Mehmet Yılmaz

Mehmet Yılmaz

8.8/10
78 Kişi
·
118
Okunma
·
20
Beğeni
·
2.032
Gösterim
Adı:
Mehmet Yılmaz
Unvan:
Türk Yazar, Coğrafya Öğretmeni
Doğum:
Samsun, Türkiye, 1979
1979 Samsun doğumlu. OMÜ Coğrafya öğretmenliği mezunu. 2000 yılından bu yana
bir yandan öğretmenlik yaparken bir yandan çeşitli gazete ve dergilere kültür, edebiyat, futbol, seyahat yazıları yazıyor. Evli ve iki çocuk babasıdır. Samsun’da yaşamaktadır.

Yayınlanmış kitapları:.
- Kırmızı Beyaz Siyah / Samsunspor - İletişim Yayınları Ocak 2009 - Futbol Derleme
- Bir Gün - Roza Yayınları - Şubat 2012 - Uzun Hikaye
- Derviş Hoca - Kaynak Kültür - Eylül 2014 - Roman
- Tuna'nın Türküsü - Roza Yayınları - Aralık 2015 - Roman
- Milli Takım (Pas, Şut, Gol; İşte Milli Futbol) - Timaş Yayınları, Hazin 2016, Mizah
Ne kadar yükseğe haç dikerlerse diksinler, gökyüzüne baktıklarında hep hilali görecekler. Hilalden daha yükseğe haç dikemezler.
Çocuksu bir sevinç içindeyim. Sevinçlerin en safı, en masumu ve en harbisi çocuksu sevinçler değil midir zaten?
Geçmişini bilmeyen milletlerin geleceğini başkaları planlar denilir. Hepimiz Türk milletinin efradıyız. Farklı coğrafyalarda olsak bile aynı ağacın dallarıyız.
Şimdiye kadar hakkında inceleme yazmayı en çok arzuladığım kitaplardan biri oldu Tuna’nın Türküsü. İnsanlar kendinden bir şeyler bulduğu kitapları daha çok özümsüyor sanırım. Nereden başlasam bilemiyorum.

Kurgusu beni özellikle çok etkiledi bu kitabın. Bunda hem babamın annesi tarafından Selanik göçmeni olmamızın hem de Viyana, Bratislava, Budapeşte gibi şehirlerde bulunup Tuna Nehri’ne karşı sabahlamış olup oradan geçmiş ecdadımızın yaşadıklarını günlerce düşünmüş biri olmamın da etkisi var. Yurtlarından sürülen ve çıkarılmak zorunda bırakılan insanların halinden sadece onlar anlayabilir pek tabii ki. Fakat ben de bu kişilerin duygularını anlayabilmek için elimden geldiğince empati yapabildiğimi düşünüyorum. Tarihle bugüne kadar pek ilgilenmiş olduğumu söyleyemem fakat Mehmet Yılmaz Bey tarihi, coğrafyayı, gerçek sevgiyi, fedakarlığı o kadar güzel bir kurguyla harmanlamış ki kitabı elinizden bırakmak istemiyorsunuz.

Kitapta her karaktere verilen bir söz hakkı var, hiçbir karakter kayırılmamış. Çünkü her karakterin kendine has bir hayat hikayesi var. Hepsine gerektiği kadar kulak vermeniz gerekiyor kurguyu anlayabilmeniz için.

Gurbet ve hasret teması en yoğun olan olan tema kitapta. Yurtdışında az da olsa 1 yıl yaşamış biri olarak romanın çok yerinde geçen helal-haram ayrımı, yemeklerde domuz etine bazen domuz yağına bile dikkat etmek zorunda kalmak, cami-mescid aramak, namaz kaçırmamaya dikkat etmek, ezan sesi duyma özleminde olmak hep romanda bahsi geçtiği gibi benim de yaşamış olduğum şeyler. Onun için romanla daha çok iç içe olabildim. Mehmet Yılmaz Bey’in romanda dediği gibi “Helası farklı, yemeği riskli, camisi yok, Türkçesi yok; örfü, töresi bambaşka.” Bu söze o kadar çok katılıyorum ki ülkemizin içerisinde bulundurduğu nimetleri veren Allah’a şükrediyorum. Siyasetten kesinlikle bağımsız olarak kesinlikle memleket özlemi denilen bir şey var. Ülkeden ayrılasın geliyor ya bazen... Bazı insanlar Balkanlardan çekilmeyi bir vatan kaybetme olarak görürdü bir zamanlar. Kırım’dan zorla çıkarılmayı, canımız, ciğerimiz olan Balkanlardan terk edilmek zorunda bırakılmayı öğrettiler insanlarımıza zamanında. Bir de böyle düşünmeyi öğretiyor bu roman size.

Ana dil samimiyettir, hayatımda bunu da yaşadığım çok an oldu. Ana dile anı dil olarak bakıyorum. Yabancı olduğunu sandığın bir insanla İngilizce konuşmaya başladığında sanki arana bir set çekiliyor. Bir kültür ayrımı oluşuyor. Ama eğer ki Türkçe konuşmaya başlarsınız, değmeyin keyfinize. Sanki dünya sizin oluyor. Gerçekten de ana dil çok önemli bu konuda, insanların anılarını çağrıştırıyor onlara. Aynı romandaki karakterlerin karşılaştığı kişilerle yaşadığı hadiseler gibi.

Romanda coğrafya ve Mostar hakkında da çok güzel ve değerli bilgiler verilmiş. Gündüz Vassaf’ın Mostar adlı gezi yazısını okuduktan sonra bu romanda geçen Mostar kısmını da çok beğendim. Zira sayın Vassaf, Mostar’dayken köprüye ayağını basmaya bile kıyamamış en sonuna kadar. Köprüden karşıya geçmek için dolaşmış şehri. İşte böyledir Balkanlar. Osmanlı mimarisinin şekillendirdiği yerlerden geçtik biz. Hatıralarımız tarih kokar, sevdalarımız samimiyet doludur, tasarladığımız mimari yapıların her detayında ayrı bir anlam vardır, hiçbir detay boşuna değildir.

Romanda insanların kişiliksizleştirilmesinden savaşın getirdiği acılara kadar, coğrafi bilgilerden samimi sevgilere kadar çok sayıda kendinize dair bulabileceğiniz öge bulunmakta. Türkiye’nin bizim için bir anne olduğunu, dünyanın neresine gidersek gidelim, ayağımızın hep onda sabit kaldığını görebilirsiniz bu romanla beraber.

Gerçekten de çok sevdim bu kitabı. İncelemeyi de emekle ve severek yazdım. Bu kitabı imzasıyla beraber bana hediye etmiş olan sayın Mehmet Yılmaz Bey’e teşekkür ediyorum.
Kitap üzerine konuşmaya başlamadan evvel kitapla ilgili birkaç küçük tesadüfü sizinle paylaşmak isterim...

1000Kitap'a üye olduğum ilk günlerde çeşitli vesilelerle birkaç defa bu kitapla karşılaştım. Allah nasip ederse, yaklaşık 2 ay sonra dünyaya gelecek olan oğlum Tuna'nın adını taşıdığı için ilgimi çekti. Bir çeşit algıda seçicilik diyebiliriz:) Sonra kitabın Mehmet Yılmaz tarafından yazıldığını öğrendim. O dönem kendisiyle yer yer Cengiz Aytmatov üzerine sohbetler yapıyorduk. Böylece kitabı okuma listeme dahil etmiş oldum. Bir diğer tesadüf de kitabın bana ulaşma şekli oldu. Kitabı sipariş vereceğim hafta, sanırım tedarik süresi yüzünden 1 hafta ertelemek zorunda kaldım. O hafta sonu 1000Kitap İstanbul buluşması oldu. Bir de ne göreyim; Mehmet Hocam, sağolsun kitabını bize hediye olarak göndermiş:) İşte böylece, ben kitaba, kitap da bana adeta koşar adım yürüyerek ortada buluşmuş olduk... :) Tuna'nın Türküsü ile tanışma hikayemiz kısaca böyleydi. Gelelim kitabın bende nasıl bir iz bıraktığına...

Herkesin bir hikayesi var... Mustafa'nın, Ayşe'nin, Tunahan'ın, Hüsrev'in, Adem'in, Şevval'in ve diğerlerinin... İsimler değişiyor, coğrafya değişiyor, zaman değişiyor... Ama bu hikayelerin her biri, sonunda çok daha büyük bir hikayeye çıkıyor: Bizim hikayemize...

Eminim benim gibi pek çoğunuzun nereden ya da 'kimlerden' geldiğini detaylı olarak araştırma fırsatı olmamıştır. 'Benim dedem aslında şuradan göç etmiş, bizim anne tarafı aslında şuralıymış' temalı hikayelere hepimiz aşinayız. Bu işe gerçekten gönül verenler, oturup şecere çıkartıyorlar genelde. Ya da hayatta kalan büyüklerden, eski kuşaklar, kökenler hakkında yeni bilgiler bulmanın peşine düşüyorlar. Bense diğer grupta kalıyorum. Kişisel geçmişim hakkında fazla bilgiye sahip değilim. İşte bu nedenle bu tür kitaplara ayrı bir değer veriyorum. Orada yazılan hikayeleri kendi hikayem gibi okuyorum. Çünkü birinin hikayesi, bir yerden sonra hepimizin hikayesi oluyor.

Tuna'nın Türküsü'nü de bu duygularla kendi hikayemi okur gibi okudum. Büyük dedelerimin de tıpkı Mustafa gibi, Hüsrev gibi Balkanlar'da, Kırım'da, Köstence'de düşmanla çarpışmadığını, belki de şehit düşmediğini kim garanti edebilir ki? Dediğim gibi, bir yerden sonra isimlerin, mekanların, zamanın bir anlamı kalmıyor. Çünkü her hikayenin kapısı dönüp dolaşıp yine bize açılıyor.

Daha önceden de yazmıştım. Toplar, tüfekler, tanklar, uçaksavarlar bize savaşın ne olduğunu anlatamaz. Tarihe dönüp baktığınızda ölen insanlar sadece bir sayıdan ibarettir. Anlamsız, kupkuru, sonu bol sıfırla biten kasvetli sayılar... Hiçbir yüzbaşıyla, bir generalle, savaş uçağı kullanan bir pilotla empati kuramazsınız. Savaşı anlamanın tek yolu, o acıyı, hasreti, ayrılığı, korkuyu, göçü yaşayan insanların hikayelerini okumak ve kendinizi o insanların yerine koymaktır. Tıpkı Tuna'nın Türküsü'nde olduğu gibi... O yüzden gerçeklere bağlı kalarak bu hikayeleri yazıp bize ulaştıran yazarlar, bir ayağı tarihe, diğer ayağı günümüze uzanan bir köprü gibidirler. Kitapları edebi bir eser olmanın yanı sıra, aldıkları bir sorumluluğun tezahürüdür aynı zamanda... Mehmet Yılmaz 'ın bu eseri, bu yönüyle de hem kitaplıkta hem de zihinlerde ayrı bir yere konulmalıdır.

Kitapla ilgili söyleyecek çok sözüm var aslında ama, lafı da fazla uzatmak istemiyorum. Yine de kitap elimdeyken yaşadığım bir okuma deneyimine değinmeden geçemeyeceğim... Tuna'nın Türküsü'nü okurken aklıma sık sık yakın dönemde okuduğum (bkz: Serenad) ve Toprak Ana kitaplarından sahneler belirdi. 'Struma Faciası', 'Mavi Alay Dramı', Tolganay ve Aliman'ın hikayeleri ve çok daha fazlası... İşte o noktada, kitapların da bir masanın etrafında toplanmış gibi kendi aralarında konuşabildiğini farkettim. Boş bir masa hayal edin... Önce Tolganay ve Aliman geliyor, ardından Şehit Mustafa'nın karısı ve hemen yanında Ayşe Ana... En sonunda da Profosör Wagner beliriyor, elinde kemanıyla... Konuşacak o kadar çok sey var ki... Belki de susup sadece birbirlerinin gözlerine bakıyorlar, 'hepimiz oradaydık' dercesine...

Çok uzundur bu hikaye... Belki Tuna nehri kadar uzun ve bir o kadar da derindir... Bir ayağı da Fırat kıyısında akar bu hikayenin... Başka bir ayağı Kıbrıs'ta, bir başkası Musul'da... Mostar Köprüsü bağlar o nehirleri, belki Malabadi Köprüsü ya da Boğaziçi... Nice kahramanlar geçer o köprülerden, erkekler, kadınlar ve çocuklar geçer... Ve onların hikayesi, bizim hikayemizdir.

Kapatırken, son söz yine kitaptan gelsin;

O düşünceler içindeyken Romanyalı rehberimize bir şey sordum;
-Siz çocuklarınıza Tuna adını veriyor musunuz?
Şaşırdı önce ve sonra ‘hayır’ dedi. Biz çocuklarımıza nehir adını vermeyiz.
‘Ama biz veriyoruz. Üstelik aradan geçen yüzlerce yıla rağmen…’

Herkese keyifli okumalar dilerim...
Tuna'nın Türküsü Üzerine

Merhum Yahya Kemal, ‘Türk’ün gönlünde bir dağ varsa Balkan, bir nehir varsa Tuna’dır’ der. Büyük ölçüde öyledir. Halbuki o mübarek Tuna, bizim sınırımızda değil artık. Tuna Nehrinin akmam, etrafımı yıkmam dediği o 93 Harbinde kaybettik oraları…

Tamam, coğrafi/siyasi sınırlarımız içinde değil ama gönül coğrafyamızın her daim başköşesinde o Tuna. Tıpkı Balkanlar gibi…

Bu girizgahı yapmamın sebebi son romanım Tuna’nın Türküsü. Tuna’nın Türküsü'nü Balkan ve Kırım Türklerine ithaf ettim. Deliorman kökenli bir Türk ailesinin Anadolu’da biten ama Kırım, Bosna ve Dobruca ile de kesişen yüz yıllık bir aile hikayesini anlatmaya çalıştım.

Romanı yazma fikrim ise bir Romanya seyahatim sırasında, Tuna Nehrini ilk defa görmemle başladı. Orada Romen bir rehber bize Tuna’yı anlatıyordu. Bense bir tarafı Teleorman karşı kıyısı ise Niğbolu olan Tuna’ya bakarken çok farklı hisler taşıyordum. Anlattığı nehir zaten bizdendi; ben onu ilk defa görmüş olmama rağmen tanıyordum.

İşte bu sularda akıncı beylerimiz atlarını sulamışlardı. Tam karşı kıyıda duran ve Bulgarların Nikopol dedikleri Niğbolu Kalesi ise sanki halen daha kale komutanı Doğan Bey’in hayaletini yıkık surlarında taşıyordu. O düşünceler içindeyken Romanyalı rehberimize bir şey sordum;

- Siz çocuklarınıza Tuna adını veriyor musunuz?

Şaşırdı önce ve sonra ‘hayır’ dedi. Biz çocuklarımıza nehir adını vermeyiz.

‘Ama biz veriyoruz. Üstelik aradan geçen yüzlerce yıla rağmen…’

O yüzden bana Tuna’yı anlatmasına gerek yoktu. Ben Tuna’yı ondan daha iyi biliyordum; ilk defa dünya gözü ile görsem bile böyleydi bu…

Bükreş’te ise Birinci Dünya Savaşında, bu civarda şehit düşmüş askerlerimizin yattığı bir Türk Şehitliği vardı. Oraya da gittim. Türkiye’ye döndükten sonra ise karşıma bir fotoğraf çıktı. Alman bir gazetecinin çektiği bu fotoğrafta Romanya Cephesinde çarpışan Mehmetçikler vardı.

İşte o anda kurguyu kafamda tamamladım. Romanya Cephesinde şehit düşen büyük dedesinden bir iz bulabilmek için Romanya’ya giden bir gencin hikayesini yazacaktım. Ancak onun kaderi Tuna’nın suları ile kesişmeliydi. Nitekim öyle oldu.

Romanda evlilik yoluyla o Balkanlı aileye dahil olan bir Kırım Tatarın da hikayesi var. Çoğumuzun habersiz olduğu 18 Mayıs 1944 Kırım Türk sürgününü de barındıran bir hikaye…

Güzel bir yolculuk vaat ediyorum sizlere; inşallah beğenerek okursunuz…
Site içindeki üye arkadaşlardan aldığım üçüncü hediye kitap ama bu hediyelerin içinde ayrı bir yeri olan kitap çünkü yazarı tarafından adıma imzalanılıp hediye edilmesi kendisini ayrı bir köşede yer ettirdi ve hızlıca okumama sebep oldu. Mehmet Bey'e bu güzel hediyesi için tekrardan teşekkür ederim.

Tuna'nın Türküsü gerçekten de çok iyi bir eser. Kitap beklemediğim şekilde güzel başladı ve beklemediğim şekilde birden fazla kollu kurgusunun olması ayrı bir hoşuma gitti; yani demem o ki kitap beklentilerimin çok üstündeydi. Okuduğum en güzel giriş bölümlerinden, en güzel cümlelerden birini okudum desem abartmış olmam hatta bu giriş bölümünü okurken konu içeriği ve cümle şekilleri olarak Orhan Pamuk - Benim Adım Kırmızı ve Kafamda Bir Tuhaflık havalarını hissettim ve genel olarak da az çok Glenn Meade - Son Tanık havalarını hissettim, sadece cümle şekilleri olarak. Günümüzde yaşayanların konuşmaları, geriye dönüşlerde ölmüş olan ya da bilinmeyen kişilerin üstkurmaca şeklinde roman karakteri olduklarını bilircesine konuşmaları ve bu konuşmalarının edebi yönlerinin gayet de yüksek olması, beyinlere kalplere işleyecek şekilde cümleler kurması ve o cümlelerin de bölüm isimleri olması gerçekten çok hoştu; ama bu bölümlerde özellikle ilk başlarda şöyle bir sıkıntı hissettim. Her bölümü mesela bir karakter anlatıyor ya hepsinin kurdukları cümleleri yani cümle şekilleri hemen hemen aynı, yani yeni bölümün başladığı kitapta belirtilmese ve bölüm başında konuşan kendini tanıtmasa ilk anlatan kişinin hala konuşmaya devam ettiğini düşüneceğim ve karakter geçişlerinde olan geçişleri anlayamayacağım. Karakterler güzel ama cümleleri hep aynı yani hep aynı ağızdan çıkıyor gibi. Bu durum ama ilerleyen sayfalarda tamamen kaybolmasa da bayağı bir azalıyor.

Yazarın coğrafya öğretmeni olması kitap içinde geçen bölgeler hakkında verdiği coğrafi ve hatta tarihi bilgiler ile okurken fazlası ile belli oluyor. Kitabı okurken aslında güzel bir tarih bilgisi ve ayrıntılı bir coğrafi bilgiler de alıyoruz ama yukarıda da dediğim gibi hani her bölümde bir karakter konuşuyor dedim ya işte bu bölümlerde her karakterin artık geçmişini okumak, geçmişi ile beraber yaşadığı bölgelerin coğrafi bilgilerini okumak en azından sonlara doğru okuru sıkıyor ya da sıkmasa da bir okur olarak artık konudan bir şey beklenildiği için sabırsızlık insanı sıkıyor. Yalnız bu sıkmadan lütfen okunmuyor, zorluyor manası çıkmasın çünkü kitap içindeki cümleler, diyaloglar gerçekten çok güzel, çok sıcak ve fazlası ile içimizden. Vatan sevgisi, Atatürk sevgisi ve Allah sevgisi ile beraber bu sıcaklık daha da çok içimize işliyor. Kitap içinde Romanya kısımlarında şöyle bir kısım dikkatimi çekti. Romanya'da kadınların isimlerinin sonunda hep a harfi olduğu ve bu a harfinin de kadınlığı, kadın isimlerini temsil ettiği ve sembolleştirdiği belirtilmiş ve cümle sonunda da ülkemizde de böyle bir durum yok denilmiş. Tam manası ile denilen olmasa da en azından benzerlik olarak Aliye, Lütfiye, Hayriye ya da Zekiye gibi isimler en azından örnek olarak verilebilir ve uymama kısmı da anlatılabilirdi diye düşünüyorum.

Roman içinde yörelere özgü çok güzel türküler sözleri ile de paylaşım yapılmış, hem söz olarak kısaca kitap içinde okurken hem de aynı zamanda bilmediklerimi Youtube üzerinden açıp dinlemek de ayrı bir güzel oldu, iki tanesini burada paylaşmak isterim.

https://www.youtube.com/watch?v=UC1GNhxmLg0
https://www.youtube.com/watch?v=EBQJvSGuEFc

Mehmet Bey kesinlikle takip ettiğim yazarlardan oldu ve çıkan yeni romanlarını Allah nasip ederse kesinlikle okuyacağım.
Öncelikle kalemdaşım olan yazar Mehmet Yılmaz Beyefendiye eserini bana imzalayıp gönderdiği için çok teşekkür ederim. İmzalı olan eserler benim için çok özeldir çünkü eseri kaleme alan insandan bir parça ölene kadar anılarımızda yer alarak, her elimize aldığımızda, bize imzalandığı günü hatırlatıp buruk bir hüznü de beraberinde yaşatacaktır...
O yüzden eserin imzalandığı 21.12.2016 tarih o özel anlardan bir tanesi oldu bile benim için. Tekrar teşekkür eder, eserlerinizin asırlar sonrasına taşınmasını dilerim...

Tuna'nın Türküsü
Osmanlı döneminde bize ait olan topraklarda yaşayan, Türklerin terk edilmişliklerini, gördükleri zulümleri ve özellikle vatanlarından koparılışlarını anlatıyor.1917 yılında başlayan eser, 2007 yılında Mustafa Dedenin torununa anlatması ile can bulup hayatına giren ve öz yurdundan koparılan insanların hikayesini konu alıyor. Tuna'nın dedesinin babasının mezarını bulmak için çıktığı yolculuk ise beklemediği olaylar ile karşılaşmasına sebep oluyor...

Eser derin bir incelemenin sonucu yazılmış. Balkanlarda Türklerin yaşadığı ve izlerini taşıdığı şehirler ve kasabalar yer alıyor. İyi ile kötünün, savaş ile barışın, vatan ve vatansızlığın, öz yurduna hasret kalmanın nasıl bir duygu olduğu ise Mustafa Dedenin dilinde adeta can buluyor...

Kırım Türklerine ve Balkanlarda yapılan zulüm ise can acıtıyor. Okurken duygulanmamak mümkün değil...

Bir Gün
Bir insan ömrünün bir gününe neler sığdırabilir?
Yavuz ve Tuğçe'nin birbirlerine olan aşkını, arkadaşlığı, masumiyeti ve ölümsüzlüğün insan yüreğinde nasıl hayat bulduğunu bu kısa ama hissettirdikleri derin ve duygulu hikayede tekrar hatırlayacaksınız...

Tekrar kaleminize ve yüreğinize sağlık, Mehmet Bey. Nice kitaplarınızda buluşmak dileği ile başarılarınızın devamını diliyorum. Umarım bir sonraki eseriniz yine tarihi gerçeklerin yer aldığı bir kitap olur...
Yeterince sindirdim, incelememi yazabilirim artık. Özellikle okur okumaz hiç bir kitaba inceleme yazmıyorum. Çünkü o an kitabın verdiği duygusallıkla ya çok abartıyorum ya da ağır eleştirilerde bulunuyorum.

Neyse tunanın türküsüne gelince; güzel kurgusu ilgi çekici bir adı var. Şekil itibarı ile de Elif Şafak'ın Aşk kitabını andırıyor. Yazarın hatası aynı olayların bir kaç defa farklı ağızlardan anlatılması olmuş. Okuyucuyu sıkıyor gibi. Karışık anlatımı kronolojik sıraya koymak okuyucuyu iyi yönde zorluyor.
Zaman zaman gözlerimizi dolduran, fakat Belli bir döngünün dışına çıkamamış bir kitap. Coğrafi olarak doyurucu bilgiler içeriyor.

Tuğçe ile Yavuz'un aşkına gelince, ne yapıyoruz? Demek ki sevdiğini söylemek için son günü beklemiyoruz, hemen söylüyor ömür Vefa kıldığınca sevgimizin tadına varıyoruz. Sevgiler ertelemeye gelmez.
Okursanız zaman kaybı olmaz.
"Tuna'nın Türküsü"

Tuna'nın Türküsü; özlemin, hasretin, gurbetin, vuslatın, vatanın türküsü...
Ne de hüzünlü bir türküdür bu.
İlk başta kitabı okurken ortaokul yıllarıma gittiğimi belirtmek istiyorum. O zamanlar tarihi kitapları okumayı çok seviyordum. Tarihi derken düz tarih değil de kurguyla beraber harmanlanmış kitaplar daha bir güzel geliyordu. Farklı hikayeler barındıran , tarihi bilgilerle harmanlanmış kitaplar... Aklımda kaldığı kadarıyla en çok Yavuz Bahadiroğlu'nun kitaplarını okurdum. Buhara Yanıyor, Selahaddin Eyyubi vs. İşte bu kitabı okurken o zamanlara gittim ve bu kitap bana o kitapları animsattı. Ayrıca o zamanlarda dinlediğimiz daha doğrusu bize dinletilen bir marş vardi; Tuna nehri akmam diyor, etrafımı yıkmam diyor diye hala daha duyduğumda değişik duygulara kapilirim. Kitabin isminden dolayı zaten akillara gelmemesi imkansiz.
Ve konunun geçtiği yer olan -genel olarak Balkanlar diyelim tek tek ayirmaya gerek yok- gitmeyi çok istediğim bir bölge. Okuduğumda gitmiş kadar oldum ama bir yandan da gitme istediğim daha da bir kabardı. Umarım bir gün gitme fırsatı yakalarım ve gittiğimde aklıma hep bu kitap gelecek.
Kitabın kurgusu, olayların oluşu, anlatılışı sıralıdsn ziyade parça parça, bölüm bölüm olması kendi adima sevindiriciydi. Dümdüz bir okuma yerine adeta bir puzzle'ın parçalarını birleştirir gibi okumak daha bir keyifliydi.
Kırım türklerinin acı hikayesi var, savaş var, yokluk var, özlem var, umut var, aşk var... Duygu yoğunluğu çok fazla kitapta. Yer yer boğazıma bir yumru oturdu okurken.


"Bir Gün"

Bir günün önemi...
Etkileyici bir hikâye...
Ülkemizin en acımasız gerçeği ile bir kez daha karşılaşmak beni gerçekten derinden etkiledi. Şimdi burada ne olduğunu söylersem sağlam bir spoiler olacak o yüzden yazmıyorum. Artık okuyup öğrenirsiniz :) Bu gerçekle her daim ufak veya büyük, zaman zaman karşılaşıyoruz ama tam olarak farkında olmadan yaşıyoruz.
Bu hikayeyi okurken aklıma bu sezon İstanbul Şehir Tiyatrolarında izlediğim Geç Kalanlar oyunu geldi. Çok net bir şekilde geç kalanların hikayesi bu.
Yavuz ve Tuğçe'nin hikayesi...
Aslında hepimiz bir şeylere geç kalıyoruz ama sonuçları yıkıcı olmadığı taktirde farkına varamıyoruz geç kaldığımızın.
Bu kitabı okuduktan sonra veya dediğim oyunu izledikten sonra (İzlemediyseniz mutlaka izleyin, bu sezon izlediğim en etkileyici ve insanı derin derin sorgulamaya iten bir oyundu) yaşananları, yaşanacak olanları sorgulamadan yapamayacağınızı ve elinizdekilerin kıymetini daha da anlayacağınızı düşünüyorum.
Geç kalmayın diyerek bitiriyorum; hayata, yaşamaya, sevmeye, sevilmeye...

Son olarak Mehmet Hocamıza da teşekkür etmeden geçmek istemiyorum. Var olsun.
Bir gün kitabı çok önce okuduğum ama çok etkilendiğim nadir kitaplardan biri.. hediye edilmesi ayrı bir değerli hediye eden ayrı bir değerli.. yani katmerli bir kitap benim açımdan.. içindeki sımsıcak samimi hikaye de o değere bambaşka bir değer katıyor tabii ki.. şimdilerde Tuna'nın Türküsü ile ortak basılmış yeni bir basımı olsa da tek başına basılması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.. çünkü hem iki kitabın kulvarları farklı hem de Bir Gün arada kaynamamalı bence..

Gün olur asra bedel misali bir günün insanın hayatında nasıl bir yeri olabilir bunu sormakla başlamak istiyorum kitap hakkındaki düşünce ve duygularımı anlatmaya.. Evet bir gün bazen bir asra bedeldir hatta bazen küçük bir an için ömür bile verildiğine göre zaman algımız ne yaşadığımızla ne hissettiğimizle alakalı çok şey söyler bizlere .. o yüzden ben hiç abes karşılamıyorum hatta kızıyorum zamana, sevdiğim insanların yanında su gibi geçtiği için.. o anları donduramadığım için.. her anın fotoğrafını videosunu çekmek nedendir sanıyorsunuz.. hep bundan.. İşte Bir gün tam da böyle bir günü anlatıyor.. geriye dönüşlerle hatıralarla.. okuyucuya o samimiyeti o kadar iyi veriyor ki ben şahsım adına o bir günün geçtiği mekanları onlarla gezdim diyebilirim.. İçinde aşk olan her şey güzel.. o bir gün de.. aşkla tertemiz duygularla yazıldığı o kadar belli ki.. zaten yorumlarda yazarımız da itiraf etmiş kendi hayatından kesitler barındırdığını.. hep savunduğum tezimde beni yanıltmamış.. Çünkü öyle şeyler var ki onu anlatabilmek için ancak yaşamak lazımdır.. günümüz aşk zırvalıklarından öte tertemiz duygular var anlatılan.. zamanın dehrinde herşey kirlendiği gibi aşklar da kirlendi çünkü.. ten kafesine kapatıldı..horlandı..aldatıldı..kandırıldı..öldürüldü.. Aşk aslında kavuşamamaktır sözünü ne kadar duysam da ben o lafa katılmayanlardanım.. çünkü aşk kavuşmaktır.. iki kişinin bir olmasıdır ruhen.. ruhlar aleminde de yaşamıyoruz ki sığlığında düşünen milyonlarca ten kafesi müptelasına diyecek bir şey yok zaten çünkü sanki yemek yer gibi kıyafet değiştirir gibi yaşadıklarını zannettikleri bu aziz duygu onlar için tüketim aracından farksız.. bu konuda bir arkadaşımla konuştuğumuzda hiç unutmadığım bir ders almıştım.. hani eşini çok yalnız bırakma tarzı öğütlere verilen insanca bir cevap olarak '' kalbinde olmadığım birinin yanında olsam ne olur ki???''

Biraz da kitapta anlatılan 1999 depremi ile ilgili bir şeyler söylemek istiyorum.. ben o dönemlerde üniversitede öğrenciydim.. o seneki ağustosu, depremin olduğu yerde yaşamasam da bize düşen kısmıyla yaşadım ve hiç unutmuyorum.. güneş tutulmasının da olduğu anormal sıcak bir ağustos tu.. deprem merkezine otobüsle 5 saatlik bir mesafede yaşamama rağmen açık alandaki sokak merdivenlerinin bile ayağımızın altıdan kaydığını hissettiğimiz elim günlerdi.. günlerce kıyafetlerimizle tedirgin uyuduk.. her an ölüme hazır ve sanki o çatı bizimde üzerimize düşebilir korkusuyla.. şunu anladım ki ölüme hazır yaşamıyoruz hiç.. böyle yaşanır mı diyenleri duyuyorum sanki evet hangi bir gün full kıyafetleriyle yatabilir insan?? hangi bir gün her an öte tarafa gitme korkusuyla hayattan lezzet alabilir değil mi?? işte burda mühim bir şey var... bizim tek derdimiz hayattan lezzet almak değil mi !!!.. sorun işte tam da burda.. dünyaya geldik bir kere ye iç gez oynaa mantığında nostaljik şarkı kıvamında lay lay loy yaşam..

Yaz bitip okuluma geri döndüğümde meslek itibariyle bizim bölümden de otobüslerle o bölgeye gidilmiş alt sınıflardan mimar adayları.. yolculuk ve otobüsteki olanları giden bir arkadaşım anlattığında da inanın resmen kusmak gelmişti içimden.. koli koli biraların yüklendiği otobüs bağajı ve şarkılı türkülü dönüş yolculuğu.. ne acı değil mi?? el elin yitiğini türkü çağırarak arar atasözünün mimarlık öğrencileri yansıması.. ve haklı çıkan alnı öpülesi atalarımız.. verdiğim tepkiye aynı şu günlerde Nur Yerlitaş'ın ''şehit mehit ayy yeter'' tepkisi verir gibi '' ya naapsaydık hep ağlayamaz ki insan biraz rahatlamaya çalışmanın neresine bu kadar tepki veriyorsun'' gibi aldığım cevapla yollarımı ayırdığım arkadaş!!

neyse yine uzun oldu galiba.. okuyun efendim nitekim çok duygulu bir hikaye yavuz ile tuğçe nin aşkı..

bu aşka da bir şarkı bırakmak gerekirse onu da bırakayım..
sevgiyle AŞK la kalın efendim

https://youtu.be/YjNFvYenY7Y

https://youtu.be/4num7RHqV5U
"Birkaç dakika içinde öleceğim. Yüzükoyun yattığım bu yerde, ağzıma taş ve toprak parçaları doluyor. Dudaklarımın kenarından aşağıya doğru bir şeyler sızıyor. Sanırım kan bu. Nefes almakta zorlanıyorum. Sesler geliyor, gidiyor ve kulaklarım uğulduyor bir yandan..." 'Savaşın gerçek bir felaket olduğunu' doğrulayan bu cümleler ile başlıyor Tuna'nın Türküsü.
Savaşın acı yüzüyle karşılaşarak okumaya başladığım roman, kültürümüzü bize bire bir aktaran aile sıcaklığı ile devam ediyor. Şu anda uzaklaştığımız geniş aile ortamına özlem duyarak Tunahan'ın hikâyesinde buluyorum kendimi. Farklı zamanlardan farklı kişilerin anlattığı olaylar, Tuna'nın Türküsü'nde kesişiyor ve okuyucuya kendisini merakla okutuyor.
Kırım ve Balkan Türkleri'ne ithaf edilen romanı okurken aklıma sık sık "Kırımlı" filminden sahneler geldi. Kırım Türkleri ile ilgili fazla bir bilgim olmadığından bu filmi hatırladım bol bol. Elbette yazarın araştırmaları filmden daha öncesine dayanıyor ve zaten film de Cengiz Dağcı'nın "Korkunç Yıllar " ve diğer eserlerinden beyaz perdeye aktarılmıştı. O yıllara ait tarihi bilgilerin yanı sıra coğrafi bilgiler de bizi aydınlatıyor.
Farklı kişilerin ağzından hikayelerini dinlemek, kurgusal olarak zenginlik ve ayrı bir tat katmış. Bu benim için, ilerleyen sayfalarda olumsuz bir durum oluşturdu, çünkü sadece Tuna'nın hikayesini merak etmeye başladım ilerleyen bölümlerde. Dizi izleyememe sebeplerinden de biri budur. Sadece baş karakterin olduğu yerleri merak eder, diğer karakterlerin bölümünde sıkılırım. Yine de bu özellik, romana kurgusal açıdan bir farklılık katmış. Romanın sonu da bana biraz hızlı bağlanmış gibi gelse de keyif alarak bitirdiğim bir eser oldu.
Özellikle genç nesile, lise ve ortaokul dönemindeki öğrencilere rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir roman. Gençlerimizin tarihimiz, kültürümüz, ananelerimizden uzaklaştığı şu dönemde genç okurlara faydalı olacağını, orta yaş kitlesinin de keyifle okuyacağını düşündüğüm, beğeniyle okuduğum bir eser oldu. Bu güzel eseri okumamı sağlayan yazarımız Mehmet Yilmaz'a ve tabi bu yazar ve eserlerle tanışmamı sağlayan 1000kitap sitemize teşekkür ediyorum.
Kırım ulus olarak hala mazimizde yara. Ve biz ulus olarak yaralarımız hakkında konuşmayı pek sevmeyiz. o yüzden Balkan ve Kırım konusu pek dillendirilmez. Üzüntülerinizi dile getirdiğiniz zaman faşist damgası da yersiniz.
Açık konuşmak gerekirse ismime imzalı bir hediye olmasının yanında benim için kitabı değerli kılan başka sebeplerde var. Bu konuyu ayrıntılarıyla açacağım ama dillendirmeden önce bir itirafta da bulunayım eğer Sayın Mehmet Bey bana okuma fırsatı vermeseydi, bir kitapçıda bulup alma olasılığım düşük olacaktı. Malum kitapçılarda ilk uğradığımız köşe ''Çok satanlar'' bölümü olduğundan.

Anne ( Annemin babası)tarafım Kosova'dan gelme terkedilmiş bir Rum köyüne yerleştirilmiş aile.(Bursa) Senelerce Rumların malına konmuş olmakla suçlanmışlar. Ki orada bıraktıklarının lafını açmayacağım. Priştine de Türbedar olan aile fertleri( Sultan Murat'ın) Rum'un Kireç evini ne yapsın ?? (!) Senelerce evlerinin eski sakinlerinin torunları tarafından tacize uğramış bir aile. Ki bu torunlar evin altını üstünü, bahçesini talan edip gömü bulmaya çalışan bulamayınca da siz aldınız değil mi diye iftiraya uğramış bir aile. Yani evleri hiç bir zaman ev olamamış... Muhacır ve Mübadil farkını öğrenememiş insanlara da onca laf anlat tabi... Kitapta bir söz vardı. Padişah İstanbul'u verse de buralara dokunmasa keşke diye. İşte bizimkilerde devamlı Doğu'yu kaybetseydik de Balkanlar hala bizim olsaydı keşke derler.
Bu sebepledir ki Tuna'nın türküsü'nü sevmeme gibi bir ihtimalim yok. Çünkü buna benzer hikayeleri duyarak büyüdüm. Annane tarafımda Yunanistan'dan göç edip adapazarına yerleştirilmiş bir aile onların da çok acıklı öyküleri var. Kitabı okurken hep o hikayeler geldi aklıma. Düşüne düşüne okudum. Bu yüzden de okumam uzun sürdü. Bu hikaye ilgili tek sıkıntım puntonun küçük olmasıydı, Biraz okurken gözlerim yoruldu.

Kitapta bulunan ikinci öykü ise '' Bir gün'' adını taşımakta. Tuna'nın Türküsü bu hikayenin üstüne geçti. Aşk, sonsuz aşk temalı hikayelerden pek hoşlaşmadığım için sıkıldığım bölümler oldu. Ama bu benimle ilgili bir sorun :)
Onun sonunda da yine hatıralar belirdi gözümün önünde...
Aneannem'in ailesinin Yunanistan'dan göç edip Adapazarı'na yerleştiğinden bahsetmiştim. 45 saniyede verdiğimiz kayıplardan ve bu kayıpların üzüntüsünden bahsetmek istemiyorum. İşte bu öyküyle unutmak istediğim bazı sahneler gözümün önünde yine belirdi.
Tamam tamam ben iyiyim ağlamıyorum....

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmet Yılmaz
Unvan:
Türk Yazar, Coğrafya Öğretmeni
Doğum:
Samsun, Türkiye, 1979
1979 Samsun doğumlu. OMÜ Coğrafya öğretmenliği mezunu. 2000 yılından bu yana
bir yandan öğretmenlik yaparken bir yandan çeşitli gazete ve dergilere kültür, edebiyat, futbol, seyahat yazıları yazıyor. Evli ve iki çocuk babasıdır. Samsun’da yaşamaktadır.

Yayınlanmış kitapları:.
- Kırmızı Beyaz Siyah / Samsunspor - İletişim Yayınları Ocak 2009 - Futbol Derleme
- Bir Gün - Roza Yayınları - Şubat 2012 - Uzun Hikaye
- Derviş Hoca - Kaynak Kültür - Eylül 2014 - Roman
- Tuna'nın Türküsü - Roza Yayınları - Aralık 2015 - Roman
- Milli Takım (Pas, Şut, Gol; İşte Milli Futbol) - Timaş Yayınları, Hazin 2016, Mizah

Yazar istatistikleri

  • 20 okur beğendi.
  • 118 okur okudu.
  • 8 okur okuyor.
  • 145 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.