Miguel Angel Asturias

Miguel Angel Asturias

Yazar
7.4/10
116 Kişi
·
295
Okunma
·
43
Beğeni
·
2.172
Gösterim
Adı:
Miguel Angel Asturias
Tam adı:
Miguel Angel Asturias Rosales
Unvan:
Guatemalalı yazar ve diplomat
Doğum:
Guatemala City, Guatemala, 19 Ekim 1899
Ölüm:
Madrid, İspanya, 9 Haziran 1974
Miguel Ángel Asturias 19 Ekim 1899'da In Ciudad de Guatemala'da bir hakimin ve Maya yerlisi kökenli bir annesin oğulları olarak doğdu. Hükümete karşı çıkan devrimci öğrencilerin ölüm fermanına karşı çıkan babasının görev yaptığı başşehirden Baya Verapez'e sürgün edilmesi sonunda 1904 - 1907 yılları arasında orada yaşadılar.
1918 yılında tıp okumaya başlayan Asturias, daha aynı yıl içinde hukuk ve gazetecilik okumaya karar verip San Carlos'a gitti. 1924 yılından itibaren de kısa bir süre Londra ve Paris'te din okudu. 1926'da "Amerikan yerlilerinin dinleri ve adaletleri" teziyle öğrenimini noktaladı. Asturias uluslararası alanda 1930 yılında yayınlanan Leyendas de Guatemala (Guatemala Kahramanları) adlı kitabıyla tanındı. 1930'lu yıllarda İtalya, Yunanistan, Mısır, filistin ve ABD'yi kapsayan yurtdışı seyahatlerinde bulundu. 1946'da diplomat kimliğiyle Kültür Ataşeşi olarak Meksika, Arjantin ve El Salvador elçiliklerinde görevlerde bulundu. Guatemala'daki yönetimin düşmesi sonucunda görevini bıraktı. 12 yıl boyunca Buenos Aires, Cenova ve Paris'te sürgün olarak yaşadı. 1966 yılında Guatemala'da özgür ve serbest seçimlerden sonra tekrar diplomat görevini aldı. Başkan Julio Mendez Montenegro tarafından 1970 yılına kadar Paris elçiliğine getirildi. Aynı yıl içinde Lenin Barış ödülüyle onurlandırıldı ve Fransız Pen-Club tarafından Asturias bu klübün başkanı seçildi.
Suçlu olup olmadığımızı düşünmeyin general, siz yalnızca başkanın hoşuna gidip gitmediğinizi düşünün; hükümetin tutmadığı bir suçsuz , bir SUÇLUDAN çok daha kötü durumdadır.
Miguel Angel Asturias
Sayfa 81 - Yordam Edebiyat 2. Basım 2020
"Buraya neden geldiniz diye soracaktım."
"Politik nedenlerden dolayı diyorlar..."
"Peki, davanız?"
"Kestirebileceğiniz gibi davam falan yok; yukarıdan gelen bir emir..."
432 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10 puan
Guetemala'lı Nobel ödüllü yazar M. Angel Asturias'ın ülkesinin Emperyalizm karşısında neler yaşadığını anlattığı ''Muz Üçlemesi'' isimli kitap serisinin ikinci kitabı.

Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde, ülke topraklarını muz üretimi için ele geçiren Şikago merkezli ABD şirketinin bölgedeki temsilcisi ''Yeşil Papa'' lakaplı kişinin nasıl ortaya çıktığı ve toprakları nasıl ele geçirdiği anlatılıyor. İkinci bölümde ise serinin birinci kitabında (Kasırga ) yaşanan kasırgadan sonraki gelişen olaylar aktarılıyor. Bu arada birinci kitapta yerlilerle birlikte Amerikan şirketine karşı mücadele veren ''Lester'' adlı kişinin de gerçek kimliği ve bölgeye ve bölge insanına yaptıkları ortaya çıkıyor. Bunun sonucunda yaşanan gelişmeler ayrıntılı olarak anlatılıyor.

Kitapta yazarın özelliği gereği akıcılık var ama aşırı bir sürükleyicilik yok. Bu durumun da, emperyalizmin yerleşmesini konu olarak alan olayların kurgulanarak anlatılmasından dolayı olduğu aşikardır. Yani kitabın ben bir roman kategorisinde olarak değilde gerçek olayların kurgulanıp aktarılması yönünden değerlendirilmesinin daha doğru olacağı kanaatindeyim. Bu yüzden de sadece bilgilenmek amacıyla okunması ve sürükleyicilik veya heyecan beklentisi içinde olunmaması taraftarıyım.

Son cümle olarak ben kitabı, emperyalizm ve onun üzerine kurgulanmış kitaplarla ilgilenen kişilerin mutlaka okuması gereken bir kitap olarak değerlendiriyorum.
320 syf.
Fransa'da sürgünlüğü sırasında Asturias, ülkesindeki diktatör Estrada Cabrera'yı yeren bu romanını kaleme alır. Bundan sonra ise bu roman, Latin Amerika ülkelerinde ve Avrupa'da büyük ilgi görür. Fransa'da ödül de alır. Asturias, bir röportajında romanı hakkında şunları söylemiştir: "Benim tehlikeli kitaplar yazdığım söyleniyor. Onu bilmem. Eğer öyleyse en tehlikeli romanım Sayın Başkan'dır. Güney Amerika ülkelerinde ne zaman ihtilal havası eserse,kitapçı vitrinlerinden ilk kaldırılan kitap <Sayın Başkan> olur. Onun için bu romanı Güney Amerika'da siyasi bir Barometreye benzetirler." Peki kitabı bu kadar tehlikeli yapan nedir, birlikte bakalım.

Romanın sürükleyici hikayesini işlenen bir cinayet oluşturur. Bu olay üzerinden konuyla ilgisi olmayan dilencilerin sorgulama sırasında yaşadıklarına tanık oluruz. Onlar hapisteyken ayrıca politik nedenlerle hapiste olan başka insanlara rastlarız. Bunlardan birisi, kilise memurudur. Suçu ise kilisenin duvarına bir duyuru asarken yanlışlıkla Başkan'ın annesinin doğum gününü bildiren duyuruyu indirmesidir. Adalet mekanizmasındaki keyfilikten tek muzdarip olanlar bu isimlerle de sınırlı kalmaz. Bu konu hakkında yazarın "Suçlu olup olmadığınızı düşünmeyin General. Siz yalnız­ca Başkan'ın hoşuna gidip gitmediğinizi düşünün; hükümetin tutmadığı bir suçsuz, bir suçludan çok daha kötü durumdadır," şeklinde ifade ettiği üzere aranılan koşul, Başkan'ın hoşuna gidip gitmemektir.

Halk ise yoksulluk içindedir. Öyle ki kötü işleyen bu sisteme karşı ellerinden sadece Tanrıya dua etmek gelir. Sistemi tıkayan başlıca unsurlardan birisi, liyakatin diskalifiye edilip, her türlü işe girmenin yolunun Başkan'a yakın olmaktan geçmesidir. Bundan dolayı, Başkan'a yalakalık yarışı içinde bir sürü insan olduğunu görürüz. Onun her dediği kanun niteliğinde olup karşıt bir düşünce Başkan'a yani devlete hıyanet teşebbüsü olarak algılanır. Yazar bu sosyal adaletsizliği şu satırlarda sade ama etkileyici şekilde dile getirir: "Bazıları en gerekli şeyden yoksundu, ekmeklerini kazanmak için çalışmak zorundaydılar; ötekilerse bolluk içindeydi, boş vakitten yana da zengindiler. Sayın Başkan'ın dostları, kırk elli evin sahibi kimseler, yedi ya da sekiz görevi tek başına yüklenen memurlar, ruhsat, unvan, tasarruf sandığı, kumarhane, horoz dövüştürme sahaları, işçi fabrikaları, genelevler, lokanta ve "ödeneğe" bağlanmış gazete sahipleri…"

Ödeneğe bağlanan gazete sahipleri belki de bu sistemin işleyişinde nirengi noktasıdır. Bir diktatörün koltuğunda kalması için bu tarz bir basın mutlak surette gereklidir. Çünkü, halk ne kadar yoksulluk içinde olursa olsun, adalet mekanizmasında istediği kadar hukuksuzluk ve keyfilik egemen olsun, Başkan ve yakınları istedikleri kadar şatafat içinde hayat sürsünler, ödeneğe bağlanmış kaliteli yalaka basın ağı, tüm bunları güzelleyerek anlatırlar. Bu sayede halka yalanları doğru, doğruları yalan olarak lanse ederler. Diktatör denilince ilk akla gelen isimlerden biri olan Hitler'in dediği üzere, bir yalan ne kadar sık ve şiddetle söylenirse o kadar inanırlık kazanır. Bununla birlikte hakkında türetilen efsanelerle bulutlar üzerine yükseltilmiş bir başkan kültü yaratılır ve Hitler olur Führer.

Başkan herhangi bir hata yapamaz, ortada bir hata varsa mutlaka yanındakiler yüzündendir. Onları Başkan'ın göreve getirmesi bir çelişki oluştursa da bu göz ardı edilir. Zaten bu ve benzeri çelişkileri dile getirenler herhangi bir nedenden dolayı vatan haini ilan edilirler. Suskunluk ya da Başkan'a övgü seçenekleri arasında sıkışmış halk çoğunlukla ilkini tercih etmek zorunda kalır. Bu durum, zincirleme bir olaylar silsilesine neden olur: İçinde bulunulan olumsuzluklara tepki veremeyen halkın korkusu artar ve korkunun etki alanı genişler. Herhangi bir düşüncesini dile getirmeden önce hain ilan edilmek ve fişlenmek endişesinden dolayı, gündeme ve yaşanılan her türlü olumsuzluklara tepkisiz hale gelirler. Bu, onların bir süre sonra karakterine nüfuz eder. Öyle ki sokakta birisi soyulurken boş gözlerle bakar hale gelirler. Halk; iş arkadaşlarına, normal arkadaşlarına, akrabalarına, komşularına hatta ailesine bile yabancılaşırlar. Çünkü bu insanlar, kendisini ispiyonlayabilecek potansiyel tehdit unsurlarıdır. Zaten toplum bin parçaya bölünmüş hale gelir. Ve her parça diğer parçadaki insanlara hıncını boşaltacak imkan arar ya da bu imkanı kendi yaratır. Sonuç olarak ülke tam bir distopyaya döner. Aynı, Asturias'ın Sayın Başkan romanında anlatılan ülkesi gibi…

Böyle bir ülkede anayasa sadece laftan ibaret kalır. Romanda herhangi bir sorunda insanların Başkan'a ulaşmanın yollarını aramaya çalışmaları bunun başarılı bir göstergesidir. Gerek bu durumu gerekse de genel durumu yazar şu şekilde ifade eder: "Dostum dostum ... Yeryüzündeki biricik yasa piyangodur... Piyango vurursa idam edilir, piyan­go vurursa hapse atılır, piyango vurursa milletvekili, diplomat, cumhurbaşkanı, general, bakan olursunuz. Her şey piyangoy­ken okuyup dirsek çürütmenin faydası ne burada? Piyango dostum, piyango ... Bir bilet alın bakalım ..." Yani, böyle bir ülkenin anayasası bir piyangodur.

Durgun bir temposu olan roman, bence gücünü de buradan alır. Gizem bulutu ardında bir Tanrı gibi olan Başkan'ın gölgesine hem girmek isteyen hem de ondan kaçmaya çalışan bir toplumun suskunluğunu en iyi anlatabilecek olan, durgun bir tempodur. Halk kendi geleceği için adeta bu bulutun altında kalmak için birbirileriyle yarış içindedir. Öte yandan ise ferah bir nefese hasret olduğu için
bu bulutun altından sessizce çıkmaya uğraşırlar. Dilenciler, kilise memuru, kaçak Generalin kızı, bu kızı genelevine almaya çalışan kadın, bu kızla evlenen memur, polisler, askerler ve hatta ihtilalci General…

Romanın sonlarına doğru seçim vaktinin geldiğini anlarız. Halk oy vermekte özgürdür ama verdikleri oyun kime olduğuna göre geleceklerini iyi hesap etmek durumundadırlar. Bu durumu romanda, Başkan'a oy verilmesi için yapılan şu uzun ve etkileyici duyurudan etkileyici şekilde görebiliriz:

"Yurttaşlar, Sayın Cumhurbaşkanı'nın adını anmak demek, Sayın Cumhurbaşkanımızın adil yönetimiyle çağdaş uygarlık alanlarında değerli kazanımlar sağlamış ve sağlayacak olan ulusumuzun kutsal çıkarlarına özgürlük meşalesini tutmak de­mektir. İyi niyetli ve anarşi düşmanı insanlar olarak ulusumu­zun yazgısını aynı zamanda yurdumuzun da yazgısı olduğunu bilen, görevini anlamış özgür yurttaşlar olarak, cumhuriyeti­mizin geleceğinin büyük Başkanımızın yeniden seçilmesine, ancak ve ancak onun yeniden seçilmesine bağlı olduğunu bil­diririz. Başımızda zamanımızın en önemli devlet adamı, tari­hin, büyüklerin büyüğü, bilgelerin bilgesi, liberal düşünür ve demokrat diye selamlayacağımız bir devlet adamı bulunurken devlet gemisini neden yabancı sulardan geçirmeye kalkalım? Onun yüksek yerinde bir başkasının bulunacağını düşünmek bile ulusun iyiliğine, kendi iyiliğimize karşı bir suikasttır; bunu aklından geçirmeye cüret eden kimse buna cüret etmemeli, toplum için tehlikeli bir akıl hastası olarak hapsedilmeli, aklı yerindeyse yasalara göre vatan haini olarak hüküm giymelidir. Yurttaşlar, oy sandıkları sizleri bekliyor ... Ulusun yeniden seçe­ceği adayımıza oy veriniz …"

Batı'dan gelen demokrasiyi ülkesinde egemen kılmakla yetinmeyen sözde liberal Sayın Başkan, halkına "üstün demokrasi" getirerek ülkesinin Batı'yı bile geçmesini sağlamıştır. Haliyle oylar Başkan'a verilmelidir. Yoksa iç ve dış düşmanlar ülkeyi yok etmek için tetikte beklemektedir.
240 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10 puan
1967 yılı Nobel ödülü sahibi Guetemala'lı yazar Miguel Angel Asturias'ın okuduğum ilk kitabı. Aynı zamanda yazarın ''Muz Üçlemesi '' isimli serisinin de ilk kitabı.

Yazar bu kitabında Emperyalizmin farklı bir yönünü ele alıyor ve bizi yirminci yüzyılın başlarındaki Amerika Kıtasının Tropical bir bölgesine götürüyor.
Bölgeyi bir şekilde ele geçirmiş olan bir ABD şirketi , buradaki ormanları yok edip yerine muz ağaçları dikmektedir. Yerli halkı da köle gibi işçi olarak çalıştırmaktadır. Bu arada küçük toprak sahibi olan az sayıdaki bölge insanı ise çok güç şartlarla karşı karşıya kalmaktadır. İşte bütün bu olumsuz durumda ''Lester'' isimli bir beyaz ortaya çıkıp yerli halkla birlik olarak onların bu güç durumdan kurtulması için mücadele başlatmıştır.

Peki bu ''Lester'' isimli şahıs kimdir ? Tuhaf hareketleri olan bir deli mi ? Gerçekten kendini yerlilerin mücadelesine yürekten adamış bir iyilik sever mi ? Bir ABD ajanı mı ? Büyük mal varlığı olan sade bir ABD vatandaşı mı ? Yoksa adı geçen şirketin bir adamı hatta ortaklarından biri mi ? İşte kitap boyunca , verilen mücadelenin aşamalarını okurken, bir yandan da bütün bu soruların cevabını arıyoruz.

Yazarın oldukça sade ve sakin bir yazım şekli var. Güney Amerika yazarları gibi Asturias'ta aşırıya kaçmadan zaman zaman ölçülü düzeyde ve rahatsız edici olmayacak derecede cinselliği kullanmış. Fakat bir ''Gabriel Garcia Marquez veya Mario Vargas Llosa '' gibi espirütüel değil de daha ciddi olarak konulara değinmiş.

Kitabın başlarında özellikle isimlere karşı yabancı olunduğundan dolayı okurken çok zorluk çekilmektedir. Kimin kim olduğunu, hatta karakterlerin hangilerinin kadın hangilerinin erkek olduğunu bile ayırt etmek ve alışmak neredeyse kitabın ortalarına doğru mümkün olmaktadır.

Sonuç olarak Nobelli bir yazarın ülkesindeki insanların çektiklerini kurgulayıp anlattığı önemli bir eser okudum. Serinin diğer eserlerini de fırsat buldukça okumayı düşünüyorum.

Ben bu eseri, farklı bir ülkeden farklı bir yazarı, üstelik de Nobel Ödülü almış bir yazarı tanımak isteyenlerin okuması gereken bir kitap olarak değerlendiriyorum.
320 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Nobel Edebiyat ödüllü, Guatemalalı yazar Asturias, kendi ülkesini 20.yy’ın başında yönetmiş diktatör Estrada Cabrera’dan esinlenerek yazmış Sayın Başkan’ı. Kitabını siyasi bir barometreye benzetiyor Asturias, çünkü Latin Amerika’da ne zaman devrim ya da darbe havası esse ilk toplatılan kitaplardan biri oluyormuş Sayın Başkan. Bir katedralin önünde bir albayın öldürülmesiyle başlayan kitapta, başkanın sağ kolu olan bir adamın birkaç günde başından geçenler etrafında, bir diktatörlükte insanların hayatının çok kısa sürede nasıl değişebileceğini, tepetaklak olabileceğini okuyoruz. Bir kısmı bize de çok aşina gelecek olaylar arasında, başkanın annesinin doğumgünü kutlaması afişini dükkanın camından okuma yazma bilmediğinden kaldırdığı için hapis yatandan, başkanı eleştirdiği için sürülene, rüşvetle çalışan polisten başkanın iki dudağına bakan yargıçlara kadar bir diktatörlükte karşılaşılabilecek birçok durum var. Kitabın ilk başlarında ana karakterler kim, olaylar aslında nereye bağlanacak pek anlamıyorsunuz; ama ilk 70-80 sayfadan sonra açılıyor kitap ve yavaş yavaş kurgu sizi içine çekiyor. Kurgu daha iyi olabilirmiş evet ama yine de okurken keyif aldığım ve okuduğum için mutlu olduğum bir kitap Sayın Başkan. Siyasi roman ya da toplumcu gerçekçi edebiyattan hoşlanan herkese tavsiye ederim.
416 syf.
·Puan vermedi
Beyaz ırk bir çok güzel yanında insanoğlunun başına gelmiş en garabet şeylerden biri. Çünkü teknoloji ve medeniyet adı altında pek çok şeyi dayatmıştır. Olay çıkardır aslında burnu büyük avrupanın kabul ettiği kriterler ile gelir bu medeniyet denilen şey. Amerikanın keşfinden sonra daha da bir alevlenen sömürgeci ruh. Kasıp kavurur kıtayı orada bin yıllardır yaşamış tüm gerçek medeniyeti ırkları bir silindir gibi ezdi geçti. Kendi getirdiği hastalıklarla mücadele için yakıp yıktı ormanları söktü hatta denizi bile sökecekti. Neden elbette ve sadece para ve onların refahlık dediği şeyin idamesi için.

“Kim kökünden söküp çıkarmak istiyordu denizi bu akşam? Ama böyle orayı burayı yoklayarak, denizi kimin sökeceğini kendi kendine sorarak, köklerinin en derinine dek, dallarının büyük yuvarlak yüzeyine dek kimin sökeçeğini kendi kendine sorarak yürürken yalnız değildi. Deniz feneri de köpüklere aldanmış kıyılara sürekli olarak ışıklarını dikmek için gölgeden boyunları uzatıp uzatıp duruyorlardı...”

İronik bir ışık karanlık oyunu sergilenen. Gölge oyunu belki de. Denizi sökmek için uğraşan medeniyet işini kolaylaştırmak için elbette feneri de ihmal etmemiş. Işığın gücü bile hizmetinde insanoğlunun. Oysa istedikleri iş gücü ve değerli ne varsa hepsini emirleri altına almak. Bunu pek çok yolla yaptıklarını bilmeyen yok!

“Toprak parçaları. Ayakları yanıyordu onların. Dağılan toz olan toprak parçaları. Çıplak ayaklar. Sonsuz bir ayin kalabalığı. Kendi tarımlarından, topraklarından kopartılmış köylülerin ayakları. Giden, göç eden toprağın görüntüsü, köklerinden yoksun bırakıldığı bu yerde artık hiç kalmamak için yıldızlardan düşmüş o güzelim keseklerinin tozuyarak yok olmasına göz yuman toprağın görüntüsü. Yüzleri yoktu bu köylülerin. Elleri yoktu. Vücutları yoktu. Yalnız ayakları vardı. Ayaklar, ayaklar, ayaklar, kendilerini kurtaracak yollar, dik bayırlar, uyandıracak topraklar arayan ayaklar. Ayakların üstündeki yüzler, eller, vücutlar da öyle, onlar da kaçmak, kurtulmak için... Nereye gittikleri görülüyor, artık hiçbir yerde yaşamıyorlar, gidiyorlar, gürültü çıkarmadan yürüyorlar, toz kaldırmadan yürüyorlar, yürüyorlar, yürüyorlar... Köz ve duman, evler ve yarı yarıya su altında kalarak köksüzleşmiş ormanlar, artık sadece kara arının, böcek bulutlarının bitki örtüsünün ve maymunların hüküm sürdüğü savan rutubeti.”

Bu dayatılan medeniyet bazen ikna ama çoğu zaman zorla kanla ve işkenceyle gelmiştir. Onların yani medeni batının kriterleri içinde var olma savaşı veren ezilen halkların eziyetini anlatmanım aslında sınırlı kelimeler yüzünden çok kolay olmadığını bilen edebiyat bunu anlatmanın uzun kısa bir sürü şeklini bulmuştur. Uzun ve çetrefilli bu yolu seçen yazar güney Amerika ruhunu da işin içine katmış. Efsaneler şiirler mitoloji ve güzel tropik doğanın tüm öğelerini içine yerleştirmiş bu romanda. Yazarın anlatım dilini belki de en iyi çevirebilecek bir üstat Cemal Süreya da bunu kendine has üslubuyla çevirmiş. Şiirsel dili güzel yansıtmış üstat. Bu kadar zulümler boşuna olduğunu da yazar romanında anlatmış.

“Bir beyazın cesedi, beyaz olmayanınkinden daha değerli değildir. Kuşlar, çakallar, böcekler ona da aynı şekilde saldırır. O da kendini onların hücumlarına aynı hoşnutsuzluk içinde temsil eder. En tuhaf, en aç, en obur, dişleri ve pençeleri en iyi oluşmuş yaratıklar bir paket kürdan haline getirinceye kadar parçalar onu. Onu başka hayatlara katmak için sürükleyen bu hayvanların dişleri ve tırnakları arasında çıkıp giden hayatı sürdürürken kanla nasıl ısınıyorlarsa şimdi güneşle öyle ısınan bu kemikler kemikten başka bir şeydir artık.”

Eni kökü ölüm herkese eşit davranıyor. Ve bu doğanın en sevdiğim yanı belki de. Keyifli okumalar!
176 syf.
·18 günde
Latin Amerika yazarları içerisinde bence okunması ve anlaşılması en zor yazar Miguel Angel Asturias. Rahatlıkla söyleyebilirim ki bu kitabı da okuduğum diğer kitapları kadar zor, hatta en zoru ve en karışık olanı. Naçizane tavsiyem yazarla daha önce hiç tanışmamış okurlar bu kitapla başlamasınlar. Gerçekten hangi kitabıyla başlamaları gerektiğini de bilemiyorum. Hepsi eşit derecede zor. İlla ki bu kitabı okumak isteyenler için ufak tefek bir şeyler yazayım, belki okuma esnasında bu bilgiler az da olsa yardımcı olur.

“Guatemala Efsaneleri” zaten adından da anlaşılacağı üzerine özellikle Maya kültürüne dair farklı efsanelerden oluşan bir kitap. Efsaneler sözlü edebiyatın bir ürünüdür. Yazar sözlü edebiyatı buradaki hikâyelerde yazıya döküyor. Ortaya ise hiç de tanıdık gelmeyen bir anlatım şekli çıkıyor. Hikâyeler antropolojik perspektiften okunabileceği gibi estetik açıdan da ele alınabilir. Hikâyeler adeta sizinle konuşuyor ama asıl sorulması gereken soru: Tüm bunlar anlatıyor? Belki yazar sözlü geleneğin yok olmaya yüz tutan efsanelerini edebiyata mal ederek onları sonsuza dek koruma altına almak istiyor. Kitabın ithaf cümlesi “Bana masallar anlatan anneme” olması da sanırım bu kitapta yazılanları okumaktan çok söylenenleri dinleyeceğiz anlamına gelmiyor mu?

Kitapta geçen her efsanede anlatılan bir olay kadar çıkarılacak bir ders var. Ben bunlarla ilgili olarak birkaç cümle yazayım.

Efsaneler Ülkesi Guatemala: Kitapta giriş olarak nitelendirilecek bir bölüm. Burada daha çok ülkenin sömürge olduğu dönemde inşa edilen ve Maya İmparatorluğunun bir parçası olan Maya şehirlerinden bahsediliyor. Şehirlerin üst üste inşa edilmesi eski kültürün korunması için bir yol olduğunu söyleniyor. Bölümün sonunda ise yazar, “Benim şehrim! Benim yurdum!” diyerek ülkesine dair nostaljik anılarını canlandırıyor.

Şimdi Anımsamaktayım: Kitapta ikinci bir giriş görevi görüyor. Burada yaradılış, yok oluş unsurlarının ayrılmaz bir parçası olarak ele alınıyor. Bu hikâyede sözlü edebiyat geleneği okur tarafından bariz bir şekilde hissediliyor. Zaten yazar da bu bölümü “Kesiliverdi söyleşi” cümlesiyle bitiriyor.

Yanardağın Efsanesi’nde ise yıkımdan sonra her zaman bir yeniden doğuşun, yeniden dirilişin geldiği vurgulanıyor. Yazar burada sanırım yüzyıllar önce yıkılan Maya kültürünün tekrar doğabileceğine işaret ediyor. Bunun dışında Guatemala’daki insanların kökeninden de bahsediyor. Bölümde anlatılan bir diğer unsur da dinler arasında açık bir savaşın olduğudur.
Haşhaş Çiçeğinin Efsanesi’de ise insanoğlunun her türlü zulme başkaldırması ve bunun üstesinden gelmesi düşüncesi işleniyor.

Tatuana’nın Efsanesi insanoğlunun özgürlüğünü ne pahasına olursa olsun kazanmasıyla ilgili. Bu bölümde bir badem ağacından bahsediliyor ve bu ağaç Maya uygarlığının bir simgesidir ve bekçisidir. Ağaç ruhunu dörde böler ve her yol farklı renklere bürünür: yeşil, kırmızı, beyaz, siyah. Ruhun dış güçlerin merhametinde değildir; bu yüzden insanoğlu her zaman bağımsızlığını kazanmak için bir yol bulmalıdır görüşü efsaneden çıkarılacak en önemli derstir.

Bahar Fırtınası Büyücüleri’de ise sihirsel ve sembolik elementler ağırlıkta. Dünyanın yaratılışı ile ilgili bir bölüm daha çok. Üç âlemin, hayvan, bitki ve toprak âleminin mitolojik yaşam savaşı anlatılıyor. İnsanlar sevmeyi unuttuklarında, haksızlıklar çoğaldığında nehirler insanlar için bir ceza olacağı vurgulanmak isteniyor. Efsanenin sonunda kalan tek şey, tüm şehirleri kaplamış bitki örtüsüdür. Maya, Yahudi-Hristiyan fikirlerinden yola çıkılarak kıyamet sonrası bir senaryo çiziliyor.

Kukulkan ise oyun şeklinde yazılmış son hikâye. Bu oyunla ilgili aklımda hiçbir şey kalmadı. Çünkü geleneksel okurların alışageldiği tarzda yazılmış bir oyun değil.

Netice itibarıyla, sağlam kafayla okunması gereken, okura çok farklı bir tecrübe ve tat sunan bir kitap. Beğenir misiniz orasını bilemem.
320 syf.
·Puan vermedi
Sayın Başkan, Guatemala sürgünü , “büyülü gerçekçilik” akımının kurucusu, Nobel ödüllü Asturias’ın kaleminden çıkan en tehlikeli roman olarak görülüp Güney Amerika ülkelerinde ne zaman 1devrim ya da darbe havası esse kitapçı vitrinlerinden ilk kaldırılan kitap niteliğindedir...

Fakülte öğrencisi, kilise memuru (en komik nedenden yatan) ve Avukat Abel Carvajalla, dilencilerin geceyi geçirmek zorunda oldukları zindandakilerin hepsinin ayrı vahim hikayesiyle ve tesbih çekilip dua edilen durumlarla...

Sayın Başkan’ın yüksek yerinde 1 başkasının bulunacağını düşünmek bile ulusun iyiliğine karşı 1suikast sayılıp bunu aklından geçirmeye cüret eden kimse ki buna cüret etmemeli, ettiyse toplum için tehlikeli 1akıl hastası olarak hapsedilmeli ya da
aklı yerindeyse yasalara göre vatan haini olarak damgalanmalıdır...

Sayın Başkan, (çok tanıdık durumlardan, daha önce okuduklarimizdan) zamanımızın en önemli devlet adamı, bilgelerin bilgesi, büyüklerin en büyüğü olarak görülüp, halk onu hiç görmese bile, aynı doğa güçleri gibi acımasız varlığını her zaman üzerinde hisseder, verdiği kararlar ve yetkilerle, herşey elinin, dilinin ucunda olmasıyla...

Yazarla tanışma kitabım olup, Latin Amerika'ya dair tüm siyasi durumların anlatıldığı "Sayın Başkan" ölmeden önce okunması gereken #1001kitap tan 1idir ve vurucu cümleleri ile ilgililere tavsiyemdir...
240 syf.
·7 günde
Nobel ödüllü Guatemalalı yazar Miguel Angel Asturias'ı değerli hocamız İlber Ortaylı nın Bir Ömür Nasıl Yaşanır? adlı kitabında görünce merak edip okumak istedim. Asturias'ın Muz Trilojisi olarak bilinen üçlemesinin ilk kitabıdır Kasırga. Hikaye Amerika'da geçiyor. Muz tarlalarında çalışan işçiler, köylüler, küçük toprak sahipleri ve onların yöneticisi olan, onları sömüren kişiler arasında geçiyor. Amerika'nın yakıcı sıcaklığı, kıtlığı zorlu yaşam şartları belirgin şekilde ifade edilmiş ve okuyanların ilgisini çekecek nitelikte. Muz işçileri ve köylüler muz tarlalarında çalışarak yöneticiler onlara ilk ürünler için çok para öderler. İşçiler her ürün için fazla para ödeyeceklerini düşünerek birikim yapmazlar, bir köşede duracak yararsız şeyler için paralarını çarçur edip mutsuzluğa doğru giderler. Ta ki doğa etkisini gösterip her şeyi beraberinde sürükleyerek etrafta hiçbir şeyi yerinde bırakmayarak o kasırga çıkana kadar. Kitabın ilk sayfaları pek akıcı değildi ama ortalara doğru olay örgüsü daha da anlaşılır oluyor. Tavsiye ederim okuyunuz (:
416 syf.
·36 günde·Puan vermedi
M. Angel Asturias - Yeşil Papa... Yordam Yayınlarından çıkan "Muz Üçlemesi"nin ikinci kitabı. İlk kitap "Kasırga"yı okumadan doğrudan ikinciyi - Yeşil Papa'yı - okusam da -aşırı zeki olduğu için doğrudan ikinci sınıftan başlatılan bebeler gibi- bir miktar zorluk çektim. Çektim çekmesine ama romanın mekanı Latin Amerika olunca ne dert kaldı ne de tasa. Asturias'ın büyülü gerçekçi bir yazar olduğunu ha bir de toplumsal gerçekçi olduğunu belirteyim. Ate amanha camaradas! Romanı Türkçeye çeviren Cemal Süreya, şimdi böyle olunca bu kitabı Asturias mı yazdı yoksa Cemal Süreya mı diye sormadan edemedim. Malum hikayedir, Cemal abim "Küçük Prenses"i çevirmektedir, Tomris Uyar, Cemal abimi sık sık durdurur ve şöyle der: "Cemal öyle bir dahiydi ki kitabı çevireceğim derken tekrar yazıyordu, ben de onu frenliyordum." Yani "Yeşil Papa"yı okumak birçok noktada hem çekici hem de netameli bir iştir. İçeriğe geçeyim. Muz Cumhuriyeti kavramını bizim gibi kabile devletlerinde yaşayan "solcu" gardaşlarımız iyi bilir. Bu hikaye de şuradan gelir, Fruit Company denen tröst Latin Amerika'da çıkarlarını tehlikeye atan hükümetleri devirir, bölgede savaş çıkartır, "mekanın esas sahibidir" öğğğğğğ Yeşil Papa'da da mevzu A şirketinin önce toprakları neredeyse bedavaya kapatması ardından da başka bir şirketle kavgaya tutuşması, bu anlaşmazlığı çözmek için de iki bölge ülkesini "boktan" bir sınır meselesi yüzünden savaşa tutuşturmaları anlatılır. Ne deyim güzel bir roman, belki sırasıyla okumakta yarar var, ama müstakil olarak da okunsa kıyamet kopmaz Yaz rehavetinden az okuduysak da iyi bir okuma senesi olsun. Okuma gruplarınız varsa Asturias'ın Yeşil Papa'sını okuyalım derseniz havalı olabilir Bu arada biraz Latin tarihi de romanı okumak için tatlı bir alt yapı olur. O zaman şöyle bitireyim "Latin Amerika'nın iki sorunu var: Birincisi Allah'a çok uzak ikincisi Birleşik Devletlere çok yakın..." Ate Amanha Camaradas #asturias #yeşilpapa #yordam #cemalsüreya #book #bookstagram #kitap #çeviriedebiyat #iyikitap #zorbasahaf #roman #toplumsalgerçekçilik #furitcompany

Yazarın biyografisi

Adı:
Miguel Angel Asturias
Tam adı:
Miguel Angel Asturias Rosales
Unvan:
Guatemalalı yazar ve diplomat
Doğum:
Guatemala City, Guatemala, 19 Ekim 1899
Ölüm:
Madrid, İspanya, 9 Haziran 1974
Miguel Ángel Asturias 19 Ekim 1899'da In Ciudad de Guatemala'da bir hakimin ve Maya yerlisi kökenli bir annesin oğulları olarak doğdu. Hükümete karşı çıkan devrimci öğrencilerin ölüm fermanına karşı çıkan babasının görev yaptığı başşehirden Baya Verapez'e sürgün edilmesi sonunda 1904 - 1907 yılları arasında orada yaşadılar.
1918 yılında tıp okumaya başlayan Asturias, daha aynı yıl içinde hukuk ve gazetecilik okumaya karar verip San Carlos'a gitti. 1924 yılından itibaren de kısa bir süre Londra ve Paris'te din okudu. 1926'da "Amerikan yerlilerinin dinleri ve adaletleri" teziyle öğrenimini noktaladı. Asturias uluslararası alanda 1930 yılında yayınlanan Leyendas de Guatemala (Guatemala Kahramanları) adlı kitabıyla tanındı. 1930'lu yıllarda İtalya, Yunanistan, Mısır, filistin ve ABD'yi kapsayan yurtdışı seyahatlerinde bulundu. 1946'da diplomat kimliğiyle Kültür Ataşeşi olarak Meksika, Arjantin ve El Salvador elçiliklerinde görevlerde bulundu. Guatemala'daki yönetimin düşmesi sonucunda görevini bıraktı. 12 yıl boyunca Buenos Aires, Cenova ve Paris'te sürgün olarak yaşadı. 1966 yılında Guatemala'da özgür ve serbest seçimlerden sonra tekrar diplomat görevini aldı. Başkan Julio Mendez Montenegro tarafından 1970 yılına kadar Paris elçiliğine getirildi. Aynı yıl içinde Lenin Barış ödülüyle onurlandırıldı ve Fransız Pen-Club tarafından Asturias bu klübün başkanı seçildi.

Yazar istatistikleri

  • 43 okur beğendi.
  • 295 okur okudu.
  • 21 okur okuyor.
  • 603 okur okuyacak.
  • 13 okur yarım bıraktı.