Muhsin Kızılkaya

Muhsin Kızılkaya

YazarÇevirmen
9.1/10
2.131 Kişi
·
8.631
Okunma
·
25
Beğeni
·
2382
Gösterim
Adı:
Muhsin Kızılkaya
Unvan:
Kürt Asıllı Türk Yazar, Gazeteci, Çevirmen
Doğum:
Çukurca, Hakkari, 1963
Nüfus kütüğü kayıtlarına göre 1966 yılında Hakkari’nin Çukurca ilçesinin Güzereş köyünde doğdu. İlk, orta ve liseyi Hakkari’de okudu. İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden 1987 yılında mezun oldu. Aynı yıl Güneş Gazetesi’nde çalışmaya başladı. 1987-93 tarihleri arasında sırasıyla Güneş, Özgür Gündem, Hürriyet ve Aydınlık gazetelerinde çalıştı. 1993 yılında aktif gazeteciliği bırakarak bir reklam ajansında metin yazarlığı yaptı; 2001 yılından beri Beşiktaş Kültür Merkezi’nde çalışıyor. Bu arada çeşitli gazete ve dergilere yazılar yazıyor, Kürtçe’den Türkçe’ye çeviriler yapıyor.
Knut Hamsun'u hiçbiri tanımıyor; ama onların macerasına yıllar önce Hamsun teşhisi koymuştu "Açlık" romanında. Demişti ki, "İnsan aç kalmaya görsün, inançlarını bile yer."
Bir tanedisi "Türk ismi çıkarılırsa dağa çıkarım," dedi. Peki kendisini Kürt yerine koysa. O zaman bu şu anlama gelir: O zaman kürtlerin dağa çıkması mübahtır. Ortada türklüğe dokunan, türklüğü mahveden bir şey yok. Ortada incitilmiş bir halkın duygusu var.
Toprak bir yerde sabittir, bir yerden bir yere taşınmaz. Ama kimlik öyle değil , nereye gidersen götürebilirsin... Toprak insanın üzerinde taşıyabileceği bir şey değil, olsa olsa insanın üzerini örter zaten o andan itibaren insan değilsin artım, ruhsun. Ruhların da kimliği yoktur.
Toplumsal hafıza kolay kolay unutmaz. Toplumlarım hafızası, insanların hafızasından daha güçlüdür çünkü. Bağışlamaz bir bellektir o, en olmayanı bulup çıkarmada üstüne yoktur, en olmadık zamanlarda unutulanları bile yeniden hatırlatır sana... Beklersin bir zaman; çok önceleri olup bitmiş bir hadiseye, artık bitmiş gözüyle bakmaya başladığın bir an, bir de bakarsın ki bir türkü olmuş çıkmış karşına, bir mesel olmuş fısıldanmış kulağına, bir anlatı olmuş gelmiş meclisine, bir hikaye olmuş, oturmuş diline...
Oysa asıl bilinçlenmeleri gereken bir büyük kesim vardı ve onlar da ne yazık ki okuma yazma bilmeyenlerdi. Oy deposuydu onlar, siyasi iktidarlara güç kuvvet veren asıl onlardı. Ve ne yazık ki onlar bu güçlerinin farkında değillerdi, öğretmenler gelip onları da bilinçlendirecekti.
Çalışmalarımız sırasında bin bir hakaret, bin bir küfür işittik.
Kendi namına hepsi kabulümdür. Bu süreç nedeniyle, uzun bir süreden beri tek bir genç insanımızın kanı dökülmüyorsa, varsın bize hakaret etsinler.
Ucunda ölüm yok ya!
Evet, hiçbirşeyin ucunda ölüm olmasın artık.
463 syf.
İncelememiz, Esra Kurt kardeşimizin yaptığı ( #30997659 ) Mehmet Uzun etkinliği vesilesiyle yazılacaktır. Kendisine bu vesileyle teşekkür ediyorum. Böyle güzel bir etkinliği yapan yoğun duygulara sahip kendisi incelememizi okumasın. (Bu şaka tabi) :)

Bazı kitaplarda olduğu gibi biz de yazımızda bir teşekkür yazısı yazmayı kendilerine karşı minnet duyduğumuz saygıdeğer insanlara bir borç biliriz. Bu yüzden, bana kitabı hediye eden çok kıymetli https://1000kitap.com/caykitap ablama teşekkür eder, hürmetlerimi bildiririm. Kendisi bana doğum günü hediyesi olarak -aslında başka bir zaman gönderecekken bu âna denk geldi- kitabı hediye etti. Bu yüzden unutulmayan simalardan olacak zihnimde ve gönlümde.

İncelemeyi yazdıran aslında bizim düşüncelerimiz değildir. Yazarın kendisi ve kalitesidir. Bir inceleme yazarken veya inceleme yazarken biz, güzelleştirmeyi kendimizden çok yazara mâl etmeliyiz. Buna sebep olarak şöyle denilebilir: Kitap nitelikliyse biz okuyucular o kitabın hakkında inceleme yaza yaza-öve öve bitirmeme coşkunluğu taşar içimizde. Bunun tersi bir durum ise bilgilendirmek amaçlı kısa yazılar olur. Nasıl ki hoşlanmadığımız veya tadını beğenmediğimiz yemeği yerken kısa kesip kalkarız ya... işte öyle bir şey bu duyguyu tam ifade eder.

Bu bağlamda yazarımızı tanıtan naçizane birkaç kelam etmek -zihnimizle kalemimiz arasında mekik dokumak- okuduğumuz eserin hakkı olacaktır. Biraz bahsedelim o halde... Mehmed Uzun Siverek doğumlu bir yazardır. Burayı biraz daha açacağım. Çünkü Siverek günümüzde Urfa vilayetine bağlı bir meskendir. Eski zamanlarda Diyarbakır'ın vilayetiyken sınır değiştirmiştir. Bu yüzden Mehmed Uzun da Diyarbakırlı olmuş oluyor. Zaten anlaşılacağı üzere de mezarı Diyarbakır Mardinkapı Mezarlığı'nda.
Mehmed Uzun gibi değerimiz olan bir yazarı mezarında ziyaret etmek bizlere düşen kültürel bir haktır...
<a href="http://hizliresim.com/VD3bZR"><img src="http://i.hizliresim.com/..."></a>

http://i.hizliresim.com/nlJBva.jpg

http://i.hizliresim.com/vPJq0D.jpg

http://i.hizliresim.com/1EGX9b.jpg

http://i.hizliresim.com/LDOLJz.jpg

http://i.hizliresim.com/r1J7qz.jpg

http://i.hizliresim.com/7Dy4Or.jpg

http://i.hizliresim.com/PDOgRb.jpg

Yazarımız Kürt Edebiyatı'nı ihya etmiştir. Yaşamı boyunca Kürt Edebiyatı sahasında çalışmalarıyla katkısını sunmuştur. Ve bu edebiyatla ön çıkmıştır. Her ne kadar bu edebiyatla da öne çıkmışsa da Türk Edebiyatı ve İsveç Edebiyatı'na hakim bir edebiyatıçıdır. Zaten malumunuz üzerine özellikle de edebiyatçıların eserlerini okumanın tadı bambaşka oluyor. Hele ki yazar, üç edebî ekole hakimse... gerisini siz düşünün. Yıllarca İsveç Yazarlar Birliği Başkanlığı'nı yaptı. Eserleri çeşitli ödüllere gark oldu. Yirmiden fazla eseri Kürtçe telif etmiştir. Ve bu eserleri Kürtçeden, yirmiden fazla dile çevrilmiştir. Böyle bir adamdan bahsediyoruz. Ama malesef ülkemizde çeşitli sorunlardan dolayı sürekli koca yürekli ve aklı kütüphanelerle dolu zihinleri sürgünlere yolladık. Bunların arasında Mehmed Uzun da vardı. Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık ve Nar Çiçekleri adlı eserleriyle yargılandı ve aklandı. 1977 yılından 2007 yılına kadar ülkesine irca edemedi. 2007 yılında ise Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yatırıldı. 30 yıl sürgün hayatı yaşayan Uzun, onu bu hayatın renkli ışıkları herkese yansıdığı gibi yansımadı. Nasıl ki hepimiz aynı gökyüzünün altında farklı hayaller ve hayatlarla yaşıyorsak buna mukabil herkes gibi aynı hayatı yaşayamadı Uzun. Bu sürgün midesine düşen pimi çekilmiş ve infilaka hazır bir bomba gibi kendisini perişan bir hale getirdi. 11 Ekim 2007'e kadar tedavisi yaşamasına yetmedi...

I Diclenin Yakarışı II Diclenin Sürgünleri... Bu iki kitaba birden Diclenin Sesi olarak isimlendirilmiştir. Başta tek baskı olarak Gendaş Yayınları'ndan basılmıştı. Fakat daha sonra usta kalem bunların ayrı ayrı okunabileceğine karar verip yukarıda da zikrettiğimiz gibi iki kitap haline getirmiştir. Anlatımında her şeyi açıkladığı için biri diğerini aratmıyor. Gerçi ben ilk kitabını Kürtçe olarak yaklaşık bir on sene önce okumuştum. Sonra bu kitabı okurken tereddütlüydüm: "Acaba ilk kitabı pek hatırlayamadığım için kitabı baştan mı okusam" diye. Fakat öyle olmadı. Çeviren Muhsin Kızılkaya'nın da belirttiği gibi kitabın önsözünde: " 'Yakarış'tan 'Sürgünler'e zorunlu bir açıklama." Bu başlık altında kitaba zorunlu bir önsöz yazmıştır kendisi. Bu yazıyı okuduğumda hakikaten beni ilk kitaba götürdü. Unutma duygumun yerini ilk kitabın olayları doldurdu ve ben hatırladım. Eğer siz hiç okumamışsanız ilk kitabı; benim kanaatimce ilk kitabı okuyun. Çünkü bu set halinde basıldığı için her ne kadar da bağımsız okunuyorsa ben bağlam açısından ilk kitabı okuyarak olayların ve gerekli şeylerin bağlanabileceğini tavsiye ederim. Eğer benim durumumdaysanız önsöz yeter size.
Ama mutlaka kitabın önsözünü de okuyun.

Bu kitabın bir başka farklı özelliği ise yazar ve çevirmenin eşzamanlı/eşgüdümlü yek organize olup çevirmeleridir. Başka bir deyişle; yazarın kitabını çeviren Muhsin Kızılkaya diğer kitaplarını çevirdiği zamanlardan bahsederken araya altı ay bir sene girdiğini ifade etmiştir. Yalnız bu Diclenin Sesi kitabında ise hemen hemen bir sayfa dahi göndermişse onu hemen çevirmiştir. Araya zaman koymadan. Bu açıdan hem yazara hem de kendisine minnettar olduğumu belirtmek isterim.

Diclenin Sürgünleri... Mezopotamya halkının göz bebeklerinden biri; Dicle... diğer gözbebeği ise Fırat... Bu halkın evladı. Acılarını, umutlarını, sevdalarını, köylerini-kasabalarını, şehirlerini-meskenlerini, tarihi dokularını; taşını-toprağını, evini-barkını; tendur(tandır) ekmeğinin kokusunu, camiisini; ezanını-selasını, umudunu özlemini, çem'ini(nehir) yeşillik dolu bağ bahçelerini, ellerine aldığı sigara yaprağını, sardığı tütünü, çektiği dumanını, nane sele(sac ekmeği)'sini; alıp suya batırıp yediği ekmeğini, kitaplarını, kütüphanelerini, bin bir medeniyetin izlerini taşıdığı yaşam motiflerini ve binbir medeniyetin fani hayata bıraktığı kültürel miras... Cizre... Medreseya Sor(Kırmızı Medrese)... Kur'an'ı Kerim... İncil... Tevrat... Alimler... Esnaflar... Bezirganlar... Farklı etnik kökenli aşiretler ve toplumlar...
Ve bu hamurları birarada yoğuran hamur ustası Mehmed Uzun... Yaşamına ne kadar da benziyor... Sürgün... Sürgün... Sürgün... sür...

Bir başka tad bırakır insanda, geçmiş dönemlerdeki kavimleri-milletleri ve aşiretleri okumak. Kendi yaşamı dizelerde tüyler ürperten göz merceğine değen yazılar... bir yazar ki eserlerinden bağımsız olsun; inanılır gibi değil. Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık , Yitik Bir Aşkın Gölgesinde , Dicle'nin Yakarışı ... Bu adı geçen kitapları okudum. Bunlar arasında birini birine kıyas edemedim. Bu son okuduğum Diclenin Sürgünleri kitabı dahil. Bir insan ancak bu kadar ustaca yazabilir. Metreyle ölçebilseydik; kalemi ayarından milim şaşmazdı. Biri diğerini gölgede bırakamıyor. O kadar yoğun duygular ve ustaca yazılmış ki... Bunların hepsinde sürgün... Sürgün onun hayatı... Sürgün onun yazarlığı... Sürgün onun geçmişi... Sürgün onun geleceği... Sürgün onun göğsü... Sürgün onun kalbi... dili... aklı... Ve sürgün onun her şeyi.

Diclenin Sürgünleri... Bu topraklarda yaşayan halkın kaderi... Sadece bu mu... sanmam. Acı, yitmek, gözyaşı, sevdalar... sevdalar... sevdalar(takılı kalır boğazda)... Top mermileri, yiten umutlar, günün ışığının merhameti ve yakıcılığı... çözülmemiş davalar... bağımsızlık, diğer bir deyişle özgürlük... Bu son söylenen ne tatlı şeydir: Özgürlük. Sürgün halkların kaderi hiç değişmedi, Mir(belli bir bölgenin sorumlusu, beyi)'ler zamanında. Hep bir özgürlük mücadelesi vardı yüreklerinde. Ve bir de yitmek bilmeyen sevdaları. Acıları sevdaları kadar kazınmamıştı yüreklerine. Ölümü bile göze almışlardı sevdalarıyla birlikte. Çözülen birliklerde dahi yitmemişti sevdaları. Ama ihanetler... işte burada sevdalar, özgürlükler, yiğitlikler her ne varsa yiter gider.

Aklım bir an Diclenin Yakarışına gitti. Haware... Bir de Bıro'ya... Bıro kör... öksüz... yetim ve yalnız... Ape Xalef alıp onu sahiplenmiştir. Sonra Medreseya Sor'a(Kırmızı Medrese, Cizre) gidip çeşitli kutsal kitapları ve farklı kültürlerin kitaplarını okuyarak eğitim almıştır. Bu eğitimi o dönem Cizre eyaletinin miri olan Mir Bedirxan'ın sağ kolu olan Mam Sefo'nun çocuklarıyla beraber görüp Cizre'de yetişmiştir. Daha sonra Ape Yakup'un salıyla Cizre'den yola çıkarak Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelere doğru çeşitli kültür ve deneyimler yaşamak için yola çıkmıştır. İlk Kitabında IV tane Şevbuhêrk yani yazarın ve çevirmenin deyimiyle: Geleneksel Kürt kültüründe, dengbêjlerin türkü, destan söyledikleri, hikaye, masal anlattıkları, akşam namazından sonra kurulan ve gece yarılarına kadar süren geleneksel gece meclise ne denir. Kelimenin tam karşılığı "birlikte geçirilen gece"dir. Bu gece meclislerinde dengbêjler anlatır, divanhane de bulunanlarda dinler, kimi zaman dinleyiciler de çeşitli hareketlerle dengbej'in anlatısına katılır. Dinleyiciler ne kadar dikkatli ise dengbêj de o kadar coşar. İİ. kitabı Diclenin Sürgünleri'nde ise III tane Şevbuhêrk anlatır. İşte bu yolculuktan sonra Cizre eyaletine dönen Bıro bazı kıyıcı ve yıkıcı faaliyetlerin olduğunu görür. Artık kimse yurtta yabancıların kalmasına dahi müsamaha göstermez. Bunlar Süryani, Keldani ve diğerleri... Bir duyumla Hakkari'ye doğru yola çıkan Bıro, orada birçok insan cesediyle karşı karşıya kalır. Bunların arasında duyum aldığı bağlamında Ape Yakup ve ailesini aramaya koyulur. Çünkü bu duyum onlarla ilgiliydi. Ve kızı Ester(daha sonra isim bozmayı seven Bıro adını Ster olarak zikreder.)'i yaralı halde görür ve yüzünü gözünü silerek Cizre'ye doğru yola koyulur. Buraya kadar Ester'in bulunuşuyla ilgili ders ve çıkarımlarım: Eski zamanlarda insanlarımız hatır/gönül işlerine çok değer verirdi. Hani deriz ya dostun hatrına çiğ tavuk yenir. Bu bizim zamanımızda eski zamanlarda yaşayan insanların yaşayışlarının basite indirgenmiş söz şeklidir. Yani kendisine minnette duyduğu ve salıyla yolculuk eden Bıro bunca minneti gözönünde bulundurarak Hakkariye gitmiştir. Bu yolculuk da çok tehlikelidir. Çünkü az evvel de ifade ettiğimiz gibi kendi dışındaki bazı halklara yaptırım uygulaması vardı. Bu yüzden Ester'i götüren Bıro, gitmesi gibi dönmesi de tehlikeydi.

Ester'i binbir zorlukla götürdü, Bıro. Sonra Mir Osmanlı Devleti'ne isyan etti. Bu şekilde sürgün anıları başladı... Ester'in Tevrat'taki Raşel'e benzetme... Bıro'nun kendine yâr olarak Ester'i diğer kadınlardan seçme olayının: Truva Kralı Priyamos ile karısı Hakabe'nin oğlu Paris, Hera Atena ve Afrodit... Bu üç kadından birini seçecekti Paris. Paris Afrodit'i seçti. Bu olayı Bıro'nun Ester'i seçimine benzetme... Ahmede Xane'nin o muhteşem eseri Mem u Zîn. Bu eserdeki Mem yani Memê Alan Cizîra Botan (Cizre'nin Botan'ı) Mir'inin kızı Zîn'i rüyada görüp aşık olmuştur. Bekoyê Ewan (Kült kültüründe daha sonra bu isim fitne çıkaran fitnebazlara denilen bir lakap haline gelmiştir.) da bu esamisi okunan Mir'in has adamıdır. Bu adam yüzünden Memê zindanda yatar. Konuya dönecek olursak Bıro Ester'i getirdi ya Cizre'ye haliyle duyulunca Mir tarafından hapse atılır. Ve bu hapisten sonra da Mir'in çocukları Bıro'yu kurtarmak için zindanda kalmasını söyler. İşte bu zindanla Memê'nin kaldığı zindan aynıydı. Bu şekilde yaşamları buluştuğu fakat Bıro kendi kaderinin Memê gibi olmasını istemiyordu. Ester'e kavuşmak istiyordu.

Beni etkileyen olaylardan biri de zindanda kalmasını isteyen Mir'in çocukları gelirken beraberinde kelebek gelmiştir. Bu beni çocukluk anılarıma götürdü. Çocukluk dönemimde annem bir kelebek gördüğü vakit müjdenin geldiğini ifade ederdi. Ve bir hafta sonra babam yurtdışından yani iş seyahatinden dönerdi. Kitapta bolca tasvir boşuna değilmiş demek. Bu yüzden tasvirlerin içi boş değildir. Ben bu kelebeğin olayını yakalayabildim başka bildiklerim ve bir o kadar da bilmediklerim anlamlı tasvirler bulunuyor bu kitapta. Değişik atasözleri... Kürt halkının neden birbirinden hayır görmediği... Daha birçok şey.

Bu kitabı mutlaka okuyun. Anlamadığınız bir yer varsa bana sorun. Sözü daha fazla uzatmadan kitapta geçen Mehmed Uzun'un tüyler ürperten... ağlatan... tüm acılarını ortak odağı haline getiren şiiriyle sonlandırıyorum:

Sayfa: 430-431-432

" Dicleyim ben

Diclenin sesi
Çok uzaklarda, sürgün ülkesinde bir inilti
Bir inilti, yabancı bir güneş altında
Şavkın altında yabancı yıldızların, yabancı bir ayın.
Seni düşünüyor.
Sen, çoktandır unuttuğum bir çobanın kavalı
Bir atın koşusu, uzaklarda kalmış bir Moğrip rüzgar misali,
Dallarını, yapraklarını, tanelerini unuttuğum bir dut ağacı,
Kokularına doyamadığım bir reyhan dalı, zambak çiçeği
Artık haber alamadığım bir turna sürüsü
Sen unutulmuş kaderim
Sen yitirilmiş aklım, hafızam
Seni düşünüyorum kayboluş ülkesinde
Seni düşünüp 'hawar' diye bağırıyorum
Hawar, ben, sen, bizler ne çok yorgun
Savaşlardan, kavgalardan,matem ve taziyelerden,
Yolculuklardan, göçlerden, darbe ve yaralarda.
Boynumuzdaki boyundurluk, el ve ayaklarımızdaki zincir,
Dilimizdeki kilit, ölümü ruhumuzun
Kalu-beladan beri süren esaretten yorgun
Kaybolmuş artık çok uzaklarda
Dicleyim ben 
Diclenin sesi
Seni anlatan ses, yalnız ülke, sessiz toprak.
Ben yorgun, sen yorgun, biz yorgun
Dörtnala kalkan atlar,
Kınından çekilmiş kılıçlar
Patlayan toplar, gelip geçen ordular,
Gökyüzüne ulaşan fermanlar
Etrafı esir alan naralar
Yanan kasır ve kaleler
Kaldırılan talanlar
Şimdi hepsi yorgun yüreğinde incecik bir çığlık
Sen Nuh Nebi toprağı; dayan
Nuh peygamberin sabrıyla 
Şefkatli yaratıcının kandilinin ışığıyla
Nur kara dumanın ardında, aydınlık gecenin karanlığından sonra
Sen insalığın şefkatli kadim toprağı
Neler gördün, neler duydun sen !
Gelip geçn kaç padişah, kaç kral, kaç imparator, kaç komutan, kaç paşa...
Kaç yangın, kaç tufan, kaç yıldırım
Kaç felakete şahitlik yaptın sen
Gelip geçtiler tümü
Bir sen kaldın!
Gideceğim ben, gidecğiz biz.
Kalacaksın sen Ey Adem ile Havva'nın uzak toprağı
Matemin toprağı, timsali sabır ve metanetin
Dicleyim ben 
Diclenin sesi
Ataların sözüyle mırıldanan söz
Melek Tavus'un boynunda bir mercan gibi asılı
Ağzından dökülmüş, Adem ile Havva'nın
Enoş peygamberin kitabında yazılı,
Nuh tufanında güvercinin gagasına tünemiş
İnançlı İbrahim'in ruhunda yankı
Kurban İshak'ın yüreğinde korku,
Cudi'de gemii Urfa'da Halil-i Rahman
Ninovada Yunus Nebi, Harran ovasında Eyüp
Zagroslarda Zerdüşt, Latişte Müshefa Reş
Dicle, Fırat
Ben ataların sözü
Ben sözü cennetin
Cehennemin sözü
Ben bütün kök, soy, damar ve yolarda
Bütün kadim şehirlerin harabelerinde beyit
Süt çocuklarının beşiklerinde ninni
Mir çadırlarında nakış, mezar taşlarında satır
Bütün rüyalarda ses, Bütün arzularda coşku,
Sözüm ben 
Söz, Dicle türküsünün sözü
Diclenin sesi
Onunla birlikte ondan çok uzak ben
Rahmet ülkesinin eşiğinde
Dicle türküsünün son sözü,
Dicleyim ben 
Diclenin sesi... "

Mehmed Uzun
358 syf.
·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/D5hFSk0ntRM

"İnsan, insan sevmedikçe
İster yatakta, ister kolda kelepçe." Büyük Ev Ablukada

"Alnın açık bir şekilde vatani görevini yerine getirmen dileğiyle..." notu düşülmüş bir ilk sayfa. Kitaba gözlerimi ilk olarak böyle açtım.

"Bu şehirde çelikten bir disiplinle eğitim gördü, kendini tanıdı, ruhunu o çelik disiplinin zincirlerine vurdu." 10. sayfa
"Disiplinin olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır." tabelasının neredeyse her yerde karşınıza çıktığı askeriyede, askerlik ile ilgili bütün mekanlarda, savaş alanlarında disiplinin olmasıyla kan ve gözyaşı neden hiçbir zaman bitmezdi peki?

Sol apolet, sağ apolet, sol taraftaki melek, sağ taraftaki melek... Savaş suçları, günahların rütbesi mi yoktu bir tek acaba?

Acının, kanın, gözyaşının çevirmenliği nasıl kelimelere dökülebilirdi? Stranların, mıtırbların, dengbejlerin dilinden düşürmedikleri o şarkıların tınısında geçen kelimeleri gerçekten nasıl anlayabilirdik?

BÜTÜN BUNLAR NEDEN?

Birisi zenginlik içinde büyür, aydınlıkta uyuyordur. Diğeri savaşın ortasında büyür, karanlıkta uyanıktır. Savaşın belirsizliği öyle bir belirsizliktir ki, Heisenberg bile kıskanır bir süre sonra. Einstein, Zweig, Szilard savaştan kaçtığı sırada tam tersine savaşın içine sürüklenen onlarca hayatın içinde buluruz kendimizi.

Baktığımız, kafamızı çevirdiğimiz yıldızlar ne kadar süre daha gökteki değil omuzlardaki rütbelerin yıldızları olursa bir o kadar umutsuzuz, o kadar uzağız Küçük Prens'in hayallerinden. Kendi ülkemizde birbirimize yabancıyız.

Yin ile Yang bile içindeki aydınlık ve karanlığı dostluk ve düzen içinde tutarken nedir bu sürekli karanlıkta kalışımız, karanlığımızla barışamamamız?

Eee peki... Alnım bütün bu anlatılanlardan sonra nasıl aydınlık kalmaya devam edebilir ilk sayfaya o notu düşen arkadaşım? O kadar aşılanan korkudan, dökülen kandan ve susmayan silahtan, namus pompalamalarından sonra?

Sistem, bize kitaptaki gibi bir av-avcı rolü biçmiş. Besin zinciri hayvanlar için var derler ama bu dünyada esas besin zinciri savaşlardır. Bu askerlik ise olacakların sadece bir fragmanı, küçük bir kesiti. Sınırsız itaat, disiplin, sorgusuz sualsiz uygulanan emirler... Kan ve gözyaşı gerçekten de disiplinin olmadığı yerlerde mi vardır?

TOKİ'ler dikilip yerel insanların taziye kültürlerini, türkülerini, ağıtlarını yerle bir eder ve rant mimarilerini översin. Bitmek bilmeyen savaşlardan soyları kırmaya devam edersin.

E iyi de, BÜTÜN BUNLAR NEDEN?

Topraklarında sudan çok kanın aktığı, kanın koyu renginin giderek karanlıklaştırdığı bu ülkeyi terk edenler aydınlık özlemi içinde yanıp tutuşanlardı. Aslında varlıklarından haberimizin bile olmadığı insanlar, amacı olduğunu sandığımız ama aslında çıkmaz yolda debelendiğini gördüğümüz başıboş savaş hikayelerinden ibaret şu kitaptaki karakterlerin hayatı.

Sürekli ölenler yine bizleriz, her gün ölüyoruz, hayatımız, ölümün karanlık-uyanık huzurundan daha beter.

Korkuyu diri tutmak, 1984, Cesur Yeni Dünya, Biz, Hayvan Çiftliği, Fahrenheit 451 gibi kitaplarda sürekli bahsedilen motto değil miydi?

Nereye ve ne zamana kadar devam edecek bu böyle? Ağıtların, stranların, türkülerin, onların dediğini anlamadan, savaşları anlatan, durmadan üretilen sayısız eserlerini susturabilecek miyiz kitabın baş karakterlerinden Baz'ın dediği gibi? Onları anlamaya çalışıyor muyuz? Ya da onlar bizi anlamaya çalışıyorlar mı? Dün öldürdük, bugün öldürüyoruz, yarın bir gün bile olsa birbirimizi, coğrafyamızın kaderini, kanla tıkalı bu hayat menfezlerini anlamak isteyecek miyiz?

"EĞİTİMDE MERHAMET, VATANA İHANET" dedirtirler askerlikte adama. Peki, senden hiçbir farkı olmayan bir dünya kardeşine ihanet, yaradılışa ihanet değil mi?

Muhtemelen askeri bir bilgisayar olan kafedeki bu bilgisayarın klavyelerinden herhangi birine ilk kez bu kelimeler için dokunuluyor, ama kimse sorgulamazsa, kimse neden demezse, herkes başarısızlıklarına, coğrafyaya kader deyip geçerse nasıl çıkacak karanlıklar aydınlığa?

Girmeyiz içtimalara göğe ve yıldızlara beraber bakmak için,
Girmeyiz içtimalara, toplanmayız hep beraber tefekkür etmek, felsefe, edebiyat, sanat, müzik konuşmak için,
Tutmayız nöbetleri, kafamızın içindeki kafesten kaçan olmasın diye,
Yürümeyiz uygun adımda kırlara beraber piknik yapmaya, tabiatın sunduğu gündelik hayatın bütün mucizelerini konuşmaya Cibran'ın yaptığı gibi.

Mottomuzdur öldürmek,
Arzumuzdur kan ve şiddet.
Namus demişler silaha, kadına, milliyetçi kalması gereken bütün askeri düşüncelere,

Dostoyevski, tutku, en istisnai duygudur derken bu istisnanın Ortadoğu'da bitmek bilmeyen kan ve şiddet olacağını hiç ama hiç istemezdi.

"Türk Kürt kardeş falan değil ayan beyan sevgilidir
Ayıran kalleş değil ancak hayatın tam da kendisidir." Hakan Vreskala

Biz onları anlamadan, onlar bizi anlamadan savaşın çıkmaz sokağında, etrafımızdaki sıvası kan, odaları şiddet, kapıları cehalet olan evlere bakıp duracağız. Bu yazılanlardan 100 yıl da geçse asırlar da devrilse yine alışmak, unutmak, sorgulamamak, denileni aynen kabul edip, ağzımızdan çıkanı kulağımızın duymaması hayat amacımız olacak.

BÜTÜN BUNLAR NEDEN?

Nedenini sorma, sana denilenleri harfiyen yap, geç.
İtaat et, rahat et. Ama bil ki; aydınlık da karanlık da itaatle gelmiyor ve gelmeyecek.

Baz ile Kevok, kitabın iki baş karakteri, coğrafyanın eline aldığı devasa bir kader küreği. Kevok, güvercin demek. Güvercinler oluklara konmak için vardır, oluk oluk kan akıtmak için değil. Baz, şahin demek. Şahinler, arabayla drift yapmak için değil, yaşamak için varlar. Özgürlük için, yaşama hakkı için varlar. Sev(-EBİL!)mek, sevilebilmek için varlar...

"Kanın devleti yok, hepsi kafalarda
Tek yürektik hani öğretmenim
Aynı kürekle gömülmeyecek miyim" Büyük Ev Ablukada
334 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Ilk Mehmed Uzun kitabım yani bir tanışma kitabı benim için "Aşk gibi aydınlık ölüm gibi karanlık "
Derin tarihe girmeden yüzeyde dolaşmak istersem kitap için ne diyebilirim diye sordum kendime "öncelikle " merak duygusu hakimiyeti diyebilirim .. daha erken saate başlasaydım şimdi yatmak zorunda kalmazdım acaba ne olacak diye düşünerek uyudum o gece, ertesi sabah uyanır uyanmaz devam ettim deli gibi :)

Böyle bir yüksek merak duygusu oluşuyor okurken o kadar canlı ve "sahici" ki karakterler hep bir sonraki sayfaya gidiyor aklınız "acaba şimdi ne olacak " ?

#SPOİLER

Kevok ve BAZ iki ayrı kahraman

Bir masal kurgusu lezzetinde başlıyor kitap her masalın acı tatlı korkunç sahneleri vardır ,güzel prensesleri ,kötü kralları,alev saçan enjerhaları ,savaşları
Bazen prens- prens olduğunu bilmez ..
Sen burada doğdun bir seyis oģlusun desem inanır çünkü damarindaki "asil kan" dışardan bakınca 'okunmuyor" dur ..

Işte doğduğun yer diye düşündürüyor önce kitap ..toprağa göre değil yetiştiği yere göre şekillenir "hayat" Baz gibi ..

Sonra "Militarizm " diye düşündürüyor kitap ...
Adı olamayan bir ülkede adı olmayan bir ordu da "Ölüm " kelimesi ile eş değer bir hayat .. sorgusuz "emre itaat" insanı insanlıktan çıkarır , üstelik "haklı" buluyor ve bundan "zevk" alıyorsan. .
Baz'ın boş dünyasını dolduran bu aidiyet duygusu onu nasıl bir canavara dönüştürmüş ki eşine uyguladığı "cinnet" de bunun bir yansıması .. ona hiçbir yerde "huzur" hakkı yok ..
Bu kadar yıkım,yangın,ölüm gördükten sonra bir "Aşk" a teslim olmak da
"Hayatın her zaman değişebileceğini " gösteriyor bize ...
Bütün yılların, tüm hayatın,ilkelerin,inançların ve inandıkların bir anda "değişir " ..

Sürgün olmak ,yerinden yurdundan ayrı düşmek ,insani şartlardan mahrum edilmek bu duyguyu en çok Cengiz Dağcı okurları bilecektir. .
Mehmed UZUN 'un kaleminden de ayrı bir sürgün hikayesi akıyor içimize ..
Bir başka kalem yazsa idi acaba ne düşünürdük bu zorbalık karşısında diye düşündüm ..
Hangi tarih ..
Hangi ülke ..
Hangi coğrafya ..
Ütopik bir roman olsaydı hangi tarafta olurduk acaba ?

Hikayeden gelen doğa betimlemeleri keyfini apayrı tutuyorum çünkü dağlarda karda, tipide soğuktan donarken o kadar güzel ki ..
Ve bahar şiir gibi gözümüze serilrken üstüne kan ve silah sesleri döşenmese "Insan burada yaşamalı burada ölmeli" demez mi ?
Zemheri kışı ayrı güzel dereleri pırıl pırıl ayrı. .

Kevok bir güvercin kız ..
onu sevdim mi ? kızdım mı ona bilmiyorum .. doğduğu gün geliyor aklıma bileğindeki ben'i acaba gerçekten var mı ? diye düşünüyorum ..
O da aşkın peşinde savruluyor Jir den ayrıldığı son gece yi düşünüyorum..
Jir öldü mü? diye soruyorum kendime. .

Aslında daha çok şey düşünüyorum ama az yazıyorum. .

Defter diyorum mesela çarşıda yere düştü hala orada mı ? Şiir yazacaktık biz daha ,yarım kaldı diyorum ..

Başından sonu belli olan bir hikaye nasıl bu kadar beni etkiledi diye sorguluyorum

Kitabın başında ..
önce "sonunu" yazan bir adam ..
Iyi bir yazardır, Mehmet Uzun elimi uzatıp "merhaba" diyorum
..zaman zaman kitabın ikinci hikayesinde bir kahve içmisiz gibi hissediyorum ..
Büyük ülkeden daha büyük olan o diğer ülkede ..
Bir kafede ya da otel lobisinde ..
Pencereden bakıyorum ,beyaz bir aşk yağıyor. .
Ben , kar bastırmadan gitmek gerektiğini biliyorum ..

Kahve için teşekkür ederim Mehmed yine görüşeceğiz, çok yakında ..
Arkamı dönüp gidiyorum ..
Kar'a doğru , boş sokakta ...
Dilimde bir şarkı ...

https://youtu.be/qQSJJDX5dnA

Dip Not : yok
Çünkü konu "dipsiz "

Sevgiyle ..
295 syf.
·10/10
Öncelikle kitabı bana hediye eden Hakan Can
a teşekkürlerimi sunuyorum. İçinden bana kitap hediye etmek gelmiş. Nasıl mutlu oldum anlatamıyorum. Öyle her kitabı beğenemiyorum. Hediye kitaplar ömür boyu saklanacak olduğu için çok güzel olsun içime işlesin isterim. Yaşar Kemal'in övdüğü bir kitap göndereceğim deyince çok sevindim. Koskoca Yaşar Kemal onay vermişse kötü olmasının imkanı var mı?

Kitabımız 1922 yılından başlayıp 1976'da roman kahramanımız Memduh Selim beyin ebedi bir sessizliğe gömülmesiyle son buluyor.

Trayyy laaa laayyy trayyylaaalaayyy diye başlıyor romanın asıl yeri. Feriha keman çalıyor. Ayın on dördü gibi güzel bir yüz. Memduh Selim aşık oluyor bu ceylana. Sonrası mı? Sonrası kötü, sonrası acılarla dolu. Aşkı ve halkı arasında ezildi Memduh Selim bey. Keşke kader ağlarını onu mutlu edebilecek şekilde örseydi.

Tarihi roman yazmak ustalık isteyen bir iştir. Geçmiş zamanın yaşantısını, kültürünü, atmosferini iyi bilip okuyucuya yansıtmak gerekir. Bu roman bu duyguları çok güzel yaşatmış. Bazı tarihi denilen romanlarda bu his yaşanmıyor yaşatamıyor. Ama ben bu romanda hiç bilmediğim 1920'li yılları yaşamış gibi oldum.

Kitap Kürtçeden Türkçeye çevrilmiş bir kitap. Çok beğenerek okudum. Tek sorun yaşadığım şey, bazı bölümlerdeki anlamları yazılmamış Kürtçe kelimelerdi. Çeviri kitaplarda böyle şeylere rastlıyoruz zaman zaman.
Gurgin gurgin. .
358 syf.
·8 günde·Puan vermedi
ARKAMDAN AĞIT YAK, GÖZYAŞI DÖK...

Kürt değilim çünkü o coğrafyada doğmadım, annem Kürtçe ninnilerle büyütmedi beni.

Zenci değilim çünkü Afrikalı annem babam yok, tenim beyaz.

Hristiyan değilim çünkü Müslüman bir ailede dünyaya geldim, günah çıkarmak için papaza ihtiyacım yok.

Erkek değilim çünkü iki X kromozoma sahibim, askere gitmem gerekmiyor ve savaşta ölmem ya da öldürmem emredilmeyecek.


Her insan bir kimlikle, bir dinle, bir dille dünyaya gelir ve bunu kendisi seçemez.

Cellat olmasaydı kurbana gerek kalmayacaktı, bir egemen olmasaydı tutsaklar olmayacağı gibi.

Biyolojik olarak hayatla bağını kesen insan:

YA ÖLÜDÜR...
YA CESET...
YA ŞEHİT...
YA LEŞ...


Aynı coğrafyada yaşayan , farklı sesleri, dilleri, tarihleri, kökenleri , kültürleri olan toplulukların , tek güç altında toplanmaları gerektiğine inanıldığında ÖLMEK YA DA ÖLDÜRMEK üzerine bir sistem devreye girer.

Sistemin iki tarafı vardır :
Her iki taraf da var olmak için yok etmek gerektiğine ve adanmak gerektiğine inanır.

Bu sistem
Kanla yaşar, kandan oluşur, kendini kanla kanıtlar.
İnsanların kanı toprağa akar ve toprak kanla beslenir. ( Çünkü tek devlet, tek millet, tek dil gerektiğine inanılır. Devlet de ordu da ölümsüzdür.)

AŞK DA TARİH DE ORADA KAN İÇİNDEDİR, KANLA YIKANIR!

Kim haindir?
Kim kahramandır?
Kim düşmandır?
Kim kutsaldır?
Bu kıyasıya savaşta baş rolde kalaşnikof, mermi, bomba, silah, kan ve ceset vardır.

Kitap bıçak sırtı...
Tarafını seçmeye kalksan, karşı taraf namluyu çevirir üstüne.

Tarafsız olsannnn, bertaraf olursun...

Ne desem olmayacak....
295 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
İncelemeye başlamadan önce “MEHMED UZUN OKUMA ETKİNLİĞİ” #30997659 altında böyle güzel bir kalemi benimle tanıştırdığı ve Kürt Edebiyatının en iyilerinden birini okuma fırsatı sağladığı için sevgili Esra’ya teşekkür ederim.

Bu romanın bana hissettirdikleri anlatamam belki ama içimde canlandırdığı ezgileri sizinle paylaşabilirim. https://www.youtube.com/...gI&start_radio=1
Ve bir de bu romana çok yakıştırdığım bir şiir, bir şarkı sözü...

"Boran bir yaban kuştur.
Gökyüzünün mavisine bata çıka bir maviş kuş.
Konmaz hiçbir yere.
Yuvasından bozkırlara koşar sulardan yuvasına.
Çok zor yakalanır, şahin bile tutamaz onu kanadından. Yabandır. asidir ha, rengi kadar güzeldir.

Güvercin sahipleri sevmez boranı. Girer evcil sürüsüne.
Peşine mutlaka takılan olur.
Bazen sürü bile düşer ardına ya vurulur ya da yaralıyken yakalanır.
Diğer kuşlarla aynı kafese kapatılır.
Hiçbir evcil kuşu yaklaştırmaz kendine.

Hele bir de güvercin besleyenler evcilleştirmek için kanadının tüylerini çekti mi, vay vay yemez artık yemini.
Ya açlıktan ölür ya da kafesin demirine kendini vura vura öldürür.

Sesi çığlıktır artık, turna indirir.
Ya gökyüzüdür ya ölümdür boran.
Boranlar kalktı mapushanelerden.
Şehre sokulmamış evlerden.
Dökerek renklerini şehirlerin ufkuna, gittiler dağların doruklarına."

Göç, sürgün, güz , bir de keman sesi : tray la laaay, traaay,traaay,laaa…

Hayatı her mevsim sonbahar olan bir adam. Memduh Selim Bey. Dilinden korkarak büyüyen çocuklar, ilkokula başladığında yıllardır konuştuğu dilin yasak olduğunu öğrenenler, aydınları öldürülen , sürgün hayatı yaşayan bir halk. Yüzyıllardır var olan ancak yok sayılmış bir halk. Belki kendini bile unutan bir halk, ölümler üzerine , kan üzerine , ağrının alevi üzerine kurulmuş bir aşk, bir ceylan...

Güz mevsiminde dökülen yaprağın üzerinde hayat bulmaya çalışan bir organizmanın açlığında sonuna kadar tüketilmek istenen bir yaprak , aşk.

Bir tarafta inanılmış bir dava , bir tarafta hayatın en canlı davası aşk. Bulması da , kazanılması da zor olan aşk. Kaybedilmesi kalpte oluşan kağıt kesiği. "

Durmadan kanayan bir kağıt kesiği yara kalpte, bir de beyinde açılan bir dava kurşunu. Yara almış bir vücut. İki cephede birden savaşıyor. Umut karın bölgesinde geziniyor. Tek besini kalpte damla damla akan kan. İnce bir umut çok çok ince , bir sızı gibi , bir koku gibi, bir anı gibi karın bölgesinde yayılıyor vücuduna , beynine sızıp hayaline ulaşıyor. Dayanma gücünü böyle sağlıyor Memduh Bey , böyle dayanıyor, böyle güçleniyor.

Sonra beynindeki dava kurşunu yok ediyor Memduh Bey’i , ilk davasını böyle kaybediyor. Tek cephede savaşan bir adam artık o ... Kalpteki ince kesik , karın bölgesindeki umutla yeniden iyileşiyor sanki. Tutunacak , savaşacak tek organı kalp... Ancak kalpteki kağıt kesiğinin onu öldürdüğünü çok sonraları anlıyor , karın bölgesinden yayılmakta olan sızı da umut değil, ecel. Günden güne tükeniyor artık. O kağıt yarası güzel bir türkü gibi ölümüne dek kulaklarında uğulduyor, dili kalbiyle birlikte sonsuza dek bu türküye eşlik edecek,biliyor.

Aşkın ve varoluşun romanı bu. Yok olmaya yüz tutmuş DNA’larda tutunan bir umut ışığının yeni genler yaratmasıyla örülmüş bir gen haritası , ulus. Yok edişlerden kendini var etmiş insanlar, çaresizliği iki omuzunda taşıyan , bir omzunda umut , bir omzunda çaresizlik, dilinde ağıtlardan ve sevinçlerden bozma bir türkü. Gönlünde aşk yarası. İnce sızı…


Nasıl anlatılır , nasıl hissettirilir yaşananlar? Sadece hissettiklerimi aktarmaya çalıştığım bir inceleme oldu bu. Kesinlikle anlatamama kaygısı yine içimde. Ancak kalem kırık, dönmüyor , hislerime tercüman olmuyor, olamıyor. Başka bir ırkın gözünden bakmak, başka geçmişe sahip insanların gözlerinden dünyaya bakmaya çalışmak benimki. Empati , empati , empati! O da ne kadar başarılı olabilirse anlamaya , işte o kadar.

Yıldızlı not : Okumadan önce ön yargıları bir rafa kaldırmayı unutmayın.
Romanın “Çevirenin Notu” adlı bölümünden bir alıntıyla incelememi noktalıyorum.

“Çevirinin bittiği günlerden biriydi. Hepinizin tanıdığı bir gazeteciyle bir ahbabın evinde karşılaştım. daha önce birlikte çalışmıştık. Ne yaptığımı sordu; Kürtçe bir romanın çevirisini yeni bitirdiğimi söyledim. Bön bön yüzüme baktı, hayretler içindeydi; bana “Kürtçe’de bir roman yazacak kadar kelime var mı?” dedi.
Sağlıcakla Kalın.
389 syf.
·9/10
Şunu çok iyi anladım ki, Kürt edebiyatı denince akla ilk gelen şey sürgündür. Ne bedeller ödediklerini okuyunca bu güzel insanların; eserlerinin muhakkak okunması gerektiğinin bilinci, daha bir harlanıyor içimde. Bu tür kitaplara 'kim bilir ne derdi var' diye başlarım. Tasası sonradan gelir.
Bazen 'Laiklik' ilkesinin, "Hukuk" ve "Devlet" otoritelerinin, hayatımızda sadece arkadaşımın bir cümlesinden ibaret olduğunu düşünmekte haksız olmadığımı görüyorum; "Burası Laik bir Hukuk Devleti" demekten ötesi yok. Neyse bu konu çok su götürür. Ama şunu sormak lazım kendimize, laik bir hukuk devleti iddiası, beraberinde fikir ve düşünce, hatta yaşam özgürlüğü sunmuyorsa, halkının acılarına kulak kesilmiyor, üstüne kendileri bu halka bir dert kaynağı oluyorsa; bir düzgüden başka nedir ki... Yararsız, faydasız, etkinsiz bir düşünce biçimidir.

Ben bir fotoğrafçı değilim. Aynı zamanda entelektüel biri de değilim. Fakat fotoğraf veya tablo yorumlamaları, hep dikkatimi cezbetmiştir. Keza anlama dayalı, her fotoğraf karesi beni de düşündürtür. Bazen resmedilen bir acı oluyor. Bazen bu bir sevinç oluyor. Bazen bir hiçliktir. Hiçlikten kopan bir çığlık oluyor bazen...

Şimdide kitabın muhtevasına dair bir şeyler yazmaya çalışacağım. Ama ilk olarak Yaşar Kemal'in bu roman ve Uzun hakkındaki, kitabın arka kapağında yer almış yorumunu buraya yazmakta fayda var; "Uzun'un romanını okuduğumda çok şaşırdım, bir dilin ilk romanı böylesine ustalıkla, böylesine zengin bir dille, üstelik de gelişmiş bir roman dili yaratılarak nasıl yazılmış diye..."

Bir dilin ilk romanı olan bu kitap 16 tane fotoğraf başlığı altında toplanan, 16 bölümden oluşmaktadır. Kitapta fotoğraflar üzerinden ele alınan konu, Bedirhanpaşazadeler'in o çalkantılı dönemlerde başlarından geçen musibetler ve zorluklar. Bedirhan ailesinin tarihi ve geçmiş yılları. Sürgün yılları. Acı yılları. Ölüm yılları.
"Yıllar önce sabah namazında sessizce gidenler,
şimdi akşamüzeri mahşeri bir kalabalıkla geri dönüyorlardı." S.84

Celadet Bedirhan, bu münevverlerin başında gelir. Mir Bedirhan’ın torunu ve Emir Ali Bedirhan’ın oğlu olan Celadet Bedirhan, Kürt isyanları bastırılınca kendini Kürt dilini ve edebiyatını diriltmeye adamış şahsiyetlilerin başında gelir. Siyasal yenilgilere uğrayınca Kürtçenin asimilasyona kurban gitmemesi için, 15 Mayıs 1932’de, ilk dergisi olan Hawar dergisini kurar. "Hawar" dergisi ve dolayısıyla Hawar ekolü, hiç kuşku yok ki Kürtlerin bu minvaldeki en büyük edebi atılımıdır. Sonrasında "Ronahi" adında ikinci bir dergi daha çıkarılıyor. Ve yaşamının son yıllarına doğru, Roja Nû'yu kardeşi Kamuran Bey tarafından çıkarılacak. Dergilerden ilki, ve Kürtlerin ilk edebi atılımı olan "Hawar" dergisini, Mir Celadet Bedirhan şu sözleriyle ifade ediyor;
"Hawar bilginin sesidir, bilgi ise kendini tanımaktır. Kendini tanımak da özgürlüğün, mutluluğun yolunu açar. Kendini tanıyan, kendini tanıtabilir de. Hawarımız her şeyden önce dilimizin varlığını tanıtacaktır..." S.242

Yine bu söz Kürtler'in bin yıllık durumunu çok iyi özetliyor; "avluda yetişen pancar, ev sahibine acı gelir." S. 290


Dönüp bakıyorum da, herkes kendi sahiciliğinden, başkalarının yapaylığından öylesine emin ki. Sanırsın ki, kaderlerimizi kendi elleriyle yazmışlar. Mesela bir birey olarak ben, savaş vb. yıkımlı ve kıyımlı, insanların canlarına halel getiren durumlardan hazetmeyebilirim. Kendi adıma kararları verebilecek olgunluğa sahibim. Benim adıma kararları, benden başka birinin vermesini niye isteyeyim ki? Asla kendi aklımın yeterli olduğunu düşünen biri olmamışımdır. Kişi kendine yettiğini, her şeyi bildiğini düşündüğü an gaflettedir zaten. Ziyandadır. Ama bu benim adıma, hele ki hayatıma, hatta benim beraberimde birçok hayata mal olacak savaşları, bir takım kimselerin yürüttüğü politika ve siyaset uğruna, yaşamımı onlara teslim etmemi gerektirmez. Hayat benim hayatım, ister size mihnet eder -tabi siz de müsade ederseniz-(!) ellerinizin altında çalışırım.
Öldür dersiniz öldürür, ye derseniz yiyip, otur derseniz otururum. Yani sizin ellerinizde, rızalı bir köle olurum. İstersem de, kendi bağ ve bahçemde solucanlarla muhabbet kurarım. Bu benim seçebileceğim bir yaşam tarzı olmak zorunda. Sizin değil.

Son olarak bir alıntıyla, incelemenin sonunu getireyim;
"Roman, dillerin coşkun zenginliği, toplumların tadı ve kokularıydı. Romana ulaşmış, roman ve roman dili yaratmış diller, artık kefeni yırtmış dillerdi." S.296
Bu dizeleri okuduktan hemen sonra, başımı kitaptan usulca kaldırdım. Elimi masanın üzerinde bulunan tabakaya uzattım, içinde altınımsı renk de ve güzel kokular saçan bir Bitlis tütünü sardım. Tamam tamam gerisi bana kalsın, canınızın ne kadar çektiğini bunları yazarken dahi hissedebiliyorum... :)

Esas itibariyle, ünlü Kürt Mir'lerinin, başta Celadet Bedirhan olmak üzere, bir dilin imha-yok edilmesi durumu karşısında, yoksulluk, sürgün ve acılarla dolu, "Bedirxan" ailesinin yaşam öyküsünü merak eden ve öğrenmek isteyenler için güzel bir tarih kitabı niteliğinde.

Etkinliği düzenleyen ve bu kitabı bana hediye eden, Esra Kurt 'ya sonsuz teşekkür ve sevgilerimi gönderiyorum. Sevebileceği, belki de zaten sevdiği bu parçayı da onun için buraya bırakıyorum;
https://youtu.be/97VwhGLw7pQ

İncelemeyi okuyan herkese teşekkür ediyorum. Bu Kürtçe parçayı da sizler için buraya bırakıyorum;
https://youtu.be/yyXmkmbhM9Q
280 syf.
Bu roman, onulmaz, çifte bir aşkın romanıdır. Bir tanesi kadın aşkı, ötekisi bir kavganın aşkı. Memduh Selim İstanbul'da okumuş, İstanbul aydınlarının kültür yaşamına karışmış, bir kültür adamı, bir kitap kurdudur.

Cumhuriyetten sonra Türkiye'den sürgün edilmiş, o zamanlar Fransızlarda olan Antakya'da ve Halep'te , öteki Suriye şehirlerinde yaşamış, bu sıralarda da bir Çerkes kızına âşık olmuş, Nişanlanmış, evleneceklerken Ağrı Dağı başkaldırısı başlamış.isterse Ağrı'daki savaşa gitmeyebilir.

Nişanlısından çok yaşlıdır. Ama aşk büyüktür. Sonunda Memduh Selim Bey savaşı seçer ve Ağrı Dağı'nın yolunu tutar. Savaş, yoksulluklar, açlıklar ve yenilgi...

Bu roman bir trajedidir. Dil yalın , yeni betimlemeleri göze batmadan, insanın gözüne gözüne sokmaz.

Bu romanı bitirdikten sonra etkisinden kurtulamadım.Memduh Selim Bey'e üzüldüm, kızdım, küçümsedim belki... Bence sizde bir şans verin , bir şey kaybetmiş olmazsınız...

Son olarak Yaşar Kemal, yazar hakkında neler söylemiş:

Mehmed Uzun 'u okuduğumda çok şaşırdım, bir dilin ilk romanı böylesine ustalıkla, böylesine zengin bir dille, üstelik de gelişmiş bir roman dili yaratılarak nasıl yazılmış diye. Mehmed'in yeteneğinin, geniş kültürünün elbette bunda büyüktür.
358 syf.
-ASHES TO ASHES, DUST TO DUST.
-Topraktan geldik toprağa döneceğiz.
-Em ji axê hatin em ê vegerin axê.

Bu kitap...

Şiirsel bir dil. 360 sayfalık şiir, yürekten akan cümleler. Kuşlara yüklenen silüetler. Bine yakın mısra. Okudukça tortulaşan kabaran yürek. Aydınlığın koklanarak hissedildiği bir şiir. Elle tutulamazlık. Karanlığın ve aydınlığın bir kimliği var. Nehirler var hayatları bölen. Nehirlerden kanlar akıyor. Gece güne değil yüreklere de iniyor. Yaşamayı bilen insanların stranlarına ölüm dizeleri akıyor. Dengbejlerin stranları da ölüme sabitleniyor. Bir hınç büyüyor büyüyenin yüreğinde. İlk andı intikam oluyor. Hayatta bildiği ne varsa ona yoruyor. Sonra, sonrası olmuyor. Akan gözyaşının bir gram hükmü yok akan kanın yanında. Kan oluk oluk akıyor nehirler boyu. Siyasi çıkarlar, rantlar, ideolojiler, geçmişin geçmeyişi bunlar hep kanın davetiyesi, ölümün davetiyesi. Ölüm ülkenin içine bir sınır çizmiş altta kalanın canı çıkıyor. Teklifsiz geliyor ölüm, zulümün ardından geliyor. Kapını da çalmıyor. Salt geliyor, yalnızca geliyor. Ölen de ölüyor öldüren de. Ölüm asla gecikmiyor. Bir yazgı paradoksundan ibaret ölüm. Dönüp dolaşıp yazgına teslim olmak. Ancak kendi tercihinle değil. Yabancı iki dudağın arasından bir kadere ulaşmak. İki parmağın, iki gözün arasından sızıp geliyor. Ölüm suçsuz, onu Tanrı'dan önce yürürlüğe koyan, Azraili beklemeyen insanoğlu suçlu.

Mehmet Uzun'u nasıl bilirdiniz?

Bilmez idim. Cidden bilmezdim. PKK'nın 250 kişilik ölüm listesinin 1 numarası olduğunu duymuştum vakti zamanında. Emre Kongar'lar falan da vardı listede. Tabii bu listenin bir kurmaca olduğu Gülen cemaatinin oyunlarından biri olduğu falan da söylendi. Ancak listede yer alan birkaç Kürt entellektüel öldürülünce durumun vehameti anlaşıldı. Mehmed Uzun sonradan yalanlasa da ''ülkeyi PKK yüzünden terk ettim'' demişti. Fransız bir gazete olan Le Figaro'ya ''Kürt entellektüeller PKK'nın hedefi'' diye açıklama yapmıştır. Neyse bu konunun üzerinde daha fazla durmak istemiyorum. Mehmed Uzun çok dilli bir yazar. İsveççe, Türkçe, Kürtçe gibi dilleri ana dili gibi konuşuyor ve biliyor. İsveç'in önemli karakterlerinden biri. Belki de Knut Hamsun'dan sonra adam akıllı eserler ortaya koyan tek yazardır İsveç adına. Kürtler'e uygulanan baskıya direnmiş, Kürtçe'yi, Kürtler'i korkusuzca savunmuş, bir nevi Kürtlerin kahramanı konumuna gelmiş bir yazar. Defalarca yargılanmış, Kenan Evren zamanı Türk vatandaşlığından bile çıkarılmış. Yılmamış Uzun, savunduğu davadan asla vazgeçmemiş. Benim tanıdığım en iyi hak arayışıdır Uzun'un yaptığı. Hakkını yazarak aramak. Korkmadan, yılmadan aramak. Ölümle ölümü kırdırarak bir eşitlik sağlanmaz. Bunun arkasında durup destek vererek de iyi bir Kürt milliyetçisi olunmuyor. Ölüm ölümdür. Aynı coğrafyanın, aynı gökyüzünün altında farklı bir kadere sahip olmamız beklenemez. Ne demiş Martin Luther King: ''Birlikte kardeş gibi yaşamayı öğrenmeliyiz, yoksa birlikte aptal gibi öleceğiz.'' Bize bizden başka biz yok!

Baz karakteri gerçekten Binbaşı Ahmet Cem Ersever mi?

Ahmet Cem Ersever.
ACE lakaplı Erzurum doğumlu binbaşı. Yakında okumayı düşündüğüm Soner Yalçın'ın Binbaşı Ersever'in İtirafları kitabıyla hakkında daha fazla bilgi sahibi olacağım kişi. Ekşi Sözlük'te anlatılan kişinin Ersever olduğu söylenmiş. Bunu kitabı okurken okuduğum için etkisinde kaldım. Açıkçası akıbetleri benzemiyor değil. Bilen varsa lütfen aydınlatsın.

Kendini Uzun vakfı diye tanımlayan
Songül SARITAŞ'nın hediyesi ile okudum kitabı. Kendisine hem etkinliği hem de kitap için bir kez daha teşekkür ederim. Farklı bir deneyim oldu benim için. Hüseyin Nihal Atsız'ın hemen arkasından Mehmed Uzun. Hayat bilhassa konumuz olan kitaplar böyle farklı bakış açılarıyla daha güzel. Ruha dokundu bu roman. Roman dedim ama şiirsel roman desek daha yeridir.

İncelemeye Mehmed Uzun'un şu harikulade sözleriyle son vereyim:
''Yasak bir alfabeyle yazıyorum şiirlerimi.
Anarşist çiçekler kokluyorum.
Devlet sınırlarını ihlal eden kuşlara yardım ve yataklık yapıyorum.
Umudun propagandacısıyım.
Bütün sözcükleri örgütlüyorum.
Artık halkların değil, aşkın şarabın ve sevginin ayaklanması var.
İlk eylemde sınır dışı oluyorum.
Bana gözlerini yurt eyle.
Mültecin olayım.
Kendi adına bir kimlik çıkart.
Ben biraz da sen olayım…''

Üç Renk Yasak / Mehmed Uzun

https://www.youtube.com/watch?v=68ZeEuU29f4
280 syf.
·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
Artık okuduğum muhteşem kitapların etkisinden kolay kolay kurtulamıyorum kurtulmak da istemiyorum. Araştırıyorum ne de güzel şeyler buluyorum. Bir Mehmed Uzun filmi yapmışlar hem de Kürtçe. Muhakkak izlenmeli , yayalım yayalım izleyelim :)
https://youtu.be/7LQmm5QHnTw

Hiç görmesem de sıcaklığını hissettirerek Hakkari'lerden hem sevgiler hem de bu şahane kitabı gönderen Esra Kurt 'cım; içimi parçaladın ama nasıl mutlu ettin beni, tüm bunlar için çok çok teşekkür ederim sana, iyi ki varsın, bu sitenin bana kazandırdığı çok önemli, değerli insanlardan birisin:)

'Yitik Bir Aşkın Gölgesinde " kitabının hediye olmasının yanı sıra başlangıcı benim canım Yaşar Kemal ile olunca biliyorsun ki bu kitap çarpacak seni. Kendisine 'Homerosoğlu' denilirken Mehmed Uzun için Kürtlerin Homeros'u demesi elbette beklentiyi yükseltiyor. O kadar zengin ki zihni. Hele kendimi şanslı saydığım şeylerden biri yine bu site sayesinde okuduğum Ehmedê Xani'den de söz edilmesi,ayrıca yine sürgün yemiş Kavafis, yani yabancılık çekmedim isimlere. Bir de keşke Mehmed Uzun inat etmeseymiş de kitaplarını kendi çevirseymiş. Belli ki kendi dilinde edebiyatını konuşturmuş ama her çeviri aynı tadı vermiyor. Bazen derim Balzac okurken aldığım lezzeti kim bilir Fransızca okusam nasıl divane olurdum bu da öyle hissettirdi.

Alıntılarda yalnız aşk davası paylaşmış olabilirim ama içimdeki büyük siniri satırlara yazmak çok zor.
'Coğrafya kaderdir' cümlesi ülkede dört bir yandan kendini en büyük dehşeti ile gösteriyor ve dayanılmaz bir hal alıyor bende. Yalnız bu kadar üzüleceğimi düşünmemiştim.
En acı cümlelerinden biri de;
' Dünyada hiçbir fikir eseri yoktur ki zulme karşı başkaldırmamış olsun.'

Bir de ;
"Kuşkusuz durumumuzu biliyorsunuz. Ancak bizi anladığınıza inanmıyorum. Bizi nasıl anlayabilirsiniz? Siz de biliyorsunuz ki; bilmek ayrı şey anlamak ayrı şeydir. Anlamak, bilmekten daha yakıcıdır. Çok yakıcı. Ve bazı şeyler vardır ki, yaşanmadan anlaşılmaz..."

Şimdi bu cümle sonrası gerçekten amaan artık öyle dertler yok, benim çok Kürt arkadaşım var hiç öyle bir ayrımcılık yok , onlar şikayet etmiyor, biz biliyoruz anloyoruz da... gibi sığ cümleler kurmadan önce bir kez daha okumak ve düşünmek gerek.

Kitapta eğer'lerle süregiden büyük keşke'ler grubu var. Ve bunlardan yalnız biri gerçekleşmiş olsa talih çok başka yönlere taşıyacak insanları hem de sadece bir kişinin değil bir çok kişinin hayatını değiştirecek. Hep böyle değil midir, insanın verdiği ufak bir karar tüm dünyasının değişmesine neden olur ve artık geri dönüşü yoktur. Bir de bu kitap bunların yanında bana binlerce şey düşündürdü. Mesela Osmanlı Devleti yıkıldığında aydınlar tarafından ülkenin kurtarma çabası esnasında başka biri önder olsaydı, mesela bir Kürt ya da Çerkez.. O da Kürdiye kursaydı, ülkedeki herkesin Kürt kabul edilmesini isteseydi, isyan edenler ülkeden sürülseydi. Bir dolu kavga da Türklerin kendilerini kabullendirme çabası olsaydı, çok şey farketmez miydi...

Üzüyor be. Bazen bu topraklarda artık yaşayamayacağım anlar hissediyorum , dayanamıyorum diyorum, gidicem diyorum . Ama biliyorum ki ne zaman gitsem geri dönebilirim. Peki ya dönememek, o bayılarak konuştuğum dilimi vır vır uzun uzun istediğim her yerde konuşamamak, memleketin neresine gidersen git bir manyaklığa rastlama beklentisi hissetmeden yürümek, ya ince belli çay bardağının önemini anlayamayan insanlarla bir arada uzun yıllar geçirmek... benim için sürer de gider. Bunun insan içinde yarattığı yaşarken yaşayamama durumu. Off off . Gece gece yine çok dertlendim.
Finalde bu adam kimdir derdi nedir diye bakmak isteyenlere küçük bir röportajım var, ölmeden önce ahh keşke ...

https://www.ilkehaber.com/...-yazariyim-23915.htm

Yazarın biyografisi

Adı:
Muhsin Kızılkaya
Unvan:
Kürt Asıllı Türk Yazar, Gazeteci, Çevirmen
Doğum:
Çukurca, Hakkari, 1963
Nüfus kütüğü kayıtlarına göre 1966 yılında Hakkari’nin Çukurca ilçesinin Güzereş köyünde doğdu. İlk, orta ve liseyi Hakkari’de okudu. İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden 1987 yılında mezun oldu. Aynı yıl Güneş Gazetesi’nde çalışmaya başladı. 1987-93 tarihleri arasında sırasıyla Güneş, Özgür Gündem, Hürriyet ve Aydınlık gazetelerinde çalıştı. 1993 yılında aktif gazeteciliği bırakarak bir reklam ajansında metin yazarlığı yaptı; 2001 yılından beri Beşiktaş Kültür Merkezi’nde çalışıyor. Bu arada çeşitli gazete ve dergilere yazılar yazıyor, Kürtçe’den Türkçe’ye çeviriler yapıyor.

Yazar istatistikleri

  • 25 okur beğendi.
  • 8.631 okur okudu.
  • 174 okur okuyor.
  • 2.993 okur okuyacak.
  • 85 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları