Murathan Mungan

Murathan Mungan

8.2/10
1.650 Kişi
·
5.851
Okunma
·
1.581
Beğeni
·
45.539
Gösterim
Adı:
Murathan Mungan
Unvan:
Türk Yazar, Oyun Yazarı ve Şair
Doğum:
İstanbul, 21 Nisan 1955
Murathan Mungan, 21 Nisan 1955’te İstanbul’da doğdu.

Çocukluğu ve ilk gençlik yılları, memleketi olan Mardin’de geçti. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü bitirdi. Aynı bölümde “master”ını tamamladı.

Ankara’da Devlet Tiyatroları’nda ve Istanbul’da Şehir Tiyatroları’nda “Dramaturg” olarak çalıştı. 1987’de günlük gazete olarak yayımlanan Söz gazetesinde,“Kültür-Sanat Sayfası” editörlüğü yaptı.

1988’ten beri serbest yazar olarak çalışmakta ve halen Istanbul’da yaşamaktadır.

1991’de Remzi Kitabevi’ne “Çilek” amblemli kırk kitaplık özel bir koleksiyon dizisi hazırlayarak bu diziyi yönetti.

Mungan, çeşitli dergi ve gazetelerde şiirler, öyküler, metinler, deneme, eleştiri ve incelemeler yayımlayarak adını duyurdu.

İlk kitabı 1980’de yayımlandı. Aynı zamanda ilk oyunuydu bu:Mahmud ile Yezida.

Şehir Tiyatroları’nda çalışırken, “Gençlik Günleri” adını verdiği daha sonra her yıl tekrarlanacak olan kapsamlı bir şenliğin yöneticiliğini yaptı; programlar sundu, yönetti.

Murathan Mungan’ın sahnelenen ilk oyunu, Orhan Veli’nin şiirlerinden kurgulayarak oyunlaştırdığı Bir Garip Orhan Veli’dir. İlk kez 1981’de sahnelenen bu oyun, yirmi küsur yıl boyunca sahnelendi ve 1993’te kitap olarak basıldı.

Yazarın Mezopotamya Üçlemesi adını verdiği ve üç oyundan oluşan üçlemesinin ilk oyunu Mahmud ile Yezida yurtiçinde ve yurtdışında birçok topluluk tarafından sahnelendikten sonra, profesyonel olarak ilk kez 1993’te Ankara Devlet Tiyatroları tarafından oynandı. Üçlemenin ikinci halkası olan Taziye ise, ilk olarak 1984’te Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından sahnelenmiştir. 1992’de, halkanın üçüncü oyunu olan Geyikler Lanetler’ in tamamlanmasıyla birlikte, Metis Yayınları, üçlemeyi oluşturan bu oyunları, üç ayrı kitap olarak aynı anda yayımlamıştır. 1994’te bu üç oyun bir yıl boyunca Devlet Tiyatroları tarihinde ilk kez olmak üzere arka arkaya Antalya Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmiş, gene aynı yıl Istanbul Uluslararası Tiyatro Festivali’nde, üç oyun ardı ardına tam “on bir saat süren bir gösteri” olarak iki kez tekrarlanmıştır. 1999 yılında Ankara Devlet Tiyatroları yapımı Geyikler Lanetler, aynı yıl Berlin’de, uluslararası bir tiyatro şenliği olan “Theater der Welt”e çağrılmış ve Schaubühne’de gösterilmiştir. Aynı oyun 2003 yılında Yunanistan’da Selanik Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir.

Geyikler Lanetler oyununa kaynaklık eden yazarın Cenk Hikâyelerikitabındaki “Kasım ile Nasır” adlı öyküsü, 1994’te İtalya’da “La Mamma Umbria”da sahnelenmiştir. Aynı öykü 2004’te farklı bir yorumla Diyarbakır Sanat Merkezi tarafından sahnelenmiştir. Gene aynı kitapta yer alan “Şahmeran’ın Bacakları” adlı uzun hikâyesi, çeşitli topluluklar tarafından sahneye uyarlanmıştır.

Yazarın Lal Masallar adlı öykü kitabındaki “Muradhan ile Selvihan ya da Bir Billur Köşk Masalı” adlı öyküsü, 1987’de, ilkin Fransa’da, Lulu Menase yönetiminde Théâter Des Arts de Cergy-Pontoıse’da, ardından Nurhan Karadağ yönetiminde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Sahnesi’nde sahnelenmiştir. Aynı öykü, Amerika’da Penguen Books’un “Dünya Hikâyeleri Antolojisi”ne seçilmiştir. Bosna-Hersek’te yayımlanan Türk öykücülerini içeren bir seçkideyse bu öykünün Boşnakça çevirisi yer almıştır.

Yazarın gene Cenk Hikâyeleri kitabında yer alan“Binali ile Temir” adlı bir diğer öyküsü, 1991’de Ankara Deneme Sahnesi tarafından, 1999’da ise Adana Tiyatro Atölyesi tarafından sahnelenmiştir.

2000’de yazarın bir öyküsü daha sahneye aktarılmış, bu kez de Beşinci Sokak Tiyatrosu, “Dumrul ile Azrail”i, Istanbul Festivali’nden sonra, dünyanın önemli tiyatro festivallerinde, Avusturya, Almanya ve Tunus’un yanı sıra Hollanda’nın çeşitli kentlerinde sahnelemiştir.

2003 yılında Kopenhag’daki “Bette Nansen Theater”da, yazarın “Sayfadaki Gibi”adlı kısa oyunu, bazı Doğulu yazarları bir araya getiren ortak bir proje olan “Bin Bir Gece” içinde yer almış, aynı oyun 2005 yılında İngiltere’de “1001 Nights now” adıyla Nottingham Playhouse’da sahnelemiştir.

Murathan Mungan 1989’da, İngiliz yazar Nell Dunn’ın “Steaming” adlı oyununu “Kadınlar Hamamı” sahneye koymuştur.

Mungan’ın döneminde Ankara İl Radyosu’nca seslendirilen iki tane de radyo oyunu vardır: Dört Kişilik Bahçe ve Ölümburnu.

Mungan bir tanesi filme alınan üç tane de film senaryosu yazmıştır. 1984’te Atıf Yılmaz tarafından filme alınan Dağınık Yatak’ın yanı sıraDört Kişilik Bahçe ve Başkasının Hayatı adlı iki senaryosu daha vardır. Bu üç senaryo 1997’de üç ayrı kitap olarak aynı anda yayımlanmıştır.

Gazete ve dergilerde İlk yazıları 1975’de yayımlanan Mungan, yirmi yıllık yazı serüveninin çeşitli ürünlerinden yaptığı bir derlemeyi kırkıncı yaşı nedeniyle Murathan’95 adlı bir kitapta toplamıştır.

Bu kitapla birlikte başlayan özel toplama kitapları, şiirlerinden kendinin yaptığı özel bir seçmeyi içeren numaralanmış tek baskı olarak yayımlanmış Doğduğum Yüzyıla Veda ile sürmüş, bunu,13+1’de şiirlerini, 7 mühür’de kimi öykülerini bir kutu içinde bir araya getirdiği toplamlar ve Türk şiirinde şimdiden bir “kült kitap” olmuş olan Yaz Geçer’in onuncu yılı nedeniyle yapılan büyük boy özel baskı izlemiştir. Ellinci yaşı için hazırladığı ve yalnızca 2005’te yayımlanıp baskısı bir kez daha tekrarlanmayacak Elli Parça kitabı da bu özel kitaplardandır.

Beş bölümden oluşan ve her bölümü ayrı bir yazar tarafından kaleme alınan bir Bülent Erkmen projesi olarak 2004’te yayımlananBeş peşe romanında da yer almıştır.

Murathan Mungan, bu arada yabancı yazarların öykülerinden ve yazılarından oluşan çeşitli seçkiler yayımlamayı sürdürmektedir. İlk öykü seçkisi Ressamın Sözleşmesi’ni, daha sonra Çocuklar ve Büyükleri, Yazıhane, Yabancı Hayvanlar, Erkeklerin Hikâyeleri veKadınlığın 21 Hikâyesi adlı öykü ve yazı seçkileri izlemiştir.

Bütünüyle özyaşamöyküsel bir malzemeden yola çıkan ilk anlatı kitabı Paranın Cinleri’ni 1997’de yayımlamıştır.

Şiir ve öykü arası bir dil ve kıvam tutturduğu yazınsal metinlerini bir araya topladığı Metinler Kitabı ise, 1998’de yayımlanmıştır.

Mungan’ın kimi şiirlerinin Kürtçeye çevirisinden yapılan bir toplam Lı Rojhilate Dile Min (Kalbimin Doğusunda) adıyla 1996’da yayımlanmıştır.

Mungan, bugüne değin çoğu “Yeni Türkü” topluluğu tarafından seslendirilmiş olan şarkı sözleri yazmıştır. Yazdığı şarkıların Türkiye’nin önemli şarkıcıları, toplulukları tarafından yeniden seslendirilmesiyle oluşan ve “tribute” sayılabilecek Söz vermiş şarkılar adlı “cover” albümü 2004’te yayınlanmıştır.

2006’da bugüne dek yazdığı tüm şarkı sözlerini gene aynı ad altında bir araya getirerek kitaplaştırmıştır.

Yazıları, şiirleri ve kimi kitapları bugüne değin İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İsveççe, Norveççe, Yunanca, Fince, Boşnakça, Bulgarca, Farsça, Kürtçe ve Hollanda diline çevrilerek çeşitli dergi, gazete ve antolojilerde yayımlanmıştır.

Murathan Mungan, 1985’ten bu yana Istanbul’da yaşamaktadır.

İlk kitapları farklı yayınevleri tarafından yayımlandıktan sonra, 1986’da Remzi Kitabevi’ne, 1992’de de Metis Yayınları’na geçmiştir. Halen aynı yayınevindedir.
Bir bahane bul uğra gönlüme..
Ne bileyim
'Birine bakıp çıkacaktım' de,
'Kalbimin anahtarını unuttum, onu alabilir miyim?' de..
Ya bahane değil mi, gel işte.!!
''Kimsenin konuşmadığı bir dil gibiyim...
Kimsenin inanmadığı bir deli...
Yazarının bile okumadığı bir kitap...
Hiç çalmayan bir şarkı...
Hiç vatandaşı olmayan bir ülke...
Hiç sorulmayan bir soru gibiyim...
Kalabalıklar içinde varım ama yok gibiyim..."
Kimse kimseye hayatını anlatmıyor ki.
Özlemlerini, düşlerini herkes birbirine kilitlemiş.
"Hem kendi olmak, hem kadın olmak, asıl gerçekçi olup imkansızı istemek budur. Her insan, kendi olması karşılığında topluma bir bedel öder. Az ya da çok, ama mutlaka bir bedel. Kimse bedelsiz kendi olamaz. Bu bedel çoğu kez yalnızlıktır.”
Şiirlerime ağlardım İşte. Düpedüz ağlardım. Güzel olup olmadıklarını hiçbir zaman bilemedim. Bildiğim tek şey: onların beni anlattığıydı-ağlattığıydı.
“Annesi arada bir “Hayatla romanları ayırt edemeyeceğini bilseydim, zamanında oku kızım oku kızım diye başının etini yemezdim” diye uyarırdı. Ama hayatla karıştırılmayacaksa romanlar niye okunsundu ki?”
Yorgunluk benim genel halim. Bana, “Nasılsın?” diye soranlara, en sık verdiğim yanıtın “Yorgunum,” demek olduğunu keşfettiğim günden beri, daha bilinçli olarak “Yorgunum”. Şu memlekette yaşayıp da yorgun olmamak mümkün mü? Beden yorgunluğu dediğinden ne olacak, iki-üç dinlenmeyle geçer, ama ben aslında vatan yorgunuyum! Ruh yorgunuyum, gönül yorgunuyum, hayat yorgunuyum; öğrenmek, bilmek, anlamak, anlamamış gibi yapmak, düşünmek, hissetmek, tanımak, tanık olmak, katlanmak, anlayış göstermek, görmezden gelmek, üzerinde durmamak, idare etmek, üzülmemiş görünmek, alışmak, alışamamak, sabretmek, katlanmak, beklemek yorgunuyum. Tam da artık bu memlekette hiçbir şey şaşırtamaz beni sanırken, her seferinde yeniden şaşırmak yorgunuyum.
"Onu üzmeye hakkım yok. Duygularıyla oynamaya. Beni o da çok seviyor. Sen yokken o vardı. Beni hep sevdi. Bana ihtiyacı var. Başkasını sevdim diye, ben şimdi sevdim diye, onu bırakamam."
"Zulüm bizdense, ben bizden değilim."
(Rachel Corrie)

"Bilirsiniz: İnsandan daha uzun yaşar kemikleri. Dillerini ne kadar toprağa gömerseniz gömün, kelimelerin kemiklerini örtecek toprak yoktur. Gün gelir, yazılır, söylenirler." Syf:14


Kitap yirmi üç yazarın hikayelerini, Murathan Mungan tarafından seçilmesiyle oluşturulmuş. Hikayelerde konu edinilen şey, kitabın adından da anlaşılacağı gibi, 'Dersim'... Dersimde ölenlerin, ölenin yakınlarının, öldürenlerin, öldürenlerin yakınlarından aktarılmış hikayelerin, yazarlarımızın bakış açısıyla ve edebiyatlarıyla buluşmuş olduğu bir kitap. Acının, hayatın çok acı tasvirleri mevcut satırlarında. Bir kaç adım sonrasını tahmin edebildiğiniz hikayeler var; 'Allah'ım ne olur böyle olmuş olmasın' diyorsunuz. Sonrasında keşke öyle olsaydı, böylesi daha acıymış dediğiniz anlar olacaktır. Yani birini, çok eksik bir yanı kalmayan bir diğer acıya yeğ tutacaksınız. Bu tür kitapları ya hiç kimse okumasın, ya da herkes okusun da, en azından acıları bölüşelim. Şayet tek insan yüreği kaldırmıyor bu kitabı okumaya. Bi tecrübe sabittir. Acıyan yerlerimi kitabı bitirebilmek adına, bir süre uyuşturmak zorunda kaldım. Subay kocasının yaptıkları yüzünden kafasına sıkan anneyi mi dersiniz, henüz on yaşında tecavüze uğrayanını mı, mermi pahalı diye önce silah dipçikleriyle, sonra o da zarar görmesin diye meşe kütükleriyle dövülürek öldürülen çoluk çocuğu mu, hangi birini anlatayım?

Bu tür durumlardan etkilenenler için, geceleyin okumayı hiç düşünmeyin derim. Abartısız söylüyorum; bir an sızlayan kalbimin acısından öleceğim gibi hissettim. Belki de ilk defa bu tür kitapları okuduğumdan ötürüdür bilemem ama, okurken çok fazla duygusallaştım diyebilirim. Gece, en fazla duygusallaşmaya müsait bir vakit olduğundan tavsiye etmiyorum. Yazarlar içerisinde yeni yeni tanıştıklarım oldu. Önceden tanıdıklarım da vardı. Hikayeleriyle dikkat çeken isimlerin başında; Behçet Çelik, Ayfer Tunç, Burhan Sönmez -ki bu hikayeyi okuyan çok şaşıracağı bir başka isimle de karşılacaktır- ve Şule Gürbüz vardı. Şule Gürbüz'ü bundan önceki incelememi okuyanlar az çok bilir, bilmeyenler için de incelemeyi buraya bırakayım;
#33340886

Giderek insanlığa karşı olan inancım kaybolmakta. Aklı ermez yaşta bir çocuk gibi davranan hükümetler, birbirine diş geçirme politikası güden devletler-kurumlar, yarış atından farksız bir yaşama maruz bırakılanlar, guruplaşmalar, guruplar arasındaki farklılıklar, farklılıkları hazmedememe ve kendine benzetme isteğinden ötürü yitirilen saygı... Her biri ayrı bir sorun teşkil etmekte. Arkadaşlık ve aile ilişkilerine kadar inebilen sorunlar, birbirinin arkasından kuyusunu kazanı mı dersin, her türlü entrikaları çevirip yüzüne güleni mi...(çoğaltılabilir)
Ne için ve neden olduğunu bile bilmeden ölen, öldüren insanlar üretmekten başka bir işe yaramayan bir hal aldık, alıyoruz... Ee, peki sonuç?

''Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?'' 
(Cesare Pavase)

Ben söyleyeyim, bu yaşadığımız tüm zorluk ve hezimet; karnı tok, sırtı pek 'kodamanoğullarından' başkasına yaradığı yok. Onların ekmeğine yağ sürmekle meşgulüz... İstersek ve gayret edersek bunların üstesinden gelebiliriz demeyi çok isterdim.

Tarih, bu sefer gerçek yüzünü gösterdi bana. Acıyı, ölümü, kanı ve halkın psikolojisine yer verdi satırlarında. Yazılan çizilen çok şey var da... Yazanı, çizeni; galip gelenler, zafer elde etmişler ve gücü elinde bulunduranlar olduğu için, mazlumdan, zayıftan, yenik düşenden hiç haberimiz olmuyor... Mungan'ın deyimiyle,
'Resmi tarih hegemonyasının, dilinin, söyleminin, red ve inkar politikalarının, geniş kesimlerin gerçekleri bilme, öğrenme tutkusu, adalet arayışı ve vicdani gereklilikler karşısında gün günden zayıf düştüğü bir dönemden geçiyoruz." Syf:11

Yaşamım boyunca tecrübe ettiğim ve beni memnun kılacağına inandığım bir şey varsa; 'SORGULAMAK'tır. Kimi ve neyi olduğunun hiçbir önemi yok. Gayem hakikati öğrenmektir. Ve bunu Descartes'in metoduyla,
"Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun her şey hakkında şüphe et."
Ve gerçeği öğrenmemin bana getirisi yanında, kaybetmiş olduğumun çok bir önemi kalmıyor.

Çünkü şuna inanırım;
“Evrendeki en büyük ziyan, sorgulama yeteneğini yitirmiş bir beyindir.” Albert Einstein

Saroyan'dan şu alıntıyı da buraya bırakıyorum;
"İnsanları insanlık dışına çıkaran, izleyen diğer
insanları insanlıklarından utandıran olaylara bakarken, sorunu, bozukluğu, çıldırmışlığı ve benzeri tüm olumsuzlukları şu ya da bu halkın değil, tüm insanlığın mayasında görüyorum."
Sanırım daha fazla söze gerek yok...

Mungan etkinliği kapsamında okuduğum bu kitap, 23 farklı kalemin lezzetiyle buluşturdu beni. Her ne kadar tattığım lezzet acıysa da 'iyi ki okumuşum' dedim, kitabın sonunda. Bunun için etkinliği düzenleyen Nausicaä teşekkür ederim.

İncelemeyi okuyan, alıntıları özenle takip eden, herkese teşekkür ederim. Herkese farkındalıklı okumalar dilerim. Bugün tanışmış olduğum bu parçayı, kitabın anısı ve kefensiz ölülerin saygısı için buraya bırakıyorum;

https://youtu.be/5KaTlELBFmI
Kitabın arka kapağını kapattı. Düşündü. İçi daralmıştı. İnsan her zaman bir Cenkte miydi? Yaşamla ,ölümle, başkalarıyla, kendisiyle, geçmişiyle, geleceğiyle, töreyle, ait olduklarıyla, ait olduklarına yakınlığıyla, uzaklığıyla, vuslatıyla.. Cenksiz yaşam olur muydu? Cenk dediğin her zaman mücadeleydi. Hayat mücadeleydi. Mücadelesiz hayat olmazdı. Herkesin mücadelesi başkaydı, herkes kendi cenkini en büyüğü sanırdı başkalarınınkini bilmeden. Herkes kendi cenkine ayrı isyan ederdi oysa bilmezlerdi ki hayatın manası bu mücadelededir. Mücadele dışı olanlarda vardı. Kendini bu mücadele dışında tutanlar. Tam teslimiyet halinde olanlar. Mücadeleden yorulanlar. Cenkinin olması mı daha iyiydi yoksa cenksiz olmak hayata karşı bir duruş muydu?

Hikaye nelerden beslenir, nerelerden ilham alır, neleri işler, diye düşündü. Hikaye hayata dair her şeyden beslenir. Edebiyat hayata dair her şeyden beslenir. Sanatta. İnsanları besleyen yine insanın, insanların, farklı coğrafyalarda yaşayanların yada kendi coğrafyasında yaşananların hikayeleridir, yaşadıklarıdır. Her zaman yaşanmışlar da değildir elbet. Bazen mitostur bazen efsanedir bazen mistik hikayelerdir ne olduğunu bilmediğimiz. Edebiyat benimdir, sizindir, çocuklarımızındır, torunlarımızındır. Edebiyat hayattır, insanın ta kendisidir. Geleceğe kalandır geçmişten gelendir.

Mungan kimdi, insana ait duygulara nasıl bu kadar bilebiliyordu, kelimelere nasıl bu kadar hakimdi, diye düşündü. Mungan, nesirciye göre kadim bir hikayeci, şiir düşkünlerine göre duygulara hakim bir şair, tiyatroculara göre bir nirvanaydı. O bir entellektüeldi bir aydındı. Türk toplumunun son zamanlarda yetiştirdiği en büyük aydınlardan.

Bu kadar kadim hikayeyi nereden biliyordu, İran kültürüne nasıl bu kadar hakimdi, töreleri nasıl bu kadar iyi biliyordu, diye düşündü. O bir Mardinliydi. Sema Kaygusuz da bir Dersim’li değil miydi, o da işlememiş miydi kadim hikayeleri, yaşadığı coğrafyanın kültürünü? Demek ki doğu insanı kültürüne daha hakim, onların içine daha bir işliyor, kültürü, töresi. Biz Çanakkaleli, İzmirli olarak daha mı az sahip çıkıyoruz kültürümüze? Ninemin anlattığı hikayeler vardı ama onlar hikaye sayılmaz daha çok masal. Büyüklere saygı, küçüklere davranış, düğünlerdeki alışılmışlar kültür sayılmaz mıydı? Sayılsa da içimize işlememişti. Ucunda ölüm yoktu, hiçbir zaman kültürümüzden korkmadık. Korkmadığımız için töre olmadı. Töre korkulan bir şey miydi? Bize yansıtıldığı kadarıyla öyle, bildiğimiz kadarıyla. Yaşamadığımız için bilemeyiz. Belki de gidip yerinde yaşamalı. Yabancıya ne kadar töre olursa.

Belki de biz her zaman bir geçiş coğrafyasıydık, rahatına düşkün. Ne Pers dik ne Eski Yunan. Biz sadece kendimizi yaşadık. Bugünümüzü. Bilmek ister miydim, törem olsun, kültürüm olsun? Belki ama hiçbir zaman ölüm korkusu, başkalarının elinden öldürülmek korkusu yaşamak istemezdim yada ya öleceksin ya öldüreceksin seçimi.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
Okuduğum ilk Mungan kitabıydı. Yadigar dedi okuyalım diye, tamam okuyalım dedim. Başta roman zannettim, sonradan fark ettim hikaye kitabı olduğunu. Hikayelere daldığım şu zamanda bundan daha iyisi olamazdı sanırım.

Klasik edebiyat denen şeyin en üst seviyesi Proust’tur. Onun etkilemediği yazar yoktur neredeyse. İlk hikayeden son hikayeye kadar zihnimden hep şu geçti; Mungan’ın en sevdiği yazar Proust kesinlikle. Her cümlesi bu düşüncemi doğruladı. Mungan, cümleleriyle duyguların altında yatan nedenleri gün yüzüne çıkarmış. Yapmacık davranışlarla epeyce uğraşmış. Yapılan her eyleme bir sebep belirlemiş. Okur, yazarın kalemi karşısında köşeye sıkışıyor. Bunu kendine has bir şekilde yapmayı başarmış mı diye düşünüyorum ama şimdilik cevabım net değil. Okuduğum bir cümlenin Mungan’a ait olup olmadığını söyleyemem henüz ama Proustvari cümlelerinin hakkını her yerde veririm.

Hikayelerimizin kahramanları kadınlar. İtelenmiş, terk edilmiş, kötü yola düşmüş, savaşan, dik duran- durmaya çalışan, genç, yaşlı, zaman zaman mutlu olabilen ama hayatı önemseyen kadınlar… Geçenlerde yeni tanıştığım bir kadına şöyle demiştim; erkeğin en gelişmişi bile bu dünya için zarardır halbuki kadının en basiti bile dünyayı tazeler. Çok hoşuna gitmişti cümlem ama sevsin diye söylememiştim bunu, gerçek düşüncem budur. Kadınların dik durduğu ve kendini geliştirdiği bir dünyanın değişeceğini ve ferahlayacağını düşünürüm. Hiç var olmadığını düşündüğüm anaerkil toplumun bir gün gerçekleşmesini diliyorum. Belki o zaman saçma erkek hegemonyasının sebep olduğu zulmün, nedensiz savaşın sonu gelir ve daha yaşanılır bir dünyada yaşarız.

Her bir hikayede kendimi farklı bir yaşamda buldum. Detaylıca düşünülmüş kurgu okuru ele geçirmeyi başarıyor. Usta bir kalemin varlığını hissedebiliyorsunuz. Belki de Mungan’da bulamadığım tek şey, cümlelerdeki kadınsallıktı. Kadınların ağzından dinlediğimiz hikayelerin erkek elinden çıktığı çok belliydi. Elbette bir erkeğin hayata kadın gözüyle bakabilmesi çok zor ama amaç kadın gibi yazabilmek… Yine de kadınların yaşadığı sorunlar ve farklı yaşamlar etkili bir şekilde işlenmiş.

Mungan sevdiğim yazarlar arasına girdi. Kitaplarını okumaya devam edeceğim. Mungan’ı tanımamış okurlar bu kitabıyla başlayabilir diye düşünüyorum çünkü bir yazarı en güzel hikayeleri tanıtır.
Murathan Mungan, yakın zamanda tanıştığım ve hayli etkilendiğim bir yazar. Olaylardan ziyade anlattıklarıyla ön plana çıkan usta birisi. Edebiyatımızda sayıları günden güne azalan cinsten yani...

Bu kitabında ise yazar, kadınları anlatmış. Kadınları anlatmış derken, hemen hemen hayatta karşılaşabileceğimiz bütün kadınları anlatmış. Birçok erkeğin ilişkilerindeki temel sorunu, kadınları anlayamamaktır. Bir erkek olarak bunu pekala biliyorum. Kadın ve erkek gerçekten birçok konuda birbirinden ayrılıyor ve her iki taraf da diğerinin hal ve hareketlerine yeri geliyor anlam veremiyor. Hepimiz böyle bir şeyi hayatımızda en az bir kere mutlaka yaşamış ve hissetmişizdir. Hatta birçok kadının yakındığı konu da erkeklerin onları anlamamasıdır. Nerede nasıl davranması gerektiğini bilmeyen; ilgi göstermesi gerekirken gerekli ilgiyi göstermeyen; ilgiden boğmaması gereken yerde ise kadınları ilgiden boğan yine biz erkekleriz.

Yazar bir erkeğin hayatında karşılaşabileceği bütün kadınlara yer vermiş kitabın içerisinde. Gerçekten de bu kitapta olmayan bir kadını hayatta bulmak çok zor. Bu sebeple, kitabı okurken karşılaşılan kadınları, hayatımızda karşılaştığımız kadınlarla özdeşleştirerek okunmasını tavsiye ediyorum. Esere ayrı bir tat veriyor bu okuyuş...

Türlü türlü kadınların, karşılaştıkları farklı olaylar karşısında verdikleri tepkiler, iç dünyalarında nelerin yaşanıp bittiği, neye üzülüp neye sevindikleri ayrı ayrı işlenmiş. Kitapta onlarca, yüzlerce, hatta belki milyonlarca kadın var. Bambaşka kadınların bambaşka hikayeleri var. En güzelinden en çirkinine, en huysuzundan en tatlısına birçok kadın var. Sahiden de yazar kadınlardan bir kent kurmuş kitabın içerisinde. Hayret edici harika hikayeler var. Duygularınızı yerinden oynatan, yüzünüzde acı gülümsemeler oluşmasına sebebiyet veren, şaşırtıcı, sevindirici ve üzücü hikayeler...

Ben kitabı 5-6 gün gibi bir süreye yayarak keyifle okudum. Kendisini ve hemcinslerini tanımak isteyen kadınların; kadınları tanımak ya da karşılaşacağı kadınlara karşı nasıl davranacağını bilmek isteyen erkeklerin mutlaka okuması gereken bir eser.
DİKKAT DİKKAT!
Bu bir kitap incelemesinden ziyade kitabın içindeki bir şiirin incelemesidir. Çünkü bence sadece o şiiri kitabın tamamına bedeldi :)
Başlamadan önce bu etkinliği (#31053074) düzenlediği için Nausicaä'ya teşekkür ediyor ve bu incelememi de ona armağan ediyorum. Ayrıca bu kitabı okumak henüz aklımda olmadığı halde bunu okumamı sağlayan Hakan'a da teşekkür ediyorum.
NOT: Şiirin SPOİLER'e olur mu? Herkesin bir şiirden aldığı his farklıdır, o yüzden olmaz diye düşünüyorum...
Yalnız bir operaya başlarken ben bilmiyordum hiç, sevgilin kim? Yorgun ve kirli bulduğun geçmişinin sevdiğinle aranda olduğunu söyledin? Ve her şeyi yine onunla temize çektiğini. Kelimelerin acıyordu sanki. Belli çok fena canını yakmış birisi, hayır hayır sanırım yetim bırakmış kalbini. Varlığını ele geçirmiş senin dediğine göre. Sahi neden korumasını bilmemiş? Terk ettin beni tüm kazananlar gibi diyorsun sen oysa tam aksine kendisini bu kadar seven birini kaybetmiş o her kimse... Onun yokluğu kimsesiz hissettirmiş ya seni, bilemezsin tüm varlığıyla yanında olsun istedim o an senin, bir mevsim beklediğine değsin diye, yüzünün ayrıntılarından bahsettiğini, liriği ne denli ona benzettiğini bilsin diye düşledim. Onu düşündüğünde şiire olanları bilseydi eğer yaz başıydı gittiğinde diyordun ya hani eminim en geç yaz sonuna kadar gelirdi. Zamanı ikinize düşman ettin. Tam şu dizelerini
"Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını" okuduğumda nasıl içerledim?

Hani koca bir yazdan sonra dönmüştü sonra. Hiçbir şey eskisi gibi değildi söylediğine göre. Biraz eksik, biraz yarım. Söyler misin, ne olmuştu size? Gerçekten zaman mıydı bu olanların sorumlusu, uzaklık yaramamış mıydı ikinize?
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık ne de ben kapıyı açabilirim sana dediğinde. Bilmiyorum olur muydu, gidip onu dönmesi için ikna etmek ve sana da kapıyı açtırmak? Tüm kalbimle mümkün olsun istedim, ikinize bunu yaptırmak...
İki yorgun ve yalnız yıldızdınız belki. Düşündüm yıldızlar yorulmazlar ki, tek sorun uzak olmanızdı birbirinizden takım yıldızı olsaydınız dedim keşke.
İkimizden ne kalacak geriye diye sordun ona. Bu şiirler belki ve sana bunu yazdıran o anılar. Bir soru daha gelmişti sonra senden ona
" Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi." O an koşup bir çocuğun başını okşamak belki, depremin içinden, yıkıntıların arasından çekip çıkarmak o yaralı bedenleri ve en çok da yıkıntıların üzerinde kalmış olanlar için bulamadıkları bir türlü, belki de bulamayacakları yakınlarına ağlamasınlar diye daha fazla kalplerine içimdeki tüm umudu son zerresine kadar aşılamak istedim. Kış başlıyor dedin, hoşnutsuzdun. Bahar gelsin istedim, onu getirmek, hoşnut ederdi belki seni, ama beceremedim. İyi bak kendine demenle, her veda cümlesinde olduğu gibi mahzun bir hüzün sardı yüreğimi. Aynalara bakamamak dedin, sessizlikten korktuğunu da söyledin. Neden korkuyorsun ki sanki sessizliğinde bile içindeki sesin yok mu sana eşlik eden? Hem bilmez misin aynalara korkmadan bakmak ne güzeldir. Saatin tik takları ve duvarlar, koca yalnızlığı anlatan imgeler kullanıp sonra da "denemeseniz de, bilirsiniz hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar" dedin ya inan bana ne kadar çok kızdım sana. Yaşamak varken hâlâ niye öyle dedin bir anlam veremedim. Yüreğinin bir şeyleri unuttuğundan bahsettin ve bir gün bununla yüzleşmenin ne kadar zor olduğundan, zamanın bir şeye çare olmadığından. Zordur ne diyebilirim ki sana ama güzel dizelerine rağmen böyle umutsuzca konuşman yakıştıramadım pek kusruma bakma. Bu şiire başladığında nerdesin, şimdi nerde? Bu defa ben soruyorum sana. Yarandan bahsettin, iyileşmesini diledim. Şiirlerin solmuş, aşk bitmiş. Hayır olamaz, diye söylendim. Aşk seni bulsun, ve açsın o şiirler diye devam ettim. Aşk YALNIZ BİR OPERA dedin. Şiirin adını söyledin. Sorguladım iki kişilik olanı daha hoş değil miydi? Uyuyup uyanmadığını söylediğinde, bir kez daha anladım. Uyumak zordu, uyanmak daha beter. Gökyüzünde yıldız arayan o gözlerin, gördü mü peki geceyi güzel yapan hilali... Bitmemiş bir şiirde yoluna devam ederken sen izledim ve ben de hiç bitmesin istedim sonu mutlu bile olsa son olmamasını diledim. Senin dönüp ardına baktığında bulamadığın sanatı, yanıbaşıma koydum ben şimdi.
Sevgili dostlarım kısacası okuyun mutlaka bu şiiri...
YALNIZ BİR OPERA şiirini dilerseniz sesli olarak da dinleyebilirsin.
Buraya kadar sabırla okuduğunuz için çok teşekkür ederim.
Sevgiyle ve tebessümle kalın :)
Murathan Mungan'dan okuduğum ilk kitaptı.Elimden düşürmeden bir gecede bitirdim oldukça sürükleyici oldu benim için.

Kitapta 1986-1992 yılları arasında yazılmış ayrılık temalı on farklı şiir yer alıyor.

Tüm şiirlerin her cümlesinde ayrı bir yere sürüklendim okurken.Her kelimesinde farklı hisler tattım.Beni en çok etkileyen şiir ise "Yalnız Opera" oldu.

Mungan'ın özgün bir üslupla yazılmış şiir kitabı eğer duygularınızı ruhunuza kelime kelime nakşettirecek,her zerresine kadar hissettirecek bir şiir kitabı istiyorsanız en sevdiğiniz fon müziği ile birlikte mutlaka okuyun derim.

Son olarak küçük bir dize bırakıyorum. Keyifli okumalar.Sevgi ile kalın.

"Sense kendini hâlâ hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim."
"Yaz Geçer Yine Gelir
Yaz Geçer İyi Gelir Sözcükler"


Murathan Mungan, şiirlerini bir olayı anlatıyormuşcasına ama duygularını kendine özgü bir düşüncesi... Şiirleri okurken bir olayın içindeymişsiniz gibi hissediyorsunuz..

Kitabında yazın ayrılan kişinin yaşadığı duyguları . Yaz bitince ise sonbaharı, Yaprakları dökülen ağaçları, Mevsimleri ve ayrılık acısını hüznünü anlatıyor.

Yazdıkları Düz yazıya benziyor fakat serbest şekilde şiir yazdığı için bu düz yazılar şiirlerin içinde harmanlayıp ortaya koymuş, Güzel beğendim.
Metin T. abinin incelemesine (#12091906) yaptığım yorumdaki bir cümle ile başlayalım incelemeye.
"Kahramanımız kayıplarını aramak için çıktığı yolda sanki kendini kaybediyor veya buluyor mu demeliyiz?" Metin abinin kafkaesk tanımlaması bu cümle ile sanırım daha bir gün yüzüne çıkıyor.
Bu kısım sonradan eklendi.️

Ne yazacağımı bilmemekle birlikte bir şeyler yazma isteğiyle aldım kalemi elime.
Çador'un anlamı genel itibariyle çarşaf, örtü vs. olarak geçiyor sözlüklerde. Örtünmek için kullanılan bir eşya diyelim biz ona. Bu isimden yola çıkarak hikayenin nereye gideceğini belki tahmin edebilirsiniz ama kitabı okumaya başladığınızda başlangıcının bu şekilde olmadığını görüyorsunuz.

Yurtdışında yaşayan kahramanımız Akhbar uzun yıllar sonra ülkesine dönmek istiyor ve dönüyor ancak o dönmeden önce ülkesi bıraktığı gibi değil.
Yazar kitapta
"Birden kendini bu dünyada daha önce hiç hissetmediği kadar yabancı, üvey hissetti. Çıplak yara gibi acıdı içi. Kendinden bile daha güçlü olmasını gerektiren bir kimsesizlik, bir kayboluştu şu yaşadığı ve insan bu çeşit bir kimsesizliği ancak kendi yurdunda, kendi insanlarının arasında yaşardı. Gönüllü sürgünlüğün zorunlu sürgünlüğe döndüğü günlerde, başka memleketlerin toprağını gezerken, ümitsizliğe kapıldığı anlarda, bir gün döneceği bir yer olduğunu bilmenin avuntusuyla oyalanmış, içini diri tutmayı başarmıştı. Orası, burasıydı işte, ama burası artık orası değildi galiba."
bu şekilde tanımlıyor bulduğu ülkesini. "Orası burasıydı ama burası orası değildi."


Kahramanımız yurtdışındayken "İslamın Askerleri" (kitapta yazar bu şekilde tanımladığı için böyle yazdım) yönetimi ele geçiriyor ve bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor; hikaye de bundan sonra Çador'a doğru kayıyor.
Tabii öncesinde kahramanımız ülkesine dönüş süreci, geldiğinde yaşadıkları, ailesini arayış serüveni bir bir anlatılıyor.

Çador kısmına gelecek olursak buradaki tanımlamalar, tasvirler vs. bana İran'ı hatırlattı. Kadınların örtünmeye zorlanması, özgürlüklerinin elllerinden alınması, zorla evlendirilmeleri vs. bu durumlara şahit oluyoruz. Yakın zamanlarda da İran'da bu durumların varlığına şahit olmuştuk sanırım. Bu durumların tam tersi mesela en yakınımızdan örnek verecek olursak 90'larda yaşanan başörtü sorunu. Başlarını kapattıkları için eğitim hakları ellerinden alınanlar, aynı şekilde özgürlükleri kısıtlananlar veya günümüze baktığımızda şort giydiği için darp edilen, öldürülen, tecavüz edilen kadınlar. Aslında ne taraftan bakarsak bakalım hep aynı yöne çıkıyor bu durum. Acı bir gerçek. Sazı eline alanın bildiğini çalması gibi bir şey.

Özgürlüklerin kııstlanmadığı, herkesin istediğini giymekte özgür olduğu, saygının ön planda olduğu bir dünya diyeceğim ama benim pek ümidim yok.

Mungan'ı da bu evrensel sorunu ele almasından dolayı da tebrik ediyorum. Yaz Geçer ile hayran olduğum yazara bu kitabıyla da hayran olmaya devam ediyorum. Elimde 6 kitabı daha var. Fırsat buldukça okumaya devam.
Çador, İran'da kadınlar tarafından giyilen çarşaf. Farsça, çadar ya da çadur. Çadırı anımsatan bu kumaşların kafesli şekli ise burka. Her birinin birleştiği anlam ise yokluk. Kapkaranlık bir yokluk.

Yıllar önce ülkesini terk eden Akhbar'ın, memleket ve aile özlemiyle geri dönmesiyle başlıyor sürgün içinde sürgün hikayesi. Yeni yaşam umudunun eski hatıralarıyla birlikte paramparça oluşu yepyeni bir bakış açısı kazandırıyor ona. Savaştan parçalanmış ülkesi sahip olduğu hatıraları tüm tanıdıklarını ve insanların suretlerini yavaş yavaş silip götürürken, yasakların içinde yokluğu, yokluğun içinde hayallerin varlığını görüyor. Kendi hayatlarından varlıkları bile sürgün edilmiş kadınların bedenlerinin yok sayılmışlıklarını hem kendi gözlerinden hem bir burkanın içinden görüyor Akhbar. Korkunun hüküm sürdüğü toprakların bir hapis hayatını andıran ülkesinde volta atarken kumaş çadırlarda yaşamaya hapsedilmiş kadınların tek hücreli bölmeleri, yerlisiyken yabancısı olduğu toprakta hem kefen hem özgürlük simgesi oluyor onun için. Burkaların altında kaybolan kadınlar, hasretini çektiği anne, kardeş ve sevgili boşluğuna eş değer olmaya başlarken aynı zamanda kendi yurdunda yaşadığı yabancılıktan sıyrılması için tek kaçış yolu oluyor hayaller ise takip edebileceği tek yol.

Akhbar'ın yaşadıklarına ve gördüklerine inanmak, kendi varlığını doğrulamak için boynundaki muskaya ya da cebindeki kumgülüne dokunması, hatırlayamadığı eski masaldan birkaç sihirli kelimeyi hatırlasa yaşadığı andan gerçek dünyaya geri döneceği düşüncesi bana İnception filmini anımsattı. İstediğin anda düşlediğin hayata geçip bir objenin ya da bir sözcüğün gücüyle yaşadığın hayatı hissedebilmek. Kaybolduğun noktada hep yeni bir başlangıç umuduyla yaşamak…

Muazzam bir dili var Murathan Mungan'ın. Akıcı ve içten. Çölün ortasında geçen hikayesi duru anlatımıyla çarşaf gibi bir denizin seyrindeki huzurla eş değer hale geliyor. Kaybolmuşluk hissini kadınların gözlerinden ifade ettiği derin anlamlar içeren bu kitap kısa olmasına rağmen felsefik öğeler barındırıyor. Hayran kaldığımı söyleyerek kesinle okumalısınız diyebileceğim kitaplar arasına ekliyorum.

Keyifli okumalar.
Az buçuk spoiler bulunur..

Sevgili Alice, Aliye ve Ali...
Bu yazdıklarımı okur musunuz bilemiyorum ama yazılan her şeyin okunsun diye yazılmadığını biliyorum. İşte bu yüzden yüreklere dokunan bir kalemin kahramanları olan sizlere, bu satırları karalıyorum.

Alice,
Yıldızlar ne kadar güzel değil mi? Bize kalan aşkları, anıları ve yalnızlıkları ışıl ışıl parlayan yıldızlarda görmek...
Şimdi sen de toprak ve gökyüzü arasındasın ben de, biz de. Ama biz toprağa daha yakınken, senin yakınlığın yıldızlardan yana.
Ufacık bir anıya tutunuyorsun. Sana kalan tek şeye. Toprağa basıyor, yıldızlarda yaşıyorsun. Herkes deli diyor sana, küçük Ali gerçek aşkı görüyor sende. Küçücük bir yürek anlıyor da, bir gezegen dolusu beyinleri çok gelişmiş uzaylı anlayamıyor bunu. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum onlara senin yerine; "O çok gelişmiş beyinleriniz neye yarar, ufacık bir kalbe sahip olamadıktan sonra! Siz ne anlarsınız siz! Size göre çılgınlık, kalbi olana yaşama sebebi olan aşkı ne anlarsınız!"
Tabi bütün bunlar, o uzaylılar ve her şey kayıp birer anı şimdi senin için. Senin tek bildiğin aşkın. Sen sadece onu bilmeye devam et Alice. Adam o yıldızlardan birinde. Ve bir gün, Mardin'in bilmem hangi köyünde, beraber bakacaksınız yıldızlara...
Ne zaman aklıma gelsen gözlerim doluyor Alice, boğazım düğünleniyor. Yaşadıkların yüreğime dokunuyor...

Aliye,
Sana ne söyleyeceğimi bilmiyorum aslında. Sen doğruları yakıp kül eden bir yalanın peşinden gittin. Sen hep kendini kandırdın. Sadece bedenini değil, hayatını da sattın. Aynalar mahfetti hayatını. Zaman içinde saklı olan zaman büyüledi gözlerini, aynalardaki şeytanlığı gizledi. Ve sen aynanın ardında, bitmiş bir hikaye ile beklerken, aslında hikayen bitmedi...
Sen bilmiyorsun ama, Ali ortak oldu hayatına. Yine aynalar sebep oldu buna. Gerçi ne aynalar, ne de Ali tahmin edebilirdi bunu. Bir bedende iki ruh eğlenip hayatın tadını çıkarırken aşkın eksikliği düştü içine, içinize. Evet, aşk bir eksikliktir Aliye. Aşık olsan da, olmasan da bir eksiklik. Sen eksik kaldın Aliye. İçindeki eksiklik, eksik etti sizi o bedenden Aliye..
Her gittiğin yerde senden bir parça var şimdi. Ama aşkın sadece sende..

Ali,
Aslında sana koca yürekli küçük çocuk diye seslenebilmeyi çok isterdim. Ama diyemiyorum işte. Sen garip bir çocuktun. Ama garip de olsan çocuktun. Annenin anlattıklarını anlayabilecek yaşta değildin. Küçük yaşında büyüklerin kirli dünyasını gösterdiler sana. Sen küçük yaşta büyüdün, sen küçük yaşta kirlendin...
İçinde bulunduğun hayata, içinde bulunduğun bedene ait değildin. Düşlerini süsleyen gece elbisesi ve ayna el ele verdi, seni başka bir hayata misafir etti. Yüzünde açan gülleri solduran neydi Ali? Bu kadar istediğin kadın olma hayalin seni nerelere götürdü? Sen şimdi nereye gittin Ali? Nerelerdesin? Gel ve ardında bıraktığın o kırık aynayı açıkla Ali.
Annenin ısrarla inanmadığı o falcı kadın haklıydı değil mi Ali?

Alice, Aliye ve Ali...
Siz birbirinden farklı hikayelere sahip ama bir o kadar da aynı hikayeye ortaksınız. O aşk iğnesi, acı ipliğiyle bağladı hikayelerinizi. Artık ne o bağ kopabilir, ne gidenler gelebilir...

Ve mektubumu buraya kadar sabırla okuyan güzel insanlar,
Size en söyleyeceğim en önemli şey, eğer aşık olduğunuz kişi yanınızdaysa onu hiç kaybetmeyin. Sıkı sıkı sarılın. Alice'in yıldızlara baktığı aşkla, onun gözlerine bakın...
Murathan Mungan raslantı sonucu girdi benim hayatıma. Tek cümleyle, yüreğe dokunan bir kalem oluverdi.
Kitabın bazı yerlerinde çok ağladım. Bu yüzden içimdeki duygu yoğunluğu geçene kadar uzun süreli aralar verdim. En çok da ilk hikayeden etkilendim. Kendimi tutamayıp o ilk bölümü 3 kerecik okumam bu yüzdendir..
İlk hikayede minnacık, ikinci ve son hikayede biraz cinsel unsur var. Bu unsurlar her ne kadar anlatımdaki büyüyü bozmasa da, hassas okurlar kitabı okumasın.
Yukarıda yer alan azıcık spoilerin okuma zevkinizi yok edeceğini düşünmüyorum. Umarım düşündüğüm gibi olur ve okumaktan çok zevk alırsınız..
Kitabın anlatımı çok akıcı. Bu akıcılığa rağmen 7 günde kitabı bitirdiğim için tüm karakterlerden özür diliyorum.
Ve sizden de özür diliyorum. İncelemeyi yazarken patates soymam ve çorba pişirmem gerektiği için birkaç kere duygudan koptum. Umarım fazla hissedilmemiştir.
İncelememi buraya kadar okuduğunuz için ayrıca teşekkür ediyorum.
Kitapla kalın..

Yazarın biyografisi

Adı:
Murathan Mungan
Unvan:
Türk Yazar, Oyun Yazarı ve Şair
Doğum:
İstanbul, 21 Nisan 1955
Murathan Mungan, 21 Nisan 1955’te İstanbul’da doğdu.

Çocukluğu ve ilk gençlik yılları, memleketi olan Mardin’de geçti. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü bitirdi. Aynı bölümde “master”ını tamamladı.

Ankara’da Devlet Tiyatroları’nda ve Istanbul’da Şehir Tiyatroları’nda “Dramaturg” olarak çalıştı. 1987’de günlük gazete olarak yayımlanan Söz gazetesinde,“Kültür-Sanat Sayfası” editörlüğü yaptı.

1988’ten beri serbest yazar olarak çalışmakta ve halen Istanbul’da yaşamaktadır.

1991’de Remzi Kitabevi’ne “Çilek” amblemli kırk kitaplık özel bir koleksiyon dizisi hazırlayarak bu diziyi yönetti.

Mungan, çeşitli dergi ve gazetelerde şiirler, öyküler, metinler, deneme, eleştiri ve incelemeler yayımlayarak adını duyurdu.

İlk kitabı 1980’de yayımlandı. Aynı zamanda ilk oyunuydu bu:Mahmud ile Yezida.

Şehir Tiyatroları’nda çalışırken, “Gençlik Günleri” adını verdiği daha sonra her yıl tekrarlanacak olan kapsamlı bir şenliğin yöneticiliğini yaptı; programlar sundu, yönetti.

Murathan Mungan’ın sahnelenen ilk oyunu, Orhan Veli’nin şiirlerinden kurgulayarak oyunlaştırdığı Bir Garip Orhan Veli’dir. İlk kez 1981’de sahnelenen bu oyun, yirmi küsur yıl boyunca sahnelendi ve 1993’te kitap olarak basıldı.

Yazarın Mezopotamya Üçlemesi adını verdiği ve üç oyundan oluşan üçlemesinin ilk oyunu Mahmud ile Yezida yurtiçinde ve yurtdışında birçok topluluk tarafından sahnelendikten sonra, profesyonel olarak ilk kez 1993’te Ankara Devlet Tiyatroları tarafından oynandı. Üçlemenin ikinci halkası olan Taziye ise, ilk olarak 1984’te Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından sahnelenmiştir. 1992’de, halkanın üçüncü oyunu olan Geyikler Lanetler’ in tamamlanmasıyla birlikte, Metis Yayınları, üçlemeyi oluşturan bu oyunları, üç ayrı kitap olarak aynı anda yayımlamıştır. 1994’te bu üç oyun bir yıl boyunca Devlet Tiyatroları tarihinde ilk kez olmak üzere arka arkaya Antalya Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmiş, gene aynı yıl Istanbul Uluslararası Tiyatro Festivali’nde, üç oyun ardı ardına tam “on bir saat süren bir gösteri” olarak iki kez tekrarlanmıştır. 1999 yılında Ankara Devlet Tiyatroları yapımı Geyikler Lanetler, aynı yıl Berlin’de, uluslararası bir tiyatro şenliği olan “Theater der Welt”e çağrılmış ve Schaubühne’de gösterilmiştir. Aynı oyun 2003 yılında Yunanistan’da Selanik Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir.

Geyikler Lanetler oyununa kaynaklık eden yazarın Cenk Hikâyelerikitabındaki “Kasım ile Nasır” adlı öyküsü, 1994’te İtalya’da “La Mamma Umbria”da sahnelenmiştir. Aynı öykü 2004’te farklı bir yorumla Diyarbakır Sanat Merkezi tarafından sahnelenmiştir. Gene aynı kitapta yer alan “Şahmeran’ın Bacakları” adlı uzun hikâyesi, çeşitli topluluklar tarafından sahneye uyarlanmıştır.

Yazarın Lal Masallar adlı öykü kitabındaki “Muradhan ile Selvihan ya da Bir Billur Köşk Masalı” adlı öyküsü, 1987’de, ilkin Fransa’da, Lulu Menase yönetiminde Théâter Des Arts de Cergy-Pontoıse’da, ardından Nurhan Karadağ yönetiminde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Sahnesi’nde sahnelenmiştir. Aynı öykü, Amerika’da Penguen Books’un “Dünya Hikâyeleri Antolojisi”ne seçilmiştir. Bosna-Hersek’te yayımlanan Türk öykücülerini içeren bir seçkideyse bu öykünün Boşnakça çevirisi yer almıştır.

Yazarın gene Cenk Hikâyeleri kitabında yer alan“Binali ile Temir” adlı bir diğer öyküsü, 1991’de Ankara Deneme Sahnesi tarafından, 1999’da ise Adana Tiyatro Atölyesi tarafından sahnelenmiştir.

2000’de yazarın bir öyküsü daha sahneye aktarılmış, bu kez de Beşinci Sokak Tiyatrosu, “Dumrul ile Azrail”i, Istanbul Festivali’nden sonra, dünyanın önemli tiyatro festivallerinde, Avusturya, Almanya ve Tunus’un yanı sıra Hollanda’nın çeşitli kentlerinde sahnelemiştir.

2003 yılında Kopenhag’daki “Bette Nansen Theater”da, yazarın “Sayfadaki Gibi”adlı kısa oyunu, bazı Doğulu yazarları bir araya getiren ortak bir proje olan “Bin Bir Gece” içinde yer almış, aynı oyun 2005 yılında İngiltere’de “1001 Nights now” adıyla Nottingham Playhouse’da sahnelemiştir.

Murathan Mungan 1989’da, İngiliz yazar Nell Dunn’ın “Steaming” adlı oyununu “Kadınlar Hamamı” sahneye koymuştur.

Mungan’ın döneminde Ankara İl Radyosu’nca seslendirilen iki tane de radyo oyunu vardır: Dört Kişilik Bahçe ve Ölümburnu.

Mungan bir tanesi filme alınan üç tane de film senaryosu yazmıştır. 1984’te Atıf Yılmaz tarafından filme alınan Dağınık Yatak’ın yanı sıraDört Kişilik Bahçe ve Başkasının Hayatı adlı iki senaryosu daha vardır. Bu üç senaryo 1997’de üç ayrı kitap olarak aynı anda yayımlanmıştır.

Gazete ve dergilerde İlk yazıları 1975’de yayımlanan Mungan, yirmi yıllık yazı serüveninin çeşitli ürünlerinden yaptığı bir derlemeyi kırkıncı yaşı nedeniyle Murathan’95 adlı bir kitapta toplamıştır.

Bu kitapla birlikte başlayan özel toplama kitapları, şiirlerinden kendinin yaptığı özel bir seçmeyi içeren numaralanmış tek baskı olarak yayımlanmış Doğduğum Yüzyıla Veda ile sürmüş, bunu,13+1’de şiirlerini, 7 mühür’de kimi öykülerini bir kutu içinde bir araya getirdiği toplamlar ve Türk şiirinde şimdiden bir “kült kitap” olmuş olan Yaz Geçer’in onuncu yılı nedeniyle yapılan büyük boy özel baskı izlemiştir. Ellinci yaşı için hazırladığı ve yalnızca 2005’te yayımlanıp baskısı bir kez daha tekrarlanmayacak Elli Parça kitabı da bu özel kitaplardandır.

Beş bölümden oluşan ve her bölümü ayrı bir yazar tarafından kaleme alınan bir Bülent Erkmen projesi olarak 2004’te yayımlananBeş peşe romanında da yer almıştır.

Murathan Mungan, bu arada yabancı yazarların öykülerinden ve yazılarından oluşan çeşitli seçkiler yayımlamayı sürdürmektedir. İlk öykü seçkisi Ressamın Sözleşmesi’ni, daha sonra Çocuklar ve Büyükleri, Yazıhane, Yabancı Hayvanlar, Erkeklerin Hikâyeleri veKadınlığın 21 Hikâyesi adlı öykü ve yazı seçkileri izlemiştir.

Bütünüyle özyaşamöyküsel bir malzemeden yola çıkan ilk anlatı kitabı Paranın Cinleri’ni 1997’de yayımlamıştır.

Şiir ve öykü arası bir dil ve kıvam tutturduğu yazınsal metinlerini bir araya topladığı Metinler Kitabı ise, 1998’de yayımlanmıştır.

Mungan’ın kimi şiirlerinin Kürtçeye çevirisinden yapılan bir toplam Lı Rojhilate Dile Min (Kalbimin Doğusunda) adıyla 1996’da yayımlanmıştır.

Mungan, bugüne değin çoğu “Yeni Türkü” topluluğu tarafından seslendirilmiş olan şarkı sözleri yazmıştır. Yazdığı şarkıların Türkiye’nin önemli şarkıcıları, toplulukları tarafından yeniden seslendirilmesiyle oluşan ve “tribute” sayılabilecek Söz vermiş şarkılar adlı “cover” albümü 2004’te yayınlanmıştır.

2006’da bugüne dek yazdığı tüm şarkı sözlerini gene aynı ad altında bir araya getirerek kitaplaştırmıştır.

Yazıları, şiirleri ve kimi kitapları bugüne değin İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İsveççe, Norveççe, Yunanca, Fince, Boşnakça, Bulgarca, Farsça, Kürtçe ve Hollanda diline çevrilerek çeşitli dergi, gazete ve antolojilerde yayımlanmıştır.

Murathan Mungan, 1985’ten bu yana Istanbul’da yaşamaktadır.

İlk kitapları farklı yayınevleri tarafından yayımlandıktan sonra, 1986’da Remzi Kitabevi’ne, 1992’de de Metis Yayınları’na geçmiştir. Halen aynı yayınevindedir.

Yazar istatistikleri

  • 1.581 okur beğendi.
  • 5.851 okur okudu.
  • 122 okur okuyor.
  • 2.924 okur okuyacak.
  • 121 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları