Mehmed Uzun

Mehmed Uzun

Yazar
9.3/10
2.097 Kişi
·
5.933
Okunma
·
1.565
Beğeni
·
96.324
Gösterim
Adı:
Mehmed Uzun
Unvan:
Kürt Yazar, Şair
Doğum:
Siverek, Şanlıurfa, 1953
Ölüm:
Diyarbakır, Türkiye, 11 Ekim 2007
Mehmet Uzun (1953, Siverek - 11 Ekim 2007, Diyarbakır), Kürt yazar.

Hayatı

1977 yılından beri İsveç'te yaşayan Uzun, Kurmanci, Türkçe ve İsveççe yazdığı kitapları yirmiye yakın dilde yayınlandı. 1985 yılından bu yana romanlarını kaleme alan Uzun hakkında, Türkiye'de çok sayıda dava açıldı. 1981'de Türk vatandaşlığından atıldı ve 1992 yılına kadar Türkiye'ye gelemedi.

Uzun yıllar İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği yaptı. Ayrıca İsveç Pen Kulübü ve Uluslararası Pen Kulüp'te aktif çalıştı. İsveç ve Dünya Gazeteciler Birliği'nin de üyesi olan Uzun'un bugüne kadar çok sayıda Kürtçe roman yazdı.

Mehmed Uzun, "Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık" romanı ve "Nar Çiçekleri" adlı deneme kitabı ile ilgili olarak 2001 baharında yargılandı.

Yakalandığı mide kanseri nedeniyle uzun süre tedavi gören ünlü edebiyatçı, 11 Ekim 2007 günü Diyarbakır'da yaşamını yitirdi.

13 Ekim günü Diyarbakır Ulucami'de kılınan cenaze namazı ardından, cami önündeki kalabalığa sırasıyla Yaşar Kemal, Şerafettin Elçi,Ahmet Türk ve Osman Baydemir'in yaptığı konuşmaların ardından Mardinkapı Mezarlığı'na defnedildi.
Sessizliğin sesi duyulmaz, hissedilir; kulaklar değil, ruh ve yürek duyar onu.
Mehmed Uzun
Sayfa 64 - İthaki - 15. Baskı - Mart 2016
Ve unutmayın, kılıçların ve tüfeklerin sesi, her yerde her zaman merhamet, adalet ve vicdanın sesini öldürür.
Mehmed Uzun
Sayfa 234 - İthaki - 15. Baskı - Mart 2016
''Dedi ki kitap olsan saatlerce seni okusam,
dedim ki sen de özgürlüğüm olsan saatlerce senin gözlerine baksam...''
Kuşkusuz biliyorum, baskı altındaki çaresiz insan, yanan ağaç kütüğüne benzer, zararı önce kendine verir.
Mehmed Uzun
Sayfa 17 - İthaki - 15. Baskı - Mart 2016
"Sesler umurunda değil artık. Özgürlüğüne kavuşuyor o, herşeyden kurtuluyor, prangalarından, kelepçeli hayattan..."
"Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür."
Dünya çarkı felektir, dolaptır, devrandır. Feleğin rüzgarı oradan peyda olup öte tarafa devirir. Bugün neşe ve şenlik olur, yarın inleyiş ve yas. Viran bir dünyadır bu dünya, sultana, hakime, beye, mîre kalmaz. İyiler erken gider, kötüler kazıklarını çakarlar dünyanın meydanına ve kalırlar.
Mehmed Uzun
Sayfa 74 - İthaki
“İnançları farklı, dilleri farklı, kimlikleri farklı diye insanlar birbirine düşman olmamalı. İnsan bir kimliğe bir dine, bir dile sahip olarak dünyaya geliyor ve bunlarla büyüyüp yaşıyor. Bundan insanın günahı, suçu ne?”
tüm “öteki”lere ithaftır.

Hêjîra çiyayî
Delala çîyayî
Dar hejîrokê
Xemrevînokê

Nav gul û giyayî
Nav gul û giyayî
Dar hejîrokê
Xemrevînokê

Bûk dilê zava ye
Bûk dilê zava ye
Dar hejîrokê
Xemrevînokê

Nazım : Kürtçe biliyor musun?
Dünya : Hayır.
Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
Nazım :

Dağların inciri,
Dağların güzeli
İncir ağacısın
Gam götürensin.

Güllerin içindesin,
Güllerin içindesin
İncir ağacısın
Gam götürensin.

Gelin, damadın yüreğidir
Gelin, damadın yüreğidir
İncir ağacısın
Gam götürensin

https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

---------------------------------------------------------------------

Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

Yavaştan kitaba geçelim.

Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan Esra ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

1) Nar Çiçekleri
Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

“Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

“Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

“Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

<<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

“Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

“Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

“Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

“İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


2)Welatê Xerîbıyê

Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

“Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

“Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

“... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

“Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

“Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

“Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

“5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

“... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

“Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
“Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

“Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

“Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

"Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

4) Çokkültürlü Toplum

Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

“İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

------------------------------------------------------------------

Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

“Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

“Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

SON OLARAK;

Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

ANA DİLİ

Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
Hatırlar mı anamın dilini?
Eriyip toprağa düşen sular,
Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

Ölürsem, dilinde saramadan seni,
Koklayamadan kuş göğsünü,
Gidersem gözüm açık, bundan işte!
Anamın dili, baharın dili,
Baharda esen yelin, akan suyun dili...
Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

Li-3

Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.
İncelememiz, Esra kardeşimizin yaptığı ( #30997659 ) Mehmet Uzun etkinliği vesilesiyle yazılacaktır. Kendisine bu vesileyle teşekkür ediyorum. Böyle güzel bir etkinliği yapan yoğun duygulara sahip kendisi incelememizi okumasın. (Bu şaka tabi) :)

Bazı kitaplarda olduğu gibi biz de yazımızda bir teşekkür yazısı yazmayı kendilerine karşı minnet duyduğumuz saygıdeğer insanlara bir borç biliriz. Bu yüzden, bana kitabı hediye eden çok kıymetli Derya (Bahir) Deniz ablama teşekkür eder, hürmetlerimi bildiririm. Kendisi bana doğum günü hediyesi olarak -aslında başka bir zaman gönderecekken bu ana denk geldi- kitabı hediye etti. Bu yüzden unutulmayan simalardan olacak zihnimde ve gönlümde.

İncelemeyi yazdıran aslında bizim düşüncelerimiz değildir. Yazarın kendisi ve kalitesidir. Bir inceleme yazarken veya inceleme yazarken biz, güzelleştirmeyi kendimizden çok yazara mal etmeliyiz. Buna sebep olarak şöyle denilebilir: Kitap nitelikliyse biz okuyucular o kitabın hakkında inceleme yaza yaza öve öve bitirmeme coşkunluğu taşar içimizde. Bunun tersi bir durum ise bilgilendirmek amaçlı kısa yazılar olur. Nasıl ki hoşlanmadığınız veya tadını beğenmediğimiz yemeği yerken kısa kesip kalkarız ya... işte öyle bir şey bu duyguyu tam ifade eder.

Bu bağlamda yazarımızı tanıtan naçizane birkaç kelam etmek -zihnimizle kalemimiz arasında mekik dokumak- okuduğumuz eserin hakkı olacaktır. Biraz bahsedelim o halde... Mehmed Uzun Siverek doğumlu bir yazardır. Burayı biraz daha açacağım. Çünkü Siverek günümüzde Urfa vilayetine bağlı bir meskendir. Eski zamanlarda Diyarbakır'ın vilayetiyken sınır değiştirmiştir. Bu yüzden Mehmed Uzun da Diyarbakırlı olmuş oluyor. Zaten anlaşılacağı üzere de mezarı Diyarbakır Mardinkapı Mezarlığı'nda.
Mehmed Uzun gibi değerimiz olan bir yazarı mezarında ziyaret etmek bizlere düşen bir kültürel haktır...
<a href="http://hizliresim.com/VD3bZR"><img src="http://i.hizliresim.com/..."></a>

http://i.hizliresim.com/nlJBva.jpg

http://i.hizliresim.com/vPJq0D.jpg

http://i.hizliresim.com/1EGX9b.jpg

http://i.hizliresim.com/LDOLJz.jpg

http://i.hizliresim.com/r1J7qz.jpg

http://i.hizliresim.com/7Dy4Or.jpg

http://i.hizliresim.com/PDOgRb.jpg

Yazarımız Kürt Edebiyatı'nı ihya etmiştir. Yaşamı boyunca Kürt Edebiyatı sahasında çalışmalarıyla katkısını sunmuştur. Ve bu edebiyatla ön çıkmıştır. Her ne kadar bu edebiyatla da öne çıkmışsa da Türk Edebiyatı ve İsveç Edebiyatı'na hakim bir edebiyatıçıdır. Zaten malumunuz üzerine özellikle de Edebiyatçıların eserlerini okumanın tadı bambaşka oluyor. Hele ki yazar, üç edebî ekole hakimse... gerisini siz düşünün. Yıllarca İsveç Yazarlar Birliği Başkanlığı'nı yaptı. Eserleri çeşitli ödüllere gark oldu. Yirmiden fazla eseri Kürtçe telif etmiştir. Ve bu eserleri Kürtçeden, yirmiden fazla dile çevrilmiştir. Böyle bir adamdan bahsediyoruz. Ama malesef ülkemizde çeşitli sorunlardan dolayı sürekli koca yürekli ve aklı kütüphanelerle dolu zihinleri sürgünlere yolladık. Bunların arasında Mehmed Uzun da vardı. Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık ve Nar Çiçekleri adlı eserleriyle yargılandı ve aklandı. 1977 yılından 2007 yılına kadar ülkesine irca edemedi. 2007 yılında ise Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yatırıldı. 30 yıl sürgün hayatı yaşayan Uzun, onu bu hayatın renkli ışıkları herkese yansıdığı gibi yansımadı. Nasıl ki hepimiz aynı gökyüzünün altında farklı hayaller ve hayatlarla yaşıyorsak buna mukabil herkes gibi aynı hayatı yaşamadı Uzun. Bu sürgün midesine düşen pimi çekilmiş ve infilaka hazır bir bomba gibi kendisini perişan bir hale getirdi. 11 Ekim 2007'e kadar tedavisi yaşamasına yetmedi...

I Dicle'nin Yakarışı II Diclenin Sürgünleri... Bu iki kitaba birden Diclenin Sesi olarak isimlendirilmiştir. Başta tek baskı olarak Gendaş Yayınları'ndan basılmıştı. Fakat daha sonra usta kalem bunların ayrı ayrı okunabileceğine karar verip yukarıda da zikrettiğimiz gibi iki kitap haline getirmiştir. Anlatımında her şeyi açıkladığı için biri diğerini aratmıyor. Gerçi ben ilk kitabını Kürtçe olarak yaklaşık bir on sene önce okumuştum. Sonra bu kitabı okurken tereddütlüydüm: "Acaba ilk kitabı pek hatırlayamadığım için kitabı baştan mı okusam" diye. Fakat öyle olmadı. Çeviren Muhsin Kızılkaya'nın da belirttiği gibi kitabın önsözünde: " 'Yakarış'tan 'Sürgünler'e zorunlu bir açıklama." Bu başlık altında kitaba zorunlu bir önsöz yazmıştır kendisi. Bu yazıyı okuduğumda hakikaten beni ilk kitaba götürdü. Unutma duygumun yerini ilk kitabın olayları doldurdu ve ben hatırladım. Eğer siz hiç okumamışsanız ilk kitabı; benim kanaatimce ilk kitabı okuyun. Çünkü bu set halinde basıldığı için her ne kadar da bağımsız okunuyorsa ben bağlam açısından ilk kitabı okuyarak olayların ve gerekli şeylerin bağlanabileceğini tavsiye ederim. Eğer benim durumumdaysanız önsöz yeter size.
Ama mutlaka kitabın önsözünü de okuyun.

Bu kitabın bir başka farklı özelliği ise yazar ve çevirmenin eşzamanlı/eşgüdümlü yek organize olup çevirmeleridir. Başka bir deyişle; yazarın kitabını çeviren Muhsin Kızılkaya diğer kitaplarını çevirdiği zamanlardan bahsederken araya altı ay bir sene girdiğini ifade etmiştir. Yalnız bu Diclenin Sesi kitabında ise hemen hemen bir sayfa dahi göndermişse onu hemen çevirmiştir. Araya zaman koymadan. Bu açıdan hem yazara hem de kendisine minnettar olduğumu belirtmek isterim.

Diclenin Sürgünleri... Mezopotamya halkının göz bebeklerinden biri; Dicle... Diğer gözbebeği ise Fırat... Bu halkın evladı. Acılarını, umutlarını, sevdalarını, köylerini-kasabalarını, şehirlerini-meskenlerini, tarihi dokularını; taşını-toprağını, evini-barkını; tendur(tandır) ekmeğinin kokusunu, camiisini; ezanını-selasını, umudunu özlemini, çem'ini(nehir) yeşillik dolu bağ bahçelerini, ellerine aldığı sigara yaprağını, sardığı tütünü, çektiği dumanını, nane sele(sac ekmeği)'si alıp suya batırıp yediği ekmeğini, kitaplarını, kütüphanelerini, bin bir medeniyetin izlerini taşıdığı yaşam motiflerini ve bin bir medeniyetin fani hayata bıraktığı kültürel miras... Cizre... Medreseya Sor(Kırmızı Medrese)... Kura'an'ı Kerim... İncil... Tevrat... Alimler... Esnaflar... Bezirganlar... Farklı etnik kökenli aşiretler ve toplumlar...
Ve bu hamurları birarada yoğuran hamur ustası Mehmed Uzun... Yaşamına ne kadar da benziyor... Sürgün... Sürgün... Sürgün... sür...

Bir başka tad bırakır insanda, geçmiş dönemlerdeki kavimleri-milletleri ve aşiretleri okumak. Kendi yaşamı dizelerde tüyler ürperten göz merceğine değen yazılar... bir yazar ki eserlerinden bağımsız olsun; inanılır gibi değil. Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık , Yitik Bir Aşkın Gölgesinde , Dicle'nin Yakarışı ... Bu adı geçen kitapları okudum. Bunlar arasında birini birine kıyas edemedim. Bu son okuduğum Diclenin Sürgünleri kitabı dahil. Bir insan ancak bu kadar ustaca yazabilir. Metreyle ölçebilseydik; kalemi ayarından milim şaşmazdı. Biri diğerini gölgede bırakamıyor. O kadar yoğun duygular ve ustaca yazılmış ki... Bunların hepsinde sürgün... Sürgün onun hayatı... Sürgün onun yazarlığı... Sürgün onun geçmişi... Sürgün onun geleceği... Sürgün onun göğsü... Sürgün onun kalbi... dili... aklı... Ve sürgün onun her şeyi.

Dicle'nin Sürgünleri... Bu topraklarda yaşayan halkın kaderi... Sadece bu mu... sanmam. Acı, yitmek, gözyaşı, sevdalar... sevdalar... sevdalar... (takılı kalır boğazda) Top mermileri, yiten umutlar, günün ışığının merhameti ve yakıcılığı... çözülmemiş davalar... bağımsızlık, diğer bir deyişle özgürlük... Bu son söylenen ne tatlı şeydir: Özgürlük. Sürgün halkların kaderi hiç değişmedi, Mir(belli bir bölgenin sorumlusu, beyi) ler zamanında. Hep bir özgürlük mücadelesi vardı yüreklerinde. Ve bir de yitmek bilmeyen sevdaları. Acıları sevdaları kadar kazınmamıştı yüreklerine. Ölümü bile göze almışlardı sevdalarıyla birlikte. Çözülen birliklerde dahi yitmemişti sevdaları. Ama ihanetler... işte burada sevdalar, özgürlükler, yiğitlikler her ne varsa yiter gider.

Aklım bir an Diclenin Yakarışına gitti. Haware... Bir de Bıro'ya... Bıro kör... öksüz... yetim ve yalnız... Ape Xalef alıp onu sahiplenmiştir. Sonra Medreseya Sor'a(Kırmızı Medrese, Cizre) gidip çeşitli kutsal kitapları ve farklı kültürlerin kitaplarını okuyarak eğitim almıştır. Bu eğitimi o dönem Cizre eyaletinin miri olan Mir Bedirxan'ın sağ kolu olan Mam Sefo'nun çocuklarıyla beraber görüp Cizre'de yetişmiştir. Daha sonra Ape Yakup'un salıyla Cizre'den yola çıkarak Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelere doğru çeşitli kültür ve deneyimler yaşamak için yola çıkmıştır. İlk Kitabında IV tane Şevbuhêrk yani yazarın ve çevirmenin deyimiyle: Geleneksel Kürt kültüründe, dengbêjlerin türkü, destan söyledikleri, hikaye, masal anlattıkları, akşam namazından sonra kurulan ve gece yarılarına kadar süren geleneksel gece meclise ne denir. Kelimenin tam karşılığı "birlikte geçirilen gece"dir. Bu gece meclislerinde dengbêjler anlatır, divanhane de bulunanlarda dinler, kimi zaman dinleyiciler de çeşitli hareketlerle dengbej'in anlatsını katılır. Dinleyiciler ne kadar dikkatli ise dengbêj de o kadar coşar. İİ. kitabı Diclenin Sürgünleri'nde ise III tane Şevbuhêrk anlatır. İşte bu yolculuktan sonra Cizre eyaletine dönen Bıro bazı kıyıcı ve yıkıcı faaliyetlerin olduğunu görür. Artık kimse yurtta yabancıların kalmasınani müsamaha göstermez. Bunlar Süryani, Keldani ve diğerleri... Bir duyumla Hakkari'ye doğru yola çıka Bıro orada birçok insan cesediyle karşı karşıya kalır. Bunların arasında duyum aldığı bağlamında Ape Yakup ve ailesini aramaya koyulur. Çünkü bu duyum onlarla ilgiliydi. Ve kızı Ester(daha sonra isim bozmayı seven Bıro adına Ster demeye başlar.)'i yaralı halde görür ve yüzünü gözünü silerek Cizre'ye doğru yola koyulur. Buraya kadar Ester'in bulunuşuyla ilgili ders ve çıkarımlarım: Eski zamanlarda insanlarımızı hatır/gönül işlerine çok değer verirdi. Hani deriz ya dostun hatrına çiğ tavuk yenir. Bu bizim zamanımızda eski zamanlarda yaşayan insanların yaşayışlarının basite indirgenmiş söz şeklidir. Yanı kendisine minnette duyduğu ve salıyla yolculuk eden Bıro bunca minneti gözönünde bulundurarak Hakkariye gitmiştir. Bu yolculuk da çık tehlikelidir. Çünkü az evvel de ifade ettiğimiz gibi kendi dışındaki bazı halklara yaptırım uygulaması vardı. Bu yüzden Ester'i götüren Bıro, gitmesi gibi dönmesi de tehlikeydi.

Ester'i binbir zorlukla götürdü, Bıro. Sonra Mir Osmanlı Devleti'ne isyan etti. Bu şekilde sürgün anıları başladı... Ester'in Tevrat'taki Raşel'e benzetme... Bıro'nun kendine yâr olarak Ester'i diğer kadınlardan seçme olayının: Truva Kralı Priyamos ilr karısı Hakabe'nin oğlu Paris, Hera Atena ve Afrodit... Bu üç kadından birini seçecekti Paris. Paris Afrodit'i seçti. Bu olayı Bıro'nun Ester'i seçimine benzetme... Ahmede Xane'nin o muhteşem eseri Mem u Zîn. Bu eserdeki Mem yani Memê Alan Cizîra Botan (Cizre'nin Botan'ı) mirinin kızı Zîn'i rüyada görüp aşık olmuştur. Bekoyê Ewan (Kült kültüründe daha sonra bu isim fitne çıkaran fitnebazlara denilen bir lakap haline gelmiştir.) da bu esamisi okunan Mir'in has adamıdır. Bu adam yüzünden Memê zindanda yatar. Konuya dönecek olursak Bıro Ester'i getirdi ya Cizre'ye haliyle duyulunca Mir tarafından hapse atılır. Ve bu hapisten sonra da Mir'in çocukları Bıro'yu kurtarmak için zindanda kalmasını söyler. İşte bu zindanla Memê'nin kaldığı zindan aynıydı. Bu şekilde yaşamları buluştuğu fakat Bıro kendi kaderinin Memê gibi olmasını istemiyordu. Ester'e kavuşmak istiyordu.

Beni etkileyen olaylardan biri de zindanda kalmasını isteyen Mir'in çocukları gelirken beraberinde kelebek gelmiştir. Bu beni çocukluk anılarıma götürdü. Çocukluk dönemimde annem bir kelebek gördüğü vakit müjdenin geldiğini ifade ederdi. Ve bir hafta sonra babam yurtdışından yani iş seyahatinden dönerdi. Kitapta bolca tasvir boşuna değilmiş demek. Bu yüzden tasvirlerin içi boş değildir. Ben bu kelebeğin olayını yakalayabildim başka bildiklerim ve bir o kadar da bilmediklerim anlamlı tasvirler bulunuyor bu kitapta. Değişik atasözleri... Kürt halkının neden birbirinden hayır görmediği... Daha birçok şey.

Bu kitabı mutlaka okuyun. Anlamadığınız bir yer varsa bana sorun. Sözü daha fazla uzatmadan kitapta geçen Mehmed Uzun'un tüyler ürperten... ağlatan... tüm acılarını ortak odağı haline getiren şiiriyle sonlandırıyorum:

Sayfa: 430-431-432

" Dicleyim ben

Diclenin sesi
Çok uzaklarda, sürgün ülkesinde bir inilti
Bir inilti, yabancı bir güneş altında
Şavkın altında yabancı yıldızların, yabancı bir ayın.
Seni düşünüyor.
Sen, çoktandır unuttuğum bir çobanın kavalı
Bir atın koşusu, uzaklarda kalmış bir Moğrip rüzgar misali,
Dallarını, yapraklarını, tanelerini unuttuğum bir dut ağacı,
Kokularına doyamadığım bir reyhan dalı, zambak çiçeği
Artık haber alamadığım bir turna sürüsü
Sen unutulmuş kaderim
Sen yitirilmiş aklım, hafızam
Seni düşünüyorum kayboluş ülkesinde
Seni düşünüp 'hawar' diye bağırıyorum
Hawar, ben, sen, bizler ne çok yorgun
Savaşlardan, kavgalardan,matem ve taziyelerden,
Yolculuklardan, göçlerden, darbe ve yaralarda.
Boynumuzdaki boyundurluk, el ve ayaklarımızdaki zincir,
Dilimizdeki kilit, ölümü ruhumuzun
Kalu-beladan beri süren esaretten yorgun
Kaybolmuş artık çok uzaklarda
Dicleyim ben 
Diclenin sesi
Seni anlatan ses, yalnız ülke, sessiz toprak.
Ben yorgun, sen yorgun, biz yorgun
Dörtnala kalkan atlar,
Kınından çekilmiş kılıçlar
Patlayan toplar, gelip geçen ordular,
Gökyüzüne ulaşan fermanlar
Etrafı esir alan naralar
Yanan kasır ve kaleler
Kaldırılan talanlar
Şimdi hepsi yorgun yüreğinde incecik bir çığlık
Sen Nuh Nebi toprağı; dayan
Nuh peygamberin sabrıyla 
Şefkatli yaratıcının kandilinin ışığıyla
Nur kara dumanın ardında, aydınlık gecenin karanlığından sonra
Sen insalığın şefkatli kadim toprağı
Neler gördün, neler duydun sen !
Gelip geçn kaç padişah, kaç kral, kaç imparator, kaç komutan, kaç paşa...
Kaç yangın, kaç tufan, kaç yıldırım
Kaç felakete şahitlik yaptın sen
Gelip geçtiler tümü
Bir sen kaldın!
Gideceğim ben, gidecğiz biz.
Kalacaksın sen Ey Adem ile Havva'nın uzak toprağı
Matemin toprağı, timsali sabır ve metanetin
Dicleyim ben 
Diclenin sesi
Ataların sözüyle mırıldanan söz
Melek Tavus'un boynunda bir mercan gibi asılı
Ağzından dökülmüş, Adem ile Havva'nın
Enoş peygamberin kitabında yazılı,
Nuh tufanında güvercinin gagasına tünemiş
İnançlı İbrahim'in ruhunda yankı
Kurban İshak'ın yüreğinde korku,
Cudi'de gemii Urfa'da Halil-i Rahman
Ninovada Yunus Nebi, Harran ovasında Eyüp
Zagroslarda Zerdüşt, Latişte Müshefa Reş
Dicle, Fırat
Ben ataların sözü
Ben sözü cennetin
Cehennemin sözü
Ben bütün kök, soy, damar ve yolarda
Bütün kadim şehirlerin harabelerinde beyit
Süt çocuklarının beşiklerinde ninni
Mir çadırlarında nakış, mezar taşlarında satır
Bütün rüyalarda ses, Bütün arzularda coşku,
Sözüm ben 
Söz, Dicle türküsünün sözü
Diclenin sesi
Onunla birlikte ondan çok uzak ben
Rahmet ülkesinin eşiğinde
Dicle türküsünün son sözü,
Dicleyim ben 
Diclenin sesi... "

Mehmed Uzun
Her ne kadar geç kalmış bir buluşma olsa da öncelikle Mehmed Uzun'la ve kitabıyla beni buluşturan #30997659 etkinliğinde Esra hanım başta olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ederim...

En baştan vurgulamak isterim ki; konu olarak çok farklı, dil ve anlatım yönünden çok zengin, zihnimde bıraktıkları açısından çok değerli bir kitap okudum arkadaşlar... Bunca karmaşa ve ayrıştırmanın içinde; insanlar sürekli birbirinden uzaklaştırılmaya ve birbirine düşürülmeye çalışılırken, her şeye inat, bir Kürt yazarı tanımanın, Mehmed Uzun özelinde Kürt edebiyatına bir nebze olsun yaklaşmanın keyfini yaşadım...

Bu etkinlik bir yazar etkinliği olduğu için Mehmed Uzun'a birkaç satır değinmeden geçmek olmaz diye düşünüyorum. Hayatını ana dilini savunarak, dilinin, edebiyatının mazisini araştırarak, bir dilin neden yasak olduğunu sorgulayarak ve kendi dilinde edebiyatın tüm zenginliğini, tüm güzelliğini içinde taşıyan eserler vererek geçirmiş bir yazar Mehmed Uzun... Yıllarca sürgünde yaşamak zorunda kaldığı İsveç'te dahi bu sevda ve gayretinden asla ödün vermemiş; hem yurt içinde hem de yurt dışında çok geniş bir çevrenin saygısını kazanmayı başarmış bir aydın... Her ne kadar kendisi yaşarken yaptıklarının, yazdıklarının tam karşılığını alamamış olsa da, ben inanıyorum ki bugün var olan ve bundan sonra gelecek olan nesiller bu değerli aydına gecikmeli de olsa hak ettiği değeri verecek ve onun daha fazla kitap dostu tarafından tanınmasına katkıda bulunacaktır...

Uzun'la tanışma kitabım Yaşlı Rind'in Ölümü ise yazarın 1987'de yayınladığı bir kitap... Bana yazıldığı tarihten 30 yıl sonra okumak kısmet oldu nedense!

Kitabın iki baş karakterinden biri olan Serdar, kitabın yazarı Uzun'un yaşadığına benzer bir sürgün hayatı sürüyor. O da kendi topraklarını terk edip İsveç'e gidiyor ve o da Uzun gibi orada kendi dili ile ilgili araştırmalar yapıyor. Yaşlı Rind ise sürgün yolculuğu esnasında köyün birinde tesadüfen tanıştığı kör bir bilge... Aralarında öyle sıcak bir ilişki kuruluyor ki, siz de üçüncü kişi olarak onların yanında bulunmak, sohbetlerinin bir parçasından tutup o anlara tanıklık etmek istiyorsunuz kitabı okurken...

Kitap gerçekten de çok güçlü bir dil ve anlatıma sahip... Sizi edebi anlamda fazlasıyla doyuruyor. Kitabı bitirdiğinizde 'dolu dolu' geçen edebi bir yolculuğun tatlı yorgunluğunu hissediyorsunuz...

Daha fazla detaya inmeden bunan sonrasını size bırakıyorum. Kitaba adını veren Yaşlı Rind'i özellikle tek cümleyle geçtim. Çünkü Yaşlı Rind'i, tıpkı kitapta işlendiği gibi kısık ateşte yavaş yavaş tanıma keyfini sizden almak istemedim...

----------------------------------

Madem bize çok yakın ama fazla uzak olan 'Kürt edebiyatı'na bir giriş yaptık, o zaman bu kitap vesilesiyle birkaç genel düşüncemi de sizinle paylaşmak isterim...

Kendi kişisel tarihimde, Türkler ve Kürtler arasında süregelen sorunlara 'Arkadaşlar benim Kürtlerle hiçbir sorunum yok, hatta benim pek çok Kürt arkadaşım var' sığlığında yaklaşmaktan vazgeçeli uzun yıllar oldu...

Her konuda olduğu gibi bu konuda da siyaseti kılavuz edinmek yerine, kendim görüp keşfetmenin, tanıyıp da karar vermenin yollarını aradım her fırsat bulduğumda... Çünkü bana göre siyaset sorun çözen değil, sorunla beslenen bir kurum... Tabağına bir lokma da ben ekleyip kendi ellerimle beslemek istemedim açıkçası...

Bilmek, empati kurmak, anlamak veya sevmek... Niyetiniz ne olursa olsun bana göre başlangıç noktası tek bir kapıya çıkıyor;

TANIMAK...

Tanımak bence insanı fikirsel özgürlüğe davet eden önemli bir istasyon... İnsanların başkalarından devşirme, kaynağı belirsiz hazır fikirlerle ortamlarda asıp kesmesi yerine tanıyıp kendi fikirlerini üretmenin, bu fikirleri savunmanın peşine düşmesi gerekiyor artık...

İşte bu yüzden siyaset yerine sanatı, edebiyatı, kültürel çeşitliliği, varsa imkan gezip görmeyi kılavuz edinmek zorundayız... Siyaset bizi ayrıştırmak, bölmek, parçalamak için sorun üstüne sorun bina ederken, sanatın, edebiyatın, kültürün de o ölçüde bizi yerden kaldırıp, toplayıp, birleştirmesi gerekiyor. Ancak unutulmamalı ki, siyaset bulduğu her delikten girip yakaladığı yerde karşımıza çıkarken, sanatın, edebiyatın maalesef böyle bir lüksü yok. O yüzden gerekli çabayı gösterip ve önyargılarımızı bir kenara atıp bizim onlara gitmemiz, rotamızı o yöne çevirmemiz, keşfetmemiz gerekiyor!

------------------------------------

Özellikle mesleğe yeni adım attığım ilk muhabirlik yıllarımda zaman zaman Doğu ve Güneydoğu'ya iş vesilesiyle çeşitli ziyaretler yaptım. Bu ziyaretlerimde konuya bakış açımı değiştirecek, her şeyin bize anlatıldığı (ya da dayatıldığı) gibi olmadığını gösteren çok önemli kazanımlar elde ettim. Mesela ziyaretlerimden birinde tatsız bir olaya tanık oldum. Bir ilkokulun bahçesindeki trafoya(!) topu kaçan bir çocuk topunu almak isterken elektrik akımına kapılıp can verdi. Olayı haber yapmak için hemen okula koştum önce... Gittiğim yerin okul olduğuna ikna olmam baya uzun sürdü. Ancak içeri girip de sıraları, yazı tahtasını görünce anladım doğru yerde olduğumu...

Aynı günün gecesi bana rehberlik eden yerel gazeteci abimden beni çocuğun evine götürmesini rica ettim. Eve gittiğimde gördüğüm manzara çok daha ürperticiydi. Hayatımda gördüğüm en varoş, en bakımsız mahallenin dibinde ev adını verdikleri bir yerde yaşıyordu aile... O gece burada paylaşamayacağım başka şeylere de tanık oldum... Ve nihayetinde bu olay bana 'Kürt sorunu' denen şeyin salt bir dil veya kimlik sorunu olmaktan öte, temelinde bir 'insanlık' sorunu olduğunu öğretti... O evde yaşayan bir çocuğun okuduğu okulun bahçesine trafo koyma hakkını kim kendine reva görmüştü acaba?

İşte o yıllarda böyle başladı 'tanıma' hikayem... Bir başka gün, tanıdığım herkesi devreye sokup o çok istediğim Dengbej dinletisinde buldum kendimi... Dinletinin olacağı gün alana ilk gidenlerden biri bendim... Etkinlik saatine yakın adım atacak yer kalmadı alanda... Dengbejlerin Kürt kültüründeki önemini biliyordum ama bunu tecrübe etmek çok daha önemliydi benim için... Etkinlik bittiğinde ben de Meltem Cumbul gibi (Gönül Yarası filmindeki meşhur sahne:) tek bir kelime anlamadığım bu dinletiden inanılmaz etkilenmiştim. Etkinlik sonunda röportaj yapmak için Dengbejlerden birinin yanına giderken o atmosferin etkisiyle müthiş bir heyecan dalgası yaşadım. O an bana 'Tarkan'la mı yoksa o dengbejle mi röportaj yapmak istersin' diye sorsalardı tartışmasız dengbeji seçerdim. Çünkü o an İstinye Park'ta değil, oradaydım. O kültürün, o atmosferin bir parçasıydım. Kürt değildim, ama yabancı da değildim... Sadece 'tanımanın' büyülü koridorları arasında yürüyen sıradan bir insandım...

Size buna benzer çok daha fazla deneyim anlatabilirim ama bu yazının bir kitap incelemesi olduğunun da farkındayım:) Bazen böyle oluyor işte, kitabı değil de kitabın bana anlatmak istediğini ya da benim ondan anladığımı gelip yazıyorum buraya... Sanki Mehmed Uzun'un bana sunduğu edebi lezzetin karşılığını bu şekilde vermem, hayatta olsaydı eğer, onu çok daha mutlu ederdi diye hissediyorum...

---------------------------

Tüm bunlar bir yana, Mehmed Uzun'u 35 yaşımdan sonra tanıdığımı, Kürt sanatçı Dodan'ı, ancak 40 yaşında katılabildiği, ülkenin popüler kültür deyince akla gelen ilk TV şovunda keşfettiğimi, pek çok Kürt yönetmenin tek bir filmini dahi seyretmediğimi hesaba kattığımda, daha yolun çok başında olduğumu, önümde tanımak ve anlamak için çok uzun bir yol olduğunu tüm samimiyetimle belirtmeden de geçmek istemem açıkçası... Halklar siyasetin kendilerine çizmiş olduğu dar alandan çıkıp yola kendi başlarına devam etmeye çaba gösterdikçe, bu kültürel zenginliğin daha fazla içine gireceğimizden hiç kuşkum yok. Birbirimize her ortamda küfür ve hakaret ettiğimiz günleri geride bırakıp birbirimize daha fazla kitap, film, şarkı tavsiyeleri verdiğimiz, sahnedeki sanatçının ırkına bakmadan aynı konserlere gidip eğlenebileceğimiz, bulduğumuz her 3 günlük tatilde soluğu Mikanos'ta almak yerine ortak kültür ve tarihle varettiğimiz kendi kentlerimizi, kendi lezzetlerimizi keşfedeceğimiz günler de gelecektir elbet...

Eğer siz de o günlerin hasretini çekiyor ve bunun için bir 'ilk adım' arıyorsanız, ilk fırsatta Mehmed Uzun'un bir kitabını okuyarak atabilirsiniz bu adımı...

Silahların sustuğu, sadece kelimelerin ve ezgilerin konuştuğu daha güzel bir dünyada buluşmak dileğiyle...

Herkese keyifli okumalar dilerim...
Bugün birbirine bağlantılı bir bölgede, 25 milyon insanın konuştuğu bir dil düşünün.
Bu öyle bir dil ki tarihin her döneminde kesintisiz olarak yasaklanmış, baskı altına alınmış ve bu dille yazan her aydın ya tutuklanmış ya da sürgüne gitmek zorunda kalmıştır.

Mehmed Uzun da kendi dilini, kültürünü ve geleneğini yaşatmak için yazdı. Ama malesef onunda sonu, yazan diğer aydınlar gibi ülkesini terk etmek oldu.

Bugün bile eğitim dili olarak yasak olan bir dilden bahsediyorum size. Bu dille ilgili yapılan çalışmaların ne kadar zor koşullarda yapıldığını anlamak için bunu bilmek bile yeterli. İşte Mehmed Uzun da bu zorlu mücadele içerisinde böyle bir çalışma yapmak, Kürt edebiyatını bilmeyen okuyuculara aktarmak için bu kitabı yazdı. Derin bir tarih araştırması içermese de hiç bilmeyen okuyucular için temel bilgiler veriyor.

Kitabı okumadan önce biri bana Kürt edebiyatındaki yazar ve şairleri say dese 9 10 tane sayıp gururlanırdım. Bu benim ayıbım mı, yoksa ülkemin içinde bulunduğu ayıp mıydı?

Daha okula gider gitmez farklı bir dille karşılaşmış, ana dilim yok sayılmış, o dille okumam engellenmişti. Bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen bunun değişmemiş olması elbette bu ülkenin ayıbı.

Kürt edebiyatında baskılardan dolayı yazılı edebiyat değil, sözlü edebiyat zengindir.
Eğitim ve modern bilgiden yoksunluk, dışa kapalılık ve göçebelik; sözlü edebiyatı en etkin anlatım biçimi haline getirdi.

Dengbêj ve çîrokbêjler, unutturulmak, yok edilmek istenen tarih ve geçmişi sözlü gelenek yoluyla günümüze kadar taşıdılar.
Bunlar çağdaş homeroslardır. Ve bunların en önemlisi Evdalê Zeynikê'dir.

Bütün bunların yanı sıra kitapta, Kürt edebiyatı için çalışmış, bu edebiyata gönül vermiş sayısız insan var. Bunların eserlerini de kitapçı raflarında görmek güzel olmaz mıydı?

Bir dili yok etmeye çalışmak insanlık suçudur. Bırakın kim nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşasın. Dili yasaklayıp bir ırkı yok sayarak; iyiye ve güzele ulaşamayız. Gökyüzünde gökkuşağı olmak varken neden kara bir bulut olmayı tercih ediyoruz ki ?

Eğer önyargılarınızı arkanızda bırakıp yıllardır sizinle yaşayan bir milletin edebiyatına özgü bilgi almak istiyorsanız bu kitabı muhakkak okumanız gerekiyor.

Ve son olarak yazarın bir sözünü bırakıyorum buraya:
"İnançları farklı, dilleri farklı, kimlikleri farklı diye insanlar birbirine düşman olmamalı. İnsan bir kimliğe, bir dine, bir dile sahip olarak dünyaya geliyor ve bunlarla büyüyüp yaşıyor. Bunda insanın günahı suçu ne?"

Kimsenin dili, dini ve kimliği yüzünden ötekileştirilmediği bir dünyada yaşamak dileğiyle.
"İnsan, insan sevmedikçe
İster yatakta, ister kolda kelepçe." Büyük Ev Ablukada

"Alnın açık bir şekilde vatani görevini yerine getirmen dileğiyle..." notu düşülmüş bir ilk sayfa. Kitaba gözlerimi ilk olarak böyle açtım.

"Bu şehirde çelikten bir disiplinle eğitim gördü, kendini tanıdı, ruhunu o çelik disiplinin zincirlerine vurdu." 10. sayfa
"Disiplinin olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır." tabelasının neredeyse her yerde karşınıza çıktığı askeriyede, askerlik ile ilgili bütün mekanlarda, savaş alanlarında disiplinin olmasıyla kan ve gözyaşı neden hiçbir zaman bitmezdi peki?

Sol apolet, sağ apolet, sol taraftaki melek, sağ taraftaki melek... Savaş suçları, günahların rütbesi mi yoktu bir tek acaba?

Acının, kanın, gözyaşının çevirmenliği nasıl kelimelere dökülebilirdi? Stranların, mıtırbların, dengbejlerin dilinden düşürmedikleri o şarkıların tınısında geçen kelimeleri gerçekten nasıl anlayabilirdik?

BÜTÜN BUNLAR NEDEN?

Birisi zenginlik içinde büyür, aydınlıkta uyuyordur. Diğeri savaşın ortasında büyür, karanlıkta uyanıktır. Savaşın belirsizliği öyle bir belirsizliktir ki, Heisenberg bile kıskanır bir süre sonra. Einstein, Zweig, Szilard savaştan kaçtığı sırada tam tersine savaşın içine sürüklenen onlarca hayatın içinde buluruz kendimizi.

Baktığımız, kafamızı çevirdiğimiz yıldızlar ne kadar süre daha gökteki değil omuzlardaki rütbelerin yıldızları olursa bir o kadar umutsuzuz, o kadar uzağız Küçük Prens'in hayallerinden. Kendi ülkemizde birbirimize yabancıyız.

Yin ile Yang bile içindeki aydınlık ve karanlığı dostluk ve düzen içinde tutarken nedir bu sürekli karanlıkta kalışımız, karanlığımızla barışamamamız?

Eee peki... Alnım bütün bu anlatılanlardan sonra nasıl aydınlık kalmaya devam edebilir ilk sayfaya o notu düşen arkadaşım? O kadar aşılanan korkudan, dökülen kandan ve susmayan silahtan, namus pompalamalarından sonra?

Sistem, bize kitaptaki gibi bir av-avcı rolü biçmiş. Besin zinciri hayvanlar için var derler ama bu dünyada esas besin zinciri savaşlardır. Bu askerlik ise olacakların sadece bir fragmanı, küçük bir kesiti. Sınırsız itaat, disiplin, sorgusuz sualsiz uygulanan emirler... Kan ve gözyaşı gerçekten de disiplinin olmadığı yerlerde mi vardır?

TOKİ'ler dikilip yerel insanların taziye kültürlerini, türkülerini, ağıtlarını yerle bir eder ve rant mimarilerini översin. Bitmek bilmeyen savaşlardan soyları kırmaya devam edersin.

E iyi de, BÜTÜN BUNLAR NEDEN?

Topraklarında sudan çok kanın aktığı, kanın koyu renginin giderek karanlıklaştırdığı bu ülkeyi terk edenler aydınlık özlemi içinde yanıp tutuşanlardı. Aslında varlıklarından haberimizin bile olmadığı insanlar, amacı olduğunu sandığımız ama aslında çıkmaz yolda debelendiğini gördüğümüz başıboş savaş hikayelerinden ibaret şu kitaptaki karakterlerin hayatı.

Sürekli ölenler yine bizleriz, her gün ölüyoruz, hayatımız, ölümün karanlık-uyanık huzurundan daha beter.

Korkuyu diri tutmak, 1984, Cesur Yeni Dünya, Biz, Hayvan Çiftliği, Fahrenheit 451 gibi kitaplarda sürekli bahsedilen motto değil miydi?

Nereye ve ne zamana kadar devam edecek bu böyle? Ağıtların, stranların, türkülerin, onların dediğini anlamadan, savaşları anlatan, durmadan üretilen sayısız eserlerini susturabilecek miyiz kitabın baş karakterlerinden Baz'ın dediği gibi? Onları anlamaya çalışıyor muyuz? Ya da onlar bizi anlamaya çalışıyorlar mı? Dün öldürdük, bugün öldürüyoruz, yarın bir gün bile olsa birbirimizi, coğrafyamızın kaderini, kanla tıkalı bu hayat menfezlerini anlamak isteyecek miyiz?

"EĞİTİMDE MERHAMET, VATANA İHANET" dedirtirler askerlikte adama. Peki, senden hiçbir farkı olmayan bir dünya kardeşine ihanet, yaradılışa ihanet değil mi?

Muhtemelen askeri bir bilgisayar olan kafedeki bu bilgisayarın klavyelerinden herhangi birine ilk kez bu kelimeler için dokunuluyor, ama kimse sorgulamazsa, kimse neden demezse, herkes başarısızlıklarına, coğrafyaya kader deyip geçerse nasıl çıkacak karanlıklar aydınlığa?

Girmeyiz içtimalara göğe ve yıldızlara beraber bakmak için,
Girmeyiz içtimalara, toplanmayız hep beraber tefekkür etmek, felsefe, edebiyat, sanat, müzik konuşmak için,
Tutmayız nöbetleri, kafamızın içindeki kafesten kaçan olmasın diye,
Yürümeyiz uygun adımda kırlara beraber piknik yapmaya, tabiatın sunduğu gündelik hayatın bütün mucizelerini konuşmaya Cibran'ın yaptığı gibi.

Mottomuzdur öldürmek,
Arzumuzdur kan ve şiddet.
Namus demişler silaha, kadına, milliyetçi kalması gereken bütün askeri düşüncelere,

Dostoyevski, tutku, en istisnai duygudur derken bu istisnanın Ortadoğu'da bitmek bilmeyen kan ve şiddet olacağını hiç ama hiç istemezdi.

"Türk Kürt kardeş falan değil ayan beyan sevgilidir
Ayıran kalleş değil ancak hayatın tam da kendisidir." Hakan Vreskala

Biz onları anlamadan, onlar bizi anlamadan savaşın çıkmaz sokağında, etrafımızdaki sıvası kan, odaları şiddet, kapıları cehalet olan evlere bakıp duracağız. Bu yazılanlardan 100 yıl da geçse asırlar da devrilse yine alışmak, unutmak, sorgulamamak, denileni aynen kabul edip, ağzımızdan çıkanı kulağımızın duymaması hayat amacımız olacak.

BÜTÜN BUNLAR NEDEN?

Nedenini sorma, sana denilenleri harfiyen yap, geç.
İtaat et, rahat et. Ama bil ki; aydınlık da karanlık da itaatle gelmiyor ve gelmeyecek.

Baz ile Kevok, kitabın iki baş karakteri, coğrafyanın eline aldığı devasa bir kader küreği. Kevok, güvercin demek. Güvercinler oluklara konmak için vardır, oluk oluk kan akıtmak için değil. Baz, şahin demek. Şahinler, arabayla drift yapmak için değil, yaşamak için varlar. Özgürlük için, yaşama hakkı için varlar. Sev(-EBİL!)mek, sevilebilmek için varlar...

"Kanın devleti yok, hepsi kafalarda
Tek yürektik hani öğretmenim
Aynı kürekle gömülmeyecek miyim" Büyük Ev Ablukada
Öncelikle kitabı bana hediye eden Hakan Can
a teşekkürlerimi sunuyorum. İçinden bana kitap hediye etmek gelmiş. Nasıl mutlu oldum anlatamıyorum. Öyle her kitabı beğenemiyorum. Hediye kitaplar ömür boyu saklanacak olduğu için çok güzel olsun içime işlesin isterim. Yaşar Kemal'in övdüğü bir kitap göndereceğim deyince çok sevindim. Koskoca Yaşar Kemal onay vermişse kötü olmasının imkanı var mı?

Kitabımız 1922 yılından başlayıp 1976'da roman kahramanımız Memduh Selim beyin ebedi bir sessizliğe gömülmesiyle son buluyor.

Trayyy laaa laayyy trayyylaaalaayyy diye başlıyor romanın asıl yeri. Feriha keman çalıyor. Ayın on dördü gibi güzel bir yüz. Memduh Selim aşık oluyor bu ceylana. Sonrası mı? Sonrası kötü, sonrası acılarla dolu. Aşkı ve halkı arasında ezildi Memduh Selim bey. Keşke kader ağlarını onu mutlu edebilecek şekilde örseydi.

Tarihi roman yazmak ustalık isteyen bir iştir. Geçmiş zamanın yaşantısını, kültürünü, atmosferini iyi bilip okuyucuya yansıtmak gerekir. Bu roman bu duyguları çok güzel yaşatmış. Bazı tarihi denilen romanlarda bu his yaşanmıyor yaşatamıyor. Ama ben bu romanda hiç bilmediğim 1920'li yılları yaşamış gibi oldum.

Kitap Kürtçeden Türkçeye çevrilmiş bir kitap. Çok beğenerek okudum. Tek sorun yaşadığım şey, bazı bölümlerdeki anlamları yazılmamış Kürtçe kelimelerdi. Çeviri kitaplarda böyle şeylere rastlıyoruz zaman zaman.
Gurgin gurgin. .
Dili yasaklamak insanlık suçudur. İnsanı anadilinden koparmak vahşettir. Bir insanı kendi dilinden koparmak, insanın ruhunu, kişiliğini zedeliyor, gelişimini engelliyor. Bence bu Kürtçe yasağı, Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük yanlışlarından biriydi. " Mehmed Uzun


Dünyanın kaç yerinde insanların anadili yasaklanmış, sırf dillerinden dolayı dışlanmış, dayak yemiş, topraklarından, vatanlarından sürgün edilmişlerdir? 1953 yılında Siverek ' te doğan Uzun, bu ülkede bunları yaşayan sayısız insandan biri. Uzun, hayatı boyunca anadili yüzünden zorluklar yaşadı. Okul hayatı ve gençliği bu zorluklarla geçen yazar, okula başladığı ilk günü şöyle anlatıyor: "Okula attığım ilk adım, cennetimden uzaklaşıp cehenneme attığım ilk adım oldu. O ilk gün, sonraki hayatımın nasıl olacağını belirleyen gün oldu. O gün bir tokat yedim ve o tokatın ne anlama geldiğini bir daha asla unutmadım." 5-6 yaşında uykusunu, oyunlarını, oyuncaklarını, annesini bırakıp okula gitmek her çocuk için zordur. Fakat bunlar yetmezmiş gibi; bilmediği bir dili konuşmasının dayatılması, kendini ifade edebildiği dilinin yasaklanmış olması daha da zordur. Mehmed Uzun ' un okulla birlikte bildiği her şey yok edilmiş, yasaklanmıştı. Kürtçe diye bir dil yok diyorlardı. Bunu kabul etmesi mümkün değildi ve bu yüzden mücadeleler verdi. Tabii cezaevine gönderilmesi uzun sürmedi, ama bu onu yıldırmadı, barışı ve anadilini daha büyük azim ve inançla savunmaya devam etti.


Uğruna gençliğini hapislerde geçirdiği dili yok sayılıyordu. " Hapishanelerde, mahkemelerde Kürtçeye çok hakaret ediliyordu. Askeri savcılar 'Kürtçe diye bir dil yok' dedikçe çok kırılıyordum. Kürtçenin zengin, eski bir dil olduğunu Kürtçe ile modern metinler de yazılabileceğini söylemek istiyordum." diyen Uzun, ya anadilinin yok sayılmasına razı olup asimile olacak ya da tüm dünyaya Kürtçenin modern ve zengin bir dil olduğunu ispatlayacaktı.


O barış insanıydı, silahla işi asla olmazdı ve mücadeleyi silahla değil, kalemiyle, sivri diliyle vermesi gerekiyordu. Tüm hayatını bu yolda harcadı ve Modern Kürt Edebiyatı nı kurdu. Kitaplarını yasaklanmış, devleti tarafından vurulup yaralanmış, bir dille yazıyordu. Dedesinden destanlar, kılamlar dinlediği bu yaralı dilin yitip gitmesine izin vermiyor, sahip çıkıyordu. Nitekim bunu en iyi şekilde başardı da. Kitapları; birçok dile çevrildi, denemeleri 20'den fazla dilde yayımlandı, kitapları hala da İsveç üniversitelerinde derslerde işleniyor. Fakat ne acıdır ki bunca baskıya, yasağa rağmen ayağa kaldırdığı, dünyaya tanıttığı bu dilin en büyük değerlerinden olan dengbejler ve kılamları sahip çıkılmadığı için unutulmak üzere. Peki kim bu dengbejler?


Denbejler; sözlü edebiyatın temsilcileri, yaralı bir dilin anlatıcıları. Çoğu okuma yazma bilmeyen, yoksul, ezilmiş bir halkın çocukları. Sırtlarında abaları, ellerinde asalarıyla köy köy gezip yaşanan acıları, yoksullukları, haksızlıkları, kahramanlıkları kısacası gördükleri her şeyi akıllarına kazıyıp, davet edildikleri mirlerin, beylerin sofralarında, ateş başındaki gençlere, uzun kış gecelerinde gaz lambaları altında aile fertlerine, çocuklara yürekleriyle dillendiren Kürtlerin Homerosları onlar. Dengbejler sadece sese nefes vermez, onlar tarihi, Mezopotamya halkının yaşadığı acıları, yıkımları anlatır, ağıtlar yakarlar. Tabii buna biraz kurgu, biraz fantazi katarak dinleyecilerinin daha da dikkatini çekmeyi başaran, heyecanlandıran söylevcilerdirler. Anlattıklarıyla yüreğe, ruha hitap ediyorlardı. Kulaklığınızı takıp, gözlerinizi kapatın onları dinlerken. Hiç anlamadığınız sözcüklerin nasıl içinize işlediğini, yüreğinizi burktuğunu farkedeceksiniz.

Çok değil, bundan 20 yıl önce Kürtçe yasaklı bir dildi. İnsanlar çocukluklarından beri aşina oldukları dili konuşamıyor, Kürtçe kitaplarını, kasetlerini yakmak, gömmek zorunda kalıyordu. Hatta bu baskı sadece bu ülkede yoktu, yıllar önce Bağdat valisinin, yazı ve edebiyatla haşır neşir olan Kürtleri yakalama emri çıkardığı ve ele geçirilenlerin derisini yüzdürüp özel çerçevelere gerdirdiği de biliniyor. Durum böyle olunca Kürtler yaşadıklarını yazıp saklayamadılar. Ama birinin bunları anlatması, gelecek nesillere, evlatlarına ulaştırması gerekiyordu. Bu ihtiyaçtan dolayı sözlü edebiyatın temsilcileri dengbejler ortaya çıktı. Fakat ne yazık ki dengbejler, stranlar, kılamlar değeri bilinmeyen her güzellik gibi yok olup gitmekte. Çok sevdiğim dengbejlerden biri olan Şakiro, kendisiyle röportaj yapmak isteyen gazeteciye "Kürtlere kırgınım. Kürtler değerlerine, dengbêjlerine sahip çıkmıyor. Türklere bir bakın bir Aşık Veysel'leri vardı, ona sahip çıkıldı. Bütün dünyaya onu tanıttılar. Bir Reşo'muz vardı. Hepimizin ustası. Aç öldü. Şimdi söyle bakalım seninle nasıl konuşayım ve gönlümü nasıl açayım?" diye sitem etmiş. Peki, haksız mı?


Mehmed Uzun bu kitabında çocukluğunun dengbejlerini, Apê Qado, Alihan, Evdalê Zeynike, Ehmedê Fermanê Kiki ve Rıfatê Darê gibi büyük dengbejleri oldukça yalın bir dille anlatıyor, bunların unutulmamasını istiyor. Denbejleri yıllar önce Mehmed Uzun' un, Dicle' nin Sesi serisi sayesinde öğrendim. İlk dinlediğim kılam buydu https://youtu.be/PESTzUC8o5s. Hiçbir şey anlamadığım halde o yanık yanık söyleyişi içimi gerçekten titretti. O sıralar Bitlis' te öğretmen lisesinde okuyordum. Hemen çarşıya inip kaset koleksiyonuma dengbejleri de eklemek için arayışa girdim. Ama maalesef değeri bilinmeyen, yitip gitmeye yüz tutmuş dengbejlerden bir iz bulmak pek kolay olmadı. Günlerce aradığım halde tek bulduğum Huseyne Muşi ve Şakiro nun birkaç kaseti oldu. https://i.hizliresim.com/kOml97.jpg Bu yazıyı paylaşmamın tek sebebi saçma sapan popüler şarkılara verilen değerin onda birini de yaşanmışlık, tarih dolu olan bu gerçek sanata ve sanatçılara verilmesi gerektiğini hatırlatmak. Mehmed Uzun bunu her zaman yaptığı gibi en iyi şekilde anlatmış, Mezopotamya nın en güzel değerlerinden olan ve giderek yok olmaya mahkum dengbejleri, bu kitap sayesinde sonraki kuşaklara da miras bırakmış. Derin çalışmalar sonucu ortaya çıkmış, oldukça öğretici, edebi anlatımın zirvesinde, güzel bir deneme kitabı. Son olarak çok sevdiğim birkaç kılamı daha meraklıları için buraya bırakıyorum.

https://youtu.be/FU9EnWwmKaQ
https://youtu.be/sewg4U_WIwA
https://youtu.be/jmhlT5-s9gw
Mehmed Uzun'un acılı yaşamı ve binbir güçlükle yarattığı eserlerinin oluş aşamalarını anlatan bir kitapla karşı karşıyasınız. O yüzden size tek bir kitaptan bahsetmeyeceğim. Farklı kitaplardan alıntılar ve bolca spoi mevcuttur.

"Kitaplar seslerle dolu değil mi, hayatın sesleriyle?" ( Dicle'nin yakarışı. s.192)

Kitap; sessizlerin, yok edilmiş olanların, daha doğar doğmaz unutulmuş, unutturulmuş hayatların sesleriyle başlıyor. Bu seslerden biri de Mehmed Uzun. Kendi beninden koparılmış, ötekileştirilmiş ve ana diliyle adı konmasına bile izin verilmemiş acılı bir halkın sesi.

"İnsanların ruhunu köleleştiremezsiniz. Zorla insanları olduklarından başka hale getiremezsiniz."( Zincirlenmiş zamanlar Zincirlenmiş sözcükler. s.64)

İnsanların ruhlarını köleleştirmekle kalmıyor, yapılan asimilasyon politikasıyla her türlü baskı yapılıyordu.
Mehmed Uzun bu baskıların ilkiyle daha okulun ilk günü karşılaştı.
Arkadaşlarıyla konuştuğu için tokat atılmıştı. Ama o biliyordu ki o tokat onun geçmişine kültürüne ve seslerin gücüyle var olan diline atılmıştı. Çünkü konuştuğu dil okuldaki dilden farklı olan Kürtçeydi ve okulda bu dili konuşmak yasaktı!

"Zavallı annem tek kelime Türkçe bilmiyordu. Ve bu bay Kürt yok diyordu. Kürt yok! Güneş yok dermiş gibi, ay yok, yıldız yok dermiş gibi. Bir halk nasıl inkar ediliyordu?" (Sen. s.204)

Bir halk göz göre göre inkar ediliyor, Orwel'ın 1984 romanında olduğu gibi geçmiş siliniyor ve tekrar baştan yazılıyordu. Yazılan yeni tarihte onun kültürü, dili, düşüncesi yoktu. Tüm bunların sonucu olarak yazmak istedi Mehmed Uzun. Sessizlerin sesi olmak, bu hayatta biz de varız demek için.

"Bir dili, kimliği, tarihi, kültürel varlığı yasaklamak ve zorla yok etmeye çalışmak suç değil ama beni ben yapan bu özellikleri savunmak suçtu! Bunları yasaklamak bölücülük değil, varlıklarını ifade etmek, savunmak bölücülüktü!"( Ruhun Gökkuşağı. s. 144)

Bir kültürü, dili yaşatmak için eserler vermiş ama kitapları toplantılmış, hakkında bölücülük yaptığı iddiasıyla davalar açılmış, yasaklı dilin yazarından bahsediyorum. Kalemin gücünden korkan insanlar uyguladıkları şiddetle yayınevlerini basıyor ve kitapların tamamına el koyuyorlar. Böyle bir ortamda düşünce özgürlüğünden bahsedilebilir mi?

"İstisnasız bütün Kürt yazarları hakkında davalar açılmış, kitapları toplantılmıştır. Cezaevlerine girmiş ve - en iyi olasılıkla- ülkeden çıkmak zorunda kalmışlardır." (Kürt Edebiyatına Giriş. s. 83)

Yazdığı 'Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık' romanı ve 'Nar Çiçekleri' adlı denemesiyle Mehmed Uzun da diğer Kürt aydınları gibi bu baskıdan ve düşünce özgürlüğünün olmadığı ortamdan nasibini almıştı. Tek suçu ana diliyle bir edebi yapıt ortaya koymak ve kendi dilinden köklerinden, kopmadan yaşamaktı.

"Biliyorsun cezaevleri toplumsal üniversitelerdir." (Sen. s. 125)

Baskıların giderek attığı bir dönemde arkadaşları ile birlikte hapis yatmış ve orda sesin, yazının gücüne inanmış, çok sevdiği kuzeni Ferid Uzun ve Musa anter ile birlikte kendini geliştirmeye başlamıştı. Unutturulmak istenen dili ve bu dille yazılan ilk sözcükleri orda gördü tanıdı.
Bu iki insanın çabası ile cezaevinde unutturulmak istenen kendi benine ulaştı.

"Sürüldü; ülkesini terk etti ve ayrıldı; tanrı sürgünlere rehberlik etsin!.."( Kader kuyusu. s. 149)

Daha çok küçükken sürgün ile tanıştı Mehmed Uzun. Önce ismi değiştirildi, sonra okulda ana diliyle konuşması yasaklandı ve son olarak da ülkesini terk etmesi gerekti.
Gitmeliydi ama nereye?
Derin yaraların çocuğu olan bu sürgün ustası yazarı hangi ülke bağrına basardı?
Bir arkadaşının yardımı ile önce Suriye'ye ordan da İsveç'e gitti.
Burda çeşitli aydınlar, akademisyenler ve onun gibi ülkesini terk etmek zorunda olan; tek silahları kalemleri ve fikirleri olan yazarlarla bir araya geldi.

"Zaman yüreklerimizde kederli izler bırakarak, birçok şeyi yitirip götürmüştü."(Nar Çiçekleri. s. 40)

Sevdiği insanların ölümü Uzun'un yüreğinde derin yaralar ve yeri doldurulamayacak boşluklar bıraktı.
Önce kuzeni Ferid Uzun daha sonra Musa Anter öldürüldü.

"Kendi kökünden, izinden, toprağından ve dilinden kopma. Onlar bu kötü naçar hayatımızda mutluluğumuzun pınarlarıdır."( Yaşlı Rind'in Ölümü. s. 37)

Mehmed Uzun'un gurbette yaşadığı dönemlerde en çok üzerinde düşündüğü ve yapmak istediği şey edebi bir dil yaratmaktı. Kendi kökünden, dili ve toprağından bu kadar uzakta ve elde yazılı hiçbir kaynak yokken bunu yapmak elbette kolay değildi. Dedesinin, babasının ona öğrettiği dilin ölmemesi için ülkesinden bunca uzakta ve onca güçlüğü rağmen unutulmuş bir dilin yazarı oldu.

"Viran bir dünyadır bu dünya, sultana, hakime, beye, mîre kalmaz. İyiler erken gider. Kötüler kazıklarını çakarlar dünyanın meydanına ve kalırlar."( Abdalın Bir Günü. s.74)

Cezaevi koşulların kötü olması dolayısıyla çeşitli hastalıklara yakalandı. Bu hastalıklar bir türlü peşini bırakmadı ve en son mide kanserine yenik düştü.


Hiç görmediğim ama yüreğinin güzelliğini hep hissettiğim Mehmed abim.
Bize bıraktığın bu güzellikler için sonsuz kez teşekkür ederim..

Diyeceğim o ki eğer Mehmed Uzun'u ve yapıtlarını tanımak, bilmek istiyorsanız bu kitabı muhakkak okumalısınız!!
Hatta okuyacağınız ilk kitap bu olmalı. Size okuyacağınız diğer kitaplar içinde yol gösterecektir.

Düşüncelerin kelepçelenmediği özgür bir dünya temennisiyle. Var olun.
Mehmed Uzun' u yakın dostu Yaşar Kemal sayesinde tanıdım. Bir paylaşım sitesinde hakkında söylediği sözler beni çok etkilemişti. " Bir edebiyatçının cenazesine bu kadar kalabalığın gelmesi ilk defa oluyor. Siz hepiniz sağ olun. Mehmed her şeyimdi. Bu adam büyük bir adamdı. Mehmed için kitaplar yazılacak, destanlar, şiirler yazılacak. Bunca zorluklar içinde başeserler yazmayı başardı. Mehmed bir halkın gözbebeği olacaktır. Buna inanıyorum. Mehmed modern Kürt romanını yaratmış bir ustadır..." Yaşar Kemal gibi değerli bir yazarın takdirini almış insan da en az onun kadar iyi olmalı dedim ve kesinlikle umduğumdan çok daha fazlasını buldum.


Mehmed Uzun, yok edilmeye çalışılan bir dili ayakta tutmak için kendi savaşını vermiştir. Kürtlerin toplumdan izole edilmeye çalışıldığı, Kürtçe kitap ve kasetlerin yakıldığı, gömüldüğü, sırf Kürtçe konuştuğu için, insanların hapishanelerde işkence gördüğü bir dönemde, dilinin arkasında durmuş, asimile olmamış bir insandır. Sırf bu yüzden ülkesinden sürgün edilmiş, vatanına hasret bırakılmış olması da davasının ardında dimdik durmasına mani olmamıştır. Ve yaşadıklarının, azminin karşılığını da sadece ülkemizde değil, dünyanın birçok yerinde almıştır. Ben bu kitabı bir Kürt olarak değil, Yunan göçmeni olarak okudum. Ve kitaplarında sadece Kürtleri değil bu topraklarda daha önce yaşamış uygarlıkları, halkları da anlatması, bize zamanında bu insanlar da burada yaşadı diye hatırlatması, onu daha da sevmeme, takdir etmeme sebep oldu.


Kısacası Uzun hakkında yapmak istediğim çok fazla yorum var. Bitmeyeceği için onu bırakıp kitap hakkında konuşmalıyım. Kürtlerde dengbejler çok kıymetlidir. Dengbej Kürt sözlü edebiyatında kilam ve stran (şarkı ve ağıt karışımı parçalar) söyleyen sanatçılardır. Mehmed Uzun da bu kitabında Kürt dengbejlerin en önemlisi olan Evdale Zeynike' nin acı hayatını, ajitasyon yapmadan, tek birgüne sığdırıp romanlaştırarak bize sunmuş. Benim gibi Kürt kültürüne, müziklerine, değerlerine ilgili olan arkadaşlara tavsiye ediyorum...
Bu kitapla bir insanı daha tanımış oldum. 12 Mart döneminde fikir suçlusu olarak tutuklanıp cezaevine konan, 24 yaşında yasaklar, sınırlandırmalar, baskılar sonucunda yurdundan ayrılıp yabancı bir ülkede yıllarca sürgün yaşamak zorunda kalan Mehmed Uzun'u.

Çokkültürlülük üzerine yazmış olduğu deneme yazılarında yaşamından izler var, yoğun hüzünle dolu. Bu yazılardan ilki kitaba ismini de veren Nar Çiçekleri… Nar çiçekleri, nar ağaçları yazarın çocukluğu.

Okul dönüşü dedesinden okula gitmesinde büyük payı olan şekerlerini aldıktan sonra bahçeye çıkarak nar ağaçlarını, tomurcuklarını, yapraklarını, çiçeklerinin yeşilden kırmızıya dönüşmesini izlemenin ve dışarda yatılan sıcak yaz akşamlarının sabahında hemen yanı başında nar ağaçlarıyla uyanmanın mutluluğu.

Aynı zamanda büyükçe bir nar ağacının altında Ermeni arkadaşı Mıgo, annesi Meyre, babası Ape Vardo’yla yaptıkları piknik sonrasında kılıç artığı Ape Vardo’nun başını ellerinin arasına alarak sessizce ağlamasının verdiği anlamlandıramadığı, nedenini soramadığı hüzün.

Nar çiçekleri; ırkçı, bağnaz, hoşgörüsüz iktidarların uyguladığı katliamlar, sürgünler, acılar, dışlanmışlıklar, insanlara konan sınırlar, kendi kültürleriyle bağlarının koparılması.

Mehmed Uzun’un ninesi de çocukluğunda ona anlattığı hikayelerle kendisinde iz bırakmış. Zazaca sözcüklerin götürdüğü hayal dünyasında gezdiği yerlerin Kürtler’in sürgün yerleri olduğunu sonra öğreniyor. 1977 yılında gitmek zorunda kaldığı İsveç’te uzun süre kendisi de sürgün olarak yaşar. Sürgün insanların yaşadığı süreci yaşar. Anayurdunu, dilini, benliğini, kimliğini yitirip yabancı, göçmen olur. Hep yanında olan insanların manevi desteğini, sözlerini, sevgisini yitirir. Bunun yanında kazandıkları da vardır her şeye rağmen. Yeni bir dil, yeni insanlar, farklı bir kültür. Öncelikle kendi anadili Kürtçe’yi geliştirir, Kürtçe romanlar yazar, Kürt Edebiyatı’na yönelik çalışmalar yapar. Sürgün hayatını, farklı kültürlerin, renklerin oluşturduğu yaratıcı bir kaynağa dönüştürür.

Bu deneme yazılarında yazar çeşitli dönemlerde yaşamış, sürgün yazar ve şairlere dair yazdıkları da ilgi çekici. Son kısımlarda da öldürülen Musa Anter’e yazdığı masalımsı ağıt ve Yaşar Kemal’in aldığı bir ödül töreninde yaptığı Yaşar Kemal’in edebi kişiliğini, toplumsal gerçeklere ilişkin verdiği mücadeleyi anlatan konuşma metni var.

İnsanların yaşadığı yerlerden koparılmalarının acılarını, geride bıraktıklarını mübadeleyi anlatan romanlarda, roman karakterleri aracılığıyla öğrenip duyumsamıştım. Nar çiçeklerinde bu acıyı bizzat yaşamış olan yazar Mehmed Uzun’un yazdıklarından okumak oldukça sarsıcıydı. Irkçılığın, bağnazlığın, yok saymanın, aşağılama ve dışlanmanın kendinde ve diğer insanlar üzerinde yarattığı etkileri yazılarında o kadar iyi ifade etmiş ki, çokça hüzün yüreğinize çöküyor. İnsanların tarih boyunca kini, nefret, maddi, manevi çıkarları için yaptığı zulümler karşısında beynimize kazınmış olan “evet ama …” diye başlayan önyargılar etkisini yitiriyor. Her “evet ama …. “ dediğimizde kaybeden biz, kaybeden insan.

“Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. İnsani olmayan, ağır bir cezadır Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır. İstemeyerek, zorlanarak…” s. 65

“en çok özlediğim şeylerden biri nedir, bilir misin?” diye sordu. Uzun süren bir sessizlikten sonra yine konuştu: “Bal arılarını, bal arılarının vızıltılarını, seslerini… Nar bahçelerine gittiğimiz o günlerde en çok kızdığım şey nar çiçeklerinin, narların tepesinde durmadan vızıldayan o küçük arılardı. O vızıltılar uyumamı engellerdi. Sinirlenirdim. Şu işe bak ki şimdi de özlüyorum. Yıllar önce Diyarbakır’dan, Dicle kıyılarının o kırmızı toprakları içinde nar ağaçları getirttik. Belki onları diker, onlar da büyür, çiçek açar ve o vızıltıları yine duyarım diye. Ama olmadı.” s. 54

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmed Uzun
Unvan:
Kürt Yazar, Şair
Doğum:
Siverek, Şanlıurfa, 1953
Ölüm:
Diyarbakır, Türkiye, 11 Ekim 2007
Mehmet Uzun (1953, Siverek - 11 Ekim 2007, Diyarbakır), Kürt yazar.

Hayatı

1977 yılından beri İsveç'te yaşayan Uzun, Kurmanci, Türkçe ve İsveççe yazdığı kitapları yirmiye yakın dilde yayınlandı. 1985 yılından bu yana romanlarını kaleme alan Uzun hakkında, Türkiye'de çok sayıda dava açıldı. 1981'de Türk vatandaşlığından atıldı ve 1992 yılına kadar Türkiye'ye gelemedi.

Uzun yıllar İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği yaptı. Ayrıca İsveç Pen Kulübü ve Uluslararası Pen Kulüp'te aktif çalıştı. İsveç ve Dünya Gazeteciler Birliği'nin de üyesi olan Uzun'un bugüne kadar çok sayıda Kürtçe roman yazdı.

Mehmed Uzun, "Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık" romanı ve "Nar Çiçekleri" adlı deneme kitabı ile ilgili olarak 2001 baharında yargılandı.

Yakalandığı mide kanseri nedeniyle uzun süre tedavi gören ünlü edebiyatçı, 11 Ekim 2007 günü Diyarbakır'da yaşamını yitirdi.

13 Ekim günü Diyarbakır Ulucami'de kılınan cenaze namazı ardından, cami önündeki kalabalığa sırasıyla Yaşar Kemal, Şerafettin Elçi,Ahmet Türk ve Osman Baydemir'in yaptığı konuşmaların ardından Mardinkapı Mezarlığı'na defnedildi.

Yazar istatistikleri

  • 1.565 okur beğendi.
  • 5.933 okur okudu.
  • 138 okur okuyor.
  • 2.863 okur okuyacak.
  • 69 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları