Mehmet Ali Kılıçbay

Mehmet Ali Kılıçbay

YazarÇevirmen
8.9/10
215 Kişi
·
731
Okunma
·
7
Beğeni
·
695
Gösterim
Adı:
Mehmet Ali Kılıçbay
Unvan:
Akademisyen,Yazar, Gazeteci
Doğum:
Ankara, 1945
1945 yılında Ankara’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni ve Ankara Üniversitesi SBF’yi bitirdi, iktisat doktorası yaptı. Gazi Üniversitesi İİBF İktisat bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen, gazetelerde haftalık yazılar yazıyor.
Osmanlı’da özgür insan yoktur, çünkü zilullah (Tanrı’nın gölgesi) olan padişah, reayanın (tüm üretici sınıflar) sahibidir.

Bu durumda özgür olmayanların veya özgürlüklerini kazananların başvuracakları bir özgürlük küresi bulunmadığı için, siyasal toplum dar, cılız olarak kalmaktadır. Yani taleplerin yöneleceği bir alan oluşturamamaktadır. Oysa, Batı toplumunda özgürlük mücadelesi siyasal toplumun genişletilmesi mücadelesi olmuş ve demokrasi teori ve pratiği bu mücadelelerden kaynaklanmıştır
İnsanlarımızın hemen hepsi, ama özellikle iktisat ve siyaset bilimi okumuş olanlar ve okuyanlar tek bir gelişme türü olduğuna, Batı’nın bu süreçte başı çektiğine, daha önde olduğuna Türkiye ile genel olarak Doğu’nun da sonuçta geri kalmakla beraber, aynı yolu katedeceklerine inanmışlardır. Hal böyle olunca geçmişin anlaşılması da sakatlanmakta ve Türkiye tarihi ile Batı tarihi arasındaki temel farklar olarak değil de, mesafe farkları olarak algılanmaktadır
Kapitalizm çoğu zaman sanıldığının aksine, kentlerden değil de, kırlardan yola çıkmıştır. Kapitalizmin özünü oluşturan belirsiz bir pazar ve tüketici kitlesi için üretim yapılması, yani arz cephesinin önceliği, sipariş üzerine üretim yapan lonca sistemiyle, yani talep cephesinin önceliğiyle zıtlaşmaktadır. Ama kentler loncaların (guild) denetiminde olduğu için, mütesebbis kapitalist tüccar, kapitalist sistemin ortaya çıkışında son derece önemli bir role sahip olan putting-out (dışa iş verme) sistemini kırsal dünyada uygulamış ve kapitalizm bu sistemin yerleşmesiyle zafer kazanmiş, sonradan kentleri ve kentsel üretimleri de ele geçirmiştir.
Kırdan çıkmak, Osmanlı toplumunda insanları özgürleştirmemektedir, çünkü raiyet olma, yani padişahın sürüsüne mensup olma statüsünden kurtulmak, istisnalar dışında olanaksızdır
Oysa, soylu çağrıştırdiğı tüm anlamların yanı sıra, esas olarak özgür insanı ifade eden bir terimdir. Batı kavrayışları içinde özgür insan, toplumdaki konumunu ve mal varlığını devlet içindeki yerine borçlu olmayan kimse demektir;

Batı’da servet ve kimliğini devlete borçlu olan memurlar genellikle köle veya serfler olurlarken, aynı nitelikleri kendi olanak ve oluşumlarıyla, devlet gücüne dayanmadan elde etmiş olan soylular (özgürler) zaman zaman devlete hizmet etmeye karar verdiklerinde, bunu memur olarak değil de, lütuf olarak yapmişlardır. Kısaca vurgulamak gerekirse, Batı uygarlığında soylu; köle veya serfin zıddında yer alan özgür kişinin prototipidir. İşte insanların Batılı anlamda özgür olmaları demek, soylulara ait ayrıcalıkları paylaşır hale gelmeleri olduğu kadar, varoluşlarını devlet dışında da oluşturmaları demektir.
Kentlerin kendi güvenliklerini, özellikle feodal senyörlere ve bazen de krala karşı koruma ihtiyaçları yurttaş ordularının doğmasına yol açmıştır. Bunun yanı sıra polis örgütü, mahkemeler kurulmuş ve ceza yasaları çıkartılmıştır. Ayrıca, dolaylı ve dolaysız vergiler de konularak, tahsil edilmiştir. Büyük kentler kendi paralarını basmışlardır.
Hissedilen başka bir şey de yenilgi psikozudur. Doğu itiraf etse de etmese de kendini Batı karşısında hep yenik ve ezik görmektedir. Kökü at Haçlı seferlerine, hatta Roma’nın doğusu ile batısının ayrılmasına kadar geri götürülebilecek olan bu Batı karşısında yenik ve ezik Doğu imgesi, bu coğrafyanın insanları tarafından mutlaka hissedilmekte ve Batı’ya bakış bir kin gözlüğünden ibaret olmaktadır.
Azgelişmişlik gelişerek aşılacak bir safha olarak algılanmaktadır. Daha açık bir ifadeyle, gelişmiş ülkeler, azgelişmiş ülkelerin “gelecek programı” dır. Gelişme süreklidir ve azgelişmişler de bir gün gelişmiş hale geleceklerdir. Ama gerçeği söylemek gerekirse, bu ne yazık ki bir arınma ayininden ibarettir.
Osmanlı siyasal toplumu son derece dar olduğundan, insanların bu mirileşmiş mülkler üzerinde söz hakları yoktur. Öte yandan Osmanlı menkul mülkiyetlere karşı da çoğu zaman tahammüsüz olmuştur. Siyaseten katledilen devletlûların mallarının müsaderesinin kazandığı boyut, Osmanlı’da ticari sermayenin cılızlığının nedenlerinden biri olarak görülmektedir. Ama asıl önemli husus, mülkiyetin devlete mensubiyetten kaynaklanan bir özellik olarak görülmesi, bunun kişisel haklarla herhangi bir bağlantısının olabileceğinin akla getirilmemesidir.

Bat'da yasalar, "kentsel devrim" adını verdiğimiz kentsel özerklik hareketinden sonra, seçilmiş temsilciler aracılığıyla konulur hale gelmiştir. Osmanlı’da ise tek yasa koyucu padişahtır ve yetkisini sınırlayan herhangi bir otorite yoktur
Egzotizmin Batılının gözünde ône çıkmasıyla birlikte, Osmanlı kıyafetleri, ev eşyaları, mutfak ve benzeri alanlarda Batı'dan farklılaşan öğeler vurgulu bir şekilde öne çıkartılmıştır. Türk kahvesinin, türbanın, odalığın, yoğurdun öne çıkartılması, bir süre sonra, Osmanlı kültürünün yalnızca bunlardan ibaret olduğu yanılgısını yaratacaktır. Hem Batılılar hem de Osmanlılar kendilerini bu yanılgıdan çoğu zaman kurtaramayarak, benzemezlik unsurlarını bir kültürün esas öğeleri olarak görme noktasında kimlik tanımlama çabasına girişeceklerdir. Doğu toplumlarının bu konumda içine düştüğü tuzak o kadar açık ve gülünçtür ki, görmesini bilen herhangi birinin fark etmemesi olanaksızdır.
357 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Muhteşem bir bilgi hazinesi. Tamamen o dönemi yaşayan ve adlarına Vakanüvis denilen (yani günün olaylarını yazarak zapt altına alan ) resmi görevlilerin, günümüze kadar gelen notlarından yararlanılarak yazılmış ,müthiş derecede akıcılığı olan harika bir tarih kitabı.

Kitapta , iki yüz yıl süren Haçlı seferleri sırasında bölgede yaşananlar tamamen Müslümanların tarafından bakılarak anlatılmaktadır. Olayların tamamı bizzat görgü tanıkları olan vakanüvislerin yazdıklarından derlenerek anlatıldığından dolayı neredeyse noktası virgülüne kadar gerçek olma özelliği taşımaktadır. Haçlıların gelişlerinin ilk haber alınmasından itibaren bölge insanının nasıl bir ruh hali içerisine girdiği, nasıl bir beklentilerin oluştuğu ve nelerin yaşandığı çok açık bir şekilde aktarılmaktadır.

Kitap, her ne kadar Frenklerle olan savaşlara öncelikle yer verse de, ağırlıklı olarak bölgedeki Müslümanların kendi iç çatışmalarını ve iktidar kavgalarını çok daha fazla ön plana çıkararak anlatmaktadır.

Yaklaşık bir ay kadar önce okuduğum Thomas Asbridge'in yazdığı ''Haçlı Seferleri'' isimli kitapta (Haçlı Seferleri ) ise tamamen olaylar Hıristiyanların bakış açısıyla anlatılmaktaydı. Bölgedeki Müslümanların kendi aralarındaki çatışmalar ise derinlemesine değil de kısa ve öz olarak anlatılarak geçilmekteydi. Oysa Hıristiyan dünyasındaki tüm olaylar çok ayrıntılı bir şekilde aktarılmaktaydı.

Bütün bunlar göz önüne alındığında ben her iki kitabın da birbirini tamamlar özellikte olduğu kanaatindeyim. Ortak anlatılan olaylarda, her iki kitapta da çok büyük farklılıklar göze çarpmamaktadır. Sadece tarafların karşı tarafta yaşananlar konusunda bilgi eksikliğinden kaynaklanan yazılamamış bölümler mevcuttur.

Bana göre, dünyanın en lanetli bölgesi olan bu yerde yaşanan ve iki yüz yıl süren bu vahşeti, her iki tarafta objektif bir şekilde yazarak bizlere insanlık dersi vermişlerdir.

Ben bu kitabı da, tarihe karşı ilgisi olanlar , o dönemde yaşananları merak edip öğrenmek isteyenler başta olmak üzere herkesin okuması gereken muhteşem bir kitap olarak değerlendiriyorum.
445 syf.
·15 günde·8/10
Merhaba 1000k üyeleri...
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki; benim incelemem içerik hakkında olmaktan ziyade bu kitabın ben de bıraktığı duygulardan ibaret olacaktır.Felsefe mezunu bir hapishane çalışanı olarak bu kitabı okumak benim için çok önemliydi.Kitabı görür görmez kendi işime ve akademik kariyerime çok şey katacağını anladım.Bulabildiğim her fırsatta elime aldım.Bir yandan çalıştığım için düzensiz zaman aralıklarıyla okudum.Buna rağmen çoğu felsefe kitaplarını okurken yaşadığım odaklanamama sorunu olmadı.Kitabın dili gayet anlaşılırdı.Beni öyle güzel yakaladı ki Foucault , kendimi mesleğimi sorgularken buldum.Hapishanenin iç dünyasında yolculuğa çıkmak isteyenler; Michael Foucault gibi 'sadece düşünmekle kalmayıp eyleme geçen ' bir filozofun trenini kaçırmamalılar...Hepinize iyi okumalar :) Not: Gardiyan değilim İnfaz ve Koruma Memuru'yum..Bu konuda herkesle anlaşalım.30 yıla aşkın bu sıfat kullanılıyor..Teşekkürler ...
445 syf.
·26 günde·Beğendi·9/10
Michel Foucault fransız filozof hapishanenin doğuşu adlı eserini sadece fransa sistemini ele alarak yazmış.Bunun nedeni konunun çok fazla geniş dallı Budaklı olmasi daha anlaşılır sade kılmak istemiştir.Ve bunu çok yalın ve sade bir dille bize sunmuş.
Hapishanenin doğuşunu 3 farklı bölümde ele almakta Foucault.
1.azap
2.ceza
3.hapishane
Azap özellikle okuduğunuz da insanlığın bedeni üzerinde neler yapıldığını ve ne kadar ileri gidilebileceğini gözler önüne seriyor.Bu azap süreci halka mal edilecek şekilde meydanlarda tiyatral bir şekilde sergileniyor.
Mahkuma en uç acıyı vermek yavaş yavaş yavaş öldürmek kutsallaştırılmıştır.Mahkumun bu dünyada çektiği acı öbür dünyadaki acısını dindirecek ve tanrının huzuruna daha temiz çıkacaktır.
Bu olay şöyle açıklanıyor "tanrının ve insanın yargısının birleştirildiği an(azap cektirme)".
Evet insanlar tanrı adına yargılayabilir beden üzerinden oyunlar oynanabilir. Cellat iktidarın yargısını yerini getirir iktidar tanrının yargısını.Yani cellat ve iktidar bu olayda tamamen birer aractırlar tanrının yargıçlarıdırlar.
Ceza; azap çektirmelere karşı bir itiraz sonucu ortaya çıkmaya başlar.Gecikmiş bir çığlık gibi düşünelim.
Azap döneminde uygulanan tiranlığın farkına varılma yani.
Azap çektirmede iktidarın intikam alma güdüsü vardı.Burada ceza adaletinin artık ceza uygulaması var.ıslahatçılar tiranlığa karşı insanlık vurgusu üzerinde durmuşlardır."katillerin en beterine bile ceza verilirken onda en azından birşeye saygı duyulması gerekir, insanlığına. "
Evet azap süreci bitip ceza sürecine geçiliyor bedene yapılan işkence kısıtlanıyor. Ama bu sefer ruha yapılan işkence başlıyor .insan olgusu özgürlüğünü yitiriyor duvarlar başlıyor.
Hapishane; Islahatçılar bu süreçte sürekli yeni hapishane projeleri üzerinde çalışma yapmışlar.Zaten iktidarın nesnesi olan mahkum.Bu sefer iktidara ve ekonomisine nasıl daha yararlı olur.Bireyselletirme üzerinde çalışılır. Sürekli gözlem altında tutmak sabitleştirmek, onlardan en fazla zaman ve en fazla gücü çekip almak.Burada bireyler kodlanır kayıt altına alınır takibi yapılır.Çıktığinda verilen kimlik sabıka dediğimiz şey dışardaki insanlar ile ayni statüde olamaz fişlenir yani.Kısa süreli veya ömür boyu bir sürgüne maruz kalır.
Aynı şekilde hastanede hastalara, timarhanede deliler.Bütün toplum iktidarın gözlemi altındadır
Arka kapaktan;
Kendini one çıkaran iktidar, bireyin oluşmasını engellemiştir; oysa karanlıklara çekilen modern iktidar herkesi bireyselĺeştirmek istemektedir; Çünkü bireyselĺeştirmek, gözetim altında tutmak cezalandırmak, yani egemen olmak demektir.
İYİ OKUMALAR
445 syf.
·Beğendi·9/10
"MODERN İKTİDAR BÜYÜK GÖZALTIDIR!"

Gözaltı kavramından ne anlıyoruz, ya da ne sonuçlar doğurduğu hakkında bir fikri olan var mı? İşte bunun için en uygun kitap olarak önereceğim bu eseri biraz açıklama zorunluluğu hissettim kendimde.

Michel Foucault 20. Yy'ın en büyük beyinlerinden biri bana göre, kitabında bahsi geçen gözaltı şöyle açıklanabilir: İktidarlar insanları bireyselleştirip kayıt altında tutuyor, çünkü kayıt altında tutulan insanın yönetimi daha kolaydır ve yöneticilerin belirledikleri çizgileri aşmaları daha zordur. Toplum olarak yapılan bir eylemin cezası birey olarak yapılan bir eylemin cezasına göre daha azdır ve karşı koyulması daha güçtür. İktidarlar çocukları okullarla, hastaları hastaneyle, askerleri orduyla, suçluları ise hapishanelerle kuşatıp bireyselleştiriyorlar. Modern iktidarın silahı kişiyi bireyselleştirip kuşatmak ve istediği yaptırımı uygulamak.

Kitabın ana konuları şunlardır: Azap, Ceza, Disiplin ve Hapishane. Bu başlıklar altında bir çok farklı hapishanenin kayıtları incelenmiş, desteklemek için birçok fotoğrafları konulmuş ve olayın ciddiyetini kavramak için yaşanmış birçok ceza uygulaması kaynakları belirtilerek anlatılmıştır. Ve bunların hepsini tarihsel olarak ele almıştır Foucault. Şimdi başlıkları biraz inceleyelim:

Azap: Fransa'da halka açık yapılan idam gösterileri suçluyu suçundan caydırmadığı gibi cinayetin normalleştirilip insanların şiddeti normal bir şeymiş gibi beyinlerinde kazınmasına neden olmuştur. Kısacası insanlar üzerinde derin psikolojik bozukluklar meydana getirmiş, azap çektirme aletleri insanların zamanla ona alışması ve şiddeti normalleştirmeyi beraberinde getirmiştir. Suça karşı verilen ceza suçluyu çaydırmaktan çok bir şova dönüşmüştür. Cezanın insan zihnindeki yaptırımını unutup bu şova kapılarak eğlenceli bir gösteriden ileriye gidememiştir.

Ceza: "Cezalar ılımlı ve suçlarla orantılı olsun, ölüm cezası yalnızca cinayet işleyenlere verilsin..." Bu cezalardan sonra insanlar krallar ile karşı karşıya geliyor ve şu algı oluşuyordu insanlarda: " Kanın oluk gibi aktığını görmeye" alışan halk intikamın ancak kanla alınabileceğini düşünüyordu. Bu da toplum arasında huzursuzluğa neden oluyordu. Cellat halk ile yönetici arasında dişli görevini görüyor, hükümdar bunu ne kadar çevirirse o kadar kan akar ve bu uyumsuzluğa yol açar. Aslında halkın en cani suçlulara karşı bile ceza verilirken onun insan olduğunun unutulmaması gerektiğini istiyorlardı.

Disiplin: Burda disiplinin mihenk taşı olan askerlerden bahsedeceğiz. Çünkü askerler disiplinin vücut bulmuş hâlidir. Ama asıl araştırılması gereken şudur; bedenin her toplumda zorlamayla, baskıyla nasıl oluyor da onu sıkan iktidarın bir malı oluyordu? Bunu söyle açıklamak daha mantıklı olur diye düşünüyorum beden iktidarın halk üzerindeki yaptırımın şekillenen kalıbıdır! Ama disiplin tarihsel olarak öncelikle eylemin mekan içinde kategorize edilmesiyle başlar. Yani bir araya gelme ve konulan kurallar ışığında filizlenme...
Hayat sizden güçlülerin koyduğu kurallara uyma şeklinin adına disiplin denildiği bir kurumdur.

Son olarak Hapishane: "Duvarlar suçun cezasıdır ve tutuklama kendi mevcudiyetini karşına koyar!" Hapishane ortamında herkesin ceza soluduğu suçlu ya da suçsuz insanların kefaret ödediği yerdir. Bireyleri bedenleri üzerinden çalışmayla, itaat ce yararlı kılmak üzere oluşturulan aletler bütününün genel biçimidir. Hapishaneden çıkan bir bireyin denetim ve gözetimden bağımsız bırakıldıktan sonra yaşamına dönmesine, ona alışmasına ve toplum tarafindan yadırganmasında mahkûmun hala cezasını çektiği ve ondan kurtulamayacağı anlamına gelir. Hapishaneler insanların suç işlemesini engelleyemiyor, çünkü; "Herkesin herkese karşı gözü dönmüş bir durumdayız!" Foucault bu kavramların hepsini çok güzel bir biçimde dile getirip farklı kaynaklardan yararlanarak kitabını tarihsel bir incelemenin ışığında ve nesnellikten uzaklaşmadan kaleme almıştır.

Onun için yöneticiler ve iktidarlar toplumu kullanarak birbirinin aynı ve bireysele indirip hepsini kolaylıkla yönetebilecekleri insanlar haline gelene kadar mücadele ediyorlar. Temennimiz şudur, Farklı düşünebilen ve farklı olanı yadırgamayan kendi bilincinde ve aklı her türlü doğmalardan, baskılardan arınmış bir şekilde hareket edebilen nesiller oluşmasıdır. Buraya kadar incelemeyi okuyanlara teşekkür eder son olarak Foucault'nun sözüyle incelemeyi bitirmek istiyorum:

"NORMAL İNSAN KURGUDUR!"
357 syf.
·63 günde·8/10
Amin Maalouf'un bazı romanlarını severek okumuş birisi olarak, onun Ortadoğu coğrafyasına ne kadar hakim olduğunu az buçuk görmüştüm,fakat kendisinin tarihçi yönünün de bu kadar derin olduğunu bilmiyordum.Kitapta; bin yıl önce yaşanmış haçlı seferlerini tarih anlatıcıları aracılığıyla ve yorumlarla bizlere aktarmaya çalışmış. Kitapta beni yoran ya da hoşuma gitmeyen yön ise kendini tekrarlayan durumlar ya da olayların tekdüzeliği.Okumam biraz uzun sürdü ama yine de tecrübe etmeye değerdi.İyi okumalar...
357 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Bizans İmparatorluğu’nun 11.yüzyılın ikinci yarısından itibaren karşı karşıya kaldığı tehlikenin farkındalığıyla başlayan Avrupa akınları “Haçlı Seferleri”nin temelinde yer alıyor. Kuşkusuz Kudüs’ü ele geçirmek ve kudretli, yüce Müslümanları Ortadoğu’dan kovmak fikriyle beraber…
Avrupalıların dar bakış açısıyla yeterince kitap yazıldı, tarih zayıf akıllılar tarafından yalan yanlış ezberlendi. İşte bu kitabı benzerlerinden ayıran şey, ezberci tarihe bir karşı çıkış sergiliyor oluşu.
Amin Maalouf’un bu kitabını okuyun ki, Avrupalıların bakış açısı tarihi gerçekliği yansıtıyor mu, yoksa çoğu yalandan ibaret düşünceler yığını mı, anlayabilin.
Bir tarihi roman edasıyla yazılmış eseri soluğunuzu tutarak okuyacaksınız.
445 syf.
Foucault bu kitabı belli bir süreç halinde işlemiş.Yazar, İlkel ceza yöntemlerinden modernizme doğru yol alarak ana ve ara başlıklarla hapishanelerin kurulma aşamasını anlatmış.
Kitap, halkın önünde ağır işkencelere maruz bırakılan mahkumun,bedene azap çektirme örneğiyle başlar. Okurken bedenimin kasıldığını hissettim. Bir mahkumun bu şekilde öldürülüşünü izlemek ister miydim? Tabii ki hayır. Ancak modernizme geçilmeden önce suçu kanıtlansın ya da kanıtlanmasın ,suçlanan kişinin kişinin ağır işkencelere maruz bırakılması,iktidara güç gösterisi yapma fırsatı vermiştir.
Halka açık olarak yapılan azap çektirmeler daha sonra seyirlik unsur olmaktan çıkıp sadece bedenin tutuklanması durumuna dönmüş; insan bedenine uygulanan ceza insan ruhuna uygulanmaya başlanmış....
Sosyoloji temelli bu kitabın okunma aşaması zor, bol soru işaretli ve keyifliydi. Meraklısına tavsiyedir :)
357 syf.
·7/10
Arap tarihçiler gözünden haçlı seferlerini kaleme alması itibariyle müstesna bir eser. Haçlı seferleri döneminde İslam coğrafyasının içinde bulunduğu durumu gördüğünüzde ise üzülmemek elde değil.
"Frenkler kutsal kenti, kırk gün süren bir kuşatmanın ardından, H.492 yılının 22 Şaban'ında (15 Temmuz 1099), bir cuma günü ele geçirmişlerdi. Ne zaman bu konu açılsa muhacirler titremeye başlıyor ve zırhlar içinde, yalınkılıç sokaklara dağılan, erkekleri, kadınları ve çocukları boğazlayan, evleri yağmalayıp camileri talan eden o sarışın savaşçılar hala gözlerinin önündeymişçesine bakışları donuyor."
Devam etmeye başlayacağım bir yapıt. Sosyal alanlarda mı ihtisas görüyorsunuz ya da "ya ben neden kendimi kapana kısılmış hissediyorum, her şey sanki tek tip, ay mavi hap, ay yeni eycbio dizisi" gibi bir kafa karışıklığınız varsa, buyurun size iktidar-birey çatışmasının hem tarihsel hem felsefî bir dokümanı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmet Ali Kılıçbay
Unvan:
Akademisyen,Yazar, Gazeteci
Doğum:
Ankara, 1945
1945 yılında Ankara’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni ve Ankara Üniversitesi SBF’yi bitirdi, iktisat doktorası yaptı. Gazi Üniversitesi İİBF İktisat bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen, gazetelerde haftalık yazılar yazıyor.

Yazar istatistikleri

  • 7 okur beğendi.
  • 731 okur okudu.
  • 62 okur okuyor.
  • 1.736 okur okuyacak.
  • 47 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları