Mithat Cemal Kuntay

Mithat Cemal Kuntay

8.0/10
63 Kişi
·
172
Okunma
·
37
Beğeni
·
3.848
Gösterim
Adı:
Mithat Cemal Kuntay
Unvan:
Türk Yazar, Şair ve Hukukçu
Doğum:
İstanbul, 1885
Ölüm:
İstanbul, 30 Mart 1956
Mithat Cemal Kuntay, (1885, İstanbul - 30 Mart 1956, İstanbul), Türk yazar, şair ve hukukçu.

Yazdığı vatanseverlik şiirleri onu Türk edebiyatının en tanınmış hamaset şairlerinden birisi yaptı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış dönemini konu edinen, Üç İstanbul (1938) adlı ilk ve tek romanı ile ünlendi. Biyografi yazarlığı yönüyle de tanındı.

Yaşamı
1885 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Mithat Cemal, İşkodra’dan gelen bir ailenin oğludur. Babası Selim Sırrı Bey, annesi Rumeli’nin Tırhala Kasabası’ndan Samiye Hanım’dır. Henüz çocukken annesinin okuduğu Cezmi romanı ona ilk edebiyat zevkini verdi. Orta öğrenimini Aksaray’daki Mekteb-i Osmaniye Rüştiye’sinde, Saint Joseph Lisesi’nde başladığı lise öğrenimini Vefa Lisesi’nde tamamladıktan sonra Mekteb-i Hukuk’tan birincilikle mezun oldu. 17 yaşındayken babasını kaybedince 10 kişilik ailesinin geçim yükünü üstüne aldı ve öğrencilik yıllarında gazetecilik, özel öğretmenlik, daha sonra avukatlık yaparak bu yükü taşımaya çalıştı.

Aynı dönemde ilk şiirlerini dergi ve gazetelerde yayımladı. İleride yakın dost olacağı ve biyografisini yazacağı Mehmet Akif ile 1903 yılında tanıştı. Bu tanışma, onun sanatını ve düşüncelerini etkiledi. Padişaha jurnal edildiği için 1906’da bir süre tutuklu kaldı. Mehmet Akif’in II. Meşrutiyet’ten sonra yazdığı İstibdat adlı şiiri, bu olayın hatırasına Mithat Cemal’e ithaf edilmiştir.[3] Mehmet Akif ile birlikte yazdığı ‘Elhamra’ adlı şiiri ve ‘Acem Şahına’ adlı manzumeyi Resimli Kitap’ta yayımladı. Acem Şahı, şair olarak ününü arttırdı.
1908 yılında kazandığı imtihan sonucu doktoraya başlayarak, hukuk idaresi dersi vermekte olan İbrahim Hakkı Paşa’nın asistanı oldu. Eğitimini tamamladığında Türkiye’de ilk hukuk doktoru ünvanını aldı. Bir süre “hukukta hitabet” dersleri verdikten sonra sınav kazanarak Adliye Nezareti Özel Kalem’ine kâtiplik görevine başladı, zamanla müdür yardımcılığına yükseldi. Kısa bir süre Birinci Hukuk Mahkemesi üyesi olarak yargıçlık yaptı.
I. Dünya Savaşı sırasında hükümetin Çanakkale Cephesi’ne gönderdiği 40 kadar şair arasında Mithat Cemal de yer aldı. Savaş yıllarında çıkartılan Harp Mecmuası’nda hamasi şiirlerini yayımladı. Milli Mücadele yıllarında da hamaset şiirleri yazmaya devam etti. 30 Ağustos Zaferi’nden sonra yazdığı ‘Vatan Hisleri’ adlı şiirinin son iki mısrası TBMM’de Mustafa Kemal tarafından okundu: Ölmez bu vatan farz-ı muhal ölse de hattâ / Çekmez kürenin sırtı bu tâbât-ı cesîmi (Ölmez bu vatan varsayalım ölse bile / Çekmez dünyanın bedeni bu kocaman tabutu). Bu olay, ününü birden arttırdı.

Mithat Cemal, 1923 yılında noterliğe başladı. Beyoğlu 4. noterliğine tayin edildi ve 1956 yılında yaşamını yitirinceye kadar noterliği sürdürdü; Türkiye’nin en uzun süre noterlik yapan hukukçusu unvanını aldı.
1950 seçimlerinde CHP listesinden Çorum milletvekili adayı olduysa da seçilemedi.

Hicaz Valisi Ahmet Ratip Paşa’nın torunlarından Naile Hanım ile evlenen Kuntay, çok sevdiği eşini genç yaşta yitirdikten sonra tekrar evlenmedi. Naile Hanım (1895-1945) ile evliliğinden Vedat (1918-2011) isimli tek bir oğlu ve fotograf sanatcisi Lale Tara tek torunudur. Kuntay akciğer kanseri nedeniyle 30 Mart 1956 günü İstanbul’da hayatını kaybetti. Kabri Karacaahmet Mezarlığı’ndadır.

Edebi Yaşamı
Mithat Cemal’in yayımlanan ilk şiiri, Çırçır Suyu’nda başlığını taşır. 1901 yılında Malumat Dergisi’nde çıkmıştır.[3] Sırat-ı_Müstakim Dergisi ve Tercüman-ı Hakikat gazetesi’nde yayımlanan şiirleri ile adını duyurdu. Tek şiir kitabı Türkün Sehnamesi'nde 82 şiiri yer aldı. Şiirlerinde aruzu ustaca kullandı. Ağır bir dille sahip olan şair, dilini zamanla sadeleştirmiştir. Vatan ve millet sevgisi temalı epik ve lirik şiirleri yazdı. Hiciv türünde de şiirler yazdı, aşk temasını hemen hemen hiç işlemedi. Hiçbir edebi topluluğa katılmadı. Çınaraltı dergisinde 1943-1944'te yayınlanan son dönem şiirlerinde Yahya Kemal Beyatlı'dan da etkilendiği görüldü.

Oyunlarında yalın bir dil kullandı, yurt sevgisi konusunu işledi.
Yazdığı tek roman olan Üç İstanbul, onun en önemli eseridir. Eser, II.Abdülhamit II. Meşrutiyet ve Mütareke yıllarının İstanbul'unu anlatır. Eserin, yazarın hayatını yansıttığı söylenir. Roman, 1983 yılında TRT tarafından televizyon dizisi olarak çekilmiştir.

Monografileri, titizlikle düzenlenmiş birer belgeler kitabı gibidir.
Kuntay, ayrıca edebiyat araştırmaları yapmış, Fransız yazarlardan tercüme eserler vermiş bir sanatçıdır.
"Hem insan, her düşündüğünü dünyada söylemez."
"Nerede söyler, ahrette mi?"
"Tımarhanede."
Ne yâre yaradı cismim, ne bana, bilmem hiç!
İlâhî ben bu bir avuç türâbı neyleyeyim?
Mehmet Akif hakkında yazılmış en güzel, en saf ve en değerli kitaptır bana göre. birinci ağızdan en iyi arkadaşı Mithat Cemal, İstiklal şairinin hayatını, hatıralarıyla birlikte anlatıyor. Mehmet Akif'i merak eden herkesin okuması gereken çok değerli bir eser
Keşke daha önce okusaymışım. Mutlaka okunması gereken bir kitap. Konusundan başlayayım. Yakın tarihimizden uzunca bir dönemi, insanların gündelik hayatının içinden anlatıyor. II. Abdülhamit, Meşrutiyet ve işgal yıllarını konu edinmiş. Tarih bilmediğim ve ilgimi de çekmediği için olaylar tarihî gerçeklerle ne kadar örtüşüyor bilmiyorum. Kişilerin de tamamı gerçek mi, yazarın kurgusu mu emin değilim. Ancak roman olarak kesinlikle çok iyi bir eser. Bir kere çok uzun olmasına ve konu çok insana sıkıcı gelebilecek olmasına rağmen kesinlikle sıkıcı değil ve kendini ilgiyle okutuyor. Bir bu kadar daha olsa okurdum. Dönem tarihini yaşanan hayatlar ve olayların insanlarda yol açtığı trajik durumlar üzerinden anlatmış. Kitapta çok karakter var. Ancak olaylar çok iyi bir kurguyla örüldüğü için kafa karıştırmıyor ve takibi güç değil. Bu kitap hakkında yapılan olumsuz eleştirilerden biri tüm karakterlerin kötü olması. Evet öyle görünüyor. Ancak ben insanları kötü olarak almadım. Sadece kötü şeyler yapıyorlar. Evet herkes çok kötü şeyler yapıyor. Lakin bunları dönem şartlarının getirdiği zorunluluklarla, hayatta kalabilmek için, durum gerektirdiği için, başka türlüsü olamayacak hadiseler yaşandığı için yapıyorlar gibi verilmiş. Ve bence başarıyla yapılmış. Tüm yaşananlara kızamadım. Evet maddi ya da kişisel çıkarı için haince davrananlar da var ancak bir şekilde düzen yol açıyor. Ayrıca gayri meşru kadın-erkek ilişkileri bana bazı klasik Rus ve Fransız romanlarını hatırlattı. Bilirsiniz, kimin kiminle ne yaptığı belli değildir. Herkes birinden ayrılıp biriyle olur, karılar- kocalar değişik eşleşmelerle birbirlerini aldatırlar, ihanet ederler. Hikâyede bu durum da çok. Ama sanki bunlar da başka türlüsü olamazmış gibi. Tüm bu olumsuzluklar olayların ve yaşananların içine öyle yedirilmiş ki okurken neden bilmem yadırgamadım.

Gelelim dil ve üsluba. Kesinlikle sanatsal bir üslupla ve çok güzel cümlelerle yazılmış. Kitabı beğenmeme asıl sebep dili. Türkçenin doruklarında dolaşıyor. Dilimizin ne kadar sanatsal olabileceğinin, ne kadar zengin ve güçlü olduğunun bir ispatı daha. Ne anlattığına bakmadan, nasıl yazıldığına bakarak bile okurum. Okuduğum basımı yazarın yazdığı orijinal hâline dokunulmadan hazırlanmış. İlk basım yılına bakılırsa 1930' larda yazılmış olmalı. Buna rağmen, her ne kadar arada sözlüğe bakmayı gerektirecek kelimeler çıksa da, hiçbir güçlük çıkarmıyor. Öyle güzel ve etkili cümleler var ki, ne dediğine bakmadan sırf söyleyiş şekliyle sanat eseri oluyor. Ayrıca içeriğiyle de çerçeveletilip duvara asılacak sözler var. Başta alıntılayacak cümleler seçmeye başladım. Sonra bunların sayısı o kadar arttı ki başa çıkılamaz hâle geldi. Eğer alıntı yapmaya başlasaydım kitabın epey bir kısmını buraya yazmam gerekecekti. Seçsem almadıklarıma yazık olacaktı. Ben de alıntı yapmaktan vazgeçtim. Çoğu ne söylediğiyle değil, nasıl söylediğiyle ilgimi çekti. Öyle benzetmeler var, öyle cümle kurguları kullanılmış ki daha önce hiçbir yazarda görmedim. Çok yaratıcı bir yazar olduğunu düşünüyorum Kuntay' ın. Durup tekrar okuduğum çok cümle oldu. Türkçenin inceliklerini görmek için olsun okuyabilirsiniz.
Bir İstanbul aşığı olarak, İstanbul’u anlatan kitapları okumaya karar verip de başladığım roman oldu “Üç İstanbul”. Mithat Cemal Kuntay’ın tek romanı. İstanbul’un üç farklı dönemini, halkın üzerinden yansıtmaya çalışmış yazar. Maalesef beklentimi karşılamadı. Meşrutiyet, İstibdat ve İşgal dönemlerinin etkisini -ya uzun sürede okuduğumdan ya da öyleydi ki- belirgin şekilde hissedemedim. Çoğunlukla halkın yaşantısından yola çıkarak, seçtiği karakterlerle bunu göstermeye çalışmış. Ana karakterimiz İttihat ve Terakki yanlısı yazar Adnan, bunun en belirgin örneğiydi. Adnan’ın sefaletten zenginliğe çıkışı, zenginlikten tekrar sefalete düşüşü…

Kitapta onlarca karakter vardı. Bir kısmının adı değişikti misal: Sakallı Vasfi. Bu nedenle isimleri aklımda tutmakta -ayrıca kim kimin neyiydi, nesiydi- zorlandım. Dili bakımından ağır olup bir sürü anlamını bilmediğim eski sözcük vardı. Sık sık googledan anlamlarına bakmak durumunda kaldım. Kitabın bir kısmı halkın birbiri hakkındaki dedikodulardan oluşuyor desem yeridir. Sanırım daha çok o dönemin halkını tanımak açısından faydalı bir kitap oldu. Sürükleyici değildi. Merak duygumu güdülemediğinden uzun sürede anca okuyabildim.

Benim gibi İstanbul’u sevenlere ve o dönemleri merak edenlere önerebileceğim bir kitap. Aksi takdirde sıkılıp bırakabilirsiniz. ;)
Mehmet Akif'in şairliğini,sanat gücünü, üslup kuvvetini, Servet-i Fünuncuları beğenmesine ve aynı dönemde yaşamasına rağmen kendi çizgisini bulması,döneme göre değerlendirilince saf bir Türkçeyle şiirlerini vücuda getirmesi pek şahane... Dini ve milli hassasiyetle sanatını ve seciyesini oluşturması, bununla beraber şahsiyetini de fikirlerine göre inşa etmesi kaç kişide gördüğümüz özellik ki... Dini düşüncelerde aynı safta yer almasak da manen dine nüfuz etmesi, milli mücadelede 'ırkçı' bir anlayış değil de vatanın her kesimini ve her yerini temsil eden 'Milliyetçilik' ve 'Özgürlük' nidalarını hep savunmuşumdur. Mandayı benimseyenler karşı cephe almış, Anadolu'da direniş kıvılcımını ateşleyenler ile aynı safta yer almıştır. Mithat Cemal, dostunu iyi bir anlatımla anlatması da teveccühlere layıktır. Bu eseri herkesini okumasını tavsiye eder, sağ cenahta yer alan ve şiir yazan şairlerle mukayese edilince M. Akif'in şiirleri ayrı bir lezzet ve samimiyet verdiğini daha somut olarak bu eserde göreceksiniz.
Hasta şiirini de paylaşarak iyi okumalar diliyorum.
Hasta
- Bence Doktor, onu siz soyarak dinleyiniz;
Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyetsiz.
Sade bir nezle-i sadriyyemi illet? Nerede?
Çocuğun hali fenalaştı son günlerde,
Ameliyata çıkarken sınıf on gün evvel,
Bu da gelmez mi? Dedim 'Kim dedi, oğlum sana gel?
Nöbet üstünde adam kaçmalı yorgunluktan;
Hadi yavrum, hadi söz dinle de bir parça uzan.'
O zamandan beridir za'fi terakki ediyor;
Görünen: bir daha kalkınması artık pek zor;
Uyku yokmuş; gece hep öksürüyormuş; ateşin
Oluyormuş biraz dindiği
- Ben zaten işin,
Bir ay evvel biliyordum ne vahim olduğunu
Bana ihtara ne hacet, a beyim. Simdi bunu?
Maamafih yeniden bakalım dikkatle:
Hükmü kat' i verelim, etmeye gelmez acele.
- Çağırın hastayı gelsin.
Mithat Cemal Kuntay'ın tek ve efsanevi romanı; Üç İstanbul...
Üç İstanbul adından da anlaşılacağı üzere İstanbul'un üç dönemini anlatıyor.

Bunlardan ilki Sultan Abdülhamid'in 33 yıl süren simsiyah istibdat dönemidir. Bu dönemde İstanbul'un içinde bulunduğu hali vaziyetini çok güzel betimliyor.

İkinci İstanbul ise 10 Temmuz inkılabı ile başlayan Hürriyet'in hakim olduğu Meşrutiyet İstanbul'u. Bu kısım da oldukça güzel anlatılmakla birlikte kitabın ana karakteri olan Adnan'ın bu dönemde ki faaliyetleri hayal ürünüdür. Çünkü kitapta anlatıldığı gibi Merkez-i Umumî azası olan bir Adnan bulunmamaktadır. Kitapta ki olayların büyük çoğunluğu gerçeklere paraleldir.

Üçüncü İstanbul'umuz ise İşgal İstanbul'udur. Bu dönemde İstanbul'da ne gibi bir yaşantının hüküm sürdüğünü görüyoruz.

Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul romanı bu üç devri bir romanda toplayan ve layığıyla anlatan en nadir eserlerin başında gelmektedir. Tarihi roman sevenlere tavsiyem mutlaka okumalarıdır.
Kitabı okumadım.yalnız özetinden bir kahraman gibi anlatılıyor diye düşünüyorum.ve eğer öyleyse bu kitabı okumaya gerek duymuyorum.Çünkü Ali Suavi bir kahraman değil bir haindir.
Karakterizasyonu son derece geniş olmasına, olayların dağınık olmasına rağmen kitap güzeldi. Adnan'ın Yıkılan Vatan adlı romanı daha güzel ifadeler içeriyordu bana göre.

Kitapta Son derece ilginç ve orijinal benzetmeler var. Tasvirler de oldukça canlıydı.
Üç dönem istanbulunu anlatan muhteşem bir eser tarihin içinde edebiyat zarifligi ile kayboluyor insan. Mithat cemal akici bir dil kullanmis kesinlikle tavsiye ederim
Üç Istanbul 'u okurken, bu kadar çok kitap okuyup, böyle bir kitabı bunca zaman nasıl okumadigima hayıflanıp durdum.
Kitap 1930 lu yıllarda basılmasına rağmen, diliyle asla yormayan, okurken alıp giden bir dille yazılmış. Edebî yönden zirve yapmış bir eser.
Osmanlı zamanının Istanbul'unun üç ayrı dönemini anlatıyor. Istihdam, Ittihat ve Terakki, Mütareke. Ve yazar, bunu kitabın ana karakteri olan Adnan üzerinden yapıyor. Adnan'in fakirlik, zenginlik ve hastalık dönemleri Istanbul'a uyarlanmış. Ah o ne hayat ne insanlar geldi geçti bir bilseniz.
Ilk 150 sayfasına kadar bana, Dostoyevski'nin Budala'sini, Karamazov Kardeşlerini anımsattı. Bir çok isim, bir sürü karakter, bir curcuna ki sormayın. 150 den sonra nasıl akıp gitti anlamadım.
Kitabın arka kapağında, "bugüne kadar yapılmış bütün sıralamalarda daima ilk 10'a girmiş efsanevi roman Üç Istanbul'u okumuş olanlara katılın " diyor. Eee ne duruyorsunuz? O vakit okuyun :)
Yazı kitabın içeriği hakkında bilgi içerir.
Bu kitap hakkında karışık hislerim var. Niye okudum, okumasam daha mı iyi olurdu acaba dediğim kitaplar oluyor bazen. Bu kitap da onların arasına girdi. Kitap bazı şeyler açısından çok iyi, bazı yönler açısından da çok kötü. Daha doğrusu rahatsız edici. Okumasam daha mı iyi olurdu dememe sebep de bu rahatsız ediciliği aslında.

Yirmiye yakın karakteri olmasına rağmen her karakterin iyi bir hikayesi var ve bir şekilde hepsinin hayatı bir yere bağlanıp sonuca ulaştırılıyor. Bu yazarın ne kadar kaliteli olduğunun en iyi göstergelerinden biri bence. Bu yirmiye yakın karakterden en öne çıkan karakter ise şüphesiz Adnan karakteri. Adnan kendi sessiz köşesinde romanını yazmaya, hasta annesine bakmaya çalışan bir adamken hayatı hem dönemin siyasi olaylarıyla, hem bu yirmiye yakın karakterin onun hayatına girip çıkmalarıyla sürekli olarak değişir.

Kitap Abdülhamit'in istibdat dönemini, İttihatçı'ların dönemini ve işgal yıllarını kapsayan çok geniş bir zaman dilimini ve bu zaman dilimindeki İstanbul'u anlatıyor. İstanbul'un mekanları, İstanbul'un insanları, İstanbul'un konakları, İstanbul'un eğlenceleri... Roman bize İstanbul kadar eğlenceli ve ilginç, İstanbul kadar da karışık ve kötü karakterler sunuyor bize. Romandaki karakterlerin %90'ının namussuz ve alçak olduğu başka bir roman daha okumadım herhalde :)

Kitapta özellikle fazilet ve tesadüf kavramları üzerinde durulduğunu fark ettim. Bu kelimelerin yazarın hayatında önemli bir yere sahip olduğunu düşünmeden edemedim. Kitapta fazilet denen şeyin örneklerini çok nadir görebilsek de tesadüflerin çokluğuna bakıyoruz sürekli. Adnan'ın hayatı sürekli tesadüflerle şekillendiğini görüyoruz. Özellikle kitabın sürpriz sonu düşünüldüğünde...
Dikkatimi çeken bir diğer nokta ise 30 küsur senelik bir zaman dilinin anlatıldığı romanda Adnan'ın hayatının sürekli değişmesine rağmen romanını asla bitirememesi, hayallerini bir türlü gerçekleştirememesi ve Adnan'ın onlarca kadınla beraber olmasına rağmen asla istediği kadını bulamaması... Bence yazar insanın hayatında zirveye de çıksa, yerlerde de sürünse her daim yarım kalan bir şeyler olduğunu anlatmak istemiş.

Romanın ana konusunu oluşturmasa da karakterlere etki ettiği için devrin siyasi olaylarına da küçük bir ışık tutuluyor. Abdülhamit'e de İttihatçı'lara da birçok kötü şey söylense de bunun yazarın değil de karakterlerin fikri olduğu hissediliyor.
Olay örgüsü sizi sıkmıyor ama bir yere de götürmüyor açıkçası. Kitabı okurken heyecanlanmıyorsunuz. Kitabın en sevdiğim yönü bana yaşattığı muhteşem edebiyat ziyafeti oldu. Kitapta öyle bir dil kullanılıyor ki yemeyip yanında yatarsınız, o derece :) Bir romanın dilinden nadiren bu kadar etkilenirim. "Çalınmış paranın altın tahtında bir peygamberin sakalıyla oturmak..." gibi ifadeler var ki gerçekten unutulmayacak ve bir kenara not alınacak türden cümleler. Karakter tahlilleri ve verilen hayat dersleri de oldukça derin.

Gelelim kitabın sevmediğim kısmına. Fazla sayıda karakter olduğu ve bütün karakterlerin birbiriyle ilişkisi olduğu için kimin eli kimin cebinde belli değil. Gerçekten böyle. Ve karakterler o kadar kötü, o kadar alçak ki resmen insanın yaşam enerjisini sömürüyor. Kitapta birbirini seven iki kişi yok desek yeridir. Herkes birbirini aldatıyor, herkes birbirinin arkasından konuşuyor. İyiler varsa bile başlarına hep kötü şeyler geliyor. Kitabı okudukça insanın yaşama, aşka, insana dair bütün güzel düşünceleri eriyip gidiyor. Buna hazır değilseniz okumayın derim.

Abdülhamit'in, İttihatçı'ların ve işgal yıllarının İstanbul'u... İstanbul'un üç farklı hali... Üç farklı İstanbul'da üç farklı hayat yaşayan yirmiye yakın karakter ve bütün bunların ortasında ne aradığını bir türlü bulamayan bir İttihatçı, bir tarih hocası: Adnan. Eğer okursanız Üç İstanbul kesinlikle sizi farklı bir kafaya sokan bir roman olacak. Keyifli okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Mithat Cemal Kuntay
Unvan:
Türk Yazar, Şair ve Hukukçu
Doğum:
İstanbul, 1885
Ölüm:
İstanbul, 30 Mart 1956
Mithat Cemal Kuntay, (1885, İstanbul - 30 Mart 1956, İstanbul), Türk yazar, şair ve hukukçu.

Yazdığı vatanseverlik şiirleri onu Türk edebiyatının en tanınmış hamaset şairlerinden birisi yaptı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış dönemini konu edinen, Üç İstanbul (1938) adlı ilk ve tek romanı ile ünlendi. Biyografi yazarlığı yönüyle de tanındı.

Yaşamı
1885 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Mithat Cemal, İşkodra’dan gelen bir ailenin oğludur. Babası Selim Sırrı Bey, annesi Rumeli’nin Tırhala Kasabası’ndan Samiye Hanım’dır. Henüz çocukken annesinin okuduğu Cezmi romanı ona ilk edebiyat zevkini verdi. Orta öğrenimini Aksaray’daki Mekteb-i Osmaniye Rüştiye’sinde, Saint Joseph Lisesi’nde başladığı lise öğrenimini Vefa Lisesi’nde tamamladıktan sonra Mekteb-i Hukuk’tan birincilikle mezun oldu. 17 yaşındayken babasını kaybedince 10 kişilik ailesinin geçim yükünü üstüne aldı ve öğrencilik yıllarında gazetecilik, özel öğretmenlik, daha sonra avukatlık yaparak bu yükü taşımaya çalıştı.

Aynı dönemde ilk şiirlerini dergi ve gazetelerde yayımladı. İleride yakın dost olacağı ve biyografisini yazacağı Mehmet Akif ile 1903 yılında tanıştı. Bu tanışma, onun sanatını ve düşüncelerini etkiledi. Padişaha jurnal edildiği için 1906’da bir süre tutuklu kaldı. Mehmet Akif’in II. Meşrutiyet’ten sonra yazdığı İstibdat adlı şiiri, bu olayın hatırasına Mithat Cemal’e ithaf edilmiştir.[3] Mehmet Akif ile birlikte yazdığı ‘Elhamra’ adlı şiiri ve ‘Acem Şahına’ adlı manzumeyi Resimli Kitap’ta yayımladı. Acem Şahı, şair olarak ününü arttırdı.
1908 yılında kazandığı imtihan sonucu doktoraya başlayarak, hukuk idaresi dersi vermekte olan İbrahim Hakkı Paşa’nın asistanı oldu. Eğitimini tamamladığında Türkiye’de ilk hukuk doktoru ünvanını aldı. Bir süre “hukukta hitabet” dersleri verdikten sonra sınav kazanarak Adliye Nezareti Özel Kalem’ine kâtiplik görevine başladı, zamanla müdür yardımcılığına yükseldi. Kısa bir süre Birinci Hukuk Mahkemesi üyesi olarak yargıçlık yaptı.
I. Dünya Savaşı sırasında hükümetin Çanakkale Cephesi’ne gönderdiği 40 kadar şair arasında Mithat Cemal de yer aldı. Savaş yıllarında çıkartılan Harp Mecmuası’nda hamasi şiirlerini yayımladı. Milli Mücadele yıllarında da hamaset şiirleri yazmaya devam etti. 30 Ağustos Zaferi’nden sonra yazdığı ‘Vatan Hisleri’ adlı şiirinin son iki mısrası TBMM’de Mustafa Kemal tarafından okundu: Ölmez bu vatan farz-ı muhal ölse de hattâ / Çekmez kürenin sırtı bu tâbât-ı cesîmi (Ölmez bu vatan varsayalım ölse bile / Çekmez dünyanın bedeni bu kocaman tabutu). Bu olay, ününü birden arttırdı.

Mithat Cemal, 1923 yılında noterliğe başladı. Beyoğlu 4. noterliğine tayin edildi ve 1956 yılında yaşamını yitirinceye kadar noterliği sürdürdü; Türkiye’nin en uzun süre noterlik yapan hukukçusu unvanını aldı.
1950 seçimlerinde CHP listesinden Çorum milletvekili adayı olduysa da seçilemedi.

Hicaz Valisi Ahmet Ratip Paşa’nın torunlarından Naile Hanım ile evlenen Kuntay, çok sevdiği eşini genç yaşta yitirdikten sonra tekrar evlenmedi. Naile Hanım (1895-1945) ile evliliğinden Vedat (1918-2011) isimli tek bir oğlu ve fotograf sanatcisi Lale Tara tek torunudur. Kuntay akciğer kanseri nedeniyle 30 Mart 1956 günü İstanbul’da hayatını kaybetti. Kabri Karacaahmet Mezarlığı’ndadır.

Edebi Yaşamı
Mithat Cemal’in yayımlanan ilk şiiri, Çırçır Suyu’nda başlığını taşır. 1901 yılında Malumat Dergisi’nde çıkmıştır.[3] Sırat-ı_Müstakim Dergisi ve Tercüman-ı Hakikat gazetesi’nde yayımlanan şiirleri ile adını duyurdu. Tek şiir kitabı Türkün Sehnamesi'nde 82 şiiri yer aldı. Şiirlerinde aruzu ustaca kullandı. Ağır bir dille sahip olan şair, dilini zamanla sadeleştirmiştir. Vatan ve millet sevgisi temalı epik ve lirik şiirleri yazdı. Hiciv türünde de şiirler yazdı, aşk temasını hemen hemen hiç işlemedi. Hiçbir edebi topluluğa katılmadı. Çınaraltı dergisinde 1943-1944'te yayınlanan son dönem şiirlerinde Yahya Kemal Beyatlı'dan da etkilendiği görüldü.

Oyunlarında yalın bir dil kullandı, yurt sevgisi konusunu işledi.
Yazdığı tek roman olan Üç İstanbul, onun en önemli eseridir. Eser, II.Abdülhamit II. Meşrutiyet ve Mütareke yıllarının İstanbul'unu anlatır. Eserin, yazarın hayatını yansıttığı söylenir. Roman, 1983 yılında TRT tarafından televizyon dizisi olarak çekilmiştir.

Monografileri, titizlikle düzenlenmiş birer belgeler kitabı gibidir.
Kuntay, ayrıca edebiyat araştırmaları yapmış, Fransız yazarlardan tercüme eserler vermiş bir sanatçıdır.

Yazar istatistikleri

  • 37 okur beğendi.
  • 172 okur okudu.
  • 5 okur okuyor.
  • 228 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları