Mehmet Yılmaz

Mehmet Yılmaz

Yazar
8.9/10
169 Kişi
·
316
Okunma
·
43
Beğeni
·
4.519
Gösterim
Adı:
Mehmet Yılmaz
Unvan:
Türk Yazar, Coğrafya Öğretmeni
Doğum:
Samsun, Türkiye, 1979
1979 Samsun doğumlu. OMÜ Coğrafya öğretmenliği mezunu. 2000 yılından bu yana
bir yandan öğretmenlik yaparken bir yandan çeşitli gazete ve dergilere kültür, edebiyat, futbol, seyahat yazıları yazıyor. Evli ve iki çocuk babasıdır. Samsun’da yaşamaktadır.

Yayınlanmış kitapları:.
- Kırmızı Beyaz Siyah / Samsunspor - İletişim Yayınları Ocak 2009 - Futbol Derleme
- Bir Gün - Roza Yayınları - Şubat 2012 - Uzun Hikaye
- Derviş Hoca - Kaynak Kültür - Eylül 2014 - Roman
- Tuna'nın Türküsü - Roza Yayınları - Aralık 2015 - Roman
- Milli Takım (Pas, Şut, Gol; İşte Milli Futbol) - Timaş Yayınları, Hazin 2016, Mizah
Bazı acılar vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız ama geçmez. O sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır.
Mehmet Yılmaz
Sayfa 9 - Roza Yayınları
" İnsanlığın en büyük meselesi nedir biliyor musun?" diye sordu yanındakine.
" Para mı?" diye sordu diğeri.
Görmedim ama bence tebessüm etti adam. Sitem dolu bir tebessüm belki de.
" Hayır" dedi ve devam etti. " İnsanlığın en büyük meselesi insan olabilmektir."
Mehmet Yılmaz
Sayfa 29 - Roza Yayınevi
Müzik dinlemezdi. Neredeyse hiç şarkı ya da türkü bilmezdi. Şiirden anlamaz, bir tek kıta bile bilmez, şiir okumazdı. Hayatı boyunca hiç sinemaya gitmemişti. Kitaplarla arası hiç yoktu. Kitap okuma namına, okul yıllarında yarım yamalak okuduğu birkaç hidayete erme serüvenli yeşil roman ile siyasal İslamcı popüler tarihçilerin çoğu Atatürk düşmanlığıyla, menkıbevi dini anlatılarla ve yalan yanlış bilgilerle dolu birkaç kitabını sayabiliriz. Sağdan soldan duyduğu şeyler üzerinden polemik yapardı. Sosyal medyayı kullanır ancak doğruluğunu teyit dahi etmeden bir sürü şey paylaşırdı. En çok da Osmanlı, ümmet, partisi ve din üzerine paylaşımlar yapardı.
Mehmet Yılmaz
Sayfa 60 - Roza Yayınevi
Bosna katliamlarının en acı günlerinde bazı Boşnak askerler Aliya' ya gelirler.
" Başkanım, Sırplar bizim kadınlarımıza tecavüz, esirlerimize işkence ediyorlar. Biz de onlardan ele geçirdiklerimize aynısını yapalım." derler. Cevap çok nettir :
" Sırplar bizim öğretmenimiz değiller. Biz bunları yapamayız!"
Mehmet Yılmaz
Sayfa 68 - Roza Yayınevi
Bizde acı çekilir, hasret çekilir, sevda çekilir, dert çekilir ama bu aşikâr edilmez. İnsanlar, hele de kadınlar bütün bu hislerini içlerine atarlar. Ve o suskunluklar ne büyük yaraların kabuklarıdır, kimseler bilmez.
Mehmet Yılmaz
Sayfa 111 - Roza Yayınevi
Dindarlık insanın ruhunda olur. İçinden gelir. Aslında teorik olarak futbolu sevmek, kitap kurdu olmak ya da düzenli tertipli olmaktan çok farklı değildir. Farkı inançtır, maneviyattır.
Mehmet Yılmaz
Sayfa 55 - Roza Yayınevi
144 syf.
Yola Düşen Gölgeler yaklaşık üç yıllık bir aradan sonra piyasaya çıkan romanım oldu.

Bu üç yıl benim açımdan hayatımın en berbat, en sıkıntılı dönemiydi. Üstelik geleceğin ondan iyi olacağına dair ümitli değilim. Pek çok sorunla, acıyla ve olumsuz durumla, hayal bile edemeyeceğim şeylerle karşılaştım. Ancak şunu söyleyebilirim ki, eğer bu üç yıl olmasaydı böyle bir romanı asla yazamazdım! Belki de bu haksızlıklara, böyle eserler verebilmek için maruz kalıyoruzdur.

İlk romanım olan Bir Gün benim romantik dönem eserimdi. Gençlikten ve ilk yazarlık dönemimden kesif izler ve acemilikler taşıyordu. Yine de Bir Gün’ün hikâyesiyle, memleketimde geçiyor olmasıyla ve onu yazmış olmakla gurur duyuyorum.

Tuna'nın Türküsü ise iyimserlik dönemi eserim oldu. Tuna’nın Türküsü’nü ve kahramanlarını çok seviyorum ancak hayata, onu yazdığım yıllardaki gibi bakamıyorum artık.

Yola Düşen Gölgeler’e gelirsek: Sanırım acılarla piştiğim, gerçeklik dönemi eserimdir. Bir bakıma, kırk yaşıma girdiğim şu zaman diliminde, bir olgunluk dönemi romanı da diyebilirim. Aralıksız devam eden okuma sürecimde, son yıllarda daha evvel hiç okumadığım yahut az okuduğum, çok farklı yazarlarla ve onların tarzları ile karşılaştım. Bu yazarların hemen hepsi daha önceki yıllara ait dünya görüşümün dışında olan isimlerdi ve kabul etmeliyim ki, çoğundan etkilendim.

Yola Düşen Gölgeler, postmodernist tarafları da olan bir roman. Bir üst anlatıcı var. Bu anlatıcı İstanbul’dan çıkıp Ankara’ya gidecek olan bir otobüste bulunuyor ve bu otobüste seyahat eden bazı yolcuların, belki de gölgelerin birbirinden bağımsız gibi görünen hikâyelerini anlatıyor, anlattırıyor.

Biz bu yolcularla birlikte kâh Bosna Savaşı yıllarına gidiyoruz, kâh Ankara’nın gecekondu mahallelerine. Irak’tan Samsun’a uzanan bir yolculuğun acılarını yaşıyoruz. Amsterdam’a giden, iki farklı insanın hikâyesini okuyoruz. Gencecik iki aşığı bir şehit çocuğu üzerinden görüp, toplumsal değerleri utanmazca kullanabilen bir yerel siyasetçi ile haksızlığa uğramış bir akademisyeni, genç ve tecrübesiz bir kızcağızın aldatılmışlığını ya da ne bileyim, bir dargınlığı okuyabiliyoruz.

Aslında romandaki karakterlerin hepsi yolda yürürken yanından geçtiğimiz, aynı tramvaya bindiğimiz, aynı okullarda okuduğumuz veya komşusu olduğumuz insanlar. Dışarıdan bakıldığında herhangi biri gibi görünen insanlar ki, başkaları için hepimiz öyle görünmüyor muyuz?

Her sanat eserinin bir meselesi vardır, anlatmak istediği bir şey. Yola Düşen Gölgeler’de de çektiğim sancıları dışa vurmayı amaçladım. Hepimizin öncelikleri var, bundan on yıl önce olsa önceliklerim farklı olurdu. Ancak artık önceliğim insan olmak ve insan kalmak merkezde olmak suretiyle adalet, iyilik ve özgürlük kavramları. Bu romanda evrensel bir sonuca varabilmek adına iyilik nedir, adalet neden gereklidir ve insanlık nasıl anlaşılmalı gibi sorulara cevaplar aramaya çalıştım. İçimde biriken, beni yaraladığı gibi olgunlaştıran pek çok meselem vardı, pek çok acım… Bir romancı olarak bunları ifade etmeye çalıştım. Böylece ortaya Aida ve İbrahim Spahiç, Musa, Zeliha, Kemal, Bahar, Abdullah Sami, Marko Markoviç, Ceylan Maaruf, Ömer ve Merve gibi karakterler çıktılar.

Neler yaşamış olursam olayım hep şuna varıyorum. Beni andıran Abutalip Kuttubayev gibi bir karakter oluşturan, hayranı olduğum Cengiz Aytmatov’un dediği gibi aslında: gözlerimi kapayabilir, kulaklarımı tıkayabilirdim ama düşünmeden edemezdim.

Ayrıca bu romanda 1000kitap.com'un ve değerli üyelerinin ciddi bir etkisi ve katkısı olduğunu ifade etmeliyim. Sadece okuma değil yazma serüvenime de dokundular.

Son vermeden evvel, Yola Düşen Gölgeler’deki mottolarımızdan birini paylaşmak isterim, kitap onunla başlayıp, onunla bitiyor zaten. “Bazı acılar vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız ama geçmez. O sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır.”
144 syf.
Öyle bir eser okuyacaksınız ki ama durun bir dakika okumadan evvel uymanız gereken kuralları anlatmalıyım. Kitapta mı yazıyor bu kurallar ? Tabii ki de hayır, sadece benim yaşadıklarımı yaşamamanız adına ufak bir hatırlatma.
Okumaya başlamadan , yapmanız gereken tüm işlerinizi bitirin, randevularınızı tamamlayın sadece kitaba ait zaman yaratın. Niye mi? Ben şöyle bir göz gezdireyim diye elime aldım ve esiri oldum bitirene kadar bırakamadım. Tüm gün boyunca yaptığım tek şey bir sonraki sayfayı merakla çevirmek not almak ve alıntılara bakarak paylaşmak oldu. Rutin işlerimin tamamı aksadı, hiçbir mesajıma bakamadım. Dünya ile irtibatım kesildi tek iletişimim roman oldu.
Sigara içenler , okurken kaç tane daha ekleyecek günlük limitine , artış olacak endişe etmeyin fark bile etmeden kendiliğinden gelişen bir durum.
Çay severler ya da benim gibi kahve tiryakisi olanlar , çayınız kahveniz de hazır ve nazır pozisyonda size eşlik etmek için beklesinler. Haa unutmadan hiç denemediyseniz türk kahvenizi kulpsuz fincanda bir kere de olsa için. Neden mi? Spoiler yok , kusura bakmayın Boşnak olduğum için senelerdir bu şekilde içtiğim kahvenin kulpsuz fincanda olma sebebi eserin içinde, okuyun anlayın ve lütfen tekrar ediyorum bir kere deneyin.
Evet gelelim romana;
Yazarımız her ne kadar ‘’ ben size bazılarının hayatlarından ve bazı acılardan bahseden bir hikaye anlatacağım , siyahın da bulaştığı fazla renkli bir hikaye ‘’ diye başlatsa da Mavi Otobüs yolculuğunu mütevazilik ettiğine inanıyorum. Onlarca hikaye var, onlarca acı, onlarca ‘’ at otobüsten kurtul şu yolcudan, lanet olsun senin gibisine ‘’ dedirten onlarca karakter var.
İsminin anlamından bi haber, varlığından rahatsız Avni Kaptanın otobüsünde kimler yok ki?
Şehit çocuğu, tıp öğrencisi, akıllı duyarlı, aşkına sahip çıkan korumacı adam gibi adam. İyi ki varsın dedirten, geçmişini unutmayan, Bahar’a olan hakiki aşkın tarafı insan evladı Kemal.
Şeytanın insanda yansıyan hali . Bir gün göz göze gelirsek dedim yüzüne tüküreceğim dünyaya gelişi bence ihmal kaynaklı ancak ne yaparsınız ki kazalarda zarar tazmini maalesef yok . İnsanlığın yüz karası ‘’ Çokta tınnn’’ Zararın, yalanın , kötülüğün, şerrin işgal ettiği tüm alanın zehir abidesi Reis Musa..
Yapma, ne olur aldanma öyle üç beş fiyakalı hediyeye, süslü cümlelere görünüşe kanma diye diye hikayesini inşallah umduğum gibi sonlanmaz umuduyla okuduğum ancak öteki olmanın kaderini kendileri yaratan , yalan ilişkilerde asıl olmaktan ziyade öteki olmanın farkına varmak istemeyen Merve ahh be Merve ahh..
Eleştirel ve vicdansız, ukala ancak güvensiz, kibirli küstah buna rağmen yakışıklı ve eğtimli olmayan , başkalarının onun hakkındaki en ufak düşüncesine bile dikkat etmeyerek saygı duymayan, toplumun yalaka kısmının eseri sahtekar Abdullah Sami..
Her birinin ayrı kişilikleri , öyküleri ve yanlarında anlatılan karakterlerin de bir o kadar daha ibret alınacak , acınılacak ya da aferin dedirtecek eşlikleri..
Demiştim en başta onlarca öykü, onlarca empati, kızgınlık , hayranlık yaratacak duygular içinde kalacaksınız.
Hele ki Ömer , Balkan kökenli Ömer’in nelerin görmezden gelindiğinin, lafla klavye ya da televizyon haberleri karşısında kuru laf kalabalığından başka hiçbir icraatın olmadığının yüzümüze tokat gibi çarpılacak hikayeleri.
Aida Spahiç, Novi Pazar doğumlu, tıpkı annem ve babam gibi. Benim ailem de Boşnak. Aida’nın yaşadıklarını birebir yaşayan onlarca akrabam oldu. Dünyanın sessiz kaldığı katliamda, annemin her gün bir yakınım daha öldürülmüş ağıtları arasında bizim evde hiç sessizlik olmadı. Katliam öncesi ve sonrasında defalarca gittiğim topraklardaki farkı, bakışları, duyguları sıradan turistik bir geziye giderek anlamanız imkansız.
Aynen Ceylan Maaruf’un
Dil, din, ırk ayrımı gözeterek eziyetten kaçınmayan , istediğin gibi yaşayabilirsin ancak benim onayımdan geçtiği müddetçe dayatmasıyla bakışları , duyguları insan olmayanların acıttıkları canları yaşadıklarını anlayabilmemiz gibi.
Ben olsam ne yapardım dediğim defalarca empati kurmaya çalışsam da sonlandıramadığım ‘’ Amca ve Yeğeni ‘’ hikayesini ve İlyas Dede ile Aysel Ninenin aşkını bahsetmeden geçmek çok büyük ayıp olurdu.
Otobüs yolculuğu sona ererken yani roman da biterken vücut organlarımın işlevlerinde aksaklıklar oldu. Öyle yaralar oluştu ki öyle izler bıraktı ki ömür boyu taşıyacağımdan eminim Bir ayakkabı tamircisinin çocuğunun şehirde yalınayak gezmesi kadar tuhaf bir duygu bu , toplumdaki bağlantılarda dikkatli ancak tavırlarda duruşlarda ne kadar eksik kalmışım, ne kadar iyi olsam da o kadar iyi değilmişim dedim.
Metroda olacaklar için de şüphe ettiğim şeylerin doğrulandığını duyup hayal kırıklığına uğrayarak yutkunmak zorunda kalmamışımdır inşallah diye temenni ediyorum.
Bana bu güzel eseri okuma imkanı sağladığınız için, şu kendimi sorguladığım neyim ne olacağım yargılamalarımın kararını verememiş olduğum zamanda hem de .
Kaleminiz daim okuyanınız anlayanınız bol olsun inşallah.Yüreğinize , duyarlılığınıza, kelimelerinize sağlık Mehmet Y.
Mutlu olmayı bırakmak istemiyorsanız, halen insani duygular taşımaktan , empati kurabilmekten hoşnutsanız muhakkak okuyun ve okutun.
Keyifli okumalar..
144 syf.
·Beğendi·9/10
Selam ola hepinizi papiçulolar.. İşte biraz önce dokunduğum her kitapla ellerimin yandığı , attığım her bir adımla bacaklarımın koptuğu ,mayınlara gark olduğum bir fuar gezisinden daha gelmiş bulunmaktayım..Fuar değil Remarque ile Doğu Cephesi gezisi mübarek ! ALLAH BİLANGIZI (Yozgat şivesi) VİRSİN ULAN SİZİN !!! Böyle fiyat politikası mı olur... Herifçioğlu utanmasa , 10 kitap alırsan , yarım kiloda patlıcan veriyoruz yanına diyecek.. Böyle rezillik görülmüş değil.. Hemen , sıtkımı sıyırıp , evinde fino besleyen ve konken partisi sonrası aldığı yenilgi ile gittiği kuaförde istediği ilgi ve alakayı göremeyince elinde tellendirdiği slim sigarasıyla ortama terör pompalayıp , "Yetkili biriyle görüşmek istiyorum!" diyen ,kızıl ve küt saçlı kokoş Chp li teyze moduna girmemek için terk ettim ortamı .. Güzel bir girizgah yapam dedim ama açtırdılar kutuyu söylettiler kötüyü .. Tuco ne yapsın ?!?

Neyse efenim .. Gelin ben yazarla nasıl tanıstım önce onu anlatayım.. Bir haftasonu idi sanırsam .. Karga b*kunu yemeden , uyanıp ileti ve alıntıları bombaladığım bir sabah idi hatırladığım kadarı ile.. Diktatörlerle alakalı bir kitabın incelemesi düştü benim akışa .. Okudum falan tabii haliyle ..İlgi alanımız bir de.. Baktım görüşler aynı minvalde , güzel de bir inceleme..Kendimce , yani olabildiğince "ciddi" bir yorum yazıp enterladım.. Karşılığında "LÜTFEN" bir cevap alınca dedim şunun sayfaya girip bir bakayım , kim ola bu ?!?!? Baktım profil resminde "mahkeme suratlı" bir adam .. Yüz göz asık falan .. Tabii o yüz göz asık adamın Cengiz Aytmatov olduğundan hiç haberim yok... Bir de Cengizhan 'a küsen bulut yazıyor hakkında.. Dedim kendinden utan ! Ne etsin ulan seni Cengizhan , küsmeyip de turşunu mu kursun!!! RÖHAHAHAHAHAHA =)) Gel zaman git zaman , Cengiz Aytmatov okumaya başlayınca bulutun da , profil resminin de , kendi kara cahilliğimizin de sırrına vakıf olduk tabii =)) Sonra Cengiz Dağcı muhabbetine, sohbet muhabbet derken aramız bal kaymaktan halliceye evrildi .. Yalnız ben halen daha Mehmet Yılmaz 'ın bir yazar olduğundan haberdar değil idim bir hafta öncesine kadar .. Neyse ,uzun lafın kısası kendisi büyük bir incelik göstererek kitabını bana gönderdi adıma imzalayıp.. Bir yazardan "endirekt şekilde" aldığım , adıma imzalı "ilk" kitap olması sebebiyle arşivimde apayrı bir yere sahip oldu .. Burdan hem kitap için , hem de böyle bir kitap yazdığı için "ÖĞRETMENİME" çok teşekkür ediyorum..

Evet , yeterince ateş püskürtüp (bitti zannetme!) , roketleri de ilgili kurum ve kuruluşlara çaktığımıza göre yavaştan kitaba da bir girizgah yapabiliriz .. Ben hemen arkaya bir Davaro OST açayım ..HAH!! Şimdi herşey tamam !! =))

Yaptığım otobüs yolculukları benim için hep macera dolu ve "çoğunlukla güzel" anılarla dolu olmuştur.. Çoğunlukla diyorum çünkü bu olaylar içinde istisnalar da var .. Misal Mersin' e giderken ,her seferinde son dakikada yetişip kahvaltı yapmaksızın bindiğim ve yolda muavinle "SUNİ" bir kankalık kurup Şimşek Seyahatin cehennemden ithal ettiği "Şimşek Prens" adlı çakma Çokoprenslerinden yiyip "motoru bozmak" suretiyle konya yolu üzerinde her benzinlikte otobüsü durdurmak koşuluyla çıktığım dehidrasyon turneleri gibi durumlar da söz konusu ( bu ikram konusunda Ulusoy 'un bademli fındıklı ve cevizli 3 seçeneği ile gönlüllerde taht kuran Belçika "PÜSKEVİTLERİ" über alles yalnız ).. Çıktığı tatile SİLİFKE HASTANESİ ACİLİNDE start veren bir isim var karşınızda !! Ya da Denizli deplansmanına giderken durduğumuz dinlenme tesislerinde BÜFE PATLATIYORUZ diyerek gidip ,ellerinde sucuk sandıkları BUTON KOKOREÇLERLE geri dönen Ankaragüçlüler.. Yolluk diye yanına aldığı bir KAVANOZ mercimek çorbasını kağıt bardakla bana ikram etmeye çalışan Anadolu teyzeleri ... "Yolculuk esnasında" , TEKRAR EDİYORUM YOLCULUK ESNASINDA "BANA" kıble soran yaşlı dedeler.. Konserlere giderken alınan alkolün etkisi ile düşülen durumları falan ne siz sorun ne ben anlatayım ..Her ne kadar türlü türlü cehennemlere portallar açmış da olsak otobüs yolculukları candır .. İşte bu kitap ile bir otobüs yolculuğuna daha çıktım okumaya başladığımda .. Hemen belirtmemde fayda var ki, yer yer cümle içinde kullanılan zamanlarda çakışmalar yaşatsa da dil , çok sade , akıcı ve okuyucuyla kurulan diyalog gayet başarılı.. Kitabı bir çırpıda bitiremedim bu kez işyerindeki yoğunluktan dolayı..Bundan kelli okumaya başladıktan sonra yavrusunu kartal kapmış Fatma Girik' e döndüm okuyup bitireceğim diyerekten.. Kitapta olayları ve şahısları size aktaran bilinmeyen masal dedesi kıvamında bir emmi var .. Bu yüzdendir ki türlü türlü insanın hayatına misafir oldum bu emmi sayesinde .. İçlerinde çok sevdiklerim de oldu , ÖLÜMÜNE NEFRET ETTİKLERİM DE.. Misal , bir anadolu çomarının izdüşümü olan Musa ve din bezirganı Abdullah Sami bunlardan birkaçı.. Spoiler vermek istemiyorum ve biliyorsunuz ki vermiyorum.. Safi şu iki karakter için dahi kilometrelerce yazarım .. Bu açıdan Mehmet Y. "ÖĞRETMENİMİN" gözlem gücünü ve tespitlerini ayakta alkışlamak lazım .. Bununla beraber kitapta işlenen adalet ve doğruluk temaları ve bunun bütünü olarak kendimizde vücut bulan İNSANLIK olgusu da anlatılan diğer hikayeler ile tam ama tam olarak dozunda zerk edilmiş..

Şimdi Tuco Herrera ile zurna konçertosuna buyuralım.. Kırılmaca , gücenmece yok .. Dost isotla , düşman jelibonla gelirmiş derler .. Biz ağızları hafif yakan ama acısı cabuk uçan isotla yanaşalım ..Sonrasında kebap da yeriz istersen! =)) Kitapta, biçem olarak beni okurken rahatsız eden en büyük olgu cümlelerde yer alan zaman kullanımlarındaki tutarsızlıklar oldu .. Misal, sürekli bir geniş zamanlı anlatımla devam eden cümle öbekleri sonrasında giriveren di li geçmiş zamanlı cümleler okuma hazzını baltalıyor .. Pek tabii bu dediğim durum kitap içerisinde 3 ya da 4 yerde karşınıza çıkıyor .. Sanmayın ki baştan sona durum bu .. Diğer bir takıldığım ve katılmadığım konu ise son zamanlarda bir kısım zümre tarafından "bilge kral" olarak adlandırılan ve parlatılan Aliya İzzetbegoviç ile ilgili cümleler.. Ben Atatürk ile bir tutamıyorum kendisini .. Zaten onun da Atatürk ile ilgili beyanları ortada .. Ulus devlet ve ümmet fikirleri ortada .. Bu da benim şahsi fikrim ...

Bütüne bakacak olursak coğrafya ve tarih seven bir Cengiz Aytmatov hayranı tarafından yazılmış bu kitap bence bir romandan daha fazlası .. Ben bir tarih sever olarak romanda bahsi geçen tarihi olayları bilerek okudum .. Bundan da inanılmaz zevk aldım çünkü sizinle aynı kafa yapısına sahip bir insanın , aynı zevklere sahip bir yazarın düşüncelerini ve size damıtıp aktardığı bilgileri okuyorsunuz .. İddaa ediyorum ki tarih sevmiyorum diyeni dahi kendine bağlayacak çok hem de çok güzel bölümleri ve candan bir anlatımı var ..Misal hepiniz dünyanın baş belası sırplar ve aşağılık sırp faşizmi kispesi altında ALENEN "avrupanın" gözü önünde yapılan ve Bosna katliamı olarak tarihe geçen olayları duydunuz .. Ama Boşnakların kahveyi bu yaşananlara sebep KULPSUZ FİNCANLARLA neden içtiklerini biliyor musunuz ? Bu ve bunun gibi pek çok güzel ayrıntı için dahi okuması elzem.. Ama roman içinde beni en çok etkileyen olgu, iyi ile kötüyü , yanlış ile doğruyu kıldan ince bir kılıçla birbirinden ayıran adalet kavramı oldu .. Bu açıdan bakıldığında da öğretmenim , yapılan haksızlıklara bir MANİFESTO olsun diyerek kaleme almış bu romanı .. Geçmeyen , dinmeyen , ardında bıraktığı bitmek tükenmek bilmeyen sızılar için .. Vicdansızlar , yalancılar , ikiyüzlüler kimdir bilinmesi için ..

Velhasıl kelam , bu kitap benim için SUCUKLU YUMURTA kıvamındaydı .. nasıl yani dersen .. Sevgili ve sayın cevizkabukları , Cengiz Aytmatov' u seviyorum ve burda kullanılan dil , onun diliyle çok benzer .. Tarih seviyorum ve bu kitap neredeyse yarı yarıya tarihsel olayları baz alarak derdini anlatım yolunu seçmiş .. Hal böyle olunca ,"Sucuğu severim .. Yumurtayı severim .. Sucuklu yumurtayı daha çok severim." demekten başka birşey gelmiyor elimden =)) Fırın az ötende ..Kap gel sıcak ekmeği! Çaylar da müesseseden ..
208 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Tuna'nın Türküsü kitabını önerdim:
https://youtu.be/YOPYrsZhLD0

Şimdiye kadar hakkında inceleme yazmayı en çok arzuladığım kitaplardan biri oldu Tuna’nın Türküsü. İnsanlar kendinden bir şeyler bulduğu kitapları daha çok özümsüyor sanırım. Nereden başlasam bilemiyorum.

Kurgusu beni özellikle çok etkiledi bu kitabın. Bunda hem babamın annesi tarafından Selanik göçmeni olmamızın hem de Viyana, Bratislava, Budapeşte gibi şehirlerde bulunup Tuna Nehri’ne karşı sabahlamış olup oradan geçmiş ecdadımızın yaşadıklarını günlerce düşünmüş biri olmamın da etkisi var. Yurtlarından sürülen ve çıkarılmak zorunda bırakılan insanların halinden sadece onlar anlayabilir pek tabii ki. Fakat ben de bu kişilerin duygularını anlayabilmek için elimden geldiğince empati yapabildiğimi düşünüyorum. Tarihle bugüne kadar pek ilgilenmiş olduğumu söyleyemem fakat Mehmet Yılmaz Bey tarihi, coğrafyayı, gerçek sevgiyi, fedakarlığı o kadar güzel bir kurguyla harmanlamış ki kitabı elinizden bırakmak istemiyorsunuz.

Kitapta her karaktere verilen bir söz hakkı var, hiçbir karakter kayırılmamış. Çünkü her karakterin kendine has bir hayat hikayesi var. Hepsine gerektiği kadar kulak vermeniz gerekiyor kurguyu anlayabilmeniz için.

Gurbet ve hasret teması en yoğun olan olan tema kitapta. Yurtdışında az da olsa 1 yıl yaşamış biri olarak romanın çok yerinde geçen helal-haram ayrımı, yemeklerde domuz etine bazen domuz yağına bile dikkat etmek zorunda kalmak, cami-mescid aramak, namaz kaçırmamaya dikkat etmek, ezan sesi duyma özleminde olmak hep romanda bahsi geçtiği gibi benim de yaşamış olduğum şeyler. Onun için romanla daha çok iç içe olabildim. Mehmet Yılmaz Bey’in romanda dediği gibi “Helası farklı, yemeği riskli, camisi yok, Türkçesi yok; örfü, töresi bambaşka.” Bu söze o kadar çok katılıyorum ki ülkemizin içerisinde bulundurduğu nimetleri veren Allah’a şükrediyorum. Siyasetten kesinlikle bağımsız olarak kesinlikle memleket özlemi denilen bir şey var. Ülkeden ayrılasın geliyor ya bazen... Bazı insanlar Balkanlardan çekilmeyi bir vatan kaybetme olarak görürdü bir zamanlar. Kırım’dan zorla çıkarılmayı, canımız, ciğerimiz olan Balkanlardan terk edilmek zorunda bırakılmayı öğrettiler insanlarımıza zamanında. Bir de böyle düşünmeyi öğretiyor bu roman size.

Ana dil samimiyettir, hayatımda bunu da yaşadığım çok an oldu. Ana dile anı dil olarak bakıyorum. Yabancı olduğunu sandığın bir insanla İngilizce konuşmaya başladığında sanki arana bir set çekiliyor. Bir kültür ayrımı oluşuyor. Ama eğer ki Türkçe konuşmaya başlarsınız, değmeyin keyfinize. Sanki dünya sizin oluyor. Gerçekten de ana dil çok önemli bu konuda, insanların anılarını çağrıştırıyor onlara. Aynı romandaki karakterlerin karşılaştığı kişilerle yaşadığı hadiseler gibi.

Romanda coğrafya ve Mostar hakkında da çok güzel ve değerli bilgiler verilmiş. Gündüz Vassaf’ın Mostar adlı gezi yazısını okuduktan sonra bu romanda geçen Mostar kısmını da çok beğendim. Zira sayın Vassaf, Mostar’dayken köprüye ayağını basmaya bile kıyamamış en sonuna kadar. Köprüden karşıya geçmek için dolaşmış şehri. İşte böyledir Balkanlar. Osmanlı mimarisinin şekillendirdiği yerlerden geçtik biz. Hatıralarımız tarih kokar, sevdalarımız samimiyet doludur, tasarladığımız mimari yapıların her detayında ayrı bir anlam vardır, hiçbir detay boşuna değildir.

Romanda insanların kişiliksizleştirilmesinden savaşın getirdiği acılara kadar, coğrafi bilgilerden samimi sevgilere kadar çok sayıda kendinize dair bulabileceğiniz öge bulunmakta. Türkiye’nin bizim için bir anne olduğunu, dünyanın neresine gidersek gidelim, ayağımızın hep onda sabit kaldığını görebilirsiniz bu romanla beraber.

Gerçekten de çok sevdim bu kitabı. İncelemeyi de emekle ve severek yazdım. Bu kitabı imzasıyla beraber bana hediye etmiş olan sayın Mehmet Yılmaz Bey’e teşekkür ediyorum.
208 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitap üzerine konuşmaya başlamadan evvel kitapla ilgili birkaç küçük tesadüfü sizinle paylaşmak isterim...

1000Kitap'a üye olduğum ilk günlerde çeşitli vesilelerle birkaç defa bu kitapla karşılaştım. Allah nasip ederse, yaklaşık 2 ay sonra dünyaya gelecek olan oğlum Tuna'nın adını taşıdığı için ilgimi çekti. Bir çeşit algıda seçicilik diyebiliriz:) Sonra kitabın Mehmet Yılmaz tarafından yazıldığını öğrendim. O dönem kendisiyle yer yer Cengiz Aytmatov üzerine sohbetler yapıyorduk. Böylece kitabı okuma listeme dahil etmiş oldum. Bir diğer tesadüf de kitabın bana ulaşma şekli oldu. Kitabı sipariş vereceğim hafta, sanırım tedarik süresi yüzünden 1 hafta ertelemek zorunda kaldım. O hafta sonu 1000Kitap İstanbul buluşması oldu. Bir de ne göreyim; Mehmet Hocam, sağolsun kitabını bize hediye olarak göndermiş:) İşte böylece, ben kitaba, kitap da bana adeta koşar adım yürüyerek ortada buluşmuş olduk... :) Tuna'nın Türküsü ile tanışma hikayemiz kısaca böyleydi. Gelelim kitabın bende nasıl bir iz bıraktığına...

Herkesin bir hikayesi var... Mustafa'nın, Ayşe'nin, Tunahan'ın, Hüsrev'in, Adem'in, Şevval'in ve diğerlerinin... İsimler değişiyor, coğrafya değişiyor, zaman değişiyor... Ama bu hikayelerin her biri, sonunda çok daha büyük bir hikayeye çıkıyor: Bizim hikayemize...

Eminim benim gibi pek çoğunuzun nereden ya da 'kimlerden' geldiğini detaylı olarak araştırma fırsatı olmamıştır. 'Benim dedem aslında şuradan göç etmiş, bizim anne tarafı aslında şuralıymış' temalı hikayelere hepimiz aşinayız. Bu işe gerçekten gönül verenler, oturup şecere çıkartıyorlar genelde. Ya da hayatta kalan büyüklerden, eski kuşaklar, kökenler hakkında yeni bilgiler bulmanın peşine düşüyorlar. Bense diğer grupta kalıyorum. Kişisel geçmişim hakkında fazla bilgiye sahip değilim. İşte bu nedenle bu tür kitaplara ayrı bir değer veriyorum. Orada yazılan hikayeleri kendi hikayem gibi okuyorum. Çünkü birinin hikayesi, bir yerden sonra hepimizin hikayesi oluyor.

Tuna'nın Türküsü'nü de bu duygularla kendi hikayemi okur gibi okudum. Büyük dedelerimin de tıpkı Mustafa gibi, Hüsrev gibi Balkanlar'da, Kırım'da, Köstence'de düşmanla çarpışmadığını, belki de şehit düşmediğini kim garanti edebilir ki? Dediğim gibi, bir yerden sonra isimlerin, mekanların, zamanın bir anlamı kalmıyor. Çünkü her hikayenin kapısı dönüp dolaşıp yine bize açılıyor.

Daha önceden de yazmıştım. Toplar, tüfekler, tanklar, uçaksavarlar bize savaşın ne olduğunu anlatamaz. Tarihe dönüp baktığınızda ölen insanlar sadece bir sayıdan ibarettir. Anlamsız, kupkuru, sonu bol sıfırla biten kasvetli sayılar... Hiçbir yüzbaşıyla, bir generalle, savaş uçağı kullanan bir pilotla empati kuramazsınız. Savaşı anlamanın tek yolu, o acıyı, hasreti, ayrılığı, korkuyu, göçü yaşayan insanların hikayelerini okumak ve kendinizi o insanların yerine koymaktır. Tıpkı Tuna'nın Türküsü'nde olduğu gibi... O yüzden gerçeklere bağlı kalarak bu hikayeleri yazıp bize ulaştıran yazarlar, bir ayağı tarihe, diğer ayağı günümüze uzanan bir köprü gibidirler. Kitapları edebi bir eser olmanın yanı sıra, aldıkları bir sorumluluğun tezahürüdür aynı zamanda... Mehmet Yılmaz 'ın bu eseri, bu yönüyle de hem kitaplıkta hem de zihinlerde ayrı bir yere konulmalıdır.

Kitapla ilgili söyleyecek çok sözüm var aslında ama, lafı da fazla uzatmak istemiyorum. Yine de kitap elimdeyken yaşadığım bir okuma deneyimine değinmeden geçemeyeceğim... Tuna'nın Türküsü'nü okurken aklıma sık sık yakın dönemde okuduğum (bkz: Serenad) ve Toprak Ana kitaplarından sahneler belirdi. 'Struma Faciası', 'Mavi Alay Dramı', Tolganay ve Aliman'ın hikayeleri ve çok daha fazlası... İşte o noktada, kitapların da bir masanın etrafında toplanmış gibi kendi aralarında konuşabildiğini farkettim. Boş bir masa hayal edin... Önce Tolganay ve Aliman geliyor, ardından Şehit Mustafa'nın karısı ve hemen yanında Ayşe Ana... En sonunda da Profosör Wagner beliriyor, elinde kemanıyla... Konuşacak o kadar çok sey var ki... Belki de susup sadece birbirlerinin gözlerine bakıyorlar, 'hepimiz oradaydık' dercesine...

Çok uzundur bu hikaye... Belki Tuna nehri kadar uzun ve bir o kadar da derindir... Bir ayağı da Fırat kıyısında akar bu hikayenin... Başka bir ayağı Kıbrıs'ta, bir başkası Musul'da... Mostar Köprüsü bağlar o nehirleri, belki Malabadi Köprüsü ya da Boğaziçi... Nice kahramanlar geçer o köprülerden, erkekler, kadınlar ve çocuklar geçer... Ve onların hikayesi, bizim hikayemizdir.

Kapatırken, son söz yine kitaptan gelsin;

O düşünceler içindeyken Romanyalı rehberimize bir şey sordum;
-Siz çocuklarınıza Tuna adını veriyor musunuz?
Şaşırdı önce ve sonra ‘hayır’ dedi. Biz çocuklarımıza nehir adını vermeyiz.
‘Ama biz veriyoruz. Üstelik aradan geçen yüzlerce yıla rağmen…’

Herkese keyifli okumalar dilerim...
144 syf.
HAYAT İŞTE...

Hayat, bir otobüs yolculuğunu andırıyor belki de. Herkes aynı aracın içinde, aynı yöne gidiyor sözde.

Dışarıdan bakıldığında çok benziyoruz. Ama içimizde bir ben daha.
Belki özenle büyütüp, koruyup, sakladığımız..
Belki kimse görmesin diye içimize gömüp sakladığımız..
Belki de emin olamadığımız için sakladığımız..
Ama hep SAKLADIĞIMIZ!!

Savaş..
Yüzbinlerce masum insanın hayatını kaybettiği, binlerce kişinin yaralandığı, akıl almaz işkencelere, tecavüzlere sahne olan, insanlığın diri diri toprağa gömüldüğü, yürek kaldırmaz sahnelerle dolu yıllar..
Bombalanan şehirler..
Yıkılan şehirler..
Kanla sulanan toprak..
Ömür boyu sakat kalan binlerce insan.
Ve dahası, okurken bile derin izler bırakan bu insanlık dışı vahşeti bire bir yaşamış, belki de ölmek için dua etmiş binlerce insanın ruhundaki o derin yangının izleri..

Çünkü "Tanrı Sırptır." değil mi? (!)
Çünkü o topraklar Tanrı tarafından size verildi. (!)

Adı, etnik arındırma bu vahşetin. Müslüman oldukları zaman Türk oldu diye nitelendirilen Bosnalılara karşı bir soy kazıma merasimi.

Bazı kitapları için titreye titreye okursun. Binlerce sahne canlanır gözünün önünde.
Bazen Bosna - Hersekli bir kadın olur kahramanı..
Bazen Kudüslü bir çocuk..
Bazen Kerküklü bir Türkmen genci..

Dünyanın sesinin kesildiği, gözünün kapandığı, yok saydığı ; fakat insan olanın, adaletten, özgürlükten yana olanın yüreğini lime lime doğrayan bir acı..

....................

Belki aşk acısıyla savunmasız kalmış, yenik düşmüş MERVE 'yiz biz.
Bilincimizdeki kabuk çatlamış, ve o çatlaklardan yabancı ve egemen bir güç içeri sızmaya çalışıyor.

Belki BAHAR' ız, bahar gibi bir gelişin ifadesiyiz. İnce, zarif, güzel, narin..

Şehit bir babayız, ya da iyi bir öğretmen. Belki de aynı paydada buluşan KEMAL ve HALİT 'iz.

Piskopat (!) MUSA' yız belki. İçimizin katranı, yüzümüze yansımış.

Onun okula gönderilmeyen ablası ZELİHA 'yız.
Gurbetçi Zeliha..

ABDULLAH SAMİ' yiz belki. Bilmiyoruz din nedir, dindarlık nedir. Karşılığı olur mu gösteriş için yapılan ibadetlerin?
İnsanların değerini neyle ölçmeliyiz?

Belki ÖMER 'iz hepimiz, hep kitap okuyan. Aydınlık bir ufka bakan eğitimli, kültürlü insanlarız.

HALİL BEGOVİÇ' iz belki.
AİDA SPAHİÇ 'iz.
JELENA' yız.
MARKO 'yuz.
Acıyız..
Nefretiz..
İNSANIZ!!!


Belki de İLYAS ve AYSEL gibi, her şeye rağmen yakalayabilmişizdir aşkı.
Ki aşk, avucuna aldığın zaman kanatları dağılan narin bir kelebektir. :)

Böylesine güzel bir kitabın yazarının bu sitede olması onurdur benim için.


Keyifli okumalar.. :))
144 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Kitaba ilk başladığımda dedim ki kendime; ‘’Mehmet Hocam, bu sefer aceleye gelmiş sanki…’’ Ve kendimce zaman koydum bitirmek adına- ‘’10-15 günde bitireyim’’- diye. Lakin, akşamın beşi olmuş, önümde iki güne çevirisi bitirilmesi gereken kağıt yığını dururken ben inceleme yazıyorum. Karşımda kütüphane görevlisi koca gözlüklü kitap kurdu delikanlının elinde başka kitap var dikkatimi çeken. Yavaşca gittim yanına ve sordum ‘’Dün kütüphaneye bağış yapılan elindeki kitap ( Yola Düşen Gölgeler) nerede?’’ diye. Kaderin en ballı yerine düşen genç kitap dostum cevap verdi kitapseverlere has o güzel tebessümüyle; ‘’ Hocam çok güzeldi, dün çıkarken bitirmiştim zaten.’’

Yaklaşık 2 yıl önce, hem de tam doğum günümde imzalı bir kitap kargosu almıştım, ‘Tuna’ın Türküsü’. Ve yine bir Şubat ayında imzalı ve samimi notuyla süslenmiş yeni bir kitap kargosu daha. Mehmet hcm hoşgörsün ama doğum günlerinde sadece banka mesajlarıyla hatırlanan biri olarak kitabın o notunu sosyal medyada herkesle paylaştım diyebilirim. Velhasıl ilk incelememde de dediğim gibi; cinsi erkek grubundaki türü tükenmiş böyle nezih, zarif ve latif kalemlerin beyinleri tıbben koruma altına alınmalı bence :)

Kitaba gelecek olursak; gösterişsiz, bizden, duru bir anlatımla ve giderek kendini açan bir roman. Sanki kendimi aynada gördüm okurken. Şöyleki; ilk girdiğim mekan ve muhabbetlerde biraz soğuk, sessiz, düz ve ayrıntısız başlarken ruhen yakın olduğum dostlarla dilim açılır, hayal gücümün sınırları zorlanır, perdeler kalkar. Kitap da sanki öyle başladı ama açıldıkça açıldı, sardıkça sardı. Bence yazar önce okuruyla selamlaşmış, biraz soluklanıp yüreğini açıvermiş olanca samimiyetiyle. Sanki o otobüsteymişim de, hergün gördüğümüz o insanlar yanı başımızda. Yani anlatım sade, güçlü ve akıcı.Tenkitler yerinde, iddiasız ama tesirli. Hatta bir kelimenin altında bile onlarca yorum, eleştiri var okuyabilene...

Ve yazar o kadar samimi yazmış ki, kitabı okuyan okurlar yazarın Samsunsporlu, aşırı empati sorunu ile imtihanı olan bir kız babası olduğunu anlayabilir. Hatta şu cümlede yazarı bulmak da kabil bence;
‘’Ideolojik gömlekler giymiş olanlar için o, anlaşılmaz birisi olmuştu. Kendisini, "Illa da bir kimlik istiyorsanız demokrat ve insan deyiverin." diye nitelendiriyordu. Mesela o, birbirleriyle hasım ve mahkelemik olan Sabahattin Ali'yi de okuyordu, Nihal Atsız'ı da….’’

Ek olarak, bence yazar ‘’Gezi yazıları ve Tarihi romanlar ‘da yazmalı, bunu esirgememeli okurlarından. Zira bu konuda donanımlı ve tecrübeli.

Velhasıl;
Kahrolsun cep telefonları, kavuşup da sevemeyenler, ruh hastası politikacılar, savaş yanlısı din tüccarları…
Kahrolsun haksızlık karşısında susup, arkadan gövde gösterileriyle şov yapan mahluklar…
Kahrolsun partizanlık, fanatizm, beyinsiz siyaset…
Ve yaşasın Samsunspor…
Yaşasın Samsun Pidesi ve kitaplar…
Yaşasın kitap dostlukları…

(Son olarak; 1-Bosna katliamı ile ilgili film önerileri rica olunur inceleme okurlarından, okuyorlarsa tabii:))
2- Biri beni bu kütüphaneden kurtarsın -https://1000kitap.com/incierdem -, gözlerim çok acıyor ve bugün 4 kitap daha aldım ve hala tarih ve coğrafya cahiliyimmm…)

Hayat yolculuğunda; samimi, güzelim kitap dostları ile yolculuklar ve keyifli okumalar dilerim …
144 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Şubat 2019... İstanbul bembayaz bir kar örtüsünün altında dinleniyor... Bugün çok daha az kişi ayak basıyor sokaklara, kaldırımlara... Daha az araba geçiyor, daha az korna çalıyor caddelerde... Bir Pazar günü... Dışarıdaki beyaz örtüyü üzerime çekip şehir gibi dingin, sessiz sedasız yaşamak istiyorum bugünü... Böyle bir günde yapılacak iki güzel şey var; kitap okumak ve türkü dinlemek... Ben ikisini de yapıyorum. Parayla pul gibi, evle araba gibi, makamla koltuk gibi ayrılmaz bir ikili benim için... Artık kim hangisini tercih ederse... Çünkü mutluluk vaad ediyor her biri... Benim adresim belli... Her neyse...

Neşet Baba öyle bir giriyor ki bozlağa, masamdaki yeni demlenmiş çayın bardağı titriyor yanı başımda... Çay kaşığı ritim tutmaya başlıyor dayanamayıp...

"Bir yaratmış Allah tüm insanları
Ayrılık insanın sözünden olur
Ayrı görme gel şu insanoğlunu
Her niyet kişinin özünden olur"

diye başlıyor bozlak... Dışarıdan baksan dört mısra, içeriden baksan 400 kulaç dibi okyanusun... O kadar derin işte... Ben daha kelamın kerametine eremeden Neşet Baba bir oktav daha çıkıyor yukarı... Belli ki dibini gösterecek bana o engin deryanın;

"Güneşi bir kuvvet karartır mı hiç
Allah sevmediğini yaratır mı hiç
İnsan olan insan darıltır mı hiç
Haksızlık haksızın yüzünden olur"

Aslında tam burada satırlarımı sonlandırıp veda etmeliyim size... 'Kitabın incelemesi nerede' diye soranlara da, 'yazdım ya işte yukarıda' demeliyim tek kaşımı kaldırıp, bilmiş bir edayla... Okumadınız mı?

Böyledir işte bazen... Arayıp da, bir kütüphane arşınlayıp bulamadığınız şey, bazen bir bağlamanın telinde, bazen bir nağmenin tınısında, bazen bir kitabın sayfalarında çıkıverir karşınıza... Ya da 80'lik bir ninenin dilinden düşüverir önünüze; siz hesap kitap yapıp, excel tabloların içinde kaybolup, istatistik biliminin altını üstüne getirip de işin işinden çıkamadığınız zamanlarda nineniz "Gurkun cücüğü güzün sayılır" deyip kurtarır sizi karanlıktan:) öyle bir şeydir işte...

Yok ama, bu kadar erken veda etmeyeceğim... Dışarıda yağan karın, önümde kıpraşan kelimelerin, gönlümü titreten ezgilerin arasında oradan oraya sürüklendiğim şu anı uzatabildiğim kadar uzatacağım...

----------------------

Bir yılı geçti 1k'da süregelen yolculuğum... Mehmet Y. hocamla tanışıklığımız da aynıdır aşağı yukarı... 1k üzerinde devam eden muhabbetimizin dışında yüz yüze tanışma, kısa da olsa sohbet etme şansım da oldu kendisiyle... İlk Aytmatov kitapları tanıştırdı bizi. Kendisini takip eden herkes onun Aytmatov hayranlığını iyi bilir zaten... Cengiz Han'a Küsen Bulut'un Abutalip Kuttubayev'idir o bizim için... Biz onu öyle kodladık zihnimize... O da yazdığı her kitabında, incelemesinde sağolsun ne kadar yerinde bir müşabehet (benzerlik) olduğunu kanıtladı her zaman...

Nihayetinde, ben Mehmet hocamı o günden bugüne hep 'iyi' bildim... Dikkatinizi çekerim, tanıdım demiyorum. Tanımak bambaşka bir aşama çünkü... Öyle bugünden yarına olan bir şey değil... Sürekliliği olan ve var olduğumuz sürece varlığını devam ettiren bir süreç... O yüzdendir ki, cenaze namazlarından önce tabutun başındaki imam bile merhumu/merhumeyi 'nasıl tanırdınız' diye sormaz. 'Nasıl bilirdiniz?' der... Öyle ya, insan bazen kendini bile tam manasıyla tanıyamıyor, kaldı ki onu dışarıdan tanımak öyle kolay bir iş olsun...

Evet, iyi bilirim Mehmet hocamı... İyi sıfatının altının bu kadar boşaltıldığı bir dünyada birine sadece 'iyi' demek eksik bir anlatımmış gibi gözükse de aslında olması gerekendir. Mehmet hocam da zaten sık sık bunun altını çizmiş kitabında... Ben de kitaptan öğrendiğime sadık kalıyorum o yüzden:)

O, insanların bu kadar az sevildiği bir dünyada inatla insanları sevmeye devam eden, kendi hikayesi ile insanların hikayesini buluşturup harmanlayan, başka bi ifadeyle kendi hikayesi, insanların hikayesini yazmak olan değerli bir yazar...

Mehmet hocamın 'insanları' da çoğu zaman onun gibi bakıyor dünyaya; acısını içine gömüyor, umuda sarılıyor, yaşamın kutsallığına, özündeki iyi değerlere, yani yaşamanın kendisine inanıyor ve güveniyor... Çünkü o umut ve güven olmasa bugün ne Aida'nın, ne Ceylan Maaruf'un hikayeleri öğrenebilir, ne de onların hikayesini yazan Mehmet Yılmaz'ı tanıyabilirdik... Onların sesini bize kadar ulaştıran şey, işte bu umudun ve sarsılmaz güvenin mavi otobüsüdür...

-----------------------

Tam olarak tarihini hatırlamıyorum ama temizinden bir 10 yıl olmuştur bir şehirlerarası otobüse binmeyeli... Kendine has bir atmosferi vardır o otobüslerin, sanki bazı şeyler sadece o otobüste yaşanabilir, o otobüste gerçek değerini bulabilirmiş gibi... Genç dostlarımız bilmez belki, benim ilk gençlik yıllarımda özel bir hazırlık isterdi uzun otobüs yolculukları... Yolculuk için 60'lık, 90'lık kasetler doldurulur, yolda müziksiz kalmamak için 'Walkman'lere yedek piller tedarik edilir, yolculuğa özel kitaplar seçilir öyle çıkılırdı yolculuğa... Şimdi bile televizyonda, radyoda falan bazı şarkılara denk geldiğimde eski otobüs yolculuklarım canlanır gözümün önünde... Öyle yer etmiştir zihinde bu yolculuklar... Şimdi size bir kasa kakaolu Top Kek alıp versem, otobüsteki kekin lezzetini asla vermez mesela:) Eğer otobüste uyuyamayan tayfanın içindeyseniz, muavinin televizyonda açtığı 3. sınıf karate filmini bile Nuri Bilge Ceylan filmi gibi dikkatle seyredersiniz... Kısacası, başka bir tattır bu otobüs yolculukları...

O yüzden, Yola Düşen Gölgeler'in bir şehirlerarası otobüste geçiyor olması, biraz da nostaljik bir etki bıraktı üzerimde... Daha bir yakın hissetim kitabı kendime...

Tabii ki sadece otobüsün kendisi değil, yolcuların hikayesi de oldukça tanıdıktı... Tanıdık derken, evet bir çok hikayeyi bizzat tecrübe etmedim belki ama tarihi, coğrafi, kültürel bir tanışıklık vardı aramızda mutlaka... Hatta daha çok bilgi sahibi olmam gereken ama derinine inmeden sadece yüzeysel olarak bildiğim bazı hikayeleri okudukça kendime kızdım... Mehmet Hocamın Tuna'nın Türküsü kitabını okurken de uyarmıştım kendimi bu konuda, şimdi ise bir uyarıdan da öte, bir görev belledim bu konuyu... En yakın zamanda ait olduğum coğrafyaya ait çok daha kapsamlı bir araştırma yapacağım... Açık söylemek gerekirse, kitabın bana en büyük kazanımlarından biri de bu oldu...

Bu tanıdık hikayeler bir yandan da zaman ne kadar değişirse değişsin insanın kötülüğü sahiplenme hevesinde asla geri adım atmadığı gerçeğini ve bu kötülüğe farklı farklı kılıflar uydurma çabasını bir tokat gibi çarptı yüzüme... Geçmişte ya da günümüzde yaşanmış öyle hikayeler okudum ki, bu hissiz, bu kalpsiz, bu ruhsuz dünyada acaba benim ne kadar payım var diye düşünmeden edemedim... Çünkü benim kişisel görüşüm odur ki, mutlak kötülüğün kara bulutları bu kadar çökmüşse üzerimize, o obur bulutları besleyen kara dumanın bir parçası da mutlaka benim evimin bacasından çıkıp karışmıştır oraya... Çünkü bilirim ki, kötülük yapmak kötülerin işidir, ancak kötülüğe duyarsız kalmak, iyi olduğunu iddia edenlere has bir durumdur... O yüzden, kahrolsun bu kötüler naraları atıp kenara çekilmeden önce, kendi payının hesabını da ödemelidir insan...

---------------------

Hikayelerin içeriğine ayrı ayrı girmeyi tercih etmedim özellikle... Çünkü bana göre kitapta tek ve büyük bir hikaye vardı; o da insanın kendi hikayesiydi... Çünkü iyilik de kötülük de, savaş da, barış da, vahşet de, merhamet de kaynağını tek bir canlıdan, insanın kendisinden almıyor mu?

İşte Neşet Ertaş'ın bozlağındaki "Bir yaratmış Allah tüm insanları" dizesi bu noktada daha bir anlam kazanmıyor mu? Bir yaratılan insan, nasıl oluyor da bine bölüyor kendisini? Ve nasıl oluyor da bine böldüğünü, çarpık inanç ve ideoloji kılıfları içinde tekrar bir edeceğiz vaadiyle gözünü dahi kırpmadan yakıp yok edebiliyor?

Her şeye rağmen 'adalet' diyor kitabın insanları... 'Geç de olsa herkesin adalete ihtiyacı var' diyor... Fani dünyada, ekmek gibi su gibi bir ihtiyaç hem de... Biliyoruz ki, adalet kötüleri asla dünyadan yok etmeyecek ama onların gücünü kıracak zaman içinde... Adalet hayatımıza dahil oldukça terazi her geçen gün daha denk tartmaya başlayacak... Kim bilir, gün gelecek belki de iyilik daha ağır basacak o terazinin kefesinde... Eğer kendi yoluna düşen gölgesinden korkan insanlardan biri olmak istemiyorsak bizim de bir an önce safımızı seçmemiz, bir başkasının, hatta hiç tanımadığımız biri de olabilir bu, adalet mücadelesine de kendi adalet mücadelemizmiş gibi sarılmamız gerekiyor.

Evet sevgili 1k dostları... Her başarılı kitabın arkasında bir yaşanmışlık vardır... Mehmet hocam, kendi yaşanmışlığından süzdüklerini zihin dünyasının kadim güneşi olan edebiyatın ışığına tutmuş ve bizi bu ışıktan yansıyan gölgelerin acı/tatlı hikayeleri ile baş başa bırakmış... Sizler de kitabı okuduğunuzda bu gölgelerin arasında elbet kendi gölgenizi de bulacaksınız... Bindiğiniz mavi otobüsün yolunun iyiliğe ve aydınlığa çıkması dileğiyle...

Herkese keyifli okumalar dilerim...

https://www.youtube.com/watch?v=e-s7UbCwOf4

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmet Yılmaz
Unvan:
Türk Yazar, Coğrafya Öğretmeni
Doğum:
Samsun, Türkiye, 1979
1979 Samsun doğumlu. OMÜ Coğrafya öğretmenliği mezunu. 2000 yılından bu yana
bir yandan öğretmenlik yaparken bir yandan çeşitli gazete ve dergilere kültür, edebiyat, futbol, seyahat yazıları yazıyor. Evli ve iki çocuk babasıdır. Samsun’da yaşamaktadır.

Yayınlanmış kitapları:.
- Kırmızı Beyaz Siyah / Samsunspor - İletişim Yayınları Ocak 2009 - Futbol Derleme
- Bir Gün - Roza Yayınları - Şubat 2012 - Uzun Hikaye
- Derviş Hoca - Kaynak Kültür - Eylül 2014 - Roman
- Tuna'nın Türküsü - Roza Yayınları - Aralık 2015 - Roman
- Milli Takım (Pas, Şut, Gol; İşte Milli Futbol) - Timaş Yayınları, Hazin 2016, Mizah

Yazar istatistikleri

  • 43 okur beğendi.
  • 316 okur okudu.
  • 10 okur okuyor.
  • 467 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.