Michel Houellebecq

Michel Houellebecq

Yazar
8.0/10
8 Kişi
·
29
Okunma
·
6
Beğeni
·
1.311
Gösterim
Adı:
Michel Houellebecq
Tam adı:
Michel Thomas
Unvan:
Fransız Yazar, Yönetmen ve Şair
Doğum:
Réunion Adaları, 26 Şubat 1956
Son yıllarda Fransa'da tartışmasız en çok okunan yazar olan Michel Houellebecq, 1956 yılında Réunion Adaları'nda doğdu. Büyükbabası ve babaannesi tarafından Crecven-Brie'de yetiştirildi. Ziraat mühendisliği okudu, 1978 yılında da yazmaya başladı. Şu anda İrlanda'da yaşıyor. Houellebecq'in Rester vivant, Le sens du combat, Renaissance adlı şiir kitapları, Interventions adlı deneme kitabı, Temel Parçacıklar ve Kuşatılmış Yaşamlar, Plateform adlı romanları vardır. Yazar ayrıca, Georges Pompidou Merkezi'nde gerçekleştirilen hareketli ve sesli enstalasyonun kitapçığı olan Opéra Bianca'ya, H. P. Lovecraft adlı biyografiye, Lanzarote adlı bir anlatı-fotoğraf kitabına imza atmıştır. Ülkesinin dışında çağdaş Fransız romancılar kuşağının önemli bir temsilcisi olan Houellebecq'in romanları yaklaşık otuz dile çevrilmiş, dünyanın pek çok yerinde büyük bir ilgiyle karşılanmıştır; Kuşatılmış Yaşamlar ise, artık bir kült kitap haline gelmiş durumdadır.
Bu dünyayı sevmiyorum. Kesinlikle sevmiyorum. İçinde yaşadığım toplum beni iğrendiriyor; reklamcılık midemi bulandırıyor; bilgisayar dünyası beni kusturuyor. Bilişimci olarak bütün yaptığım, referansları, veri akışını, rasyonel karar ölçütlerini çoğaltmaktan ibaret. Bunun hiçbir anlamı yok. Hatta açık konuşmak gerekirse, bu olumsuz bir şey; nöronlar için gereksiz bir kalabalık. Bu dünyanın, daha fazla bilgi dışında her şeye ihtiyacı var.
On yedi yaşında, dünyaya dair birbirini tutmaz ve ipe sapa gelmez görüşler öne sürerken, bir demiryolu barında rastladığım ellilik bir kadın bana şöyle demişti: “Göreceksiniz, yaşlandıkça her şey çok basitleşiyor.” Ne kadar da haklıymış.
Gérrard Leverrier, Ulusal Meclis’te Véronique'le aynı serviste (Véronique orada sekreter olarak çalışıyordu) yöneticiydi. Yirmi altı yaşındaydı ve ayda otuz bin frank kazanıyordu. Buna karşın, Gérard Leverrier utangaç ve bunalımlıydı. Aralık ayında bir cuma akşamı (pazartesi işe dönmeyecekti; biraz da istemeden, “bayram için” on beş gün izin almıştı) evine dönmüş ve kafasına bir kurşun sıkmıştı.
Ölüm haberi Ulusal Meclis’te gerçekten de hiç kimseyi şaşırtmamıştı; orada özellikle kendine yatak alma konusundaki müşkülpesentliğiyle tanınıyordu. Birkaç aydır bu yatak alma işine karar vermiş durumdaydı; ama proje somutlaşacak gibi görünmüyordu. Haber genelde hafif alaycı bir gülüşle aktarılmıştı; oysa gülecek bir şey yoktu; günümüzde bir yatak satın almak gerçekten büyük sıkıntılara neden oluyor ve pekâlâ da sizi intihara sürükleyecek kadar çok neden barındırıyor. Önce teslimat tarihini belirlemek, yani genel olarak yarım gün izin almak gerekiyor, bunun yol açacağı tüm sorunlar da cabası. Kimi zaman teslimatçılar gelmez ya da yatağı merdivenden geçirip de çıkaramazlar, böylece siz de bir yarım gün daha izin almak zorunda kalırsınız. Bu sorunlar bütün eşyalarda ve ev aletlerinde de tekrarlanır; bunun yol açtığı dert birikimi de hassas bir insanı ciddi biçimde sarsmaya yetebilir. Ama bütün mobilyalar arasında yatak özellikle, fena halde acı veren bir sorun yaratır. Satıcı üzerindeki itibarınızı korumak istiyorsanız, işinize yarasın yaramasın, yeriniz olsun olmasın, iki kişilik yatak almak zorunda kalırsınız. Tek kişilik yatak satın almak cinsel hayatınızın olmadığını ve yakın, hatta uzak bir gelecekte de olmasını düşünmediğinizi uluorta itiraf etmek demek olur (çünkü günümüzde yataklar garanti süresinin bitiminden sonra da dayanmaktadır; bu beş, altı, hatta yirmi yıllık bir iştir; hayatınızın geri kalanını bağlayan ciddi bir yatırımdır; yataklar ortalama olarak evliliklerden daha uzun yaşamaktadır, bu pekâlâ da bilinmektedir). 1,40’lık bir yatak almanız da sizi cimri ve dar kafalı bir küçük burjuva durumuna düşürecektir; satıcıların gözünde 1,60'lık yatak, alınmaya değer tek yataktır; bu durumda onların saygısını, itibarını, hatta anlayışlı bir edayla hafifçe gülümsemelerini hak etmiş olursunuz; bunu kesinlikle ancak 1,60'lık yatak için yaparlar.
157 syf.
Birazdan yazacaklarıma pek inceleme denilemez daha çok okulda denildiği gibi yansıtma çalışması. Üstelik okuduğum her satır zihnimde nefes aldıkça nihai bir incelemeye ulaşmam pek olası değil. Her neyse, kitabı nerede gördüm de aklımı çeldi hatırlamıyorum ama hoş bir tesadüf oldu. Bir konuda yalnız olmadığıma sevindim; tiksinti.
Son haftalarda dizimi birkaç defa fena çarptım ve yazdan kalma ‘başarabilirsin rocky’ koşu izlerinden kalanlarla işlevini biraz yitirmiş bir uzuva dönüştü. Yani betona çakılmanın acısını iyi bilirim. Buna rağmen sisifos’un daimi süreklediği kayayının ardına kendini bırakıp da kafasını dört veya beş parçaya ayırmadığına şaşıyorum. Hemen intihar saplantılı bir kaçık olduğumu düşünmeyin, tamam düşünün çok umrumda olmaz ;) Sisifos,'un intiharı ne değiştirirdi bir düşünelim; zafer mi, teslimiyet mi ve kitapla bağlantısı nedir. Eserin tanımında bir depresyon günlüğü açıklaması yer alıyor ve okuduğum incelemelerin birinde “ yabancılaşma” teması altında nefret, şiddet ve ölüm üçlemesinde parende atan bir adamı işaret eder. Kurgusunu aşağı yukarı tahmin edebilirsiniz -gene de bir kurgusu olduğunu kabul etmekte güçlük yaşıyorum- 30lu yaşların başında yalnız bir bilgi işlem elemanı ve onun kendinden daha yalnız hayatı. İkisini ayrıştırmak isterim çünkü kim olduğumuz ve yaşadığımız hayatlar bambaşkadır. Kahramanın sıradan hayatı tükenmişlik sendromuyla geri dönülemez bir hal alır. Peki ama neden? Sıradan bir hayat sıradan dertlerle ne kadar sıradışı olabilir ki? Sakın aşk falan demeyin döverim.
“Zaten zor olan kurallara
göre yaşamanın tam olarak yeterli olmaması. Gerçekten de kurallara uygun yaşamayı başarırsınız (bazen kıl payı, son derece kıl payı, ama toplamda bunu başarırsınız) Vergi kağıtlarınız gününde hazırdır. Faturalarınız tam zamanında ödenmiştir. Kimlik kartınız olmadan şurdan şuraya asla adım atmazsınız (ve de kredi kartına özel küçük cüzdan olmadan)!” Bakın ne kadar kusursuz bir tablo. Yükümlülükler belirlenmiş, hayatınızı bir balona bağlayıp rüzgara ragmen havalandırırsınız ancak ne rüzgar tat verir ne de gökyüzü. “ Ama mutlak yalnızlığınızın, her yeri kuşatan boşluk duygusunun, varlığınızın acı ve kesin bir felakete doğru yaklaştığı sezgisinin sizi somut bir ıstırap haline sürüklemek için yarıştığı o anların gitgide daha sık gerçekleşmesini hiçbir şey engelleyemez. “ İlerleyen sayfalarda gerçekten bir hayatımız olduğuna ikna ederiz kendimizi. Bir zamanlar çocukluğu evlat edinmiştiniz, ne garip bu evsahibi rolune büründüğünüz yetişkinlik çağında. Bir de coşkulu, silinmez bir kaygısızla ilerleyen arzu, yaşama iştaihınız ne oldu da tavşan deliğine girmişcesine ortadan kayboldu? Evet yanılıyorum elbette siz yaşama şevkinizi hiç yitirmediniz ki oysa yitirmeli en azından sorgulamalıydınız. Yaşamın anlamsızlığından bahsetmek gençken ‘anlamlı’ gelirdi, pek de elem konusu olnadığına karar verdim. Anlam değil bizim aradığımız,- onu da tam anlamıyla aradığımız söylenemez- ifade. Yüzümüze, mimiklerimize kazınan ifadeyi arıyoruz biz. Yaşama tutacağımız aynanın yansımasının gölgesine sığınmayı, tıpki mağaradaki gibi. Bu sıcak gölge hayallerinizi ateşledikçe sizi kim arkanızı dönneye ikna edebilir ki?
Tiksinti böyle bir karşılaşmadır işte. Kurallar alanı yetmez ve arkanızı dönmeyi denersiniz. Bir sabah uyanırsınız, her şey tıkırında ilerlerken madeni para yutmuşcasına kıvranırsınız: “A, evet! Kıyıdan ne kadar da açıktasınız! Uzun zaman başka bir kıyı olduğuna inanmıştınız; artık böyle bir şey yok. Gene de yüzmeye devam ediyorsunuz ve yaptığınız her hareket sizi boğulmaya daha çok yaklaştırıyor. …Hep kanlı bir sis içinde debeleniyorsunuz ama tutunacak birkaç dal var. Kargaşa artık sadece birkaç metre ötenizde. Zayıf bir başarı gerçekte.” Evet başardınız kanınıza giren kargaşa ile kendinize yakınlaştığınız kadar uzaklaştınız dünyanızdan. Yabancılaşma dedikleri bu galiba, gerçi buna bulantı da deniliyor ama neden tiksinti değil? İnsanlığa ayıp olmasın davası galiba :) ben biraz tabula rasa olduğum için çekinmem bunu ifade etmekten. Peki ne yapmalı hayatımızı paçavra gibi kenara atıp kutsal yolculuğa mı çıkmalı? Hayır, insan gerçekten ölmek istemez diyor yazar da benim gibi. derin “ İntiharı düşündüğümü hatırlıyorum, onun o tuhaf yararlılığını. Bir şempanzeyi çapraz beton örgülerle kapatılmış, daracık bir kafese koyalım. Hayvan öfkeden deliye dönecek, kendini duvardan duvara atacak, kıllarını yolacak, kendi kendine zalimce işkence edecek ve sonunda yüzde 73'lük bir oranla basbayağı kendini öldürecektir. Şimdi de duvarlardan birinde bir delik açalım ve kafesi dipsiz bir uçurumun karşısına yerleştirelim. Bizim sevimli dört elli dostumuz uçurumun kıyısına yaklaşacak, aşağı doğru bakacak, uzun süre kıyıda kalacak, defalarca oraya gidip gelecek, ama genellikle atlamayacaktır; ve ne olursa olsun öfkesi kesinlikle yatışacaktır. “ Evet bizde tinsel hapishanelerimizde birer delik açarak ızdırabımıza bir teselli arayabiliriz. Bu noktada mutlak son değil kastettiğim. Sessizce yaklaşıp Sisifos’ u ittigimizde bu bir cinayet olmaz, sadece usulsuz bir uslamlamayı yere yıkmak olacaktır. Düşünsel bir düşüşten, bir sıçrayıştan bahsediyorum bunu başarmayı geçtim, göze alsak bile bir tekme atmış oluruz ve yabancılığa bir adım daha. Ama kendimiz olamadıktan sonra bir başkası olmanın yararı var mı? Kitap boyunca yazar gözlemci konumunda. Birlikte turluyoruz yalanlarımızı ve neyle kuşatılmış olduğumuza göz atıyoruz yazarın açtığı delikten. Bu gözlemci statüsü daha çok bize atfediliyor anlayacağınız. İçerde ilk karşılaştığımız modern yaşamın da getirsiyle azalan hatta körelen ilişkiler konusu oluyor -yabancılaşma söz konusu olduğuna göre. “Zaten, ilişkiler sıcak bir havada başlasa bile, günümüzde az görüşülüyor. Bazen hayatın genel görünümlerine değinen hararetli sohbetler oluyor; hatta bazen sıcak bir kucaklaşma oluveriyor. Tabii karşılıklı telefon numaraları alınır verilir ama genelde insanlar birbirlerini çok az ararlar. Hatta hatırlansa ve tekrar görüşülse bile baştaki coşkunun yerini süratle bir hayal kırıklığı ve isteksizlik alır. İnanın bana, ben hayatı tanırım; her şey tamamen tıkanır kalır. "Delik deşik edilmiş üst bilincimizden sızanlar bununla da kalmıyor. “Böylece yıllardan beri beri kafamı kurcalayan bir konuya geri dönmüş oluyordum: Neden belli bir yaşa gelen kızlarla oğlanlar zamanlarını karşılıklı olarak birbirlerini tavlamak ve baştan çıkartmakla geçirirler?” Bu soruyu ben de pek çok kez sorarım ve duygusuz bir yaratık algısı yaratmış olabilirim. Tam bu noktada yazar arınma hikayesine iyice kendini kaptırıp dikkat çekici ve objektif tespitler sunar. “Cinselllik sosyal bir hiyerarşidir”
Bunlardan başka,üst kurmacayla anlattığı alegorik öyküler üzerine ayrı bir inceleme gerektirecek kadar çok anlamlıydı. Evet saçmalamam bu kadar. Kitabı okursanız elle tutulur pek çok konuya el attığını göreceksiniz. Ve belki de zırhınızı atıp o uçuruma bakmaya zorlayacaksınız kendinizi. Belki de ölümün elinden bir yaşam çalmaya.
"Ve artık kaynakların nerede kaldığını da bilmiyorum; şimdi artık her şey birbirine benziyor. Manzara gitgide daha tatlı, dostça, neşeli; bu derimi rahatsız ediyor. Uçurumun ortasındayım. Tenimi bir sınır gibi hissediyorum, dış dünyayı da bir eziliş gibi. Ayrılık izlenimi tam; artık bundan böyle kendi içimde tutsağım. O yüce birleşme olmayacak; hayatın amacı kaçırıldı. Saat öğleden sonra iki."
312 syf.
·7 günde·Beğendi·7/10
Kitapta beni sıkan detay sanki psikolojide vaka raporu yazar gibi düz bir dille olayları anlatmasıydı. Olayı anlatırken bunu bazı sosyolojik ve psikolojik tespitlere bağlıyordu ve bu tespitler de oldukça anlamlıydı. Kitabın akmasını sağlayan da bu oldu kendi adıma. Karakterlerden birinin ismi Michel ve acaba olaylar gerçek mi hissi uyandırıyor sizde ki bu gözle bakarsak yerinde bir anlatım. Karakterler ve kurgu güzeldi. Cinsel gelişim süreçlerinden bahsederken özellikle Bukowski'nin ya da Nabakov'un kitaplarının havasını sezdim karakterlerde. Onlar gibi cinselliği doğal haliyle hatta çirkin yanlarını örtmeden sundu.
157 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Houellebecq okumaya yapı kredi'de yazan yazar bir arkadaşımın tavsiyesi ile başladım. Bu ilk okumamdı. Kısaca diğer eserlerine de bakmak için benden müthiş bir kredi kazandı. Avrupalı bazı yazarlarda bulunan kısa cümlelerle akıcılık konusunda ciddi anlamda başarılı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Michel Houellebecq
Tam adı:
Michel Thomas
Unvan:
Fransız Yazar, Yönetmen ve Şair
Doğum:
Réunion Adaları, 26 Şubat 1956
Son yıllarda Fransa'da tartışmasız en çok okunan yazar olan Michel Houellebecq, 1956 yılında Réunion Adaları'nda doğdu. Büyükbabası ve babaannesi tarafından Crecven-Brie'de yetiştirildi. Ziraat mühendisliği okudu, 1978 yılında da yazmaya başladı. Şu anda İrlanda'da yaşıyor. Houellebecq'in Rester vivant, Le sens du combat, Renaissance adlı şiir kitapları, Interventions adlı deneme kitabı, Temel Parçacıklar ve Kuşatılmış Yaşamlar, Plateform adlı romanları vardır. Yazar ayrıca, Georges Pompidou Merkezi'nde gerçekleştirilen hareketli ve sesli enstalasyonun kitapçığı olan Opéra Bianca'ya, H. P. Lovecraft adlı biyografiye, Lanzarote adlı bir anlatı-fotoğraf kitabına imza atmıştır. Ülkesinin dışında çağdaş Fransız romancılar kuşağının önemli bir temsilcisi olan Houellebecq'in romanları yaklaşık otuz dile çevrilmiş, dünyanın pek çok yerinde büyük bir ilgiyle karşılanmıştır; Kuşatılmış Yaşamlar ise, artık bir kült kitap haline gelmiş durumdadır.

Yazar istatistikleri

  • 6 okur beğendi.
  • 29 okur okudu.
  • 37 okur okuyacak.