Giriş Yap

Mithat Cemal Kuntay

Yazar
Çevirmen
8.3
632 Kişi
1.995
Okunma
159
Beğeni
9,6bin
Gösterim
Reklam
·
Reklamlar hakkında

Hakkında

Mithat Cemal Kuntay, (1885, İstanbul - 30 Mart 1956, İstanbul), Türk yazar, şair ve hukukçu. Yazdığı vatanseverlik şiirleri onu Türk edebiyatının en tanınmış hamaset şairlerinden birisi yaptı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış dönemini konu edinen, Üç İstanbul (1938) adlı ilk ve tek romanı ile ünlendi. Biyografi yazarlığı yönüyle de tanındı. Yaşamı 1885 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Mithat Cemal, İşkodra’dan gelen bir ailenin oğludur. Babası Selim Sırrı Bey, annesi Rumeli’nin Tırhala Kasabası’ndan Samiye Hanım’dır. Henüz çocukken annesinin okuduğu Cezmi romanı ona ilk edebiyat zevkini verdi. Orta öğrenimini Aksaray’daki Mekteb-i Osmaniye Rüştiye’sinde, Saint Joseph Lisesi’nde başladığı lise öğrenimini Vefa Lisesi’nde tamamladıktan sonra Mekteb-i Hukuk’tan birincilikle mezun oldu. 17 yaşındayken babasını kaybedince 10 kişilik ailesinin geçim yükünü üstüne aldı ve öğrencilik yıllarında gazetecilik, özel öğretmenlik, daha sonra avukatlık yaparak bu yükü taşımaya çalıştı. Aynı dönemde ilk şiirlerini dergi ve gazetelerde yayımladı. İleride yakın dost olacağı ve biyografisini yazacağı Mehmet Akif ile 1903 yılında tanıştı. Bu tanışma, onun sanatını ve düşüncelerini etkiledi. Padişaha jurnal edildiği için 1906’da bir süre tutuklu kaldı. Mehmet Akif’in II. Meşrutiyet’ten sonra yazdığı İstibdat adlı şiiri, bu olayın hatırasına Mithat Cemal’e ithaf edilmiştir.[3] Mehmet Akif ile birlikte yazdığı ‘Elhamra’ adlı şiiri ve ‘Acem Şahına’ adlı manzumeyi Resimli Kitap’ta yayımladı. Acem Şahı, şair olarak ününü arttırdı. 1908 yılında kazandığı imtihan sonucu doktoraya başlayarak, hukuk idaresi dersi vermekte olan İbrahim Hakkı Paşa’nın asistanı oldu. Eğitimini tamamladığında Türkiye’de ilk hukuk doktoru ünvanını aldı. Bir süre “hukukta hitabet” dersleri verdikten sonra sınav kazanarak Adliye Nezareti Özel Kalem’ine kâtiplik görevine başladı, zamanla müdür yardımcılığına yükseldi. Kısa bir süre Birinci Hukuk Mahkemesi üyesi olarak yargıçlık yaptı. I. Dünya Savaşı sırasında hükümetin Çanakkale Cephesi’ne gönderdiği 40 kadar şair arasında Mithat Cemal de yer aldı. Savaş yıllarında çıkartılan Harp Mecmuası’nda hamasi şiirlerini yayımladı. Milli Mücadele yıllarında da hamaset şiirleri yazmaya devam etti. 30 Ağustos Zaferi’nden sonra yazdığı ‘Vatan Hisleri’ adlı şiirinin son iki mısrası TBMM’de Mustafa Kemal tarafından okundu: Ölmez bu vatan farz-ı muhal ölse de hattâ / Çekmez kürenin sırtı bu tâbât-ı cesîmi (Ölmez bu vatan varsayalım ölse bile / Çekmez dünyanın bedeni bu kocaman tabutu). Bu olay, ününü birden arttırdı. Mithat Cemal, 1923 yılında noterliğe başladı. Beyoğlu 4. noterliğine tayin edildi ve 1956 yılında yaşamını yitirinceye kadar noterliği sürdürdü; Türkiye’nin en uzun süre noterlik yapan hukukçusu unvanını aldı. 1950 seçimlerinde CHP listesinden Çorum milletvekili adayı olduysa da seçilemedi. Hicaz Valisi Ahmet Ratip Paşa’nın torunlarından Naile Hanım ile evlenen Kuntay, çok sevdiği eşini genç yaşta yitirdikten sonra tekrar evlenmedi. Naile Hanım (1895-1945) ile evliliğinden Vedat (1918-2011) isimli tek bir oğlu ve fotograf sanatcisi Lale Tara tek torunudur. Kuntay akciğer kanseri nedeniyle 30 Mart 1956 günü İstanbul’da hayatını kaybetti. Kabri Karacaahmet Mezarlığı’ndadır. Edebi Yaşamı Mithat Cemal’in yayımlanan ilk şiiri, Çırçır Suyu’nda başlığını taşır. 1901 yılında Malumat Dergisi’nde çıkmıştır.[3] Sırat-ı_Müstakim Dergisi ve Tercüman-ı Hakikat gazetesi’nde yayımlanan şiirleri ile adını duyurdu. Tek şiir kitabı Türkün Sehnamesi'nde 82 şiiri yer aldı. Şiirlerinde aruzu ustaca kullandı. Ağır bir dille sahip olan şair, dilini zamanla sadeleştirmiştir. Vatan ve millet sevgisi temalı epik ve lirik şiirleri yazdı. Hiciv türünde de şiirler yazdı, aşk temasını hemen hemen hiç işlemedi. Hiçbir edebi topluluğa katılmadı. Çınaraltı dergisinde 1943-1944'te yayınlanan son dönem şiirlerinde Yahya Kemal Beyatlı'dan da etkilendiği görüldü. Oyunlarında yalın bir dil kullandı, yurt sevgisi konusunu işledi. Yazdığı tek roman olan Üç İstanbul, onun en önemli eseridir. Eser, II.Abdülhamit II. Meşrutiyet ve Mütareke yıllarının İstanbul'unu anlatır. Eserin, yazarın hayatını yansıttığı söylenir. Roman, 1983 yılında TRT tarafından televizyon dizisi olarak çekilmiştir. Monografileri, titizlikle düzenlenmiş birer belgeler kitabı gibidir. Kuntay, ayrıca edebiyat araştırmaları yapmış, Fransız yazarlardan tercüme eserler vermiş bir sanatçıdır.
Unvan:
Türk Yazar, Şair ve Hukukçu
Doğum:
İstanbul, 1885
Ölüm:
İstanbul, 30 Mart 1956
Reklam
·
Reklamlar hakkında

İncelemeler

Tümünü Gör
576 syf.
·
6 günde okudu
·
9/10 puan
Kitap başka, hayat başka! Tiksindim kitaptan da hayattan da!
Bugüne kadar yapılmış bütün listelerde ilk 10'a girmeyi başarmış
Üç İstanbul
! Ah İstanbul! Ulan İstanbul! Süleyman Çakır tabiriyle "Ne güzel İstanbul be!" Güzel mi? Haydi hep birlikte görelim. İncelemeye başlamadan önce -aslında epey yol aldım bile- birkaç uyarıda bulunmak istiyorum: Yola çıkarken okumayın. Mide bulantınız artabilir. Bayramda okumayın -ki ben o hatayı yaptım- sürekli sevapla günah arasında geçiş yaptığınızı hissediyorsunuz. Ve son olarak da "Çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklayın!" Hani TV programlarında diyor ya "olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar" diye. Bu kitap için oldukça yerinde sanırım. Yanlış anlaşılmasın, eleştirilerim yazara değil. Belki gördüğünü yazdı, belki o dönemde küf kokuları vardı, belki büyük oranda iyimser bile yazdı ama gerçekten yenilir yutulur cinsten değil anlatılanlar. Her kahramanda bir aşağılık olma durumu, çıkarcılık, aldatma mevcut. Kimin kiminle yattığını, kiminle kalktığını, kimden çocuk aldırıp kime aşkla baktığını çözmekte o kadar zorlandım ki... Velhasılı kelam, oldukça yıprandım okurken. Bunları bırakalım şimdi... Neden mi Üç İstanbul? İstanbul'un üç farklı dönemi Muharrir Adnan karakteri merkezinde ele alınmış. -İstibdat İstanbul'u -Meşrutiyet İstanbul'u -İşgal İstanbul'u Öyle dönemler ki zengin uyuduğun gecenin sabahında fakir olabiliyor, yoktan bir günde zengin olabiliyor, ertesi gün dilenecek duruma geliyorsunuz. Gün neredeyse oraya geçme peşinde herkes. İnsanlar statülerine göre ayrılmış. Tüm ilişkiler çıkar üzerine kurulu? Hiç mi iyi insan yok bu romanda? 600 sayfada belki 6 satırda karşılaştım diyebilirim. Hatta sayfa sayfa
Mustafa Kemal Atatürk
'ü bekledim. Ama çıktı karşıma: "Şimdi vatan bir insan gibi ölürken bir insan bir vatan gibi ayaktaydı: Mustafa Kemal!.." (s. 460) Felsefe, sosyoloji ve insan psikolojisi açısından da incelenmeye değer bir eser aslında: Gerçek sevgi nedir? Bir insanın sevgisi durumdan duruma değişiklik gösterir mi? Bağlandığımız şey gerçekte nedir? Sevgi elde edince artar mı biter mi? Eser bu sorulara cevap veriyor diyemeyeceğim ama. Aksine daha da karışık hale getiriyor her şeyi. Son günlerde şunu çok duydum: Eskiden her şey daha güzeldi. Öyle miydi sahiden? Sorun şu dönemde ve şu insanlarda mı? Ya da ne kadar eskiden güzeldi? Bir öğrencim kendileri hakkında yapılan Z kuşağı tabirinden rahatsız olmuş: "Hocam bizden sonra gelen kuşağın ismi ne olacak acaba?" Diye sordu. Sahi sorun kuşakta mı yoksa her dönemin kendine özgü güzellik ve iğrençlikleri var mı? Hep olumsuz şeylerden bahsettim. Bu kitap neden kıymetli ve neden okunmalı? Üç farklı dönemi ve o dönemde yaşayan insanların bakış açılarını yansıtıyor. Abdülhamit Dönemi, İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf, Meşrutiyet, düşman işgali... Hatta okumadan önce bu dönem ile ilgili küçük bir araştırma yaparsanız okuduklarınız zihninizde daha iyi oturur. İnsan ömrü ne kadar kısa dimi?
Mai ve Siyah
romanını hatırlattı okurken. Ömrünü bir kitabı yazmaya adıyorsun, ömür bitiyor, kitap bitmiyor. Ömrünü sevgiye adıyorsun. Buldum sanıyor, yanılıyorsun. Ömrünü beklemeye adıyorsun, beklediğine ulaşsan bile ne kadar geç oluyor bazen... Hatta "bazenler çoğalıyor bazen".
Nazım Hikmet Ran
'ı sever misiniz? Çok sevdiğim dizilerinde der ki: "En fazla bir yıl sürer, Yirminci asırlarda, Ölümün acısı..." O kadar da sürmüyor belki de. Bir Ajda şarkısında dediği gibi: "Kimler geldi, kimler geçti hayatımızdan." Ya geçip gittiler, ya da göçüp gittiler. Biten bir kitabın bıraktığı histen çok daha fazlası kalmadı geriye. Kitabın son paragrafı öyle çok şeyi anlatıyor ki -kitabı okuyacak olanlar incelemeyi burada bıraksın lütfen, spoiler niteliğinde kalanı- eser boyunca kitabı sinirle okumuş olsam da o anda gözümden yaş geliyordu neredeyse: "Süheyla zarfı göğsünün içinden çıkardığı Adnan'ın resmiyle kalfaya verdi. Çocuğun odasına koştu. Kalfa ar­kasından soruyordu: "Bunları da yakacak mıyım, küçük hanım?" Süheyla sofadan haykırdı. "Evet." Önce cismimiz, Sonra resmimiz, En son anılarımız yok olacak. "İnsanlara mazisinden ne kadar az şey kalı­yordu!" (s. 506) Ne beyliğimiz kalacak, ne paşalığımız. "Sonra arkasına döndü; hayatına baktı: Başkasının dene­cek kadar kendisinin olmayan hayatına!" (s. 519) Hatta belki de sevecekler ardımızdan böyle bir günde ölünür mü diye... "Bu memleket ne tuhaftır Altes! Vaktiyle şu Adnan Bey nezle olsa, bütün Beyoğlu duyardı. Halbuki cenazesinde, ölü de dahil olarak on kişiyiz." Böylelikle
Eyüpsultan Belediyesi
'nin tüm yarışma kitapları bitmiş oldu. Hepsini de elimden geldiğince siz değerli okurlar için incelemeye çalıştım. Paylaşım ve yorumlarınızla varlığınızı hissettirirseniz minnettar olurum. -Şimdiden paylaşan herkese bir teşekkür borcum olsun.- "Gözlerini kapamazsa, kimse hayatta güzel rüya göremezdi." (s. 333) Güzel rüyalarda buluşmak dileğiyle. Sevgiyle, huzurla, kitapla kalın.
·
12 yorumun tümünü gör
Reklam
·
Reklamlar hakkında
Reklam
·
Reklamlar hakkında
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.28.14