Memduh Şevket Esendal

Memduh Şevket Esendal

7.3/10
175 Kişi
·
687
Okunma
·
70
Beğeni
·
4.963
Gösterim
Adı:
Memduh Şevket Esendal
Unvan:
Türk Yazar, Diplomat, Siyasetçi
Doğum:
Çorlu, Türkiye, 28 Mart 1884
Ölüm:
Ankara, Türkiye, 16 Mayıs 1952
29 Mart 1883 tarihinde Çorlu'da doğdu. Çiftçilikle uğraşan ailesinin maddi sıkıntıları nedeniyle hiçbir mektepten mezun olamadı. 1906'da intisap ettiği İttihat ve Terakki'de 1908'de müfettiş oldu, çok genç yaşlarda gizli politika işleriyle uğraşmaya, gizli kurumlara girip çıkmaya başlayan Memduh Şevket, Farsça, Fransızca ve Rusça da öğrenerek kendi kendisini yetiştirdi. İttihat ve Terakki Fırkası'nda Kara Kemal'in siyasi cephe yardımcılığını üstlendi, Mütarekede İtalya'ya kaçtı, İzmir'in işgalinde geri döndü. 1919'da Ali İhsan Bey'le birlikte Mesleki Temsil Programını hazırladı ve bu görüşü Halk ve Meslek dergilerinde de işleyerek Cumhuriyet dönemine taşıdı. Milli Mücadele'de Mustafa Kemal'e intisap eden, Memduh Şevket, 1920'de Azerbaycan Cumhuriyeti nezdinde Hükümet temsilcisi olarak görevlendirildi, 1924 yılında Rusların Azerbaycan Cumhuriyetini lağvetmeleri üzerine İstanbul'a döndü, 1925'te Tahran elçiliğine atanıncaya kadar Galatasaray ve Kabataş Liselerinde tarih, coğrafya öğretmenliği yaparak geçimini sağlamaya çalıştı. 1925'de, Mesleki temsil görüşünü benimseyen eski arkadaşlarıyla birlikte Meslek gazetesini çıkardı, siyasi rakiplerini tasviye için İzmir Suikastini plânlayanlarca, bu işten zarar görmemesi için elçilikle yurt dışına gönderildi (1926). 1930'da Elazığ'dan milletvekili yapılan Memduh Şevket Esendal, 1933 yılında memur-milletvekili olarak Kabil, ardından Moskova Büyükelçiliğiyle görevlendirildi. 1941 yılında Bilecik milletvekili olarak yeniden Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne döndü. Bir yıl sonra da 1945 yılına kadar sürdüreceği Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği'ne getirilen Memduh Şevket, II. Dünya Savaşı'nın başlangıcında Almanya'nın yanında yer alan Turancıları desteklerken, 1945'in başında Japonya ile ilişkilerin kesilmesi, Almanya ile Japonya'ya savaş ilanı konularında Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verilen önergelere imza koydu. 1945'de CHP Genel Sekreterliğinden ayrılan Memduh Şevket, 1947'de Peker'e kırmızı oy veren 35. kişi olarak, CHP'nin 7. Kurultayında liberal politikacılar kuşağının partide öne çıkmasına katkıda bulundu. Son yıllarında aktif siyaseti bırakarak, eski öykülerini derleyip yayımlayan ve yeni öyküler yazan Memduh Şevket 16 Mayıs 1952 tarihinde Ankara'da öldü.
- Benim çocukluğum kırlarda geçti. Oraların tadını bilirim.

- Kırda büyümüş adamlara hiç benzemiyorsunuz!

- Öyle, bu şehirler, şehircikler beni bozdu.

- Kırda büyümüş insanlar bu sizin düşündüklerinizi düşünmezler!

- Şehirler insanları rahatsız eder!
Bana sormadan bir kahve pişirip yanıma koydu. Faika da odasından bir hanım sigarası getirdi.

-Kahveniz imansız gitmesin, dedi.
Mah-i halin yirmi-dördüncü günü, bimennihilkerim, yirmi amele ile kat'iyatta mubaşeret olunmuş ve ameliyat dahi yevmen fe yevmâ terakki etmekte bulunmuş olduğu bundan akdem arz ve takdim kılınan şifreli telgrafname ile bildirilmiş idi. Ancak dün, mah-i halin yirmi altısında ameleden biri makam-ı âciziye müracaatla fakr-ı halinden bahsederek haftalıklarını gündeliğe tahvil ettirmek hayal-i hâmı ile bir hayli ibram've ısrarda bulunmuş ve her ne kadar hilaf-ı emr-i Nezaret penahi olduğunu kendisine tefhim olunarak idare-i maslahata gayret kılınmış ise de bu kabil mutalebâtın, hudânekerde, diğer ameleye de sirayet ve vekayi-i müessifeyelsebebiyet vermesi ihti-maline mebni mevcud-ı sandık otuz küsur bin kuruşun muhafazası için refakat-i âciziye verilen yalnız dokuz neferden ibaret candarmakıt'asının takviyesine ve böyle bir vaka zuhurunda ayrıca tasdika mahal kalmamak üze-re bendelerine de talimat-ı muktaziyye i'tâ buyurulmasına müsaade-i devletlerini rica ile...
Memduh Şevket Esendal
Sayfa 73 - Bilgi Yayınları 14.Basım Ağustos 2016
Severim. Niçin? Bunun niçini yok. O da beni sever, onun sevgisinin de niçini yoktur. İşte sevgi bu. Kalanı yalan. Kalanını biz uydururuz.
Ankara’nın bilinmeyen bir semtindeki bir apartmanda, ismini bilmediğimiz bir banka memuru olan karakterin ağzından okuyoruz romanı. Esendal bize semti tahmin etmemiz için ne ufak bir bilgi veriyor, ne de semtin coğrafyasından bahsediyor ve en ufak şekilde de romanda geçen karakterler haricinde bölgede yaşayan insanların kültüründen bahsediyor. Yani yazar semti bilmemizi istemiyor ve buna da hiçbir şekilde müsaade etmiyor diyebiliriz. Birçok karakter var kitabın içinde, hepsi de birbirinden tamamen farklı ve hemen hemen her türden insanı görebildiğimiz çeşitlikte karakterler ile karşılaşıyoruz romanda. Bu çeşitlilikte olan karakterlerin de haliyle tabii ki farklı farklı dünya görüşleri ve yaşam amaçları var, her bir karaktere farklı görüşler vermiş Esendal ve burada da kalemini kitabındaki baş karaktere teslim etmiş gibi tüm analizleri bize karakterin ağzından okutuyor. Yeni tanıştığı bir kişinin geçmişini, yolunun Ankara’ya filan nasıl düştüğünü aralarındaki diyaloglardan değil de yine karakterin bizlere anlatmasından öğreniyoruz. Bu şekilde karakter tanıtımı da bana daha samimi ve daha keyifli geldi, kitapta bolca diyalog olmasına rağmen de bu kısımların diyalog olmayıp karakterin ağzından okura aktarması hem okunabilirliği hem de betimleme kalitesini artırmış ve sürekli değişen sahneler ile de roman boyunca okunabilirlik ile sürükleyicilik de korunmuş.

Belli sabit bir konusu yok romanın, nasıl desem çözülmesi veya kurtulması gereken bir olay yok yani. Bina içindeki karakterlerin analizleri ile beraber durumlarının anlatıldığı, hayatlarının ve görüşlerinin verildiği bir roman. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki bazı insanların yaşam şekillerine dikkat çekmek istemiş yazar, bana göre başarılı da olmuş. Kadın karakterler ve tavırları bazı okuyucuların ise hoşuna gitmeyebilir ama hoşlarına gidecek kadın karakterler de var romanın içinde. Bazı kısımlarda ise, özellikle erkek karakterlerin kadın karakterlere bakış açışı Kemal Tahir romanlarındaki gibi, tabir-i caizse yanıyor o kadınlar, ev ocak söndürür cinstenler. Esendal ve Tahir de hemen hemen aynı dönemin yazarı oldukları için de edebiyatımızda özellikle kırsal kesimin olduğu bölgelerde bu tanımların çokça kullanıldığını görüyoruz. Karakterimiz de zaten kitap boyunca kendine bir eş arıyor, bunu defalarca da bize anlatıyor, sağ olsun arkadaşı Fahri de bu konuyu sürekli gündeme getirerek konunun detaylarını ve önemini bize hatırlatıyor ve yine kitap içinde evlenilecek ile eğlenilecek kadın tanımlarını da okuyoruz. Tabii bir de kitapta geniş mezhepli Haki Bey var ki sormayın gitsin.

Roman için diğer incelemelerde arkadaşlar genel olarak dilin akıcı olduğunu ve eski kelimelerin kullanılmadığını söylemiş. Evet, kitap son derece akıcı bir dille yazılmış, eski kelimeler yok denecek kadar az ama bu roman eski diye ve arka kapağında da akıcı bir dille yazılmıştır yazıyor diye kitabı bu şekilde övmek veya bu şekilde bakış açışının olması son derece yanlış diye düşünüyorum. Öncelikle Ayaşlı ile Kiracıları’na Servet-i Fünûn döneminin eserleri gibi bakıp, bu eserden de divan edebiyatı gibi yazım şeklinin olmasını beklemek ve böyle değilmiş demek maalesef yanlış. Öncelikle kitabın yazıldığı dönemde veya öncesinde zaten kullanılan dil günümüze yakın bir dildir, çok da fark yoktur yani. Bu kitaptan çok önce yazılan İstiklal Marşı’na dikkat edilirse bu durum gayet kolaylıkla anlaşılır veya en basitinden Atatürk’ün ses kayıtlarını dinlersek kullanılan dilin günümüzden çok da farklı olmadığını rahatlıkla anlarız. Servet-i Fünûn eserlerinde kullanılan dil bilerek kullanılıyordu veya aynı şekilde sonraki dönem eserlerinde de halkın kullandığı dil olduğu için değil bilerek eserlerin içinde bu dilin kullanımına gidiliyordu; ama kitap içinde kullanılan çok da farkın olmadığı dediğim farklarda gözüme çarpan farklar ise cümlelerin kuruluş biçimlerinin farklılığı, eklerin veya fiillerin farklı şekilde kullanılması diyebilirim ama hiçbir şekilde de anlamı zorlaştıracak veya başka bir kaynağa baktıracak cinsten de değil, hatta okurken bu farklılık insanın hoşuna da gidiyor, o zamanlara daha bir yakın olunuyor. Kitap içinde hoşuma giden bir Türkçe kelime var ki o da “konturat”, yani günümüzde kontrat olarak kullandığımız kelime romanda konturat olarak kullanılmış ki çok hoşuma gitti.

Genel olarak kitap da çok hoşuma gitti, karakterlerin hepsini benimsiyoruz, Fahri gibi bir arkadaşımız olsun istiyoruz. Kitap sonunda da, özellikle eşyaların anlatıldığı bölümde bir duygusallık çöktü üstüme, karakterlerden ayrıldığıma, romanın bittiğine, odalardaki o sohbetlere artık misafir olamayacağıma üzüldüm.
İsmini hepimizin bildiği ancak yine birçoğumuzun okumaya yönelmediği, belki de ileride unutulmaya yüz tutacak bir yazar Memduh Şevket Esendal

Anadoluyu karış karış gezmesinin, girmiş olduğu siyasal yaşamının izlerini taşıyor öyküleri. O, Anadolu insanının cahillik ile boyun eğme, razı olma gibi durumlarını, o samimi yaşamlarını yalın ve akıp giden bir anlatım ile yansıtmış.

Kulaç ata ata ilerledim bu sefer. Yüzerek kıyılara vardım. Tek tek öykü adalarına ulaştım. Adaların hepsinden bahsedemem. İrili ufaklı birçok ada vardı. Kimisinde dinlendim düşündüm, kendi adamla karşılaştırdım, kimisinde de uzaktan el sallayıp tebessüm ederek yüzmeye devam ettim.

Bir ada vardı ki Hayriye Hanım 'ın ince ve düşünceli oluşuyla, kocasına olan sevgisinin büyüleyici etkisiyle karşılaştım. Küçük ama sevgi kaplı bu adadan ayrılarak bu sefer olumsuz bir havayla karşılaştım. Ali Rıza Efendi pek dertliydi. Karısı ve kaynanasının dedikoduculuklarından dert yanıyordu. Oturdum dinledim onu. Teselli etmeye çalıştım. Daha sonra ayrılık vakti geldi. Otlakçı ile karşılaştık bu sefer. Mahmut idi ismi. Aman efendim herkesten tütün otlanıyordu. Hem de iyi tütünleri kendi alıyor kötüleri sahibine bırakıyordu uyanık. Bir laf da denmiyor, suçlu siz oluyordunuz. Her neyse fazla durmayım burada dedim. Bir de cebime baktım ki sigaralarımı yürütmüş çakal! Son bir dal kalmış. Onu da kaptırmayım diye koştum denize hemen.
Sıradaki küçük adada ise bir mektupla karşılaşıverdim. Yazık bir kadın yazmış. Kocasından boşanacağı yazılıydı. Açgözlülük ve türlü üç kağıtçılıkla zengin olan kocasının yerine, alnının teriyle az ama öz yemek yemeği yeğlediğini anlatmıştı. Övüneceği kürklü mantolar yerine, üç kuruş da olsa ellerinde huzur olmalıydı onun için. Takdir ettim bu kadını. Nerde öyle insanlar?
Sonra ona benzer biri daha çıkmasın mı karşıma? Şaşırdım vallahi. Behin'in sosyetede yeri var. Kocası ile de evde kalma korkusu yüzünden evlendirilmiş. Kumarbaz olan kocasını sevmiyor. Onunla boşanıp fakir ama gururlu, ailesine düşkün ve sevgiyle bağlı bir adamla evlendi. Anne ve babası ile çevresi şiddetle karşı çıksa da dinlemedi onları. Helal olsun!

Bu adaları böyle böyle gezip bitirdiğim anda birden irkilerek uyandım. Meğer hepsi rüyaymış. Eee doğru ya yüzerek onlarca adayı nasıl gezeyim. Heleki yüzme de bilmiyorum. Laf işte benimki de...

Hepinizi bu samimi ve sımsıcak içimizi ısıtan hikayeleri okumaya davet ediyorum efendim.
Memduh Şevket Esendal kimdir?

Memduh Şevket Esendal, 29 Mart 1883'te Çorlu'da doğdu. Aile çiftçilikle uğraşıyordu. Birbirini izleyen savaşlar yüzünden, düzenli bir öğrenim yapamadı; kendi kendine Fransızca, Rusça, Farsça öğrendi. Girdiği (1906) İttihat ve Terakki Cemiyeti'nde 1908'den sonra müfettiş olarak çalıştı. Birçok yeri bu görevle dolaştı. Balkan Savaşı patlayınca (1912), aile Çorlu'dan İstanbul'a göçtü. Büyük Millet Meclisi kurulunca Anadolu'ya geçti. Atatürk'ün yanında yer aldı. Azerbaycan'da (Baku'da) elçilik görevinde bulundu (1920-1924). Sovyet Rusya'nın bu cumhuriyeti kaldırması üzerine İstanbul'a döndü. Galatasaray ve Kabataş liselerinde tarih-coğrafya öğretmenliği yaptı. Tahran Elçisi (1925-1930), Elazığ Milletvekili (1931-1933), Kabil Elçisi oldu (1933-1941). Bilecik Milletvekili (1941) seçildi, aynı yıl CHP Genel Sekreterliğine getirildi. Bilecik Milletvekilliğine yeniden seçildi (1946). 1945 yılında CHP Genel Sekreterliğinden ayrıldı. 16 Mayıs 1952 tarihinde, Ankara'da dünyamızdan ayrıldı. (http://www.bilgiyayinevi.com.tr/memduh-sevket-esendal)

Türk edebiyatında Çehov tarzı öykünün ilk temsilcisidir.
Kişilerin günlük yaşamda dikkat çekmeyen yönlerini anlattığı öyküleri ile tanınır.
Durum öyküsünün ilk temsilcisi olan yazarın son derece güçlü bir gözlem yeteneği vardır.
Kendi ifadesiyle “topluma ayna tutan” bir sanatçıdır. Toplumun aksayan yanlarını, insanların psikolojik sorunlarını ruhsal durumlarını ele almıştır.
Öyküyü gereksiz süslemelerden kurtarmıştır. Dili, konuşma dilidir.
Yapıtlarında sıradan insanların gündelik yaşamlarını anlatmıştır.
Hayatı ve olayları nesnel bir şekilde yansıtmıştır. Edebiyatsız edebiyat yapmaktan yanadır.
Kişilerini daha çok İstanbul Aksaray’daki orta tabakadan seçmiştir.

(https://www.edebiyatogretmeni.org/memduh-sevket-esendal/)

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Durum (Kesit) Hikâyesi Nedir?
Bir olayı değil günlük yaşamın her hangi bir kesitini ele alıp anlatan öykülerdir Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz Belli bir sonucu da yoktur. Merak ve heyecandan çok duygu ve hayallere yer verilir; fikre önem verilmez, kişiler kendi doğal ortamlarında hissettirilir. Olayların ve durumların akışı okuyucunun hayal gücüne bırakılır.
Bu tarzın dünya edebiyatında ilk temsilcisi Rus yazar Anton Çehov olduğu için "Çehov Tarzı Hikâye" de denir.
Bizdeki en güçlü temsilcileri: Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal ve Tarık Buğra'dır.

(https://www.turkedebiyati.org/...llikleri-ve-ornekler)

------------------------------------------------------------------------------------------------------------

İlk kez bir Esendal kitabı okudum. Kitapta çok tanıdık onlarca hikâye var. Neden tanıdık? Çünkü yazar bizi yazmış. Nasıl mı? İşte şöyle;

Günün birinde yaşlı adamlardan bazılarının başına geldiği gibi buna da bir evlenmek hastalığı geldi. Yapmacıktan ağlayıp sızlıyor;
“ Bu ev, oğlum, kadınsız olmayacak” diyordu.
Sonra anlaşıldı ki, meğer kendi evlenmek istiyormuş! (83)

“ Ne var? ” dedim.
“ Beni evden kovuyor” dedi.
“ Niçin? ” dedim.
“ Hiç canım,” dedi, “çamaşırları yokmuş, buna bakılmıyormuş. ”
O değil, karıyı alacak ya… Karı, “Gelirim ama evdekileri çıkarırsın” demiş. (85)

… babam bütün nesi varsa yeni karısının üstüne ediyormuş. (87)

“Hiç sarhoş değilim. Kendi iyi adam, ağzı çirkin” dedi, “yüzüne bakamıyorum.” (90)

Birkaç kuruş aylıkla bir köşeye atmışlar, yüzüne bile bakan olmuyor. Niçin? Çünkü bozuk bir suratı var. Kötü değil, çirkin, bozuk ve sevimsiz! Çırpınıyor, kendini anlatmaya uğraşıyor, ancak bilmiyor ki dili, kalemi, kafası ile yaptığını suratı, kılığı bozuyor. (91)

Birine varılmak istenince başkaları göze küçük görünür. Kestirmeden işi bitirmek, söylenecek sözü söylemek de hoştur. (105)

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Pekiyi, biz, neden bizi anlatan birini tanımayız? Yoksa kendimizden mi, gerçeklerden mi kaçarız? Yoksa bu hikâyeler sıradan mı gelir, tıpkı kendimizi sıradan bulduğumuz gibi? Ne de olsa hikâyeler de anlatılan bizizdir, değil mi? Kitaplarda illa ki farklı bir dünyayla mı karşılaşmalıyız?

Neden yazarın eserleri az okunur? Hatta neden bazılarımız yazarın varlığından bile bihaberizdir? Yazarın eserlerinin telif hakkının Bilgi Yayınevinde ve “Mutlu Bir Son” adlı kitabın sadece bir kez 2005’te basıldığını biliyor musunuz? Pekiyi, bu ne demek? Koskoca 13 senede bu kitap çook az okunmuş demek. Baskı âdetini de unutmamak lazım tabii (kitapta nedense yazmıyor). Ama kaç adet basılmış olursa olsun, şu bir gerçek ki; Esendal’ı tanımıyoruz.

Bir Esendal kitabının piyasa fiyatı 24 lira (sitelerden daha indirimli alınabilir). Evet, pahalı. Ama değmez mi? Yazarın sadece bir kitabını almaya değmez mi?

Yabancı yazarları da okuyacağız elbet ama kendi yazarlarımızı da unutmayalım. Çünkü onlar “bizi” anlatıyor.

Aşağıda yazarın beş hikâyesi var. Yazarı tanımak için bu öyküleri okuyabilirsiniz.

1. https://ertugrulharman.com/...mduh-sevket-esendal/
2. https://www.aymavisi.org/...evket%20Esendal.html
3. https://www.liseedebiyat.com/...-sevket-esendal.html
4. https://okumagunlugu.com/...sendal-hikaye-metni/
5. https://www.liseedebiyat.com/...14-mse-47326032.html

Keyifli okumalar dilerim.

* Kitabı "Esendal Okuma Etkinliği" ( #29773088) sebebiyle okudum. Etkinliğimize herkesi bekleriz. :)
Ayasli ve Kiracilari...Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ayasli Ibrahim Efendi tarafından işletilen yeni bir apartmanın 9 odalı evinde kalan farkli insanların yaşam kesitlerinden oluşur .

Ayasli ve Kiracılari Memduh Şevket Esendal'in en önemli yapıtlarından birisidir .
Edebiyatimizin önemli Durum Öykücülerimizden yazar bu romanda bolca diyaloğa yer vermiştir.Konusu toplumun gerçekliliğine dayanır .Türkçe çok güzel ve gayet anlaşılır kullanılmıştır.Hatta daha eski, anlaşılması zor kelimeler kullanılmıştır diye düşündüm.Gayet akıcı ve anlaşılır olmasına hayret ettim.Bol isimli ,bol diyaloglu,karşılıklı konusmali iç içe ,tıkış tıkış ,dedikodulu bir eser :)Kadınlar noktasında temas ettiği hususlar ,ahlaksizliklar acı bir gerçek de olsa rahatsızlık verdi bana.

Romanı o odalardan birisinde kalan, banka memuru olan,ismini bilmediğimiz bir aktaricidan dinliyoruz.Yazar dönemin ahlaki cokuntulerini,alkol,kumar,
bencillik,tembellik,tenperverlik,paraya duskunluk,rüşvet,sadakatsizlik gibi hastalıkların toplumu nasıl felakete suruklediginin altını cizmistir.Hatta o kadar bunaltıcı yaşamlar ki o apartmandan ,o odalardan,o odadaki insanlardan bir önce kaçıp kurtulasiniz geliyor.

Nasıl ki sağlam cemiyet, sağlam ailelerden, sağlam aileler de sağlam fertlerden meydana gelir. Bundan dolayı yazar Ankara'daki farklı yaşamları odalara bölerek ayrı ayrı toplumbilimcisi gibi tek tek yaşamlarını inceleyerek ,toplumun kilcallarina ferdan ferda inerek o tabloyu zihinlerimizde resmederek sağlam bir ailenin ,manevi ve ahlaki değerlerin ne denli önemli olduğunun altını çizmistir.Alkol,kumar,paraya duskunluk,sadakatsizlik sebebiyle fertlerde oluşan iç deformasyon ve ruhsal bozukluklar ciddi bir rehabilitasyona tabi tutulmazsa -kendilerine bir faydaları olmadığı gibi -bütün bütün kimliklerini yitirip topluma zararlı parazit haline donusmeleri tehlikesi ile karşı karsiyalar.

Dolayısıyla evlilik gibi ciddi muessesede de anlaşmazlıklar olduğu vakit eşler bedenleriyle hanenin içinde olmasına rağmen ruhen yakinlasamadiklari için ruhen birbirlerinden uzak, hanenin dışında yasayacaklardir.
Huzur ve emniyet vermeyen yuva da toplumu delik deşik edecek ;onun bozulması, raydan çıkması da milletlerin yikilisina zemin hazirlayacaktir .

Bütün hayatlarını otelin soğuk duvarları arasında huysuzluk,ahlaksızlık ,kavga ve gürültüyle geçiren ailelerin yetiştirdiği nesiller için o yuva handan otelden öteye geçemeyecektir,sağlıksız bir nesil ortaya çıkacaktır .Yine de yazar böylesine karanlık tablo sunduktan sonra tesis ettiği Turan ve Selime ile kurulan sağlam yuvayla ümit vererek , mukaddes bir cemiyetin küçük çapta organize edilmiş hucresinin nasıl olması,nasil bir yol izlenmesi,nasil islerlik kazanması gerektiği ve sağlam yuvanın önemi ile alakalı önemli bir mesaj vermiştir.

Son olarak insanın insanlığı nasıl ki yuvada tamamlanirsa aksi taktirde
yuvanın ,manevi ve ahlaki değerlerin ciddiyet ve ağırlığı ile oynamak insanlık hakikatine dokunmak ,onu hafife almakla esdegerdir .Bu da çöküsün ,bataklığa suruklenisin işaretidir .

Keyifli okumalar ....
Ayaşlının 9 odalı evinin her odasını kiralayan insanların yaşamlarının anlatıldığı bir kitap. Şöyle bir durum var. Günümüz yazarları çoğu yüksek eğitimli donanımlı olmasına rağmen 1930'lu yıllarda Memduh Şevket Esendal'ın yazdığı roman kadar ahenkli Türkçe kullanamıyor. Şimdiki Türk yazarların geneli böyle. Sırf sayfalar artsın diye konuyu gereksiz yere uzatıyorlar. Ancak bu roman anlaşılır bir dille uzatmadan saptırılmadan yazılmış. Ne varsa eskilerde var.
Kitap, yanlış saymadıysam, Memduh Şevket Esendal'ın 1910'lu yıllarda yazılmış (genellikle 1913) 15 öyküsünün toplandığı bir öykü kitabı.

Öykülerin kimisi iki sayfa, kimisi yirmi sayfayı geçmekte.

Yazarın Ayaşlı ile Kiracıları kitabını daha öncesinde okumuş ve beğenmiş olmakla birlikte maalesef öykülerini sevemedim. Elle tutulur 3-4 öykü ancak vardı kitapta. Diğerleri ya tam olarak ne anlatacağına karar veremediği, konusu tam belirli olmayan öyküler ki bunları okurken ne anlatmaya çalışıyorsun diye sordum yazara sık sık. Ya da öyküden ziyade anlık gözlemlerin kağıda dökülmesi gibiydi, olay görüş alanından çıktığı anda öykü de bitmiş çünkü. Sonu yarım kalmış hissi kitap boyunca beni takip etti.

Sevmediğim bir diğer şey ise yazarın cinsi münasebetle biraz bozmuş olmasıydı. Dönemine göre okumak gerekir diyecek olan okur sen bir dakika sus ve devam etmemi bekle. Cinsellik var diye hemen kötü diyorsunuz diyecek olan okur sana da bir çift lafım var, he canım biz cinsellik deyince kuduruyoruz, bağnazız biz lafını bile duymaya tahammülümüz yok haklısın, rahatladın mı? Öyleyse gel incelemeye devam edelim.

Sevgili nesini sevmedin ki anlat hele diyen okur kardeşlerim sizler için hemen açıklıyorum sebeplerimi.

Bu cinsel istek veya birisine arzu duymaktan ziyade biraz sapıkça bir tutumdu. Yani klasik istesem ben bunların hepsiyle yatarım, iki kur yapsam zaten onlar benim üstüme atlar, böyle de üstün meziyetli, marifetli bir erkeğim çünkü ben Türk erkeği tribinin (sözüm meclisten dışarı) kalem kağıtla hayat verilmiş hali gibiydi. Yani tam olarak şuydu diyemiyorum ama şu #30497979 alıntıdaki durum örneğin kadın ile tanıştığı ilk dakikalarda ilk ilgilendiği şeylerden birisi oluyor, ya da #30498041 buradaki durum aynı kadına sorduğu ilk sorulardan birisi, yani kadınla ilgili kimdir, nedir, ne işle uğraşır gibi merak ettiği ilk şeylerden birisinin yanında kişi "kız" mı "kadın" mı!!? Bu etiketlerin ne anlamda kullanıldığını açık açık anlatmama gerek yok herhalde. SEVMEDİM! HOŞUMA GİTMEDİ BU KULLANIM!

Sonra kitabın en uzun öyküsü olan "Çamlıca'daki Konak" öyküsünde kim neden hikayeye sokulmuş, anlatılmak istenen neymiş bilemedim. Konak maşallah zaten Aşk-ı Memnu Ziyagil konağı. :) Konağın kızı Besime sürekli gelen giden hamallara, uşaklara vs. yazılıyor, sonra olmuyor kapıda iki dakika bir postacı görüyor mesela ona halleniyor. :))) Neymiş kimmiş bir meraka düşüyor, bir taraftan da içten içe "Evleeneceeğğğğmm! Ev-le-neeccğğğ-ğğğeemm!" modunda ama ayran gönüllüğünden midir nedir evlenemiyor da bir türlü sonra siz nereye varacak bu hikayenin sonu derken pat diye bitiveriyor. Neyse ki öyküde sütçü yoktu.

"BESİME EVLENEBİLECEK Mİ!? NELER OLACAK!! BİR SONRAKİ KİTAPTA!! "

Tabi bir sonraki kitap falan yok öğrenemiyoruz. :)

Böyle işte... Sevdiklerim olmadı mı, oldu tabii.

Gödeli Mehmet, Baba Halil ve Yurda Dönüş öykülerini sevdim. Özellikle Yurda Dönüş kitabın en iyi öyküsüydü bence adamın saçma sapan kız mı kadın mı merakını saymazsak roman tadındaydı. Bu öykünün MŞE'nin yurt dışındaki elçilik görevlerinden birisinin bitimine doğru, doğu sınırlarımızdan girişinin öyküleştirilmiş anlatımı olabileceği yazılmış. Uzun süre yurt dışında kalmış bir adamın dönüşünde memleketinde kendisini yabancı hissettiği, her şeyin ona farklı ve değişmiş geldiği, ne bir kimseyi ne bir işi beğenmediği bir öyküydü ve yazım-anlatım olarak en başaralı olandı.

Son olarak kitapta eski kelime çok fazla var. Kitabın arkasına öykü öykü ayırarak bir sözlük iliştirmişler ama yine de okurken bu da biraz sıktı beni.

Yazar hakkındaki olumlu yargımı olumsuz yargıya dönüştüren bu kitaptan sonra bir daha ne zaman MŞE okurum bilemiyorum. Belki romanlarını denemeli yine konu hakkında bilgisi olan varsa tavsiyelere her zaman açığım.

Kötü bir deneyim bile olsa (bkz: ***MEMDUH ŞEVKET ESENDAL OKUMA ETKİNLİĞİ BAŞLADI***) kapsamında beni bir çuval sinir eden öykülerle tanışmama vesile olan Medine T. 'nin kulaklarını çınlatır, herkese keyifli okumalar dilerim. :))
Merhaba 1000 Kitap Ailesi.

Küçük bir anekdot ile başlamak istedim incelememe. Bu kadar kitap varken bu kitabı nereden buldun da okudun diyebilirsiniz. Ortaokulda okurken Türkçe öğretmenimin bana ödev verdiği; benim ise kütüphaneye gidip roman özetleri kitabından özetini çalıp; öğretmene verdiğim roman olması. İçimde bir pişmanlık o zamandan beri vardı. Karşıma çıkınca hemen aldım ve okudum.

Kitap oldukça eski bir kitap. 1934’de basılmış. Milli Eğitim tavsiyeli 100 Temel eser içerisinde bulunan bir roman. Önce kitap olarak, sonra gazetede bölümler halinde, en son TRT’de dizi olarak çekilmiş bir kitap.

Yazarın diline gelirsek; akıcı ve anlaşılır bir dil kullanmış. 1934 yılında yazılmış olmasına rağmen o kadar güzel bir anlatım mevcut şaşırdım. O zamanın diğer yazarlarına göre kıyaslarsak eski kelimeler kullanmamış pek. Karakterler ve olaylar gerçeğe çok yakın; doğal ve abartısız bir dilden oluşuyor. Bu yüzden gerçek anıları okuyormuş gibi bir tat bırakıyor. Çoğunlukla diyaloglardan oluşuyor. Karşılıklı konuşmalarla başlıyor ve bitiyor.

Konusu Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında; başkent Ankara’da geçiyor. Bir apartman dairesinin dokuza bölünmüş odalarının içinde oturan; insanların hayatlarını gerçekçi gözle, sadelik ve içtenlikle, rahat, zoraki betimlemeler kullanmadan, temiz ve doğal bir dil kullanılarak anlatılmış hikâyesinden oluşuyor. Yıkılan bir düzenden yeni bir toplum düzenine geçmenin sarsıntıları arasında bocalayan; farklı tabaka ve sıradan insanlardan oluşan bu roman, hem bir sosyal hayata eleştiri hem de ahlak kurallarını ele alıyor. Batılılaşma sorununun ve manevi değerlerdeki bozuluşun topluma yansımasını anlatmakta. İçerisinde çok fazla ahlak kurallarını özetleyen, bize tatlı dille olması gerekeni anlatan konuşmalardan oluşan cümleler mevcut. Alkol, kumar, uyuşturucu, dedikoduculuk, paraya düşkünlük, çıkarcılık, bencillik, sorumsuzluk gibi konulara bol bol değinmiş. . Cumhuriyet dönemi yaşayışı hakkında o yıllarda başlayan ve bugüne kadar gelen bozukluklar hakkında bilgi sahibi olmak isteyecekler için hoş bir eser. Okurken karşınızda ülkemizin gerçeklerinin farkına vardıran bir roman.

Başlarda beni sarmasa da ortalarda hareket kazanıp sonu güzel olan bir roman. Sakin sakin irdeleyerek okursanız tadına varacağınıza inanıyorum. Önceki okuduğum kitaplara nazaran biraz daha az beğendiğimi itiraf edebilirim. Belki sizlerin çok hoşuna gidebilir. Tavsiye ediyorum ama beklentiniz de yüksek olmasın. Başlarda sıkabilir ama ortaları güzel, sonu ise çok güzel. Alıntım ise " İnsan sevmek ne demek olduğunu unutuyor da beni seviyorlar diye kendini avutuyor ! "

İyi Okumalar 1000 Kitap Ailesi…
Öykülerini günlük yaşayaşın en sade silik olayları üzerine kuran bir sanatçıdır.

Adını ne koyacağız? Evet, bir mesele! Güzel bir isim olmalı. Hep si' bir isim söylüyordu. Samiye «Uslu koymalı» dedi. Seza, «akıl mı danışacaksınız?» diye alay etti. Annem «Derviş olsun,» dedi. «Sonra, ona bir de tekke bulmak ister!» diye alay ettiler. Bi rader, Fehmiye'ye, onu nasıl koşacağını, hele arabayı uçuracağını anlatıyordu. -Kuş gibi, bir saatte kasabaya! Seza öteden cevap verdi: --Kanatsız kuş koyalım; kanatsız kuş. -Kanatsız kuş olur mu? Olmaz mı, belki vardır! --Hayır. Nerde duyulmuş -Vardır ya! Değil mi Dayı Bey? -Evet, Avustralya'da yaşayan bir kuş varmış ki, kanatlan yokmuş, hatta, kanat kemikle rinden de eser yokmuş. Uzun gagasını yumuşak topraklara sokar, otların kökündeki yaşlılığı eme rek yaşarmış! -Neydi onun adı? -Kivi! Yerliler Kivi derlermiş. Tamam, bu adı koyalım, dediler. Olur, ol maz; bir kısmı kabul etti, bir kısmı etmemiş gö ründü, hayvanın ismi de «Kivi» kaldı. Zavallı «Kivi», bizim yaramazların elinden neler çekti yahut bizim yaramazlar ondan ne çektiler!..


Memduh Şevket Esendal vatandaşla devlet görevlileri arasındaki ilişkileri, kendi aralarındaki diyaloğu geniş ve çok yönlü gözlem gücüyle ve yalın bir anlatımla; bunun yanı sıra hümanist bir yaklaşımla, duyarlılığı sürekli ön planda tutmuştur.

Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. İçinde bir çok hikaye var. En çok ilgimi çeken Veysel Çavuş ve Kivi hikayesiydi. Diğerleride birbirinden farklı ve güzeldi.
Ayaşlı ile Kiracıları, Ayaşlı İbrahim Efendi'nin dokuz odalı apartmanın odalarını, dokuz farklı kültür ve karakterdeki, aile ya da kişilere kiralamasıyla, bu insanların aralarında geçen diyalogları anlatır.

Ne yalan söyleyeyim, kitabı ilk okumaya başladığımda çok beğenemedim. Hatta " üff ya! Bu da ne? bile dediğim oldu. Ta ki baş karakterimizle, apartman sakinlerinin sohbetleri eğlenceli bir hal alana kadar :) Eğlendiğim, güldüğüm, bazen yanlış bulduğum ama yargılamadığım yaşantı tarzları, beni o karakterleri anlamaya yöneltti.

Kitaptan benim çıkarımım biraz farklı olacak.Herkes görmek istediğini görür, almak istediğini alır ya. Benim bu kitaptan çıkarımım da baş karakterin sevgi ve beğenilme arayışıydı.
Hangimiz istemiyoruz ki sevilmeyi ve beğenilmeyi?

Bir etkinliğin daha sonuna gelmiş bulunuyorum. Etkinliği düzenleyen.Medine T.'ye teşekkürlerimi iletiyorum.
--------------SPOİLER İÇERİR-----------
Yer: Ankara Zaman: Cumhuriyetin ilk yılları
Yeni yapılmış bir apartmanın dokuz odalı bir bölüğü... Bu bölüğü tutup pansiyon olarak işleten Ayaşlı İbrahim Efendi'dir. Ama kahramanımız bu pansiyonun bir odasında kalan kişidir. Romanın anlatıcısıdır.
Diğer pansiyonerler farklı meslek, tabaka ve karakterde kişilerdir. Anlatıcının gözünden bu kişileri tek tek tanırız. Oldukça kalabalık bir kadro var. kitabı okurken bazen duraksayıp "Bu kimdi?" diye düşündüğüm anlar sık sık oldu. Bu insanları tanırken aslında toplumdaki yozlaşma, çürüme ve şahsiyetsizleşmenin masaya yatırıldığını anlıyorsunuz.
Pansiyonerlerden birisi olan anlatıcı burada yaşayan farklı karakterdeki insanları birleştiren noktanın ahlaki çöküntü olduğunu fark eder. Onları tanıdıkça o pansiyonda kalıyor olmaktan büyük bir rahatsızlık duyar. Ama bir yandan da oradan kopamaz. Kendi iç dünyasında sürekli bir mücadele vardır. Şahit olduğu ahlaksızlıklar içinde pasif olarak da olsa vardır, içlerindedir. Gözlemlediği ve okuyucuya aktardığı hadiseler, bozulmuşluklar çöplüğün içinde yaşama hissi verecek cinstendir: içki, esrar, kumar, dedikodu, menfaat kokan ilişkiler, metres hayatı, gayrimeşru çocuklar, normalleşmiş kürtaj vakaları, sahte sevgiler, eşini kıskanmayan adamlar, birbirini aldatan eşler... İşte bu ahlaki çöküntünün içinde anlatıcımız ise çalışkan, dürüst, münevver sınıfından sayılabilecek, insanları küçük görmeyen, samimi, bekar bir banka çalışanıdır. Böyle olmasına karşın bu pisliğe karşı mukavemetli dursa da kayıtsız kalmamakta, yanlarında yaşamaya bir nevi mecburmuş gibi oradan kopamamaktadır.
Sonuçta bu ahlaki çöküntünün kalabalık kadrosu bu çöplükte bir bir yok olurken ahlaki duruşuyla kahramanımız ayakta kalır.
Toplumsal bir yergi diyebileceğimiz romandan çıkardığım ders şu oldu: Şahsiyeti zayıf, ahlaki zaafları olan insanlar şehvetin sarhoşluğu içinde fark edemedikleri bir uçuruma hızla yuvarlanırken ayakta kalabilen, kalbur üstü olmayı hak edenler şahsiyetli, değerleri olan kişilerdir.

Keyifli okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Memduh Şevket Esendal
Unvan:
Türk Yazar, Diplomat, Siyasetçi
Doğum:
Çorlu, Türkiye, 28 Mart 1884
Ölüm:
Ankara, Türkiye, 16 Mayıs 1952
29 Mart 1883 tarihinde Çorlu'da doğdu. Çiftçilikle uğraşan ailesinin maddi sıkıntıları nedeniyle hiçbir mektepten mezun olamadı. 1906'da intisap ettiği İttihat ve Terakki'de 1908'de müfettiş oldu, çok genç yaşlarda gizli politika işleriyle uğraşmaya, gizli kurumlara girip çıkmaya başlayan Memduh Şevket, Farsça, Fransızca ve Rusça da öğrenerek kendi kendisini yetiştirdi. İttihat ve Terakki Fırkası'nda Kara Kemal'in siyasi cephe yardımcılığını üstlendi, Mütarekede İtalya'ya kaçtı, İzmir'in işgalinde geri döndü. 1919'da Ali İhsan Bey'le birlikte Mesleki Temsil Programını hazırladı ve bu görüşü Halk ve Meslek dergilerinde de işleyerek Cumhuriyet dönemine taşıdı. Milli Mücadele'de Mustafa Kemal'e intisap eden, Memduh Şevket, 1920'de Azerbaycan Cumhuriyeti nezdinde Hükümet temsilcisi olarak görevlendirildi, 1924 yılında Rusların Azerbaycan Cumhuriyetini lağvetmeleri üzerine İstanbul'a döndü, 1925'te Tahran elçiliğine atanıncaya kadar Galatasaray ve Kabataş Liselerinde tarih, coğrafya öğretmenliği yaparak geçimini sağlamaya çalıştı. 1925'de, Mesleki temsil görüşünü benimseyen eski arkadaşlarıyla birlikte Meslek gazetesini çıkardı, siyasi rakiplerini tasviye için İzmir Suikastini plânlayanlarca, bu işten zarar görmemesi için elçilikle yurt dışına gönderildi (1926). 1930'da Elazığ'dan milletvekili yapılan Memduh Şevket Esendal, 1933 yılında memur-milletvekili olarak Kabil, ardından Moskova Büyükelçiliğiyle görevlendirildi. 1941 yılında Bilecik milletvekili olarak yeniden Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne döndü. Bir yıl sonra da 1945 yılına kadar sürdüreceği Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği'ne getirilen Memduh Şevket, II. Dünya Savaşı'nın başlangıcında Almanya'nın yanında yer alan Turancıları desteklerken, 1945'in başında Japonya ile ilişkilerin kesilmesi, Almanya ile Japonya'ya savaş ilanı konularında Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verilen önergelere imza koydu. 1945'de CHP Genel Sekreterliğinden ayrılan Memduh Şevket, 1947'de Peker'e kırmızı oy veren 35. kişi olarak, CHP'nin 7. Kurultayında liberal politikacılar kuşağının partide öne çıkmasına katkıda bulundu. Son yıllarında aktif siyaseti bırakarak, eski öykülerini derleyip yayımlayan ve yeni öyküler yazan Memduh Şevket 16 Mayıs 1952 tarihinde Ankara'da öldü.

Yazar istatistikleri

  • 70 okur beğendi.
  • 687 okur okudu.
  • 10 okur okuyor.
  • 355 okur okuyacak.
  • 20 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları