Mehmet Ali Kılıçbay

Mehmet Ali Kılıçbay

YazarÇevirmen
9.0/10
491 Kişi
·
1.875
Okunma
·
15
Beğeni
·
1.326
Gösterim
Adı:
Mehmet Ali Kılıçbay
Unvan:
Akademisyen,Yazar, Gazeteci
Doğum:
Ankara, 1945
1945 yılında Ankara’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni ve Ankara Üniversitesi SBF’yi bitirdi, iktisat doktorası yaptı. Gazi Üniversitesi İİBF İktisat bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen, gazetelerde haftalık yazılar yazıyor.
Osmanlı’da özgür insan yoktur, çünkü zilullah (Tanrı’nın gölgesi) olan padişah, reayanın (tüm üretici sınıflar) sahibidir.

Bu durumda özgür olmayanların veya özgürlüklerini kazananların başvuracakları bir özgürlük küresi bulunmadığı için, siyasal toplum dar, cılız olarak kalmaktadır. Yani taleplerin yöneleceği bir alan oluşturamamaktadır. Oysa, Batı toplumunda özgürlük mücadelesi siyasal toplumun genişletilmesi mücadelesi olmuş ve demokrasi teori ve pratiği bu mücadelelerden kaynaklanmıştır
İnsanlarımızın hemen hepsi, ama özellikle iktisat ve siyaset bilimi okumuş olanlar ve okuyanlar tek bir gelişme türü olduğuna, Batı’nın bu süreçte başı çektiğine, daha önde olduğuna Türkiye ile genel olarak Doğu’nun da sonuçta geri kalmakla beraber, aynı yolu katedeceklerine inanmışlardır. Hal böyle olunca geçmişin anlaşılması da sakatlanmakta ve Türkiye tarihi ile Batı tarihi arasındaki temel farklar olarak değil de, mesafe farkları olarak algılanmaktadır
Kapitalizm çoğu zaman sanıldığının aksine, kentlerden değil de, kırlardan yola çıkmıştır. Kapitalizmin özünü oluşturan belirsiz bir pazar ve tüketici kitlesi için üretim yapılması, yani arz cephesinin önceliği, sipariş üzerine üretim yapan lonca sistemiyle, yani talep cephesinin önceliğiyle zıtlaşmaktadır. Ama kentler loncaların (guild) denetiminde olduğu için, mütesebbis kapitalist tüccar, kapitalist sistemin ortaya çıkışında son derece önemli bir role sahip olan putting-out (dışa iş verme) sistemini kırsal dünyada uygulamış ve kapitalizm bu sistemin yerleşmesiyle zafer kazanmiş, sonradan kentleri ve kentsel üretimleri de ele geçirmiştir.
Kırdan çıkmak, Osmanlı toplumunda insanları özgürleştirmemektedir, çünkü raiyet olma, yani padişahın sürüsüne mensup olma statüsünden kurtulmak, istisnalar dışında olanaksızdır
Oysa, soylu çağrıştırdiğı tüm anlamların yanı sıra, esas olarak özgür insanı ifade eden bir terimdir. Batı kavrayışları içinde özgür insan, toplumdaki konumunu ve mal varlığını devlet içindeki yerine borçlu olmayan kimse demektir;

Batı’da servet ve kimliğini devlete borçlu olan memurlar genellikle köle veya serfler olurlarken, aynı nitelikleri kendi olanak ve oluşumlarıyla, devlet gücüne dayanmadan elde etmiş olan soylular (özgürler) zaman zaman devlete hizmet etmeye karar verdiklerinde, bunu memur olarak değil de, lütuf olarak yapmişlardır. Kısaca vurgulamak gerekirse, Batı uygarlığında soylu; köle veya serfin zıddında yer alan özgür kişinin prototipidir. İşte insanların Batılı anlamda özgür olmaları demek, soylulara ait ayrıcalıkları paylaşır hale gelmeleri olduğu kadar, varoluşlarını devlet dışında da oluşturmaları demektir.
Kentlerin kendi güvenliklerini, özellikle feodal senyörlere ve bazen de krala karşı koruma ihtiyaçları yurttaş ordularının doğmasına yol açmıştır. Bunun yanı sıra polis örgütü, mahkemeler kurulmuş ve ceza yasaları çıkartılmıştır. Ayrıca, dolaylı ve dolaysız vergiler de konularak, tahsil edilmiştir. Büyük kentler kendi paralarını basmışlardır.
Hissedilen başka bir şey de yenilgi psikozudur. Doğu itiraf etse de etmese de kendini Batı karşısında hep yenik ve ezik görmektedir. Kökü at Haçlı seferlerine, hatta Roma’nın doğusu ile batısının ayrılmasına kadar geri götürülebilecek olan bu Batı karşısında yenik ve ezik Doğu imgesi, bu coğrafyanın insanları tarafından mutlaka hissedilmekte ve Batı’ya bakış bir kin gözlüğünden ibaret olmaktadır.
Azgelişmişlik gelişerek aşılacak bir safha olarak algılanmaktadır. Daha açık bir ifadeyle, gelişmiş ülkeler, azgelişmiş ülkelerin “gelecek programı” dır. Gelişme süreklidir ve azgelişmişler de bir gün gelişmiş hale geleceklerdir. Ama gerçeği söylemek gerekirse, bu ne yazık ki bir arınma ayininden ibarettir.
Batı'da servet ve kimliğini devlete borçlu olan memurlar genellikle köle veya serfler olurlarken, aynı nitelikleri kendi olanak ve oluşumlarıyla, devlet gücüne dayanmadan elde etmiş olan soylular (özgürler) zaman zaman devlete hizmet etmeye karar verdiklerinde, bunu memur olarak değil de, lütuf olarak yapmışlardır. Kısaca vurgulamak gerekirse, Batı uygarlığında soylu; köle veya serfin zıddında yer alan özgür kişinin prototipidir. İşte insanların Batılı anlamda özgür olmaları demek, soylulara ait ayrıcalıkları paylaşır hale gelmeleri olduğu kadar, varoluşlarını devlet dışında da oluşturmaları demektir.
Bu tavırların sonucu olarak, Batı soylu/özgür adam karakterinde nitelenen siyasal toplumun genişlemesi şansına sahip olurken, Doğu böylesine bir sürecin olabileceğini hayal dahi edememiştir. çünkü, Osmanlı örneğinden hareketle söylersek, Dogu'da özgür insan yoktur, dolayısıyla siyasal toplum da son derece dardır. Osmanlı'da özgür insan yoktur, çünkü zillullah (Tanrının gölgesi) olan padişah, reayanın (tüm üretici sınıflar) sahibidir. Öte yandan, merkez ve taşra bürokrasisi padişahın kölelerinden (kapıkulu)
oluşmaktadır."
Osmanlı siyasal toplumu son derece dar olduğundan, insanların bu mirileşmiş mülkler üzerinde söz hakları yoktur. Öte yandan Osmanlı menkul mülkiyetlere karşı da çoğu zaman tahammüsüz olmuştur. Siyaseten katledilen devletlûların mallarının müsaderesinin kazandığı boyut, Osmanlı’da ticari sermayenin cılızlığının nedenlerinden biri olarak görülmektedir. Ama asıl önemli husus, mülkiyetin devlete mensubiyetten kaynaklanan bir özellik olarak görülmesi, bunun kişisel haklarla herhangi bir bağlantısının olabileceğinin akla getirilmemesidir.

Bat'da yasalar, "kentsel devrim" adını verdiğimiz kentsel özerklik hareketinden sonra, seçilmiş temsilciler aracılığıyla konulur hale gelmiştir. Osmanlı’da ise tek yasa koyucu padişahtır ve yetkisini sınırlayan herhangi bir otorite yoktur
445 syf.
·15 günde·8/10
Merhaba 1000k üyeleri...
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki; benim incelemem içerik hakkında olmaktan ziyade bu kitabın ben de bıraktığı duygulardan ibaret olacaktır.Felsefe mezunu bir hapishane çalışanı olarak bu kitabı okumak benim için çok önemliydi.Kitabı görür görmez kendi işime ve akademik kariyerime çok şey katacağını anladım.Bulabildiğim her fırsatta elime aldım.Bir yandan çalıştığım için düzensiz zaman aralıklarıyla okudum.Buna rağmen çoğu felsefe kitaplarını okurken yaşadığım odaklanamama sorunu olmadı.Kitabın dili gayet anlaşılırdı.Beni öyle güzel yakaladı ki Foucault , kendimi mesleğimi sorgularken buldum.Hapishanenin iç dünyasında yolculuğa çıkmak isteyenler; Michael Foucault gibi 'sadece düşünmekle kalmayıp eyleme geçen ' bir filozofun trenini kaçırmamalılar...Hepinize iyi okumalar :) Not: Gardiyan değilim İnfaz ve Koruma Memuru'yum..Bu konuda herkesle anlaşalım.30 yıla aşkın bu sıfat kullanılıyor..Teşekkürler ...
357 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Muhteşem bir bilgi hazinesi. Tamamen o dönemi yaşayan ve adlarına Vakanüvis denilen (yani günün olaylarını yazarak zapt altına alan ) resmi görevlilerin, günümüze kadar gelen notlarından yararlanılarak yazılmış ,müthiş derecede akıcılığı olan harika bir tarih kitabı.

Kitapta , iki yüz yıl süren Haçlı seferleri sırasında bölgede yaşananlar tamamen Müslümanların tarafından bakılarak anlatılmaktadır. Olayların tamamı bizzat görgü tanıkları olan vakanüvislerin yazdıklarından derlenerek anlatıldığından dolayı neredeyse noktası virgülüne kadar gerçek olma özelliği taşımaktadır. Haçlıların gelişlerinin ilk haber alınmasından itibaren bölge insanının nasıl bir ruh hali içerisine girdiği, nasıl bir beklentilerin oluştuğu ve nelerin yaşandığı çok açık bir şekilde aktarılmaktadır.

Kitap, her ne kadar Frenklerle olan savaşlara öncelikle yer verse de, ağırlıklı olarak bölgedeki Müslümanların kendi iç çatışmalarını ve iktidar kavgalarını çok daha fazla ön plana çıkararak anlatmaktadır.

Yaklaşık bir ay kadar önce okuduğum Thomas Asbridge'in yazdığı ''Haçlı Seferleri'' isimli kitapta (Haçlı Seferleri ) ise tamamen olaylar Hıristiyanların bakış açısıyla anlatılmaktaydı. Bölgedeki Müslümanların kendi aralarındaki çatışmalar ise derinlemesine değil de kısa ve öz olarak anlatılarak geçilmekteydi. Oysa Hıristiyan dünyasındaki tüm olaylar çok ayrıntılı bir şekilde aktarılmaktaydı.

Bütün bunlar göz önüne alındığında ben her iki kitabın da birbirini tamamlar özellikte olduğu kanaatindeyim. Ortak anlatılan olaylarda, her iki kitapta da çok büyük farklılıklar göze çarpmamaktadır. Sadece tarafların karşı tarafta yaşananlar konusunda bilgi eksikliğinden kaynaklanan yazılamamış bölümler mevcuttur.

Bana göre, dünyanın en lanetli bölgesi olan bu yerde yaşanan ve iki yüz yıl süren bu vahşeti, her iki tarafta objektif bir şekilde yazarak bizlere insanlık dersi vermişlerdir.

Ben bu kitabı da, tarihe karşı ilgisi olanlar , o dönemde yaşananları merak edip öğrenmek isteyenler başta olmak üzere herkesin okuması gereken muhteşem bir kitap olarak değerlendiriyorum.
539 syf.
·Beğendi·10/10
Foucault 364 Yıldır gizemi çözülemeyen Diego Velazquez'in Meşhur Tablosu Las Meninas (Nedimeler) adlı tablosu üzerine yazdıği eseri;
Théophile Gautier, Velazquez'in Las Menias'ını ilk kez gördüğünde, kendini "tablo nerede?" diye haykırmaktan alıkoyamamıştır.

İlk bakışta, tablo basit bir konuyu işlemektedir. Kralın beş yaşındaki kızı infante Margarita, nedimeleri (las menias) ve soytarılarıyla çevrelenmiş olarak tablonun ortasındadır. En dip tarafta, saray nazırının silueti görülmektedir, ama biraz daha yakından ve daha dikkatle bakılınca, tabloda başka kişilerin de olduğu fark edilmektedir. Dip duvarın üzerinde bir ayna vardır ve aynadan İspanya Kralı IV. Felipe ile kraliçe Avusturyalı MariaAnna'nın görüntüleri yansımaktadır. ve ressamın bizzat kendisi, üzerinde çalıştığı tuali bize ters dönmüş olarak görülmektedir. O halde, resmi yapılan kimdir, kimlerdir? Tablonun adının belirttiği gibi, nedimeler mi, küçük prenses mi, yoksa kral ve kraliçe mi? Tablonun mekanı nerededir? Ressamın çalıştığı atölyede mi, yoksa kral ile kraliçenin bulunduğu yerde mi? Acaba iki tablo mu vardır? Biri gördüğümüz, diğeri de görmediğimiz, yapıldığını anladığımız. Asıl tablo hangisidir? Öte yandan, kral ile kraliçenin durdukları yer, aynı zamanda bizim de, seyircinin de durduğu yerdir. Las Menias, bakanın bakılan olduğu ve tablonun kişilerinin arasına katıldığı tek resimdir; ayna, kral ile kraliçenin görüntüleriyle birlikte, bizimkini de yansıtmak durumundadır.

Foucault, Kelimeler ve Şeyler'i yazmaya, İnsan Bilimlerinin Arkeolojisi'ni oluşturmaya bu noktadan itibaren başlamaktadır.
445 syf.
·260 günde·Beğendi·9/10
"MODERN İKTİDAR BÜYÜK GÖZALTIDIR!"

Gözaltı kavramından ne anlıyoruz, ya da ne sonuçlar doğurduğu hakkında bir fikri olan var mı? İşte bunun için en uygun kitap olarak önereceğim bu eseri biraz açıklama zorunluluğu hissettim kendimde.

Michel Foucault 20. Yy'ın en büyük beyinlerinden biri bana göre, kitabında bahsi geçen gözaltı şöyle açıklanabilir: İktidarlar insanları bireyselleştirip kayıt altında tutuyor, çünkü kayıt altında tutulan insanın yönetimi daha kolaydır ve yöneticilerin belirledikleri çizgileri aşmaları daha zordur. Toplum olarak yapılan bir eylemin cezası birey olarak yapılan bir eylemin cezasına göre daha azdır ve karşı koyulması daha güçtür. İktidarlar çocukları okullarla, hastaları hastaneyle, askerleri orduyla, suçluları ise hapishanelerle kuşatıp bireyselleştiriyorlar. Modern iktidarın silahı kişiyi bireyselleştirip kuşatmak ve istediği yaptırımı uygulamak.

Kitabın ana konuları şunlardır: Azap, Ceza, Disiplin ve Hapishane. Bu başlıklar altında bir çok farklı hapishanenin kayıtları incelenmiş, desteklemek için birçok fotoğrafları konulmuş ve olayın ciddiyetini kavramak için yaşanmış birçok ceza uygulaması kaynakları belirtilerek anlatılmıştır. Ve bunların hepsini tarihsel olarak ele almıştır Foucault. Şimdi başlıkları biraz inceleyelim:

Azap: Fransa'da halka açık yapılan idam gösterileri suçluyu suçundan caydırmadığı gibi cinayetin normalleştirilip insanların şiddeti normal bir şeymiş gibi beyinlerinde kazınmasına neden olmuştur. Kısacası insanlar üzerinde derin psikolojik bozukluklar meydana getirmiş, azap çektirme aletleri insanların zamanla ona alışması ve şiddeti normalleştirmeyi beraberinde getirmiştir. Suça karşı verilen ceza suçluyu çaydırmaktan çok bir şova dönüşmüştür. Cezanın insan zihnindeki yaptırımını unutup bu şova kapılarak eğlenceli bir gösteriden ileriye gidememiştir.

Ceza: "Cezalar ılımlı ve suçlarla orantılı olsun, ölüm cezası yalnızca cinayet işleyenlere verilsin..." Bu cezalardan sonra insanlar krallar ile karşı karşıya geliyor ve şu algı oluşuyordu insanlarda: " Kanın oluk gibi aktığını görmeye" alışan halk intikamın ancak kanla alınabileceğini düşünüyordu. Bu da toplum arasında huzursuzluğa neden oluyordu. Cellat halk ile yönetici arasında dişli görevini görüyor, hükümdar bunu ne kadar çevirirse o kadar kan akar ve bu uyumsuzluğa yol açar. Aslında halkın en cani suçlulara karşı bile ceza verilirken onun insan olduğunun unutulmaması gerektiğini istiyorlardı.

Disiplin: Burda disiplinin mihenk taşı olan askerlerden bahsedeceğiz. Çünkü askerler disiplinin vücut bulmuş hâlidir. Ama asıl araştırılması gereken şudur; bedenin her toplumda zorlamayla, baskıyla nasıl oluyor da onu sıkan iktidarın bir malı oluyordu? Bunu söyle açıklamak daha mantıklı olur diye düşünüyorum beden iktidarın halk üzerindeki yaptırımın şekillenen kalıbıdır! Ama disiplin tarihsel olarak öncelikle eylemin mekan içinde kategorize edilmesiyle başlar. Yani bir araya gelme ve konulan kurallar ışığında filizlenme...
Hayat sizden güçlülerin koyduğu kurallara uyma şeklinin adına disiplin denildiği bir kurumdur.

Son olarak Hapishane: "Duvarlar suçun cezasıdır ve tutuklama kendi mevcudiyetini karşına koyar!" Hapishane ortamında herkesin ceza soluduğu suçlu ya da suçsuz insanların kefaret ödediği yerdir. Bireyleri bedenleri üzerinden çalışmayla, itaat ce yararlı kılmak üzere oluşturulan aletler bütününün genel biçimidir. Hapishaneden çıkan bir bireyin denetim ve gözetimden bağımsız bırakıldıktan sonra yaşamına dönmesine, ona alışmasına ve toplum tarafindan yadırganmasında mahkûmun hala cezasını çektiği ve ondan kurtulamayacağı anlamına gelir. Hapishaneler insanların suç işlemesini engelleyemiyor, çünkü; "Herkesin herkese karşı gözü dönmüş bir durumdayız!" Foucault bu kavramların hepsini çok güzel bir biçimde dile getirip farklı kaynaklardan yararlanarak kitabını tarihsel bir incelemenin ışığında ve nesnellikten uzaklaşmadan kaleme almıştır.

Onun için yöneticiler ve iktidarlar toplumu kullanarak birbirinin aynı ve bireysele indirip hepsini kolaylıkla yönetebilecekleri insanlar haline gelene kadar mücadele ediyorlar. Temennimiz şudur, Farklı düşünebilen ve farklı olanı yadırgamayan kendi bilincinde ve aklı her türlü doğmalardan, baskılardan arınmış bir şekilde hareket edebilen nesiller oluşmasıdır. Buraya kadar incelemeyi okuyanlara teşekkür eder son olarak Foucault'nun sözüyle incelemeyi bitirmek istiyorum:

"NORMAL İNSAN KURGUDUR!"
357 syf.
Kudüs, Halife Ömer zamanında 638 yılında İslam devleti tarafından alınmıştır. 7. ve 8. yüzyıllarda Indüs'ten Pireneler'e uzanan görkemli bir imparatorluk kuran Araplar, en parlak zamanlarını 809 yılında ölen Halife Harun Reşid zamanında yaşamışlardir. 10. yüzyıllarda uygarlıklar gelişmeye devam etse de siyasal olarak İranlılara ve Türklere karşı güç kaybetmişler; 1055'te ise Selçuklu Türkleri Bağdat'a hakim olmuşlar, 1071'de ise Bizans'i mağlup etmişler ve ardından da Doğuya hakim olmuşlardır.

Sene 1096 olduğunda ise Frenkler Anadolu Selçuklu Hükümdarı Kılıçarslan tarafından mağlup olurlar ancak ertesi yıl gelen büyük Frenk ordusu önce İznik'i alır ardından da Dorlion'da Kılıçarslan'i ağır bir mağlubiyete uğratir. Haçlı ordusu daha sonra önünde birkaç noktada mukavemetle karşılaşsa da Müslüman beylerin iç kavgaları, ihtiraslarinin da yardımıyla ilerlemesine devam ederek 1099'da Kudüs'ü ele geçirirler. Şehri yağmalayip, halkı katlederler. Özellikle beni en çok şaşırtan olay, Maara denilen yerde Frenklerin yamyamlık yapmalarıdır; Müslüman cesetlerini yemeleri. Üstelik bu olaylar kendi kaynaklarından aktarılmıştır.

1104'teki Harran zaferi ile Müslümanlar, Frenk ilerlemesininin doğuya doğru genişlemesine engel olmuşlardır. Selçuklular'da hanedan üyeleri çoğu zaman kukla olarak kullanılmış ve onları kullanarak nüfuz elde eden atabeyler/emirler olmuştur. Bu emirler arasında da çıkar çatışmaları hiç bitmez. Kitabı okurken sıklıkla görüyoruz ki, emirler arasındaki çıkar ve iktidar kavgaları Frenklerin ekmeğine yağ sürmüştür. Öyle ki, 1108 Tel Başir'deki savaşta iki Müslüman- Frenk koalisyonu karşı karşıya gelmiştir. Bu sırada halife ise uzun zamandır oturduğu koltuğun siyasetten uzaklaştırılması nedeniyle zevkü sefa ve kültürel etkinliklerle zamanını gecirmektedir. Bundan dolayı Halep Kadısı İbni el- Haşab bir grup insanla birlikte Bağdat'a gidip ilginç bir eylemde bulunur: Aylardan Ramazan'dir. el-Haşap şehrin meydanina oturur ve yemek yer. Hemen askerler gelir. Çünkü bu yaptığı yasal değildir. Buradan isteyen meşhur hoşgörü argumani hakkında bir değerlendirme yapabilir. Yani günümüzde Ramazan aylarında sokakta su içeni veya yemek yiyeni dövdüler haberinin benzeri yaşanıyor hem de Frenkler Müslüman şehirlerini ele geçirirken ve insanları katlederken. Bu kısmı okurken aklıma Tolstoy'un Savaş ve Barış'ında Napolyon ve ordusu Rusya içlerine ilerlerken, balolarda kızlarına uygun bir damat bulmaya çalışan Rus kadınlarını getirdi. Ancak yine de bu konuda öncelikle halifeyi değil, dönemin siyasi aktörlerini sorumlu almak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü sonraları atak bir halife başa gelir, adet olduğu üzere yeni Selçuklu hükümdarına hilat giydirir, bu sırada biraz da kendisinin üstün olduğunu belirtir. Ardından da siyasi yönde etkinlik göstediği vakit ilk fırsatını bulduğunda Selçuklu Sultanı, Halifeyi katlettirir. Bundan evvel 1125'te cesur kadımız, Haşhaşiler tarafından öldürülür. Haşhaşiler inançları gereği sunniligin tam zıddıdır, ve Mısır'daki Fatimi Halifeliginin kendisine bir gün gelip İslam dünyasında hakimiyet kuracağı günü beklerler ve bu esnada da düşmanlarına karşı kendi usullerince etkinlik gösterirler.

Siyasi sorumlu arıyoruz derken Zengi'nin sesini duyarız 1144'te Edessa'yi yani Urfa'yi alarak, dört Frenk Devleti'nden birisini yıkar. Zengi'nin etkisi, emirleri yarattığı kaos ortamını biraz olsun dağıtır ve Müslümanlarin yüzünü Frenklere daha ciddi dönmesini sağlar ve onlara kazandığı zaferlerle özgüven kazandırır. Daha sonra Zengi, dönemin yazısız kuralı gereği yatağında değil katledilerek hayatını kaybeder. Onun yerine geçen oğlu Nurettin, en az onun kadar güçlü bir etkinlik gösterir. 1154'te Şam'ı alır ve Suriye'de hakimiyetini pekiştirir. Daha sonraları Selahaddin önderliğinde yükselişe geçecek İslam birliğine giden yolu Nurettin hazırlar. 1163-1169 arasında Mısır için mücadele edilir ve bunun sonucunda vezir olan ama kısa süre sonra hayatını kaybeden Nurettin'in komutanı Şikruh'un yerine Selahattin geçer. Selahattin'i ben her zaman Doğu'da Şah İsmail'in bozguncu etkinliği karşısında pasif davranan babasını tahttan indiren Yavuz Sultan Selim gibi saniyordum. Çünkü herkesin kendi çıkarına hareket edip kaos yarattığı bir ortamı ancak sinirli, hırslı, kararlı ve cok iyi stratejist biri masaya yumruğunu vurarak düzene koymuştur diye düşünmüştüm. Bunlardan kararlılık ve stratejist olmak var ancak abartılıcak kadar değil; oldukça mütevazı bir kişiliğe sahip olduğunu görüyoruz, strateji konusunda ileride Kudüs alındığı ve arkasından gelen fetihler yapıldığı vakit, Frenklerin Akka'ya veya Sur'a geçişlerini çok serbest tutması ileride başını çok fena agritacaktir. İktidara giden yolunu ve iktidardaki zamanlarında da şans genelde hep yanında olmuş; öyle ki bir ara çok kalabalık bir Haçlı ordusunun geldiği haberi gelir ve Selahaddin çok korkar, endişelenir. Ama ordunun başındaki kral sefer sırasında kaza geçirir ölür. Bu sayede Selahattin yeni bir beladan kurtulmuş olur.
İşte bu Selahattin 1171'de Fatimi Halifeligini kaldırır, 1174'te Nurettin'in ölümü üzerine Şam'ı ele geçirir, daha sonra da Halep'i. Birliği sağlayan Selahattin nihayetinde 1187 yılında meşhur Hıttin Savaşında Frenkleri ağır şekilde mağlup ederek Kudüs'ü alır. Bu noktada Cennetin Krallığı filminde Kudüs'ü kahramanca savunan başrolumüz gerçek bir karaktermis ancak öyle filmdeki kadar uzun ve destansi bir savunma olmuyor. Ancak dikkat çeken nokta, bu kişi Selahattin'e savaş yönünde herhangi bir harekette bulunmayacagina yemin ederek serbest kalmıştır. Kudüs kuşatıldığı zaman da savunmayı organize edecek tek isim kendisidir ama aklına ettiği yemin gelir. Bunun üzerine Selahattin'den kendisini ettiği yemin konusunda azat etmesini talep eder. Selahattin de kabul eder. Bir yanda edilen yamyamlık, katliamlar diğer yanda böyle hayranlık uyandiracak hareketler, cidden garip!

Selahaddin şehri aldıktan sonra Frenklerin zamanında yaptığı gibi katliam yapmaz. Sadece herkesin bedelini ödeyerek özgür kalabileceğini şart koşar ama bunu bile hafifletir. Bundan dolayı senelerdir seferlerle uğraşan ve ganimet beklentisindeki ordusu bir noktada isyan eder ama Kudüs Fatihi'ne karşı bu isyan ancak mırın kırın noktasinda kalır. Selahattin seferlerine devam ederek Frenkler'in elinden çoğu yeri geri alır. Ancak 1190-1191 yıllarında başını Fransız kralı ve İngiliz kralı Aslan Yürekli Richard'in çektiği Haçlı ordusu gelir. Akka'yi alırlar. Selahattin ordusuyla gelir ama mağlup edemez ve beraberlik durumu oluşur. Bundan sonra ise sürekli nihai sonuç vermeyen çatışmalar devam eder ve bir yandan da diplomatik savaşlar. Selahattin bu konuda ev sahibi olmanın avantajını ustaca kullanır. İki sene sonra ise hayatını kaybeder. Ölürken mal varlığı olmadığı dikkat çekmiş. Kendisini bir davaya adayan ve gözü parada olmayan Selahattin'i takdir etmemek elde değil. Şu anda bile İslam/Arap dünyasında zor zamanlarda adı sık sık anılan bir liderdir.

1204'te hedefi şaşıran -aslında bilakis hedefleri burası olan- Latinler Kostantinipolis'i yagmalarlar ve elli altmış sene sürecek Latin krallığı'ni kurarlar. Bizans Selçuklulardan yardım istese de o sıra Selçuklular yardım gönderecek durumda değildir. Ama bunun nedeni Diriliş Ertuğrul tutkunlarinin sandigi gibi din iman değildir. Tarihi yapımları çok sevdiğim için uzun süre ben de bu diziyi izlemiş biri olarak söylemek isterim ki, malumunuz olduğu üzere diziden, filmden tarih öğrenilmez. Diriliş Ertuğrul ve turevlerinden tarih öğrenen insanlara bir örnek vermek istiyorum: Dönemin Bizans ordularında da Türk nüfusu oldukça fazladır. Bizans'la Selçuklular birbirlerine sık sık yardım ediyorlar. Siyasi ilişki için birbirleriyle evlilik yapıyorlar. Başkent Iznik'in çoğunluğu Rum, dönemin Anadolu'sunun çoğunluğu Rum ve Ermeni, Selçuklular olsun Osmanlılar olsun Anadolu'ya Diyar-i Rum gibi ifadelerle adlandirip kendilerini de Rum imparatoru veya Diyar-i Rum'un Hünkari gibi niteliyorlar. Çıkarları örtüştükten sonra Selçuklu, başka bir Türk ve Müslüman bir devlete, beylige karşı Bizans'la ittifak kurabiliyor. Büyük Selçuklu kontrolündeki Suriye ve diğer bölgelerde de benzer örnekler yaşanmıştır. Bunlardan birinde Rıdvan adında bir bey, Haçlılar'in şehirdeki en büyük camiinin başına haç takacaksin şartını bile hemen yerine getiriyor. Haçlılarla ittifak kurmalar zaten kitabı okudukça olağan bir durum olarak gelmeye başlıyor insana. Sözün kısası arkadaşlar; tarih romantizm yapılacak bir alan değildir. Tarihte devletler, liderler şimdi de olduğu gibi ilk önce kendi çıkarlarını düşünmüşlerdir. Çıkarları örtüşüyorsa kendisiyle dini, milliyeti, kültürü veya doktrinleri çok zıt olan devletlerle, liderlerle ittifak kurmaktan geri durmaz devletler. Bu nedenle realist olmak bu konularda her zaman daha iyidir.

Ayrıca bu konuda en güzel örneği şimdi vereceğim ve eminim ki birçok insan okuyunca çok şaşıracaktir. 1218-1221 senelerinde Frenkler Mısır'ı istila ederler ve ardından ilerleyislerini Selahattin'in ardillarindan dönemin hükümdarı el-Kamil durdurur. Lakin bu Kamil, Frenkleri başındaki Freidrich von Hohenstaufen'le çok yakınlardır. Freidrich, hem Doğu'da büyümesi nedeniyle hem de Batı'dan soğumasi gibi nedenlerle Doğu'ya yakınlık duyar. Arap kaynaklarında kendisinin ne Hristiyan ne Müslüman olarak geçer. Kamil'le Aristo üzerine sohbet ederler ama nihayetinde iktidar ve siyaset etkindir. Kamil, arkadaşı Friedrich'e bir anlaşma önerir. Anlaşmada Kudüs'ü Freidrich'e teslim etmektedir. Gerçekten de anlaşma yapılır ve Kudüs paylaşılır. İslam dünyasında haliyle tepkiye neden olur ama Kudüs'teki bu son Kudüs hakimiyeti 1244'e kadar devam eder. Bu arada ileride Kamil'in oğlu da babasının yolundan giderek Frenkler'e benzer teklifte bulunur. Şimdi, Kamil ve oğlu veya Rıdvan gerçek Müslüman değil yorumu yapılabilir ama bu tarz yorumlar bence sadece kendimizi, bize oluşturulan romantik fanusta tutmak için kullandığımız basit ve mantıklı olmayan argümanlar olarak geliyor.

Devam edersek, 1248-1250 yıllarında Fransa Kralı IX. Louis Mısır'ı istila eder ama yenilip esir düşer. Bu sırada Eyyubi hanedani düşer ve yerine Memlukler gelir. Diğer tarafta ise Moğollar gelmiş ve sık sık Frenklerle ortak hareket etmektedirler ancak Moğollar'in gaddarligi nedeniyle sanki kendileri çok yumuşak kişilermisler gibi çekinen Frenkler bir süre sonra Moğollar aleyhinde de hareket ederler. Hülagu Han, 1258'de Bağdat'i alır, Abbasi'yi halıya sarar ve üzerinden at geçirerek onu öldürür. Şehri yağmalar ve insanları katleder. İslam/Arap dünyası tehlikededir ve yoğun korku yaşamaktadır. Ancak Hülagu doğuya iktidar kavgasına gitmişken arkasında az bir kuvvet bırakır. Bu birlikler de 1260'ta Ayn Calut'ta Memluk komutanı Baybars tarafından mağlup edilir. Bu savaşla birlikte Moğollar buralarda hakimiyetlerine devam edebilmek için giderek İslam'a daha çok gireceklerdir.

Bu noktada şunu belirtmek gerekir; Moğollarin yaptığı katliamlar zaten herkesin malumudur ancak tarihte tek katliami Moğollar yapmamistir. Mesela bize tarih derslerinde ve daha sonraki dönemlerde Hülagu'nun Bağdat katliamı sıklıkla anlatılır. Onu yenen Memlûkler'in bu zorbalığa karşı durduğunu ve İslam dünyasını kurtaran bir melek olduğu anlatılır. Lakin tarihte melek yoktur. Örneğin bize hiç anlatılmayan katliamlarindan birinde Memlukler, 1268'de Moğollarla ittifak yapan Antakya'yi ele geçirip burayı yıkarlar ve insanları katlederler. Diğer saldırılarında da benzer hareketlerde bulunmaya da devam ederler. Bu sıra izlediğim bir belgesel var; 2. Dünya Savaşı'nın önemli anlarını konu alıyor. Kullanılan görüntülerin renklendirilmiş olması da belgeseli ayrıca güzelleştiriyor. Burada Nazilerin haklı olarak cok kötü olup gayri insani davrandığı üzerinden propaganda yapan muttefikler, Dresden hava saldırısında 25 bin, Tokyo hava saldırısında yüzbinlerce ve atom bombalariyla da yüzbinlerce sivili öldürürler. Ama muhtemelen dönemin müttefik devletlerinin o veya bu zamanki vatandaşlarına, birçoğu "evet bir şeyler oldu ama..." şeklinde cümleler kuracaklar veya komple Müslümanların Moğollar - Memlûkler örneğindeki veya tarihlerindeki başka örneklerdeki olaylara karşı "yadsıma" veya "zihinsel filtre" tekniklerini kullanacaklardir. Ancak bence, realist olup objektif şekilde tarihe yaklaşmak her zaman daha faydalı olacaktır.

Bununla birlikte 1291'de Memlûk Sultanı Halit, Akka'yi alarak, Dogu'daki 200 yıllık Frenk hakimiyetine son verir.


___________________


Yazar son sözünde, Haçlı Seferlerinin İslam dünyasındaki etkisine kısaca değinmiştir. Arap dünyası o dönemde, Bati'dan birçok açıdan üstündür. Özellikle tıp alanında... Haçlılar zayıf oldukları bu konularda edindikleri bilgileri ve aletleri Avrupa'ya taşımışlardır. Sonunda mağlup olup bölgeden ayrilsalar da, artık uzun vadede üstünlük Batı Avrupa'ya geçecektir. Arap dünyası ise her ne kadar Haçlılar'a karşı zafer kazanmis olsa da, yüzyıllar süren saldırılar neticesinde Batı'ya ve Batı'dan gelen çoğu şeye karşı öfke, kin ve önyargı beslemeye başlar. Batı ve modernizm bir öteki olacaktır. Halen de bu ötekiye, her türlü kötülük atfedilir; geri kalınmışlığın faturası kesilir. Yazar, Arap dünyasının geriye düşmesinde Haçlı Seferlerinin muhakkak etkisi vardır ancak Haçlılar'in Arap dünyasında varlığı görülmeyen veya görülmek istenmeyen sorunları açık ettiğini ifade eder. Halife zaten siyaseten önemsiz bir konuma düşmüştür ve verdiği başka örneklerde de Batı'nın da Araplar'a karşı üstün yanlarınin olduğunu, bu üstünlüklerini artirdiklari ve zayıf oldukları noktalarda da Araplardan edindikleri birçok gelişmeyi kullanarak yol katettiklerini ifade eder. Araplar ve İslam dünyası ise uzun periyotta eski görkemini kaybedecektir ama en çok da zihinsel ve kültürel açıdan bu kaybı yaşamıştır diye düşünüyorum.


____________________


Son olarak Amin Maalouf'u tebrik etmem gerekiyor. Gerçekten kitabı okurken ne kadar büyük bir araştırma yaptığı belli oluyor. Ancak daha önemlisi, bu araştırmasını akıcı bir üslupla suslemesidir. Çünkü ben kitabı okumaya birkaç kez yeltenmis ama muhtemelen çok sıkıcı ve ağır ilerleyen detaylı bir eser diyerek hep ertelemistim. Ama evet detaylı ama hiç sıkmayan ve akıcı ilerleyen romanımsı bir tarih anlatımı olmuş. Bununla birlikte yazar oldukça objektif şekilde konuya eğilmiş. Bu açıdan da çok hoşuma gittiğini belirtmeliyim. Konuyla ilgilenen herkese tavsiye ederim.


İyi okumalar
207 syf.
·9 günde·Puan vermedi
Okuması son derece zor ve yorucu olan bir kitap daha...
Hayatımızın her evresinde semboller var. Bazılarımız vücuduna işleyip dövme yaptırıyor, kimisi evine tablo olarak asıyor. Peki, hayatımızın içinde olan bu sembollerin kökeni neye dayanıyor?
Mircea Eliade, 1907 doğumlu din tarihçisidir. Türkiye'de satışta olan 30'dan fazla kitabı bulunmaktadır. İmgeler ve Simgeler kitabında ilk olarak din tarihçiliğinin sosyal bilimler arasındaki yerini anlatıyor. bilimsel birçok incelemeler yapılırken din tarihçilerinin tespitlerinden mutlaka yararlanılmalı kitapta anlatılanlara göre. Daha sonrasında Hint mitoloji geleneğinden başlayarak simgelerin dünyasına giriyoruz. Tek başına okunduğu taktirde anlaşılması çok zor bir kitap, anlamak için belki defalarca okuyacağınız paragraflar olacak.
Başlangıç için oldukça zor olsa da ileri okumalar için kesinlikle listenize eklemeniz gereken bir kitap.
Sağlacakla kalın
445 syf.
Michel Foucault fransız filozof hapishanenin doğuşu adlı eserini sadece fransa sistemini ele alarak yazmış.Bunun nedeni konunun çok fazla geniş dallı Budaklı olmasi daha anlaşılır sade kılmak istemiştir.Ve bunu çok yalın ve sade bir dille bize sunmuş.
Hapishanenin doğuşunu 3 farklı bölümde ele almakta Foucault.
1.azap
2.ceza
3.hapishane
Azap özellikle okuduğunuz da insanlığın bedeni üzerinde neler yapıldığını ve ne kadar ileri gidilebileceğini gözler önüne seriyor.Bu azap süreci halka mal edilecek şekilde meydanlarda tiyatral bir şekilde sergileniyor.
Mahkuma en uç acıyı vermek yavaş yavaş yavaş öldürmek kutsallaştırılmıştır.Mahkumun bu dünyada çektiği acı öbür dünyadaki acısını dindirecek ve tanrının huzuruna daha temiz çıkacaktır.
Bu olay şöyle açıklanıyor "tanrının ve insanın yargısının birleştirildiği an(azap cektirme)".
Evet insanlar tanrı adına yargılayabilir beden üzerinden oyunlar oynanabilir. Cellat iktidarın yargısını yerini getirir iktidar tanrının yargısını.Yani cellat ve iktidar bu olayda tamamen birer aractırlar tanrının yargıçlarıdırlar.
Ceza; azap çektirmelere karşı bir itiraz sonucu ortaya çıkmaya başlar.Gecikmiş bir çığlık gibi düşünelim.
Azap döneminde uygulanan tiranlığın farkına varılma yani.
Azap çektirmede iktidarın intikam alma güdüsü vardı.Burada ceza adaletinin artık ceza uygulaması var.ıslahatçılar tiranlığa karşı insanlık vurgusu üzerinde durmuşlardır."katillerin en beterine bile ceza verilirken onda en azından birşeye saygı duyulması gerekir, insanlığına. "
Evet azap süreci bitip ceza sürecine geçiliyor bedene yapılan işkence kısıtlanıyor. Ama bu sefer ruha yapılan işkence başlıyor .insan olgusu özgürlüğünü yitiriyor duvarlar başlıyor.
Hapishane; Islahatçılar bu süreçte sürekli yeni hapishane projeleri üzerinde çalışma yapmışlar.Zaten iktidarın nesnesi olan mahkum.Bu sefer iktidara ve ekonomisine nasıl daha yararlı olur.Bireyselletirme üzerinde çalışılır. Sürekli gözlem altında tutmak sabitleştirmek, onlardan en fazla zaman ve en fazla gücü çekip almak.Burada bireyler kodlanır kayıt altına alınır takibi yapılır.Çıktığinda verilen kimlik sabıka dediğimiz şey dışardaki insanlar ile ayni statüde olamaz fişlenir yani.Kısa süreli veya ömür boyu bir sürgüne maruz kalır.
Aynı şekilde hastanede hastalara, timarhanede deliler.Bütün toplum iktidarın gözlemi altındadır
Arka kapaktan;
Kendini one çıkaran iktidar, bireyin oluşmasını engellemiştir; oysa karanlıklara çekilen modern iktidar herkesi bireyselĺeştirmek istemektedir; Çünkü bireyselĺeştirmek, gözetim altında tutmak cezalandırmak, yani egemen olmak demektir.
İYİ OKUMALAR
357 syf.
·63 günde·8/10
Amin Maalouf'un bazı romanlarını severek okumuş birisi olarak, onun Ortadoğu coğrafyasına ne kadar hakim olduğunu az buçuk görmüştüm,fakat kendisinin tarihçi yönünün de bu kadar derin olduğunu bilmiyordum.Kitapta; bin yıl önce yaşanmış haçlı seferlerini tarih anlatıcıları aracılığıyla ve yorumlarla bizlere aktarmaya çalışmış. Kitapta beni yoran ya da hoşuma gitmeyen yön ise kendini tekrarlayan durumlar ya da olayların tekdüzeliği.Okumam biraz uzun sürdü ama yine de tecrübe etmeye değerdi.İyi okumalar...
798 syf.
Foucault, Deliliğin Tarihi'nde Descartes'ın akılsızlığı dışlayarak kendi düşünce biçimini ortaya koyduğunu belirtir. Descartes’ın, düşünce sisteminde rüyanın yanında her türlü hatanın biçimi olarak delilik vardır. Descartes'a göre deli olmak, bilgi rüya alemine girer. Çünkü, delilik insanın bedenine olan hakimiyetini çözer.Descartes, kendi kendine bu ellerin ve bu bedenin bana ait olduğu­ nu nasıl yadsıyabilirim, sorusu üzerine düşünürken, akıl ve maddilik arasındaki ilişkiye de değinir. Yani Descartes, delilik ve hayalgücünü bir araya getirir. Foucault'ya göre; Descartes rüya ve hayalgücünün, aklın dışlaması gerekenler arasına koyarak, yani akılsızlığı dışlayarak, kartezyen kuramı geliştirmiştir. O halde bu yön­teme göre, düşünen kimse deli olamaz.
Foucault, "ilk olarak Fransız Devrimi'nden önce delilerin suçlu olarak kabul edildikleri doğru değildir; ikinci olarak delilerin önceki konumlarından kurtarıldıklarını düşünmek bir önyargıdır" der.Foucault, Pinel'in delileri saldığı söylenir; ancak onun özgür bıraktığı sadece sakatlar, yaşlılar, aylaklar ve fahişelerdir, diye­rek Pinel'in delileri kurumlarda bıraktığını belirtir. Bu durumu da şu olaylara bağlar: bunların bırakılmasının nedeni, 19. yüzyıl başından itibaren sanayileşme hızının artması ve kapitalizmin, yedek işgücü ordusuna gereksinim duymasıdır. Bundan dolayı da çalışabilecek durumdayken, çalışmayanlar, kurumlardan çıktılar.
Böylece o zamana kadar bir kapatma kurumu olan şey, bir akıl has­tanesi haline geldi.
19. yüzyıl boyunca bütün ruh karışıklıklarını kapsayan delilik kavramı, bugün için fazla genel kalmakta ve artık psikiyatride kulla­nılmamaktadır. Delilere artık eskisi gibi başka varlıklar olarak bakıl­mıyor. Günümüzde artık her bireyin toplum yaşamının baskısıyla içe itilen, gemlenen ya da kanalize edilen, isteklerinden oluşma bir karan­lık ya da risk payı taşıdığı anlaşılmıştır. Örneğin öfkeden deliye dönmek, deyiminin açıkça dile getirdiği gibi herkes her an delirebilir;ya da kısa ya da uzun, belirli bir süre için deliliğe düşebilir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmet Ali Kılıçbay
Unvan:
Akademisyen,Yazar, Gazeteci
Doğum:
Ankara, 1945
1945 yılında Ankara’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni ve Ankara Üniversitesi SBF’yi bitirdi, iktisat doktorası yaptı. Gazi Üniversitesi İİBF İktisat bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen, gazetelerde haftalık yazılar yazıyor.

Yazar istatistikleri

  • 15 okur beğendi.
  • 1.875 okur okudu.
  • 172 okur okuyor.
  • 4.369 okur okuyacak.
  • 114 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları