Mine Söğüt

Mine Söğüt

Yazar
8.3/10
703 Kişi
·
1.713
Okunma
·
217
Beğeni
·
8.339
Gösterim
Adı:
Mine Söğüt
Unvan:
Türk Gazeteci, Yazar
Doğum:
İstanbul, 1968
Mine Söğüt (1968, İstanbul), Türk gazeteci, yazar.

Babası bir deniz subayı olan Mine Söğüt, ortaöğrenimini Kadıköy Kız Lisesi’inde tamamladığı 1985 yılında babasını kaybetti. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde girdi.

Gazeteciliğe 1990 yılında Güneş Gazetesi’nde başladı, İnsan Hakları Servisi’nde muhabirlik yaptı. Güneş Gazetesi’nin kapanmasından sonra Tempo Dergisi ve Yeni Yüzyıl gazetesinde çalıştı.

1993 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği yarışmada, Haber dalında mansiyon aldı. 1996-2000 yılları arasında Haberci adlı televizyon belgeselinin metin yazarlığını yaptı. 1999-2001 yıllarında Öküz dergisinde yazdığı yazılarla tanındı. Profesyonel gazeteciliği bırakan Söğüt, 2001-2005 yılları arasında Cihangir Postası adlı yerel bir gazetenin gönüllü editörlüğünü yaptı.

Mine Söğüt'ün ilk kitabı, Adalet Cimcoz: Bir Yaşam Öyküsü Denemesi isimli biyografidir. İlk romanı Beş Sevim Apartmanı / Rüya Tabirli Cin Peri Yalanları'ndan sonra Kırmızı Zaman adlı ikinci romanı ve Doğan Kardeş adlı kitabı yayımlandı. 2006 yılında Pınar Kür'le yaptığı "Aşkın Sonu Cinayettir" adlı söyleşi kitabı Everest yayınlarından çıktı. 2007 yılında üçüncü romanı "Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979" yayınlandı.

Karikatürist Bahadır Baruter ile evlidir.
“Sen deli olmayan kadın gördün mü koca kafa?
Görmediysen az bekle ve delirdiğini kendi gözlerinle izle ... Çünkü deli olmayan kadın yoktur, henüz yeteri kadar delirtilmemiş kadın vardır ...''
Yemek yapmayı, evi toplamayı, sizi anlamayı öğrenemedim. Benden ne istediğinizi öğrenemedim. Beni sevip sevmediğinizi hiç bilemedim.
Geceleri ben ağır, çok ağır bir taşın altında uyurum.
Gündüzleri hafif, çok hafif bir yaprağın ucunda yaşarım.
Gece beni taş ezer.
Gündüz rüzgar devirir.
Kanadıkça kanarım.
Hayallerimi o yüzden kanla yazarım.
İstemek başarmanın yarısıdır.
İstemek başarmanın ta kendisidir.
İstemek başarıyı baştan çıkarır.
İstemek mıknatıstır, başarıyı sorgusuz sualsiz kendine çeker…
Mine Söğüt
Sayfa 90 - Yapı Kredi Yayınları - 12. baskı
Ah hadi söyle bana, ölünce içimdeki şarkılara ne olacak benim? Onca şarkı, onca melodi, onca ritim? Diyelim ki yarın ben öldüm, şarkılar da ölür mü benimle?
Mine Söğüt
Sayfa 20 - Yapı Kredi Yayınları
176 syf.
Yazdıklarımı okuduktan sonra beni takip etmeyi bırakacak, tedavi olmamı önerecek ve engelleyecek okurlar olacaktır mümkün müdür? Evet hem de çok mümkün :)

Deliliğin aşamaları, rütbeleri dönem dönem değişen ünvanları vardır. İnanmıyor musunuz? Benim yaşadığım yıllarda karşılaştığım olaylara verdiğim tepkileri anlattığım zaman farklı yıllarda farklı ünvanlara uygun görülerek deliliğin atladığım kademelerini bir dinleyin belki de hak verirsiniz:))

Ortaokulda türkçe dersinde öğretmen en büyük hayalinizi kompozisyon olarak yazın ödevi verdiğinde; en büyük hayalimin bir aşiret reisinin ilk karısı olmak istediğimi yazınca ‘’ evladım sen deli misin böyle hayal mi olur’’ eleştirisi ile ilk delilik ünvanımı elde ettim ettim de öğretmenim hayalimin asıl amacının belki bu tür bir evlilik yaparsam evlendiğim adamın benden sonra ikinci, üçüncü hatta sıralamaları artacak evlilik yapmasına engel olmak için olduğunu sorma gereği bile duymadı.

Güzide bir kentimizin gözde bir şubesinde meslekte ilk haftam. Yine çok revaçta olan bir üniversite kantininde gençlerin pullama, afişleme yapacakları ihbarının gelmesi üzerine çok çok gizli görevli olarak gençlerin kimlik tespitlerinin yapılabilmesi için kantinde yerimi aldım. Ellerinde afişlerle gelen öğrenciler, duvarlara afişleri yapıştırmak için benden yardım istediklerinde yardım ettiğim için görev bitimi amirimce ‘’ kızım sen deli misin, ne demek ben tuttum onlar yapıştırdı afişleri’’ fırçasının ardından öğrencilik sonrası mesleki delilik aşamama ulaştım. Tabii ki amirime ‘’ ya geçin bunları, tabii ki çocuklar YÖK ü de eleştirecek, okul yönetimini de . Hatta o kadar gizledim ki kendimi polis olduğumu kimse anlamadı ‘’ diyemezdim diyemedim :)))

En afilli ünvanım bir türlü unutulmayan kademem ise (beni takibi bırakmanıza vesile olacak olan) ; evlendiğim adam, genç bir hatun ile fingirdeşiyor gerçi bir çok incelememde bu durumdan bahsettim sürekli tekrarı oluyor affola efendim. Adam hem fingirdeyeyim hem de evlilik bitmesin çabasında. Hatta birkaç kez Allah’ım çocukken en büyük hayalimi kabul mü ettin , adam aşiret reisi de değil ama diye kendimi tiye aldığım anlarım çok oldu. Nerede kalmıştım evet bir türlü boşanmaya yanaşmıyor, annesi yani o zaman ki kayınvalidem oluyor o da arabuluculuk yapmak için bizimle. Bir akşam tekrar sordum, ‘’ boşanma protokolünü imzalıyor musun anlaşmalı boşanmak için ‘’ dediğimde pis pis sırıtınca çektim silahı bomm !!! . Gerçi anlık bir refleksle yaralanmadan kurtuldu. Kendine gelince üstünü başını yokladı ki vuruldum da sıcağı ile anlamıyor muyum diye. Annesi hemen başladı oğluna yalvarmaya ‘’ oğlum ne olur boşan bu gelin deli deli’’ diye. Sonrasında geçirdiğim soruşturmalarda her ne kadar silahı temizlerken kazara patladı şeklinde ifade vermem istenilse de serde mertlik var dedim, teklif edilen ifadeleri reddettim ve olanı biteni anlattım. Sıktım hedef şaştı ama adam can korkusundan boşanmaya yanaştı.

Boşanma bitti, ister istemez çevre de değişiyor dostluklar da. Evli olduğum dönemlerde ailece evime gelen meslektaşım başladı olur olmaz zamanlarda ‘’ sıkılırsan ara, gezmek istersen ara, bir çay içelim’’ telefonuma mesaj atmaya. Bunlar sadece burada yazabildiklerim . Cevap vermiyorum , görmezden geliyorum engelliyorum yok abicim adam manyak vazgeçmiyor. Dulsun artık eee potansiyel eğlence. Baktım olmuyor karısını çağırdım evime kahve içmeye asıl sebep muhabbet değil şikayet. ‘’ Bak dedim canım senin kocan haftalardır beni mesajla taciz ediyor, denk geliyoruz taciz ediyor, görevdeyiz taciz ediyor. Hatta mesajlarını silmedim bana yardım et lütfen bu iş mahkeme boyutuna varmadan’’ Kadın bin bir öfke ile ‘’deli misin nesin kadın kocam ben dururken seni ne yapsın adam yardım etmek istemiş sen kendini nimetten saymışsın’’ dedi ve yeni bir ünvan da ekledi deliliğime. O kadar zavallı idi ki kocası müdür ya müdür karısı olmadan yaşamaktansa, onursuz yaşarım daha iyi zihniyetinde olunca bu yaşadıklarım bir gün senin de başına gelir demedim demek istemedim.


En son çalıştığım kadroda popüler bir parti meclis üyesinin bilmem neresinin kılı ağarmış , verilen kariyerinin haksız elde edilişi ile halen çapkınlık peşinde ; iş yerinde evraklarını tamamlarken asılması üzerine attığım tokat ile birkaç yer değiştirmeme sebep olan deliliğim oldu. Herkes bana yaptığım hareketin deliliğimden kaynaklandığını, adama hiç cevap vermememi duymazdan gelmemin çok daha akıllıca bir hareket olacağını söyledi de bir Allah’ın kulu ‘’yahu ellerine sağlık iyi yapmışsın ‘’ diyemedi.

Sizce ben deli miyim, delirmiş miyim? İçimde yaşayan onlarca kadın hepsi de mi deli? Çocuk Ferah, memur Ferah, aldatılan Ferah, taciz edilen Ferah azıcık da olsa akıllı değil mi?
Deli kadınları sevin dizeleri vardır bir çok şaire ait. Sevmeyin arkadaşım deli kadınları sevmeyin. Onlar ayak ve gönül bağı olan akıldan kurtulmuşken bir de siz yük olmak için uğraşmayın. Bırakın , onlar salya sümük ağlayan , iki cilve bir naz erkekleri kendilerine bağlayan , akıllı olduklarına inanan kadınlardan olmasınlar.
Gerçeği görmemek değildir delilik. Gerçek şu ki gerçek, gerçekten çok acıtıyor...Bazı "an"lar var..ne unutmak mümkün ne hatırlamak kıymetli. Allah bu şekilde olaylara maruz kalan, sesini duyurmaktan korkan , tüm delirenlerin yardımcısı oldun..
Yaşasın , deliren , deliliğin farkında olan tüm kadınlar.
Keyifli okumalar.
176 syf.
BAZEN GEZEGENİMİZ ACABA EVRENİN TIMARHANESİ Mİ DİYE DÜŞÜNMEDEN EDEMİYORUM.

***Hepimiz deli doğarız. Bazılarımız deli kalırız. Samuel Beckett

21 deli kadının öyküsü! (bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı, doğupta ölememişliği, ölüpte tabutuna sığamayışı, yanıpta tutuşamayışı, tutuşupta sönemeyişi)

Çünkü kadınların dünyası normalinden bir iki adım geri başlar. Güçlü olmakla mükelleftir onlar! Ülkeler, coğrafyalar, şehirler onları güçlü olmaya zorlar. Güçsüzlüğünde ezmeye hazır ol da beklerler. ''Bu şehir öyle bir şehir ki, küçük bir kız üzülür, üzüldüğü anlaşılmaz. Kuşlar cehennem çığlıklarıyla ötüşür, duyan olmaz. Bir ağaç acıkır, kimse... hiç kimse umursamaz.'' diyor ise bir deli kadın bundan. Hiç yaşamamış, yaşayamamışların öyküsü.

Az önce ben ne okuyupta bitirdim, hangi boşluğa düştüm de tırmanıp tırmanıp aynı yere vardım. Bir labirentin içinde gezdim, deli olmayı içimde normalleştirdim. Yabancı memleketlerde ömrümü derleyip, doğduğum yerde sonlandırmayı kabullendim. Babalar, oğullar, anneler, yılanlar, kediler, sokaklar, düşler, düşüşler, çıkışlar, çıkamayışlar. Deliler sadece acı mı çeker ey Mine Söğüt? Ya da acılarından mı yerler kafayı. Çok mu düşünür deliler, çok mu bilir. Sığdıramaz mı kütlesi düşük beyin o kadar düşünmeyi. En güzel de deliler düşünür sanırım. Bir ara düşünmeden edemedim sahi sen de mi delisin Mine Söğüt? ''Türkiye herkesin üzgün olduğu bir ülke'' derken kendi yıkılmışlığını mı anlattın bizlere. Doğupta yaşamak istemediğin ama ölmek istediğin ülkende herkesler mi üzgündü?
https://www.youtube.com/watch?v=s0oBzAXrxU8

Delinin cinsiyeti olmaz sanırdım. Irkı, dili ya da dini. Ancak varmış. Kadınsan deli olsan da özgür değilsin. Sen de buna karşı çıktın, belki kendini sakladın bu çukura, karanlık sayfalara. ''Çünkü ben itiraz ettiğim için yazıyorum'' demiştin sen.

''İnsanın doğasında akıllılıktan çok, delilik vardır.'' der Bacon. Acaba içimizde bir miktar deliyi barındırır mıyız bizde? Tüm o saçma düşünceler, uçarı kararlar içimizdeki delinin senaryoları mıdır? Ya da aklı başında davranmak ne bileyim bir şekilde her şeyi kurallarıyla düşünmek, uygulamakta bir delilik midir? Kafamda deli sorular, aldırma gönül aldırmaa!

-DELİ OLSAM BEN DE ŞÖYLE YAZARDIM! KADIN OLMASAM BİLE ACININ CİNSİYETİ YOKTUR!-

-Kendi boşluğunda yapayalnız bir kız çocuğu, bütün boşluğu içine çekercesine ağlıyor. Boşluklar dize geliyor, doluyor varlıklarla. Varlıkların içi boş ama belli bir kütleleri var, hacimleri var. Ay büyürken ışıklanan geceler, ay yokken derin bir karanlık... Çünkü bildim seni: Acılar doğurdun, düşlere sattın!

-Gezgin, yoksul, seyircisiz, düşsüz, uçsuz, bucaksız ve geleceksiz. Senaristsiz bir dizinin vakur oyuncusu gibi kasvet perdesinin ardında kendi sıranı bekledinse boşuna değil. Ehlileştirilemeyen bir kader de figüran olmanın sevinci ilerleyen bölümlerde çoktan seni başrole taşımıştı. Yandın kadın, en güzel de sen yandın! Acıların coğrafyasında, hüznün ülkesinde, düşsüzlük cennetinde diyaframını kanlara buladın. Ses çıkardıysan itirazından ama sessizce söylediysen umarsızlığından.

176 sayfa olunca göze hoş gelebilir, aman sayfası azmış hemen şunu elden çıkarayım, benim için nedir 176 sayfa diyebilirsiniz. Yanılmanın sonu var mı? Okuyun da anlarsınız. Özellikle son hikayede takılı kaldım. Bir acının bile sonu dağıtmalı değil mi? Buhranlar kovalayacak sizi! Kedilerin öldüğü bir dünyada kendi ölümünüzü düşünmeden edemeyeceksiniz. Haydiii, okuyuun!!!

''Deli deliklerin içine girmek istiyor. Deliklerden ölümü çalmak istiyor. Oğlan kendini nasıl da böyle ustaca öldürüyor. Delikler pencere olsa. Işıklar yanmasa. Deliklerden oğlanın ölümünü çalsa, kendinin kılsa...''

https://www.youtube.com/watch?v=5soixb2U6xM
https://www.youtube.com/watch?v=XaSVkb_XLt4
https://www.youtube.com/watch?v=R2LQdh42neg
176 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
"Ben hayatımda beni bu kadar fiziksel hırpalayan bir kitap okumadım daha "
Yani gerçekten "tüyler diken diken " diyeceksek o kitap bu "kitap"

BU BIR "KORKUNÇ DEHA" kitabıdır. .
Spoiler # yoktur ama ..yinede dursun

Incelemesini okuduğum
Homeless
Sayesinde (listede vardı ama hep ertelenenler arasında ) ani bir kararla okuduğum...

21 birbirinden karanlık "labirent hikaye"
Bir ara PO hikayeleri içinde kayboldum diye düşünmedim değil ..

Kayboldukça size yol gösteren iri gözlü kadinlar , siyah saçlı, kızıl saçlı, saçsız
..bazen bacaksız... kucaklarında ölü kuşlar olan ,sekiz kollu bir kafalı, boydan boya karnı yarık, elinde bıçak olanlar ,ellerindeki deliklerden kan sızanlar çıkacak yolunuza ..onları takip edin ,Korkmayın!

Dahada kafanız karışınca kulağınıza fısıldayan şiirler var ..böyle unutulmuş dualar gibi ,mezarlık sesleri gibi ,başka bir dünyadan geliyormuş gibi "efsunlu" fıs_fıs_fıs_fıs "kimse duymasın , kimse duymasın "

Işte bu kimsenin duymadığı görmediği "KADIN" olmanın zorlukları anlatıyor aslında "ANLAYANA " Mine Söğüt
...hasır altı tecavüz,tehdit ,dayak,annelik,..
__ aile içi şiddet
dışı "dışlanma " sonucu "DELiRME" olan okudukça ışık yakma ihtiyacı duyduğunuz
kör bir karanlık kuyu!

"A__kıl
"bir ince saç telinden ibarettir koptu mu bağlamak zordur bir daha " demişti bir doktor arkadaşım sohbet ederken ..
A_kıl
A_kıl
A_kıl
"Unutma ,unut, unutma,unutma,unut "
"Son de ..
"Son de ..son

Ve SON derken. .

... "Deli Kadın Hikayeleri" ciğerinizin sönmesine,kalbinizin sıkışmasına ,miğde krampı ve diş gıcırdatmanıza sebep olacaktır ..
ayrıca gece "kâbus" gibi yan etkileri de mevcut

Ona göre karar verip okuyun ..ben "okuyun ya da okumayın " demeyeceğim
Ben okurken çok gerildim o kadar çok kendimi kastım ki ..elim kolum uyuştu. .

Pişman mıyım Hayır .. Bir daha okurmuyum ....Hayır .

Böyle bir üslup, böyle bir kasvet bir bıçak gibi oyan "Acı " ..Masal içinde öldürücü "Gerçek " ..üst üste her hikayede tokat ,sille ,şamar ne ararsan vurdukça vuruyor ..
ışte böyle bir yazar diyorum ..
"Mine Söğüt " döve döve okutuyor ..

Dip NOT :
Eğer mutsuzsanız , eğer geçmişinizde ve ya şu anınızda "travma " varsa ..

bu kitabı okumayın. .
Iyi gelmeyecektir ..

SEVGİLER ..
Aklınıza mukait olun. .
176 syf.
·2 günde
Şimdi seninle bir yolculuğa çıkacağız; yalnız, yolculuk boyunca gözlerin, kafası kesilecek bir kurban tedirginliğiyle bağlı olacak. Var mısın? Yokum diyemeyeceksin, çünkü öyle bir özgürlüğün yok. Aynı toplumda, aynı coğrafyada yaşayanlar aynı kaderi yaşamaya mahkumdur. Yaşayacaksın. Unutma ki, gözleri görmeyen insanlar, daha iyi duyarlar. Hassas olur kulakları... Sen de hassaslaşacaksın. Kalbinin en sakin zamanlarında dahi attığı sesi duyabilir misin? Duyacaksın. Damarlarından geçen kanın nasıl aktığını duyabilir misin? Duyacaksın. Öyle ya... Gözlerin kapalıysa, kulaklarını açacaksın.

Uzun bir yol bu... Sana belki daha kısa, belki de daha uzun gelecek. Korkma, alışacaksın. Hatta bak, gözlerin karanlığa alıştı bile. Şimdiden... Sanki ana rahminden böyle doğmuş gibisin. Beyninin yarattığı bir yanılsama bu... Aldırmayacaksın. Duyduklarından rahatsız olabilirsin; sakin ol, ona da alışacaksın.

Yol boyunca garip bir tedirginlik var üstünde. Görmüyorsun ama görmekten beter şeyler oluyor. Görmediğin şeyleri duyuyorsun. Her birini zihninde canlandırmaya çalışıyorsun. Her biri koca bir imge olup yüreğine oturuyor. Üzgünüm, işte tam da burada beynini biraz fazla yoracaksın.

İnsanın en hassas ve en geniş duyu organı, derisidir. Öyle ki, tenine değen her bir gerçeklik rahatsız etmeye başlıyor seni. Bilinmezliğin vermiş olduğu tedirgin bir havayı soluyorsun. Önce omuzlarına ve kafana çarpan şeyler dikkatini çekiyor. Ellerinle anlamlandırmaya çalışıyorsun. Ayak bunlar... Narin ve ufak olmalarından anlıyorsun kadın ayakları olduğunu. Bir değil, iki değil... Onlarca kadın ayağı. Ne işi olur bir ayağın havada? Belki de yer yüzünde acı çekmenin isyanıdır, havada asılı kalan ayaklar... Çarpa çarpa geçiyorsun aralarından. Ağaçlarda sallanan bedenler ve ayaklar, kalabalık insan yığınları kadar rahatsız edici; kurtulmak istiyorsun.

Kendi ayakların geliyor aklına. Unutmuşsun onları. Kaygan ve yumuşak bir varlık onlara dolanınca hatırlıyorsun. Bacaklarına doğru çıkmaya çalışıyor. Bir yılan ne kadar sıcakkanlı olabilirse, sen de o kadar şefkat duyuyorsun. Alacağını aldıktan sonra, kayıp gidiyor bacaklarının arasından.  Ardından bakabilmeyi, ne çok istiyorsun.

Yürüdükçe yumuşamaya başlıyor toprak... Ayaklarının çıkardığı sesten sarsılıyorsun. Bir çukur çekiyor seni içine... Bilinmezliğe doğru düşmenin boşluğunu yaşıyorsun. Derinliğinden seziyorsun mezarı... Ölü bir kedinin üstüne basarak çıkıyorsun. Özgürlükse, özgürlüğe kavuşuyorsun.

Bedenin özgür... Beynin hala tutsak... Vurma sesleri duyuluyor belli belirsiz. Sağdan soldan, soldan sağdan... Gittikçe çoğalan sesler... Çığlık sesleri arasından bir yol... bir kurtuluş... bir sığınak... bir aydınlık arıyorsun. Azalsın, sussun, bitsin derken daha da artıyor çığlıklar...

Hep kadın bağrışları bunlar... Araya biraz çocuk ve hayvan sesleri de karışıyor. En çok kadın çığlıkları deliyor kulak zarını ve kalbini... Delirmiş kadın çığlıkları bunlar... Delirmiş... Niye delirir bir kadın? Durup dururken... Hem deliliğin cinsiyeti mi olur? Bir yerde okumuştun Hamlet de delirmemiş miydi? Roldü o... En keyiflisinden. Duydukların ise... Gerçek delilik. Akıl noksanlığı da değil. Acının insanda yarattığı her şey. Acının kadında yarattığı her şey...

Artık... Beynen de özgürsün.

Yolculuğumuz sona erdi. Şimdi gözlerini açabilirsin. Korkma, karanlığa alıştığı gibi ışığa da alışacak; ama bu kez de kulakların tıkanacak. Duymayacaksın. Vicdanının sessizliği bu... Önceden duyduklarınla , şimdi göreceklerini ilişkilendireceksin. Aklın yetiyorsa izleyecek, yüreğin kaldırıyorsa okuyacaksın.

Merak etme; insansın en nihayetinde, unutacaksın!
Sararmış bir gazetenin üçüncü sayfasında,
buruk bir utanç olarak kalacak... hepsi...

https://youtu.be/cGnBJOkWGGQ
176 syf.
·3 günde·8/10
Bu aralar sosyal medyada birazcık vakit geçirmişseniz şu söz mutlaka bilinçaltınıza işlemiştir; “"Psikiyatriste gerçek hastalar gitmez, gerçek hastaların, hasta ettikleri kişiler gider." Bu yüzden, kendinize depresyon ya da itibar kaybı teşhisi koymadan önce çevrenizdekilerin aşağılık insanlar olmadıklarından emin olun...” Bunu da yanımıza alıp soralım kendimize bir kez; kendimi kötü hissettiğim zaman bunun sebebi ne oluyor? Kendimden nefret ettiğim zaman duyduğum/ duymadığım hangi söz bunu tetikliyor? Kendimi önemsiz hissetmem için kaç kişinin beni görmezden gelmesi gerekiyor? Peki ya iyi hissedebilmem için? Kendim kendime yetebiliyor muyum?

Peki, bir insan niye delirir? Tek bir cevabı var mıdır bu sorunun? Her delilik kendine has değil midir? Kimisini aşkı delirtir, kimisini su. Kimisi doğuştan şansızdır, kimisi çok sevilmekten, fazla sevmekten delirir. Hem cinsleri de en az karşı cins kadar tehlikelidir bazen insan için. Kendi anne, babası da yabancılar kadar.

Bir insanın delirmeye başladığını göremez miyiz dışardan? Kedilerle Fransızca konuşmaya başlamasaydı mesela sokak ortasında? Her sabah ölü bir kedi ile karşılaştığını ona kıyamadığı için mezar kazıp gömdüğünü söyleyen bir komşunuzdan şüphelenir miydiniz delirmeye başlıyor diye? Peki ya annenizden? Onu “delilikten koruyan” ilaçları suyuna attığınız için sudan korkmaya başlasa işin sonunun nereye varacağını göremez miydiniz cidden? Ya da annesinden beddua aldığı için gerçek olacağına inanan, buna tüm kalbiyle inanan genç bir kadının deliliği hakkında ne düşünürsünüz? Hadi itiraf edelim; babasının türlü istismarına maruz kalan küçük bir kızın delireceğini öngörebiliriz belki. (Bkz: Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu) Ama ya diğer kadınlar? Âşık olduğu adamdan hamile kaldığı için babasından korkusuna denizler aşıp dilini bile bilmediği topraklara koşan bir kadın için ne düşünürsünüz?

Ne dersiniz; kim delirtir o kadınları? Delilik nasıl başladı? Neden önlenemedi? Kitabı elimde gören herkes “o kapak ne öyle; düzgün kitaplar oku biraz” derken onlara bunların gerçek olduğunu nasıl anlatabilirdim? Ben okumadığım için bunların gerçekleşmiyor olmayacağını? Biz gözlerimizi kapatıyoruz diye dünyada kötülük son bulmuyor. Başkaları yüzünden deliren kadınlar ve erkekler ve yaşlılar ve küçük çocuklar da bitmiyor. Üstelik tam da biz gözlerimizi kapatıp kulaklarımızı tüm o çığlıklara tıkadığımız için giderek artıyor.

Çözüm mü? Çok basit: Sevgi. İnanın tüm hastalıkları iyileştiren tek şeydir sevgi. Sevginizi göstermekten korkmayın. Biraz garip davranıyor diye kendi haline bırakmayın sevdiklerinizi. Onlar için mücadele etmeyi öğrenin. En çok da kendiniz için. Onların çıkaramadığı sesleri duymayı öğrenin. Yüreklerini görmeyi öğrenin. Öğrenelim. Öğrenmeliyiz. İnanın dünyayı bu kurtaracak. Gerçek, saf bir sevgi ile bezeli insan sadece kendini iyileştirmekle kalmaz, etrafını da iyileştirir. Ama bunu paranoyaya da dönüştürmeyin. Her daim ölçüyü tutturmak gerek, her konuda.

Yine hiçbir sıfata nail olmadan ahkâm kesmelerim bittiğine göre sizlere iyi delirmeler dileyebilirim. Sevgiyle kalın. Kimsenin sizi delirtmesine izin vermeyin.
176 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
DELİ DELİ KULAKLARI KÜPELİ :))

Daha küçükken derlerdi inanmazdım!
Meğer öyleymiş, deliymişim.
Öğrendim.
Deli derler bana, ne yaptığını bilmeyen nereye gittiğini bilmeyen, nasıl yaşanır?
Nasıl sevilir? Nasıl bakılır hayata?  Nasıl ölünür?         
Bilmeyen bir deli!
Ne zaman delirdim bu kadar?         

-Bu kitap delirerek ölenlere/ölmeyi bekleyenlere…

Bu yaptığın tam bir delilik Mine SÖĞÜT!

Böyle karanlık hayatlarla, ölümlerle insanı delirtiyor deli olduğunu unutanlara da hatırlatıyorsun (mesela bana)!

Hayatınızda yaptığınız en büyük delilik nedir diye sorsam bir düşünür en basit şeylerden bahsedersiniz özellikle siz ERKEKLER!
Yanlış anlamayın sizde delirebilirsiniz buyurun delirin okuyun delirin HAKKINIZDIR.
Amma velakin diyeceğim o ki siz bizim kadar deliremezsiniz!
En çok biz deliriyoruz biz tükeniyoruz, biz yitiriyoruz akıl sağlığımızı.
—-
21 Hikaye diyorlar, ben hikaye okumadım.
Düştüm bir karanlığa..

"Bana ait tek odanın penceresi hep karanlığa bakar. O yüzden geçmişimi de göremem geleceğimi de."

Küçükken o çok korktuğum karanlık odama döndüm.
Susadım,sıkıştım,acıktım.
Korkumdan, karanlıkta kalkamadım.
Aç uyudum ,susuz kaldım, yatağımı ıslattım.
Ve ben yıllar sonra tekrar düştüm karanlığa
Bu sefer karanlık olan odam değildi.
Karanlık olan elimdeki bu kitaptı.
Beni korkutan kitap da değildi, bendim.
İnsan kendinden korkar mı hiç?
Demeyin!
Korkabilirsiniz, delirebilirsiniz mesela ben iyice delirdim ve korktum.
Bu kadar delirdiğimi/delireceğimi bilmezdim.
Ruhum dardır benim. İyice daraldım. Tıkandım. Tiksindim.
Koştum aklı başında bir şey yapmaya beceremedim.

-Sen ne yaptın Mine?

İçinden çıkılmayan ihanetlerle,cinayetlerle,tecavüzlerle, ölüme çağırdın bizi işte aynen böyle..

“As kendini as kendini as as as as as as...
Vakvak ağacı seni çağırıyor... 
gel dallarımda sallan diyor... 
boynunda incecik bir urgan diyor... 
korkma... 
korkma...
korkma seni rahat rahat taşır, kopmaz diyor...”

Tekrar ettin sürekli öyle çok tekrar ettin ki zorla benimseyelim istedin.
Hatırlattın bize gerçekleri içimizdeki suskunlukları.
Kadın olmanın tüm zorluklarını.


Kitabın kapağı bas bas bağırıyor aslında okursan delirirsin!
Birde içindeki öyküler demeyeceğim
Öyküler başlı başına bir karaltı zaten.
Resimlere ne demeli onlar nasıl korkunç öyle !

Deli kadın ne diyorsa o !

Ben rahatım zaten deliydim. İyice delirdim. Bir şey eksilmedi.
Ama aklınızı seviyorsanız delirmek istemezseniz uzak durun!
176 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Dikkat: Kitap azami ölçüde deliliği ve deliren kadınları içerir!

Kitaptan okuduğum bir paragrafla, kendisinin peşine düşmüştüm. Bende kitap keşifleri biraz böyledir arkadaşlar. Bir yerinden bir şey okurum, denk düşeriz, ya da doğru anda doğru menzildeyizdir ve o beni o anda vurduysa tamamdır! Artık geriye o kitabı mümkün olan en kısa zamanda edinmek benim için ulvi bir görevdir :) Mine Söğüt ile tanışmam kısaca böyle gelişti. Yazar 21 tane öyküye yer vermiş. Ama ne öyküler...
Başvurduğu konular; Ölüm, öldürmek, intihar, kadınlar, anneler, acı, delilik halleri, yitirilen çocuklar, doğum, kediler, çingeneler, sosyal ve politik mesajlar...Evet çok iç açmayan konular bir çoğu. Öyle dehşet, akıl alıcı, sarsıntılı düşüncelere yol açan hikayeler var ki, herkese hitap ettiği konusunda endişeliyim! Kişisel fikrim ben çok beğendim. Kadınların tabloları hep acıyı anlatıyor. Kafaları deliliğin kuyusuna inmiş ve ipi tutmayı unutmuşlar. Anne baba ilişkileri jiletli, kesik kesik. Nereden tutsan çözülüyor. Çocuklar ya ölü doğuyor ya da sorunlu. Bir oturuşta okumakla, ara ara okumanın beğenide bir değişiklik yaratacağını da ara sıra düşündüm. Yazarın dili öylesine akıcı, hızlı ki, hiç zorlanmadım. Öyküleri ne kadar gül açmasa da, dikenli bir anlatımdan uzak olduğu için eziyet vermiyor okumak. Aksine okudukça yakınlaşıyor, sayfaları çabuk bitiriyorsunuz...

Kitaptan etkileyici birkaç cümleyi çizdiğimde, şunlarla karşılaşıyorum;

"Hemşire kadının doğurgan rahmine yirmi yıl önce artık yüzünü bile hatırlamadığı seferi bir kaptan tarafından kaygısızca bırakılan, sonra kasıklarından kolayca dışarı kayan ve yıllarca iri memelerinde asılı kalan ama büyür büyümez vahşi bir terk edişle girdaplı alemlere dalan ve aynı babası olan oğlan, çoğu zaman ortadan kayboluyor.."
bir başka sarsıcı örnek;
"Annem muhtemelen Tanrı'nın dünyayı yaratırken attığının aynısı bir çığlık attı."

"Bu şehir öyle bir şehir ki, küçük bir kız üzülür, üzüldüğü anlaşılmaz. Kuşlar cehennem çığlıklarıyla ötüşür, duyan olmaz. Bir ağaç acıkır, kimse... hiç kimse umursamaz."

En çok beğendiğim öyküler; Beni Öldürmek İsteyen Muhteşem Hayat (harikaydı yazmadan geçemeyeceğim), Maharetli Pembe El, Kendi Hayatlarımızı Yaşamak Varken, Veda Töreni, Balon, Aşkı Hikaye Yapan İmkansızlık Değil midir Anneanne?, Kendimi Neden Bu Şehirde Öldürdüm oldular.

Kitapta bana itici gelen tek şey, aynı sözlerin,cümlelerin ardı ardına tekrarı oldu...

Sayfaların aralarında kendilerine hayat bulan illüstrasyonlarda, öykülerdeki hayatlar, kadınlar kadar ürperti verici! Bakınız kitabın kapağı bile küçük bir fragman niteliğinde. Eğer yazarı merak ediyorsanız, rahatlıkla bu kitaptan başlayabilirsiniz. Son söz olarak herkese tavsiye edemiyorum ama benim gibi merakınız galip gelirse, mutlaka okuyun. İyi okumalar dilerim şimdiden.
176 syf.
Yine bir kadının ağzından aslında birçok kadının ortak acıları olduğunu bildiğim acıları dinlediğim bir yolun sonu..Bu kitapla birlikte bedenlerini yaktığınız,sahip çıkamadığınız nefsinizin kurbanı ettiğiniz,dövdüğünüz,laf attığınız,aşagıladığınız ve delirttiğiniz tüm kadınların da son olmasını dilerim öncelikle.Bir kadın olarak demeyeceğim buna bir İNSAN olarak.
Kitabın isminden dolayı olsa gerek o kadar uzun süredir merak ettiğim bir kitaptı ki.TÜYAP'ta daha alacağım deyip elbette kitapların içine girince unutmuştum.Olsun,ben her kitabın zamanı olduğuna ve onların da kaderimin bir parçası olduğuna hep inanırım.Biraz daha büyümem gerekiyormuş demek ki ve biraz daha delirmem.Kitapta yazılanların bir feminizm ideolojisi olarak okunmasını değil gerçekten bu ülkede kadınların yaşantılarına ışık tuttuğu göz önünde bulundurularak okunmasını tavsiye ederim.Kadınlarımız da okusun kitabı ama en çok da erkeklerimiz okusun.Okusun ki biz kadınları anlamıyoruz,hepsi bir deli dediklerinde delirmemize biraz da onların sebebiyet verdiğini görsünler isterim.Şimdi bizim suçumuz ne diye iç geçiren beylerimiz olursa da kusura bakmayın arkadaşlar bir toplumda bir suç işleniyorsa işleyenle birlikte göz yuman,sessiz kalan herkes suçludur.Kafalarımız gömülü kumdan biraz kalktıysa,toplumsal vicdanımız içimizde bir yerleri birazcık acıtabildiyse,şimdi bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık yapıp(her zaman yaptığımız gibi) kitaba geri dönebiliriz.
Çizimleri tek kelimeyle MUHTEŞEM.En son çizim konusunda Zülfü Livaneli-Elia ile yolculuk için bunu demiştim yanlış hatırlamıyorsam ama bu kitabınkiler de gerçekten enfesti.Kitabın dili için de aynı enfeslikte olduğunu söylesem abartmış olmam sanırım.Nasıl sonuna geldiğimi anlamadığım bir kitap oldu benim için.Bazı yerlerinde durup ananeciğimin "kız çocuk dünyaya geldiğinde dört duvar ağlarmış" demesini hatırladım.Yanlış anlamayın kız cocuk doğurmanın kötü,ayıp olma durumundan değil kadın olmanın ülkede çok zor olduğunun farkında olduğu için.Bir türlü insan olmayı beceremediğimiz için,kız çocuklarımıza hayır o çizgi filmlerde gördüğün prenseslere özenmene,onlar gibi olmana gerek Yok kızım,sen sen olduğun için çok değerlisin diyemediğimiz için,erkek çocuklarımıza şiddetin her türlüsünün kötü olduğunu öğretemedigimiz için..İnceleme sonu olarak,bir kadının yapabileceklerinin sınırı yoktur fakat deli bir kadının hiç yoktur..İlave olarak sevgili kızım,sana her zaman dimdik durabilmen için Elif adını vereceğim,okuduğum tüm kitaplar senindir,deliliğin okuduğun kitaplardan olsun,daha iyi bir dünyada yaşarsın umarım sen..Hoşçakal
127 syf.
·3 günde·9/10
Benim okuduğum ikinci Mine Söğüt kitabıydı. Bu yapılan pek doğru değil ama ilk okuduğum Deli Kadın Hikayeleri’den sonra biraz ürkek başladım, ya aynı tadı vermez gönlüm yazara küserse diye. Neyse ki öyle bir şey olmadı. Yazarın kalemi çok başka ‘şunun gibi’ diye örnek veremem. Hikaye içerisinde hikaye anlatıyor, karışık gibi ama çok sade bir dille. Tam bir gözlemci insanların psikolojisini çok iyi analiz ediyor. Aşırı Zengin bir hayal gücüne sahip. Kendisi de çok farklı bir kadın eğer tanışma şansınız olduysa o bakışları unutabilmeniz mümkün değil :) Tanımasanız bile bir kitabını okuduktan sonra kalabalıkta görseniz kim olduğunu tahmin edebilirsiniz,öyle kendisi.

Kitapta adı geçen her şeyin ayrı bir hikayesi var. Olaylar Doktor Samimi ile başlıyor. Samimi ailesinden sevgi görmemiş,annesi tarafından küçük yaşta terk edilmiş,iletişimden bihaber halasının yanında yaşayan bir çocukmuş. O kadar yalnız ve mutsuz ki rüyalarına giren cinlerle arkadaşlık ediyor. (Oğlan olanlar Cin-kız olanlar Peri) Rüyalarını süsleyen ona çok farklı bir dünya sunan bu cinperiler hayatında sahip olduğu tek şey. Tamamen cinperilerin hükümleriyle yaşıyor. Cinperiler ona konuşmamasını,kimseyle arkadaşlık yapmamasını emrediyor. Tüm bunları paşa paşa uygulayan Samimi yalnızca ders çalışıp çok başarılı olan ama kimseyle konuşmayan bir insana dönüşüyor,doktor oluyor. Sahip olduğu tek şeyden mahrum kalmamak için boyun eğiyor. Ta ki otuzlu yaşlarına kadar. Bir kadına aşık. Gerçek aşk. İtiraf ettiği zaman dünyanın en mutlu adamı olacağını biliyor. Ama cinler konuşmasına izin vermiyor. Onu terk etmek ve cezalandırmakla tehdit edince Samimi aşkını kalbine gömüyor. Ama cinperilerine de küsüyor. Rüyalarına girmesinler diye olabildiğince az uyuyor ama çok okuyor araştırıyor çünkü kendisine söz verdi. Cin ve Perilere olan inancı yok edecek. Beş katlı her katında birer daire bulunan bir apartman kiralıyor. Beş Sevim apartmanı. Apartmanın kendine has bir hikayesi var , çok sevildiği kocasına istediği beş erkek çocuk yerine beş kız(Sevim)çocuğu verince terk edilen kadının hikayesi. Akıl hastanesinde çalışan bir arkadaşından yardım alarak içine Cin ve Peri girdiğine inanılan beş hastayı oraya taşıyor. Kendisi de bodrum katında yaşamaya başlıyor. Her hastanın kendi cinleri var. Bu beş hastanın kendine has hikayeleri işleniyor. O kadar farklı ki anlatım, aralarda durup sorguluyorsunuz hayal mi? Rüya mı? Gerçek mi?
Okuduğunuz şeyin kurgu olduğunu ne kadar bilseniz de kendinizi sorguluyorsunuz.
Yaşadığımı sandığım hayatı acaba yaşıyor muyum?
Şuurum yerinde mi? Psikolojim nasıl?

Bu akıl hastalarının ortak bir takım özellikleri var.
Ruhlarının derin yerlerine işlemiş sevgisizlik. Yalnızlık. Terk edilmişlik. Ortak temelde aile sorunları..cinsiyet karmaşasıyla boğuşan çocuklar..istismar görenleri...ilgiden mahrum kalma ve dahası cahil topluma maruz kalma.
Mine söğüt bunları direkt söylemiyor güzel hikayelerinin arasına minicik serpiştiriyor. Çünkü maalesef toplumumuzda doğru veya yanlış mı acaba diye düşünmeden sadece farklı bir ses olduğu için neye tepki verdiğini bilmeden baş kaldıran insanlar mevcut. Ha bir de bunun yanında birisine cevap vermek zorunda kalmaktan korktuğu için fikrini içine gömüp,düşünmeyi rafa kaldıranlar var.
Yazarın dikkat çekmek,duyar kasmak gibi bir derdi yok. O yüzden inceden işlemiş gerçek okurlarına.
Bu biraz sizin algınızla, mevcut olmuş olabilecek at gözlüğünüzle alakalı.
ilginç, gerçek paydası olan, bağlayıcı masal tadında bir roman okudum diyebilirsiniz veya toplum gerçeği yüzüme çarptı da olabilir.
168 syf.
·Beğendi·9/10
Kasvet, tuhaf ve zıt. Bana sorsanız ki "Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey' i nasıl tanımlarsın" diye, hiç düşünmeden bu üç kelimeyi sıralarım. İlk sayfadan itibaren gizemli imgelerler dolu yoğun tasvirli bir anlatımla karşılaşıyorsunuz ve bu son sayfaya kadar sürüyor. Sarmal bir döngüye sahip bu kurmacanın içinde hayal ile gerçek, hep ile hiç iç içe. Bu döngünün içine serpistirilen birbibirine benzeyen ama bir o kadar da birbirinden farklı karakterler. Kötülüğün timsali Madam Arthur Bey, eski fotoğraflara yeni hayatlar yazan Olcayto, hayallerin fotoğrafçısı Keşsaf ve acıların etkisiyle sessizliğe gömülmüş Maria ve diğerleri... Nagehan, Şehnaz, Kedileş ve Ruhat.

Kitap baş karakter Madam Arthur Bey üzerinden ilerliyor. Hayata sadece kötülük katmış, kanla beslenmiş, zalimlikle mutlu olmuş bu kadınadamın eski gücüne ulaşma çabasına şahit oluyoruz. Hayatına giren herkesin hayatını mahvetmiş bu kadınadam Olcayto'nun karşısına çıkmakla yeni yeni kötülükleri meydana getirime amacı içinde çünkü kaos onun beslenme şekli. Kitabın birçok yerinde olayları gözleyen olurken birden yaşayan oluyorsunuz, ibre ne zaman size dönmüş anlamıyorsunuz. Diyaloğun az olduğu ama olayların ardı arkasının kesilmediği bir serüvenin içinde buluyorsunuz kendinizi son sayfaya kadar.

Mine Söğüt'ün tarzını beğenenler kadar beğenmeyenler de çok fazla. Ben bu kitabıyla birlikte beğenenler tarafındayım. Kitabı eksikliklerine rağmen çok beğendiğimi net bir şekilde belirtebilirim. Kitabın benim için tek kusuru 168 sayfada bitmesi. Biraz daha uzatılsaydı kurgunun daha sağlam olacağını düşünüyorum çünkü bazı olaylar muğlak kalmış, sonlanmamış gibi olmuş. Yazar bunu bilerek yapmışta olabilir amantadı damağımda kalan bu eserin, bu keyfin biraz daha uzun olmasını isterdim. Savaşın karanlık, kötü yüzünü, kayıpların nasıl telafi edilmediğini, huzursuz edici cümlerle okuyoruz. Sosyal ve siyasi olayları da iyi harmanlanmış geçmiş dönem olayların üzerine düşündürüyor. Üzerine düşünülecek, sağlam ve sakin bir kafayla okunacak bir kitap konuya yoğunlaşmak istiyor. Çoğu yer de yüklemsiz tek kelimeli cümleler var etkiyi ya da vurguyu arttırmak için dil oyunlarına girişilmiş, biraz farklı gelse de alışmak zor olmuyor en azından ben pek zorlanmadım.

Son olarak şunu da söylemeliyim ki karanlık olayların etkisindeyken mis gibi vanilyalı kurabiye kokusu duyumsamak isterseniz bu kitabı kesinlikle okumalısınız.

Yazarın biyografisi

Adı:
Mine Söğüt
Unvan:
Türk Gazeteci, Yazar
Doğum:
İstanbul, 1968
Mine Söğüt (1968, İstanbul), Türk gazeteci, yazar.

Babası bir deniz subayı olan Mine Söğüt, ortaöğrenimini Kadıköy Kız Lisesi’inde tamamladığı 1985 yılında babasını kaybetti. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde girdi.

Gazeteciliğe 1990 yılında Güneş Gazetesi’nde başladı, İnsan Hakları Servisi’nde muhabirlik yaptı. Güneş Gazetesi’nin kapanmasından sonra Tempo Dergisi ve Yeni Yüzyıl gazetesinde çalıştı.

1993 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği yarışmada, Haber dalında mansiyon aldı. 1996-2000 yılları arasında Haberci adlı televizyon belgeselinin metin yazarlığını yaptı. 1999-2001 yıllarında Öküz dergisinde yazdığı yazılarla tanındı. Profesyonel gazeteciliği bırakan Söğüt, 2001-2005 yılları arasında Cihangir Postası adlı yerel bir gazetenin gönüllü editörlüğünü yaptı.

Mine Söğüt'ün ilk kitabı, Adalet Cimcoz: Bir Yaşam Öyküsü Denemesi isimli biyografidir. İlk romanı Beş Sevim Apartmanı / Rüya Tabirli Cin Peri Yalanları'ndan sonra Kırmızı Zaman adlı ikinci romanı ve Doğan Kardeş adlı kitabı yayımlandı. 2006 yılında Pınar Kür'le yaptığı "Aşkın Sonu Cinayettir" adlı söyleşi kitabı Everest yayınlarından çıktı. 2007 yılında üçüncü romanı "Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979" yayınlandı.

Karikatürist Bahadır Baruter ile evlidir.

Yazar istatistikleri

  • 217 okur beğendi.
  • 1.713 okur okudu.
  • 65 okur okuyor.
  • 1.171 okur okuyacak.
  • 24 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları