Mehmet Yılmaz

Mehmet Yılmaz

Yazar
9.0/10
97 Kişi
·
157
Okunma
·
30
Beğeni
·
2.860
Gösterim
Adı:
Mehmet Yılmaz
Unvan:
Türk Yazar, Coğrafya Öğretmeni
Doğum:
Samsun, Türkiye, 1979
1979 Samsun doğumlu. OMÜ Coğrafya öğretmenliği mezunu. 2000 yılından bu yana
bir yandan öğretmenlik yaparken bir yandan çeşitli gazete ve dergilere kültür, edebiyat, futbol, seyahat yazıları yazıyor. Evli ve iki çocuk babasıdır. Samsun’da yaşamaktadır.

Yayınlanmış kitapları:.
- Kırmızı Beyaz Siyah / Samsunspor - İletişim Yayınları Ocak 2009 - Futbol Derleme
- Bir Gün - Roza Yayınları - Şubat 2012 - Uzun Hikaye
- Derviş Hoca - Kaynak Kültür - Eylül 2014 - Roman
- Tuna'nın Türküsü - Roza Yayınları - Aralık 2015 - Roman
- Milli Takım (Pas, Şut, Gol; İşte Milli Futbol) - Timaş Yayınları, Hazin 2016, Mizah
Bazı acılar vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız ama geçmez. O sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır.
Mehmet Yılmaz
Sayfa 9 - Roza Yayınları
" İnsanlığın en büyük meselesi nedir biliyor musun?" diye sordu yanındakine.
" Para mı?" diye sordu diğeri.
Görmedim ama bence tebessüm etti adam. Sitem dolu bir tebessüm belki de.
" Hayır" dedi ve devam etti. " İnsanlığın en büyük meselesi insan olabilmektir."
Mehmet Yılmaz
Sayfa 29 - Roza Yayınevi
Bizde acı çekilir, hasret çekilir, sevda çekilir, dert çekilir ama bu aşikâr edilmez. İnsanlar, hele de kadınlar bütün bu hislerini içlerine atarlar. Ve o suskunluklar ne büyük yaraların kabuklarıdır, kimseler bilmez.
Mehmet Yılmaz
Sayfa 111 - Roza Yayınevi
Ne kadar yükseğe haç dikerlerse diksinler, gökyüzüne baktıklarında hep hilali görecekler. Hilalden daha yükseğe haç dikemezler.
Bosna katliamlarının en acı günlerinde bazı Boşnak askerler Aliya' ya gelirler.
" Başkanım, Sırplar bizim kadınlarımıza tecavüz, esirlerimize işkence ediyorlar. Biz de onlardan ele geçirdiklerimize aynısını yapalım." derler. Cevap çok nettir :
" Sırplar bizim öğretmenimiz değiller. Biz bunları yapamayız!"
Mehmet Yılmaz
Sayfa 68 - Roza Yayınevi
"Gerçi daha herkes bile yazamayıp herkez yazan bir adamın Osmanlı Türkçesi neyine idi ama o öyle düşünmüyordu tabii."
Müzik dinlemezdi. Neredeyse hiç şarkı ya da türkü bilmezdi. Şiirden anlamaz, bir tek kıta bile bilmez, şiir okumazdı. Hayatı boyunca hiç sinemaya gitmemişti. Kitaplarla arası hiç yoktu. Kitap okuma namına, okul yıllarında yarım yamalak okuduğu birkaç hidayete erme serüvenli yeşil roman ile siyasal İslamcı popüler tarihçilerin çoğu Atatürk düşmanlığıyla, menkıbevi dini anlatılarla ve yalan yanlış bilgilerle dolu birkaç kitabını sayabiliriz. Sağdan soldan duyduğu şeyler üzerinden polemik yapardı. Sosyal medyayı kullanır ancak doğruluğunu teyit dahi etmeden bir sürü şey paylaşırdı. En çok da Osmanlı, ümmet, partisi ve din üzerine paylaşımlar yapardı.
Mehmet Yılmaz
Sayfa 60 - Roza Yayınevi
144 syf.
Yola Düşen Gölgeler yaklaşık üç yıllık bir aradan sonra piyasaya çıkan romanım oldu.

Bu üç yıl benim açımdan hayatımın en berbat, en sıkıntılı dönemiydi. Üstelik geleceğin ondan iyi olacağına dair ümitli değilim. Pek çok sorunla, acıyla ve olumsuz durumla, hayal bile edemeyeceğim şeylerle karşılaştım. Ancak şunu söyleyebilirim ki, eğer bu üç yıl olmasaydı böyle bir romanı asla yazamazdım! Belki de bu haksızlıklara, böyle eserler verebilmek için maruz kalıyoruzdur.

İlk romanım olan Bir Gün benim romantik dönem eserimdi. Gençlikten ve ilk yazarlık dönemimden kesif izler ve acemilikler taşıyordu. Yine de Bir Gün’ün hikâyesiyle, memleketimde geçiyor olmasıyla ve onu yazmış olmakla gurur duyuyorum.

Tuna'nın Türküsü ise iyimserlik dönemi eserim oldu. Tuna’nın Türküsü’nü ve kahramanlarını çok seviyorum ancak hayata, onu yazdığım yıllardaki gibi bakamıyorum artık.

Yola Düşen Gölgeler’e gelirsek: Sanırım acılarla piştiğim, gerçeklik dönemi eserimdir. Bir bakıma, kırk yaşıma girdiğim şu zaman diliminde, bir olgunluk dönemi romanı da diyebilirim. Aralıksız devam eden okuma sürecimde, son yıllarda daha evvel hiç okumadığım yahut az okuduğum, çok farklı yazarlarla ve onların tarzları ile karşılaştım. Bu yazarların hemen hepsi daha önceki yıllara ait dünya görüşümün dışında olan isimlerdi ve kabul etmeliyim ki, çoğundan etkilendim.

Yola Düşen Gölgeler postmodern bir roman. Bir üst anlatıcı var. Bu anlatıcı İstanbul’dan çıkıp Ankara’ya gidecek olan bir otobüste bulunuyor ve bu otobüste seyahat eden bazı yolcuların, belki de gölgelerin birbirinden bağımsız gibi görünen hikâyelerini anlatıyor, anlattırıyor.

Biz bu yolcularla birlikte kâh Bosna Savaşı yıllarına gidiyoruz, kâh Ankara’nın gecekondu mahallelerine. Irak’tan Samsun’a uzanan bir yolculuğun acılarını yaşıyoruz. Amsterdam’a giden, iki farklı insanın hikâyesini okuyoruz. Gencecik iki aşığı bir şehit çocuğu üzerinden görüp, toplumsal değerleri utanmazca kullanabilen bir yerel siyasetçi ile haksızlığa uğramış bir akademisyeni, genç ve tecrübesiz bir kızcağızın aldatılmışlığını ya da ne bileyim, bir dargınlığı okuyabiliyoruz.

Aslında romandaki karakterlerin hepsi yolda yürürken yanından geçtiğimiz, aynı tramvaya bindiğimiz, aynı okullarda okuduğumuz veya komşusu olduğumuz insanlar. Dışarıdan bakıldığında herhangi biri gibi görünen insanlar ki, başkaları için hepimiz öyle görünmüyor muyuz?

Her sanat eserinin bir meselesi vardır, anlatmak istediği bir şey. Yola Düşen Gölgeler’de de çektiğim sancıları dışa vurmayı amaçladım. Hepimizin öncelikleri var, bundan on yıl önce olsa önceliklerim farklı olurdu. Ancak artık önceliğim insan olmak ve insan kalmak merkezde olmak suretiyle adalet, iyilik ve özgürlük kavramları. Bu romanda evrensel bir sonuca varabilmek adına iyilik nedir, adalet neden gereklidir ve insanlık nasıl anlaşılmalı gibi sorulara cevaplar aramaya çalıştım. İçimde biriken, beni yaraladığı gibi olgunlaştıran pek çok meselem vardı, pek çok acım… Bir romancı olarak bunları ifade etmeye çalıştım. Böylece ortaya Aida ve İbrahim Spahiç, Musa, Zeliha, Kemal, Bahar, Abdullah Sami, Marko Markoviç, Ceylan Maaruf, Ömer ve Merve gibi karakterler çıktılar.

Neler yaşamış olursam olayım hep şuna varıyorum. Beni andıran Abutalip Kuttubayev gibi bir karakter oluşturan, hayranı olduğum Cengiz Aytmatov’un dediği gibi aslında: gözlerimi kapayabilir, kulaklarımı tıkayabilirdim ama düşünmeden edemezdim.

Ayrıca bu romanda 1000kitap.com'un ve değerli üyelerinin ciddi bir etkisi ve katkısı olduğunu ifade etmeliyim. Sadece okuma değil yazma serüvenime de dokundular.

Son vermeden evvel, Yola Düşen Gölgeler’deki mottolarımızdan birini paylaşmak isterim, kitap onunla başlayıp, onunla bitiyor zaten. “Bazı acılar vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız ama geçmez. O sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır.”
208 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

Şimdiye kadar hakkında inceleme yazmayı en çok arzuladığım kitaplardan biri oldu Tuna’nın Türküsü. İnsanlar kendinden bir şeyler bulduğu kitapları daha çok özümsüyor sanırım. Nereden başlasam bilemiyorum.

Kurgusu beni özellikle çok etkiledi bu kitabın. Bunda hem babamın annesi tarafından Selanik göçmeni olmamızın hem de Viyana, Bratislava, Budapeşte gibi şehirlerde bulunup Tuna Nehri’ne karşı sabahlamış olup oradan geçmiş ecdadımızın yaşadıklarını günlerce düşünmüş biri olmamın da etkisi var. Yurtlarından sürülen ve çıkarılmak zorunda bırakılan insanların halinden sadece onlar anlayabilir pek tabii ki. Fakat ben de bu kişilerin duygularını anlayabilmek için elimden geldiğince empati yapabildiğimi düşünüyorum. Tarihle bugüne kadar pek ilgilenmiş olduğumu söyleyemem fakat Mehmet Yılmaz Bey tarihi, coğrafyayı, gerçek sevgiyi, fedakarlığı o kadar güzel bir kurguyla harmanlamış ki kitabı elinizden bırakmak istemiyorsunuz.

Kitapta her karaktere verilen bir söz hakkı var, hiçbir karakter kayırılmamış. Çünkü her karakterin kendine has bir hayat hikayesi var. Hepsine gerektiği kadar kulak vermeniz gerekiyor kurguyu anlayabilmeniz için.

Gurbet ve hasret teması en yoğun olan olan tema kitapta. Yurtdışında az da olsa 1 yıl yaşamış biri olarak romanın çok yerinde geçen helal-haram ayrımı, yemeklerde domuz etine bazen domuz yağına bile dikkat etmek zorunda kalmak, cami-mescid aramak, namaz kaçırmamaya dikkat etmek, ezan sesi duyma özleminde olmak hep romanda bahsi geçtiği gibi benim de yaşamış olduğum şeyler. Onun için romanla daha çok iç içe olabildim. Mehmet Yılmaz Bey’in romanda dediği gibi “Helası farklı, yemeği riskli, camisi yok, Türkçesi yok; örfü, töresi bambaşka.” Bu söze o kadar çok katılıyorum ki ülkemizin içerisinde bulundurduğu nimetleri veren Allah’a şükrediyorum. Siyasetten kesinlikle bağımsız olarak kesinlikle memleket özlemi denilen bir şey var. Ülkeden ayrılasın geliyor ya bazen... Bazı insanlar Balkanlardan çekilmeyi bir vatan kaybetme olarak görürdü bir zamanlar. Kırım’dan zorla çıkarılmayı, canımız, ciğerimiz olan Balkanlardan terk edilmek zorunda bırakılmayı öğrettiler insanlarımıza zamanında. Bir de böyle düşünmeyi öğretiyor bu roman size.

Ana dil samimiyettir, hayatımda bunu da yaşadığım çok an oldu. Ana dile anı dil olarak bakıyorum. Yabancı olduğunu sandığın bir insanla İngilizce konuşmaya başladığında sanki arana bir set çekiliyor. Bir kültür ayrımı oluşuyor. Ama eğer ki Türkçe konuşmaya başlarsınız, değmeyin keyfinize. Sanki dünya sizin oluyor. Gerçekten de ana dil çok önemli bu konuda, insanların anılarını çağrıştırıyor onlara. Aynı romandaki karakterlerin karşılaştığı kişilerle yaşadığı hadiseler gibi.

Romanda coğrafya ve Mostar hakkında da çok güzel ve değerli bilgiler verilmiş. Gündüz Vassaf’ın Mostar adlı gezi yazısını okuduktan sonra bu romanda geçen Mostar kısmını da çok beğendim. Zira sayın Vassaf, Mostar’dayken köprüye ayağını basmaya bile kıyamamış en sonuna kadar. Köprüden karşıya geçmek için dolaşmış şehri. İşte böyledir Balkanlar. Osmanlı mimarisinin şekillendirdiği yerlerden geçtik biz. Hatıralarımız tarih kokar, sevdalarımız samimiyet doludur, tasarladığımız mimari yapıların her detayında ayrı bir anlam vardır, hiçbir detay boşuna değildir.

Romanda insanların kişiliksizleştirilmesinden savaşın getirdiği acılara kadar, coğrafi bilgilerden samimi sevgilere kadar çok sayıda kendinize dair bulabileceğiniz öge bulunmakta. Türkiye’nin bizim için bir anne olduğunu, dünyanın neresine gidersek gidelim, ayağımızın hep onda sabit kaldığını görebilirsiniz bu romanla beraber.

Gerçekten de çok sevdim bu kitabı. İncelemeyi de emekle ve severek yazdım. Bu kitabı imzasıyla beraber bana hediye etmiş olan sayın Mehmet Yılmaz Bey’e teşekkür ediyorum.
144 syf.
Öyle bir eser okuyacaksınız ki ama durun bir dakika okumadan evvel uymanız gereken kuralları anlatmalıyım. Kitapta mı yazıyor bu kurallar ? Tabii ki de hayır, sadece benim yaşadıklarımı yaşamamanız adına ufak bir hatırlatma.
Okumaya başlamadan , yapmanız gereken tüm işlerinizi bitirin, randevularınızı tamamlayın sadece kitaba ait zaman yaratın. Niye mi? Ben şöyle bir göz gezdireyim diye elime aldım ve esiri oldum bitirene kadar bırakamadım. Tüm gün boyunca yaptığım tek şey bir sonraki sayfayı merakla çevirmek not almak ve alıntılara bakarak paylaşmak oldu. Rutin işlerimin tamamı aksadı, hiçbir mesajıma bakamadım. Dünya ile irtibatım kesildi tek iletişimim roman oldu.
Sigara içenler , okurken kaç tane daha ekleyecek günlük limitine , artış olacak endişe etmeyin fark bile etmeden kendiliğinden gelişen bir durum.
Çay severler ya da benim gibi kahve tiryakisi olanlar , çayınız kahveniz de hazır ve nazır pozisyonda size eşlik etmek için beklesinler. Haa unutmadan hiç denemediyseniz türk kahvenizi kulpsuz fincanda bir kere de olsa için. Neden mi? Spoiler yok , kusura bakmayın Boşnak olduğum için senelerdir bu şekilde içtiğim kahvenin kulpsuz fincanda olma sebebi eserin içinde, okuyun anlayın ve lütfen tekrar ediyorum bir kere deneyin.
Evet gelelim romana;
Yazarımız her ne kadar ‘’ ben size bazılarının hayatlarından ve bazı acılardan bahseden bir hikaye anlatacağım , siyahın da bulaştığı fazla renkli bir hikaye ‘’ diye başlatsa da Mavi Otobüs yolculuğunu mütevazilik ettiğine inanıyorum. Onlarca hikaye var, onlarca acı, onlarca ‘’ at otobüsten kurtul şu yolcudan, lanet olsun senin gibisine ‘’ dedirten onlarca karakter var.
İsminin anlamından bi haber, varlığından rahatsız Avni Kaptanın otobüsünde kimler yok ki?
Şehit çocuğu, tıp öğrencisi, akıllı duyarlı, aşkına sahip çıkan korumacı adam gibi adam. İyi ki varsın dedirten, geçmişini unutmayan, Bahar’a olan hakiki aşkın tarafı insan evladı Kemal.
Şeytanın insanda yansıyan hali . Bir gün göz göze gelirsek dedim yüzüne tüküreceğim dünyaya gelişi bence ihmal kaynaklı ancak ne yaparsınız ki kazalarda zarar tazmini maalesef yok . İnsanlığın yüz karası ‘’ Çokta tınnn’’ Zararın, yalanın , kötülüğün, şerrin işgal ettiği tüm alanın zehir abidesi Reis Musa..
Yapma, ne olur aldanma öyle üç beş fiyakalı hediyeye, süslü cümlelere görünüşe kanma diye diye hikayesini inşallah umduğum gibi sonlanmaz umuduyla okuduğum ancak öteki olmanın kaderini kendileri yaratan , yalan ilişkilerde asıl olmaktan ziyade öteki olmanın farkına varmak istemeyen Merve ahh be Merve ahh..
Eleştirel ve vicdansız, ukala ancak güvensiz, kibirli küstah buna rağmen yakışıklı ve eğtimli olmayan , başkalarının onun hakkındaki en ufak düşüncesine bile dikkat etmeyerek saygı duymayan, toplumun yalaka kısmının eseri sahtekar Abdullah Sami..
Her birinin ayrı kişilikleri , öyküleri ve yanlarında anlatılan karakterlerin de bir o kadar daha ibret alınacak , acınılacak ya da aferin dedirtecek eşlikleri..
Demiştim en başta onlarca öykü, onlarca empati, kızgınlık , hayranlık yaratacak duygular içinde kalacaksınız.
Hele ki Ömer , Balkan kökenli Ömer’in nelerin görmezden gelindiğinin, lafla klavye ya da televizyon haberleri karşısında kuru laf kalabalığından başka hiçbir icraatın olmadığının yüzümüze tokat gibi çarpılacak hikayeleri.
Aida Spahiç, Novi Pazar doğumlu, tıpkı annem ve babam gibi. Benim ailem de Boşnak. Aida’nın yaşadıklarını birebir yaşayan onlarca akrabam oldu. Dünyanın sessiz kaldığı katliamda, annemin her gün bir yakınım daha öldürülmüş ağıtları arasında bizim evde hiç sessizlik olmadı. Katliam öncesi ve sonrasında defalarca gittiğim topraklardaki farkı, bakışları, duyguları sıradan turistik bir geziye giderek anlamanız imkansız.
Aynen Ceylan Maaruf’un
Dil, din, ırk ayrımı gözeterek eziyetten kaçınmayan , istediğin gibi yaşayabilirsin ancak benim onayımdan geçtiği müddetçe dayatmasıyla bakışları , duyguları insan olmayanların acıttıkları canları yaşadıklarını anlayabilmemiz gibi.
Ben olsam ne yapardım dediğim defalarca empati kurmaya çalışsam da sonlandıramadığım ‘’ Amca ve Yeğeni ‘’ hikayesini ve İlyas Dede ile Aysel Ninenin aşkını bahsetmeden geçmek çok büyük ayıp olurdu.
Otobüs yolculuğu sona ererken yani roman da biterken vücut organlarımın işlevlerinde aksaklıklar oldu. Öyle yaralar oluştu ki öyle izler bıraktı ki ömür boyu taşıyacağımdan eminim Bir ayakkabı tamircisinin çocuğunun şehirde yalınayak gezmesi kadar tuhaf bir duygu bu , toplumdaki bağlantılarda dikkatli ancak tavırlarda duruşlarda ne kadar eksik kalmışım, ne kadar iyi olsam da o kadar iyi değilmişim dedim.
Metroda olacaklar için de şüphe ettiğim şeylerin doğrulandığını duyup hayal kırıklığına uğrayarak yutkunmak zorunda kalmamışımdır inşallah diye temenni ediyorum.
Bana bu güzel eseri okuma imkanı sağladığınız için, şu kendimi sorguladığım neyim ne olacağım yargılamalarımın kararını verememiş olduğum zamanda hem de .
Kaleminiz daim okuyanınız anlayanınız bol olsun inşallah.Yüreğinize , duyarlılığınıza, kelimelerinize sağlık Mehmet Y.
Mutlu olmayı bırakmak istemiyorsanız, halen insani duygular taşımaktan , empati kurabilmekten hoşnutsanız muhakkak okuyun ve okutun.
Keyifli okumalar..
208 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitap üzerine konuşmaya başlamadan evvel kitapla ilgili birkaç küçük tesadüfü sizinle paylaşmak isterim...

1000Kitap'a üye olduğum ilk günlerde çeşitli vesilelerle birkaç defa bu kitapla karşılaştım. Allah nasip ederse, yaklaşık 2 ay sonra dünyaya gelecek olan oğlum Tuna'nın adını taşıdığı için ilgimi çekti. Bir çeşit algıda seçicilik diyebiliriz:) Sonra kitabın Mehmet Yılmaz tarafından yazıldığını öğrendim. O dönem kendisiyle yer yer Cengiz Aytmatov üzerine sohbetler yapıyorduk. Böylece kitabı okuma listeme dahil etmiş oldum. Bir diğer tesadüf de kitabın bana ulaşma şekli oldu. Kitabı sipariş vereceğim hafta, sanırım tedarik süresi yüzünden 1 hafta ertelemek zorunda kaldım. O hafta sonu 1000Kitap İstanbul buluşması oldu. Bir de ne göreyim; Mehmet Hocam, sağolsun kitabını bize hediye olarak göndermiş:) İşte böylece, ben kitaba, kitap da bana adeta koşar adım yürüyerek ortada buluşmuş olduk... :) Tuna'nın Türküsü ile tanışma hikayemiz kısaca böyleydi. Gelelim kitabın bende nasıl bir iz bıraktığına...

Herkesin bir hikayesi var... Mustafa'nın, Ayşe'nin, Tunahan'ın, Hüsrev'in, Adem'in, Şevval'in ve diğerlerinin... İsimler değişiyor, coğrafya değişiyor, zaman değişiyor... Ama bu hikayelerin her biri, sonunda çok daha büyük bir hikayeye çıkıyor: Bizim hikayemize...

Eminim benim gibi pek çoğunuzun nereden ya da 'kimlerden' geldiğini detaylı olarak araştırma fırsatı olmamıştır. 'Benim dedem aslında şuradan göç etmiş, bizim anne tarafı aslında şuralıymış' temalı hikayelere hepimiz aşinayız. Bu işe gerçekten gönül verenler, oturup şecere çıkartıyorlar genelde. Ya da hayatta kalan büyüklerden, eski kuşaklar, kökenler hakkında yeni bilgiler bulmanın peşine düşüyorlar. Bense diğer grupta kalıyorum. Kişisel geçmişim hakkında fazla bilgiye sahip değilim. İşte bu nedenle bu tür kitaplara ayrı bir değer veriyorum. Orada yazılan hikayeleri kendi hikayem gibi okuyorum. Çünkü birinin hikayesi, bir yerden sonra hepimizin hikayesi oluyor.

Tuna'nın Türküsü'nü de bu duygularla kendi hikayemi okur gibi okudum. Büyük dedelerimin de tıpkı Mustafa gibi, Hüsrev gibi Balkanlar'da, Kırım'da, Köstence'de düşmanla çarpışmadığını, belki de şehit düşmediğini kim garanti edebilir ki? Dediğim gibi, bir yerden sonra isimlerin, mekanların, zamanın bir anlamı kalmıyor. Çünkü her hikayenin kapısı dönüp dolaşıp yine bize açılıyor.

Daha önceden de yazmıştım. Toplar, tüfekler, tanklar, uçaksavarlar bize savaşın ne olduğunu anlatamaz. Tarihe dönüp baktığınızda ölen insanlar sadece bir sayıdan ibarettir. Anlamsız, kupkuru, sonu bol sıfırla biten kasvetli sayılar... Hiçbir yüzbaşıyla, bir generalle, savaş uçağı kullanan bir pilotla empati kuramazsınız. Savaşı anlamanın tek yolu, o acıyı, hasreti, ayrılığı, korkuyu, göçü yaşayan insanların hikayelerini okumak ve kendinizi o insanların yerine koymaktır. Tıpkı Tuna'nın Türküsü'nde olduğu gibi... O yüzden gerçeklere bağlı kalarak bu hikayeleri yazıp bize ulaştıran yazarlar, bir ayağı tarihe, diğer ayağı günümüze uzanan bir köprü gibidirler. Kitapları edebi bir eser olmanın yanı sıra, aldıkları bir sorumluluğun tezahürüdür aynı zamanda... Mehmet Yılmaz 'ın bu eseri, bu yönüyle de hem kitaplıkta hem de zihinlerde ayrı bir yere konulmalıdır.

Kitapla ilgili söyleyecek çok sözüm var aslında ama, lafı da fazla uzatmak istemiyorum. Yine de kitap elimdeyken yaşadığım bir okuma deneyimine değinmeden geçemeyeceğim... Tuna'nın Türküsü'nü okurken aklıma sık sık yakın dönemde okuduğum (bkz: Serenad) ve Toprak Ana kitaplarından sahneler belirdi. 'Struma Faciası', 'Mavi Alay Dramı', Tolganay ve Aliman'ın hikayeleri ve çok daha fazlası... İşte o noktada, kitapların da bir masanın etrafında toplanmış gibi kendi aralarında konuşabildiğini farkettim. Boş bir masa hayal edin... Önce Tolganay ve Aliman geliyor, ardından Şehit Mustafa'nın karısı ve hemen yanında Ayşe Ana... En sonunda da Profosör Wagner beliriyor, elinde kemanıyla... Konuşacak o kadar çok sey var ki... Belki de susup sadece birbirlerinin gözlerine bakıyorlar, 'hepimiz oradaydık' dercesine...

Çok uzundur bu hikaye... Belki Tuna nehri kadar uzun ve bir o kadar da derindir... Bir ayağı da Fırat kıyısında akar bu hikayenin... Başka bir ayağı Kıbrıs'ta, bir başkası Musul'da... Mostar Köprüsü bağlar o nehirleri, belki Malabadi Köprüsü ya da Boğaziçi... Nice kahramanlar geçer o köprülerden, erkekler, kadınlar ve çocuklar geçer... Ve onların hikayesi, bizim hikayemizdir.

Kapatırken, son söz yine kitaptan gelsin;

O düşünceler içindeyken Romanyalı rehberimize bir şey sordum;
-Siz çocuklarınıza Tuna adını veriyor musunuz?
Şaşırdı önce ve sonra ‘hayır’ dedi. Biz çocuklarımıza nehir adını vermeyiz.
‘Ama biz veriyoruz. Üstelik aradan geçen yüzlerce yıla rağmen…’

Herkese keyifli okumalar dilerim...
144 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
HAYAT İŞTE...

Hayat, bir otobüs yolculuğunu andırıyor belki de. Herkes aynı aracın içinde, aynı yöne gidiyor sözde.

Dışarıdan bakıldığında çok benziyoruz. Ama içimizde bir ben daha.
Belki özenle büyütüp, koruyup, sakladığımız..
Belki kimse görmesin diye içimize gömüp sakladığımız..
Belki de emin olamadığımız için sakladığımız..
Ama hep SAKLADIĞIMIZ!!

Savaş..
Yüzbinlerce masum insanın hayatını kaybettiği, binlerce kişinin yaralandığı, akıl almaz işkencelere, tecavüzlere sahne olan, insanlığın diri diri toprağa gömüldüğü, yürek kaldırmaz sahnelerle dolu yıllar..
Bombalanan şehirler..
Yıkılan şehirler..
Kanla sulanan toprak..
Ömür boyu sakat kalan binlerce insan.
Ve dahası, okurken bile derin izler bırakan bu insanlık dışı vahşeti bire bir yaşamış, belki de ölmek için dua etmiş binlerce insanın ruhundaki o derin yangının izleri..

Çünkü "Tanrı Sırptır." değil mi? (!)
Çünkü o topraklar Tanrı tarafından size verildi. (!)

Adı, etnik arındırma bu vahşetin. Müslüman oldukları zaman Türk oldu diye nitelendirilen Bosnalılara karşı bir soy kazıma merasimi.

Bazı kitapları için titreye titreye okursun. Binlerce sahne canlanır gözünün önünde.
Bazen Bosna - Hersekli bir kadın olur kahramanı..
Bazen Kudüslü bir çocuk..
Bazen Kerküklü bir Türkmen genci..

Dünyanın sesinin kesildiği, gözünün kapandığı, yok saydığı ; fakat insan olanın, adaletten, özgürlükten yana olanın yüreğini lime lime doğrayan bir acı..

....................

Belki aşk acısıyla savunmasız kalmış, yenik düşmüş MERVE 'yiz biz.
Bilincimizdeki kabuk çatlamış, ve o çatlaklardan yabancı ve egemen bir güç içeri sızmaya çalışıyor.

Belki BAHAR' ız, bahar gibi bir gelişin ifadesiyiz. İnce, zarif, güzel, narin..

Şehit bir babayız, ya da iyi bir öğretmen. Belki de aynı paydada buluşan KEMAL ve HALİT 'iz.

Piskopat (!) MUSA' yız belki. İçimizin katranı, yüzümüze yansımış.

Onun okula gönderilmeyen ablası ZELİHA 'yız.
Gurbetçi Zeliha..

ABDULLAH SAMİ' yiz belki. Bilmiyoruz din nedir, dindarlık nedir. Karşılığı olur mu gösteriş için yapılan ibadetlerin?
İnsanların değerini neyle ölçmeliyiz?

Belki ÖMER 'iz hepimiz, hep kitap okuyan. Aydınlık bir ufka bakan eğitimli, kültürlü insanlarız.

HALİL BEGOVİÇ' iz belki.
AİDA SPAHİÇ 'iz.
JELENA' yız.
MARKO 'yuz.
Acıyız..
Nefretiz..
İNSANIZ!!!


Belki de İLYAS ve AYSEL gibi, her şeye rağmen yakalayabilmişizdir aşkı.
Ki aşk, avucuna aldığın zaman kanatları dağılan narin bir kelebektir. :)

Böylesine güzel bir kitabın yazarının bu sitede olması onurdur benim için.


Keyifli okumalar.. :))
144 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Kitaba ilk başladığımda dedim ki kendime; ‘’Mehmet Hocam, bu sefer aceleye gelmiş sanki…’’ Ve kendimce zaman koydum bitirmek adına- ‘’10-15 günde bitireyim’’- diye. Lakin, akşamın beşi olmuş, önümde iki güne çevirisi bitirilmesi gereken kağıt yığını dururken ben inceleme yazıyorum. Karşımda kütüphane görevlisi koca gözlüklü kitap kurdu delikanlının elinde başka kitap var dikkatimi çeken. Yavaşca gittim yanına ve sordum ‘’Dün kütüphaneye bağış yapılan elindeki kitap ( Yola Düşen Gölgeler) nerede?’’ diye. Kaderin en ballı yerine düşen genç kitap dostum cevap verdi kitapseverlere has o güzel tebessümüyle; ‘’ Hocam çok güzeldi, dün çıkarken bitirmiştim zaten.’’

Yaklaşık 2 yıl önce, hem de tam doğum günümde imzalı bir kitap kargosu almıştım, ‘Tuna’ın Türküsü’. Ve yine bir Şubat ayında imzalı ve samimi notuyla süslenmiş yeni bir kitap kargosu daha. Mehmet hcm hoşgörsün ama doğum günlerinde sadece banka mesajlarıyla hatırlanan biri olarak kitabın o notunu sosyal medyada herkesle paylaştım diyebilirim. Velhasıl ilk incelememde de dediğim gibi; cinsi erkek grubundaki türü tükenmiş böyle nezih, zarif ve latif kalemlerin beyinleri tıbben koruma altına alınmalı bence :)

Kitaba gelecek olursak; gösterişsiz, bizden, duru bir anlatımla ve giderek kendini açan bir roman. Sanki kendimi aynada gördüm okurken. Şöyleki; ilk girdiğim mekan ve muhabbetlerde biraz soğuk, sessiz, düz ve ayrıntısız başlarken ruhen yakın olduğum dostlarla dilim açılır, hayal gücümün sınırları zorlanır, perdeler kalkar. Kitap da sanki öyle başladı ama açıldıkça açıldı, sardıkça sardı. Bence yazar önce okuruyla selamlaşmış, biraz soluklanıp yüreğini açıvermiş olanca samimiyetiyle. Sanki o otobüsteymişim de, hergün gördüğümüz o insanlar yanı başımızda. Yani anlatım sade, güçlü ve akıcı.Tenkitler yerinde, iddiasız ama tesirli. Hatta bir kelimenin altında bile onlarca yorum, eleştiri var okuyabilene...

Ve yazar o kadar samimi yazmış ki, kitabı okuyan okurlar yazarın Samsunsporlu, aşırı empati sorunu ile imtihanı olan bir kız babası olduğunu anlayabilir. Hatta şu cümlede yazarı bulmak da kabil bence;
‘’Ideolojik gömlekler giymiş olanlar için o, anlaşılmaz birisi olmuştu. Kendisini, "Illa da bir kimlik istiyorsanız demokrat ve insan deyiverin." diye nitelendiriyordu. Mesela o, birbirleriyle hasım ve mahkelemik olan Sabahattin Ali'yi de okuyordu, Nihal Atsız'ı da….’’

Ek olarak, bence yazar ‘’Gezi yazıları ve Tarihi romanlar ‘da yazmalı, bunu esirgememeli okurlarından. Zira bu konuda donanımlı ve tecrübeli.

Velhasıl;
Kahrolsun cep telefonları, kavuşup da sevemeyenler, ruh hastası politikacılar, savaş yanlısı din tüccarları…
Kahrolsun haksızlık karşısında susup, arkadan gövde gösterileriyle şov yapan mahluklar…
Kahrolsun partizanlık, fanatizm, beyinsiz siyaset…
Ve yaşasın Samsunspor…
Yaşasın Samsun Pidesi ve kitaplar…
Yaşasın kitap dostlukları…

(Son olarak; 1-Bosna katliamı ile ilgili film önerileri rica olunur inceleme okurlarından, okuyorlarsa tabii:))
2- Biri beni bu kütüphaneden kurtarsın -inci -, gözlerim çok acıyor ve bugün 4 kitap daha aldım ve hala tarih ve coğrafya cahiliyimmm…)

Hayat yolculuğunda; samimi, güzelim kitap dostları ile yolculuklar ve keyifli okumalar dilerim …
208 syf.
Tuna'nın Türküsü Üzerine

Merhum Yahya Kemal, ‘Türk’ün gönlünde bir dağ varsa Balkan, bir nehir varsa Tuna’dır’ der. Büyük ölçüde öyledir. Halbuki o mübarek Tuna, bizim sınırımızda değil artık. Tuna Nehrinin akmam, etrafımı yıkmam dediği o 93 Harbinde kaybettik oraları…

Tamam, coğrafi/siyasi sınırlarımız içinde değil ama gönül coğrafyamızın her daim başköşesinde o Tuna. Tıpkı Balkanlar gibi…

Bu girizgahı yapmamın sebebi son romanım Tuna’nın Türküsü. Tuna’nın Türküsü'nü Balkan ve Kırım Türklerine ithaf ettim. Deliorman kökenli bir Türk ailesinin Anadolu’da biten ama Kırım, Bosna ve Dobruca ile de kesişen yüz yıllık bir aile hikayesini anlatmaya çalıştım.

Romanı yazma fikrim ise bir Romanya seyahatim sırasında, Tuna Nehrini ilk defa görmemle başladı. Orada Romen bir rehber bize Tuna’yı anlatıyordu. Bense bir tarafı Teleorman karşı kıyısı ise Niğbolu olan Tuna’ya bakarken çok farklı hisler taşıyordum. Anlattığı nehir zaten bizdendi; ben onu ilk defa görmüş olmama rağmen tanıyordum.

İşte bu sularda akıncı beylerimiz atlarını sulamışlardı. Tam karşı kıyıda duran ve Bulgarların Nikopol dedikleri Niğbolu Kalesi ise sanki halen daha kale komutanı Doğan Bey’in hayaletini yıkık surlarında taşıyordu. O düşünceler içindeyken Romanyalı rehberimize bir şey sordum;

- Siz çocuklarınıza Tuna adını veriyor musunuz?

Şaşırdı önce ve sonra ‘hayır’ dedi. Biz çocuklarımıza nehir adını vermeyiz.

‘Ama biz veriyoruz. Üstelik aradan geçen yüzlerce yıla rağmen…’

O yüzden bana Tuna’yı anlatmasına gerek yoktu. Ben Tuna’yı ondan daha iyi biliyordum; ilk defa dünya gözü ile görsem bile böyleydi bu…

Bükreş’te ise Birinci Dünya Savaşında, bu civarda şehit düşmüş askerlerimizin yattığı bir Türk Şehitliği vardı. Oraya da gittim. Türkiye’ye döndükten sonra ise karşıma bir fotoğraf çıktı. Alman bir gazetecinin çektiği bu fotoğrafta Romanya Cephesinde çarpışan Mehmetçikler vardı.

İşte o anda kurguyu kafamda tamamladım. Romanya Cephesinde şehit düşen büyük dedesinden bir iz bulabilmek için Romanya’ya giden bir gencin hikayesini yazacaktım. Ancak onun kaderi Tuna’nın suları ile kesişmeliydi. Nitekim öyle oldu.

Romanda evlilik yoluyla o Balkanlı aileye dahil olan bir Kırım Tatarın da hikayesi var. Çoğumuzun habersiz olduğu 18 Mayıs 1944 Kırım Türk sürgününü de barındıran bir hikaye…

Güzel bir yolculuk vaat ediyorum sizlere; inşallah beğenerek okursunuz…
208 syf.
·3 günde
Yazarlık ve yazarlar kıymetlidir gönlümde. Karşılıklı takipleştiğim Mehmet Bey'in yazar olduğunu ve kitaplarının olduğunu öğrenince mutlu oldum, gururlandım beni bir yazar takip ediyor diye. Elbetteki kitabını okuyacaktım ve temin ettim. Bir kapakta birleşmiş iki romandı aldığım; "Tuna'nın Türküsü" ve "Bir Gün".

Tuna'nın Türküsü bir aile romanıydı. Soyismini Balkanların Deliorman bölgesinden, adını Tuna Nehrinden alan Tunahan adlı bir gencin üzerinden muhacir bir ailenin romanı. Kökleri hem Balkanlara hem Kırım'a dayanan ailedeki bireylerin hikayelerini kendi ağızlarından okuyordunuz ve sonuçta Tunahan'ın anlatımıyla bütünlük oluşuyordu. Tunahan'ın büyük dedesi 1917'de Romanya Cephesinde şehit düşmüştü ve dedesi onu hiç görmemişti. Mustafa Dedenin ricasıyla büyük dedesinin mezarını bulmak için Bükreş'teki şehitliğe giden Tunahan'ın gezisi oldukça güzeldi. Cengiz Dağcı esintileri olan romanı keyifle okudum. Yazarımız Mehmet Bey'in Balkanları da Kırım'ı da gezdiğini biliyorum, bu gezilerinin romanına katkısı güzel olmuş.

Belki kendinizden belki dedelerinizden bir şeyler bulabileceğiniz tamamen bizden bir romandı. Memleket özlemi, aynı dili konuşanların, aynı inancı paylaşanların gönül bağı. Yurtlarından zorla çıkarılanların dramı...

Annemin babasının dedesi de muhacirdir, vaktiyle Trakya'ya yerleşmişler. Devletin çıkarttığı şecerede Bulgaristan doğumlu görünüyor, eşi de Silistre doğumlu görünüyor. Romanda geçen bölgeye çok yakın. Dedem sağ olsaydı soracak çok sorularım olurdu. Bugüne kadar hiç merak etmemiştim.

İkinci romanımız 'Bir Gün', bir aşk romanıydı. Üniversite öğrencileri Yavuz ve Tuğçe'nin aşkı. Samsun'da yaşanan bu aşkı okurken, bir yandan şehri de gezdiriyordu size yazar. Bu romanı okurken insan kendi üniversite yıllarını, arkadaşlarını anımsıyor. Tuğçe gibi İzmit'li olduğum için kendimden de bir şeyler bulduğum bazı yerler vardı. Bir çırpıda biten sürükleyici bir romandı.

Bir romanın içinde hüzün veya mutluluktan gözyaşı döküyorsam, roman beni içine almayı başarmış demektir. Bu kitapta her iki romanda da gözlerim doldu. Duygulandım, ailemi ve köklerimi düşündüm. Güzel bir kitap yolculuğuydu, umarım sizler de seversiniz.

Yolunuz açık, okurunuz bol olsun Mehmet Yılmaz...
208 syf.
·4 günde·8/10
Site içindeki üye arkadaşlardan aldığım üçüncü hediye kitap ama bu hediyelerin içinde ayrı bir yeri olan kitap çünkü yazarı tarafından adıma imzalanılıp hediye edilmesi kendisini ayrı bir köşede yer ettirdi ve hızlıca okumama sebep oldu. Mehmet Bey'e bu güzel hediyesi için tekrardan teşekkür ederim.

Tuna'nın Türküsü gerçekten de çok iyi bir eser. Kitap beklemediğim şekilde güzel başladı ve beklemediğim şekilde birden fazla kollu kurgusunun olması ayrı bir hoşuma gitti; yani demem o ki kitap beklentilerimin çok üstündeydi. Okuduğum en güzel giriş bölümlerinden, en güzel cümlelerden birini okudum desem abartmış olmam hatta bu giriş bölümünü okurken konu içeriği ve cümle şekilleri olarak Orhan Pamuk - Benim Adım Kırmızı ve Kafamda Bir Tuhaflık havalarını hissettim ve genel olarak da az çok Glenn Meade - Son Tanık havalarını hissettim, sadece cümle şekilleri olarak. Günümüzde yaşayanların konuşmaları, geriye dönüşlerde ölmüş olan ya da bilinmeyen kişilerin üstkurmaca şeklinde roman karakteri olduklarını bilircesine konuşmaları ve bu konuşmalarının edebi yönlerinin gayet de yüksek olması, beyinlere kalplere işleyecek şekilde cümleler kurması ve o cümlelerin de bölüm isimleri olması gerçekten çok hoştu; ama bu bölümlerde özellikle ilk başlarda şöyle bir sıkıntı hissettim. Her bölümü mesela bir karakter anlatıyor ya hepsinin kurdukları cümleleri yani cümle şekilleri hemen hemen aynı, yani yeni bölümün başladığı kitapta belirtilmese ve bölüm başında konuşan kendini tanıtmasa ilk anlatan kişinin hala konuşmaya devam ettiğini düşüneceğim ve karakter geçişlerinde olan geçişleri anlayamayacağım. Karakterler güzel ama cümleleri hep aynı yani hep aynı ağızdan çıkıyor gibi. Bu durum ama ilerleyen sayfalarda tamamen kaybolmasa da bayağı bir azalıyor.

Yazarın coğrafya öğretmeni olması kitap içinde geçen bölgeler hakkında verdiği coğrafi ve hatta tarihi bilgiler ile okurken fazlası ile belli oluyor. Kitabı okurken aslında güzel bir tarih bilgisi ve ayrıntılı bir coğrafi bilgiler de alıyoruz ama yukarıda da dediğim gibi hani her bölümde bir karakter konuşuyor dedim ya işte bu bölümlerde her karakterin artık geçmişini okumak, geçmişi ile beraber yaşadığı bölgelerin coğrafi bilgilerini okumak en azından sonlara doğru okuru sıkıyor ya da sıkmasa da bir okur olarak artık konudan bir şey beklenildiği için sabırsızlık insanı sıkıyor. Yalnız bu sıkmadan lütfen okunmuyor, zorluyor manası çıkmasın çünkü kitap içindeki cümleler, diyaloglar gerçekten çok güzel, çok sıcak ve fazlası ile içimizden. Vatan sevgisi, Atatürk sevgisi ve Allah sevgisi ile beraber bu sıcaklık daha da çok içimize işliyor. Kitap içinde Romanya kısımlarında şöyle bir kısım dikkatimi çekti. Romanya'da kadınların isimlerinin sonunda hep a harfi olduğu ve bu a harfinin de kadınlığı, kadın isimlerini temsil ettiği ve sembolleştirdiği belirtilmiş ve cümle sonunda da ülkemizde de böyle bir durum yok denilmiş. Tam manası ile denilen olmasa da en azından benzerlik olarak Aliye, Lütfiye, Hayriye ya da Zekiye gibi isimler en azından örnek olarak verilebilir ve uymama kısmı da anlatılabilirdi diye düşünüyorum.

Roman içinde yörelere özgü çok güzel türküler sözleri ile de paylaşım yapılmış, hem söz olarak kısaca kitap içinde okurken hem de aynı zamanda bilmediklerimi Youtube üzerinden açıp dinlemek de ayrı bir güzel oldu, iki tanesini burada paylaşmak isterim.

https://www.youtube.com/watch?v=UC1GNhxmLg0
https://www.youtube.com/watch?v=EBQJvSGuEFc

Mehmet Bey kesinlikle takip ettiğim yazarlardan oldu ve çıkan yeni romanlarını Allah nasip ederse kesinlikle okuyacağım.
208 syf.
"Tuna'nın Türküsü"

Tuna'nın Türküsü; özlemin, hasretin, gurbetin, vuslatın, vatanın türküsü...
Ne de hüzünlü bir türküdür bu.
İlk başta kitabı okurken ortaokul yıllarıma gittiğimi belirtmek istiyorum. O zamanlar tarihi kitapları okumayı çok seviyordum. Tarihi derken düz tarih değil de kurguyla beraber harmanlanmış kitaplar daha bir güzel geliyordu. Farklı hikayeler barındıran , tarihi bilgilerle harmanlanmış kitaplar... Aklımda kaldığı kadarıyla en çok Yavuz Bahadiroğlu'nun kitaplarını okurdum. Buhara Yanıyor, Selahaddin Eyyubi vs. İşte bu kitabı okurken o zamanlara gittim ve bu kitap bana o kitapları animsattı. Ayrıca o zamanlarda dinlediğimiz daha doğrusu bize dinletilen bir marş vardi; Tuna nehri akmam diyor, etrafımı yıkmam diyor diye hala daha duyduğumda değişik duygulara kapilirim. Kitabin isminden dolayı zaten akillara gelmemesi imkansiz.
Ve konunun geçtiği yer olan -genel olarak Balkanlar diyelim tek tek ayirmaya gerek yok- gitmeyi çok istediğim bir bölge. Okuduğumda gitmiş kadar oldum ama bir yandan da gitme istediğim daha da bir kabardı. Umarım bir gün gitme fırsatı yakalarım ve gittiğimde aklıma hep bu kitap gelecek.
Kitabın kurgusu, olayların oluşu, anlatılışı sıralıdsn ziyade parça parça, bölüm bölüm olması kendi adima sevindiriciydi. Dümdüz bir okuma yerine adeta bir puzzle'ın parçalarını birleştirir gibi okumak daha bir keyifliydi.
Kırım türklerinin acı hikayesi var, savaş var, yokluk var, özlem var, umut var, aşk var... Duygu yoğunluğu çok fazla kitapta. Yer yer boğazıma bir yumru oturdu okurken.


"Bir Gün"

Bir günün önemi...
Etkileyici bir hikâye...
Ülkemizin en acımasız gerçeği ile bir kez daha karşılaşmak beni gerçekten derinden etkiledi. Şimdi burada ne olduğunu söylersem sağlam bir spoiler olacak o yüzden yazmıyorum. Artık okuyup öğrenirsiniz :) Bu gerçekle her daim küçük veya büyük, zaman zaman karşılaşıyoruz ama tam olarak farkında olmadan yaşıyoruz.
Bu hikayeyi okurken aklıma bu sezon İstanbul Şehir Tiyatrolarında izlediğim Geç Kalanlar oyunu geldi. Çok net bir şekilde geç kalanların hikayesi bu.
Yavuz ve Tuğçe'nin hikayesi...
Aslında hepimiz bir şeylere geç kalıyoruz ama sonuçları yıkıcı olmadığı taktirde farkına varamıyoruz geç kaldığımızın.
Bu kitabı okuduktan sonra veya dediğim oyunu izledikten sonra (İzlemediyseniz mutlaka izleyin, bu sezon izlediğim en etkileyici ve insanı derin derin sorgulamaya iten bir oyundu) yaşananları, yaşanacak olanları sorgulamadan yapamayacağınızı ve elinizdekilerin kıymetini daha da anlayacağınızı düşünüyorum.
Geç kalmayın diyerek bitiriyorum; hayata, yaşamaya, sevmeye, sevilmeye...

Son olarak Mehmet Hocamıza da teşekkür etmeden geçmek istemiyorum. Var olsun.

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmet Yılmaz
Unvan:
Türk Yazar, Coğrafya Öğretmeni
Doğum:
Samsun, Türkiye, 1979
1979 Samsun doğumlu. OMÜ Coğrafya öğretmenliği mezunu. 2000 yılından bu yana
bir yandan öğretmenlik yaparken bir yandan çeşitli gazete ve dergilere kültür, edebiyat, futbol, seyahat yazıları yazıyor. Evli ve iki çocuk babasıdır. Samsun’da yaşamaktadır.

Yayınlanmış kitapları:.
- Kırmızı Beyaz Siyah / Samsunspor - İletişim Yayınları Ocak 2009 - Futbol Derleme
- Bir Gün - Roza Yayınları - Şubat 2012 - Uzun Hikaye
- Derviş Hoca - Kaynak Kültür - Eylül 2014 - Roman
- Tuna'nın Türküsü - Roza Yayınları - Aralık 2015 - Roman
- Milli Takım (Pas, Şut, Gol; İşte Milli Futbol) - Timaş Yayınları, Hazin 2016, Mizah

Yazar istatistikleri

  • 30 okur beğendi.
  • 157 okur okudu.
  • 18 okur okuyor.
  • 251 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları