Mehmet Eroğlu

Mehmet Eroğlu

Yazar
8.2/10
340 Kişi
·
1.080
Okunma
·
113
Beğeni
·
7408
Gösterim
Adı:
Mehmet Eroğlu
Unvan:
Türk Yazar, Senarist, Romancı
Doğum:
İzmir, 2 Ağustos 1948
Mehmet Eroğlu (d. 2 Ağustos 1948, İzmir) Türk yazar, senarist, romancı.

Yazar, 2 Ağustos 1948 günü İzmir'de dünyaya geldi. Edebiyat öğretmeni olan babası Farik Eroğlu'nun tayinleri sebebiyle ilkokul döneminde birkaç şehir ve okul değiştirdikten sonra İzmir Karşıyaka'daki Ankara İlkokulu'nu 1960 yılında bitirdi. Daha sonra İzmir Maarif Koleji'nde (bugünkü adıyla Bornova Anadolu Lisesi) 7 yıl boyunca kesintsiz olarak yatılı okudu. Liseyi bitirdiği 1967 yılında ODTÜ Müh. Fak. İnşaat Mühendisliği Bölümüne girdi; öğrenciliği sırasında Öğrenci Derneği Başkanlığı yaptı.

1971 yılında üniversiteden mezun olan Eroğlu, mezun olduğu sırada 12 Mart Darbesi sonucu kurulan sıkıyönetim mahkemesinde Dev-Genç Davası nedeniyle yargılanmaya başladı. 1972 yılında dava devam etmekteyken evlendi. İki yıl süren dava sonucunda TCK'nun 141-142 maddesine muhalefetten 8 yıl ağır hapis ve 2 yıl sürgün cezasına mahkûm edildi. Sonuç kesinleşmeden 1974 genel affıyla mahkumiyeti ortadan kalktı. Bu tarihten sonra mühendislik yapmaya ve roman kaleme almaya başladı, 1974 yılında bir kızı dünyaya geldi. 1989 yılında bir devlet bankası olan Turizm Bankası'ndaki 15 yıl sürdürdüğü görevinden siyasi baskılar sonucu ayrıldıktan sonra mühendislik kariyerine ve yazarlığa devam etti. Sadece yazmak ve bir sivil toplum örgütünde gönüllü çalışmak amacıyla mühendislik yaşamını 1999'da noktaladı. 1999'dan bu yana Uğur Mumcu Gazetecilik Araştırmaları Vakfı'nda yazarlık seminerleri vermeyi sürdüren yazar, romanlarının yanı sıra televizyon dizisi ve sinema filmi senaryoları yazmıştır.

İlk romanı Issızlığın Ortasında 1976 yılında tamamlandı ve 1979'da Milliyet Roman Ödülü'nü kazandı ancak 1980 Darbesi sonucunda kitap sakıncalı bulunarak yayınevi tarafından basımına son verildi. Birincisinin devamı niteliğindeki ikinci kitabı Geç Kalmış Ölü de aynı gerekçeyle uzn süre basılamadı. Her iki kitap da 1984 yılında yayımlandı ve ikisi birlikte hem Orhan Kemal Roman Armağanı'na hem de Madaralı Roman Ödülü'ne layık bulundular.

Yazar, 1968 kuşağını anlatmaya "Yarım Kalan Yürüyüş" (1968); "Adını Unutan Adam"(1989) kitaplarıyla devam etti. 1994'te yayımlanan "Yürek Sürgünü" adlı romanından sonra roman yazmaya 5 yıl ara verdi, senaryo yazmaya eğildi ancak senaryo çalışmalarının sonuçlarından memnun kalmadığını ifade etmiştir. 2000 yılından itibaren ard arda romanlar yayımlamayı sürdürdü.

Yazar, kendisini "İnsan yaratılışının gölgeli alanlarında boy atan temaları” yazan bir yazar olarak tanımlamaktadır."
Varlığımızı ruh ve beden diye ikiye ayırmak, saçmalık bence. Çünkü ruh yok. Ruh, bedenimize karşı duyduğumuz hayranlığın, belki de tiksintinin adı aslında.
383 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Başlığı böyle atmak uygundur ana karakterin adı olan Umut ismi, genel olarak da kitabın tamamını etkisi altına almıştır.

Mehmet Eroğlu ile başlamak istiyorum. Kendisi ODTÜ mezunu bir mühendis. Birçok kitabı olması ile birlikte senaristtir aynı zamanda. Yazarlıkla ile ilgili eğitimler veriyor hali hazırda. Şöyle bir cümle var ayrıca Wikipedia'da:

《Yazar, kendisini "İnsan yaratılışının gölgeli alanlarında boy atan temaları” yazan bir yazar olarak tanımlamaktadır."》

Bu cümle öyle doğru ki. Herhangi bir eserini okumuş iseniz buna kolaylıkla ikna oluyorsunuz. Ufak çaplı bir bilgiden sonra kitaba geçiyorum:

Kusmak ne de güzel bir şeymiş dedirtiyor anlatılan hikaye. Kusma Kulübünün üyesi olma isteği doğuveriyor her bir satırda. Çünkü bu kulüp, iktidar hırsı ile yanıp tutuşan, zengin olup yoksulu/ işçiyi ezen, magazinlerde boy boy gösteri yapan aslında birçok insanın yerine geçmek istediği fakat içinde tiksinti duygusu barındıran kişiler için ise sadece kusmaya değer gördüğü kişilere karşı oluşan bir kulüp. Peki ne yapıyor bu kulüp? Kusuyor! Yanlış okumadınız kusuyorlar... O kişilerin tepesinden aşağıya sırayla mide asidinin yiyecekler ile karışmış bu özsuyunu boşaltıyorlar. Lütfen mideniz bulanmasın. Çünkü burada asıl mide bulandırıcı olan bu değil. Asıl bulandırıcı şey insanlar.

Mide bulantıları ile yangın yeri haline geliyor insanın içi. Söyleyemedikleri, anlatamadıkları, engel olamadıkları ile doldukça, bu acı verici hisler mideye baskı uyguladıkça bulandırıyor insanın içini. Bulandırdıkça zayıflıyorsun, zayıfladıkça kendinden eksiliyor eksildikçe sen diye bir şey kalmıyor ortada. Bunun için kusmalıyız! Öfkeyi, nefreti, kızgınlığı her şeyi... Kustukça gelen o rahatlama hissi insanı doyuma ulaştırıyor. Ciddi bir rahatlama ile cesaretini toplattırıyor.

Romanın genelinde bu var: Sancılar, kendi içinde kayboluşlar... Aylak Adam'ın Bay C'sine benzer bir V var. Pappini'nin çok sevdiğim kitabı Kaçan Aynası'na benzer aynalar var takip eden... Hepsi Umut'un bize anlattıkları, onun gözleri ile fikirleri ile yansıyor zihnimize.

Umut en büyük sorgulamasını vicdanı ile yapıyor. Vicdansız olduğunu düşündükçe tam tersi hareketlerde bulunup, vicdanlı oluşunun acısını çekiyor adeta. Bunun yanında çok fazla göz önünde değilmiş gibi olsa da, içinde bulunduğu ilişkilerde sevgi açlığını görüyoruz. Sevgiye aç ve umutsuz."Zaten beni kim sever ki?" modu ile birlikte, içinde bulunduğu cinsel birliktelikler rastgele ve hissizceymiş gibi gösterilse de aslında bunun eksikliği ile yankılanıyor. Bunun yanında çocukluğunda yaşadığı sevgi açlığını da yer yer hissettiriyor.

Hepimizin bulantıları var. Bunlara son vermek için kusmalıyız. Çünkü adaletsiz bu dünyadaki insanlar kusmaya layık.
282 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Ayhan'ım,Zafer 'i arıyorum.
Ya da Zafer belki de ismim..
Kaybedilmiş kavgaları yeniden kazanmak için..
Sırtımda dayanılmaz bir ağrıyla, Iskenderun'da, bir otel odasında..
Ya da Adana -Antep arası sefer yapan eski bir otobüste..
Insanların ortasında ama yapayalnız, onu mu arıyorum kendimi mi?..

Içimde dalga dalga büyüyen intihar mı devrim mi ?
Geçmişimi kaybetmişken geleceğimi bulamıyorum.
Bildiğim tek bir şey var; artık dünyaya sığamıyorum..
Çözdüğümü sandıkça zorlaşan bir bilmecenin tam ortasındayım.
"Şimdiye ait değilim ben. Sonsuzluğa varmalıyım.."

Tanrı olmaya çalışırken Tanrı'dan sürekli yardım isteyen çaresiz, ölçüsüz bir adamın, tutkularının sınırsızlığında yuvarlanışının hikayesi.


12 Mart sonrası.
Kurulan yarı askeri bir yönetim, kırpılan özgürlükler, insanlığın yüz karası olarak hatırlanacak idamlar, işkenceler, kaybolan (!) insanlar.. farklı bir zaman diliminden yüreğimize ulaşan hikayeler..


Mekan olarak baş rolde Iskenderun var.


Derin karakter tahlillerine pek rastlamadım. Buna rağmen diyaloglardan oldukça keyif aldığımı söyleyebilirim. Bu okuduğum ikinci kitabıyla net olarak anladım ki, yazarın dilini çok beğeniyorum. Kurgu, sonlara doğru vurucu hâle gelse de tuhaf bir şekilde kendini okura bağlayan satırları var.

1985 yılında hem Orhan Kemal Armağanı'na hem de Madaralı Roman Ödülü'ne layık görülen kitap ,içerisinde oldukça zengin etnik ve kültürel motifler barındırıyor. Iskenderun bu anlamda çok başarılı bir seçim olmuş. Farklı karakterler, inançlar, hayatlar çok keyifli bir şekilde iç içe boy gösteriyor.


"Ben hep Ayhan 'dım, hiç Zafer olmadım.."





Keyifli okumalar..:)
182 syf.
·2 günde·8/10
Babam ne zaman İsrail'in Filistin'e saldırdığı haberini görse bana şöyle derdi; “Bizim dönemimizde Filistin’e daha bir ayrı önem verilirdi. Şimdikiler hep göstermelik.” Hep itiraz ederdim buna ve “Evet sizin döneminizde önemli olabilir ama bugünün gençleri de o kadar duygusuz değiller.” derdim. Babam da haklıydı, ben de. Bu kitap ile ilgili aldığım bazı notları babamla paylaştığımda ise; “Şimdi inanmışsındır bizim daha çok dava adamı olduğumuza” dedi. Haklıydı evet. O dönemlerde haklı yada haksız her insanın bir davası vardı. Çünkü gençler o zaman şimdiki gibi teknolojik bataklığa saplanmamışlardı. En azından düşünebiliyorlardı ve 'bananeci' değillerdi. İnsanlar doğru ya da yanlış bir amaç güdüyorlardı ve o amaçları için mücadele veriyorlardı. Şimdiki toplumumuz gibi sadece günü kurtarmak için yaşamıyorlardı. Neyse...

Mehmet Eroğlu’da aslında 1965-80 dönemindeki bir dava için ölüme yürüyen üç dava arkadaşının hikayesini anlatıyor bu eserinde. Anlatırken de olayların gizemi ve psikanaliz tarafı göze çarpıyor. Kendi canını diğer arkadaşlarının canı için feda edebilecek insanlardan, Yahudilerin acımasız işkencelerinden ve bunun psikolojik sorunlarından... Kitapta, 1 Yahudi pilotun 33 Filistinli ile takasından bahsedilmiş. Bu demek oluyor ki onların 1 askeri 33 Müslümanın canından daha değerli kılınmış.

Yaptığım araştırmalara göre Hamas örgütünün elinde esir olan bir askerin 1000 Filistinli mahkum ile takası söz konusu olmuş. "Vay be!" dedim. "1000=1" Ne eşitlik ama...

Müslümanlar olarak ne zaman yükselişe geçeceğiz biliyor musunuz? İşte bir canın kıymetini anladığımız, ölüp giden binlerce Müslüman için sadece haberi duyduğumuz anda üzülmeyen ve birlik içinde aynı amacı güden büyük bir topluluk olduğumuz zaman.

Saygılarımla…
264 syf.
·10 günde·9/10
bazı kitapları okurken bu hikâye hiç bitmesin dersiniz.. ama biter, hemde hiç ummadığımız şekilde. böyle bir kitaptı bu da benim için. baş kahraman kuzey'in trajik hayat öyküsü; 12 mart darbesinde hapis yatmış işkencelere maruz kalmış, hayatının hiç ummadığı anında aşık olmuş.. geleceğini geçmişine kurban etmiş. ve hazin son! her yönüyle okunmayi hak eden, sevilesi ve akıldan çıkmayacak bir hikâye^^
182 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
68 kuşağının vurguladığı; kardeşlik, fedakarlık, kötülük için savaş kavramlarını öne çıkaran, Mehmet Eroğlu kitabın başında “unutmayanlar için “ ithafıyla dönemin isimsiz kahramanlarını hatırlatarak görevini bir şekilde yerine getiriyor.

Giriş, gelişme ve sonuç şeklinde ilerleyen bir yapısı olmaması, zamansal sıçramaların bolca kullanımı, karakter kimliklerinin belirgin verilmemesi eseri dikkatli okumaya sevk ediyor. Roman her şeyi apaçık açıklamadığından ben kendi anladığımı açıklamaya çalışayım.

Yazının bu bölümü eser hakkında süprizbozan içerir.

Romanın özeti kısaca;
---Tarık Kuşadası’nda tanıştığı kız sayesinde unutamadığı geçmişine döner. Tarık, Ali ve adı belirtilmeyen adamla beraber 1969 yılında İsrail’e karşı Filistinlilerin yanında savaşırlar. İsrail askerlerinin takibi sonucu Ali ağır yaralanır, diğer iki arkadaşının ilerlemesini yavaşlatmamak için geride tek başına kalır ve İsrail askerleriyle çarpışarak ölür. Tarık ve adı belirtilmeyen adam kaçmaya devam ederler. İkili olarak onları kovalayan köpekler ve askerlerden kaçamayacaklarını anlayınca kimin geride kalması gerektiğine dair kura çekerler. Kuraya göre adı belirtilmeyen adam iki cebinden birine taş koymuştur Tarık bu taşı bulursa kaçacak , arkadaşı geride kalarak ona zaman kazandıracaktır. Tarık taşı bulur ve kaçar geride kalan arkadaşı çarpışarak ölür. Tarık’ın kaçışı uzun sürmez. İsrail askerleri tarafından yakalanır ve 4 yıl boyunca işkence görür. İşkence sırasında dişlerinden olan Tarık tüm kötü muamelelere rağmen adını bile söylemez. İşkence karşısındaki bu dayanıklılığı İsrail Özel Sorulama Birimini şaşırtır. Bunun üzerine İsrailli psiyakatrisler tarafından alkolle bir terapi seansı başlar. Amaç Tarık’ın direnç noktalarını keşfetmektir. Bu yeni sorgu sayesinde Tarık, arkadaşıyla çektiği kurayı hatırlar. İçine bir kuşku düşer. Ya arkadaşı iki cebine de taş koymuşsa… Geride kalmanın pişmanlığı daha da artar. Yazar adı verilmeyen adamla, adını unutan adamın kimliklerini iç içe sokar. Tarık esir değişimi sayesinde kurtulur. İstanbul’a dönen Tarık Gönülle evlenir. Geçmişin pişmanlığı ve alkol bağımlılığı yüzünden Tarık gitgide aklını yitirmeye başlar. Gönül’ün ısrarıyla akıl hastanesine yatar. Geçmişiyle yüzleşmek ve yıllar önceki kuranın gerçeğini öğrenmek için kafasında kurguladığı Kuşadası’ndaki kadınla geçmişe döner. ---

Olay örgüsünün en karmaşık yeri, adı verilmeyen adamdan roman boyunca Tarık diye bahsedilmesidir. Adını unutan adam, onun yerine ölen, arkadaşının benliğini içinde yaşayarak ‘ben’ ve ‘öteki ben’ arasında sürekli kalmış ve bu ikili durumdan ancak geçmişi aktararak kurtulur.

Kitapta yer alan baş karakterlerin yanında gerçeküstü öğeler olarak yer alan iki karakter de bulunur: Petra ve Amca.

Tarık savaş sırasındaki cesaretini yitirmemek için gerçek olamayan bir Amca karakteri üretir. Amca 1943 yılında Yunanlıların yanında Nazilere karşı direnişte yer almıştır. Tarık ne zaman cesaretini yitirecek olsa Amca’sını bir kurtuluş olarak görür.

Ali’nin sürekli bahsettiği kızı hatırlayan Tarık, kıza Petra adını verir. Tarık’ın ikili benliğinden kurtuluşunun çaresidir Petra yani Kuşadası’ndaki kadın. Bu kurtuluş sadece Tarık için değildir. Petra bir umut simgesi olduğunu aklımızdan çıkarmadan Mehmet Eroğlu’un Petra hakkında şu sözlerine bakalım:

“Böyle bir kadına aşık olmak kolay gibi görünür insana. Biz hemen hepimiz, 1968’lerde Petra’ya aşık olduk. Çünkü Petra’yı sevmenin dünyayı sevmek olduğunu biliyorduk. Çoğumuz –bilinçli olmasa da- bu aşkın –her güzel şey gibi- ölümcül tehlikeler içerdiğinin de farkındaydık. Yine de Petra’yı sevmekten alıkoyamadık kendimizi. Petra’ya aşık olmak kolay, ama onu yıllar boyu sürecek bir biçimde sevmek ise zordur. Petra’yı sevmek keskin bir bellek ister; Petra’ya aşk unutkanlığa gelmez, eğer onu bir an için bile aklınızdan çıkarırsanız yanınızdan geçer gider ve bir daha göremezsiniz onu. Eğer Petra’ya aşıksanız katlanmak zorunda olduğunuz bir şey daha vardır: Eşitsizlik. Siz Petra’ya hükmedemezsiniz ama Petra size hükmeder; tüm yaşantınızı bir anda değiştirip yeni bir biçim verebilir. "

Adını Unutan Adam, dikkat çeken olay kurgusu ve içinde barındırdığı psikolojik yapısı sayesinde sadece bir dönem romanı olmanın ötesine geçiyor.
327 syf.
·11 günde·Beğendi·9/10
Masum değiliz, hiçbirimiz dedirten kitap..
Baş karakter Umut ve onunla aynı apartmanda yaşayan bir sürü kişinin birbirinden trajik hayat hikâyeleri..
Karakterlerin kendilerine has acıları var çünkü kitapta hüzün ve umutsuzluk hâkim. Ve bu umutsuzluktan doğan öfke var, kapitalist düzene, siyasete, medyaya, zenginlere, bundan zerre şikayet etmemekte olan insanlara..

Kusma kulübü de bu yüzden var, bu düzene karşı çıkan bi' grup kişinin kendi içlerinde zenginleri kaçırıp, yargılayarak cezalarını kesmek, onlara dünyada ki acılardan söz etmek, iş adamları zevk-i sefa yaşarken, yoksul bebeklerin açlıktan öldüklerini yüzüne vurmak, eşitsizlikten, gamsızlıklarından, masum olmadıklarından dem vurmak..
Adeta yüzlerine kusmak evet.. esas olay bunun gibi bir sürü faktörü bir araya getirip, savunma yapan grubun en sonunda, dünyanın tüm pisliğini kapitalistlerin üstlerine boca eder gibi kusmaları elbette.
Grubun devrim niteliğindeki eylemi; kusmak! Zengine, Mankene, Kapitale, Emperyale..
Soyut olarak kusun içinizdekileri, ya da somut olarak kusun yüzlerine. Çünkü en iyisi kusmaktır, her şeyi temizler!
Yazar, burjuvaya eleştirel ve okkalı serzenişte bulunmuş bu kitapta, okuyun ve şahit olun sağlam mideyle...
310 syf.
·7 günde·Puan vermedi
Mehmet Eroğlunu okuduğum, tanıdığım ilk kitabı ve sanırım son olmayacak. Kitabı nasıl anlatabilirim diye düşünüyordum uzun uzun. "İnsanlar bu yorumu okuyunca kitabı okumak isteyecekler mi?" bu düşünceyle yola çıktım.

Kitabı tek cümle ile özetleyin deseler "bir adamın geçmişi ve inancı ile olan kavgası" derdim. Ama buna eşlik eden şeyler de var tabi. Mesela devrimciler, aşıklar, soylular, alçaklar, uzun mektuplar, eski arkadaşlar....
Bu liste uzar gider. Ama en can alıcı nokta Ayhanın ense kökündeki yara ve beynindeki iblis.

Kitabın dili yalın ve anlaşılır. Kitaptaki karakter sık sık geçmişe ve geçmiş içinde geçmişe gidiyor. Karakterin şimdiki anını bir sonraki adımını merak ediyorken için için geçmişteki sırlar ile dolu olaylar silsilesi de sizi kitabı çabucak bitirmeye itiyor. Kitap 60'lı yıllar Türkiyesine götürüyor sizi. Kesinlikle okunması gereken bir kitap.


"Bizler aslında hayvanız," diyor. "Hem de en kötüsü, pençe yerine parmaklarına demirden ölümler kuşanan bur türden. Sanki Homo-Homicidus. Yani öldürmek içgüdüsüyle öldüren cinsten. Biliyor musunuz ki, doğada hiçbir canlı kendi türünden olanları salt öldürmek amacıyla öldürmez. Ama biz insanlar binlerce yolunu keşfettik. Kurşundan, nükleer silahlara kadar. Aslında korkağız. Ve bu doğanın içinde korkunç bir ürkeklik içindeyiz. Sonuç: öldürmek ya da Tanrı yerine geçmek güdüsü."
310 syf.
·4 günde·10/10
"Issızlığın Ortası" edebiyat tarihimizin savaş karşıtı ilk romanlarından biri, bir dönem sakıncalı bulunan kitabın cümleleri arasında kaybolmak büyük zevk, yayınlandığı dönemde prestijli tüm ödülleri almış ve bu tesadüf olamaz..
288 syf.
·19 günde·Beğendi·9/10
Yarım Kalan Yürüyüş, bir grup arkadaşın ve bir cinayetin romanı.

İnsanız biz. Kimi gücün ve güçlünün peşine takılır. Kimi saf cesaretin insanı kör eden ışığının peşine düşer. Kimi de bir sevgi kırıntısının peşindedir. Uzun bir yürüyüş olan ömürde sürekli bir arayış içindedir insan. Neyi aradığını bilir de mi arar, neyi aradığını bilmeden bir yürüyüş müdür bu?

Korkut Laçin çok farklı, kaybedecek bir şeyi olmadığı için sevilmeyen, insanlara her şeyi yapabilecek ve hiç ölmeyecek izlenimi veren bir kahraman. Farklı diyorum çünkü bu güçlü yenilmez kişiliğin altında sevgi isteyen küçük bir çocuk var. Kitap okurken tam belirli bir kişi olmasa da aklınızda biri canlanır. Korkut’u sadece maddesel olarak değil ruhuyla, duygularıyla canlandırabildim okurken. Yalnızlığı, cesareti, sevgisizliği, düşünceleri ile Korkut Laçin benim için unutulmaz bir karakter artık.

Mehmet Eroğlu’nun kalemi o kadar içten ve başarılı ki Korkut’u benimsemem, o kalın kabuğunun altındaki Korkut’u hissetmem için yalnızca birkaç sayfa yetti. Kitap sadece Korkut’dan ibaret değil elbette. Diğer karakterler de insanın en derin ve karanlık yanlarının su üstüne çıkmış haliydi.

İlgiyi canlı tutan bir anlatım vardı kitapta. Sözcükler ve sayfalar bir film izler gibi akıyor insanın zihninden. Karakterlerin psikolojik tahlilleri, kurgu ve işlenişi, edebi olarak dimağda bıraktığı etki çok güzel ve başarılıydı. Tüm kitaplarını okumak istediğim bir yazar Mehmet Eroğlu. Benim gibi ilk kez okuyacaklar için güzel bir başlangıç olacaktır.

Tüm içtenliğimde tavsiye ediyorum bu romanı.

https://www.instagram.com/...;igshid=ti03rkmxbfgi
182 syf.
·2 günde·7/10
https://www.instagram.com/mimirtells/ (Daha fazla kitap incelemeleri ve önerileri için.)

Puanım 3.5/5.

Ali başını kaldırıyor. Gözlerinin dibinde saklamaya çalıştığı bir suçlunun bakışı var. Tarık tekrarlıyor: "Unutmayın, şu andan itibaren adımızı unuttuk biz."

Adını Unutan Adam, bir '68 hikayesi...Hızlı, rahatsız edici, isyankar ve hüzünlü... (Kitabın arka kapağından.) Adını Unutan Adam'ı sadece bir dönem hikayesi olarak adlandırırsak kitaba çok ayıp etmiş oluruz. Kitap 3 Türk'ün 1968 Kasım'da İsrail'e karşı Filistinlilerle savaşmalarını konu alır. Kitabın ana teması bu olmasına rağmen birçok alt metin vardır. Öncelikle, kitapta zamanda birçok kez ileri geri atlamalar var. İsimler tam olarak verilmiyor, yer, zaman gibi birçok şeyi öğrenmiyorsunuz. Bu yüzden başlarda kafam çok karıştı ve okumayı bırakmayı düşündüm. Bu yönleriyle bana çok post-modern geldi kitap. Okumaya devam ettikçe yavaş yavaş anlatıcının kim olduğunu (kim olmadığını daha doğrusu) şu an nerede olduğunu, geçmişte Tarık ve Ali ile neler yaşadığını, Petra ve Amca karakterlerinin kim olduğunu ve bunun gibi birçok önemli detayı öğreniyoruz. Kitabın dilini çok sevdim; yeri geldiğinde çok edebi ama bazen de çok yalın ve anlaşılır. Olaya ve karaktere göre kitabın dili ve tonu değişiklik gösteriyor. Olay örgüsü, karakterlerle ilgili kafa karıştıracak birçok şey olduğu için aşağıya içinde spoiler (sürpriz bozan) bulunan özet tarzı bir yazı bırakıyorum.

"Hayat sizin için olsa olsa, insanla adı arasındaki kısa çizgiye sığan her şeydir. Oysa benim için hayat, şu andaki öfkemle biraz sonraki aldırmazlığımın arasındaki benim bulunduğum bir yerde, benden uzakta olan her şey."

Kitaptaki 3 Türk'ün adı Tarık, Ali ve adı bilinmeyen adam. Adı bilinmeyen adam aynı zamanda hikayeyi bize anlatan karakter. Kafa karıştırıcı olan şey adı bilinmeyen adamın kendisinden sürekli Tarık olarak bahsetmesi. Bir bakıyorsunuz adı bilinmeyen adam Tarık'la konuşuyor ama 2 sayfa sonra kendisi Tarık olmuş. Ayrıca olay örgüsü de sıradan olmadığı için kafanız epey karışıyor. Adını unutan adam bir anlığına savaşın içinde Tarık ve Ali ile birlikte, 2 satır sonra Kuşadası'nda bir kadın ile sohbet ediyor. Şöyle bir güzellik var, kitabın yarısından sonra (yaklaşık) her şeyi anlıyorsunuz. Adını unutan adam günümüzde karısı Gönül'ün ısrarıyla akıl hastanesi yatıyor. Geçmişin ve alkolün yarattığı problemler çok ilerlemiştir ve geçmişiyle yüzleşip, kendi kimliğini bulmadığı sürece normale dönemeyecektir. Kronolojik olarak; Savaş zamanında Ali marul tarlasına basmamak için vurulur ve arkadaşlarının kaçabilmesi için geri kalır ve ölür. Daha sonra Tarık ve adını unutan adam kaçmaya devam eder fakat köpeklerle birlikte askerler onlara yetişmek üzeredir. Bu yüzden kura çekmeye karar verirler. Adını unutan adam cebinden birisine taş koyar ve Tarık taşı bulabilirse kaçacak kişi o olacaktır. Tarık taşı bulur, kaçar ve geride kalan arkadaşı ölür. Tarık kısa bir süre sonra yakalanır ve 4 yıl boyunca işkence çeker. Bütün dişlerini kaybetmek dışında psikolojisi de bozulur. O kadar işkenceye rağmen adını bile söylemez. Bunun üzerine İsrail değişik bir yöntemle Tarık'ı incelemeye alır. Alkollü terapi seansı sonrasında Tarık arkadaşıyla çektiği kurayı hatırlar ve arkadaşı ya iki cebine de taş koyduysa diye şüpheye düşer. Tarık esir değişimi ile kurtulur, İstanbul'a gelir ve Gönül ile evlenir. İşte bu olayların hepsini aslında akıl hastanesinde öğreniyoruz. Fakat sorun şu ki kitap boyunca Tarık olarak gördüğümüz kişi aslında Tarık değildir. Kurayı kaybedip geride kalan kişi Tarık'tır ve adını unutan adam pişmanlık duyduğu için arkadaşının kimliğini kendine alır. Amca karakteri ona cesaret veren hayali bir karakterdir, Petra (Kuşadası'ndaki kadın) ise onun çıkış yolu, umut kaynağıdır. Kitabın sonunda adını unutan adam kendisinin aslında Tarık olmadığını, Amca diye birisinin olmadığını anlar ve bu aydınlanma da en büyük rollerden birisi de Petra'nındır.

"Artık unutuyorum, Amca. Önce Ali, sonra O, şimdi de sıra bende: Adımı unutuyorum Amca. Gecem ve düşüncem birbirine karışırken adımı da unutuyorum. Benim adım Tarık değil...Konuş benimle, benim de Amcam ol...Ben artık Tarık değil, O'yum..."

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmet Eroğlu
Unvan:
Türk Yazar, Senarist, Romancı
Doğum:
İzmir, 2 Ağustos 1948
Mehmet Eroğlu (d. 2 Ağustos 1948, İzmir) Türk yazar, senarist, romancı.

Yazar, 2 Ağustos 1948 günü İzmir'de dünyaya geldi. Edebiyat öğretmeni olan babası Farik Eroğlu'nun tayinleri sebebiyle ilkokul döneminde birkaç şehir ve okul değiştirdikten sonra İzmir Karşıyaka'daki Ankara İlkokulu'nu 1960 yılında bitirdi. Daha sonra İzmir Maarif Koleji'nde (bugünkü adıyla Bornova Anadolu Lisesi) 7 yıl boyunca kesintsiz olarak yatılı okudu. Liseyi bitirdiği 1967 yılında ODTÜ Müh. Fak. İnşaat Mühendisliği Bölümüne girdi; öğrenciliği sırasında Öğrenci Derneği Başkanlığı yaptı.

1971 yılında üniversiteden mezun olan Eroğlu, mezun olduğu sırada 12 Mart Darbesi sonucu kurulan sıkıyönetim mahkemesinde Dev-Genç Davası nedeniyle yargılanmaya başladı. 1972 yılında dava devam etmekteyken evlendi. İki yıl süren dava sonucunda TCK'nun 141-142 maddesine muhalefetten 8 yıl ağır hapis ve 2 yıl sürgün cezasına mahkûm edildi. Sonuç kesinleşmeden 1974 genel affıyla mahkumiyeti ortadan kalktı. Bu tarihten sonra mühendislik yapmaya ve roman kaleme almaya başladı, 1974 yılında bir kızı dünyaya geldi. 1989 yılında bir devlet bankası olan Turizm Bankası'ndaki 15 yıl sürdürdüğü görevinden siyasi baskılar sonucu ayrıldıktan sonra mühendislik kariyerine ve yazarlığa devam etti. Sadece yazmak ve bir sivil toplum örgütünde gönüllü çalışmak amacıyla mühendislik yaşamını 1999'da noktaladı. 1999'dan bu yana Uğur Mumcu Gazetecilik Araştırmaları Vakfı'nda yazarlık seminerleri vermeyi sürdüren yazar, romanlarının yanı sıra televizyon dizisi ve sinema filmi senaryoları yazmıştır.

İlk romanı Issızlığın Ortasında 1976 yılında tamamlandı ve 1979'da Milliyet Roman Ödülü'nü kazandı ancak 1980 Darbesi sonucunda kitap sakıncalı bulunarak yayınevi tarafından basımına son verildi. Birincisinin devamı niteliğindeki ikinci kitabı Geç Kalmış Ölü de aynı gerekçeyle uzn süre basılamadı. Her iki kitap da 1984 yılında yayımlandı ve ikisi birlikte hem Orhan Kemal Roman Armağanı'na hem de Madaralı Roman Ödülü'ne layık bulundular.

Yazar, 1968 kuşağını anlatmaya "Yarım Kalan Yürüyüş" (1968); "Adını Unutan Adam"(1989) kitaplarıyla devam etti. 1994'te yayımlanan "Yürek Sürgünü" adlı romanından sonra roman yazmaya 5 yıl ara verdi, senaryo yazmaya eğildi ancak senaryo çalışmalarının sonuçlarından memnun kalmadığını ifade etmiştir. 2000 yılından itibaren ard arda romanlar yayımlamayı sürdürdü.

Yazar, kendisini "İnsan yaratılışının gölgeli alanlarında boy atan temaları” yazan bir yazar olarak tanımlamaktadır."

Yazar istatistikleri

  • 113 okur beğendi.
  • 1.080 okur okudu.
  • 30 okur okuyor.
  • 613 okur okuyacak.
  • 12 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları