Murathan Mungan

Murathan Mungan

YazarDerleyen
8.2/10
4.256 Kişi
·
15.870
Okunma
·
3.150
Beğeni
·
77417
Gösterim
Adı:
Murathan Mungan
Unvan:
Türk Yazar, Oyun Yazarı ve Şair
Doğum:
İstanbul, 21 Nisan 1955
Murathan Mungan, 21 Nisan 1955’te İstanbul’da doğdu.

Çocukluğu ve ilk gençlik yılları, memleketi olan Mardin’de geçti. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü bitirdi. Aynı bölümde “master”ını tamamladı.

Ankara’da Devlet Tiyatroları’nda ve Istanbul’da Şehir Tiyatroları’nda “Dramaturg” olarak çalıştı. 1987’de günlük gazete olarak yayımlanan Söz gazetesinde,“Kültür-Sanat Sayfası” editörlüğü yaptı.

1988’ten beri serbest yazar olarak çalışmakta ve halen Istanbul’da yaşamaktadır.

1991’de Remzi Kitabevi’ne “Çilek” amblemli kırk kitaplık özel bir koleksiyon dizisi hazırlayarak bu diziyi yönetti.

Mungan, çeşitli dergi ve gazetelerde şiirler, öyküler, metinler, deneme, eleştiri ve incelemeler yayımlayarak adını duyurdu.

İlk kitabı 1980’de yayımlandı. Aynı zamanda ilk oyunuydu bu:Mahmud ile Yezida.

Şehir Tiyatroları’nda çalışırken, “Gençlik Günleri” adını verdiği daha sonra her yıl tekrarlanacak olan kapsamlı bir şenliğin yöneticiliğini yaptı; programlar sundu, yönetti.

Murathan Mungan’ın sahnelenen ilk oyunu, Orhan Veli’nin şiirlerinden kurgulayarak oyunlaştırdığı Bir Garip Orhan Veli’dir. İlk kez 1981’de sahnelenen bu oyun, yirmi küsur yıl boyunca sahnelendi ve 1993’te kitap olarak basıldı.

Yazarın Mezopotamya Üçlemesi adını verdiği ve üç oyundan oluşan üçlemesinin ilk oyunu Mahmud ile Yezida yurtiçinde ve yurtdışında birçok topluluk tarafından sahnelendikten sonra, profesyonel olarak ilk kez 1993’te Ankara Devlet Tiyatroları tarafından oynandı. Üçlemenin ikinci halkası olan Taziye ise, ilk olarak 1984’te Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından sahnelenmiştir. 1992’de, halkanın üçüncü oyunu olan Geyikler Lanetler’ in tamamlanmasıyla birlikte, Metis Yayınları, üçlemeyi oluşturan bu oyunları, üç ayrı kitap olarak aynı anda yayımlamıştır. 1994’te bu üç oyun bir yıl boyunca Devlet Tiyatroları tarihinde ilk kez olmak üzere arka arkaya Antalya Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmiş, gene aynı yıl Istanbul Uluslararası Tiyatro Festivali’nde, üç oyun ardı ardına tam “on bir saat süren bir gösteri” olarak iki kez tekrarlanmıştır. 1999 yılında Ankara Devlet Tiyatroları yapımı Geyikler Lanetler, aynı yıl Berlin’de, uluslararası bir tiyatro şenliği olan “Theater der Welt”e çağrılmış ve Schaubühne’de gösterilmiştir. Aynı oyun 2003 yılında Yunanistan’da Selanik Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir.

Geyikler Lanetler oyununa kaynaklık eden yazarın Cenk Hikâyelerikitabındaki “Kasım ile Nasır” adlı öyküsü, 1994’te İtalya’da “La Mamma Umbria”da sahnelenmiştir. Aynı öykü 2004’te farklı bir yorumla Diyarbakır Sanat Merkezi tarafından sahnelenmiştir. Gene aynı kitapta yer alan “Şahmeran’ın Bacakları” adlı uzun hikâyesi, çeşitli topluluklar tarafından sahneye uyarlanmıştır.

Yazarın Lal Masallar adlı öykü kitabındaki “Muradhan ile Selvihan ya da Bir Billur Köşk Masalı” adlı öyküsü, 1987’de, ilkin Fransa’da, Lulu Menase yönetiminde Théâter Des Arts de Cergy-Pontoıse’da, ardından Nurhan Karadağ yönetiminde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Sahnesi’nde sahnelenmiştir. Aynı öykü, Amerika’da Penguen Books’un “Dünya Hikâyeleri Antolojisi”ne seçilmiştir. Bosna-Hersek’te yayımlanan Türk öykücülerini içeren bir seçkideyse bu öykünün Boşnakça çevirisi yer almıştır.

Yazarın gene Cenk Hikâyeleri kitabında yer alan“Binali ile Temir” adlı bir diğer öyküsü, 1991’de Ankara Deneme Sahnesi tarafından, 1999’da ise Adana Tiyatro Atölyesi tarafından sahnelenmiştir.

2000’de yazarın bir öyküsü daha sahneye aktarılmış, bu kez de Beşinci Sokak Tiyatrosu, “Dumrul ile Azrail”i, Istanbul Festivali’nden sonra, dünyanın önemli tiyatro festivallerinde, Avusturya, Almanya ve Tunus’un yanı sıra Hollanda’nın çeşitli kentlerinde sahnelemiştir.

2003 yılında Kopenhag’daki “Bette Nansen Theater”da, yazarın “Sayfadaki Gibi”adlı kısa oyunu, bazı Doğulu yazarları bir araya getiren ortak bir proje olan “Bin Bir Gece” içinde yer almış, aynı oyun 2005 yılında İngiltere’de “1001 Nights now” adıyla Nottingham Playhouse’da sahnelemiştir.

Murathan Mungan 1989’da, İngiliz yazar Nell Dunn’ın “Steaming” adlı oyununu “Kadınlar Hamamı” sahneye koymuştur.

Mungan’ın döneminde Ankara İl Radyosu’nca seslendirilen iki tane de radyo oyunu vardır: Dört Kişilik Bahçe ve Ölümburnu.

Mungan bir tanesi filme alınan üç tane de film senaryosu yazmıştır. 1984’te Atıf Yılmaz tarafından filme alınan Dağınık Yatak’ın yanı sıraDört Kişilik Bahçe ve Başkasının Hayatı adlı iki senaryosu daha vardır. Bu üç senaryo 1997’de üç ayrı kitap olarak aynı anda yayımlanmıştır.

Gazete ve dergilerde İlk yazıları 1975’de yayımlanan Mungan, yirmi yıllık yazı serüveninin çeşitli ürünlerinden yaptığı bir derlemeyi kırkıncı yaşı nedeniyle Murathan’95 adlı bir kitapta toplamıştır.

Bu kitapla birlikte başlayan özel toplama kitapları, şiirlerinden kendinin yaptığı özel bir seçmeyi içeren numaralanmış tek baskı olarak yayımlanmış Doğduğum Yüzyıla Veda ile sürmüş, bunu,13+1’de şiirlerini, 7 mühür’de kimi öykülerini bir kutu içinde bir araya getirdiği toplamlar ve Türk şiirinde şimdiden bir “kült kitap” olmuş olan Yaz Geçer’in onuncu yılı nedeniyle yapılan büyük boy özel baskı izlemiştir. Ellinci yaşı için hazırladığı ve yalnızca 2005’te yayımlanıp baskısı bir kez daha tekrarlanmayacak Elli Parça kitabı da bu özel kitaplardandır.

Beş bölümden oluşan ve her bölümü ayrı bir yazar tarafından kaleme alınan bir Bülent Erkmen projesi olarak 2004’te yayımlananBeş peşe romanında da yer almıştır.

Murathan Mungan, bu arada yabancı yazarların öykülerinden ve yazılarından oluşan çeşitli seçkiler yayımlamayı sürdürmektedir. İlk öykü seçkisi Ressamın Sözleşmesi’ni, daha sonra Çocuklar ve Büyükleri, Yazıhane, Yabancı Hayvanlar, Erkeklerin Hikâyeleri veKadınlığın 21 Hikâyesi adlı öykü ve yazı seçkileri izlemiştir.

Bütünüyle özyaşamöyküsel bir malzemeden yola çıkan ilk anlatı kitabı Paranın Cinleri’ni 1997’de yayımlamıştır.

Şiir ve öykü arası bir dil ve kıvam tutturduğu yazınsal metinlerini bir araya topladığı Metinler Kitabı ise, 1998’de yayımlanmıştır.

Mungan’ın kimi şiirlerinin Kürtçeye çevirisinden yapılan bir toplam Lı Rojhilate Dile Min (Kalbimin Doğusunda) adıyla 1996’da yayımlanmıştır.

Mungan, bugüne değin çoğu “Yeni Türkü” topluluğu tarafından seslendirilmiş olan şarkı sözleri yazmıştır. Yazdığı şarkıların Türkiye’nin önemli şarkıcıları, toplulukları tarafından yeniden seslendirilmesiyle oluşan ve “tribute” sayılabilecek Söz vermiş şarkılar adlı “cover” albümü 2004’te yayınlanmıştır.

2006’da bugüne dek yazdığı tüm şarkı sözlerini gene aynı ad altında bir araya getirerek kitaplaştırmıştır.

Yazıları, şiirleri ve kimi kitapları bugüne değin İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İsveççe, Norveççe, Yunanca, Fince, Boşnakça, Bulgarca, Farsça, Kürtçe ve Hollanda diline çevrilerek çeşitli dergi, gazete ve antolojilerde yayımlanmıştır.

Murathan Mungan, 1985’ten bu yana Istanbul’da yaşamaktadır.

İlk kitapları farklı yayınevleri tarafından yayımlandıktan sonra, 1986’da Remzi Kitabevi’ne, 1992’de de Metis Yayınları’na geçmiştir. Halen aynı yayınevindedir.
''Kimsenin konuşmadığı bir dil gibiyim...
Kimsenin inanmadığı bir deli...
Yazarının bile okumadığı bir kitap...
Hiç çalmayan bir şarkı...
Hiç vatandaşı olmayan bir ülke...
Hiç sorulmayan bir soru gibiyim...
Kalabalıklar içinde varım ama yok gibiyim..."
Bir bahane bul uğra gönlüme..
Ne bileyim
'Birine bakıp çıkacaktım' de,
'Kalbimin anahtarını unuttum, onu alabilir miyim?' de..
Ya bahane değil mi, gel işte.!!
" Araba kullanmak için ehliyet alınıyor, doktorluk, avukatlık yapmak için diploma isteniyor... da, ana baba olabilmek için neden hiçbir yeterlilik belgesine gerek duyulmuyor?
Murathan Mungan
Sayfa 28 - Metis 2017
"Bütün sistem hırsızlık, yalan, düzen, rüşvet ve eşitsizlik üzerine kurulu. Bunları bilmek için solcu olmaya gerek yok."
Murathan Mungan
Sayfa 262 - Metis 2017
200 syf.
·9/10
"Zulüm bizdense, ben bizden değilim."
(Rachel Corrie)

"Bilirsiniz: İnsandan daha uzun yaşar kemikleri. Dillerini ne kadar toprağa gömerseniz gömün, kelimelerin kemiklerini örtecek toprak yoktur. Gün gelir, yazılır, söylenirler." Syf:14


Kitap yirmi üç yazarın hikayelerini, Murathan Mungan tarafından seçilmesiyle oluşturulmuş. Hikayelerde konu edinilen şey, kitabın adından da anlaşılacağı gibi, 'Dersim'... Dersimde ölenlerin, ölenin yakınlarının, öldürenlerin, öldürenlerin yakınlarından aktarılmış hikayelerin, yazarlarımızın bakış açısıyla ve edebiyatlarıyla buluşmuş olduğu bir kitap. Acının, hayatın çok acı tasvirleri mevcut satırlarında. Bir kaç adım sonrasını tahmin edebildiğiniz hikayeler var; 'Allah'ım ne olur böyle olmuş olmasın' diyorsunuz. Sonrasında keşke öyle olsaydı, böylesi daha acıymış dediğiniz anlar olacaktır. Yani birini, çok eksik bir yanı kalmayan bir diğer acıya yeğ tutacaksınız. Bu tür kitapları ya hiç kimse okumasın, ya da herkes okusun da, en azından acıları bölüşelim. Şayet tek insan yüreği kaldırmıyor bu kitabı okumaya. Bi tecrübe sabittir. Acıyan yerlerimi kitabı bitirebilmek adına, bir süre uyuşturmak zorunda kaldım. Subay kocasının yaptıkları yüzünden kafasına sıkan anneyi mi dersiniz, henüz on yaşında tecavüze uğrayanını mı, mermi pahalı diye önce silah dipçikleriyle, sonra o da zarar görmesin diye meşe kütükleriyle dövülürek öldürülen çoluk çocuğu mu, hangi birini anlatayım?

Bu tür durumlardan etkilenenler için, geceleyin okumayı hiç düşünmeyin derim. Abartısız söylüyorum; bir an sızlayan kalbimin acısından öleceğim gibi hissettim. Belki de ilk defa bu tür kitapları okuduğumdan ötürüdür bilemem ama, okurken çok fazla duygusallaştım diyebilirim. Gece, en fazla duygusallaşmaya müsait bir vakit olduğundan tavsiye etmiyorum. Yazarlar içerisinde yeni yeni tanıştıklarım oldu. Önceden tanıdıklarım da vardı. Hikayeleriyle dikkat çeken isimlerin başında; Behçet Çelik, Ayfer Tunç, Burhan Sönmez -ki bu hikayeyi okuyan çok şaşıracağı bir başka isimle de karşılacaktır- ve Şule Gürbüz vardı. Şule Gürbüz'ü bundan önceki incelememi okuyanlar az çok bilir, bilmeyenler için de buraya bırakayım;
#33340886

Giderek insanlığa karşı olan inancım kaybolmakta. Aklı ermez yaşta bir çocuk gibi davranan hükümetler, birbirine diş geçirme politikası güden devletler-kurumlar, yarış atından farksız bir yaşama maruz bırakılanlar, guruplaşmalar, guruplar arasındaki farklılıklar, farklılıkları hazmedememe ve kendine benzetme isteğinden ötürü yitirilen saygı... Her biri ayrı bir sorun teşkil etmekte. Arkadaşlık ve aile ilişkilerine kadar inebilen sorunlar, birbirinin arkasından kuyusunu kazanı mı dersin, her türlü entrikaları çevirip yüzüne güleni mi...(çoğaltılabilir)
Ne için ve neden olduğunu bile bilmeden ölen, öldüren insanlar üretmekten başka bir işe yaramayan bir hal aldık, alıyoruz... Ee, peki sonuç?

''Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?'' 
(Cesare Pavase)

Ben söyleyeyim, bu yaşadığımız tüm zorluk ve hezimet; karnı tok, sırtı pek 'kodamanoğullarından' başkasına yaradığı yok. Onların ekmeğine yağ sürmekle meşgulüz... İstersek ve gayret edersek bunların üstesinden gelebiliriz demeyi çok isterdim.

Tarih, bu sefer gerçek yüzünü gösterdi bana. Acıyı, ölümü, kanı ve halkın psikolojisine yer verdi satırlarında. Yazılan çizilen çok şey var da... Yazanı, çizeni; galip gelenler, zafer elde etmişler ve gücü elinde bulunduranlar olduğu için, mazlumdan, zayıftan, yenik düşenden hiç haberimiz olmuyor... Mungan'ın deyimiyle,
'Resmi tarih hegemonyasının, dilinin, söyleminin, red ve inkar politikalarının, geniş kesimlerin gerçekleri bilme, öğrenme tutkusu, adalet arayışı ve vicdani gereklilikler karşısında gün günden zayıf düştüğü bir dönemden geçiyoruz." Syf:11

Yaşamım boyunca tecrübe ettiğim ve beni memnun kılacağına inandığım bir şey varsa; 'SORGULAMAK'tır. Kimi ve neyi olduğunun hiçbir önemi yok. Gayem hakikati öğrenmektir. Ve bunu Descartes'in metoduyla,
"Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun her şey hakkında şüphe et."
Ve gerçeği öğrenmemin bana getirisi yanında, kaybetmiş olduğumun çok bir önemi kalmıyor.

Çünkü şuna inanırım;
“Evrendeki en büyük ziyan, sorgulama yeteneğini yitirmiş bir beyindir.” Albert Einstein

Saroyan'dan şu alıntıyı da buraya bırakıyorum;
"İnsanları insanlık dışına çıkaran, izleyen diğer
insanları insanlıklarından utandıran olaylara bakarken, sorunu, bozukluğu, çıldırmışlığı ve benzeri tüm olumsuzlukları şu ya da bu halkın değil, tüm insanlığın mayasında görüyorum."
Sanırım daha fazla söze gerek yok...

Mungan etkinliği kapsamında okuduğum bu kitap, 23 farklı kalemin lezzetiyle buluşturdu beni. Her ne kadar tattığım lezzet acıysa da 'iyi ki okumuşum'.Bunun için etkinliği düzenleyen https://1000kitap.com/nausicaa teşekkür ederim.

Bugün tanışmış olduğum bu parçayı, kitabın anısı ve kefensiz ölülerin saygısı için buraya bırakıyorum;

https://youtu.be/5KaTlELBFmI
89 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
"yaz geçer yine gelir."

Bir yaz daha yine geçti. Her yaz geçer elbet ama bu başka bir yazdı.

Adını çok duyduğumuz ve bazı şiirlerini de okumuş veya duyduğumuz bir şair.
Şiirler anlaşılır ve sade, bir de yüreklere dokunuyor.

Yine çok beğendim bir şiir kitabı oldu.
Eminim bir çok kişinin beğeneceği şiirler mevcut.

Kitabı okuduğumda o yaz mevsimini hissettim, o denizi, o gemileri, o yazın güzelliklerini hissettim. Unutmadan söyleyim; en önemlisi o yaz aşkını hissettim.
Bu kış mevsiminde okuyup içinizin ısınacağı bir kitaptır.

Okuyacaklar için keyifli okumalar :))
266 syf.
·Puan vermedi
Kitabın arka kapağını kapattı. Düşündü. İçi daralmıştı. İnsan her zaman bir Cenkte miydi? Yaşamla ,ölümle, başkalarıyla, kendisiyle, geçmişiyle, geleceğiyle, töreyle, ait olduklarıyla, ait olduklarına yakınlığıyla, uzaklığıyla, vuslatıyla.. Cenksiz yaşam olur muydu? Cenk dediğin her zaman mücadeleydi. Hayat mücadeleydi. Mücadelesiz hayat olmazdı. Herkesin mücadelesi başkaydı, herkes kendi cenkini en büyüğü sanırdı başkalarınınkini bilmeden. Herkes kendi cenkine ayrı isyan ederdi oysa bilmezlerdi ki hayatın manası bu mücadelededir. Mücadele dışı olanlarda vardı. Kendini bu mücadele dışında tutanlar. Tam teslimiyet halinde olanlar. Mücadeleden yorulanlar. Cenkinin olması mı daha iyiydi yoksa cenksiz olmak hayata karşı bir duruş muydu?

Hikaye nelerden beslenir, nerelerden ilham alır, neleri işler, diye düşündü. Hikaye hayata dair her şeyden beslenir. Edebiyat hayata dair her şeyden beslenir. Sanatta. İnsanları besleyen yine insanın, insanların, farklı coğrafyalarda yaşayanların yada kendi coğrafyasında yaşananların hikayeleridir, yaşadıklarıdır. Her zaman yaşanmışlar da değildir elbet. Bazen mitostur bazen efsanedir bazen mistik hikayelerdir ne olduğunu bilmediğimiz. Edebiyat benimdir, sizindir, çocuklarımızındır, torunlarımızındır. Edebiyat hayattır, insanın ta kendisidir. Geleceğe kalandır geçmişten gelendir.

Mungan kimdi, insana ait duygulara nasıl bu kadar bilebiliyordu, kelimelere nasıl bu kadar hakimdi, diye düşündü. Mungan, nesirciye göre kadim bir hikayeci, şiir düşkünlerine göre duygulara hakim bir şair, tiyatroculara göre bir nirvanaydı. O bir entellektüeldi bir aydındı. Türk toplumunun son zamanlarda yetiştirdiği en büyük aydınlardan.

Bu kadar kadim hikayeyi nereden biliyordu, İran kültürüne nasıl bu kadar hakimdi, töreleri nasıl bu kadar iyi biliyordu, diye düşündü. O bir Mardinliydi. Sema Kaygusuz da bir Dersim’li değil miydi, o da işlememiş miydi kadim hikayeleri, yaşadığı coğrafyanın kültürünü? Demek ki doğu insanı kültürüne daha hakim, onların içine daha bir işliyor, kültürü, töresi. Biz Çanakkaleli, İzmirli olarak daha mı az sahip çıkıyoruz kültürümüze? Ninemin anlattığı hikayeler vardı ama onlar hikaye sayılmaz daha çok masal. Büyüklere saygı, küçüklere davranış, düğünlerdeki alışılmışlar kültür sayılmaz mıydı? Sayılsa da içimize işlememişti. Ucunda ölüm yoktu, hiçbir zaman kültürümüzden korkmadık. Korkmadığımız için töre olmadı. Töre korkulan bir şey miydi? Bize yansıtıldığı kadarıyla öyle, bildiğimiz kadarıyla. Yaşamadığımız için bilemeyiz. Belki de gidip yerinde yaşamalı. Yabancıya ne kadar töre olursa.

Belki de biz her zaman bir geçiş coğrafyasıydık, rahatına düşkün. Ne Pers dik ne Eski Yunan. Biz sadece kendimizi yaşadık. Bugünümüzü. Bilmek ister miydim, törem olsun, kültürüm olsun? Belki ama hiçbir zaman ölüm korkusu, başkalarının elinden öldürülmek korkusu yaşamak istemezdim yada ya öleceksin ya öldüreceksin seçimi.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
96 syf.
Hayat, sizler için nasıl devam ediyor bilemiyorum ama benim için şu anda yağan , tarif edilemeyecek güzellikte yağmur damlalarının altındaki serçeler , gözlerinizden öpüyor ben de avuçlarınızdan su içiyorum.
Meğerse nadasa salmışım kendimi , bağrımdan bereketli ürünlerin hasadını yapmak kaygısıyla , tırnaklarını saban , sevgisini tohum, nefesini ılıman bir iklim yapacak bir rençber gelir mi derken "Yaz Geçer" e düşmüş yolum... Yazılan bir mısranın, bazen günlerce kulağımda tınılarını duyarak yürüdüm...Bazen de gecenin çaresizliğinde , sessizliğimde yüreğimde sürükledim.. Ve İşte bazen dizeler sizi yalnız bırakmıyor, kime gittiyseniz o sizle oluyor kitap bitinceye kadar... Ama bitince bitiyor işte... Bir an gelir ve toparlanıp gider insan; yaşanmış yaşanmamış her ne varsa geride bırakarak. Birlikte olabilmek için aynı olmak gerekmiyor . Doğru yerde olmak kadar doğru, dürüst ve içten olmak da önemlidir değil mi ?
Diyeceğim o ki ; aşklar hiç bitmesin, her daim kalbimizin istikametinde devam etsin güzelliklerle..
Keyifli okumalar.
527 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
Önyargılarımızı kazanmak için farkında olmaksızın uzun zaman çalışırız ama hayatta bazı şeylere de önyargılarımız yüzünden geç kalırız. Murathan Mungan benim önyargılarım sebebiyle geç kaldığım bir yazar. Mungan kafamda nedense aşk şiirleri yazan, nazik, çıtkırıldım bir Bey profili çiziyordu ta ki bu romanını okuyana dek. Kafamdaki putları tek tek yıktım! Mungan müthiş bir kalem.

Bir erkek yazarın, anlatıcıyı bir kadın kahraman seçip, kadın kahramanın ağzından roman yazmasını başlı başına büyük bir heyecanla okuyorum, çünkü bir kadın olarak bana anlatıcının kadın olduğunu hissettirmesini bekliyorum. Bu kitabı yazarını bilmeden okusaydım, %70 kadın bir yazarın kaleminden çıkmış derdim. Öyle ustaca bir kurgu söz konusu.

Kitap bana nedense lahanayı çağrıştırıyor, şimdi gönül isterdi ki sosyoloji ya da psikoloji bilip kitabı terminolojik sözcüklerle anlatmak ama maalesef ki sıradan bir okur olarak anlatacağım.

Evet nerde kalmıştık, lahana.. Size bu kitabın konusu şudur diyemem, çünkü her bölüm birbirinden farklı olarak çok katmanlı bir halde, bir çok konuya değiniyor. Lahana derken bahsettiğim şey şöyleki, misal anlatıcı kurgunun içinde kadınların ve erkeklerin toplumsal sınıf rollerini anlattığı bir olaydan sonra konunun bütünlüğü hiç bozmadan, Madımak katliamından bahsediyor. Türkiye’nin yakın tarihinde şahitlik edilen infial yaratmış, tarihe kötü birer anı olarak çentik atılmış olaylara çok ince dokunuşlarla değinmiş Mungan. Sanki bir roman okur gibi değilde yakın tarihin belleğini seyreder gibi hissettim bazı bölümlerde.

Kitap çok oyunculu bir tiyatro sahnesi gibi, sahnede sürekli, farklı bir kadının yaşamı, onun dünyası, bakış açısı, kaygıları, ihtirası, yalanları, egosu, kibri, saflığı, aslında bir kadından yola çıkarak insanın karmaşık matematiği binlerce kadın hikayesiyle birleşip ortaya bu roman çıkarılmış gibi sahnelenişi anlatılıyor. Yazarın dili öylesine şiirselki, ben ilk kez bu kadar iç monologu bir kitabı sıkılmadan okudum. Kitabın yarısından çoğu anlatıcının iç konuşmalarıyla, iç dünyasındaki hayatına dokunmuş, kadınlarla, erkeklerle, anılarla, kuşkularla, saplantılarla çekişme halinde geçiyor. Sürekli bir muhakeme var kitapta, geçmişin hayaletleri sırasınca tek tek intikam almak istercesine dönüp duruyor anlatıcının belleğinde. Belki de yazarın dünyayla olan muhakemesi bilemiyorum.

Bu kitabın bana hissettirdiği bir diğer duygu “yabancılaşma” yazarın anlatıcı üzerinden verdiği bu hissi nedense son bir yıldır kendimde de hissettiğimi farkediyorum. İnsanların bitmek bilmeyen lüzumsuz telaşları, ortalığı velveleye veren süper-egoları, dünyada biricik olduklarını düşünüp kendilerini sırça sarayların üstünde görmeleri, bir ağacın, bir bulutun güzelliğinden yoksun öylece dünyayı görmeyen gözlerle seyretmeleri yazarın bana hissettirdiği yabancılaşmanın bir kısmı. Hayatlarımızdaki eşya doluluğunun anlamsız boşluğu.. Tüketim toplumunun pençesine düşmüş biz zavallıların dünyasında, içine düştüğümüz boşluğun her geçen gün daha da derinleşip, daha ruhsuz, daha robot, bir halde bizi nasıl yuttuğunu, sonra nasıl kustuğunu bir bir öykülemiş sevgili Mungan.

Okuduğum ilk Mungan romanıydı ve tek kelimeyle müthiş bir gözlem yeteneğine sahip bir yazar, kelimeleri sihirli bir şekilde kullanmayı da iyi biliyor. Okuyanı kesinlikle pişman etmez :)

Keyifli okumalarınız olsun.
106 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Anla artık!
Vakit geç olur,
Belki dönemezsin..
Belki beni bulamazsın..
Belki içimden savurmuşumdur yüreğimi.
Belki ölmüşümdür hasretinden...


Geriye döndüğümüzde kendimizin bile farklılaşan suretiyle karşılaşıyorsak, zamanın değiştirici gücü karşısında, ne kadar etkisiz olduğumuzu anlamaz mıyız?

Artık bizim olmayan bir ev, artık koşarken düşmediğimiz, oynamadığımız bir avlu, artık ardında beklemediğimiz bir pencere, birkaç anıdan başka nedir ki?

Hikayeyi yazan biz değilsek, her şeye yabancılaşırız zamanla. Eve, sokağa, şehre, en çok da "bir zamanlar" lı cümleler kuran kendimize. Ki hayat, zamanı hepimizden esirger aslında.

Peki ya sınırlarımızı kim belirler? Kim koparır bizi dallarımızdan? Bazen en çok da senin olana uzak kalırsın. Kendinin gurbeti olmak, yüklerin en ağırıdır.

Doğu
Rejim
Ölüm
Savaş
Yönetim
Anahtar kelimeler bunlar.
Kağıt kesiği gibi bir hayat.
Ve tam ortasında çaresiz bir şaşkınlıkla dikilip kalan, ta o zamandan kaybetmeyi öğrenen, dirense de, inansa da, başarsa da, bir tarafında ezici bir acıyla yaşamaya devam eden çocuklar.
Ve herkes için aynı hızla geçmeyen yıllar..

Şehir..
Her gece, her zerresine kadar insanın damarlarında hissettiği, her sabah, şafak vakti yeniden kaybettiği..
Can çekişen bir şehir.
Zaten hep inandım şehirlerin de yaşadığına.
Bazılarının sıla, bazılarının huzur, bazılarının hapishane olduğuna.

Ve o şehrin kadınsız sokakları..
Varlıkları, yokluklarıyla daha çok hissedilen, yasaklanan, kendi kabuklarında küçüldükçe küçülmeye mahkum edilen, özgürlük kelimesini bile içlerine gömen kadınlar.
Varlıklarını silmek ister gibi.
Aceleci, korkak, çekingen.
Baş eğen,
Kabullenen kadınlar.

Kaybetmek ve tamamen yitirmek arasındaki çizgide, ümidin ölümünü izledim okurken. Ve her kaybedişte dünyanın nasıl da boşaldığını.. Biz kaybetmeye devam ettikçe, bomboş kalacağını.

Ve aşk..
Gidince koca bir şehri kimliksiz bırakan sevgili..
Kalp denen et parçasını çürütecek kadar tesirli bir zehir belki de.

Bir çöl esintisi saracak sizi bu kitapta. Hafif ve ılık bir rüzgar.. Ama insanın içini yavaş yavaş kemiren. Saklanan ve saklandıkça kutsandığı düşünülen yüzler karşılayacak sizi. Silinen siluetler, kararan hatıralar ve yarısı olmayan hayatlar. Adı ne olursa olsun, diri ya da ölü, insanların girdiği mezarları okuyacaksınız.

Kelimelerinden duygu fışkıran, şiirsel ifadeleri yoğun yazarların ayrı bir yeri var bende.

Her ne kadar okurken, yüreğim küçüldükçe küçüldü, nefes alamıyorum, diye düşünsem de bu etkiyi yaşamak hoş bir deneyimdi.

Kelimelerin gücünün fazlasıyla farkında olan yazara bırakın kendinizi ve okuyun.
Bulmanın mı yoksa aramanın mı kıymetli olduğuna siz karar verin.

Keyifli okumalar.. :)
296 syf.
·6 günde·9/10
Murathan Mungan, yakın zamanda tanıştığım ve hayli etkilendiğim bir yazar. Olaylardan ziyade anlattıklarıyla ön plana çıkan usta birisi. Edebiyatımızda sayıları günden güne azalan cinsten yani...

Bu kitabında ise yazar, kadınları anlatmış. Kadınları anlatmış derken, hemen hemen hayatta karşılaşabileceğimiz bütün kadınları anlatmış. Birçok erkeğin ilişkilerindeki temel sorunu, kadınları anlayamamaktır. Bir erkek olarak bunu pekala biliyorum. Kadın ve erkek gerçekten birçok konuda birbirinden ayrılıyor ve her iki taraf da diğerinin hal ve hareketlerine yeri geliyor anlam veremiyor. Hepimiz böyle bir şeyi hayatımızda en az bir kere mutlaka yaşamış ve hissetmişizdir. Hatta birçok kadının yakındığı konu da erkeklerin onları anlamamasıdır. Nerede nasıl davranması gerektiğini bilmeyen; ilgi göstermesi gerekirken gerekli ilgiyi göstermeyen; ilgiden boğmaması gereken yerde ise kadınları ilgiden boğan yine biz erkekleriz.

Yazar bir erkeğin hayatında karşılaşabileceği bütün kadınlara yer vermiş kitabın içerisinde. Gerçekten de bu kitapta olmayan bir kadını hayatta bulmak çok zor. Bu sebeple, kitabı okurken karşılaşılan kadınları, hayatımızda karşılaştığımız kadınlarla özdeşleştirerek okunmasını tavsiye ediyorum. Esere ayrı bir tat veriyor bu okuyuş...

Türlü türlü kadınların, karşılaştıkları farklı olaylar karşısında verdikleri tepkiler, iç dünyalarında nelerin yaşanıp bittiği, neye üzülüp neye sevindikleri ayrı ayrı işlenmiş. Kitapta onlarca, yüzlerce, hatta belki milyonlarca kadın var. Bambaşka kadınların bambaşka hikayeleri var. En güzelinden en çirkinine, en huysuzundan en tatlısına birçok kadın var. Sahiden de yazar kadınlardan bir kent kurmuş kitabın içerisinde. Hayret edici harika hikayeler var. Duygularınızı yerinden oynatan, yüzünüzde acı gülümsemeler oluşmasına sebebiyet veren, şaşırtıcı, sevindirici ve üzücü hikayeler...

Ben kitabı 5-6 gün gibi bir süreye yayarak keyifle okudum. Kendisini ve hemcinslerini tanımak isteyen kadınların; kadınları tanımak ya da karşılaşacağı kadınlara karşı nasıl davranacağını bilmek isteyen erkeklerin mutlaka okuması gereken bir eser.
85 syf.
Ben güzel cümleler kurmayı, güzel cümleler okumayı duymayı seviyorum. Takılır giderim bile üç beş güzel cümle peşine. Ama ne söyleyebilecek kadar çok olabildim yazabildim, ne de susmayı becerip az kalabildim. Seninle ne çok söyleyip bir olacağız ne de ne de susmayı bilip tek kalacağız. Seninle mırıldanabileceğiz sadece…. ve benim mırılmırılmırıllarım , sana iyi gelecekler mi mesela? Sen benim çocukluğum gençliğim olgunluğumsun demek isterdim. Demek isterdim ki beni tüm yapıyorsun. Bak demeyi isterdim, bak ve gör tüm, senin vuslatın kötü anılarımı nasıl merasimle terk ettiriyor bedenimi. Yıllarca değişik hayallerde yaşadım, yaşatıldım ama arındım. Demek isterdim ki hep sana doğruydu yaşamım..
https://youtu.be/LXRjMDuoEts
Keyifli okumalar.
78 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Şimdi bana kızacak olan okuyucular olacaktır ama yinede söylemek isterim ki
"Çadorun" evrildiği "Burka"ýı bir "örtü"olarak severim ..eğer bir gün "dünyadan soyutlanmak ve yok olmak "isteseydim bu giysiyi seve seve giyerdim .. ama bu tamamen "benim " kararım olduğunda beni mutlu ederdi ..
Bir "rejim" dayatmasında değil ..
Bir "erkek" egemenliği ve "korku" ımparatorluğu adına "hiç "değil ..
#SPOİLER

Çador bir kısa roman / hikaye olarak "yükte hafif,pahada ağır " sözünün tam da hakkını veren ,şaşırtıcı bir Murathan Mungan kitabı .. diğer kitaplarının popülerliğinin gölgesinde kalmış okunma oranı olarak ki __"okuyun" derim ..

Gittiğimiz ve döndüğümüz her şey "değişir " hem biz ,hem zaman ,hem mekan değişmiştir. .
Akhbarın tam bir "kayboluş" öyküsünde kayboluyor insan ,öyle bir çağresizlik var ki her kapıdan medet ummak ,her gördüğün yüzde bir "baģ" aramak bu olsa gerek ..

Ama asıl çarpan "kadın, anne,abla,sevgili " adları altında "yok edilen kadın gülüşü "
Dünyadan kadının fiilen silinen "sesi"

Caddeye adım attığınızda bir durup etrafınıza bakın veya otobüste veya iş yerinizde .. ve kadınları "yok sayın " yavaş yavaş yapın bu deneyi hergün kadının bir başka özelliğini yaşamdan kaldırın ve sonunda bakın bakalım elinizde ne kalacak ????
Bir "mutsuzluk" ve "umutsuzluk" dünyası göreceksiniz ..
Size "günaydın" demeyecekler ..
Bir fincan kahve dost bir gülüş altında vermeyecekler ..
Rengarenk ruhlarını yansıtan giysileri ile ortada olmayacaklar ..
"Aşk" ile ortaya attıkları kalplerini duyamayacaksınız ..
Aslında kadını yok ettikçe sizler de hem erkek hem insan olarak "yok olacaksınız "
Biraz farkına varın ..
Biraz düşünün ..
Biraz "kaybetmeyin " güneş gülüşleri ..

Bizler var oldukça sizde varsınız ,sizin bir yarınız biziz "tam olmak adına ,insan olmak adına " dost ,kardeş ,anne,eş, evlat ismi ne olursa olsun "Kadın" var oldukça ..

Hikaye hayal gerçek ,o kıta bu coğrafya ,şu yönetim ,bu sistem hiç bir şey belitmese de en karanlık haliyle yani "insan"la sizi ele geçiriyor .

Kurşunlanmış evleri, bombalanmış sokakları, sahafları, beyin bulandıran afyonhanelerı "ki düşünme o beynin hiç çalışmasın , bize de karşı çıkma" demek için ___ Iran'ı andırıyor ama hangi ülke bir Iran dönüşümü yaşamaya bilir ki bunun garantisi yok .. en medeni dediğiniz yerler bile bir "din" kuşatması adı altında en bağnaz topraklara dönüşebilir .. bunun yahudisi ,müslüman'ı ,hristiyanı yoktur bence yeterki "deccallığı" görev edinin

Başaracaksınız ...

Tozlu yollardan bir kamyon gelir ve bir adam bırakıp gittiği şehre geri döner ..
Diye başlayan bu hikâyeyi __okuyun
Onunla birlikte korku ,yanlızlık, kayboluş, kaybediş ve en sonunda bir giysi altında "saklanış" duygusunu "yaşayın"



Sevgiler ..
Iyi okumalar ..

Yazarın biyografisi

Adı:
Murathan Mungan
Unvan:
Türk Yazar, Oyun Yazarı ve Şair
Doğum:
İstanbul, 21 Nisan 1955
Murathan Mungan, 21 Nisan 1955’te İstanbul’da doğdu.

Çocukluğu ve ilk gençlik yılları, memleketi olan Mardin’de geçti. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü bitirdi. Aynı bölümde “master”ını tamamladı.

Ankara’da Devlet Tiyatroları’nda ve Istanbul’da Şehir Tiyatroları’nda “Dramaturg” olarak çalıştı. 1987’de günlük gazete olarak yayımlanan Söz gazetesinde,“Kültür-Sanat Sayfası” editörlüğü yaptı.

1988’ten beri serbest yazar olarak çalışmakta ve halen Istanbul’da yaşamaktadır.

1991’de Remzi Kitabevi’ne “Çilek” amblemli kırk kitaplık özel bir koleksiyon dizisi hazırlayarak bu diziyi yönetti.

Mungan, çeşitli dergi ve gazetelerde şiirler, öyküler, metinler, deneme, eleştiri ve incelemeler yayımlayarak adını duyurdu.

İlk kitabı 1980’de yayımlandı. Aynı zamanda ilk oyunuydu bu:Mahmud ile Yezida.

Şehir Tiyatroları’nda çalışırken, “Gençlik Günleri” adını verdiği daha sonra her yıl tekrarlanacak olan kapsamlı bir şenliğin yöneticiliğini yaptı; programlar sundu, yönetti.

Murathan Mungan’ın sahnelenen ilk oyunu, Orhan Veli’nin şiirlerinden kurgulayarak oyunlaştırdığı Bir Garip Orhan Veli’dir. İlk kez 1981’de sahnelenen bu oyun, yirmi küsur yıl boyunca sahnelendi ve 1993’te kitap olarak basıldı.

Yazarın Mezopotamya Üçlemesi adını verdiği ve üç oyundan oluşan üçlemesinin ilk oyunu Mahmud ile Yezida yurtiçinde ve yurtdışında birçok topluluk tarafından sahnelendikten sonra, profesyonel olarak ilk kez 1993’te Ankara Devlet Tiyatroları tarafından oynandı. Üçlemenin ikinci halkası olan Taziye ise, ilk olarak 1984’te Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından sahnelenmiştir. 1992’de, halkanın üçüncü oyunu olan Geyikler Lanetler’ in tamamlanmasıyla birlikte, Metis Yayınları, üçlemeyi oluşturan bu oyunları, üç ayrı kitap olarak aynı anda yayımlamıştır. 1994’te bu üç oyun bir yıl boyunca Devlet Tiyatroları tarihinde ilk kez olmak üzere arka arkaya Antalya Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmiş, gene aynı yıl Istanbul Uluslararası Tiyatro Festivali’nde, üç oyun ardı ardına tam “on bir saat süren bir gösteri” olarak iki kez tekrarlanmıştır. 1999 yılında Ankara Devlet Tiyatroları yapımı Geyikler Lanetler, aynı yıl Berlin’de, uluslararası bir tiyatro şenliği olan “Theater der Welt”e çağrılmış ve Schaubühne’de gösterilmiştir. Aynı oyun 2003 yılında Yunanistan’da Selanik Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir.

Geyikler Lanetler oyununa kaynaklık eden yazarın Cenk Hikâyelerikitabındaki “Kasım ile Nasır” adlı öyküsü, 1994’te İtalya’da “La Mamma Umbria”da sahnelenmiştir. Aynı öykü 2004’te farklı bir yorumla Diyarbakır Sanat Merkezi tarafından sahnelenmiştir. Gene aynı kitapta yer alan “Şahmeran’ın Bacakları” adlı uzun hikâyesi, çeşitli topluluklar tarafından sahneye uyarlanmıştır.

Yazarın Lal Masallar adlı öykü kitabındaki “Muradhan ile Selvihan ya da Bir Billur Köşk Masalı” adlı öyküsü, 1987’de, ilkin Fransa’da, Lulu Menase yönetiminde Théâter Des Arts de Cergy-Pontoıse’da, ardından Nurhan Karadağ yönetiminde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Sahnesi’nde sahnelenmiştir. Aynı öykü, Amerika’da Penguen Books’un “Dünya Hikâyeleri Antolojisi”ne seçilmiştir. Bosna-Hersek’te yayımlanan Türk öykücülerini içeren bir seçkideyse bu öykünün Boşnakça çevirisi yer almıştır.

Yazarın gene Cenk Hikâyeleri kitabında yer alan“Binali ile Temir” adlı bir diğer öyküsü, 1991’de Ankara Deneme Sahnesi tarafından, 1999’da ise Adana Tiyatro Atölyesi tarafından sahnelenmiştir.

2000’de yazarın bir öyküsü daha sahneye aktarılmış, bu kez de Beşinci Sokak Tiyatrosu, “Dumrul ile Azrail”i, Istanbul Festivali’nden sonra, dünyanın önemli tiyatro festivallerinde, Avusturya, Almanya ve Tunus’un yanı sıra Hollanda’nın çeşitli kentlerinde sahnelemiştir.

2003 yılında Kopenhag’daki “Bette Nansen Theater”da, yazarın “Sayfadaki Gibi”adlı kısa oyunu, bazı Doğulu yazarları bir araya getiren ortak bir proje olan “Bin Bir Gece” içinde yer almış, aynı oyun 2005 yılında İngiltere’de “1001 Nights now” adıyla Nottingham Playhouse’da sahnelemiştir.

Murathan Mungan 1989’da, İngiliz yazar Nell Dunn’ın “Steaming” adlı oyununu “Kadınlar Hamamı” sahneye koymuştur.

Mungan’ın döneminde Ankara İl Radyosu’nca seslendirilen iki tane de radyo oyunu vardır: Dört Kişilik Bahçe ve Ölümburnu.

Mungan bir tanesi filme alınan üç tane de film senaryosu yazmıştır. 1984’te Atıf Yılmaz tarafından filme alınan Dağınık Yatak’ın yanı sıraDört Kişilik Bahçe ve Başkasının Hayatı adlı iki senaryosu daha vardır. Bu üç senaryo 1997’de üç ayrı kitap olarak aynı anda yayımlanmıştır.

Gazete ve dergilerde İlk yazıları 1975’de yayımlanan Mungan, yirmi yıllık yazı serüveninin çeşitli ürünlerinden yaptığı bir derlemeyi kırkıncı yaşı nedeniyle Murathan’95 adlı bir kitapta toplamıştır.

Bu kitapla birlikte başlayan özel toplama kitapları, şiirlerinden kendinin yaptığı özel bir seçmeyi içeren numaralanmış tek baskı olarak yayımlanmış Doğduğum Yüzyıla Veda ile sürmüş, bunu,13+1’de şiirlerini, 7 mühür’de kimi öykülerini bir kutu içinde bir araya getirdiği toplamlar ve Türk şiirinde şimdiden bir “kült kitap” olmuş olan Yaz Geçer’in onuncu yılı nedeniyle yapılan büyük boy özel baskı izlemiştir. Ellinci yaşı için hazırladığı ve yalnızca 2005’te yayımlanıp baskısı bir kez daha tekrarlanmayacak Elli Parça kitabı da bu özel kitaplardandır.

Beş bölümden oluşan ve her bölümü ayrı bir yazar tarafından kaleme alınan bir Bülent Erkmen projesi olarak 2004’te yayımlananBeş peşe romanında da yer almıştır.

Murathan Mungan, bu arada yabancı yazarların öykülerinden ve yazılarından oluşan çeşitli seçkiler yayımlamayı sürdürmektedir. İlk öykü seçkisi Ressamın Sözleşmesi’ni, daha sonra Çocuklar ve Büyükleri, Yazıhane, Yabancı Hayvanlar, Erkeklerin Hikâyeleri veKadınlığın 21 Hikâyesi adlı öykü ve yazı seçkileri izlemiştir.

Bütünüyle özyaşamöyküsel bir malzemeden yola çıkan ilk anlatı kitabı Paranın Cinleri’ni 1997’de yayımlamıştır.

Şiir ve öykü arası bir dil ve kıvam tutturduğu yazınsal metinlerini bir araya topladığı Metinler Kitabı ise, 1998’de yayımlanmıştır.

Mungan’ın kimi şiirlerinin Kürtçeye çevirisinden yapılan bir toplam Lı Rojhilate Dile Min (Kalbimin Doğusunda) adıyla 1996’da yayımlanmıştır.

Mungan, bugüne değin çoğu “Yeni Türkü” topluluğu tarafından seslendirilmiş olan şarkı sözleri yazmıştır. Yazdığı şarkıların Türkiye’nin önemli şarkıcıları, toplulukları tarafından yeniden seslendirilmesiyle oluşan ve “tribute” sayılabilecek Söz vermiş şarkılar adlı “cover” albümü 2004’te yayınlanmıştır.

2006’da bugüne dek yazdığı tüm şarkı sözlerini gene aynı ad altında bir araya getirerek kitaplaştırmıştır.

Yazıları, şiirleri ve kimi kitapları bugüne değin İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İsveççe, Norveççe, Yunanca, Fince, Boşnakça, Bulgarca, Farsça, Kürtçe ve Hollanda diline çevrilerek çeşitli dergi, gazete ve antolojilerde yayımlanmıştır.

Murathan Mungan, 1985’ten bu yana Istanbul’da yaşamaktadır.

İlk kitapları farklı yayınevleri tarafından yayımlandıktan sonra, 1986’da Remzi Kitabevi’ne, 1992’de de Metis Yayınları’na geçmiştir. Halen aynı yayınevindedir.

Yazar istatistikleri

  • 3.150 okur beğendi.
  • 15.870 okur okudu.
  • 350 okur okuyor.
  • 7.580 okur okuyacak.
  • 272 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları