Mehmet Görmez

Mehmet Görmez

YazarDerleyen
8.5/10
114 Kişi
·
442
Okunma
·
57
Beğeni
·
2.119
Gösterim
Adı:
Mehmet Görmez
Unvan:
Diyanet İşleri Başkanı, yazar
Doğum:
Nizip, Gaziantep, 1 Ocak 1959
Prof. Dr. Mehmet Görmez (d. 1 Ocak 1959, Nizip, Gaziantep), Kasım 2010 tarihinden itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı görevini yürüten ilahiyatçı. 17. Diyanet İşleri Başkanıdır.

Hayatı

Mehmet Görmez, 1959 yılında Gaziantep'in Nizip ilçesinde doğdu.[1][2] İlköğrenimini Nizip'te, ortaöğrenimini ise Gaziantep İmam Hatip Lisesi'nde tamamladı.[1] 1983 yılında girdiği Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi bölümünü 1987 yılında bitirdi.[2] Aynı yılTemel İslâm Bilimleri Bölümü Hadis Anabilim Dalında yüksek lisansa başladı. 1988'de Milli Eğitim Bakanlığı'nın tahsis ettiği bursla bir yıl süreyle Kahire Üniversitesi'nde inceleme ve araştırmalarda bulundu.

1990'da başladığı doktorasını 1995'te Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu adlı teziyle tamamladı. 1995-1997 yılları arasında Kazikistan'daki Ahmet Yesevi Üniversitesi'nin ilahiyat fakültesinde görev yaptı. Görmez, 1998'de yardımcı doçent, 1999'da ise doçent oldu. 2001-2003 yıllarında Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde dersler verdi. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi iken 13 Ağustos 2003'te Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı görevine getirildi.

2006 yılında profesör unvanı alan Mehmet Görmez, 11 Kasım 2010'da Ali Bardakoğlu'nun kendi isteğiyle görevinden ayrılmasından sonra Diyanet İşleri Başkanlığı'na atandı.

Evli ve üç çocuk babası olup, Kürtçe, Arapça ve İngilizce bilen Mehmet Görmez'in yayımlanmış birçok eseri vardır.
Hz. Peygamber(sas.) hayâyı, bir insanın hayatta oluşunun göstergesi olarak vasıflandırmıştır. Eğer bir insan çok pervasız, tamamen gayr-i ahlaki bir yaşantı içerisine girmişse aslında o hayatını kaybetmiştir. Böylece hayâsını kaybeden hayatını kaybetmiş demektir.
Dolayısıyla hayâ, hayattır...
Onlar, "Ey rabbimiz!" derler, "Bize mutluluk getirecek eşler ve çocuklar bahşet; bizi günahtan sakınanlara öncü yap!" Furkan/74
Mescidler ibadet merkezi olarak toplayıcılığını, cami özelliğini yitirdiği gün müminlerin kalpleri ülfeti ve kardeşliği unutmus ve toplumsal çözülme başlamıştır.
264 syf.
https://www.dunyabizim.com/...bilir-makale,15.html

“Ancak bir kalbi olanlar direnebilirler.” diyordu Kemal Sayar, Kalbin Direnişi adlı kitabında ve kalbi olanların yenilmeyeceğini söylüyordu. Direnmeyi ise; anlam boşluğuna kapılmadan, umudun ferahlatan gücünü akılda tutarak, hayatla ‘kolaya kaçmadan’ baş edebilmek olarak tarif ediyordu.

Kalbe, kalp adının verilmesi onun çok değişken olan yapısıyla alakalıydı. Sevinç ve neşe içerisindeki bir kalp bir sözle, bir davranışla hatta bir bakışla bir anda tepetaklak olup hüzne gark olabilirdi. Yahut tam da kendini kasvet kapladığı bir anda gördüğü bir yüz, duyduğu bir ses, aldığı bir haber onu son sürat dâhil olduğu iklimden çıkarıp püfür püfür esen rüzgârın arkadaşlığında nazlı nazlı salınan rengârenk çiçekler ve yeşilin bin bir tonuna sahip ağaçlar arasındaki şelale seslerine kuş cıvıltılarının eşlik ettiği; kışların gelmeyeceği, baharların hiç bitmeyeceği hissi veren nezih bir atmosfere taşıyabilirdi. Küfür ile kararmış olduğu hâlde bir sözü/bir hakikati tasdik onu iman nuruyla dopdolu hâle getirirken, giymiş olduğu iman libası yine aynı şekilde bir sözü/bir hakikati inkâr ile sessizce üzerinden çıkıp gidebilirdi. Onun için kalp önemliydi.

Kalbin bu önemine binaen olsa gerek, kalbe dair; kalbi vahyin mecraı, ilim, iman ve hikmet nuruyla muttasıf, en güzel hasletlerle müzeyyen, her türlü marazdan mahfuz ve kalplerin manevi tabibi anlamında tabîbu’l kulûb olan Resul-i Ekrem (sas)’e ait kırk hadisin de yer aldığı Kalbin Erbaini adlı kitabına Prof. Dr. Mehmet Görmez İslam geleneğinde de rağbet gören sembolik anlatıma riayetle Beden Ülkesinin Sultanı: Kalp başlığındaki yazısıyla giriş yapıyor. Kalp beden ülkesinin sultanıdır ve o da her sultan gibi hem çok zayıftır hem çok güçlüdür. Onun da orduları vardır; askerleri, bekçileri, habercileri, hizmetçileri… O iyi olursa etrafındakiler de iyi olur, kötü olursa etrafındakiler de kötü. O sebeple kalbin istikamet üzere sabitkadem olabilmesi için Resul-i Ekrem (sav)’in dilinden düşürmediği şu duaya sarılmak gerekir:

“Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Rabbim, benim kalbimi senin dinin üzere sabit kıl.”

Dinin özü, dindarlığın hülasası

Dinin özüdür, dindarlığın hülasasıdır; ihlas ve samimiyet. İhlas ve samimiyetin olmadığı her adımın, her işin, her ibadetin sonu akimdir. Bu sebeple olsa gerek ki kadim zamanlarda ebeveynler çocuklarına, hocalar talebelerine ibadetin eğitiminden önce niyetin eğitimini verirlermiş. Çünkü niyet ibadetten önce gelir, ibadetin değerini, kıymetini niyet belirler. Ancak niyet eğitiminden geçmiş müminlerin kıldıkları namaz ruhun miracı, tuttukları oruç sahibine kalkan, kestikleri kurban Rabbe yakınlık, verdikleri sadaka ömre bereket vesilesi olur. Bir taraftan, “Uzaklarda bir yerlerde boynu bükük bir hâlde bizi bekleyen kalbin ibadeti ihlas ve samimiyetin kapısını ne zaman çalacağız?” diye soran yazar bir taraftan da “Sahi yolculuğumuz nereye? Bizler kimin muhaciriyiz?” diye sorarak okurlarını, yaratıcıya gizli/açık hiçbir şeyi ortak koşmadan gerçekleştirecekleri samimi bir imana davet ediyor, Kalbin İbadeti: İhlas ve Samimiyet adlı bölümde.

Çağımızın en büyük hastalıklarındandır, malumatfuruşluk. Teknoloji ve internet marifetiyle bilgiye erişimin herhangi bir sınırlama ya da kota getirmeksizin her geçen gün daha da kolaylaşıyor olması, irfan yoksulu ilim sahiplerinin(!) zuhur etmesine sebebiyet vermiştir. İlimsiz bir irfanın tek başına bizleri maksada ulaştırmayacağı gibi, irfana dayanmayan ilmin de her zaman birçok yönden eksik kalmaya mahkûm olacağını ifade eden yazar, hepimize Resul-i Ekrem (sav)’in “Allah’ım faydasız ilimden.. sana sığınırım.” hadisinden mülhem vücut bulan Yunus’un şu dizelerini hatırlatıyor:

İlim ilim bilmektir.

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır?

İstikamet, en çok ihtiyacımız olan, ama sahibi olmamızın da bir o kadar zor olduğu hasletlerden. Zira nefis ve şeytan(lar) var, heva ve hevesler var, arzu ve istekler var, menfaat ve ihtiraslar var, bağımlılık ve tutkular var. Kalbin kıblesini “istikamet” olarak belirleyen yazar, istikameti Müslüman’ın bu dünyadaki yolculuğu olarak tarif ediyor ve “iman ve istikamet” noktasında durduğumuz yeri sorgulamamızı istiyor.

Kendisi Rahman ve Rahim olan ve elçisini de âlemlere rahmet olarak gönderen Yüce Allah, ilahi rahmetin mümin gönüllerde de tecelli etmesini ister. Elçisi “Merhamet ancak kalbi katılaşmış inançsız bedbahtların kalbinden kaldırılmıştır.” der. Yazar ise kalbin terbiyesi olan merhamet eğitiminin yalnızca okuma yazma öğrenerek elde edilecek bir erdem olamayacağının altınız çizer.

Sulh ve salahın başlangıç merkezi kalptir, kalbin salahı salih ameldir. Yeryüzünü imar için görevlendirilen insanın kendisinden beklenildiği şekilde yaşanılası bir dünya inşa etmek için bireysel olarak salih bir kalbe, samimi bir niyete ve salih amellere sahip olması yetmez. Def-i mazarrat celb-i menafiden evladır fehvasınca bunun için salih olanlardan aynı zamanda muslih olmaları beklenir. Çünkü “Rabbin, ahalisi ıslah edici kimseler olan şehirleri zulüm ile helak edecek değildir.” (Hûd/117)

Doğruluğun davranışla aranması ya da doğruluğun davranışla aranma teşebbüsü olarak tarif edilir sadaka, Tâcu’l-Arûs’ta. Sadaka, kişinin Rabbine, kendine ve bütün insanlara karşı sadakatini gösteren her davranışıdır. Yani sadaka, sıdk üzere olan sadıkların davranışı olarak tezahür eder. O yüzden kalbin sadakati olarak görülür sadaka Kalbin Erbaini’nde. Sıdktan/doğruluktan ayrılmamamız istenir, sözün sıdk olanının cennete götüren hasletlerden olduğu zikredilir hadislerde ve sıdkın sadece söze özgü, sözden beklenen bir ilke olmadığı vurgulanır şu cümlede: “Susarak” yalan üzere hayat sürenler, yalan söz söyleyenlerden hep fazla olmuştur.

Yeryüzünü imar için görevlendirilen insanın öncelikle kendi gönül dünyasının imar edilmiş olması gerekmektedir. Kendisi ruhen ve fikren paramparça, darmadağınık, yıkık dökük ve pejmürde bir hâlde olan herhangi bir insanın “himmete muhtaç dede kime himmet ede” misali bir başkasının sadrına şifa, derdine deva ve yarasına merhem olması mümkün değildir. Mekke’den Medine’ye hicret eden Resul-i Ekrem (sas)’in Medine’ye varır varmaz yaptığı ilk üç işin içinde, yeryüzü kendisine mescit kılınmış olmasına rağmen, mescit de vardır. İnsanı bölüp parçalamadan bir bütün olarak muhatap alan İslam dininin Peygamberi; “çarşı” inşası ile insanların bedenlerinin, “suffe” inşası ile akıllarının doyurularak ihtiyaçlarının giderilmesini gözetirken “mescit” inşası ile de gönül dünyalarının açlıklarının giderilmesini ve beslenmesini hedeflemişti. Günümüzde de mescitler inşa ediliyor her yerde, ama yazar, buna muadil olacak şekilde “Gönüller inşa edemiyoruz. Namazlarını bu mescitlerde ihya eden Müslümanlar mescidin fonksiyonlarını ihyaya soyunamıyor.” diyor ve ilave ediyor: “Görkemli mescit yapmak İslam’ın estetiğini, zarafetini ve güzelliğini mimaride göstermek önemlidir. Ancak İslam’ın iyiliğine, ahlakına ve kardeşliğine dayalı görkemli ümmet olmak daha önemlidir.”

Kelam sıfatıyla konuşmuştur yüce Rabbimiz kullarıyla. O manada Kur’an bir “söz”dür. İnsanlar da konuşurlar gerek Rableriyle gerekse hemcinsleriyle söz vesilesiyle. Ama söz vardır bir türlüdür yine söz vardır bir başka türlüdür; Yunus’un hikmet fışkıran dilinde ifade olunduğu üzere:

Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı

Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz

O sebeple kalbin tercümanıdır dil, kalbin hâline göre kavl-i hasen vardır, kavl-i maruf, kavl-i adl, kavl-i sedid, kavl-i tayyib, kavl-i kerim, kavl-i beliğ, kavl-i meysur, kavl-i leyyin vardır; bir de kavl-i sû, kavl-i münker, kavl-i zûr, kavl-i lahn, kavl-i zuhruf vardır. Söz de tıpkı bir insan gibidir. Nitekim “Uslûbu beyan ayniyle insan.” denmiştir.

Tevhidin bireysel ve toplumsal boyutları

Yazar, kalbin eylemi olarak “iman”ı gösteriyor. Bu bölümde, ilgili hadislerde geçen rakamları nasıl anlamamız gerektiği yönündeki izahlarıyla ufkumuzu açıyor. Örneğin; “Müslümanın diğer bir Müslüman üzerindeki hakkı beştir.” hadisinden hareketle, “Bir Müslümanın diğer bir Müslüman üzerinde altıncı bir hakkı yoktur, diyemeyiz.” diyor. Ayrıca imanın bir sonucu olarak gerçekleşen Tevhid inancını da sadece Allah’ın varlığına ve birliğine iman olarak sınırlandırmayı doğru bulmuyor ve tevhidin bireysel ve toplumsal boyutları olduğuna da dikkat çekiyor. İmanı yalnızca gönüllere, ibadeti yalnızca camilere tahsis ettiğimiz zaman dinin fonksiyonunu kaybedebileceği noktasında bizleri uyarıyor.

Tevhidin mücessem eylemidir namaz, aynı zamanda kalbin miracı. Yazar önce miraca bir tanım getiriyor; “Mirac, bir yükseliştir. Fiziğin metafiziğe, bedenin ruha, ruhun sahibine, kulun Allah’a yükselişidir. Beşerilikten insanlığa yükseliştir.” Ardından da miracın her bir Müslümanın şahsında gerçekleşebilme şartını dile getiriyor, “Müslümanlar bu yükselişi tıpkı Resul-i Ekrem gibi ancak O’nun razı olacağı bir hayatı yaşayarak gerçekleştirirler.” ve miracın göklere olduğu kadar, insanın kendi semasına yani kalbine ve iç dünyasına doğru da yapması gereken bir yolculuk olduğunun altını çiziyor.

Kalbin bir diğer ibadeti olarak “oruç” çıkıyor karşımıza, yeryüzünde hak ve adaletin tesis edilmesi için görevlendirilmiş insanın bu sorumluluğunu bihakkın yerine getirebilmesi için gerekli olan hususlardan biri olan güçlü iradenin kazanımına imkân veren bir ibadet olarak. Hızlandırılmış bir kurs, yoğun eğitimli bir mekteptir Ramazan, ama akıl ve ilim verilmez bu mektepte; akıl ve ilmin ön şartı olan iradeler eğitilir. Literal olarak “kavurucu ateş” anlamına gelir ve ondan kötülükleri yakıp yok ederek gitmesi beklenir.

Bir semboller haritası olan hac, kalbe yolculuğun adıdır. Sembollere yüklenen anlamlar bilinerek ifa edilirse eğer; ihram, ölüm elbisesine bürünmenin; mikat, Allah’ın emrine amade olunduğunun ilan edildiği bölgenin; Kâbe, kulluğun keskin çizgilerle sınandığı yerin; tavaf, sonsuzluğa akıp gitmenin; sa’y, mümin olma sorumluluğunu idrak etmenin; Arafat, Kâbe’den uzaklaşıp sahibine yakın olmanın; Müzdelife, hayatımızı bir film şeridi gibi seyretmenin; Mina, aşırı istek ve arzuları taşlamanın; hac, şeytandan ve kötülüklerden anneden doğulduğu gündeki safiyete ulaştıracak şekilde kaçmanın diğer adı olur.

Bugün insanoğlunun en büyük sorunlarından olan arzusuna gem vuramama, isteklerini dizginleyememe, tutkularını terbiye edememe hastalığına çare olarak kalplerin rağbetinin Rabbimize olması gerektiği söylenir Kalbin Erbaini’nde. Kalbi imar edecek kitap olarak Kur’an gösterilir. Sayfalarca Kur’an’ın hususiyetlerinden bahsedilir; onu anlamak ve bunun için de onu okumak gerektiğinden, ama anlamak için okumanın yetmeyeceğinden, bunun için hizmetin de gerekliliğinden söz edilir, Mevlana’ya atfedilen bir söze istinaden: “Herkes Kur’an’ı Kur’an’a hizmeti kadar anlar.”

Kalbin hastalıkları olsun da onun bir tabibi olmasın mı? Hastalıklı kalplerin sahibi bireylerin oluşturduğu toplumumuzda her geçen gün çözülmenin, tefessühün, kokuşmanın, dejenerasyonun dudak uçuklatan örneklerine son sürat şahitlik etmeye devam ederken bizler; hepimizin rahmet yüklü, hikmet dolu mesajların sahibi bir önderin sunacağı reçeteye çok acil bir şekilde ihtiyacımız var. Bu manada sorularımıza cevap, sorunlarımıza çözüm bulabilmek için ümmetine karşı pek şefkatli ve merhametli ve aynı zamanda tabîbu’l kulûb olan Resul-i Ekrem (sav)’in sireti en çok müracaat edilmesi gereken temel bir kaynak olarak bütün ihtişamıyla orada bizleri bekliyor.

Kalplerin gecesi Kadir gecesidir. Yazar gecenin faziletini gecenin karanlığına değil karanlıkları ortadan kaldıran Kur’an’a atfeder. Aynı şekilde Müslümanların Allah katındaki değerini yücelten de Kur’an’dır. Ne zaman ki insan Kur’an’ın kadrini bilemez olmuştur; işte o vakit beşerin ve ümmetin de kadri düşmüştür.

Kalplerin sevinçleri bayramdır ve bir mümin, bayramını gittiği yere götürecek kadar güçlü bir insandır. Kalbin mesuliyeti bilmeden konuşmaktır. Hele ki din hakkında her kafadan bir ses çıktığında, bizi birleştirmek için gelen dinin, bizi ayrıştıran bir unsur olarak kullanılmaya başlanması ve din üzerinden toplumsal gerginlik meydana gelmesi kaçınılmazdır. Nifak, kalbin tabiatını bozmaktır, tabii olmamaktır. Mâlâyâni kalbin ağır yüküdür, cennet mâlâyâninin olmadığı bir ödüldür. O yüzden, eğer daha yaşarken yaşadığımız dünyayı cennete dönüştürmek ve cennetliklerin özellikleriyle bezenmek istiyorsak boş, faydasız ve lüzumsuz işlerden uzak durmamızdır bizden beklenen.

Resul-i Ekrem (sas) kulun işlemiş olduğu her bir günahın kalbine konan siyah bir lekeye dönüştüğünden bahseder. Şayet kul tövbe eder ve o günahından arınırsa kalbi tekrar eski safiyetini, temizliğini, paklığını kazanır; ama kul tövbe etmez ve o günahında diğer günahlarla birlikte ısrar ederse çoğalan siyah lekeler kalbin tamamen kararmasına ve âdeta paslanmasına sebebiyet verir. Bu mecazi anlatım Mutaffifin suresinde de kendine yer bulur, kalpleri pas tutmuştur, şeklinde. Aslında kalbe dair mecazi anlatım sadece bununla sınırlı değildir Kur’an’ı Kerim’de; kalbin sertleşmesinden, katılaşmasından, taştan daha da sert olmasından, kilitlenmesinden, bağlanmasından, kapanmasından, kılıflara bürünmesinden, hatta kalplerin hastalanmasından, gözlerini kaybedip körleşmesinden ve nihayetinde mühürlenmesinden de söz edilir.

Kadim zamanlarda kalbi işgal eden siyah noktalar ve kara lekeler; inançsızlık, inkârcılık, sevgisizlik, merhametsizlik, kin, öfke, intikam, haset gibi kötü duygu ve düşüncelerle izah edilmiş; yalan, gıybet, dedikodu, kibir, kendini beğenmişlik, bencillik, su-i zan, tûl-i emel gibi illetler kalbi saran siyah noktalar olarak tarif edilmiştir. Fakat günümüzde bu hadisin daha öte anlamlar ifade ettiğine işaret eden yazar, bugüne kadar söylenenleri tasdik etmekle birlikte modern zamanlarda kalplere musallat olan kara lekelerin sağanağa dönüştüğünü de ifade eder. “Bugün kalbin pasını silmek ve her türlü işgalden kurtarmak için bir gönül ahlakına, yürek terbiyesine ve bir merhamet eğitimine ihtiyaç vardır.” diyerek de biz çözüm önerisi sunmaktadır.

Kendilerinde dua ihtiyacını öldüren toplumlar, genellikle yozlaşmaktan ve çökmekten kaçıp korunamamışlardır. İnsan, hayatı boyunca kazandıkları ölçüsünce değil, aksine tam olarak kendisinde hissettiği yüksek ve aşkın ihtiyaçlar ölçüsünce insandır. O sebeple olsa gerektir ki Resul-i Ekrem (sav), “Allah’ım hayretimi artır.” diye dua ederek kaynağı bilgi olan hayretin talibi olmuştur ve ondan bize intikal eden bütün dua örnekleri, yazarın ifadesiyle “düşünsel öğelerin” ağır bastığı metinleri oluşturmuştur. Yine yazara göre:“Onun duaları Allah’ı tanıma, insanı tanıma, ahlak ve toplumsal usuller, yüce ideallere ulaşma; bireysel, toplumsal ve ahlaki alçaklık, adilik ve tehlikelerden bir korku ve bir kaçış hakkındadır.”

Kalbin Erbaini, sağanak hâlinde gelen ve insan kalbine musallat olan her türlü kara lekelerden gerek haberdar olmak gerekse zararlarından azami ölçüde korunarak süreci hasarsız bir şekilde atlatmak muradında olan herkes için hem okumaları hem de başkalarının okumalarına vesile olmaları gereken başucu niteliğinde bir kitap. Sahibine sadaka-i cariye olması duasıyla.
264 syf.
·24 günde·Puan vermedi
Üniversiteden bir hocamın tavsiyesi üzerine almayı düşündüğüm daha sonra ise arkadaşımın bana hediye etmesi ile okumaya başladığım bu kitap eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamıza ait.

Kalbin Erbaininde, hocamızın seçtiği kırk hadis açıklamalarıyla beraber ele alınıyor . Başta ki hadisler özellikle bu şekilde devam ederken sonlara doğru seçilen hadislerle anlatılan konuların birbirinden farklı olduğu göze çarpıyor. Ancak bu kitaba farklı bir boyut kazandırmış yazarla muhabbet ediyormuş hissi bırakmış. Bu sebeple bunu hiç yadırgayamadım. Gayet güzel ve okunası bir kitap olmuş. Yazan hocamızdan ve emeği geçenlerden teşekkür ederiz:)

Fazla uzatmaya gerek olmadığını düşündüğüm için son olarak yazarın bir hadisi açıklarken anlattığı ve kitabın en sevdiğim kısımlarından biri olan bir anısıyla bitireyim.

"Bir gün rahmetli babam, kendisinden ders alan arkadaşlarımın da bulunduğu bir mecliste bize şunu sordu: "Çocuklar sizce cennetin en güzel nimeti nedir?" Biz de "Kuranı Kerim de Cennet-i Adn var, Cennet-i Firdevs var." dedik ve cennetin nimetlerini tek tek saymaya başladık.
"Yok ben öyle düşünmüyorum." dedi. "Öyleyse bu nimetler nedir efendim?" dedik.
'Cennette ne boş ve ne beyhude bir söz işitirler, ne de bir yalan' ayetini okudu ve "Bence cennetin en güzel nimeti bu olsa gerek." dedi.

Pek haklı....
168 syf.
·2 günde·10/10 puan
Son yıllarda nereden neşet ettiği malûm olan bir algı cereyan etti. İslam'ın kadınlara yönelik bir basitleştirme iddiasının olduğu, kadının toplumdaki yerini küçümsediğini öne süren yaklaşımlarla çok fazla karşılaşmaya başladım. Hassasiyetim olan bu mesele hakkında da ayrıca okumalar ve araştırmalar yapmak benim için şart oldu diyebilirim. Öncelikle şunu söylemem gerekiyor. Eğer karşınıza bir muhatap alıp onun hakkında bir yargıda bulunuyorsanız, önce muhatabınızın ne söylediğini bilmeniz gerekiyor. Kulaktan dolma önyargı ile dolup taşan düşüncelerden beslenmek yerine, asıl iddia sahibi hakkında bilgi sahibi olmanız gerekmektedir. Yani şunu söylemek istiyorum. İslam hakkında bir yargıda bulunuyorsanız, önce İslam'ı iyi bilmeniz ve ne söylediğini idrak etmeniz gerekiyor. Bir diğer mesele. Müslümanların kusurlarını İslam dinine mal etmek de ayrıca kusurlu bir yaklaşım. Kusursuz olan müslümanlar değil, İslam'dır. Şunu da belirtmek isterim ki. İslam avukatlığı yapmıyorum. Çünkü Allah'ın buna ihtiyacı yok. Aklı ve iradesi yerinde olan her insanın idrak kapasitesine uygun ve açık bir şekilde veriliyor mesajlar. Sadece okumak gerekiyor. Bir kaç ayeti kesip kırpıp, tefsir ilmi hakkında malumat sahibi olmadan yorum yapmak da abes geliyor bana. Daha Batı da bırakın kadın hakları, insan hakları konusunda masumiyet yokken, İslam dini kadının toplumdaki yerini sabite ederek ona gösterilen hürmeti kullandığı kavramlardaki hassasiyet ile dile getirmiştir ve biz bunu görebiliyoruz. Ve her şartta kadınlar muhafaza edilmiştir. Bugün İslam dinine yapıştırılmak istenen yafta boş ve gereksiz bir gayretten ibarettir. Tabi kuru sözün her zaman temsilcisi çok, bunu da söylemeden geçemeyeceğim. Musa Carullah'ın kalemini dilimize kazandıran Mehmet Görmez, İslam'ın kadına yaklaşımı esas alan bu eseri bizlerin okumasına sunmuş. Okuyun derim. Hatta üzerine bir de açıp Kur'an ve mealini okuyun. Benim anladığım ve gördüğüm, İslam'ın kadına yaklaşımındaki kusursuzluktur. Kusur gören önce zihnine, sonra da dönüp kalbine baksın.
272 syf.
·12 günde·Beğendi·9/10 puan
Kitap bir çok önemli ismi bir arada barındırıyor.
12 kişinin görüşlerinden oluşuyor bakış acılarından aile kurumunu değerlendirme şekillerinden.
Bu da bi avantaj bence farklı farklı olan ama aynı konuya değinen yazıları okumuş ve beyin fırtınası oluşmuş oluyor bu sayede .
Kitabın içinden şu şahane bölümle devam ediyim incelememe:

Allah teala insanı yaratmış, ona bilgi edinme ve bilgiyi kullanma kabiliyeti vermiş (Rahman,4)
Onu başıboş bırakmamış ( kıyamet, 36)
Yeryüzünün halifesi kılmış (Enam,165 ;yunus,14)
Kokuşmuş çamur mertebesinden kainatın gözbebeği mertebesine kendi irade ve çabasıyla
Yükselmesini amaç kılmış (Tin ,5;Şems,10)
Erkek olsun kadın olsun kim salih bir amelde bulunursa , bunun karşılığının kendisine eksiksiz ödeneceğini (Nisa,124) ifade buyurmuştur.

Severek okudum altını çizdiğim cok fazla yer oldu daha çok kadın eksenli bakan kişilerin de yazıları mevcuttu. Kadın toplumda sürekli (maalesef)ezilen olduğu için bunun daha önde tutulması bana normal geldi.
Yeni bir çalışma, soruşturma bu yüzden
Çok geniş bir perspektifle bakabilmek adına kesinlikle okuyun derim.
Iyi okumalar dilerim ;)
168 syf.
·10 günde·Puan vermedi
19. yy. da kaleme alınan bu eser, o günden günümüze kadar hala canlılığını koruyan sorunlardan olan 'Kadın' konusunu ve onların sosyal hayatta gasp edilmiş haklarına, konumlarına ve yaşantılarına dair konular merkezinde şekil almış. Musa Carullah, halifeliğin ilga edildiği, İslam dünyasının arayışlar içerisinde olduğu zor bir dönemde bu arayışlara olumlu katkıda bulunabilecek çalışmaların içerisinde yer almış ve ağır şartlarda bu bedeli ödemiştir. yazar, kadının eski çağlardan beri tartışılan ; kadının yaratılma meselesi, miras-şahitlik gibi temel hakları ve çok yönlü bir istismara uğrayan tesettür konuları farklı açılardan ve ufuk açıcı perspektifle ele almaya çalışmaktadır..
272 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Herkese her bireye tek tek tavsiye ederim. İçinde farklı görüşleri barındıran özellikle kadın, modernizm, İslam arasındaki ilişkiyi çok güzel açıklayan bilgiler var. İslamda var olduğu sanılan ve kadınları küçümsemek dışlamak için uydurulan hadislere yer yer değinilmiş. Ayrıca ailenin psikolojik olarak ele alınması konusunda Kemal Sayar da birtakım düşüncelerini yazmış yani kitap sosyolojik psikolojik dini ictimai olarak her yönden aile kavramını detaylıca açıklamış. Mükemmeldi..
168 syf.
·29 günde·Puan vermedi
kitap ile 2017 kitap fuarında karşılaştım. otto yayınlarını takip ediyordum, çeviri diyanet işleri başkanımıza ait, kendi eleştirileri de mevcut kitapta. adını görür görmez 'kadın' 'hanım' değil de neden 'hatun' demiştim, hoşuma da gitmişti. hatun'un kökenine değiniyor, haklı ve tatlı bir sebeple hatun diyor sonuna kadar :). hayatın hemen her alanındaki hatun rolüne, hakedip haketmediklerine, önemine, varlığına detaylıca değiniyor. Kur'an merkezli yorumlar mevcut fakat tartışmalara yol açacak , fazla iddialı düşüncelerine de yer veriyor musa carullah. birkaç yer bende oturmadı açıkçası. yeni pencereler açmak önemli fakat dikkatli olmak gerekiyor.
kıyas yapmayı çok severim, tadını almışım sanırım. aynı konuda birkaç farklı kişi okumayı seviyorum, bu da öyle bir kitap oldu.
tavsiye ediyorum, düşünerek, dikkatlice okunmak şartı ile :)
144 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Mehmet Görmez Hoca'nın bu kıymetli eseri bir kitapçık mahiyetinde. İslamda sünnet ve hadis meselelerini itidalli bir bakış açısıyla ele alan eser, bu alanda bir giriş kitabı sayılabilir. Son zamanlarda çokça tartışılan mezkur meseleler hakkında doyurucu bilgiler verilmiş.
Kitap altı bölümden oluşuyor. İlk bölümde sünnet ve hadis kavramları ele alınmış. İkinci bölümde Din, vahiy ve peygamberlik ışığında sünnet ve hadisin mahiyeti hakkında bilgi verilmiş. Üçüncü bölümde hadis tarihi yani sünnet ve hadisin geçirdiği aşamalar yer alıyor. İlk dönemden itibaren hadislerin yazımı, tedvini, istikrarı bu bölümde yer alan bilgilerden. Dördüncü bölümde hadis ilminde rivayet ve dirayet sistemi açıklanmış. Hadislerin maruz kaldığı tehlikeler ve onları korumak için yapılan çalışmalardan bahsedilmiş. Beşinci bölüm sünnet ve hadisin anlaşılması ve yorumlanmasına ayrılmış. Altıncı bölümde ise hadislerin tahrici (hadislerin kaynaklarını bulma yöntemi ile isnadlarını araştırma yöntemi) açıklanmış.
Eserde çokça vurgulanan şeylerden biri, bir hadisin isnadının sahih olmasının yanında metin tenkidinin de önemli olduğu. Her ikisi de çok güzel örneklerle açıklanmış. Metin tenkidinde en önemli madde, 'Bir hadisin isnadı ne kadar sahih olursa olsun, metninde aranmasıs gereken ilk özellik Kuran'a uygun olup olmadığıdır.' cümlesi. Bu ilkenin dışında 5 ilke daha var tabi.
Hadis ve sünnet konusunda küçük ama doyurucu bilgiler elde etmek ve en önemlisi itidalli bir bakış açısı kazanmak isteyen herkese tavsiye edilir.
168 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Alanında tartışılmaz olan mehmet görmez hocanın çeviri kitabı olan hatun , kadının değerini gözler önüne seriyor . Okuyucunun ilahiyatçı olması gerekmeyecek kadar açık bir dille yazılan kitap okuyucuyu doyuruyor . İslamın kadına verdiği değeri güzel bir sunumla okuyucuya veriyor .

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmet Görmez
Unvan:
Diyanet İşleri Başkanı, yazar
Doğum:
Nizip, Gaziantep, 1 Ocak 1959
Prof. Dr. Mehmet Görmez (d. 1 Ocak 1959, Nizip, Gaziantep), Kasım 2010 tarihinden itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı görevini yürüten ilahiyatçı. 17. Diyanet İşleri Başkanıdır.

Hayatı

Mehmet Görmez, 1959 yılında Gaziantep'in Nizip ilçesinde doğdu.[1][2] İlköğrenimini Nizip'te, ortaöğrenimini ise Gaziantep İmam Hatip Lisesi'nde tamamladı.[1] 1983 yılında girdiği Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi bölümünü 1987 yılında bitirdi.[2] Aynı yılTemel İslâm Bilimleri Bölümü Hadis Anabilim Dalında yüksek lisansa başladı. 1988'de Milli Eğitim Bakanlığı'nın tahsis ettiği bursla bir yıl süreyle Kahire Üniversitesi'nde inceleme ve araştırmalarda bulundu.

1990'da başladığı doktorasını 1995'te Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu adlı teziyle tamamladı. 1995-1997 yılları arasında Kazikistan'daki Ahmet Yesevi Üniversitesi'nin ilahiyat fakültesinde görev yaptı. Görmez, 1998'de yardımcı doçent, 1999'da ise doçent oldu. 2001-2003 yıllarında Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde dersler verdi. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi iken 13 Ağustos 2003'te Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı görevine getirildi.

2006 yılında profesör unvanı alan Mehmet Görmez, 11 Kasım 2010'da Ali Bardakoğlu'nun kendi isteğiyle görevinden ayrılmasından sonra Diyanet İşleri Başkanlığı'na atandı.

Evli ve üç çocuk babası olup, Kürtçe, Arapça ve İngilizce bilen Mehmet Görmez'in yayımlanmış birçok eseri vardır.

Yazar istatistikleri

  • 57 okur beğendi.
  • 442 okur okudu.
  • 30 okur okuyor.
  • 252 okur okuyacak.
  • 10 okur yarım bıraktı.