Mehmet Ali Ağaoğulları

Mehmet Ali Ağaoğulları

YazarÇevirmen
8.8/10
61 Kişi
·
169
Okunma
·
5
Beğeni
·
956
Gösterim
Adı:
Mehmet Ali Ağaoğulları
Unvan:
Yazar
Doğum:
Edirne, 1950
ı 1950 yılında Edirne'de doğdu. Saint-Joseph Erkek Lisesi'nden sonra Strazburg Institut de l'Etude Politique'i bitirdi (1973). Aynı yıl Paris'teki Sorbonne Üniversitesi'nde yüksek lisans çalışmalarına başladı. 1979'da aynı yerde Doctorat d'Etat (devlet doktorası) derecesini alan Ağaoğulları, siyasal teoriler bilim dalında 1987'de doçent, 1993'te de profesör oldu. 1980 yılından beri Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde "Siyasal Düşünceler Tarihi" dersleri vermektedir.
Platonik aşk yaygınlıkla cinsel arzulardan ya da karşılıktan arınmış, yani karşılık beklemeyen ya da karşılıksız aşk olarak kabul edilmesine karşın, bu pek de yerinde bir anlamlandırma sayılmaz. Bu anlam, eski bir ifadeyle, "birini seversin, birlikte olamazsın, aşk olur" ifadesiyle aynıdır. Sevilenin sevenden habersiz olduğu ya da sevene severek karşılık vermediği, sevenin sevilene yönelmek istemediği, reddettiği ya da yonelemedigi , dolasiyla şu ya da bu biçimde edimselleşememiş aşk ilişkileri ve aşk halleri Platonik aşk olarak nitelenmektedir. İkinci bir anlam bütünü ise tinsel aşkla ilgilidir. Kişi önce güzellik sahibi olarak bir başka kişiye aşık olur; sonra o kişinin güzelliğinin kendinden değil, kendi dışında daha büyük bir güzellikten pay almasından ibaret olduğunu fark eder ve aynı büyük güzellikten herkesin pay aldığını da aynı anda fark eder ya da bunun bilincine varır ve nihayet, pay alanın aşkı peşinden kosmaktansa, onun pay aldığının peşinden koşar ki bu "gerçek" aşktır ve bunun dinselleşmiş hali Tanrı aşkıdır. Platon, Şölen kitabında bu bağlamda şöyle der: "Bu dünyanın güzelliklerinden başlayacaksın, basamak basamak yüce güzelliğe yükseleceksin, bir güzel bedenden ikisine, ikisinden bütün güzel bedenlere, güzel bedenlerden güzel işlere, güzel işlerden güzel bilgilere, güzel bilgilerden de bir tek bilgiye varacaksın." Bunun bir adım ötesi ise Tanrı'nın bizatihi aşka kesmesi, her nesnel halin bir aşk haline dönüşmesidir ki bu durumda kişi, dünyaya karşı bütün sınırlılılardan, düzenlemelerden kurtulur. ; "Del'(i) olur dağlara düşer." Ünlü Leyla ile Mecnun söylencesi bunun örneklerinden biridir.
Değişim üzerine..
Heraklitos: "Aynı ırmağa iki kez giremeyiz; çünkü durmadan yeni sular akar gelir üzerimize..." Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.
Gerçek anlamda iyi insan ancak iyi bir yurttaştır; iyi bir yuttaş ise ancak iyi bir toplum tarafından koşullanır ki bunun açık anlamı da iyi bir devletin gerekliliğidir.
Siyasal hayatta saygın bir yeri olduğu halde, hemşehrileri kendisinden yasa yapmasını istediğinde, rejimin kötülüğü nedeniyle bu isteği geri çevirdiği gibi Artemis tapınağına çekilip çocuklarla oyun oynamayı tercih eder ve çevresinde toplananlara da "ne bakıyorsunuz lanet olasıcalar," deyip "böylesi aranıza katılıp devlet yönetmekten daha iyi değil mi?" diye yanıt verir.
İlk polisler az gelişkin şehirlerdi ve polis, içinde dağınık evlere ve küçük köylere dağılmış şehirlerden ibaret, baskın olarak tarım yerleşimleriydi.
127 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Yazar 16.yy düşünürü, aynı zamanda bir devlet memuru ve hepimizin tanıdığı Montaigne'nin kankisi. Hatta denemelerde de ondan sevgiyle ve özlemle bahseder Montaigne. Ne yazık ki otuzlu yaşlarında hayata veda ediyor. Eserinden de anlaşılıyor ki daha çok yaşasa bir çığır olabilirmiş.

Eser genel olarak deneme niteliği taşıyor. Eserin ana konusu : Hayvanlar bile özgürlüğünün elinden alınmasına dayanamazken (Ki insanda bir hayvandır) kuşlar kafelerinde durmadan inlerken, köpekler hırlarken, öküzler memnuniyetsiz sesler çıkarırken ; insan neden köle olur? Hem de gönüllü bir şekilde!

Yazar hiçbir siyasi tarzı savunmaz yalnızca yönetme ve yönetilme üzerinde durur. J. J Rousseau ile benzer görüşlere sahiptirler ancak Rousseau'nun E. de La Boetie 'den etkilenip etkilenmediği hakkında bir bilgi yoktur.

"Eğer siz vermediyseniz sizi gözetlediği bu kadar gözü nerden buldu?" diye sorar. Soruları uzun ve çarpıcıdır ve neden köleyim diye sorgulamanın artık çok geç olduğunu düşünüp kendinize benim gibi "Acaba ben nasıl bir köleyim?" diye sorarsınız. Zaten yazar da ilk kölelerden sonraki köleleri soyun devamına verilen toplumsal aşı olarak görür. Acaba bu zinciri ne zaman kıracağız?

Çok kısa ama çok dolu bir kitap. Dili acayip rahat, sitede de çok az okunmuş. Siyasetçiler, felsefeciler,sosyologlar,toplum bilimciler... Neredesiniz? Bu kitabı es geçmeyin.
127 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Eser 16. yüzyılda Fransız düşünür Etienne de La Boétie tarafından kaleme alınmış, yönetici yönetilen ilişkisinin özgürlük ve kulluk temelinde değerlendirilmeye ve açıklanmaya çalışıldığı bir yapıt. Yazar insanların neden özgürlüklerinden fedakarlık yaparak yöneticilerin emri altına girdiklerini açıklamaya çalışıyor, bunun sebeplerini araştırıyor. La Boétie devletin siyasi yapısını monarşi, oligarşi, aristokrasi, demokrasi gibi yönetim türlerine ayırmadan, insanların yaşadığı devletteki siyasi yönetimin şekli her ne olursa olsun bunları tiranlıkla özdeşleştirerek hepsini özgürlüğü kısıtlayan bir yapı olarak ele alıyor. Bu eserde anlatılmak istenen asıl konu tiranların savaş, baskı, işgal, zorbalık, zalimlikleri sonucu halkı köleleştirmesinden ziyade, bu tiranın egemenliği altında yaşayan halkın tiranı devirip, ortadan kaldırmaya gücü yeteceği halde bunu yapmamaları, ona uymayı zaruri görmeleri, bu kulluktan memnuniyet duymaları ve kendilerini bu şekilde özgür hissetmeleri. İyi okumalar diliyorum...
271 syf.
·21 günde·Puan vermedi
Kent Devletinden İmparatorluğa (#37262354) kitabı ile başlayan bu seri, devlet teorisinin ilerlemesini ele alıyor, Ağaoğulları serinin ilk kitabında Yunan kent örgütlenmelerinden başlangıç alıp, kent devleti yapılanmasının çözülmesine kadar olan kısmı, dönem düşünürlerinin genel felsefeleriyle birlikte açıklamıştı.

Bu kitapta ise Yunan kentlerinin Roma İmparatorluğu egemenliğine alınmasından başlayarak, Roma devletinin ayrılması, daha ilerisi de olmak üzere, 1200'lü yıllara kadar Batı uygarlıklarının genel siyasal örgütlenmelerini etkileyen düşünürleri, olayları inceliyor. Bu dönemde Ağaoğulları zorunlu olarak Hrıstiyanlığı ve öğretisini de incelemeye almış, Avrupa'daki düşünürlerin din ekseninde şekillenen düşüncelerini işlemiş.

Hrıstiyanlığın Avrupa'da yayılmasını iki siyasal düzlemde incelemiş yazar, Hrıstiyanlığın içinde doğduğu, Roma İmparatorluğu dönemi ve Roma İmparatorluğunun yıkılmasıyla oluşan Krallıklar ve feodaller dönemi. Tabi bu yayılmada en etkin yapı Kilise ve Kilisenin iktidar kavgaları, dolayısıyla Kilisenin oluşturduğu düşün akımlarını da bize sunuyor yazar. Sonlarda ise artık modern dönemi müjdeleyen düşünürlerden, Kilisenin şu an resmi öğretisini oluşturan, Aquinum'lu Thomas'tan bahsetmiş Ağaoğulları.

Bu kitapla ilgili son olarak söylemek istediğim şey, siyasal gelişimi Batı uygarlıkları açısından inceliyor olsa da Müslümanlığı ve Doğu Uygarlığını kitapta fazla geri planda tutuyor olması. Sonuçta kitabın incelediği Ortaçağ dönemini derinden etkileyen Antik Yunan (Platon ve Aristo'nun eserleri özellikle) eserleri, Batıya (Latinceye) Arapça metin ve şerhler üzerinden aktarılmış, bundan bir etki olarak bahsedilse bile bence daha çok anlatılmalı çünkü uygarlıklar arası etkileşim de Ortaçağı sonlandıran ana nedenlerden birisi.
127 syf.
·2 günde·Puan vermedi
"Zaman ve mekan içinde değişen öznel kurallardan hareket ederek siyasetin nasıl olması gerektiğini saptamaya yönelmek, siyasetin ne olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesidir."


Söylev gibi söylev'in tam yazım tarihi verilemiyor olsa da 1546-48 yılları arasında yazılıp 1553'te ise ciddi düzenleme ve eklemelere gidildiği fikri bir takım tarihi kanıtlar içeriyor dolayısıyla doğru kabul etme eğilimindeyim. bununla birlikte bu tarihler, boetie'nin kitabı 16-18 yaş aralığında yazdığını da iddia eder durumda. bildiğim kadarıyla bu yaşlarda yazıldığını söyleyen montaigne'dir. montaigne'nin boetie'yi koruma isteğinde olduğu söylenir zira bunlar kanka gibi, best friend forever gibiler. boetie'nin düşünceleri de otoriteye düstursuzca dil uzatır durumda olduğundan montaigne bunu "bir gençlik hatası olarak göstermeye çalışmıştır" denir. eğer montaigne kankasını korumak istemiş ise buna şaşırmam ama küçük yaşta yazılmış olması da daha fazla şaşırtıcı değil.

Kendisi gibi danışman olan montaigne ile meslek vesilesi ile tanışırlar. Boetie, bordeaux parlementosundaki görevini yaşamının sonuna kadar sürdürür. bu belki de yaşamının 32-33 yıl gibi kısa bir zaman olmasından kaynaklıdır. varlıklı bir ailenin iyi eğitimli oğlu olan boetie'nin söylev'deki düşünceleri eylem boyutuna ulaşmamıştır. böyle bir niyeti de yoktur. yansıttığı düşüncelere baktığımızda anarşist eğilimler görüldüğü halde "bu düzen kötüdür ama bu geri zekalı insanlarla eskiye dönemeyiz" tavrı bir anarşistten çok elitiste yaraşır.

boetie'ye göre "toplum devletten bağımsız düşünülebilir". başka türlü dendikte, devletsiz toplum mümkündür. İnsanların toplum olma yolundaki ilerleyişi doğal bir devlet olgusunu doğurmamıştır. İlk toplumlar devletsizdir ve devletsiz kalabilirler-miş-tir. Bununla birlikte devletli toplumdan devletsiz topluma geçilemeyeceğini de umutsuzluk ve hüzünle belirterek bir hayalperest olmadığını kanıtlar.

Reddettiği "otoriteye itaat" sadece siyasi alanı kapsar, dini düşünceyi bunun dışında tutar. aile büyüklerine gösterilecek itaati ise kutsal sayar. Dolayısıyla eğilimi birçok noktada anarşizmden ayrılır lakin kullandığı dilin tam bir anarşist dili olduğu söylenebilir. bu dil, olgun olmayan insanın olgunlaşmamış düşüncelerini ifade şekli olarak algılanmaya yatkındır ki bu fikri paylaşıyorum. bu durum beni hume'dan bir alıntı yapmaya sevk ediyor. gidip tam cümle neydi diye bakarak yazımın akışını sekteye uğratmak istemediğimden aklımda kaldığı şekliyle "çok sert konuştuysam ukala ve skolastik sanılırım, çok basit ve boş konuştuğumda da ahlaksızlık ve terbiyesizlik ile suçlanırım" minvalindeydi. tabii bu alıntıyla botie'nin göründüğünden çok daha derin olduğunu söylemiyorum; bu dil, var olanı olduğundan az gösterir diyorum.
458 syf.
·34 günde·9/10
Kitabı Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Genel Kamu Hukuku dersi öneri kitapları listesinde görmüştüm. Benim için devlet denilen organizasyonun serüvenini takip eden bir seri ilgi çekici geldi. Seriyi Ağaoğulları beş cilt olarak tasarlamış, diğer kitapları da okumak istiyorum ama burada onlardan bahsedecek değilim.

Kitap, devleti Yunan, Batı felsefesini odak alarak inceliyor, bunun nedeni olarak ise, Yunanlıların bir savunusu var, Doğu'nun pratik aklının, Batı'nın ise kuramsal aklının geliştiğini, Doğudaki seçkinlerin parayı ve ticareti sevdiklerini bu yüzden çıkarcı olduklarını, Batıda ise seçkinlerin felsefeye yöneldiğini söylüyorlar. Bu savununun yanına bir de günümüz Batı dünyasının temellerini oluşturan Antik Yunan devlet anlayışının (ve kısaca genel felsefesinin) odak alınması biraz da her zaman rağbet edilen bir akım olmasından kaynaklı olmasını sayabilirim.

İlerleyişi açıklayacak olursam kitap öncelikle devlet, siyaset felsefelerinin Antik Yunan'da ön ayağı olan doğa felsefesini ele alarak başlıyor daha sonra bu alandaki okulları açıklayıp, Sokrates, Platon ve Aristoteles ile Epikürcü ve Stoacı felsefelerin incelemesini yapıyor. Kitabı okumanım faydalarından birisi size devlet, toplumbilim, siyaset ve felsefe alanında bir sürü okunacak esere işaret etmesi.

Kitabı okumanın asıl sağlayacağı fayda ise günümüz kurumsal yapılarının teorik temellerinin Antik Yunan'da nasıl işlendiğini görebilmeyi sağlıyor. Bunun yanında verilen genel felsefe bilgileri de düşünürlerin siyasal öğretilerinin daha kolay anlaşılmasını sağlıyor, umarım serinin ileri kitapları da beni bu kadar memnun ederler.

Dokuz puan vermemin nedeni ise yazarın bazı alanlarda kendi düşüncelerinden çok alıntılarla açıklama yapma yoluna gitmesi ve bu durumda alışılan üslubun birden kopmasıyla anlamayı güçleştiren bir durum oluşması.
280 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Ağaoğulları, bazen başka hocalarla birlikte (Levent Köker, Cemal Bali Akal...) bazen kendi başına, devlet teorisinin Batı dünyasındaki gelişimini anlatıyor. Bu seride başarılı bulduğum ve eleştirdiğim yönler var. İlk olarak, Ağaoğulları'nın bizzat okuyup kendi ilgilendiği yazarlar üzerine açıklayıcı ve kapsamlı yorumları var ve bu kitapların olumlu yönlerinden, ayrıca diğer siyasal bilimler hocalarına bulunduğu atıfların yerinde ve açıklayıcı olmasının da kitapları okurken bana yön gösterici ve faydalı olduğunu söyleyebilirim. Ancak bizzat okumadığı bazı siyasi teorisyenleri yorumlarken diğer siyasal bilimcilere yaptığı atıflarda konu bütünlüğü parçalanıyor, bu da bu serinin eleştirebileceğim yönü.

Ağaoğulları, Köker ile birlikte bu kitapta, Avrupa kıtasından Yeni Dünya'yı görüş, mutlak Krallıkların zirvesi ve din olgusunun iktidardan ayrıştırılması ya da ona içkin hale getirilmesini bir panorama şeklinde seriyor gözler önüne. Fransa'da Cumhuriyetin Altı Kitabı ile monarkın kristal yapısını teorize eden Bodin, ardından Yeni Dünya'yı keşifle Avrupa kıtasına getirilen tonlarca altın, gümüş, değerli maden, bu sırada, Afrika kıtasından götürülerek köle edilen siyahiler, kazanan devlet İspanya ve düşünsel yaşamı, İngiltere'nin iç çekişmeleri ve İspanya ile olan gerilimi, Ölümsüz Tanrı Leviathan'ın teorisyeni Hobbes ile son buluyor kitap, Hobbes, insan insanın kurdudur demesinin yanında, devleti, "insanı, insanın Tanrısı yapan mekanizma" olarak ortaya koyuyor Hobbes.
318 syf.
·28 günde·Puan vermedi
Ağaoğulları, siyasal düşünce tarihinin bugün Batılı olarak anılan, Hrıstiyan devletlerdeki gelişimini anlatıyor, bu kitap serinin üçüncü kitabı, anlatıyor derken, dönem içerisinde takipçi bulan veya daha sonraları önem kazanan bazı düşünürlerin felsefelerini aktararak yorumluyor. Bunu yaparken yaptığı seçimler, olguları ve kavramları anlamaya yardımcı olmasının yanında devlet teorisiyle gelişip, kullanılagelen bazı kavramları ve önkabulleri titizlikle temizliyor.

Bu serinin bir diğer beğendiğim yanı, gerek özenle hazırlanmış kaynakçası ve bölüm yardımcı kaynakları, gerekse düşünürlerin temel metinlerine, Türkçe ve orijinal dillerde, şevklendirici bir şekilde atıfta bulunulması, bu şekilde Ağaoğulları'nın yorumlarından da öte, Batıdaki yazarların yorumlarına konuyla ilgili başvurulabileceği gibi orijinal metinleri de okumak için insana istek kazandırıyor.

Biraz da içerikten bahsedecek olursam, iktidar olgusunun, dağılmışlıktan, nasıl Kral elinde toplandığına, bunun yansımalarının ve itkilerinin nasıl şekillendiklerine ve bozulmalara işaret ediyor. İtalyan Machiavelli, Alman reformcu Luther, Münzer, İsveçli reformcu Calvin, İngiliz More, düşüncelerinin yanında Kilise düşünürleri diye adlandırabileceğim, dağınık çığır da bir yandan ilerliyor. Tabi aslında her ne kadar bu isimler de Kilise etrafında düşünlere sahip olsalar da ayrılan yönleri onların artık Kilise için değil, devlet, insan veya yeni Kilise için düşünmeleri yani aslında burda ikili bir kırılma dönemi var, Roma Kilisesi'nden Milli Kiliselerin ayrılması, Kral iktidarının ayrımlanması.
684 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Batı aydınlanma nasıl gerçekleşti yada bu gelişmenin kaynağı nedir düşünce yumağı nasıl oldu bu soruların cevabını hemen hemen hepsine cevap verebilecek nitelikte bir kitap.Bu kadar bilgiyi sıkmadan anlatması ve anlaşılır şekilde sunması ayrı bir zarafet.Hangi bölümü okursanız okuyun hangi statüde olursanız olun size hitap edecektir diye düşünüyorum.
271 syf.
·8/10
Siyasi Düşünceler Tarihi serisinde, Kent Devletinden İmparatorluğa adlı ilk kitapta Antik Yunan düşüncesi incelendikten sonra yazarlar Ağaoğulları ve Köker, bu kitapta özellikle Roma siyasal düşüncesi, Orta çağda Hıristiyanlık ve kilise ile feodal toplum düzeni üzerinde duruyor.

İlk bölümde Roma Siyasal Düşüncesi başlığı altında Roma'nın kuruluşu, cumhuriyet dönemi, imparatorluğa geçiş ve imparatorluk dönemleri anlatılıyor. Roma'nın cumhuriyet döneminde görülecek önemli flozof Polybios karşımıza çıkıyor. Geçiş döneminde ise Cicero ve onun doğal hukuk kuramı, Roma'nın evrenselliği, devlet anlayışı ve karma anayasa kuramı inceleniyor. İmparatorluk döneminde de Stoacı felsefenin ve Seneca'nın etkileri üzerinde duruluyor. Bu önemli kişilikler yanında dönemin başka hukukçularının da görüşleri aktarılmış.

Roma siyasal düşüncesinde ideolojinin etkileri Roma tarihi ile bütünlük oluşturacak şekilde aktarılmış. Roma'nın bu iki yönetim tipine (cumhuriyet ve imparatorluk) nasıl geçtiği, o sıralarda devlet kurumlarının neler olduğu ve bunların işlevlerinin neler olduğunun yanı sıra devletin başında olanların da yaptıklarından bahsediliyor.

İkinci bölümde Roma'nın çöküşünün yaşandığı sıralar yükselen Hıristiyanlık dini ve onun getirdiği kurumların gelişimi anlatılıyor. Hıristiyanlığın doğuşu ve Paulus ile başlayan yayılmanın Roma içinde kurumlaşmasına dek olan süreci anlatılıyor.

Ayrıca Hrıstiyanlığın, ilk başta yasaklanıp zulmetmeye varan uygulamalardan sonra Constantinus'un 313 yılında Hıristiyan olması ve I. Theodosius'un 392'de Hıristiyanlığı devlet dini haline getirmesinden sonraki gelişme ile kilisenin bir devlet kurumu olması anlatılıyor.

Ve yine bu bölümde kilisenin kurum olarak özerklik kazanmasından sonra devlet işleriyle ve dünyevi işlerle olan tutumu için temel hazırlanması anlatılıyor. Bu temel arayışı Patristik Düşünce olarak inceleniyor ve Patristik Düşünce'nin en önemli ismi olan Augustinus'un yaşamı, yapıtları ile din ve ahlak sorunlarıyla toplum ve siyaset felsefesi anlatılmış.

Üçüncü bölümde ise Roma'nın yıkılmasının ardından doğan boşluğun yerine Batı Avrupa'daki yeni düzen olan feodal sistemden bahsediliyor. Fakat burada bahsedildiği şekliyle feodal sistem benim için pek yeterli değildi. Eğer ayrıca feodal düzeni incelemek isterseniz öneri olarak Leo Huberman'ın Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla isimli kitabını öneriyorum. Hem dili oldukça anlaşılır hem de sadece feodalite değil feodaliteden geçişi de anlatıyor.

Feodal ilişkinin öğeleri, Kral - Papa ilişkisi, siyasal düşünce gibi başlıklara ek olarak Avrupa Birliği dersinde de adını duyduğum Charlemagne ve onun imparatorluğu canlandırma çabası da anlatılıyor (Pax Romana - Roma Barışı).

Üçüncü bölümde son olarak İki Kılıç Kuramı'ndan sonra Salisburyli John ve Aquinumlu Thomas anlatılıyor. Salisburyli John için önemli olan kavramlar organizma olarak toplum ve tiranlık sorunu. Tabii ki onun için daha fazla şeyler de var fakat bu ikisi ana unsur. Aquinumlu Thomas ise Aristotelesçi Devrim üst başlığında geniş bir yer buluyor. Aquinumlu Thomas için akıl ve vahiy, inanç ve bilgi sorunları önemli. Kendi dönemine dek olan Platoncu öğretiye karşı Aristoteles'i öne çıkarmış ve kendi döneminin şartlarında yorumlayarak geçiş sürecinde bir köprü niteliği görmüştür. Ayrıca Thomas öldükten sonra kilisenin en önemli kişisi sayılmış olduğunu da ekleyelim.

Aslında incelememde başlıkları yazmaktan çok içeriklerini tartışarak yazmayı düşünmüştüm ama sadece bir bölüm için buraya dek yazdıklarım kadar bir yazı olacağını görünce bundan vazgeçtim. Okurlar bölümlerde geçen düşünceleri zamanın şartları altında değerlendirerek yargılama yapabilirler. Fakat Roma dönemi için benim burada vurgulamak istediğim bir nokta meşruluk sorunu olacak. Okuyanlar görecektir ki çeşitli zamanlarda çeşitli anlayışlar bazı kişilerin akıl yürütmesi ve iktidarın bunları uygulaması onları meşru kılmış gibi görünmektedir. Özellikle çok farklı anlayışların meşru kılınma çabası bunu gösteren bir özellik oluyor. Bu noktayı da ayrıca belirrtikten sonra iyi okumalar diliyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmet Ali Ağaoğulları
Unvan:
Yazar
Doğum:
Edirne, 1950
ı 1950 yılında Edirne'de doğdu. Saint-Joseph Erkek Lisesi'nden sonra Strazburg Institut de l'Etude Politique'i bitirdi (1973). Aynı yıl Paris'teki Sorbonne Üniversitesi'nde yüksek lisans çalışmalarına başladı. 1979'da aynı yerde Doctorat d'Etat (devlet doktorası) derecesini alan Ağaoğulları, siyasal teoriler bilim dalında 1987'de doçent, 1993'te de profesör oldu. 1980 yılından beri Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde "Siyasal Düşünceler Tarihi" dersleri vermektedir.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 169 okur okudu.
  • 18 okur okuyor.
  • 161 okur okuyacak.
  • 3 okur yarım bıraktı.