Marshall Sahlins

Marshall Sahlins

Yazar
8.8/10
4 Kişi
·
13
Okunma
·
3
Beğeni
·
482
Gösterim
Adı:
Marshall Sahlins
Unvan:
Antropolog
Doğum:
27-12-1930
Şimdilik şu betimsel yorumu temel almakla yetiniyorum: İlkel topluluklarda mevcut emek kaynaklarının önemli bir kısmı, üretim tarzı tarafından kullanılmayarak fazlalık haline getirilebilir.
Toplum sözleşmesinin ilkel dünyadaki karşılığı Devlet değil, hediyedir. Hediye, sivil toplumda Devlet tarafından güvence altına alınan barışı sağlamanın ilkel yoludur.
İnsan dediğimiz varlık, neredeyse bir hayvan gibi yaşadığı karanlık bir geçmişten uygarlaşarak gelen, bu yüzden de bu hayvani doğayı hâlâ bir ölçüde içinde taşıyan bir mahlûk mudur? Yoksa insan yeryüzünde var olduğundan bu yana hep bir kültür içinde, bir topluluk içinde belirli göreneklere göre mi yaşamıştır? Yani aslında Batı düşüncesinin savunduğunun tersine, ilkel insanla "modern" denilen insan arasında esasa ilişkin hiçbir fark yok muydu? O zaman "modern" insanın üstünlüğü söylemi nereden kaynaklanıyor?

Marx'ın, Grundrisse'de, "ekonomi politiğin yöntemi" başlığı altında söylediği şu söz, Batı'nın dünyaya, insanlara ve toplumlara bakışının en ilginç özetidir sanırım: "İnsan anatomisi de maymun anatomisinin bir anahtarıdır" [1] Yani, insanı anlamak için maymundan yola çıkanlara, maymunu anlamak için insana bakılması önerilir. Dolayısıyla, geçmiş toplumların anlaşılması için de, anahtar niteliğinde olan, en "gelişmiş" toplum biçimi olan burjuvazi yani kapitalizm'dir. Çünkü bu "gelişmişlik", geçmişin "basitliğini" de içermektedir. Çünkü diyalektik mantık gereği, geçmiş olan, içerilerek aşılmaktadır.

Bu yaklaşım ise, "bizim" durduğumuz yere topolojik bir üstünlük kazandırmaktadır. O zaman geçmişin olduğu kadar dünyanın anlaşılması için de batı, dünyaya (yani öteki toplumlara) kendi durduğu yerden, yani açıklama gücüne ve niteliğine sahip olduğu o "üst" konumdan doğru bakar. Bu "üst" konum ise kendi üst niteliğini temellendirmek ve buradan itibaren yapılandırılan bir asimilasyon mantığını meşrulaştırmak için öncelikle bir "ilkel toplum" icat eder. Tıpkı ulusların da icat edilmesinde olduğu gibi.

Bu "ilkel toplum", kültür öncesi bir "doğa durumu"nu tanımlar. Tukidides'ten Hobbes'a, Hegel'den Marx'a, Durkheim'dan Freud'a ve hatta Aziz Agustinus'tan Machiavelli'ye kadar bütün Batı düşüncesi, bu temel varsayım üzerine kurulmuştur. Buna göre, "Doğa zorunluluktur: Kültürün başa çıkması gereken toplum-öncesi ve toplum-karşıtı bencilliktir". (Batı'nın İnsan Doğası Yanılsaması, s. 23) Ve yine insan doğası, "ilk günah" ile de malûl bir doğadır. Oysa "kültür, homo sapiens'ten daha eskidir, çok daha eskidir." ( a.g.e, s. 124) "Kültür insanın doğasıdır" (s. 130) ve insan, yeryüzünde ilk ortaya çıktığı andan itibaren toplumsal ve uygar bir varlıktır. Hatta -şayet böylesi bir zaman varsa- bunun farkına varmadığı ve bilincinde olmadığı zamanlarda bile.

Hobbes'un da Romalı düşünür Plautus'un "insan insanın kurdudur" sözünü teyit ederek, "herkesin herkese karşı savaşı" olarak tanımladığı bu doğa durumundan yegâne çıkış yolu, Leviathan'ın, yani bir zorbanın (veya bir "hükümdarın") şiddete dayanarak topluma egemen olmasıdır. Bu, nomos'un, (yani yasa'nın) physis'e (yani doğaya); bir başka deyişle kültür'ün doğa'ya egemen olması anlamına gelmektedir.

"Batı'nın yerleşik folklorunda, 'vahşi'nin (onlar) 'medeni'yle (biz) ilişkisi, doğanın kültürle ve bedenin zihinle ilişkisi gibidir" (s. 123). Bedenin doğalaştırılarak aşağılandığı bu düalist söylem, bu kez Batı ile ötekiler (Doğulular, İlkeller, Zenciler...) arasında yeniden kurgulanarak asimilasyoncu uygulamaların meşruiyet kaynağına dönüştürülür.

Beri yandan, özellikle Rousseau gibi kültür/medeniyet karşıtları açısından ise, "doğanın sahiciliği ve gerçekliği karşısında nomos sahte bir şey anlamı"na gelmektedir. Bu takdirde doğa durumu, Cennet Bahçesi veya Soylu Vahşi imgelerini canlandırmaktadır. Günümüz burjuvazisinin "organik" beslenme tutkusunda da bu tür bir saflığı ve bozulmamışlığı aramanın izleri yok mudur? (s. 45, 47). Bu tür istisnai fantezilerin ötesinde, "insanın çıkarına düşkün hayvani bir doğaya sahip olduğu yolundaki Batı'ya özgü kavrayış, (aslında) antropolojik ölçekte bir yanılsamadır". (s. 64)

Batı'nın bu yanılsama açısından ulaşmış olduğu kültürel üstünlük formu, bir yandan şiddetle korunacak, diğer yandansa aynı kültürel form, bu forma ulaşamamış olanlara da bir "insan hakları" standardı olarak ve gerekirse şiddetle benimsetilecektir. ABD'nin "Kurucu Ataları"nın diliyle, "hükümet, tıpkı bir giysi gibi, yitirilmiş masumiyetin alâmetidir; kralların sarayları, cennetin çardaklarının harabeleri üzerinde yükselir". (s. 91) Başkaları (ötekiler) ise, ancak ihtiyaçlarımızı gidereceğimiz (Helvetius'un yaklaşımına göre sevmek de bu ihtiyaca dahildir); Kantçı bir yaklaşımla bakıldığında, onun vasıtasıyla amaçlarımızı gerçekleştireceğimiz birer araçtır. Sahlins, haklı olarak bu yaklaşımı, "Kantçı bir etik felâket" olarak tanımlamakta (s. 103): "Aziz Augustinus'un, kölelik ve aslında ilahi bir ceza olarak gördüğü insanın bedensel arzulara sonsuz boyun eğişi, bugünün neoliberal iktisatçıları, yeni-muhafazakâr siyasetçileri ve çoğu Kansaslının gözünde özgürlüğün temel ilkesi haline geldi" (s. 104). Bunun sonucu olarak özçıkar tanrısal bir hak, mülkiyetçi bireycilik ise temel bir özgürlük olarak burjuvazinin temel prensipleri ve hatta "insan hakları" arasına dahil edildi.

Temeldeki bir insan-öncesi durumdan -doğa durumu-, Batılı insana doğru evrimleşen bir uygarlaşma tezine karşı, aslında günümüzün giderek vahşileşen (Batılı) insanının, "insanlık"tan bir sapma içerisinde olduğu açıkça ortadadır. Buna karşı üretilmeye çalışılan yanılsatıcı bir söylem, bir insan hakları ideolojisi, günümüz Batılısını tüm insanlık tarihi içerisinde seçilmiş kılmaya matuf, tersinden bir bakıştır. Sadece İkinci Dünya Savaşı esnasında tüm insanlık tarihinden daha fazla cana kıymış ve çok daha fazla şiddet üretmiş olan Batılı ülkeler, her şeye rağmen insanoğlunun vahşetten insanlığa doğru sancılı bir evrimleşme içerisinde olduğu konusunda neredeyse hemfikirdirler. Oysa nasıl ki tüm doğal türler dünyada daha en başından itibaren kendi doğal formları içerisinde bulunmaktaysa, insan da yeryüzünde daha en başından itibaren bir insan toplumu içerisinde bulunmaktadır.

"Bu durumda şu soruyu sormalıyız: Şayet insanın gerçekten de toplum-öncesi, anti-sosyal hayvani bir eğilimi varsa, nasıl oldu da çok sayıda halk bu eğilimden bihaber kalabildi ve cahilliklerini anlatabilecek kadar uzun süre yaşayabildi? [Oysa] bu halkların pek çoğu, genlerimiz, bedenlerimiz ve kültürümüzde alttan alta iş gördüğü varsayılan hayvansılık şöyle dursun, hayvan olma mefhumuna bile sahip değil." (s. 116) (Yani hayvanları bile insanî toplumun bir parçası olarak görürler. Çünkü hayvanlar bile bu dünyaya ait "dilsiz", ama sembolik varlıklardır. Örneğin Sahlins, pek çok "ilkel" toplumda, hayvanların da insanlar gibi kendi kültürleri olan topluluklar halinde yaşadıklarına inanıldığını aktarıyor.)

Daha önce dilimize çevrilen Taş Devri Ekonomisi adlı çalışmasında [2] da insanın her daim uygar ve toplumsal bir varlık olduğunu savunan Sahlins, insanların "Taş Devri" olarak tanımlanan dönemde günümüzden daha insani bir hayat sürdüğünü, daha özgür ve mutlu olduğunu ortaya koyuyordu. Biriktirmek, mülk edinmek ve aç kalmak gibi korkuları olmayan eskil toplumun insanları, doğal bir dayanışma ve paylaşma duyarlılığı içerisinde yaşamaktaydılar.

Marx'ın da katıldığı bir yaklaşımla, "yoksul ülkelerde halk rahattır, buna karşın zengin ülkelerde halk genellikle yoksuldur" (a.g.e., s. 14). "Taş Devri Ekonomisi"nde, Batı-merkezci antropolojinin neredeyse hayvanlarla bir tuttuğu eski toplumun insanlarının, günümüz insanının içerisinde bulunduğu zorbalıktan, hayatını kazanma tutkusundan, güce ve nesnelere köle olmaktan oldukça uzak, sade ve insanca bir hayat sürdüğünü ortaya koyan Sahlins, "Batı'nın İnsan Doğası Yanılsaması"nı ise şu sözlerle bitiriyor: "Benim çıkardığım naçizane sonuç, Batı medeniyetinin sapkın ve hatalı bir insan doğası anlayışı üzerine kurulu olduğudur... Bununla birlikte, bu sapkın insan doğası anlayışının varoluşumuzu tehlikeye attığı büyük olasılıkla doğru."
"Yerleşik görüş her zaman inatçıdır. İnsanı polemik yürüterek karşı çıkmaya, gerekli düzeltmeleri diyalektik olarak ifade etmeye zorluyor: Avcı toplumunu yakından inceleyecek olursanız, gerçekte o orijinal bolluk toplumuydu. Paradoksal olarak bu ifade, bir başka faydalı ve beklenmedik sonuca yol açıyor. Genel anlayışa göre bir bolluk toplumu herkesin maddi ihtiyaçlarının kolayca karşılandığı bir toplumdur. O halde, avcıların refah içinde olduğunu öne sürmek, insanlık durumunun, sınırsız ihtiyaçları ile yetersiz araçları arasındaki daimi farklılık nedeniyle insanın yoğun çalışmaya mahkum olduğu mukadder bir trajedi olduğunu yadsımak demektir."
Her şeyden önce bugün yaşadığımız dünyayı nasıl değerlendirmeliyiz? İnsanlığın üçte biri ila yarısı arasında değişen bir bölümünün her gece aç yattığı söyleniyor. Eski Taş Devri’nde bu oranın çok daha küçük olması gerekir. İçinde yaşadığımız çağ, daha önce benzeri görülmemiş bir açlık çağıdır. Çok büyük bir teknik güce eriştiğimiz bu çağda, açlık kurumsallaşmıştır. Bir başka kutsal formülü daha tersyüz edelim: Kültürün gelişmesiyle birlikte açlık miktarı göreli ve mutlak olarak artıyor. Benim üzerinde durmak istediğim asıl husus da işte bu paradoks. Koşulların zorlaması sonucu, avcılar ve toplayıcılar nesnel olarak düşük bir yaşam standartına sahiptirler. Fakat maddi ihtiyaçlarının karşılanmasını onların hedefi olarak kabul eder ve yeterli durumdaki üretim araçlarını dikkate alırsak, bütün insanların maddi ihtiyaçları genellikle kolayca karşılanabilir. O halde ekonominin evrimi iki çelişik harekete tanık olmuştur: Zenginleştirici, fakat aynı zamanda yoksullaştırıcı olan bu hareketler doğayla ilgili olarak kendine mal edici bir karakter edinirken, insanla ilgili olarak mahrum bırakıcı bir karakter kazanmıştır. Gelişme gösteren boyut elbette teknolojiktir. Bu gelişme, ihtiyaç giderici mal ve hizmetlerin miktarındaki artış, kültürün hizmetine kanalize edilen enerji miktarında artış, üretkenlikteki artış, işbölümündeki artış ve çevrenin denetiminden artan bir özgürleşme olarak, birçok açıdan övgüye değer görülmüştür. Belirli bir açıdan bakıldığında, bu sonuncusu, yani çevrenin denetiminden özgürleşme teknik ilerlemenin ilk aşamalarını anlamak açısından bilhassa faydalıdır. Tarım, yalnızca toplumu mevcut doğal yiyecek kaynaklarını dağıtmanın ötesine taşımakla kalmamış, insani varoluşun zaruretleri doğal düzende karşılanamadığında neolitik toplulukların yüksek düzeyde bir toplumsal düzeni sürdürmesine de imkân tanımıştır. Bazı mevsimlerde, hiç yiyecek yetişmediği dönemlerde insanların hayatını idame ettirmesine yetecek kadar besin elde edilebilmiştir. Bunun sonucunda toplumsal yaşamın istikrar kazanması, toplumun maddi anlamda büyümesi açısından hayati bir rol oynamıştır. O halde kültür, bir anlamda biyolojik “minimum yasasını” gitgide artan biçimde ihlal ederek zaferden zafere koşmuştur; öyle ki sonunda, yerçekiminin ve oksijenin doğal olarak var olmadığı uzayda insanın yaşamasını sağlayabildiğini göstermiştir. Başka insanlar ise Asya’nın pazar yerlerinde açlıktan ölüyorlardı. Yapılar da teknolojiler gibi evrim geçirdi ve bu bakımdan durum, yolcunun attığı her bir adıma karşılık hedeflediği varış noktasının iki adım geriye gittiği efsanevi yola benziyordu. Yapılar ekonomik olduğu kadar siyasiydi ve mülkiyet yapıları gibi iktidar yapıları da oluşmuştu. Söz konusu yapılar, ilk önce toplumların kendi içinde gelişti; günümüzde ise giderek toplumların arasında gelişiyor. Hiç kuşkusuz bu yapılar işlevseldi ve teknik gelişmenin gerektirdiği örgütlenmelerdi; fakat böylelikle zenginleşmesine katkıda bulundukları topluluklarda zenginliğin dağılımı açısından ayrımcılığa, yaşam tarzı açısından ise farklılaşmaya yol açtılar. Dünyanın en ilkel halklarının pek az şeyi vardır, ama yoksul değillerdir. Yoksulluk, malların belirli ölçüde az miktarda olması anlamına gelmediği gibi araçlar ve amaçlar arasındaki bir ilişkiden de ibaret değildir; yoksulluk, her şeyden önce insanlar arasındaki bir ilişkidir. Yoksulluk, toplumsal bir statüdür ve bu niteliğiyle uygarlığın bir icadıdır. Aynı anda sınıflar arasında nefret uyandırıcı bir ayrım olarak ve daha da önemlisi bir bağımlılık ilişkisi olarak uygarlıkla birlikte gelişmiştir. Böylece, bir bağımlılık ilişkisi olarak yoksulluk, tarımla uğraşan köylüleri, Alaskalı Eskimoların bir kış kampına göre doğal felaketlere daha açık hale getirebilir. Buraya kadar yaptığımız tartışmada modern avcıları tarihsel anlamda, evrimsel açıdan temel alabileceğimiz topluluklar olarak yorumlama cüretini gösterdik. Bu cüretin hafife alınmaması gerekir.
Malikâne, ortaçağ ekonomisi veya şirket, modern kapitalizm açısından nasıl bir konumdaysa, hanehalkı da kabile ekonomisi açısından aynı konumdadır: Her biri kendi döneminin hâkim üretim-kurumudur.
Buna karşın, mübadele oranlarının söz konusu standartlara en çok yaklaşma eğilimi gösterdiği alan, toplumsal olarak çeperde yer alan alışverişler, örneğin farklı topluluklar ya da kabileler arasındaki alışverişlerdir. Bu son nitelendirme önemlidir: Karşılıklılığın maddi dengesi toplumsal sektöre bağlıdır.
İlkel ticaret ortaklığı, pazarın fiyat mekanizmasının işlevsel karşılığıdır. Arz-talepte var olan bir dengesizlik mübadele oranlarına değil ticaret ortaklarına baskı yapılarak çözülür. Pazarda söz konusu denge fiyattaki bir değişiklikle sağlanırken, burada alışverişin toplumsal yanı, yani ortaklık ekonomik baskıyı soğurur. Bazı alışverişlerin zamansal oranı geciktirilse de, mübadele oranı dalgalanmaya maruz kalmaz. İşletme modelindeki fiyat mekanizmasının ilkel toplumdaki benzeri, alışıldık mübadele oranı değildir; alışıldık mübadele ilişkisidir.
Hawaii geleneklerinin destansı niteliği daha dünyevi bir nedenselliği gizlemektedir. Açık ki siyasi döngünün ekonomik bir temeli vardı. Güçlü şefler ile onlara bağlı bölgeler arasındaki büyük mücadeleler, hane emeği üzerindeki daha temel bir mücadelenin siyasi düzleme taşınmış biçimleriydi: Söz konusu olan, hane emeğinin hanenin geçimi için daha mütevazı şekilde mi kullanılacağı, yoksa siyasi örgütlenmenin ihtiyaçlarına göre daha yoğun olarak mı konuşlandırılacağı meselesiydi. İtiraz edilen husus, şeflerin hane ekonomisinden haraç alması değildi. Sorun, bir yandan bu hakka, mevcut yapının belirlediği geleneksel bir sınırlama getirilirken, diğer yandan yapısal bir gerekliliğin harekete geçirdiği bir olgu olarak bu hakkın düzenli şekilde istismar edilmesiydi.
330 syf.
·42 günde·Beğendi·9/10
Taş Devri Ekonomisi, antropolojinin pek çok saha çalışması ve zengin amprik malzeme sayesinde yazılmış bir eser. Yazar, ilkel insanın ekonomik ilişkilerine dair yeni ve şaşırtıcı iddialar ortaya atmakta. Geleneksel iktisatla açıklanamayacak bir işleyişi ve bunun arkasındaki saikleri sorgulamakta. Hane Tipi Üretim Tarzı, Hediye, Hau, İlkel Mübadele Modeli gibi kavramları antropolojik bulgu ve gözlemler ışığında yeniden tanımlamaya ve geliştirmeye çalışmakta.
133 syf.
·Beğendi·9/10
Gayet güzel bir kitaptı fakat nedense marshall sahlins'ten çok eleştirdiģi batılı düşünürlerin insan doğası hakkındaki görüşlerini daha gerçekçi buldum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Marshall Sahlins
Unvan:
Antropolog
Doğum:
27-12-1930

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 13 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 44 okur okuyacak.