Miguel De Unamuno

Miguel De Unamuno

8.2/10
118 Kişi
·
260
Okunma
·
52
Beğeni
·
3.995
Gösterim
Adı:
Miguel De Unamuno
Unvan:
İspanyol Düşünür,yazar
Doğum:
İspanya, 1864
Ölüm:
İspanya, 1936
Miguel de Unamuno, İspanyol düşünür, yazar. Madrid Üniversitesi'nde felsefe ve edebiyat üzerine eğitim almış ve Bilbao'da felsefe öğretmenliği yapmıştır. 1891 yılında Salamanca Üniversitesi'nde Eski Yunan Dili Kürsüsü'nde profesör olmuştur.

20. yüzyıl İspanyası'nı düşünmüş ve yazmıştır. Dogmatik düşünceye (özellikle faşizme) karşı savaşmış ve bu uğurda 1924 yılında diktatör Miguel Primo de Rivera tarafından Fransa'ya sürgüne gönderilmiştir. 1930 yılında tekrardan Salamanca Üniversitesi'ndeki görevine dönen Unamuno, bu kez de diktatör Franco'ya karşı çıktığı için ev hapsine mahkûm edilmiştir. Tutuklu halde, 31 Aralık 1936 tarihinde ölmüştür. Roman, öykü, şiir, deneme ve oyun türünde eserler vermiştir.
“İnsan, kafasıyla düşünür, kalbiyle duyar ve midesiyle ister” ve "Başka yazarların neden bazı sözcükleri italik yazdığını anlayamıyorum. Sanırım o sözcüğe dikkat çekip önem artırmak istiyorlar. Hâlbuki, benim yazdığım her sözcük zaten önemlidir" gibi değinmeleri vardır
-Karım piano çalacak,- dedi.
-Piano! Ne işe yarar bu piano?
-Ne işe mi yarar? En hoş yanı, iş denen o lanet şeye yaramaması. İş denen şeyden bıktım artık...
Yaşamın tek öğretmeni yalnızca yaşamdır.
Miguel De Unamuno
Sayfa 76 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Ne denli az konuşulursa o denli çok sever insanlar birbirini.
Miguel De Unamuno
Sayfa 90 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Peki nedir aşk? Aşkı kim tanımladı? Tanımlanan aşk, aşklıktan çıkar.
Dünyanın en aptal adamı hiç aptalca bir laf etmeden ve hiçbir aptallık yapmadan ölen adamdır.
Cebinize sığanı kafanıza, kafanıza sığanı da cebinize sokmayın.
Okuduğum kitaplar arasına, cümleleriyle ışıldayan ve her zaman ışıldayacak bir kitap daha ekledim. İnanın böyle anlar, hayatımı anlamlı kılan anlardan oluyor. Yazarın ismini görüyorum, yazarı merak ediyorum ve bir kitabını okumaya karar veriyorum. O kadar okunacak kitap varken bu riski neden göze alıyorum bilmiyorum çünkü hayat kötü kitap okuyacak kadar fazla zaman içermiyor. Ama böylesine iyi bir kitap çıkınca değmeyin keyfime.

Miguel De Unamuno, İspanyol bir yazar. İspanyol edebiyatı, Cervantes'ten sonra büyük yazar hasreti çeken bir edebiyattır. Bana göre Unamuno bu özlemi gidermiş.

Bazı kesimler onun yazdıklarını romandan (novela) bile saymamış. O, bu duruma üzülmek bir yana, bu durumla, "benim yazdıklarım novela değilse, o zaman nivoladır" diyerek dalga geçmiş. Kendi buluşu olan okuduğum bu nivola, çoğu noveladan katbekat daha üstündür.

Romanımızın kahramanı Augusto, hayatı sorgulayan bir insan. Kadınlar konusunda da oldukça şanssız. Tutkulu ama tek taraflı bir aşkın etkisinde devam eden eser, ilerleyen kısımlarda felsefi bir esere dönüşüyor.

Yazarın cümlelerinde alttan alta, varlık, evren, nesne olguları sorgulanıyor. Karşılıklı diyaloglar "ben kimim? beni ben yapan şey nedir? varlığımın sebebi olan şeyler nelerdir?" tarzı sorulara yanıt verecek şekilde yazılmış. Ayrıca, evlilik, babalık ve annelik, sinizm, felsefi düşünceler, aşk gibi konular hakkında yazarımızın düşünceleri mevcut.

Mekan ve kişi sayısı olarak oldukça kısıtlı bir özelliğe sahip Sis. Böyle kitapları seviyorum. Olay örgüsünden ziyade durum örgüsü (psikolojik, sosyolojik, felsefik) daha çok hoşuma gidiyor.

Shakespeare'in "Olmak ya da olmamak" sözü ile Descartes 'ın "Düşünüyorum, o halde varım" sözünü birleştirip varlığın kanıtını düşünmeye bağlıyor yazar. Yazara göre varlık düşünen canlıdır, düşünmeyen şeyin varlığından söz edemeyiz.

Kitabın sonu ise büyük bir sürpriz içeriyor. Tabii ki spoiler vermeyeceğim ama şöyle bir ipucu vermek istiyorum. Yazar, kahramanlarının kaderini kendilerine bırakıyor, kahramanımız ne isterse o şekilde ilerliyor hikaye. Bu da kahramanımızın da bir varlık olduğunu kanıtlıyor. Her an kitaptan çıkıp sizlerle yan yana duracak kadar rahat davranabilen kahramanımız bu durumu suistimal edebilir, hazırlıklı olun.

Unamuno bu kitapla oluşturulan karakterlerin, bizlerden ayrı bir varlığa ve kadere sahip olabileceğini göstermek istemiş. Ya da şöyle diyelim; oluşturulan karakterler var olabiliyorsa, bizlerin de oluşturulan bir romandaki karakter olma ihtimalimiz olabilir mi sorusuna cevap aramış.

"İnsanın kendi kendisini tanımasından daha da zor olan, bir roman yazarının ya da tiyatro yazarının, kurguladığı ya da kurguladığını sandığı kişilerini tanımasıdır."

Böylesine uçuk fikirleri ile zamanının çıkık kişilerinden biri olan Unamuno'yu çok sevdim ve kendime yakın bir yazar ile tanıştığım için de çok mutluyum. Böyle yazarlar bulmak benim için piyango kazanmak gibidir. Okuyun, okutun lütfen.

Dipnot: Son kısımdaki köpeğin düşüncelerini iyi okumak ve gerekiyorsa içselleştirmek gerekiyor.
Uzun zamandır kitaplığımda bekleyen, bir türlü okumaya başlayamadığım Sis’in puslu yollarından büyük bir keyifle geçmiş olmamın sevinci ile ,kitap hakkındaki bir kaç görüşümü paylaşmak istiyorum.
Eseri okumadan yazar hakkında küçük bir araştırma yaptım.Enteresan bilgilerle karşılaşmış olmam bir yandan merakımı artırırken,bir yandan da beklentilerimi bir adım öteye taşıdı.Örneğin Unamuno’nun her kitabı orijinal dilinde okumak gerektiğine inandığı,sırf bu nedenle 17-18 dil öğrendiği söyleniyor.
Varoluşçuluk felsefesinin temsilcilerinden olan yazar,İspanyol edebiyatının en önemli temsilcileri arasında görülüyor.Yaşadığı dönemde siyasi erk, toplumun önemli bir kesimi ve özellikle edebiyat çevrelerince pek kabul görmemiş.Bu durumu dert etmiş mi?Elbette hayır.Dert etmiş olsaydı belki de şuan ben bu incelemeyi yazmıyor olurdum...
Unamuno kitabında, Varoluşçuluk felsefesinin temel sorularını enteresan hikayesiyle yeniden irdeliyor. İnsanın anlam arayışı, varoluş,gerçeklik, hiçlik, yaşam ve ölüm temaları ele alınıyor.
Kitabın son cümlesini okuyup kapatınca ilk olarak şunu düşündüm;yaşadığı dönemde edebiyat çevreleri Unamuno’dan haz etmemekle çok haklı.Nedeni ise; Unamuno gerek yaşam felsefesiyle ,gerekse Sis kitabıyla sıradışı olduğunu bütün dünyaya avazı çıktığınca haykırıyor.Tüm dönemlerde sıradışı insanlar kartel hizmetkarları tarafından yadsınmıştır.Türk öykücülüğüne biçim açısından yeni bir alan açan Haldun Taner,Sait Faik ödneklerinde olduğu gibi...
Unamuno özellikle yazım tekniği ,karakterler ve biçim açısından yaşadığı dönem itibariyle ele alırsak oldukça sıradışı...Sıradışı yazarlar her zaman fazlasıyla ilgimi çekmiştir...
Kitaba kuşbakışı bakacak olursak şu resmi görüyoruz;
Yazar kurmaca bir karakterin önsözüyle kitabına başlıyor.Bu karakter (Victor Goti)kanalı ile dönemin edebiyat çevrelerine gönderme yap(tırt)ıyor,varoluş,gerçeklik,mizah ,erotizm,Cervantes hakkındaki görüşlerini dile getiriyor.Ardından son-önsöz bölümünde bu kurmaca karakterin ağzından dile getir(tirt)diği görüşleri yanıtlıyor.Öykünün ana karakteri(Agusto) üzerinden varlığı ve yokluğu sorguluyor.Hayatın içindeki anlam arayışının psiklojik olarak etkilerini irdeliyor.Gerçeklik düzlemine taşıdığı önsöz yazarı Göti’yi ,Agusto’nun en yakın dostu yaparak ,onun ruh dünyasındaki boşluklara,arayışlara ,anlamsızlıklara cevap olarak,kendi görüşlerini gerçek(kurmaca)bir karaktere söyletiyor.Yine Anarşist Don Fermin karakteriyle kişisel mülkiyete ve düzene karşı fikirlerini dile getirip , karısı Ermelinda karakterini ise düzeni temsilcisi olarak simgelemiş olduğunu söyleyebiliriz..Eugenia ,Rosaria ve Liduvina karakterleri ile de kadınları üç farklı profilde kategorize edip,Perez'in gözüyle bu üç profilin hangi duygulara tercüman olduğunu,hangi beklentilere hitap ettiğini dile getirdiğini söylemek mümkün..
Yine eserdeki en önemli karakter olduğunu düşündüğüm Agusto Perez’in köpeği Orfeo ile Perez'in yaptığı monologlarda yazarın gerçeklik,varlık-yokluk kavramını derinlemesine sorguladığını çok net görebileceksiniz.
Ve tabi en önemli noktalardan biri de son kısımda Orfeo üzerinden aktarılan görüşler olacak.
Sonuç itibariyle yazar gerçeklikle kurmaca arasındaki geçişkenliği çok iyi bir şekilde işlemeyi başarmış zannımca.Bu da bugün bile birçok yazarın başaramayacağı bir konu.Bunu öyle bir noktaya taşımış ki kurmaca karakterine yazarını sorgulama imkanı tanımış.Ve bu yaklaşımla aslında Tanrıyı sorgulamış...
Eserde sıkça dile getirilen Sis kavramı ile yazar , yaşamın bütününü vurguluyor ve tanrısal bir noktadan bakarak bu sisin karmaşasını çözümlemeye çalışıyor.Bir taraftan da okuyucusunun zihnine birçok soru bırakıyor bana göre...
Yaşadığımız hayat aslında kurmaca bir hikayeden ibaret olabilir mi ne dersiniz?
Benim açımdan Unamuno'yu tanımak çok keyifliydi.
Bu kitabı ocak ayındaki fuarda almış,8 Ocak 2017 diye de üzerine not düşmüştüm.Ancak sırasını beklemek zorunda bıraktığım kitaplardan biriydi.Belki de yazarı tanımıyor oluşum ve aldığım ilk kitabı olmasıydı bu sıralamanın nedeni.Hakkında bildiğim tek şey ise,bir gün bir arkadaşıma hediye aldığım kitaba yazdığım ve ona ait olan “Yaşamın tek öğretmeni yalnızca yaşamdır” sözüydü.Ve artık okunma zamanı geldiğini düşünüp elime aldığım andan itibaren içinde kaybolduğum düşünsel bir serüvene dahil olacağımı tahmin edemediğim ve bitişinden üzüntü duyduğumu hissettmeme de neden olan güzellikte bir kitap olduğu fikriydi.Böylesi güçlü bir yapıtla karşılaşınca istiyorsunuz ki bundan sonra elinize aldığınız ilk kitaptan itibaren tüm diğerleri bu şekilde sizi doyursun,düşünsel sarsıntı yaşatsın,size eklemlensin,varlığınıza yeni bir esinti kaynağı olsun…

Bu,bir roman tasvirindeki derinlikli bir felsefi yaratımdı bana göre..Ve felsefeye ilginiz varsa ruhunuza ayrıcalıklı bir doyum sunacağına emin olun…

Kitaba normal bir romana başlar gibi başlıyorsunuz,varlıklı bir adam,güzel bir kadın,bir ev, süregiden bir yaşam ve birkaç insan daha.. Normal ve bilindik bir hikaye kurgusu başlangıcı olduğunu size düşünürerek kadın-erkek ilişkisi ile başlatılan romanın aslında öyle olmadığını ve olmayacağını, satırlarda kontrolsüzce ilerleyişinizi fark ederken dikkatinizi daha farklı bir çabayla toplamaya başlıyorsunuz.Bu çaba daha çok düşünsel yetilerinizi ortaya koymanız gerektiğinin alarmını verir gibi bir uyarıya dönüşmeye başlıyor!Çünkü şimdiye kadar okuduklarınızdan farklı bir kurguda yer aldığınızı hissettiren bir yazarla tanışmış olduğunuzu anlamaya başlamakla birlikte romanın felsefi derinliği olan bir anlatıya dönüşeceğinin idraki üzerinde olacağınız Unamuno’nun ne demek istediğini anlamak üzere size farkındalığınızı artırıcı bir oturuş pozisyonu aldırıyor..Algılar açık,dikkat uyanık,beyin çalışmaya hazır…

Önsözden itibaren karşılaştığınız cümlelerdeki felsefi mesajların hayata dair değinmelerinde zihin istemdışı da olsa sorgulamaya başlıyor bile. Altını çizdiğim ilk satırlardan biriydi önsözde; “..bir yerde acı yoksa ironi de yoktur ve sakınım mizahla kavga halindedir..” Önsözün çekiciliği ise başlı başına kafa yorulması gereken bir bölüm olarak önce sizi etkisi altına alarak düşündürmeye zorlarken kitabın sonlarına geldiğinizde zaten yaşamış olduğunuz genel şaşkınlığınız daha da artıyor.Önsözü yazan kim?

Hem bir hikaye hem de varoluş gerçekliğinin sorgulanmaya başlandığı sahnelerin içinde yer alırken diyalogların çokça oluşu ve akıcılığı size kendinizi bir tiyatro sahnesinin baş aktörlerinden biriymiş gibi hissettiriyor.Konu itibariyle insan-aşk-acı-ruh-varlık-evlilik-yaşam vs. ekseninde sorgulanan varoluşun ruhunuzdaki tezahürü o anda başkalaşım geçirmeye müsait bir hal alıyor.İşte tam da o bölümleri bir solukta okumamak gerek,anlatım dili ne kadar akıcı olsa da.Çünkü o bölümlerde insanın hayat ile olan bağlantısının felsefi temeline “varoluş” yoluyla uzanırken,bu sorunlara dair yanılsamaları sıradışı bir üslupla uzunca bir diyalog içerisine yerleştiriyor yazar.Anlatının omurgasını bu diyaloglar oluşturuyor. Yazar,her okurun beynine,ruhuna Agusto vasıtasıyla ulaşma amacını güderken bunu ustaca kaleme döktüğü bir anlatıya dönüştürüyor.

Agusto Perez’in hissettiği aşkın beraberinde acıyı getirmesi, ona kendi varoluşunun kaynağına dair sorgulamaları başlatırken acı duyduğu ölçüde var olabildiğini de öğretiyor.İlk kez, acı çektikçe düşündüğünü,düşündükçe varlığını,acı çektikçe ruhunu hissediyor. Descartes’in o ünlü “düşünüyorum öyleyse varım” sözü,onun zihninde sürekli “varım o halde düşünüyorum” , "seviyorum öyleyse varım" gibi kendince söylemleriyle değişimlere uğruyor ve soluksuz bir septik sorgulamanın içinde buluveriyor kendini.Düşlerimizin düş kırıklıklarına dönüşümünde yaşadığımız acının derinliği, insanı felsefi boyutuyla düşünmeye zorluyor belki de her seferinde.Bir nedensellik döngüsü içinde yaşamın varoluş gerçekliğini aklileştirme çabasıyla Perez, içinde bulunduğu durumu ve geldiği noktayı ruhsal bir bakış açısıyla yeniden irdelerken kendinde gördüğü eksiklikleri de zihninde kurguladığı psikolojik deneylerle tamamlamaya ve aradığı sorulara yanıt bulmaya çalışıyor.Ruhunda çığlık atan aşkın acısıyla zihnindeki ve ruhundaki karmaşayı dindirme çabası onu üç kadın arasında kurguladığı deneysel bir deneyime sürüklerken, aşkını da bu deneye teslim etmekten başka çaresi kalmıyor. Bu bölümleri heyecanlı bir film izler gibi tasvir etmekten kendinizi alamıyor,içinizden yükselen sesleri Agusto’ya duyurmak istiyorsunuz hatta.Onu uyarmak ister gibi.Bir aşk bir insanı tahmin edemeyeceği bir sona ulaştırabilir mi?Felsefeyi ve tüm kavramları bir yana bırakarak düşünecek olursak Agusto’nun son noktada -deney sonrasında- yaşadığı acının boyutlarını anlamamak imkansız olurdu.İnsanların sevinçleri farklı olsa da acıları ortaktır neticede ve bazı acılardaki duyguların derinliğini duyumsamak elbette ruhun ilk ve en kolay algıladığı şey olabiliyor.Özellikle bu bir kadının sadece gözlerinde başlayan aşkın acısıysa!... Fakat her deneyimin acısı, her kişiyi farklı bir idrak boyutuna ulaştırırken kimilerinde ise yaşamın en öngörülemez noktasına taşımış olduğu sürprizini de beraberinde getiriyor.

Agusto’nun yaşamında,düşüncelerinde ve hayatını etkisi altına alan bu aşk deneyiminde her şeyin bir sis tabakası gibi beynini kapladığını, görünenle görünmeyeni,bilinenle bilinmeyeni varoluş temelinde ayırt etme noktasında yaşadığı her şeyin düşsel bir yanılsama gibi olduğunu ve fakat aynı zamanda olmadığını da anlamaya, hatta kendini ikna etmeye çalışırken, karmaşık olan hayatın idrakinin kavramsal zorluğunu da ustaca gözler önüne seriyor yazar.Özellikle finalde.Kitaptaki en önemli bölümlerden biri de sonda yer alan Agusto’nun köpeği Orfeo’nun monologlarının dikkate değer oluşu.Bağlılık kavramının üzerinde bu noktalarda üstüne basa basa durmuş ve bizi en acıtan ve düşündüren bölüm olarak müthiş bir tasvirle sahnelenmesini sağlamış diye düşünüyorum.

Bunun dışında bahsi geçen varlık,mülkiyet,mülkiyetin gücü,maddi kavramlar üzerine değinmelerinin boşuna olmadığını,yazar hakkında biraz araştırma yapınca anlıyorsunuz.Faşizme olan karşıtlığı nedeniyle tepkilere maruz kaldığı,sürgün edildiği ve ölümüne dair bilgiler sizi ona ve onun deliliğinin boyutlarını anlamaya daha da yaklaştırıyor.

Yazar ummadığınız bir sürpriz de yapıyor sonlarda. Birden bire kendinizi bambaşka bir yerde bulmanız, ummadığınız biriyle bir diyaloğun sahnesinde olmanız sizi şaşkına çevirirken, yazar şimdiye kadar böyle bir sahnenin içinde yer almadığınızı da size fark ettirerek sıra dışı bir deliliğin üstadı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.İşte sadece oldukça ilginç olan bu deneyimi yaşamanız için bile okunmayı hak eden bir kitap.

Çok hassas olma çabasıyla ve çok zorlanarak,ipucu vermemeye çalışarak, adeta kıvranarak kapalı ifadelerle bu incelemeyi yazma gayretinde oldum elimden geldiğince,fakat aynı zamanda bunun bir inceleme olmadığının da farkındayım böyle bir yazarla tanıştıktan sonra..Ancak bir edebi yapıtta varoluşçuluğu; bilindik bir konu olan aşk ile böylesi bir ustalıkla anlatma,okuru hiç beklemediği bir yerden vurup düşünsel yetilerini zorlayıcı bir kurgunun içine çekme ve tüm bildiklerinizi size yeniden sorgulatma yeteneğine sahip Unamuno’ya hayran kaldığımı,zekasının ne kadar incelikli kıvrımlara sahip olduğunu belirtmeliyim.Böyle yazarlar tanıdıkça hiçliğinizin bir kez daha farkına varıyorsunuz..

Mutlaka okuyun..
Keyifli okumalar dilerim.
Sevgiler...
Okulumda yaşadığım sıkıntılar sonrası felsefe okumalarımı bırakıp, benim için en ıssız köşe olan edebiyata sığındım ve nedense aklıma ilk Unamuno geldi. Unamuno'nun dünyasını seviyorum. Kendisine yapılan eleştirileri büyük bir mizahla karşılamış ve yoluna devam etmekte küçücük de olsa tereddüt yaşamamış bir yazar.
Unamuno'yu ilk Sis kitabı ile tanıdım ve kitap bir anda okuduğum en iyi kitapların arasına giriverdi. Şimdi de bir önsöz ve üç hikayeden oluşan kitabını okudum. Önsözü neden belirttim çünkü önsöz de aslında bir hikaye niteliğinde ve Unamuno'nun felsefesi hakkında ipuçları veriyor. Unamuno'nun hikayeleri kimilerine anlamsız ve ağır gelebilir ama benim için hikayeleri okuması inanılmaz keyifliydi.
Var olmak istediğimiz için varız diyor Unamuno, o zaman yazdığımız karakterler de var olmak istedikleri için yazılıyor. Karakterlerin de bir varlığı mevcut, aynı Raskolnikov gibi. Sis kitabını okuyanlar kitabın sonunda ne demek istediğimi daha iyi anlarlar. Yazarın görevi var olmak zorunda olan karakterleri yaratmaktır. Peki yarattığımız karakterler varlığını, yazdıklarımız olmadan nasıl devam ettiriyor? Bunun cevabını da kitabı okuyanlar bulabilir.
Üç hikayenin üçü de eski ahitten izler taşıyor. Kadın erkek ilişkileri nesnel bir gözle irdelenmiş. İnsanlığın içinde bulunduğu durumu da hikayelerden çıkarmak mümkün. Hikayeler genelde diyaloglardan oluşuyor. Olayların geçtiği yerleri veya kişilerin görüntülerini hayal etmek mümkün olmuyor. Tek bir amacımız var, o da kişiler arası diyalogların derinliğine inebilmek. Tabii burada kafa dağınıklığımdan dolayı felsefi kitaplardan kaçıp, içinde derin bir felsefe barındıran hikayelere yönelmiş olmam da ayrı bir tezatlık.
Unamuno ile tanışmamış olanlar acele etsinler. Hayatını, doğru kabul edilen her şeye karşı gelerek yaşamış ender insanlardan. Nivolalarla kalınız.
İspanyolların en büyük yazarlarından ve çağımızın en büyük zekalarından biridir Unamuno. Sanırım hak ettiği ilgiyi bulamamış, kitap delisi addettiğim bazı arkadaşlarımın bile dikkatinden kaçan bir büyük dehadır. Adına edebiyat tarihi kitaplarında şöyle bir rastlarız, o kadar.

Yazarı tanıdığım ilk kitap: Sis. Annesinin ölümünden sonra kendisine büyük bir miras kalan, aylaklığı edebiyatımızdaki aylaklara (bkz. Yusuf Atılgan - Aylak Adam) benzemeyen, Atılgan'daki gibi her hatunu düşürüp, para çarçur etmeyi aylaklık sanan ve çocukluğunda yaşadığı sözümona trajediden ağlak ağlak bahsedip duran Atılgan'ın söz konusu romanından çok daha başka bir aylaklık profili çizen, prensipleri, ilkeleri olan ve evet, bol bol düşünen, bol bol çuvallayan, aldanan ama aldatmayan, kandırılan ama kandırmayan bir "aylak"la karşı karşıyayız bu romanda.

Varoluşçu yazarlardan olan Unamuno'nun bu kitabında, aylağımız Agusto, kitabın sonunda yazarıyla/yaratıcısıyla karşı karşıya gelir. Ona özgür olmak istediğini söyler. Özgürleşmek arzusuna giden süreci bilmeyi, anlamayı okura bırakmalı. Susalım.

Okuyun!..
Kitabı yaklaşık iki sene önce almıştım ama nedense araya bir sürü kitap girdi. Sonra geçen hafta sitede bu kitabı okuyan arkadaşların yorumları gördüm ve kitabı okumaya karar verdim. İyi ki böyle bir karar vermişim. Böylece muhteşem bir yazar keşfetmiş oldum. Kitapta olayların nasıl ilerleyeceğinden çok kahramanın düşündükleri, hissettikleri ön planda. Aynı zamanda bir çok felsefi fikir kurguyla harmanlanarak verilmiş özellikle de varoluşçu felsefe. Bu durum her okuyucu için çekici olmayabilir. Ancak bu tür kitapların insanı kültürel anlamda geliştirdiğini ve hayata başka bir gözle bakmasını sağladığını düşünüyorum. Yaşamın amacı, ölüm, varoluş gibi konularda kafa yoranlara ve sisin arkasındakini görmek isteyenlere şiddetle öneriyorum.
Varolan insan zihninin, insanın fiziki boyutlarını aşarak ağır ve yoğun bir atmosfer içerisinde yavaş yavaş belirmesini izliyorum satır aralarında. Henüz yoğrulmamış benliğinin, gecikmiş tüm gelişim aşamalarından bir hayal metaforu gibi sıyrılmasına şahit oluyorum.

Anne gölgesinin ardından sıyrılırken süregelen tüm yaşam kaygılarının salt bir mutlaklık boyutuna ulaşması da sanırım oluşturulan karakter için varoluştan yokoluşa sürüklenen sürüklenen bir hengame gibi.

Daha nasıl anlatabilirim, kelimelerimden emin değilim. Bilmek istediğim ya da zihnimden kağıda dökmek istediğim birtakım evrensel duyuşlara şahitlik mertebesine ulaştığımı beyan etmek isterim, öncelikle.

Daha başka nereden devam edebilirim sorusundan sıyrılırken Unamuno'nun yaratmış olduğu karakteri yaşamın gerçekliğine döndürmesi için bir silüet yeterdi. Yetti de... Eğer elimde olsaydı, Augusto'nun içinde bulunduğu sisten çıkmasını önlerdim. Geniş bir yelpazeden bakınca yaşama, kesinlikle Augusto'nun yerinde olmamayı düşlerdim.

Bu durumdan ötesinde ise Augusto'nun sisinin dağılması mutlak gerçeklik bakımından da insan doğasının hayatla olan mücadelesini, benliğini kazanmasını, elde edilen benlik sonucunda istek, arzu, öfke, sevinç ve üzüntünün kıymeti dahilinde insanın hayata hükmedebilmesi de gözle görülecek kadar büyük bir tablo halinde sunuluyorken bu manzaradan esirgenmemeli gözlerimiz.

Augusto'nun etrafındaki sisin dağılmasını önleyecek şekilde o dört duvarın arasından çıkmazken yaşamın asıl amacına, süreğenliğine, insanın içindeki o boyuta, varoluş kaygısına birebir benlik ile karşı karşıyayken sorgulamaya devam etmek yaşanan o yaşamı, soyut anlamda belki birkaç tık daha kutsallaştırabilirdi. Zira sevgili İspanyol yazar Unamuno, bu şekilde kurgulamayarak karakterimizi yaşamın gerçekliğine sürüklüyor.

Canlıların varoluşu arasında insani boyuta, insanın ahlak yapısına, sevgi ve aşkın mahiyetine, evliliğe, özellikle de evliliğin yasal yönüne, anne-baba olmanın gerektirdiği çizgiye, bunlardan daha ziyade insanın varolmaktaki kaygısına, varlıkla yokluk arasındaki tereddüdüne 'SİS' adında bir başlık açıp 225 sayfalık çerçeveden bakmamızı sağlayan son derece etkileyici ve kült bir eser.

Kült diyorum, çünkü yazar metnin arka planına yerleştirdiği felsefi, edebi, politik ve sosyal kaygıyı bariz belirgin kılmasa da alttan alttan zihninizde psikolojik bir yaptırım halinde kurguluyor.

Bir Sefiller kadar olmasa da hacminin hayli kalın olmasını dilerdim. Okuduğum süreç içerisindeki edebi şölenin uzaması benim için mükemmel bir deneyim olurdu.

Bu deneyimle birlikte Unamuno'nun kitabın son bölümlerinde kurmacanın, kurmaca ile gerçekliğin, yazar ve karakter ilişkisinin yazınsal süreçte nasıl olageldiğine işaret etmesi de ayrı bir özgünlüktü diyebilirim.

Çünkü bir süre sonra yazar ve karakter arasında rekabetin zorlu ve yaptırım gücünün yoğun olduğu bir sona doğru ilerlemesi hayli kaçınılmaz oluyor.

Augusto'nun yadsınamayacak bir varoluş süreçteki hayatını ve bu hayatın çetrefilli, dolambaçlı labirent misali intihar olgusunu gözler önüne serecek kadar düşüşünü, film seyrederken fark edilen gerilimi hissederek okumaksa apayrı bir deneyimdi.

Abartmak doğamda pek yoktur. Abartmıyorum da. Zira bu kitabın okunmasını, kitabı sımsıkı tutarak havaya kaldırmak suretiyle anlatmak kanaatindeyim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Miguel De Unamuno
Unvan:
İspanyol Düşünür,yazar
Doğum:
İspanya, 1864
Ölüm:
İspanya, 1936
Miguel de Unamuno, İspanyol düşünür, yazar. Madrid Üniversitesi'nde felsefe ve edebiyat üzerine eğitim almış ve Bilbao'da felsefe öğretmenliği yapmıştır. 1891 yılında Salamanca Üniversitesi'nde Eski Yunan Dili Kürsüsü'nde profesör olmuştur.

20. yüzyıl İspanyası'nı düşünmüş ve yazmıştır. Dogmatik düşünceye (özellikle faşizme) karşı savaşmış ve bu uğurda 1924 yılında diktatör Miguel Primo de Rivera tarafından Fransa'ya sürgüne gönderilmiştir. 1930 yılında tekrardan Salamanca Üniversitesi'ndeki görevine dönen Unamuno, bu kez de diktatör Franco'ya karşı çıktığı için ev hapsine mahkûm edilmiştir. Tutuklu halde, 31 Aralık 1936 tarihinde ölmüştür. Roman, öykü, şiir, deneme ve oyun türünde eserler vermiştir.
“İnsan, kafasıyla düşünür, kalbiyle duyar ve midesiyle ister” ve "Başka yazarların neden bazı sözcükleri italik yazdığını anlayamıyorum. Sanırım o sözcüğe dikkat çekip önem artırmak istiyorlar. Hâlbuki, benim yazdığım her sözcük zaten önemlidir" gibi değinmeleri vardır

Yazar istatistikleri

  • 52 okur beğendi.
  • 260 okur okudu.
  • 10 okur okuyor.
  • 442 okur okuyacak.
  • 5 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları