Mina Urgan

Mina Urgan

YazarÇevirmen
8.3/10
4.607 Kişi
·
14.524
Okunma
·
305
Beğeni
·
8.942
Gösterim
Adı:
Mina Urgan
Unvan:
İngiliz edebiyatı profesörü, yazar, filolog ve çevirmen
Doğum:
İstanbul, 1 Mayıs 1915
Ölüm:
İstanbul, 15 Haziran 2000
Mîna Urgan, (d. 1 Mayıs 1915, İstanbul - ö. 15 Haziran 2000, İstanbul) Türk; İngiliz edebiyatı profesörü, yazar, filolog ve çevirmen.

İngiliz edebiyatının en önemli eserlerini Türk edebiyatına kazandırdı. Thomas Malory, Henry Fielding, Balzac, Aldous Huxley,Graham Greene, William Golding, John Galsworthy ve Shakespeare’in eserlerini çevirmenin yanı sıra yazdığı Bir Dinozorun Anılarıve Bir Dinozorun Gezileri isimlerindeki iki kitabıyla da okuyucudan büyük ilgi gördü. Urgan, “Elizabeth Devri Tiyatrosunda Soytarılar” adlı çalışmasıyla doçent ve 1960'ta profesör oldu. Aynı yıl, Türkiye İşçi Partisi'ne girdi ve İngiliz edebiyatı profesörü olarak sürdürdüğü öğretim üyeliğinden 1977 yılında emekli oldu. Özgürlük ve Dayanışma Partisi'nin kurucu üyeliğini yaptı. 15 Haziran 2000 günü, 85 yaşında vefat etti. Çalıştığı İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü onun anısına her yıl bır öykü yarışması düzenlemektedir.

Mîna Urgan'ın tiyatrocu Cahit Irgat'la olan evliliğinden Mustafa Irgat ve Zeynep Irgat adında iki çocuğu oldu. Ancak Urgan daha sonra boşandı.

Hayatı

1 Mayıs 1915 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Şimdiki adı Robert Kolej olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ndeki öğreniminden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat FakültesiFransız Filolojisi bölümünü bitirdi. Aynı fakültenin İngiliz filolojisi bölümünde doktarasını da yapan Urgan, "Elizabeth Devri Tiyatrosunda Soytarılar" isimli çalışmasıyla 1949'da doçent ünvanını aldı. 1960 yılında ise profesör olarak öğretim üyeliği görevine devam eden yazar, 1977'de İstanbul Üniversitesi'nden emekli oldu.

Urgan, çevirmen ve yazar olarak vasıfları, geniş bakış açısı, Türkçe ve İngilizce'ye hakimiyeti, edebiyata kazandırdıkları ile duayen olarak görüldü. İlk cildi 1986'da 5. ve son cildi 1993'te kitap raflarındaki yerini alan İngiliz Edebiyatı Tarihi adlı çalışması başta olmak üzere, Thomas More, Shakespeare, Virginia Woolf üstüne yaptığı incelemelerle düşünce dünyasında çıtayı yükseltti. Türk edebiyatını birçok önemli başvuru kitabıyla tanıştıran yazar, özellikle "Edebiyatta Ütopya Kavramı ve Thomas More" adlı çalışmasıyla hayatı özgürlük ve barış teması çerçevesinde yorumladı ve bu çalışma büyük ses getirdi.

Yazarın 1995'te Virginia Woolf, 1997'de D. H. Lawrence İncelemesi isimli kitapları yayınlandı. Ancak Urgan'ın, eserlerinin ve Türkiye için öneminin geniş bir okuyucu kitlesi tarafından keşfedilmesi ancak 1998 yılında anılarını yazdığı zaman gerçekleşti.

Bir Dinozor'un Anıları ve Gezileri

Urgan'ın seksen üç yıllık bir ömrün anı ve tanıklıklarını bir araya getirdiği ve yakın tarihi anlattığı Bir Dinozorun Anıları 74 baskı yaparak çok satan romanlar arasına girdi. Ardından Urgan yeni kitabı Bir Dinozorun Gezileri'ni kaleme aldı ve bu kitap da büyük ilgi gördü. Bir Dinozorun Anıları, anıların eksenine Mîna Urgan'ı oturmakla birlikteAtatürk'ten Halide Edip'e, Necip Fazıl, Abidin Dino, Neyzen Tevfik, Sait Faik ve Yahya Kemal'den Ahmet Haşim'e sayısız tanıklık ve bu tanıklık aracılığıyla çizdiği panoramayla da çok önemli bir belge niteliği kazanmıştır. Bir Dinozorun Gezileri'nde ise, başta Mavi Yolculuk ve Bodrum olmak üzere, Anadolu, Paris, İngiltere, İtalya, Sovyet Rusya ve Amerika'ya "dinozorca" (az parayla) yaptığı yolculukları, eksilmeyen yaşama sevinci ve gülümseten izlenimlerle aktardı.[4] İki kitabı da büyük satış rakamlarına ulaşmış olan yazar, bu durumu ironik biçimde şu şekilde açıklamıştı:

"Kitaplarımın nasıl bu kadar sattığını anlamadım, hala da anlamıyorum. Nasıl satar benim kitabım. O kadar aykırıyım ki bu topluma. Çok satıyorum, acaba çok mu bayağı yazıyorum. Acaba yanlış bir şey mi yaptım?"
Başladığım kitabı, kötü de olsa bitirmek huyundan Fethi Naci'nin bir sözü sayesinde kurtuldum: "Karpuzu kestin. Baktın ki kabak. Gene de zorla yiyecek misin o karpuzu?" demiş Fethi Naci.
Bir insan ne denli üstün zekalı ve bilgili olursa olsun, eğer duyarlılıktan yoksunsa; kafa açısından görkemli bir dev, duygu açısından zavallı bir cüceyse, ben neyleyim böyle bir adamın dostluğunu?
"Hiçbir makinaya, hiçbir elektronik cihaza karşı değilim. Yeter ki, onlar insanları değil, insanlar onları kullanabilsin."
Mina Urgan
Sayfa 42 - Yapı Kredi Yayınları
Belleğim de hiç güçlü değildir. Bunun nedeni, birçok şeyi kafamdan tamamiyle silmek istememdir belki de. Çünkü bizi derinden yaralayan olayları hiç anmamak, tümüyle unutmak, daha doğrusu unutmuş gibi davranmak zorundayız yaşamaya devam edebilmek için.
Ben tarafsız değilim. Açık seçik taraf tutuyorum. Yobazlığa karşıyım, ırkçılığa karşıyım, gericiliğe karşıyım. İnsanların sömürülmesine ve savaşa karşıyım. Sosyalizmden, sevgiden, kardeşlikten, aydınlıktan yanayım.
Sonsuza değin ayrılmak üzere el sıkışalım,
tüm yeminlerimizi yok edelim,
ve günün birinde gene karşılaşırsak,
eski sevgimizden bir tek zerrenin kaldığı
ne senin yüzünden anlaşılsın, ne benimkinden.

Michael Drayton
''Shakespeare oyunlarını yayımlamak zahmetine girmemiştir. Bu oyunların yazılı metinleri de elimize geçmediği için, bir tek satırının bile tam onun yazdığı gibi olup olmadığını bilemeyiz.''
“Dolmabahçe Sarayı’nda katafalkı ziyaret ederken, Halet ile benim arkamda yürüyen Şefika’nın usul usul ağladığını duyuyordum. Cenazeyi, aile dostu bir avukatın Karaköy’de caddeye bakan bürosundan seyrettik. Büro Yüksekkaldırım’ın tam altındaydı. Top arabası görününce, ansızın, şiddetli bir dolu yağıyormuşcasına, “çıt çıt çıt” sesleri geldi oradan. Meğer eskiden basamaklı olan Yüksekkaldırım’da toplanan Yahudiler, dinlerinin yas geleneğine uyarak, giysilerinin düğmelerini aynı anda koparmışlar yere atmışlardı. Düşen düğmelerdi o dolu sesini çıkaran.”
Mina Urgan
Yapıkredi Yayınları - ePub
Şimdi beğenilmeyen o cumhuriyet günlerinde ,yalnız annem değil toplum da daha ilericiydi. Mustafa Kemal kadınları hep yüceltiyordu. Kadınları dışlayan bir milletin çağdaş olamayacağını; uygar bir ülkede kadınların erkekler kadar önemli bir rol oynayacağını vurguluyordu. Kadınları toplum dışı tutmak onları aşağılamak eğilimi , o sözümona “demokrat” partinin iktidara gelmesi ve gericiliğe ödünler verilmesiyle ancak 1950’den sonra başladı. Bense çocukluğumu ve gençliğimi bu dönemden önce, başka ve çok olumlu koşullar altında yaşadım.
Mina Urgan
Sayfa 119 - Yapıkredi Yayınları-52. Basım
Bir toplum cinsel yasaklardan ve baskılardan ne denli kurtulmuş olursa olsun,her yerde gizli yada açık genelevler vardır.Hele Amsterdam gibi bir liman kentinde genelevlerin bulunması çok doğaldır.Ne var ki bu mahalle iki nedenden ötürü beni çok tedirgin etti.Birinci neden kadınların bir kasap dükkanının cemâkanına kancalarla asılan et parçaları gibi,gözler önünde sergilenmesiydi.İkinci nedense birinciden çok daha fazla beni tedirgin ediyordu;satışa çıkarılan bütün kadınlar arasında kuzeyli tipli yani beyaz tenli sarı saçlı mavi gözlü bir tek kadın yoktu.Hepsi esmerdi.Bazıları kara tenli afrikalılar yada simsiyah saçlı çekik gözlü asyalılardı.Varlıklı Avrupanın kadınları değil üçüncü dünya ülkelerinin yada eski sömürgelerin zavallı yoksul kadınlarıydı satışa çıkarılanlar
.Amsterdam kerhaneleri bu et ticaretini vitrinlerde sergilerken,ırkçılığın korkunçluğunu ve ekonomik düzenin çirkinliğini de gözler önüne seriyordu sanki.
261 syf.
·14 günde·8/10
Yeni doğan her çocuk, tanrının insandan umudunu kesmediğinin kanıtıdır diyen yazarımızın bu düşüncesine paralel olarak; her çocuk insanlığın kurtuluşu için yeni bir umuttur diye düşünürüm çoğu zaman. Hal böyleyken biz yetişkinler içimizdeki çocuğu ya öldürürüz ya da ruhumuzdaki odalardan birine kilitleyerek, onu orada tutuklu bırakırız. İhtiyacımız olduğunda ise onu alelacele çıkarmaya çalışırız hapsettiğimiz odasından. Ancak kilitli kapısının anahtarını bulmak için tüm anahtarları elimize alır ve tek tek deneriz kapısının kilidinde her bir anahtarı. O an için doğru anahtar bulunamazsa verilen karar, yapılan eylem veyahut bulunulan davranış içimize sinmez ve sorarız kendi kendimize olması gereken bu muydu diye. Olan ve olması gereken arasındaki o ince çizgiyi fark edenlere ne mutlu ve bu insanların hapsettiği çocuklar için umut vardır diyebiliriz lakin fark edemeyenlerinse vay hallerine!

Sineklerin Tanrısı ıssız bir adada, çocukların medeniyete giden yoldaki hikayesini konu edinen bir kitaptır. Evet, hikâyenin baş kahramanları çocuklardır ve her şey bir okurun arzu ettiği gibi başlar, yetişkinin, kötülüğün ve haksızlığın olmadığı bir kurgu. Her ne kadar bir okur, böylesine ütopik bir kurguyu arzu etse bile bu düzenin asla var olamayacağını bildiği için bu tarz toz pembe hikayeleri de okumak istemez. Hoş kitabımız da bahsettiğim gibi bir kitap olmadığı için okumak isteyeceğiniz bir hikayesi olduğunu düşünüyorum. Hikâye genel bir gidişata sahip olsa da ilerleyen olay örgüsü okuru, tanık olduklarıyla tedirgin eder. Evet, bu kitap için doğru kelime bu olsa gerek; “Tedirginlik”. Bazı çocukların kötülüğe evrilmeleri tedirgin edicidir. Yok artık bu kadarda olmaz denen yerlerdeki gerçeklik olgusu yazarın ciddi bir başarısı. Çocuk dahi olsa; onların inişli çıkışlı ruh halleri ve gerçeklikleri kitabın edebi yönünü de ortaya koymaktadır. Adadaki hayat; iki çocuğun, diğer çocuklar üzerinde söz sahibi olmak istemesiyle yavaş yavaş çok farklı bir hal almaya başlar. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki her bir evre teker teker gerçekleşmeye başlar ta ki son evreye kadar: Kendini gerçekleştirme evresi. Bu evrede kişisel tatmin ön plana çıkar ve tüm düzeni ve hiyerarşiyi darmadağın eder. Genel olarak reel hayata bakıldığında da hep böyle değil midir; insanlar üzerinde söz sahibi olana dek farklı, olduktan sonra farklı profiller çizerler. İnsan, gücü elde edene kadar herhangi bir sorun gün yüzüne çıkmaz iken güç, insana geldiğinde sağlam bir kişilik profili çizmeyen bir lider için son derece tehlikeli bir güdü olmakla beraber söz sahibi olduğu insanlar içinse korkutucu ve tedirgin edici bir hal alır.

Adamın birinin içinde bir çocuk yaşarmış. 30, 35, 40, 45... Adam ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, çocuk hep ama hep aynı yaştaymış. Bu insan, içindeki o çocuğu öldürmek için her şeyi yapar ama gene de onu öldürmeyi bir türlü başaramazmış. Tek yapabildiği çocuğu ruhundaki odalardan birine kilitlemek ve onu orada tutuklu bırakmakmış. Ve günlerden bir gün adam, içinden yankılanan seslere daha fazla dayanamamış ve çocuğu kapattığı odanın kapısını açmış… Odanın kapısını açtığında ne görmüş biliyor musunuz?

Ben bilmiyorum, bu sorunun cevabını verecek olanlar sizlersiniz çünkü bu, sizin hikayeniz…
217 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

İKİ İSİM , İKİ SİSTEM , TEK DÜNYA ...

Bir başka incelemeden daha selamlar ola kikirikler.. Hemen uyarayım ki bu inceleme ister istemez uzun olacak .. Aslında her ne kadar bu kitabı hiç okumamışlar ve okumayı düşünmeyenler dahi olsa , bu eser hepimizi , biz bilmesek de ilgilendiriyor .. Nasıl mı ? Başlayalım öyleyse ..
Okuyacak olduğunuz hikaye, bir isim ile beraber bir ülkede start alıyor .. Avrupanın yükselişi..Güçlü krallar yeni yeni meydana iniyor .. Ateşli silahlar egemenliği ele almış ,şıkır şıkır zırhlarının içinde halen daha at koşturan ÇİKİ ÇİKİ süvariler var ama eli silahlı piyadeler onların son kullanım tarihlerini belirlemek üzereler .. Çekik gözlü gavur Çinliler odun kömürü , kükürt ve güherçileyi "bahçelerde börülce oynar gelin görümce" diyerek bir araya getirmiş , barutu icat etmişler .. Nerede miyiz ? İlerleyen dönemlerde Kutsal Roma' nın bir zamanlar hüküm sürdüğü topraklarda hak iddaa edecek olan Mussolini' nin memleketi İtalya' da.. Sene 1500 ler .. Bahsedeceğim şahıs aslen bir siyaset kuramcısı .. Çocukluğu Michalengelo ' nun çamura ve kağıtlara can verdiği dönemlere rastlıyor ( sözde ciddi olacaktı bu inceleme ama Mikelanj diyince sizin de aklınıza Öztürk Serengil gelmedi mi? dayanamadım valla napam ? =)) )..O sıralarda Floransa ' da borusu öten aile Mediciler..Hani şu banker aile ..Para bunlarda , canlı bunlarda anlıyacağınız o zamanlar.. Bu arkadaşımız da yanlış hatırlamıyorsam on dört, on beş hadi taş çatlasın on altı sene bu aileye karşı katı bir duruş sergileyen bir hükümetin sözcülüğünü , sekreterliğini yürütüyor .. Bir GS vs FB sendromu işte sen anla! Gün geliyor devran dönüyor, horoz dönüyor tavuk öpüyor ve bizimki işini kaybediyor .. İktidarda Mediciler ..Bunu alıp hapse atıyorlar komplo kurdun sen diyerek ..Bir süre işkence görüyor , uzun müddet hapiste yatırıyorlar ama adalet gereği kanıt yetersizliğinden kız kaçıran edasıyla serbest kalıyor arkadaşımız .. Tabi öncesinde Papanın oğlu Cesare Borgia 'nın kendisine karşı gelenlerin ümüğüne nasıl çöküp boğdurduğunu bir bir görüyor .. Kanın ve diktanın tadını alıyor .. İşte bu serbest kaldığı sıralarda hemencik iki kitap yazıyor bizimki..Birini millet sallamıyor o zamanlar ama konusu eskiye özlem ve eski Roma ile alakalı .. Diğeri ise Il Prince (Prens işte =) ). Bu , dini kendi çıkarları için kullanmaktan geri kalmayacak din simsarı ve otorite özlemiyle yanıp tutuşan güzide kardeşimiz İtalya ' da cumhuriyet kavramına KÖKÜNDEN karşı o dönemde..İtalya' yı ancak ve ancak bir despot bir araya getirebilir ona göre . Bu despotu da şöyle tanımlıyor : Papa kadar yalancı , oğlu kadar acımasız .. Şunlar da kendisine ait cümleler : HİÇ KİMSE PAPA KADAR AĞIRBAŞLI BİR BİÇİMDE ŞEREF SÖZÜ VERİP , VERDİĞİ SÖZDEN BÖYLESİNE ÇABUK DÖNEMEZ...1527 ' de öldüğünde İtalya' nın onun sözünü ettiği türden bir hükümdara sahip olamayacağı çok açıktı (en azından o dönemler)..Kim mi idi bu arkadaşımız ? Az sabır... =)))

Thomas More ise onun Prens ' i yazdığından tam 3 sene sonra , şu an incelemesini yaptığım bu kitabı yazdı .. Bildiğim kadarıyla hiç karşılaşmadılar ve hiç tanışmadılar da .. İkisi de Avrupa ' nın yükselişe geçtiği dönemlerde bu emekleyen ulusların zayıf ve güçlü yanlarını gayet iyi analiz ettiler .. More çok parlak bir kariyere ve parlak biz zekaya sahipti..Yirmisinde başarılı bir avukat iken , yirmilerinin ortasında parlamentoya girdi..Burada bir yasa tasarısı tartışılırken VII. Henry ' ye öyle bir ayar verdi ki , kral More ' un babasına hatırı sayılır bir para cezası vermek zorunda kaldı.. Sonrasında gelen VIII. Henry ise kendisini gayet seviyordu ve onu Adalet Bakanı olarak atadı..Gel zaman git zaman sonra More yukarda da belirttiğim gibi Ütopya' yı kaleme aldı .

Yunanca bir kelime ..Olmayan yer , olmayan ülke demek katharevousada (eski yunanca.. bkz : yunan dili okumuş olmanın yararları=) ).. Biz YALANYA da diyebiliriz =)) Bu kitapta , Thomas abimiz dönemin krallıklarının ardına düştüğü sonu gelmez askeri şöhret ve budalalıkları hicvediyor Portekizli bir gezginle sohbet ediyorum diyerek..Kralın yanındaki şakşakcıları topa tutuyor.. Diyor ki ; bırak artık savaşmayı ey eşşek Fransa kralı !! Elindekilerle yetin , halihazırda elinde olan topraklara bak ..Onlar sana zaten yeter!! Savaşla uğraşana kadar halkınla ilgilen , onların refahını sağla ..Ve ekliyor hemen "Tabi hiçbir kral buna yanaşmayacaktır!" Peki nasıl bir yerdir bu Yalanya pardon Utopia? Ne var orada ? Nasıl bir zihniyet egemen?
* Utopya' da kral yok .. Bir seçilmişler meclisi var .. Dolayısıyla çoğunluğun rızası ile alınan kararlar söz konusu ..
* Savaştan nefret ediliyor .. Savaş ancak meşru müdafa söz konusu olduğunda bir seçenek onlar için.. Mutlaka savaşmak gerekirse de komşuları PARAYATAPANLAR ' a para vererek kendileri adına savaştırıyorlar (sanırım o dönem , dış borçlarını savaşarak kapayan İsviçrelilere bir kapak yapmış More amcamız burada =) )
* Meclisin en büyük görevi sağlık , eğitim ve su işleri (su diyince garibine gitmesin emmoğlu..o dönemler din-tarım toplumu ortamlar =) )
* Aslen komunizm benzeri bir sistem bu ve herşey ortak..Herkes aynı şeyleri giyiyor ve on senede bir evini değiştiriyor..
* Üretici ve çiftçinin ensesinde boza pişirip vergi alan feodal beyler , lordlar falan yok..
* İş paylaşımı söz konusu lakin ağır işleri mahkumlar yapıyorlar.
* Kimse paraya değer vermiyor , örneğin mücevher takmıyor..
* Buraya çok dikkat !! Avukatları yok çünkü ONLARI ,ASIL İŞLERİ SORUNLARI GİZLEMEK OLAN İNSANLAR olarak görüyorlar ..

Bu kitabı ilginç kılan aslında bahsettiklerinin keskinliği veya tartışılabilirliği değil , zihinde yarattığı KUŞKULAR.. Thomas More yaşadığı dönemde , BİZİM İTALYALI ESAS OĞLANIN AKSİNE , gücün tek bir elde toplanmasından kaynaklanacak sorunları gayet iyi analiz etmiş .. Olası savaşları önceden görmüş baba - oğul Henryleri yakından tanıdığı için..
Esas oğlanımız ise yeni yeni serpilen ve kaba kuvvetle hükmedecek ulusları betimlemiş ve İtalya' nın bu uluslardan biri olacağını ummuş idi.. Thomas More ise bunun tam karşısındaydı ..O belirginleşen , gücü tek elde toplayan ulusların yaratacağı tehlikelere karşı uyardı.. Veeee tahmin edileceği üzere More ' un bahsettiği sistemi pek azı uyguladı..Avrupalılar, Il Prince 'in yolundan gitmeyi seçtiler ..Dünyayı keşfedenler , sömürecek olanlar şiddet yanlısı ve açgözlü MACHIAVELLI taraftarıydılar : Tüccarlar - Askerler ve Hükümdarlar..Sonrası mı ? Dünyanın neresinde olursanız olun .. Kafanızı kaldırıp alıcı gözüyle bir bakın çevrenize .. Tv den medyaya ,eğitim öğretim birimlerinden tutunda sağlık sistemlerine dek bu sistemin izlerini göreceksiniz..

NOT : bir kaç kelam daha edicem ama "Mazot ikmali" yapmam lazım =)) Bakkala gidip gelem az sürtem dışarlarda ayazı ağzıma yüzüme yiyip =))
261 syf.
·3 günde·8/10
İnsan, gücü elde edene kadar insandır, gücü elinde bulundurduğunda otoriterliğini hissettirir. Var olan geçmişini tanımaz ve hiç olmadığı kadar ben’lik duygusundan uzaklaşır. Yaşar Kemal’in Tek Kanatlı Bir Kuş kitabındaki gibi asıl korkunun içimizde olduğunu anlatır Golding. Sonradan kazanılmış bir davranıştır kötülük.

Herkesin içinde iyilik olduğu kadar kötülük de var mıdır? Bu iyilik ve kötülük doğuştan mı gelir, yoksa sonradan kazanılan bir tercih midir? En temiz, en saf saydığımız varlıklar olan çocukların doğasında bile, kötülükten, vahşilikten, kan dökme arzusu gibi dürtülerden bahsedilebilir mi?

Düşen bir uçak sonucu, adada yalnız kalan çocuk grubu. Issız bir adadaki hayatta kalma mücadelesini anlatsa da kitapta çeşitli mesajlara rastlamak mümkün. Temelde, bir psikolog gibi insanın doğasındaki çatışmaları olaylar aracılığıyla anlatıyor Golding. Masum olarak gördüğümüz çocuklar, yasaların ve kuralların olmadığı bir adada ilkel yaşamla karşı karşıya bulurlar kendilerini.

Ralph, Jack Domuzcuk ve Simon. Çocukların lideri olan Ralph, Denizkabuğunu öttürdüğünde çocuklar toplanırlar, yeni çareler yeni fikirler arayarak toplantı yaparlar. On iki yaşında olan Ralph, iyi huylu, güzel ve zeki çocuktur. Jack’i ise kötü huylu, grubun lideri olmak isteyen, otoriter, kötü huylu bir çocuk olarak tanımlayabiliriz. Öyle ki Jack kitap eleştirmenleri tarafından “Küçük Hitler” diye adlandırılır. Vahşiliği ve kan dökmeyi seven bir otorite. Ralph’in birçok kez danışıp akıl aldığı domuzcuk ise düzgün konuşamayan, kendini ifade edemeyen, gözlüklü ve şişman bir çocuktur. Çocukların en büyük eğlence kaynağı olur. Gözlükleri Jack tarafından alınan Domuzcuk zeki bir insanı temsil eder.

Adadaki ilk günlerdeki Jack ile diğer kötü Jack’i ayırabilir miyiz bilmiyorum. Sanırım ayırabiliriz çünkü Jack, kurallara uyuyordu. Ne zamana kadar? Jack otoriteyi isteyip kendi grubunu farklı bir yerde kurmak isteyinceye kadar. İnsan elinde bulundurduğu gücü, daha doğrusu gücü elde ettiği zaman, o gücü elde etmeden önceki halinden çok farklı olur. Farklı bir kimliğe bürünür ve içindeki kötülük su yüzüne çıkar. Kitabı okurken Mevlana’nın şu sözünü de hatırladım:

“İnsanları tanımak için tüm gücünüzü verin, ama tüm sevginizi vermeyin. Çünkü onları tanımaya başladıkça verdiğiniz sevgiye acıyacaksınız.”

Çünkü insan değişir; kişiliği tam olarak yerine oturmayan birey kolay yakalanır buna. İnsanları salt iyi veya salt kötü diye damgalamamayı hatırlatır bana bu söz. Çünkü insan gücü elinde bulundurduğunda, kendisini yükseltecek şeylere sahip olduğunda kötüye, kötülüğe daha yakın oluyor, tıpkı Jack gibi.

Golding’in vermek istediği mesaj da beliriveriyor;
“Kötülük doğuştan mı gelir yoksa sonradan kazanılmış bir şey midir?”
Bu sorunun yanıtı sanırım yazgı dediğimiz şeyde bulabiliriz. Allah’ın kaderlerimize yüklemiş olduğu bir yaşamda. Veya bilimsel olarak bakarsak Freud’da da görebiliriz farklı yanıtları.

Robinson Crusoe’i büyük keyif alarak okumuştum. Hayatta kalabilmek için yıllarca gerçek survivor’u yaşayıp Tanrı’ya şükredişini; mutlu olmak için var olan sebepleriyle yaşayan bir hayatı-kurgu da olsa- okumak harika bir şeydi.
Tabiatı denizi, ağacı, böceği kısacası doğayı seviyorum. Bu yüzden içinde “tabiat” geçen kitaplara hayır demem zor oluyor. Şehrin bütün sıkıcılığı, manevi ihtiyaçlardan yoksun hale getirmesi, insanın özlem duygusunu kabartıyor doğaya, tabiata. Ne de olsa insanın en büyük ihtiyaç duyacağı şeylerden biri; kendi iç sesini dinlemek, şehrin kalabalığından bir müddet olsun yalnız kalıp sonradan kazanılmamış olan, doğamızda bulunan şeylerin huzurunu yakalayabilmek…

Doğarken bedenine zincir takılan ve hareketsiz kalan yavru bir fil, aradan zaman geçip zincirler çıkarıldığında, “alışılmış çaresizliği” sergiler. yerinden kıpırdayamaz, çünkü yürümeyi öğrenmemiştir, hiçbir şeyin farkında değildir ve kendi kısıtlığı içerisinde olduğunun bilincinde olmadan yaşar. Bazı insanları bu yavru file benzetiyorum. Sadece tabiat döngüsü içinde değil, farkında ve bilincinde olmadığımız her şey için.

Nasıl ki, Küçük Prens, Şeker Portakalı salt çocuk kitabı olarak görülmüyorsa; Sineklerin Tanrısı için de aynı şey geçerli olmalıdır; zaten birçok yetişkin haz alarak okuyor ve cümlelerin altını çizmeye değer görüyorsa bu ayrımı yapmamız doğru olmaz. Kitabı okumadan Mina Urgan'ın incelemesini okuyun derim, kitabı okurken faydası olacaktır. İyi okumalar...
250 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Dünya Düşünce Tarihinin en önemli eserlerinden biri olan Thomas More'un Utopia'sı; 1516'da kaleme alınmıştır, var olmayan bir kurgusal adada geçmektedir. İnsanların eşit olduğu, toplumsal sınıfın ve özel mülkiyetin olmadığı; insanların refah içinde ve mutlu yaşadığı adada suçların da minimuma indiği gözlenmektedir. More kitabında ütopyalıları ve onların yaşam biçimlerini anlatarak, döneminin İngilteresi'ne de bir eleştiri getirmektedir. Kitaba odaklanarak okuduğunuzda zevk alacağınıza inanıyorum. Kesinlikle tavsiye ederim.
261 syf.
·10/10
Yeni yılın ilk okuması böyle güzel bir kitaba denk geldi umarım devamı da böyle olur. Çalıştığım işyerinde düzenlediğimiz okuma grubunda seçilen ilk kitap Sineklerin Tanrısı. Ben bu kitabı uzun zamandır kütüphanemde tutup okunma zamanını bekliyordum, demek ki şimdiymiş zamanı. Ama itiraf etmeliyim ki bende bu etkiyi yapacağını zannetmiyordum, dört baskın karakterle o kadar çok şey anlatıyor ki yazar hakkını vermek gerekli.

Hikayemiz günümüz dünyasında başlayan bir atom savaşı sırasında İngiltere’den kurtarılmaya çalışılan bir grup erkek çocuğun uçağının bir adaya düşmesi ve hayatta kalan çocukların birbirlerini bulmasıyla başlıyor. Bu çocukların yaşları 6-12 arasında ve büyüklerden ikisinin ismi Mercan Adasına gönderme olarak Jack ve Ralph. Bu göndermenin sebebini ise kitabı okuyup bitirince anlıyor okuyucu. Kuşkusuz ki yazar işi biliyor. Buradaki “iş” ise insanların fiziksel, psikolojik durum ve felsefesi. Bu kadar zor bir konuda 260 sayfalık bir kitapla okuyucuyu alt üst edip çeşitli düşünce ve sorgulamalara sevk edebiliyor yazar. Hiç ağdalı cümleler ve düşündürücü aforizmalar kullanmadan da harika bir kitap yazılacağının kanıtı gibi bu eser. Ayrıca Türkçe çevirisini yapan güzel insan Mina Urgan’ı da anmak gerekli burada, selam olsun.

Kitap bitince bende kalanlardan beni düşündürdüklerinden ve bende kalan sorulardan bahsetmek istiyorum. Zaten güzel bir okumanın sonucu da bu değil mi?
İktidar hırsıyla insanların yapacaklarının sınırı var mı?

Her insanda kuşkusuz şiddet eğilimi var, bunu açık etmenin sınırı nedir?

Bir arada yaşamak için kesinlikle bir lidere ve kurallara gereksinim var mı ? Varsa bunlar nasıl belirlenmeli-nasıl belirlendi.
İnsalık kültürünün ve inançların ortaya çıkışında korkularımınız ne kadar payı var?

Din nasıl ortaya çıktı, kurban geleneği çok eski tarihlerden beridir devam ediyor, çıkışı nasıl oldu bunda insanın tam tanımlayamadığı korkularının etkisi var mı?

Normal birisinin başka birisini öldürmesi için yani katil olması için psikolojik gerilim sınırı nedir? Hayvanları nedensiz öldüren de katil olur mu? Canileşen insan hep bir maskenin ardına gizleniyor bunu kitapta Jack’in ava çıkmadan yüzünü boyamasında görüyoruz. Normal yaşantıda öldürecekler ise daha değişik maskelerin altına gizleniyor, bunlardan bazıları “siyaset-her türlü devlet ve kişi çıkarı”, “meslek-askerlik”, “din-cihat” olarak gösterilebilir. Sizler-(bizler) birine eziyet ederken nasıl bir maske kullanıyorsunuz?

Entellektüel insanların sayısı hep az mı olur ve bu insanlar her zaman toplumdan uzakta kalıp tam kaynaşamaz mı? Bunların nedenleri nelerdir, nasıl aşılabilir?

Burada kafama takılan bir husus da okuma ritüelini yapan kişinin amacı sorularına cevap bulmak mı, yeni sorulara sahip olmak mı ve gerçekten bunların doğru cevabı var mı?
261 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Okuduğum en güzel kitaplardan bir tanesi değil en iyisi :)
_____________
23 Aralık 2018 güncellemesi:
'Heeellloooo. Meraba arkadaşlar. 1000Kitap hesabıma hoşgeldiniz. Bugün sizlerle Sineklerin Tanrısı kitabı hakkındaki fikirlerimi paylaşacağım. İncelememi beğenirseniz beğen butonuna tıklamayı ve yorum yazmayı unutmayın'. (*)

Çocuk yolcuların olduğu bir uçak, bir adaya düşüyor. Pilot ölüyor. Çocuklar bir şekilde kazadan kurtuluyorlar. Adada hiç kimse yok. Daha önce adaya ayak basılmamış. Çocukların yaşları ise 6 ile 12 arası. Kitabımız böyle başlıyor. Bundan sonrası ise çok iyi kurgulanmış. Kitabın her kelimesinin bir önemi ve simgesel bir değeri var. Bana öyle geliyorki, gerçekten de böyle bir şey olsa, yani bir uçak düşse, çocuklar tam olarak yazarın yazdığı gibi davranacaktır.

Olaylar çok sürükleyici. Dili çok sade. Mine Urgan'ın böyle güzel bir kitabı çevirmesi çok iyi olmuş.

Hayvanların Çiftliği gibi bu kitap da çocuk kitabı gibi durmasına rağmen, aslında değil. İnsanı insan hakkında düşünmeye yönelten bir kitap.

Kitabı bitirdikten sonra gene Mine Urgan'ın yazdığı sonsözü okumanızı öneririm. İyi okumalar dilerim.

*Youtuber'ların yaptıkları giriş ile ilgili kötü bir şakaydı sadece. Youtube izlemeyen dostlar olabilir. :)
353 syf.
·125 günde·Beğendi·10/10
Bu incelememi Aziz Nesin'i en az babası kadar seven sevgili Tuco Herrera 'ya ithaf ediyorum.


Zaman zaman geçmişte yaşayıp da keşke tanıma fırsatım olsaydı dediğim insanlara rastlıyorum. Sevgili Mîna'da artık onların başında geliyor. 1915 - 2000 yılları arasında yaşamış bu Dinazor (kendi deyimiyle ) ,Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarından itibaren ülkenin gelişimine bir çocuğun büyüdüğüne şahitlik eder gibi şahitlik ediyor.Bu kitapta da çocukluğundan itibaren , ilk gençlik yılları, profesörlük yılları, emeklilik yılları yer alıyor. Kitap okur gibi değil de film izler gibi izliyorsunuz Mîna'nın hayatını.

Kimler yok ki kaleminin değmediği, dostluğuna, ahbaplığına nail olmadığı.. Mesela ilk valsini çocukluğunda Mustafa Kemal Atatürk ile yapıyor. Necip Fazıl Kısakürek, Aziz Nesin, Sait Faik Abasıyanık, Oktay Rıfat, Falih Rıfkı Atay, Orhan Veli, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Neyzen Tevfik, Halide Edip Adıvar, Ahmet Haşim, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yahya Kemal, Abidin Dino, Arif Dino, Oğuz Atay, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazım Hikmet ve daha aklıma gelmeyen edebiyat ve sanat dünyasının değerli bir çok isimini kaleme alıyor.

Mîna burjuva bir ailede dünyaya geliyor, çocukluk yılları yalılarda, balolarda, büyük bir azametin debdebenin içinde geçiyor. Fakat annesi Şefika hanım eşi Falih Rıfkı'dan boşanıp bütün parasını da tüketince iş Mîna'ya düşüyor. Evi geçindirmek için kolları sıvıyor, hatta benim çok hoşuma giden bir alıntısı vardı kitapta, diyor ki ;

''Annemin bütün parasını yemesinden de son derece hoşnutum. Helal olsun! Çünkü o Servet tükenmeseydi ben, ben olamazdım. Çok okuduğum için annemin deyişiyle, Boticelli adını duyunca, bunu yeni bir çikolata markası sanan karacahil sosyete hanımlarının haline düşmezdim herhalde. Ama kendi ekmek parasını kendi alın teriyle kazanan ,meslek sahibi,Çalışkan bir kadın olmak onuruna da erişemezdim. ''

Kitapta ayrıca Mîna'nın Aziz Nesin ile yaşadığı bir anısı var ki çok güldük;

“Ne var ki, burjuva bir aileden gelmenin yararlarını yadsıyacak durumda değilim. Aldığım eğitim de burjuva kökenlerim sayesinde, şimdi oturduğum Mühürdar’daki deniz manzaralı daire de. Vaktiyle babamın babası, halama düğün armağanı olarak bir ev vermiş. Halam çocuksuz ölünce, bir dairesi amcama, bir dairesi bana verilmek üzere, o ev apartman haline getirilirken, tesadüfen o sırada yoldan geçen Aziz Nesin deniz manzaralı yeni yapılan apartmana bakmış bakmış, “kim bilir hangi talihli pezevenk burada oturacak” demiş kendi kendine. Orada benim oturduğumu öğrenince, “aman ne güzel! Demek o talihli pezevenk senmişsin!” diye çok sevinmişti. Böyle bir manzaralı yerde oturmak gerçekten de bir pezevenk şansı.”

Muazzam bir bilgi birikimine sahip canım Mîna, ölmeden evvel yaşadıklarının bir kısmını kaleme alıp o dönemlere dair bizi muazzam bir yolculuğa çıkarıyor. O hep kitaplarını okuyup, şiirlerinden tanımaya çalıştığımız yazarları, şairleri insani yönleriyle içinden geldiğince anlatıyor. Kitabı çok beğenerek okudum ve herkese tavsiye ediyorum. Ülkemizden böyle değerli bir kalem geçmiş olmasına da çok seviniyorum.

Yazımın başında söylediğim gibi keşke dostum olsaydın Mîna, seni kucaklayıp sarıp sarmalamayı çok isterdim :) Herkese keyifli okumalar dilerim.
261 syf.
·13 günde·Beğendi·10/10
William Golding...
İlk önce yazarı ele almak lazımmış bence ki.
Yazar adam ya. Kalemi puding gibi hani. Herkes baklava sevmez ama herkes puding yer. Ha, pudingi hiç sevmeyen yok mudur derseniz, kitabı hiç sevmeyenlerin varlığını hatırlatırım. Dili akıcı, yormuyor, vermek istediği felsefî mesajı, kahramanlarını doğal seleksiyon çerçevesinde düşündürürken konuşturuyor... İyiliği yüceltirken kötülüğün sebeplerini buldurtuyor yazar. Yani kötü, doğuştan kazanılır demiyor genetikçilerin aksine, sosyal-bilişçilere göz kırpıyor. Ana hatlar bakımından bir prüz yok denecek kadar yok. Çatıyı sağlam kurmuş yazar...

Kitaba gelince...

Kahramanları içimizde... İçimizde dediysem çevremizde'yi kastetmedim. Bilişsel olarak içimizde. Yani hepimiz Jack' iz biraz (kötü karakter), hepimiz Ralph'iz(iyi karakter)...
Asıl mesele, bunu ne kadar itiraf ediyoruz çevremize ya da kendimize...

Sineklerin Tanrı'sı kimdir diye soracak olursanız...

Korkularımızdır derim Naçiz'Hane fikrimce...

Okumanızı önerir miyim?

Okumadan ölmeyin derim.
158 syf.
·1 günde·10/10
Huzur.. Hayat boyu aradığımız peşinden koştuğumuz huzur. Bu uğurda bazen içimize kapandığımız bazen kendimizi bağımlılıklara bıraktığımız bazen eşimize dostumuza sarıldığımız bazen de kendimizi kalabalıklara vurduğumuz huzur.. Deniz manzaralarında, doğada, köşklerde, lüks yatlarda, barlarda, pavyonlarda, bir insanın sıcaklığında aradığımız huzur. Peki neredeydi bunca zaman, biz kendimizi yerken için için bitirirken köşe bucak ararken neredeydi? Onu bulmak için Nilgün Marmara’nın dediği gibi, Kafatasımızın içini, bir küçük huzur adına aynalarla mı kaplatmalıydık yoksa Sait Faik gibi kendimizi doğaya mı bırakmalıydık? Onlar bulabildiler mi acaba?

Sürekli yalnızlıklardan bahsettik belki de huzur toplu olarak yaşamayı bilmekteydi, toplumdaydı, geleceğe güven ile bakabilmekteydi, can güvenliğimizin olmasıydı, zamanımızın çoğunu başkalarının hesabına çalışarak geçirmemekteydi, dini inanışlara saygıdaydı, bilimdeydi, eğitimdeydi, felsefedeydi, sanattaydı.. Toplum olarak bireylerin huzurunu kaçırmak, çatışmak yerine insana ve insanlığa değer vermekteydi..

Thomas More’de 1516 yılında yayınlanmış Ütopya isimli kitabında huzuru aramış. Yönetenlerden ziyade yönetilenlerin huzurunu refahını. Tarih ne kadar da esik değil mi? Yaklaşık 500 yıl önce.. Üzerinden yüzyıllar geçse de insanlığın sorunları hala aynı. Kitabı iki kısma ayırmış, ilk bölümde dönemin İngiltere ve Fransa’sının sorunlarına yer vermiş. İkinci kısımda ise; zihninde yeni bir ülke yaratmış “Ütopya”. Ne kadar da manidar bir isim değil mi?

Ütopya isimli ülkede insanlar huzur, refah içinde. Bu mükemmel ülkeden çağına göndermelerde bulunmuş. Bunların en çarpıcılarından bir tanesi; insanların hayvanlar gibi çalıştırılması, çalışan bu insanların tüm insanlık adına üreten tek kesim olması, gördükleri muamele ve bu insanlar bu şekilde çalışıp yaşarken efendi, yöneten konumunda olanların hiçbir iş yapmadıkları halde en lüks hayatı yaşayıp çılgınca tüketmeleri.

Yazarın değindiği diğer konular ise; dini hoşgörü, mülkiyet kavramı, savaş ve devlet yönetimi. Bu konuların hepsi zaten iç içe günlük hayatta da. İnsanlığın baş düşmanı. Tüm sorunların kaynağı. Yazar savaş için diyorki, en şerefli zafer bile onur kırıcıdır, insan kanı döktüğü için. Ayrıca yarattığı ülkedeki hiçbir bireyi de savaşa göndermiyor, kimseyi öldürtmüyor çok zor da kalmadığı sürece.

Burada kitaptan koparak mülkiyet kavramı üzerin birkaç cümle de ben kurmak isterim. Herkesin bu kavrama yüklediği farklı anlamlar vardır. Hatta bu kavrama yüklenen anlamlar üzerinden kişilerin ideolojileri hakkında yorumlar da yapılır. Burada bahsettiklerim kesinlikle ideolojik değil kavram ile alakalıdır. Mülkiyet bana göre ahlaksızlıktır, bencilliktir. Dünyadaki suçların %80’inin kaynağı insanlığın baş düşmanıdır. Temel olarak sahip olma iç güdüsünden gelir. Yeri gelir insanın öyle bir gözünü döndürür ki her şeyi yaptırır. Hırsızlık, cinayet, gasp, rüşvet vs. Aklınıza ne kadar pislik geliyorsa. Yahu üç günlük dünya hepimiz kiracıyız, nedir bu alıp veremediğiniz, benim olsa ne senin olsa ne..

Her zaman pislikte değil, iyi niyetli insanlarda bunun kurbanı.. Bir ev için ömrünü feda eden, bir telefon, araba için türlü sıkıntılara giren insanlarla dolu sokaklar.. BEN İNSAN HAYATININ BU KADAR KIYMETSİZ OLMADIĞINI DAHA BÜYÜK AMAÇLAR PEŞİNDE KOŞMAMIZ GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM.

Kitap güzel ben sevdim. Okumak isteyenlere de tavsiye ederim. Bu arada şu mülkiyet meselesini de bir düşünün.

Herkese keyifli okumalar dilerim..
736 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
> Bundan yıllar evvel, ben küçükken bulunduğumuz ilçeye haftanın belli günleri gelen gezici kütüphaneye üye olmaya karar verdikten sonra, okul öğretmenim Nevin hocamın da tavsiyesi ile dünya klasiklerinden birisi olan Moby Dick’i okumaya karar verdim. Devrimci Yunan filozof: Herakleitos, “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözüyle, bir nehrin devamlı harekette olduğu ve değiştiği için aynı suda yıkanmanın tekrarının imkânsız olduğunu ifade etmiştir. Fakat bazı yazarların kaleme almış oldukları kitapları vardır ki, bu güzel eserler her daim aynı tatta kalırlar, ama buna karşın bizler dur duraksız değişir ve gelişiriz. Zamanında bu gibi kitapları okumak ve sonrasında bir tekrar geçmek, benim zaman içerisinde nasıl değiştiğimi ve neden değişime ihtiyaç duyduğumu anlamama daha da yardımcı oluyor. Bence dünya klasikleri, her evin kitaplığında olması ve gerçekten okunması gerekenlerden diye düşünüyorum.

> Ben şahsen bazı klasiklerin çok daha iyi yıllandıklarını keşfettim ve bir klasik eserin klasik kalabilmesi için birçok edebi güzelliği üzerinde barındırdığını unutmamak gerektiği düşüncesindeyim. Bu eserler ki, her dönemde geçerli olan fikri derinlik ile birlikte, biz okurlara özgün mesaj sunabilmektedirler. Bizlere, o dönemin medeniyetinin geniş temsil gücünü ve ruhunu yansıtırlar. Bu klasiklerin: yenilikçi olmaları, evrenselliği onaylamaları, edebiyatın en iyisi olmaları, her dönem sadık ve sıkı takipçilerinin olması, en yaygın görülenlerde bulunan belli başlı özelliklerdir. Bu gibi eserlerde sıklıkla rastlanan bir diğer husus ise, onların zamana karşı direnebilmeleri ve emsalsiz eserler olmalarıdır. Klasik eserler, biz okurlara bir sanat eseri olarak edebiyatın tüm inceliklerini aktarırken, yazarın kalemi aracılığı ile bizleri hayal dünyasında en ileri noktaya taşırlar. Klasiklerin hem biriktirici hem de kendilerine has olmaları, neredeyse her okuyanı tarafından onaylanmaktadır. Bununla birlikte, okunduğu her zaman diliminde geçerli olan değer üretme gibi bir kavrama sahiptirler. Ve hatta bu sebeptendir ki, eserde bulunan karakterler ile bütünleşen okurlar ve taklitçiler bile yaratabilirler. Bu gibi eserlerin okur edebiyat dünyasında bıraktıkları etkiler yüzyıllarca sürebilir ve dünya klasiklerinin medeniyete birçok şey kattıkları kesin ve kaçınılmazdır.

> Kitapların gerçekten kitap gibi koktuğu bir dönemde, benden önce birçok kişinin elinden geçmiş olan Moby Dick romanını almanın heyecanı vardı bende. O zamanlar siyah beyaz televizyonumuz, radyomuz vardı, ama Ankara gibi bir merkezde bile soğuk yağışlı günlerde elektrik kesilmesi sık yaşandığı için gaz lambasız ve sobasız hiç olmazdı evlerimiz. İşte o zamanın gelişmişliği ile o günün Türkiye’sini düşünün ve elinizde tuttuğunuz, size bambaşka bir dünyayı aralayacak türde romanı hayal ediniz. Romanın kapağını çevirdim ve ben romanı okudukça, o beni daha da cüretkâr davet etti maceranın içine. İşte o andan itibaren kaptan Ahab ve Moby Dick'le inanılmaz maceralı bir deniz seyahatine çıkma cesaretini buldum kendimde. O zamanlar şimdiki gibi bir kitaplığım olamadığı için, hep yatağımda, yastığımın altında saklardım romanı ve soğuk kış akşamlarında, sıcak sobanın yanarken vermiş olduğu o eşsiz çıtırdama eşliğinde okuma çok iyi gelirdi bana. O günlerde kitap her şeyden öncelikli olmuştu benim için. Ah keşke bir de ben görebilsem ve dokunabilseydim o güzel beyaz balinaya! Ben Moby Dick'ten hoşlandım ve eğer bugüne değin okumadılarsa, burada okumak düşüncesinde olan çoğu okur arkadaşıma tavsiye ederim.

> Melville, kitabın belli bir bölümüne kadar balina avcılığının büyüleyici, eğlenceli ve ilgi çekici hikâyesini sunuyor biz okurlara. Yazarın kalemi ile hayal gücü bu konuda çok iyi ve o gün için geleceği parlak bir düzyazıya sahip. Kitap belki bazılarınız için arada sabrınızı yoklayabilir, ama biraz dayanabilirseniz, sonrasında sizi daha geniş ve ezoterik düşkünlük çevrelerine davet ediyor. Hadi buyurun, şimdi bir buçuk asır geriye bir yolculuk yapalım ve literatürün o zamana dair eleştiri dünyasında, yazarın kitabında konu olan macerasını, düşüncelerinin aktarımını ve kaleminin ustalığına birlikte bakalım!


GELELİM KİTABIMIZ MOBY DICK’E;

“Ahab için, yeryüzündeki tüm kötü güçler, ete kemiğe bürünmüştü Beyaz Balina’da. Bu kötü güçler sanki Ahab’ı kemirdikçe kemirmiş, yüreğinin ve ciğerinin yarısını yemiş bitirmişti.”

> Kitap, bir anlamda, çoğunluğunu balinaların, balina avcılığının ve denizcilik kültürünün çeşitli yönleri hakkında ansiklopedi benzeri girişler yapıyor. Kendisini denizlere adamış olan Kaptan Ahab’ın, Moby Dick ile hiçte güzel olamayan bir anısı ve o anıdan kendisine kalan yarası vardır. Bu hoş olmayan anının Kaptan Ahab’a bir diğer mirası da, kendisinin sindiremediği, bir hayvana yenilmişlik duygusudur. İntikam hırsı ile yanıp tutuşan Ahab, ucu bucağı olmayan okyanuslarda beyaz balinanın peşine düşmeyi ve öç almayı kendisine amaç edinmiştir. Sefere ve ava birlikte çıkacakları mürettebatını Peqoud adlı gemisine toplayan Kaptan Ahab, ilk ava çıktıklarında, onu öldürmeden huzura eremeyeceği düşmanına karşı olan amacını takımına anlatır ve uzun bir sefere yelken basarlar. Hedefledikleri yere ilerlerken türlü zorluklar ile karşı karşıya kalan mürettebat arasında bu balina ile ilgili şehir efsaneleri de söz konusudur. Zorlu şartlar altında yapmış oldukları bu uzun yolculuğun artık sonuna gelinmiştir ve Moby Dick ile karşılaşmaları artık an meselesidir. İntikam hırsı ile hareket eden Kaptan Ahab’ın gözü hırstan iyice dönmüştür. Günler sürecek olan zorlu bir av artık çok uzakta değildir ve bizi de bu maceranın içine çekecektir.

“Denizin dört bir yanında görülen yamyamlığı bir kez daha düşünün. Düşünün ki, tüm yaratıklar birbirlerini yerler, dünya kurulalı beri birbirleriyle savaşıp dururlar. Bütün bunları düşünün; sonra bu yeşil, tatlı ve çok uslu toprağa bir bakın. Her ikisini de, karayı da denizi de şöyle bir düşünün. Kendi benliğinizle bu iki şey arasında garip bir benzerlik sezmiyor musunuz acaba?”

> Aslında, yazarın ilk kaleme aldığı yıllarda çok dikkat çekmeyen bu romanımız daha sonra, yirminci yüzyılda popüler oldu. Bu kitaba olan ilgi arttıkça, birçok dilde çevirisi yapılarak yayımlandı ve sonrasında da beyaz perdeye aktarılarak sinemaya uyarlandı. Kitap, 1851 yılında Londra’da neşredilmiştir ve kitaba dair hikâye, bu geminin mürettebatından olan ve bir tesadüf eseri sefere dâhil olan denizci İsmail’in ağzından aktarılmıştır.

“Bana İsmail deyin. Birkaç sene önce — kesin olarak kaç sene olduğunun önemi yok — parasızken ve karada ilgimi çekecek hiç bir şey kalmamışken, biraz denize açılıp dünyanın suyla kaplı kısımlarını görmek istedim…’’

> Kitabın incelemesini bugünün şartları gereği tekrar ele aldığım için kitap ve konu içeriği hakkında kişisel olarak şunu ifade edebilirim ki; yazarın burada kalemi aracılığı ile biz insanlara doğanın gücünü aktarım isteği gerçekten çok yerindedir. Hıncına yenik düşerek ve doğada yaşayan diğer canlılar üzerinde mutlak hâkimiyet kurma hevesine kapılan insanlığın kaçınılmaz mağlubiyet karşısında gelmiş olduğu psikolojik noktanın bir anlamda cinnette vardığını ya da ölümle ile karşı karşıya kalmasını işler kitap. Benim açımdan, kitapta başrolü paylaşan diğer temel kahramanımız ise birçok türünden daha farklı olan güçlü beyaz bir balinadır. Sırtından fışkırttığı suyu yükseklere gönderebilen ve bir anda derinlere kaybolup, dikey bir şekilde son sürat yüzeye çıkarak önünde ne varsa darmadağın edebilen bir güç abidesidir. Burada, roman boyunca adı geçen kahramanımız Moby Dick’in de, en az Kaptan Ahab kadar psikolojik sınırının eşiğine gelmiş tehlikeli bir canlı olarak algılanması ihtimal dışı değildir. Kitaba bu anlamda odaklandığımızda, ‘Moby Dick’in bir macera romanı olmadığını, aksine bizlere psikolojik anlamda ders verecek nitelikte bir roman olduğunu anlıyoruz!

“Gözle görülen şeyler mukavvadan maskeler gibidir. Ama her olan biten şeyde, her canlı işte, her su götürmez olayda, bilinen her şeyin içinde, bilinmez bir akıl vardır. Bu akıl, kendi damgasını vurur o akılsız mukavva maskeye. Eğer insan vuracaksa, o maskeye vurmalı. Mahpus, zindandan kaçabilir mi duvarı delmeden?”

> Bugün Pazar ve ben benim ufaklık Mert elverdiğince sizin için bu incelemeyi hazırlamaya çalıştım. Arada olası yazım hatalarım olduysa artık kusuruma bakmayın lütfen. Neyse, ben birazda yarıda kalan kitabıma devam edeyim ve merak etmeyin, ona da bir inceleme yakında gelir.

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ Adem YEŞİL ~

Yazarın biyografisi

Adı:
Mina Urgan
Unvan:
İngiliz edebiyatı profesörü, yazar, filolog ve çevirmen
Doğum:
İstanbul, 1 Mayıs 1915
Ölüm:
İstanbul, 15 Haziran 2000
Mîna Urgan, (d. 1 Mayıs 1915, İstanbul - ö. 15 Haziran 2000, İstanbul) Türk; İngiliz edebiyatı profesörü, yazar, filolog ve çevirmen.

İngiliz edebiyatının en önemli eserlerini Türk edebiyatına kazandırdı. Thomas Malory, Henry Fielding, Balzac, Aldous Huxley,Graham Greene, William Golding, John Galsworthy ve Shakespeare’in eserlerini çevirmenin yanı sıra yazdığı Bir Dinozorun Anılarıve Bir Dinozorun Gezileri isimlerindeki iki kitabıyla da okuyucudan büyük ilgi gördü. Urgan, “Elizabeth Devri Tiyatrosunda Soytarılar” adlı çalışmasıyla doçent ve 1960'ta profesör oldu. Aynı yıl, Türkiye İşçi Partisi'ne girdi ve İngiliz edebiyatı profesörü olarak sürdürdüğü öğretim üyeliğinden 1977 yılında emekli oldu. Özgürlük ve Dayanışma Partisi'nin kurucu üyeliğini yaptı. 15 Haziran 2000 günü, 85 yaşında vefat etti. Çalıştığı İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü onun anısına her yıl bır öykü yarışması düzenlemektedir.

Mîna Urgan'ın tiyatrocu Cahit Irgat'la olan evliliğinden Mustafa Irgat ve Zeynep Irgat adında iki çocuğu oldu. Ancak Urgan daha sonra boşandı.

Hayatı

1 Mayıs 1915 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Şimdiki adı Robert Kolej olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ndeki öğreniminden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat FakültesiFransız Filolojisi bölümünü bitirdi. Aynı fakültenin İngiliz filolojisi bölümünde doktarasını da yapan Urgan, "Elizabeth Devri Tiyatrosunda Soytarılar" isimli çalışmasıyla 1949'da doçent ünvanını aldı. 1960 yılında ise profesör olarak öğretim üyeliği görevine devam eden yazar, 1977'de İstanbul Üniversitesi'nden emekli oldu.

Urgan, çevirmen ve yazar olarak vasıfları, geniş bakış açısı, Türkçe ve İngilizce'ye hakimiyeti, edebiyata kazandırdıkları ile duayen olarak görüldü. İlk cildi 1986'da 5. ve son cildi 1993'te kitap raflarındaki yerini alan İngiliz Edebiyatı Tarihi adlı çalışması başta olmak üzere, Thomas More, Shakespeare, Virginia Woolf üstüne yaptığı incelemelerle düşünce dünyasında çıtayı yükseltti. Türk edebiyatını birçok önemli başvuru kitabıyla tanıştıran yazar, özellikle "Edebiyatta Ütopya Kavramı ve Thomas More" adlı çalışmasıyla hayatı özgürlük ve barış teması çerçevesinde yorumladı ve bu çalışma büyük ses getirdi.

Yazarın 1995'te Virginia Woolf, 1997'de D. H. Lawrence İncelemesi isimli kitapları yayınlandı. Ancak Urgan'ın, eserlerinin ve Türkiye için öneminin geniş bir okuyucu kitlesi tarafından keşfedilmesi ancak 1998 yılında anılarını yazdığı zaman gerçekleşti.

Bir Dinozor'un Anıları ve Gezileri

Urgan'ın seksen üç yıllık bir ömrün anı ve tanıklıklarını bir araya getirdiği ve yakın tarihi anlattığı Bir Dinozorun Anıları 74 baskı yaparak çok satan romanlar arasına girdi. Ardından Urgan yeni kitabı Bir Dinozorun Gezileri'ni kaleme aldı ve bu kitap da büyük ilgi gördü. Bir Dinozorun Anıları, anıların eksenine Mîna Urgan'ı oturmakla birlikteAtatürk'ten Halide Edip'e, Necip Fazıl, Abidin Dino, Neyzen Tevfik, Sait Faik ve Yahya Kemal'den Ahmet Haşim'e sayısız tanıklık ve bu tanıklık aracılığıyla çizdiği panoramayla da çok önemli bir belge niteliği kazanmıştır. Bir Dinozorun Gezileri'nde ise, başta Mavi Yolculuk ve Bodrum olmak üzere, Anadolu, Paris, İngiltere, İtalya, Sovyet Rusya ve Amerika'ya "dinozorca" (az parayla) yaptığı yolculukları, eksilmeyen yaşama sevinci ve gülümseten izlenimlerle aktardı.[4] İki kitabı da büyük satış rakamlarına ulaşmış olan yazar, bu durumu ironik biçimde şu şekilde açıklamıştı:

"Kitaplarımın nasıl bu kadar sattığını anlamadım, hala da anlamıyorum. Nasıl satar benim kitabım. O kadar aykırıyım ki bu topluma. Çok satıyorum, acaba çok mu bayağı yazıyorum. Acaba yanlış bir şey mi yaptım?"

Yazar istatistikleri

  • 305 okur beğendi.
  • 14.524 okur okudu.
  • 606 okur okuyor.
  • 9.995 okur okuyacak.
  • 515 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları