Mehmed Uzun

Mehmed Uzun

9.1/10
1.365 Kişi
·
4.734
Okunma
·
1.185
Beğeni
·
82.645
Gösterim
Adı:
Mehmed Uzun
Unvan:
Kürt Yazar, Şair
Doğum:
Siverek, Şanlıurfa, 1953
Ölüm:
Diyarbakır, Türkiye, 11 Ekim 2007
Mehmet Uzun (1953, Siverek - 11 Ekim 2007, Diyarbakır), Kürt yazar.

Hayatı

1977 yılından beri İsveç'te yaşayan Uzun, Kurmanci, Türkçe ve İsveççe yazdığı kitapları yirmiye yakın dilde yayınlandı. 1985 yılından bu yana romanlarını kaleme alan Uzun hakkında, Türkiye'de çok sayıda dava açıldı. 1981'de Türk vatandaşlığından atıldı ve 1992 yılına kadar Türkiye'ye gelemedi.

Uzun yıllar İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği yaptı. Ayrıca İsveç Pen Kulübü ve Uluslararası Pen Kulüp'te aktif çalıştı. İsveç ve Dünya Gazeteciler Birliği'nin de üyesi olan Uzun'un bugüne kadar çok sayıda Kürtçe roman yazdı.

Mehmed Uzun, "Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık" romanı ve "Nar Çiçekleri" adlı deneme kitabı ile ilgili olarak 2001 baharında yargılandı.

Yakalandığı mide kanseri nedeniyle uzun süre tedavi gören ünlü edebiyatçı, 11 Ekim 2007 günü Diyarbakır'da yaşamını yitirdi.

13 Ekim günü Diyarbakır Ulucami'de kılınan cenaze namazı ardından, cami önündeki kalabalığa sırasıyla Yaşar Kemal, Şerafettin Elçi,Ahmet Türk ve Osman Baydemir'in yaptığı konuşmaların ardından Mardinkapı Mezarlığı'na defnedildi.
Sessizliğin sesi duyulmaz, hissedilir; kulaklar değil, ruh ve yürek duyar onu.
Mehmed Uzun
Sayfa 64 - İthaki - 15. Baskı - Mart 2016
Ve unutmayın, kılıçların ve tüfeklerin sesi, her yerde her zaman merhamet, adalet ve vicdanın sesini öldürür.
Mehmed Uzun
Sayfa 234 - İthaki - 15. Baskı - Mart 2016
''Dedi ki kitap olsan saatlerce seni okusam,
dedim ki sen de özgürlüğüm olsan saatlerce senin gözlerine baksam...''
Kuşkusuz biliyorum, baskı altındaki çaresiz insan, yanan ağaç kütüğüne benzer, zararı önce kendine verir.
Mehmed Uzun
Sayfa 17 - İthaki - 15. Baskı - Mart 2016
"Sesler umurunda değil artık. Özgürlüğüne kavuşuyor o, herşeyden kurtuluyor, prangalarından, kelepçeli hayattan..."
Dalkavuk dengbejlerin sesi, sahibinin sesidir. Sahibinin dini imanı onların dini imanı, sahibinin sözü, eylemi ve buyruğu yine onların sözü, eylemi ve buyruğudur. Ay nasıl dünyanın etrafında, dünya nasıl güneşin etrafında dönüyorsa, onlar da sürekli sahibinin çevresinde öyle dönüp dururlar.
Mehmed Uzun
Sayfa 266 - İthaki - 15. Baskı - Mart 2016
"Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür."
“İnançları farklı, dilleri farklı, kimlikleri farklı diye insanlar birbirine düşman olmamalı. İnsan bir kimliğe bir dine, bir dile sahip olarak dünyaya geliyor ve bunlarla büyüyüp yaşıyor. Bundan insanın günahı, suçu ne?”
"İnsan, insan sevmedikçe
İster yatakta, ister kolda kelepçe." Büyük Ev Ablukada

"Alnın açık bir şekilde vatani görevini yerine getirmen dileğiyle..." notu düşülmüş bir ilk sayfa. Kitaba gözlerimi ilk olarak böyle açtım.

"Bu şehirde çelikten bir disiplinle eğitim gördü, kendini tanıdı, ruhunu o çelik disiplinin zincirlerine vurdu." 10. sayfa
"Disiplinin olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır." tabelasının neredeyse her yerde karşınıza çıktığı askeriyede, askerlik ile ilgili bütün mekanlarda, savaş alanlarında disiplinin olmasıyla kan ve gözyaşı neden hiçbir zaman bitmezdi peki?

Sol apolet, sağ apolet, sol taraftaki melek, sağ taraftaki melek... Savaş suçları, günahların rütbesi mi yoktu bir tek acaba?

Acının, kanın, gözyaşının çevirmenliği nasıl kelimelere dökülebilirdi? Stranların, mıtırbların, dengbejlerin dilinden düşürmedikleri o şarkıların tınısında geçen kelimeleri gerçekten nasıl anlayabilirdik?

BÜTÜN BUNLAR NEDEN?

Birisi zenginlik içinde büyür, aydınlıkta uyuyordur. Diğeri savaşın ortasında büyür, karanlıkta uyanıktır. Savaşın belirsizliği öyle bir belirsizliktir ki, Heisenberg bile kıskanır bir süre sonra. Einstein, Zweig, Szilard savaştan kaçtığı sırada tam tersine savaşın içine sürüklenen onlarca hayatın içinde buluruz kendimizi.

Baktığımız, kafamızı çevirdiğimiz yıldızlar ne kadar süre daha gökteki değil omuzlardaki rütbelerin yıldızları olursa bir o kadar umutsuzuz, o kadar uzağız Küçük Prens'in hayallerinden. Kendi ülkemizde birbirimize yabancıyız.

Yin ile Yang bile içindeki aydınlık ve karanlığı dostluk ve düzen içinde tutarken nedir bu sürekli karanlıkta kalışımız, karanlığımızla barışamamamız?

Eee peki... Alnım bütün bu anlatılanlardan sonra nasıl aydınlık kalmaya devam edebilir ilk sayfaya o notu düşen arkadaşım? O kadar aşılanan korkudan, dökülen kandan ve susmayan silahtan, namus pompalamalarından sonra?

Sistem, bize kitaptaki gibi bir av-avcı rolü biçmiş. Besin zinciri hayvanlar için var derler ama bu dünyada esas besin zinciri savaşlardır. Bu askerlik ise olacakların sadece bir fragmanı, küçük bir kesiti. Sınırsız itaat, disiplin, sorgusuz sualsiz uygulanan emirler... Kan ve gözyaşı gerçekten de disiplinin olmadığı yerlerde mi vardır?

TOKİ'ler dikilip yerel insanların taziye kültürlerini, türkülerini, ağıtlarını yerle bir eder ve rant mimarilerini översin. Bitmek bilmeyen savaşlardan soyları kırmaya devam edersin.

E iyi de, BÜTÜN BUNLAR NEDEN?

Topraklarında sudan çok kanın aktığı, kanın koyu renginin giderek karanlıklaştırdığı bu ülkeyi terk edenler aydınlık özlemi içinde yanıp tutuşanlardı. Aslında varlıklarından haberimizin bile olmadığı insanlar, amacı olduğunu sandığımız ama aslında çıkmaz yolda debelendiğini gördüğümüz başıboş savaş hikayelerinden ibaret şu kitaptaki karakterlerin hayatı.

Sürekli ölenler yine bizleriz, her gün ölüyoruz, hayatımız, ölümün karanlık-uyanık huzurundan daha beter.

Korkuyu diri tutmak, 1984, Cesur Yeni Dünya, Biz, Hayvan Çiftliği, Fahrenheit 451 gibi kitaplarda sürekli bahsedilen motto değil miydi?

Nereye ve ne zamana kadar devam edecek bu böyle? Ağıtların, stranların, türkülerin, onların dediğini anlamadan, savaşları anlatan, durmadan üretilen sayısız eserlerini susturabilecek miyiz kitabın baş karakterlerinden Baz'ın dediği gibi? Onları anlamaya çalışıyor muyuz? Ya da onlar bizi anlamaya çalışıyorlar mı? Dün öldürdük, bugün öldürüyoruz, yarın bir gün bile olsa birbirimizi, coğrafyamızın kaderini, kanla tıkalı bu hayat menfezlerini anlamak isteyecek miyiz?

"EĞİTİMDE MERHAMET, VATANA İHANET" dedirtirler askerlikte adama. Peki, senden hiçbir farkı olmayan bir dünya kardeşine ihanet, yaradılışa ihanet değil mi?

Muhtemelen askeri bir bilgisayar olan kafedeki bu bilgisayarın klavyelerinden herhangi birine ilk kez bu kelimeler için dokunuluyor, ama kimse sorgulamazsa, kimse neden demezse, herkes başarısızlıklarına, coğrafyaya kader deyip geçerse nasıl çıkacak karanlıklar aydınlığa?

Girmeyiz içtimalara göğe ve yıldızlara beraber bakmak için,
Girmeyiz içtimalara, toplanmayız hep beraber tefekkür etmek, felsefe, edebiyat, sanat, müzik konuşmak için,
Tutmayız nöbetleri, kafamızın içindeki kafesten kaçan olmasın diye,
Yürümeyiz uygun adımda kırlara beraber piknik yapmaya, tabiatın sunduğu gündelik hayatın bütün mucizelerini konuşmaya Cibran'ın yaptığı gibi.

Mottomuzdur öldürmek,
Arzumuzdur kan ve şiddet.
Namus demişler silaha, kadına, milliyetçi kalması gereken bütün askeri düşüncelere,

Dostoyevski, tutku, en istisnai duygudur derken bu istisnanın Ortadoğu'da bitmek bilmeyen kan ve şiddet olacağını hiç ama hiç istemezdi.

"Türk Kürt kardeş falan değil ayan beyan sevgilidir
Ayıran kalleş değil ancak hayatın tam da kendisidir." Hakan Vreskala

Biz onları anlamadan, onlar bizi anlamadan savaşın çıkmaz sokağında, etrafımızdaki sıvası kan, odaları şiddet, kapıları cehalet olan evlere bakıp duracağız. Bu yazılanlardan 100 yıl da geçse asırlar da devrilse yine alışmak, unutmak, sorgulamamak, denileni aynen kabul edip, ağzımızdan çıkanı kulağımızın duymaması hayat amacımız olacak.

BÜTÜN BUNLAR NEDEN?

Nedenini sorma, sana denilenleri harfiyen yap, geç.
İtaat et, rahat et. Ama bil ki; aydınlık da karanlık da itaatle gelmiyor ve gelmeyecek.

Baz ile Kevok, kitabın iki baş karakteri, coğrafyanın eline aldığı devasa bir kader küreği. Kevok, güvercin demek. Güvercinler oluklara konmak için vardır, oluk oluk kan akıtmak için değil. Baz, şahin demek. Şahinler, arabayla drift yapmak için değil, yaşamak için varlar. Özgürlük için, yaşama hakkı için varlar. Sev(-EBİL!)mek, sevilebilmek için varlar...

"Kanın devleti yok, hepsi kafalarda
Tek yürektik hani öğretmenim
Aynı kürekle gömülmeyecek miyim" Büyük Ev Ablukada
Öncelikle kitabı bana hediye eden https://1000kitap.com/HakanCancoban35 a teşekkürlerimi sunuyorum. İçinden bana kitap hediye etmek gelmiş. Nasıl mutlu oldum anlatamıyorum. Öyle her kitabı beğenemiyorum. Hediye kitaplar ömür boyu saklanacak olduğu için çok güzel olsun içime işlesin isterim. Yaşar Kemal'in övdüğü bir kitap göndereceğim deyince çok sevindim. Koskoca Yaşar Kemal onay vermişse kötü olmasının imkanı var mı?

Kitabımız 1922 yılından başlayıp 1976'da roman kahramanımız Memduh Selim beyin ebedi bir sessizliğe gömülmesiyle son buluyor.

Trayyy laaa laayyy trayyylaaalaayyy diye başlıyor romanın asıl yeri. Feriha keman çalıyor. Ayın on dördü gibi güzel bir yüz. Memduh Selim aşık oluyor bu ceylana. Sonrası mı? Sonrası kötü, sonrası acılarla dolu. Aşkı ve halkı arasında ezildi Memduh Selim bey. Keşke kader ağlarını onu mutlu edebilecek şekilde örseydi.

Tarihi roman yazmak ustalık isteyen bir iştir. Geçmiş zamanın yaşantısını, kültürünü, atmosferini iyi bilip okuyucuya yansıtmak gerekir. Bu roman bu duyguları çok güzel yaşatmış. Bazı tarihi denilen romanlarda bu his yaşanmıyor yaşatamıyor. Ama ben bu romanda hiç bilmediğim 1920'li yılları yaşamış gibi oldum.

Kitap Kürtçeden Türkçeye çevrilmiş bir kitap. Çok beğenerek okudum. Tek sorun yaşadığım şey, bazı bölümlerdeki anlamları yazılmamış Kürtçe kelimelerdi. Çeviri kitaplarda böyle şeylere rastlıyoruz zaman zaman.
Gurgin gurgin. .
Bugün birbirine bağlantılı bir bölgede, 25 milyon insanın konuştuğu bir dil düşünün.
Bu öyle bir dil ki tarihin her döneminde kesintisiz olarak yasaklanmış, baskı altına alınmış ve bu dille yazan her aydın ya tutuklanmış ya da sürgüne gitmek zorunda kalmıştır.

Mehmed Uzun da kendi dilini, kültürünü ve geleneğini yaşatmak için yazdı. Ama malesef onunda sonu, yazan diğer aydınlar gibi ülkesini terk etmek oldu.

Bugün bile eğitim dili olarak yasak olan bir dilden bahsediyorum size. Bu dille ilgili yapılan çalışmaların ne kadar zor koşullarda yapıldığını anlamak için bunu bilmek bile yeterli. İşte Mehmed Uzun da bu zorlu mücadele içerisinde böyle bir çalışma yapmak, Kürt edebiyatını bilmeyen okuyuculara aktarmak için bu kitabı yazdı. Derin bir tarih araştırması içermese de hiç bilmeyen okuyucular için temel bilgiler veriyor.

Kitabı okumadan önce biri bana Kürt edebiyatındaki yazar ve şairleri say dese 9 10 tane sayıp gururlanırdım. Bu benim ayıbım mı, yoksa ülkemin içinde bulunduğu ayıp mıydı?

Daha okula gider gitmez farklı bir dille karşılaşmış, ana dilim yok sayılmış, o dille okumam engellenmişti. Bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen bunun değişmemiş olması elbette bu ülkenin ayıbı.

Kürt edebiyatında baskılardan dolayı yazılı edebiyat değil, sözlü edebiyat zengindir.
Eğitim ve modern bilgiden yoksunluk, dışa kapalılık ve göçebelik; sözlü edebiyatı en etkin anlatım biçimi haline getirdi.

Dengbêj ve çîrokbêjler, unutturulmak, yok edilmek istenen tarih ve geçmişi sözlü gelenek yoluyla günümüze kadar taşıdılar.
Bunlar çağdaş homeroslardır. Ve bunların en önemlisi Evdalê Zeynikê'dir.

Bütün bunların yanı sıra kitapta, Kürt edebiyatı için çalışmış, bu edebiyata gönül vermiş sayısız insan var. Bunların eserlerini de kitapçı raflarında görmek güzel olmaz mıydı?

Bir dili yok etmeye çalışmak insanlık suçudur. Bırakın kim nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşasın. Dili yasaklayıp bir ırkı yok sayarak; iyiye ve güzele ulaşamayız. Gökyüzünde gökkuşağı olmak varken neden kara bir bulut olmayı tercih ediyoruz ki ?

Eğer önyargılarınızı arkanızda bırakıp yıllardır sizinle yaşayan bir milletin edebiyatına özgü bilgi almak istiyorsanız bu kitabı muhakkak okumanız gerekiyor.

Ve son olarak yazarın bir sözünü bırakıyorum buraya:
"İnançları farklı, dilleri farklı, kimlikleri farklı diye insanlar birbirine düşman olmamalı. İnsan bir kimliğe, bir dine, bir dile sahip olarak dünyaya geliyor ve bunlarla büyüyüp yaşıyor. Bunda insanın günahı suçu ne?"

Kimsenin dili, dini ve kimliği yüzünden ötekileştirilmediği bir dünyada yaşamak dileğiyle.
Bu kitapla bir insanı daha tanımış oldum. 12 Mart döneminde fikir suçlusu olarak tutuklanıp cezaevine konan, 24 yaşında yasaklar, sınırlandırmalar, baskılar sonucunda yurdundan ayrılıp yabancı bir ülkede yıllarca sürgün yaşamak zorunda kalan Mehmed Uzun'u.

Çokkültürlülük üzerine yazmış olduğu deneme yazılarında yaşamından izler var, yoğun hüzünle dolu. Bu yazılardan ilki kitaba ismini de veren Nar Çiçekleri… Nar çiçekleri, nar ağaçları yazarın çocukluğu.

Okul dönüşü dedesinden okula gitmesinde büyük payı olan şekerlerini aldıktan sonra bahçeye çıkarak nar ağaçlarını, tomurcuklarını, yapraklarını, çiçeklerinin yeşilden kırmızıya dönüşmesini izlemenin ve dışarda yatılan sıcak yaz akşamlarının sabahında hemen yanı başında nar ağaçlarıyla uyanmanın mutluluğu.

Aynı zamanda büyükçe bir nar ağacının altında Ermeni arkadaşı Mıgo, annesi Meyre, babası Ape Vardo’yla yaptıkları piknik sonrasında kılıç artığı Ape Vardo’nun başını ellerinin arasına alarak sessizce ağlamasının verdiği anlamlandıramadığı, nedenini soramadığı hüzün.

Nar çiçekleri; ırkçı, bağnaz, hoşgörüsüz iktidarların uyguladığı katliamlar, sürgünler, acılar, dışlanmışlıklar, insanlara konan sınırlar, kendi kültürleriyle bağlarının koparılması.

Mehmed Uzun’un ninesi de çocukluğunda ona anlattığı hikayelerle kendisinde iz bırakmış. Zazaca sözcüklerin götürdüğü hayal dünyasında gezdiği yerlerin Kürtler’in sürgün yerleri olduğunu sonra öğreniyor. 1977 yılında gitmek zorunda kaldığı İsveç’te uzun süre kendisi de sürgün olarak yaşar. Sürgün insanların yaşadığı süreci yaşar. Anayurdunu, dilini, benliğini, kimliğini yitirip yabancı, göçmen olur. Hep yanında olan insanların manevi desteğini, sözlerini, sevgisini yitirir. Bunun yanında kazandıkları da vardır her şeye rağmen. Yeni bir dil, yeni insanlar, farklı bir kültür. Öncelikle kendi anadili Kürtçe’yi geliştirir, Kürtçe romanlar yazar, Kürt Edebiyatı’na yönelik çalışmalar yapar. Sürgün hayatını, farklı kültürlerin, renklerin oluşturduğu yaratıcı bir kaynağa dönüştürür.

Bu deneme yazılarında yazar çeşitli dönemlerde yaşamış, sürgün yazar ve şairlere dair yazdıkları da ilgi çekici. Son kısımlarda da öldürülen Musa Anter’e yazdığı masalımsı ağıt ve Yaşar Kemal’in aldığı bir ödül töreninde yaptığı Yaşar Kemal’in edebi kişiliğini, toplumsal gerçeklere ilişkin verdiği mücadeleyi anlatan konuşma metni var.

İnsanların yaşadığı yerlerden koparılmalarının acılarını, geride bıraktıklarını mübadeleyi anlatan romanlarda, roman karakterleri aracılığıyla öğrenip duyumsamıştım. Nar çiçeklerinde bu acıyı bizzat yaşamış olan yazar Mehmed Uzun’un yazdıklarından okumak oldukça sarsıcıydı. Irkçılığın, bağnazlığın, yok saymanın, aşağılama ve dışlanmanın kendinde ve diğer insanlar üzerinde yarattığı etkileri yazılarında o kadar iyi ifade etmiş ki, çokça hüzün yüreğinize çöküyor. İnsanların tarih boyunca kini, nefret, maddi, manevi çıkarları için yaptığı zulümler karşısında beynimize kazınmış olan “evet ama …” diye başlayan önyargılar etkisini yitiriyor. Her “evet ama …. “ dediğimizde kaybeden biz, kaybeden insan.

“Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. İnsani olmayan, ağır bir cezadır Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır. İstemeyerek, zorlanarak…” s. 65

“en çok özlediğim şeylerden biri nedir, bilir misin?” diye sordu. Uzun süren bir sessizlikten sonra yine konuştu: “Bal arılarını, bal arılarının vızıltılarını, seslerini… Nar bahçelerine gittiğimiz o günlerde en çok kızdığım şey nar çiçeklerinin, narların tepesinde durmadan vızıldayan o küçük arılardı. O vızıltılar uyumamı engellerdi. Sinirlenirdim. Şu işe bak ki şimdi de özlüyorum. Yıllar önce Diyarbakır’dan, Dicle kıyılarının o kırmızı toprakları içinde nar ağaçları getirttik. Belki onları diker, onlar da büyür, çiçek açar ve o vızıltıları yine duyarım diye. Ama olmadı.” s. 54
Etkinlik vesilesiyle okuduğum bir kitap oldu. Etkililiği düzenleyen sevgili Esra' ya teşekkür ediyorum.

Salt öldüren suçlu değildir; haksız yere yapılan ölümlere karşı susan da suçludur. Ve insana yapılan işkence, zulümden de ölümden de beterdir.

Bir ülke düşünün; ikiye ayrılmış. İkiye ayrılan bölgelerin kendilerine ait bir geçmişi, bir tarihi, bir dili var. Bu ülkenin resmi bir dili var. Ve bu resmi dili kullananlar, istiyor ki dışladığı diğer bölge halkı, onların dilini konuşsun, kendi dilini konuşmasın.
Dışlanan bölge halkı, dağlık bir alanda yaşıyor; adaletin olmadığı, zulmün, ölümün, kanın su gibi aktığı, baskıların, yasakların hüküm sürdüğü yerde hayata tutunmaya çalışıyorlar.

İsyan, insanın ruhu yaşatan bir duygudur. Bir insan, ruhunu kaybetti mi, insanlığını da kişiliğini de kaybetmiştir. O, artık insan olmaktan çıkmıştır. İsyan etmeyen insan, ruhu olmayan soğuk bir eşyadır. Bir insan isyan etmedi mi, köleliği kabul etmiştir. İsyan, itaati reddeder. İsyan, özgürlüğü doğurur.

Ayrılan bu ülkenin bölgelerine bir ad verelim; isyan eden Doğu halkı, zulmeden Batı halkı.
Ne oldu da, Doğu halkı, iki halka da hükmeden devlete karşı isyan etti?
Devlet, Doğu halkının dilini yasakladı, geçmişini, tarihini sildirmeye çalıştı. Öldürdü, acı çektirdi, evlerini yaktı, sürgüne yolladı.

Eğer bir çözüme varılmak isteniyorsa, kınamak yerine, "neden," sorusu sorulmalıdır. Ve "neden" sorusuna bir cevap aranmalıdır.

Bu ikiye ayrılan ülkenin iktidarı, düşünen, yazan, araştıran insanı da içeriye atıyor. İktidar istiyor ki, gerçek gün yüzüne çıkmasın, halk bilinçlenmesin, yalanlarla uyutulsun.

Kitabın iki ana karekteri var. İkisi de Doğu halkının çocuğu. Biri uyutulmuş, biri de unutulmuş. Uyutulan çocuk: Baz. Şahin anlamına geliyor. Devlet, göç etmeye zorladığı bir halkı katledince, Baz sahipsiz kalıyor. Baz, sahip alınıyor. Baz, yetiştiriliyor. Baz'ın içine bir öfke yerleştiriliyor; beynine de bir çeşit düşünceler empoze edliyor. Baz, öyle bir eğitilmiş ki, beynine empoze edilen düşüncelerden başka da bir şey görmüyor. Baz'ın ruhuna sahip olunuyor; Baz'ı bir eşya gibi sömürüyorlar. Baz değişek, Baz değişmeli. Baz, geçmişini arıyor, Baz geçmişini bulsun ki, ruhu da çıkıp gelsin.
Unutulan çocuk: Kevok. Güvercin anlamına geliyor. Devlet, sürgüne zorluyor. Bir Doğu çocuğu olan bu çocuk, Batı bölgesinde okul okuyor. Batı dilini bilmiyor ama öğrenmeli. Öğrenmek zorunda çünkü o da bu ülkenin bir vatandaşı. Ya onun dili? Bu ülkede tek dil var. Ya geçmişi, ya tarihi, ya atası? Bu ülkede her şey tektir. Kevok, şiir okuyan, şiir yazan biri. Yüreğine öfke koyan bir öfke var? Kevok, öfkeli. Kevok, özgürlük istiyor; kendi dilini, kendi geçmişini öğrenmek istiyor. Ve Kevok, isyan ediyor.

Nasıl bir kitap, bir şiir insanın hayatını değiştiriyorsa, bir insan, bir insanın hayatını da değiştirebilir. Beynimize empoze edilen düşünceler, kölesi olduğum bir takım güçler, gerçeği görmemize engel olur. Bilgi, beynimizdeki perdeleri aralar; o perde kalktı mı, bir takım hadiseleri daha farklı algılar, gerçekleri görmeye başlarız.
Kevok, Baz'ın hayatına yön veriyor. Gerçekleri görmesine yardım ediyor. Kaybolan ruhunu buluyor.

Kitap, bir aşk hikâyesi gibi görünse de öyle değil.
Kitap, "insanı biçimlendiren kişinin duygu ve düşünceleri değil, yaşadığı ortam, büyüdüğü toplumdur," diyor.
Bir insan, katil, isyancı yahut orospu olarak doğmaz. İnsanı katil, isyancı, orospu olarak doğuran bulunduğu çevre, yaşadığı toplumdur. Kişi doğarken ne dilini, ne ırkını, ne dinini ne de mesleğini seçer. Kişiye bunları seçtiren doğduğu toplumdur. İnsan, ırkıyla, diliyle yargınlanmamalı, tutsak edilmemeli, öldürülmemeli... İnsanın diliyle, diniyle, ırkıyla yargılama.

Bu kitap, belki de ön yargınızı kıracak, içinizde bir şeye karşı duyduğunuz o öfkeyi söndürecek, gerçekleri görmenizi sağlayacak, yeni bir bakış açısı kazandıracak. Bu kitabı mensup olduğunuz dine ya da dile bağlı olarak okuma; bu kitabı vicdanının sesini duyarak, bir insan olduğunu düşünürsek oku. Belki de bu kitap seni değiştirecektir.

Nasıl bir şarkı her insanı aynı şekilde etkilemezse, bir kitapta her insanı aynı şekilde etkilemez. Bu kitap, öyle duygular hissettirdi ki, umarım size de hissetirir.
İncelemeye başlamadan önce “MEHMED UZUN OKUMA ETKİNLİĞİ” #30997659 altında böyle güzel bir kalemi benimle tanıştırdığı ve Kürt Edebiyatının en iyilerinden birini okuma fırsatı sağladığı için sevgili Esra’ya teşekkür ederim.

Bu romanın bana hissettirdikleri anlatamam belki ama içimde canlandırdığı ezgileri sizinle paylaşabilirim. https://www.youtube.com/...gI&start_radio=1
Ve bir de bu romana çok yakıştırdığım bir şiir, bir şarkı sözü...

"Boran bir yaban kuştur.
Gökyüzünün mavisine bata çıka bir maviş kuş.
Konmaz hiçbir yere.
Yuvasından bozkırlara koşar sulardan yuvasına.
Çok zor yakalanır, şahin bile tutamaz onu kanadından. Yabandır. asidir ha, rengi kadar güzeldir.

Güvercin sahipleri sevmez boranı. Girer evcil sürüsüne.
Peşine mutlaka takılan olur.
Bazen sürü bile düşer ardına ya vurulur ya da yaralıyken yakalanır.
Diğer kuşlarla aynı kafese kapatılır.
Hiçbir evcil kuşu yaklaştırmaz kendine.

Hele bir de güvercin besleyenler evcilleştirmek için kanadının tüylerini çekti mi, vay vay yemez artık yemini.
Ya açlıktan ölür ya da kafesin demirine kendini vura vura öldürür.

Sesi çığlıktır artık, turna indirir.
Ya gökyüzüdür ya ölümdür boran.
Boranlar kalktı mapushanelerden.
Şehre sokulmamış evlerden.
Dökerek renklerini şehirlerin ufkuna, gittiler dağların doruklarına."

Göç, sürgün, güz , bir de keman sesi : tray la laaay, traaay,traaay,laaa…

Hayatı her mevsim sonbahar olan bir adam. Memduh Selim Bey. Dilinden korkarak büyüyen çocuklar, ilkokula başladığında yıllardır konuştuğu dilin yasak olduğunu öğrenenler, aydınları öldürülen , sürgün hayatı yaşayan bir halk. Yüzyıllardır var olan ancak yok sayılmış bir halk. Belki kendini bile unutan bir halk, ölümler üzerine , kan üzerine , ağrının alevi üzerine kurulmuş bir aşk, bir ceylan...

Güz mevsiminde dökülen yaprağın üzerinde hayat bulmaya çalışan bir organizmanın açlığında sonuna kadar tüketilmek istenen bir yaprak , aşk.

Bir tarafta inanılmış bir dava , bir tarafta hayatın en canlı davası aşk. Bulması da , kazanılması da zor olan aşk. Kaybedilmesi kalpte oluşan kağıt kesiği. "

Durmadan kanayan bir kağıt kesiği yara kalpte, bir de beyinde açılan bir dava kurşunu. Yara almış bir vücut. İki cephede birden savaşıyor. Umut karın bölgesinde geziniyor. Tek besini kalpte damla damla akan kan. İnce bir umut çok çok ince , bir sızı gibi , bir koku gibi, bir anı gibi karın bölgesinde yayılıyor vücuduna , beynine sızıp hayaline ulaşıyor. Dayanma gücünü böyle sağlıyor Memduh Bey , böyle dayanıyor, böyle güçleniyor.

Sonra beynindeki dava kurşunu yok ediyor Memduh Bey’i , ilk davasını böyle kaybediyor. Tek cephede savaşan bir adam artık o ... Kalpteki ince kesik , karın bölgesindeki umutla yeniden iyileşiyor sanki. Tutunacak , savaşacak tek organı kalp... Ancak kalpteki kağıt kesiğinin onu öldürdüğünü çok sonraları anlıyor , karın bölgesinden yayılmakta olan sızı da umut değil, ecel. Günden güne tükeniyor artık. O kağıt yarası güzel bir türkü gibi ölümüne dek kulaklarında uğulduyor, dili kalbiyle birlikte sonsuza dek bu türküye eşlik edecek,biliyor.

Aşkın ve varoluşun romanı bu. Yok olmaya yüz tutmuş DNA’larda tutunan bir umut ışığının yeni genler yaratmasıyla örülmüş bir gen haritası , ulus. Yok edişlerden kendini var etmiş insanlar, çaresizliği iki omuzunda taşıyan , bir omzunda umut , bir omzunda çaresizlik, dilinde ağıtlardan ve sevinçlerden bozma bir türkü. Gönlünde aşk yarası. İnce sızı…


Nasıl anlatılır , nasıl hissettirilir yaşananlar? Sadece hissettiklerimi aktarmaya çalıştığım bir inceleme oldu bu. Kesinlikle anlatamama kaygısı yine içimde. Ancak kalem kırık, dönmüyor , hislerime tercüman olmuyor, olamıyor. Başka bir ırkın gözünden bakmak, başka geçmişe sahip insanların gözlerinden dünyaya bakmaya çalışmak benimki. Empati , empati , empati! O da ne kadar başarılı olabilirse anlamaya , işte o kadar.

Yıldızlı not : Okumadan önce ön yargıları bir rafa kaldırmayı unutmayın.
Romanın “Çevirenin Notu” adlı bölümünden bir alıntıyla incelememi noktalıyorum.

“Çevirinin bittiği günlerden biriydi. Hepinizin tanıdığı bir gazeteciyle bir ahbabın evinde karşılaştım. daha önce birlikte çalışmıştık. Ne yaptığımı sordu; Kürtçe bir romanın çevirisini yeni bitirdiğimi söyledim. Bön bön yüzüme baktı, hayretler içindeydi; bana “Kürtçe’de bir roman yazacak kadar kelime var mı?” dedi.
Sağlıcakla Kalın.
"Adalet olmayınca devlet büyük bir çeteden başka nedir?" Augustinus

Bu kitabın içeriği hakkında detaylı iki incelemeye rastgelince, ben farklı bir yol izleyeyim dedim.
Bu iki incelemeyi de sizler için şuraya bırakayım;
#26225287 ,
#30236775

"Büyük bir hayretle, dünyadaki her şeyin çok basit bir gerçeğe, insana, insani yaşama ve insanı değerlere ilişkin olduğunu gördüm..." diyordu.

Yemek sofrasında, bir inşaat işçisinin nasır tutmuş ellerini, sofradaki diğer kişilerin midesi almaz diye, gizleme çabasındaki o hoşgörü, bu dünyaya yetmeyecek mi?
Ya da sevdalı türküler mırıldanan eski bir radyonun, o tadına doyulmaz, ruhu okşayan, huzurlu terapisi...

Dünya gördüklerimizle mi sınırlı salt bizim için, hissedilenler de varlığa bir delil olarak gösterilemez mi?
-Huzur mesela...
-İç hastalıkları ilacı gibi bir şey değil mi?
-Ya da şu havada gece-gündüz uçuşanlar, hani renkli olanları da var, insanın gözlerini göğe dikmesine sebep...
-Bilmiyor musun gerçekten?
- O koca yürekli şair'in dizelerinde bahsettiği,
"Bir de kuşlar var hakim bey, her şeyin başı onlar. Onlar özgürlüğü koyuyor insanların kafasına."
-Sen de haklısın, daha önce ne bir huzursuzluğun, ne bir hissiyatın olmamıştı?
-Önüne ne konmuşsa, çiğnemeden yutmuşsun, tadını dahi bilmiyorsun...
-Yedirenin olmasa, giydirenin olmuştur efendin.!

Savaşlardan mesela,
yıkımları, kıyımları meşrulaştıran o savaşlardan.
Onlardan daha çok öldürmeliyizli savaşlardan...
Ölü sayılarıyla büyüklüğüne karar kılınan, ölüm odaklı, o çok mühim ve gerekli olduğu sanılan savaşlardan.(!)
Uzun'un deyimiyle,
"sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?

"askerlerin ölü asker kokularından öldüğünü"

"Söylemeye bile gerek yok, Türkiye'de hükümetlerin Kürt halkının dili, kültürel kimliği üzerine yürütmekte olduğu bu ilkel politika elbette çoktan değişmeliydi." Bu hususta,
Dom Freman'ın şu dizeleri de hafızamızda yer edinsin isterim; "Daha iyi bir dünya için politikacılardan medet ummayı bırakmalıyız. Politika dünyayı daha iyi bir yer yapmıyor. Bu dünyayı daha iyi bir yere dönüştüren her şey mucit, mühendisler, bilim adamları, öğretmenler, sanatçılar, üretenler, filozoflar, hekimler ve nefret yerine sevgiyi tercih eden insanlar tarafından gerçekleştirildi."

Velhasılı kelam, kalemini çok sevdim Uzun'un, hani fırlatıp başımı yarsa; gık etmem, o derece... Kaleminin çok ünsiyetli bir tarafı var, hatta Yaşar Kemal'le bağ kurulabilir, en nitelikli sıfatı da bu olduğunu gözlemledim... Halka-acılarına olan eğilimleri, hayatlarının acıyla yoğrulmuş olması, suratları asık, dudakları bükük gezmesi gereken bu insanların; elleriyle bize uzattıklarının, bir sopa ya da ateşten bir demir değil de, çiçek oluduğunu görünce, hayret ediyor insan. İşte o vakit anlıyoruz ki, acı çeken insanların, daha umut dolu, daha sevgi yüklü ve daha candan olduğunu. Demin sigara almak için markete çıktım, böyle dudaklarda debelenen cinsten, ne idüğü belirsiz bir kaç harften oluşan, sevinç çığlıkları beni beklemesin mi... Hemen sonrasında 2'si el arabasının içinde, biri de el arabasını ittiren-süren, 3 çocuk hızla geçip gittiler, rüzgar gibi derler ya öyle işte. Ya da çocukluk gibi, hızla, ne olup bittiğine anlam dahi veremeden, benden yitip başka yerlere vardılar...Çoçuklar; tasasız, sevinçli, güleç, meraklı, vicdanlı, merhametli, masum ve de yürekli, 3 çocuk işte...

Günlerden bir gün, sene 1999-2000, tam olarak tarihini hatırlamıyorum. Bir gömleği var bir çoçuğun, mavi renkte, çiçekler de var üstünde. Çok güzel anlayacağınız... Arkadaşları da var o çocuğun, hani tenekelere vura vura, ritimli ritimsiz bir şarkı tutturmaya çalıştığı arkadaşları, belki de saz ekibi denilen düğün merasimlerinde görev alan bir çalgıcı olma hayalleriyle... İşte o çocuk, o senelerin bahsettiğim o gününde, ailesiyle köy ziyaretinden dönerken yolları kesilir, güvenlik önlemleri alan bir grup jandarma tarafından... O gün o çocuk bir suç işler, evet suçmuş. (!) Hem de sürgün bile edilebilirmiş işlediği suç açığa çıkarsa. Ne mi yaptı o çocuk; İçinde Kürtçe dengbej şarkıları bulunan bir kaseti sakladı. Bir kaset, tekrarlıyorum arkadaşlar, bir kaset... Rengini de hiç unutmaz, sarı bir kaset sakladı. Teybe yerleştirince içinden Kürtçe şarkılar söylenecek bir kaset... Neyse uzatmanın anlamı yok, üzülecek yanları çok olan bu tür olayların, idrakına varmanın acısını, ne ben kelimelere sığdırılabilirim, ne de kelimelerin bu durumu ifade edebileceğini zannetmiyorum. Evet, o gün bir çocuk olarak bir suç işlemişim, bunun nasıl bir suç olduğunu öğrenmemde en etkili kitap bu oldu.

Ve yine günlerden bir günmüş hatta seney-i devriyenin ilk günüymüş, sene de 1953. Dünya'ya normal, sıradan diğer bebekler gibi bir bebek gelmiş. Milen Kundera'nın da dediği gibi, "Seçmediğimiz bir şeye kendi erdemimiz ya da başarısızlığımız gözüyle bakamayız." Öyle sıradan her bebek gibi... Uzun'un ifadeleriyle, "İnançları farklı, dilleri farklı, kimlikleri farklı diye insanlar birbirine düşman olmamalı. İnsan bir kimliğe, bir dine, bir dile sahip olarak dünyaya geliyor ve bunlarla büyüyüp yaşıyor. Bunda insanın günahı, suçu ne?"
Bir isim konmaya ihtiyacı var, çünkü ona o isimle seslenilecek, sevilirken o isim eşliğinde gıdısıyla oynanacak... Şimdi neden anlatıyor bu durumu diye iç geçirmeden sizler, kısaca o bebeğin hayatına değineyim;
Bu bebeğe bir isim bulunup, nüfus müdürlüğüne gidiliyor, ismi bulan ve ismini koymak isteyen kişi, dedesi. Dedesi torunu için Kürtçe bir isim koymak istemiş, ama yok, nüfus müdürü illa ben koyacağım ismini demiş. (!) Soyadında da aynı sorunu yaşamış. Yani anlayacağımız o dönemlerde Kürt çocuklarının ismine, bizim ailemizin bizim için istediği değil, nüfus müdürlüğünden herhangi birinin zevkine göre konuluyormuş... Bu işin lélési derler ya, daha bu işin lolosu da var arkadaşlar; okula başlarken kuvvetle muhtemel 7-... yaşlarında olacak bu çocuk, hiç tanışmış olmaması ihtimali dahilinde, farklı bir dille karşılaşacak, bu dil onun eğitim dili olacak, o yaşta bir çocuk kendi diliyle bile kendini ifade edemez durumdayken, yaşayacakları zorlukları bir bir benim yazmamın lüzmu yok. Ana dili yok sayılan, bir çocuk. Kendi dilinde bile eğitim görse zorluk çekecek bir çocukken... Dile kolay, değil mi? Yaşamadan ne kadarını anlayabiliriz ki bunun. Bu çocuk sonraları, yaşadığı coğrafyanın acılarıyla büyüyüp serpiliyor, 18 yaşlarına gelmiş, 12 Mart 1971 darbesi sonrasında, 3 Mart 1972'de tutuklanır, fikir suçlusu olarak hem de, şuan hala günümüzde en büyük örneklerinden birinin de, "Ahmet Altan" olduğu gibi, unutmuştuk değil mi? Unuturuz biz, alışkınız biz, bize dokunmayan yılan bizdendir bir nevi, ayağımıza değmeyen taş yoktur, çığlığını işitmediğimiz feryad koparılmamıştır...

- Rüzgar ne taraftan esiyor, rüzgar...
- İnsanın kendi suratına tüküresi geliyor!

Kendisini, "Ben yasaklı bir dilin yazarıyım" diyerek tanımlayan, sürgün hayatında birçok Kürtçe esere imza atan, yazar-aydın Mehmed Uzun, "çok iyi bir edebiyatçı olmakla birlikte çok iyi bir okur" imiş, kardeşi Mahmut Uzun'un deyimiyle. Kitapta yer vermiş olduğu alıntılardan da anlaşılıyordu zaten bu. Tüm yaşamını Kürt halkı ve diline adayan, halkımıza ve bu coğrafyaya yeni bir dil(!), yeni bir anlatı tarzı(!), katmış olan o güzel yürekli insanı, "yeni ülkeme niye geldiğimi anlatmaya çalışırken utandım" diyen o adamı, saygı ve sevgiyle bir kez daha anıyorum.

İncelemede daha fazla yer vermek, bahsetmek istediğim şeyler vardı. Bu sözlerim, bir çoğunuza çok uzun ve de abartılı da gelmiş olabilir. Mehmed Uzun'u, yaşadıklarını ve halkının acısına, acıyla göğüs germişliğini, sürgünde ne tür duygular içerisinde olduğunu okudukça bana hak vereceksiniz. Misal şöyle diyor Uzun, Sürgün ve yaşantısı için;
"...toprağından, sevdiği insanlardan, korkulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geriye dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor. Gözler artık geride kalmış insanların yüzlerini arıyor. Yanlızlık duygusunun ağır perdesiyle örtülü geceler, geçmişin hayalleriyle doluyor. Artık her şey şu sözde ifadesini buluyor; geçmiş zaman olur ki hayali cihan eder."

Duygularımın zekatını dahi buraya dökemediğimi söyleyerek, başka kitaplarına yazacağım incelemeleriyle kendimi avutmayı düşünüyorum.

Mehmed Abi'sinin Okuma Etkinliğini düzenleyen,
yüreği kadar kendi de güzel Esra 'ya bir kez daha teşekkür ederim. İncelemeyi okumaya vakit ayırmış her birinize de, ayrı ayrı teşekkür ederim.

İlhan Berk ne de güzel demiş:
"Bu yükle öleceksin” dedim hamala “Ölüm kolay sen umuttan haber ver” dedi “Umut varsa dünyayı vur sırtıma”

Fakat şimdi bu umudun sömürüldüğü hatta bunun bile çok görüldüğü zamandayız...

Herkese sorgulamalı, farkındalıklı okumalar diliyorum.
Bir ses duyuluyor uzaktan, gelin bu sese kulak verelim.
https://youtu.be/faJZeD4TMFs
En sevdiğim seslerden biriyle başlamak istedim yazıma. Hüzünlü bir o kadar da yaşanmışlık kokan bir ses...

Dengbêjlerim!
Dilimin, kültürümün ve en çok da çocukluğumun masallarını süsleyen kadim ses ustalarım. Sizi seven, dinleyen insanların giderek azaldığı bir zamanda size derin bir hasret ve büyük bir aşkla sesleniyorum.Mevsimlerin sizin sesinizle güzelleştiği diyarlara götürün beni. Özlediğim seslere ulaştırın.

Sözün sıcaklığını yitirdiği bu zamanda, seslere ve onların anlattıklarına dair bu yolculukta;
Apê Qado, Evdalê Zeynikê, Alihan, Rıfatê Darê ve son olarak Ehmedê Fermanê Kiki karşılıyor beni. Oturuyorum ve dengbêjlerimin seslerine teslim oluyorum.
Peki dengbêj kimdir, neyi anlatır?
Anadilim Kürtçede deng sestir. Bêj ise sese biçim verendir, sesi söyleyendir. Sese ruh kazandıran, sesi canlı hale getirendir. Sesi meslek edinmiş usta, mekanı ses olmuş insandır.
Dengbêj, sese nefes ve yaşam verendir.
Dengbêj, sesi kelam, kelamı kılam, türkü haline getirendir.
Dengbêj, söyleyendir, anlatandır. s.(11)
Acının coğrafyasında yetişmiş bu ses ustaları, soğuk kış günlerinde insanların dertlerine ortak oluyor, köy köy dolaşıp mesleklerini icra ediyorlardı. Sesleri, çîrokları, destanları ve kelamlarından başka bir şeyleri yoktu. Gittikleri yerlerde onları davet eden zenginlerin yiyeceğinden ve giyeceğinden, ihtiyaçları olduğu kadar alıyorlardı. Evet onlar yoksuldular ama yürekleri cömertti. Gönül zenginlikleri seslerine yansımış, yalın, samimi, sıcak bir o kadar da bizdendiler.
Dengbêjler, bulundukları bölgenin kederini, acısını, hüznünü ve çaresizliğini anlatıyorlardı. Tüm kısıtlamalara, baskılara rağmen sesleriyle, anlattıklarıyla bir dili başka devirlere taşıdılar. Toplumun susmayan sesi, nefesi olmuşlardı.

Şimdi de benim çocukluğumun dengbêjlerine gidelim. Kışın 6 ay sürdüğü, karın yerden kalkmamak için direttiği o soğuk kış gecelerine. O zamanlarda amcamın bize anlattığı hikâye, masal ve destanlar bizim için sonsuz bir güzellikti. Saatlerce dinlerdik, amcam da bizim dinlediğimi görünce heyecanla anlatırdı. Bu anlattığı güzellikler sesler aracılığıyla bize ulaşırdı. Sesin güzelliğini daha çocukken amcamın bize anlattığı bu hikâyelerle tanımıştım. O zamanlar pek anlamazdım ama yine de dinlerdim. Annem bunları her dinlediğinde ağlardı. Neden ağladığını sorduğumda söylemezdi. Yıllar sonra bu sesleri dinlerken neden ağladığını kendim bulmuştum. Bu sesler bizim acılarımızı, çaresizliklerimizi, yaşam mücadelemizi anlatıyorlardı. Sanırım bu seslere bu yüzden bu kadar içten bağlıyım.

Siz de dengbêjlerin sesini duymak istiyorsanız, Mehmed abimin bu eşsiz denemesini mutlaka okuyun.
Yukarıda saydıklarım dışında sesiyle yüreğiyle bu geleneği sürdürmüş olan birkaç güzellik daha sayacağım;
Demir Ali, Mihemed Şêxo, Şakiro, Ayşe Şan, Meryem Xan, Arif Cizrewi ve Delîl Dîlanar.
Son olarak dinlemeye kıyamadığım bu hüzünlü aşk öyküsünü de buraya bırakıp köşeme çekiliyorum.
https://youtu.be/Eb5N-u4kiYU
Baz ile Kevok, çok iyi ve akıcıydı.
Her zaman, acaba bir sonraki sayfada ne olacak diye bir merak uyandıran bir kitap.
İçinde merakın olduğu kadar da, hüzün var, aşk var.
Renas'ın ölümü beni çok, ama çok derinden üzdü. Gözlerim dolu dolu o bölümü okudum, ve nerdeyse ağlayacaktım.
Jir, peki Jir'i sizde hiç merak ettiniz mı. Bu bölüm olmasa, diğer bölüm. Diğer bölüm olmasa bi sonraki bölüm çıkar diye, içinize bir his düştü mü? -ben hep çıkar diye daha dikkatli ve merakla okudum.
Bence bu kitap, bugüne kadar Dünya Nobel Ödüllerini alması gerekiyordu. Almaması büyük zayiyat...
Mehmed Uzun'un ilk romanı benim de yazarın ilk okuduğum kitabı oldu. Siteden bir arkadaş bu kitabı önermemişti, ama kitap evinde Sen'i bulduğum için, tereddüt etmeden aldım.

Kitapla ilgili okuduğum yorumlarda genelde ilk romanı olmasının da etkisiyle yazarın şu anda çok sevilmesinin sebebi olan üslûbunun burada çok da belirgin olmadığı söyleniyor; ancak ben şu haliyle bile oldukça güzel ve sade olduğunu düşünüyorum. Hiç de yeni yazmaya başlamış birisinin değil, yazmaya alışık, eli rahat bir yazarın kalemi bu, ve oldukça güzel.

Kitabı okurken beni rahatsız eden yerler oldu ve rahatsız olmaktan rahatsız oldum. 80 darbesi sonrası Diyarbakır Cezaevi'nde tutuklu bulunan insanların yaşadığı zulümler üzerinden kürt mücadelesi veya hareketi hakkında bir çok şey söylüyor kitap. Kitapta düşmanlar denen insanlar askerler veya polisler değil, aslında Türkler gibi geldi bana. Bu anlamda önyargılı okuduğum yerler oldu. Buna rağmen eser ilerledikçe ve amca'nın da anlatıma dahil edilmesiyle, hikâyeye dahil edilme biçimi çok iyi olmasa da Kürtlerle ilgili verilen bilgiler ve eserin derdini bu yumuşak, edebi dille anlatışı etkilenmemeyi imkânsız kılıyor, Türk olarak değil, haksızlığa zulme uğramış insanları ve bir halkın hikâyelerinden bir tanesini okuyan bir insan olduğumuzu düşünerek sanki daha rahat bir bakış açısı yakalayabiliyoruz. Elbette artık benim, sizin, başkalarının ne düşündüğü veya neyi neleri talep ettiğinin çok ötelerine taşınmış durumlar söz konusu. Ancak buraya sınırlarını ve tarzını bizim belirlediğimiz biçimlerde, isimlerde, kimliklerde ait olmayı istemeyen, ve anlaşılan bu itiraz ve ait olmama hissi ülkenin kuruluşuna, belki daha öncelerine dayanan insanların ne şekillerde susturulduğu, işkence yapmanın bir devletin geleneklerinden olup olmadığı, bir ülkenin veya devlet geleneğinin emir veya yasaklarına uymayarak kendisi ve kendi doğası ve özü olmayı istemek gibi gerçekler kitabın başından sonuna dek önümüze konuyor ve aslında şaşırtmıyor tabi, çünkü meşrulaştırmak, oyalamak, göz boyamak yerine yazar Kürtler açısından günlük hayatlarının bir parçası olan şiddeti anlatırken, kendi adıma konuşarak söylersem kimlik sorunu yaşamamış, bu anlamda ezilmemiş ve ayrı bir dil yurdunda yaşayan- amca'nın söylediği gibi, kendilerinin en çok darbe aldıkları yer - bizim gibi insanlara uzaklarda yaşanan bir ızdırap hissi veren herşeyi şu ânımızın, şimdimizin bir parçası yapıyor... Bizim, oradan olmayanların bilmesi, kabul etmesinin dışında kendi yolunu yürüyen bir itirazın söz konusu olduğu, biz istemesek ve kabul etmesek de kendi kendisi olmaya yürüyen bir itiraz ve red olduğu açıkça görülüyor eserde yaşanan herşeyin, zulmün; zira kitaptaki politik kişiler, Amca olsun, hoca olsun ve anlatıcımız olsun, bu durumu, yani bir başkası ve o başkasının ismi değil sadece Kürt olma durumunu çok çok güzel ortaya koyuyor. Politik anlamlarda bilgim eksik olduğu için doğru tespitler yapamam, söyleyemem muhakkak, ama edebiyat anlamında bu derdi dile getirmesi, bu derdi taşıyanları hikâyeleştirmesi, bu kültürü hikâyeye yedirişi anlamında eserin oldukça iyi bir eser olduğunu, dilin ve üslûbun kimbilir ne kıvama, kıvamlara ulaştığını görmek için yazarın öteki kitaplarını da okumak istediğimi söylemem gerek. Kürt edebiyatı için Mehmed Uzun'un önemini hepimiz biliyoruz. Okumayı düşünenlere gönül rahatlığıyla öneriyorum Sen'i.

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmed Uzun
Unvan:
Kürt Yazar, Şair
Doğum:
Siverek, Şanlıurfa, 1953
Ölüm:
Diyarbakır, Türkiye, 11 Ekim 2007
Mehmet Uzun (1953, Siverek - 11 Ekim 2007, Diyarbakır), Kürt yazar.

Hayatı

1977 yılından beri İsveç'te yaşayan Uzun, Kurmanci, Türkçe ve İsveççe yazdığı kitapları yirmiye yakın dilde yayınlandı. 1985 yılından bu yana romanlarını kaleme alan Uzun hakkında, Türkiye'de çok sayıda dava açıldı. 1981'de Türk vatandaşlığından atıldı ve 1992 yılına kadar Türkiye'ye gelemedi.

Uzun yıllar İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği yaptı. Ayrıca İsveç Pen Kulübü ve Uluslararası Pen Kulüp'te aktif çalıştı. İsveç ve Dünya Gazeteciler Birliği'nin de üyesi olan Uzun'un bugüne kadar çok sayıda Kürtçe roman yazdı.

Mehmed Uzun, "Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık" romanı ve "Nar Çiçekleri" adlı deneme kitabı ile ilgili olarak 2001 baharında yargılandı.

Yakalandığı mide kanseri nedeniyle uzun süre tedavi gören ünlü edebiyatçı, 11 Ekim 2007 günü Diyarbakır'da yaşamını yitirdi.

13 Ekim günü Diyarbakır Ulucami'de kılınan cenaze namazı ardından, cami önündeki kalabalığa sırasıyla Yaşar Kemal, Şerafettin Elçi,Ahmet Türk ve Osman Baydemir'in yaptığı konuşmaların ardından Mardinkapı Mezarlığı'na defnedildi.

Yazar istatistikleri

  • 1.185 okur beğendi.
  • 4.734 okur okudu.
  • 123 okur okuyor.
  • 2.331 okur okuyacak.
  • 42 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları