaşına sorup yaklaşık aynı cevapları alınca, nasılını bir türlü anlayamadığı bir şekilde okuduğunu fark ediyor.

Sisteme, sorgulamadan kabul edilenlere kafa tutarcasına okula gitmeyi reddediyor.

Dünyanın geçirgen olduğunu, bilginin öğretilmemiş olsa da dünya tarafından salgılanabileceğini savunuyor.

Bu kitapta ;
Açlığa..
Savaşlara..
Sefalete..
Yanlışlara..
Yalanlara..
Şüpheye..
Şiirlere..
Şarkılara..
Ve hatta sessizliğe bile lanet var.

Ernesto öldü mü?
Yoksa bir bilim insanı mı oldu?
Mutlaka okuyarak onunla tanışın derim.

Kitaptan çok etkilenmeme rağmen on puan vermememin tek nedeni, toplam bir sayfayı kaplamayacak kadar bile olsa ensest bir ilişkiden bahsetmesidir. Çok gereksiz, kötü ve nahoş bir ayrıntı olmuş. Bu kitap aşksız bile hiç sıkılmadan okunabilirdi. Hiç gerek yoktu.

Keyifli okumalar.. :)
43 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Kendisi 43 sayfadan oluşan, metinleri büyük puntolu bir kitap. Bir saatte bitirilebilecek düzeyde.
Siyah deniz... Kapaktaki gibi. Ama ölüm hastalığına yakalanmamış birine göre, dünyadaki sevinci ve huzuru tadan biri için siyah değil o. Bu bakış açısının farkını görüyoruz kitapta.
Hayattan gram tat almayan bir kahraman var kitapta. Aşkı da umudu da cinselliği de tatmamış ve tadamıyor. Bu sebeple "ölüm hastası" diye anılıyor.
Kitabın farklı bir tadı var. Yazarın dilini de böylelikle öğrenmiş oldum çünkü okuduğum ilk kitabıydı. Kafa dağıtabileceğimiz, umutsuz bir yaşamı anlayabileceğimiz bir kitap. Tavsiye ederim.
104 syf.
… Benim de çocukluğum, varsıllık içinde yoksulluk yaşayarak geçti. Yoksunluğun, geleceksizliğin, ötekiliğin ne demek olduğunu Duras gibi ben de çok iyi biliyorum. Yoksunluğun bir kokusu, bir izi vardır insan üzerinde; vücudunuzda görünmeyen, sizinle yaşayıp sizinle ölen, acı veren içsel bir yara gibidir: “Yoksunluk dışarı sızdırılmaz, özenle gizlenir”. Duras, çocukluğundaki büyük ancak bulanık fotoğrafı ortaya çıkarmak istercesine birçok kitap yazar. Genç kızlıktan kadınlığa geçip, kendi ayakları üzerinde durduğundan beridir, eserlerinde özyaşam anılarına yer vermiştir.

Duras, 1984 ilkbaharında, yetmiş yaşında yazdığı “Sevgili” isimli romanında, ilk gençlik günlerinin aşkını, tüm yoğunluğu ve derinliğiyle, yeniden zihninde resmetmek adına, tüm etik ve moral duvarlarını da yıkarak, uydurma ya da düşsel bir anlatıcı gibi değil de gerçek bir kadın gibi, içten-yürekli ve göz kamaştırıcı bir yöntemle, harikulade eksiltmeli cümlelerle anlatmıştır. Aynı yıl, Fransa’da verilen büyük edebiyat ödülü Goncourt’u da alır. Sonraları, romandaki küçük kızın, hayatından kesitler taşıdığını -aslında bir bakıma kendisi olduğunu- itiraf da eder.

Duras, yaşlılığında, ailesinin ne ten kokularını ne göz renklerini ne de akşam sohbetlerindeki neşeli kahkahalarını anımsar olur. Hatırladığı tek şey, genç kızlık döneminin geçtiği yerlerdeki akşamların dinginliğidir. Anımsamaya çalıştığı, Fransa sömürgesi, Çinhindi Saygon’da, evlerinin avlusunda çekilen umutsuzluk fotoğrafıdır. Büyük ve bulanık bu fotoğrafın üzerine bir eskiz kâğıdı koyar. Bu eskize, usundaki en belirgin görüntüyü, “odak” noktasını işaretler. Sonra rastgele, kronolojik düzen kaygısı da olmadan, zaman içinde bir ileri bir geri gelgitler yaparak yeni noktalar belirler ve kalemiyle işaretler koyar, eskiz kâğıdına tekrardan. Tüm kâğıt işaretlerle dolduğunda, adeta sihirli kalemiyle birleştirir tüm imgelemleri. Geriye çekilip baktığında, büyük fotoğrafı artık görmektedir ve kederiyle mutlu olur.

Duras, romanında, aşkıyla ilk tanıştığı vapur yolculuğunda onun büyük arabası, limuzinini, ileride yazacağı tüm kitapların cenaze arabasına benzetir. Otuzlu yıllarda, Fransız sömürgesi Vietnam’ın Saygon şehrinde bir kız lisesinde öğrenci olan küçük-beyaz bir kız çocuğu, nehrin öteki yakasındaki kız yurdunda kalmaktadır. Beyaz çocuğun annesi, kız okulunun müdiresidir. Kendisinden büyük iki erkek kardeşi vardır. Arabalı vapurda, her sabah-akşam, rutin seyahat eden, on beş yaşlarındaki bu cılız-toy-beyaz küçük kıza, Cholen’li zengin Çinli bir işadamının, Fransa’da -sözüm ona- çok iyi eğitim almış, utangaç 27 yaşındaki tek oğlu âşık olur.

Küçük kız, 27 yaşındaki Çinli sevgilisiyle cinsel bir aşka yelken açar. Bu küçük kız, sevgilisine, garsoniyerine getirdiği tüm kadınlara yaptığının aynısını kendisine de yapması için yalvarır. Çinli aşık, bir dediğini iki etmez küçük kızın, onu sonsuz bir aşkla sever, bu beyaz kızdan sevgisine asla karşılık bulamasa da. Küçük beyaz kız, tutucu babasına olan korkusuyla savaşmak adına, kendisiyle bu kadar yoğun ve çok seviştiğini düşünür Çinli aşkının.

Beyaz-küçük kız, yaşamındaki herkese meydan okur; önce kendisine, sonra, hayatın seyrine tabii olan annesine, zengin babasından ölümüne korkan Çinli sevgilisine, hastalıklı-zayıf-edilgen ortanca kardeşine ve dolap hırsızı, kaybeden, kumarbazve sefil büyük erkek kardeşine; vücudunu inanılmaz güzel bulduğu ve körpe göğüslerini bir meyveyi ısırır gibi yemek istediği kız yurdundaki ağlak kız arkadaşı Helene Lagonelle’e ve genç yaşta ölüp kendisiyle beraber iki kardeşini yetim bırakan babasına. Küçük kız ve erkek kardeşleri annelerini büyük bir tutkuyla sevmişler, lakin toplumun, güven ve sevgi dolu annelerine yaşattıkları yüzünden, üç kardeş de birbirlerine ve yaşamlarına nefret beslemişlerdir. Duras, romanında, ailenin ümitlerinin yok olduğunu anlatmak istercesine, annelerinin Kamboç’ta deniz kenarında aldığı ve gel-git yüzünden sürekli su basan toprakları için: “Umut bırakıldı, okyanusa karşı girişimler de bırakıldı,” der.

Çok iyi bir anlatıcıdır Duras. Romanında, özyaşam hatıralarını anlatmak için, eksiltmeli cümlelerinde, beş duyuyu da çok iyi kullanır. Mesela: “Odaya sel gibi dolan kent gürültüsünde yoğunlaşıyor dikkatim,” der. Başka bir yerde: “Bütün ev güzel kokar, fırtına sonlarının ıslak toprak kokusu yayılır ortalığa, hele bir de öteki kokuyla, arapsabununun, arılığın, namusluluğun, çamaşırın, aklığın, annemizin uçsuz bucaksız saflığının kokusuyla karıştı mı insanı deli eden bir kokudur bu,” der. Ya da: “Işık, gökten bu arı saydamlık çağlayanlarının, bu sessizlik ve kımıltısızlık hortumlarının üzerine vururdu. Hava maviydi, avuca alınabilirdi. Mavi. Gökyüzü bu ışık balkımasının (parıldama) sürekli çırpınışıydı,” der. Hatta tüm duyuları beraber aynı anlatımda hissettirir: “Yel dindi, ağaçların altında yağmur sonlarının doğaüstü ışığı var. Kuşlar çıldırmış gibi, bütün güçleriyle bağırıyor, soğuk havada gagalarını biliyor, neredeyse kulakları sağır edecek biçimde, çınlatabilecekleri kadar çınlatıyorlar havayı,” der.

Romanın kahramanı, anlatıcısı, kâh “Duras”tır kâh “Okur”dur. Mekân, sadece Çinhindi Saygon da değildir. Geldikleri ve yine gidecekleri yer olan Fransa’ya, Paris’e ve orada Duras’ın duyumsadığı tüm anılara da göndermeler vardır kitabın içinde. Sıkılmadan, erinmeden, duygudaşlık kurduğunuzda, kendinizi kahramanın yerinde, o garsoniyerde ya da tüm ailenin bir ritüel haline dönüşen duygusuz akşam yemeklerinde görebilirsiniz. Kendi ailenizle ve yaşamınızla da belki paralellikler ya da acı-tatlı hatıralar canlanabilir usunuzda.

Duras, Uzakdoğu ve Batı kültürlerinin oluşturduğu derin birikimle, dobra dobra anlatıyor yaşadıklarını. İçsel yaralarımıza merhem olmak adına, bir ışık çakıyor benliğimize, Freud’un “Derinlik Psikolojisi”nin izdüşümünde...

Süha Demirel, İstanbul, 13 Mayıs 2012.

***

Kitabın Künyesi:
L’AMANT – SEVGİLİ / MARGUERITE DURAS
CAN YAYINLARI
ROMAN
TÜRKÇESİ: TAHSİN YÜCEL
4. BASIM: 1992, CAN
BASIM: ÖZAL BASIMEVİ
ISBN 975.510.396-1
EDITIONS DE MINUIT / ONK AJANS LTD. / CAN YAYINLARI LTD.ŞTİ. (1984)
46 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Kısacık ama bir o kadar da dolu bir kitap Ölüm Hastalığı, sevgisiz kalmış ve buna inancını yitirmiş erkek kahramanın bir süreliğine para karşılığı bir kadın ile geçirdiği gün ve gecelerin sorgulanmasıdır Ölüm Hastalığı...
Duras bu kitabında erkeği şiddete meyilli gösterirken, kadın ise doğası gereği kırılgandır.
Arada bir açıp aradan siyah denizleri göreceğiniz bir kitap okumak isteseniz keyifli okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Marguerite Duras
Unvan:
Fransız Yazar ve Film Yönetmeni
Doğum:
Saigon , Fransız Çinhindi (şimdi Vietnam ), 4 Nisan 1914
Ölüm:
Paris, Fransa, 3 Mart 1996
1914 yılında Çinhindi'nde doğan Duras, gençliğini geçirdiği bu ülkenin atmosferinden ve olaylarından derinden etkilendi. 18 yaşında Paris'e geldi; hukuk, matematik ve siyaset bilimi okudu. Komünist Parti'ye katıldı. İlk romanı Les Impudents'ı 1943 yılında yayımladı. Özyaşamöyküsel bir roman olan Sevgili ile 1984'te Fransa'da Goncourt Ödülü'nü aldı. Çok sayıda roman dışında, birçok senaryoya da imza attı. Bütün eserlerinde edebiyatı sorguladı. 1960 Cannes Film Festivali'nde gösterilen Hiroşima Sevgilim, Duras'ı ününün doruğuna çıkardı. Duras 1996 yılının Mart ayında 82 yaşında öldü.

Yazar istatistikleri

  • 143 okur beğendi.
  • 942 okur okudu.
  • 17 okur okuyor.
  • 896 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları