Mustafa Kutlu

Mustafa Kutlu

8.4/10
3.393 Kişi
·
11.908
Okunma
·
1.379
Beğeni
·
35.529
Gösterim
Adı:
Mustafa Kutlu
Unvan:
Türk Öykü ve Deneme Yazarı
Doğum:
Erzincan, Türkiye, 6 Mart 1947
Mustafa Kutlu, 6 Mart 1947’de Erzincan’un Ilıç ilçesine bağlı Kuruçay nahiyesinde doğar. Babası Nurettin Bey, annesi Sulhiye Hanım’dır. Beş kardeştirler. Üç ablası ve bir de kız kardeşi vardır.

Mustafa Kutlu ‘nun ailesi ilmiye sınıfındandır. Babası Nurettin Bey rüştiye tahsillidir. Nahiye Müdürlüğü yapar. Anadolu’nun pek çok yerinde bu görevi yürütmüştür. Dedeleri de çeşitli memuriyetlerden gelmedir. Soylarına Hacıyakupoğulları denir. Ailenin bilinen bütün kökleri Erzincan’dadır. Babasının görevi sebebiyle bir yerde bir iki sene kalıp başka bir yere nakilleri gerçekleşir. Babası 1953 yılında emekli olduktan sonra Erzincan’a döner, kahvelerde arzuhalcilik yapar. Babasını 1959 yılında 12 yaşındayken kaybeder.

Babası ile pek fazla içli dışlı olamaz. Nurettin Bey tam bir Osmanlı Beyefendisidir. Eski harfleri çok iyi yazar. Kutlu’nun kendisi gibi Nurettin Bey de babasını 12 yaşında kaybeder. Babanne ikisi erkek, ikisi kız olan çocuklarını kendi başına yetiştirmek zorunda kalır.

Mustafa Kutlu ‘nun Annesi Sulhiye Hanım ve babannesi de tam bir Osmanlı Hanımefendisidirler. Eşlerinin yokluğunu çocuklarına hissettirmemek için ellerinden gelen gayreti gösterirler. Sulhiye Hanım’ın isminin kaynağı 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’tir. “Sulh” olduğu için ismini Sulhiye koymuşlardır.

Çocukluğunda yazları annesinin köyüne gider. Eskiden şehir ve taşra hayatı birbirinden bugünkü kadar kopuk değildir. Erzincan’da mahallelerinin hemen yakınında bir köy uzun yıllar; ahırıyla, mereğiyle, davarı, nahırıyla varlığını korur.

Babasının tayin edildiği bir nahiyede ev bulamadıkları için istasyon yakınlarında bir binada kalırlar. Burası Kemah Beylerinden Sağıroğulları’nın Cebesoy İstasyonu’na yaptırdıkları bir dinlenme evidir. Kısa bir süre de karakol binasında kalmışlardır. Bu günlerin hatıralarını Kupa Maçı [Gİ] ve 5492 [AKY] isimli hikâyelerinde kullanır. Burada dumanlı trenler, istasyonlar, demiryolu çalışanları, ıssız tabiat ve hayvanlarla içli dışlı olur.

Beş altı yaşlarındayken okula giden ablalarının kitaplarından okuma yazmayı öğrenir. Bu kitaplardaki şiirleri ezberler. Okula gitmeden önce ikinci üçüncü sınıf talebesi kadar bir birikime sahip olur.

Babasının ölümü ile birlikte (orta ikinci sınıftadır) zor günler başlar. Annesine yardımcı olmak için birçok iş yapar. Sebze halinde arabadan karpuz indirir, kahvede garsonluk, çadırlarda puantörlük yapar. Yine bu yıllarda uğraştığı iki iş vardır. Biri resim yapmak diğeri futbol oynamak. Mahalli ligde futbol oynar.

Mustafa Kutlu – Tahsili

Mustafa Kutlu, İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Erzincan’da okur. Ortaokula kadar oturdukları ev deprem sonrası yapılan prefabrik evlerdendir. Buraya elektrik gelmediğinden orta ikiye kadar petrol lambası kullanmışlardır.

İlkokuldan itibaren edindiği okuma alışkanlığı, ortaokul sıralarında edebî zevke dönüşür. Edebiyat okumayı düşünür; fakat edebiyatçı olmak gibi bir tasarısı yoktur. Lisede fen kolundan mezun olur. Fen koluna giriş sebebini şöyle açıklar: “Sıra arkadaşımla mahalli bir amatör kümede, aynı takımda top koşturuyoruz. Çocuk kütüphane müdürünün oğlu ve dersleri çok iyi. Ben haytayım, derslerim o kadar iyi değil. O arkadaşım babasının yönlendirmesiyle fen bölümüne giriyor. Fen, yani zor bölüm, ki üniversitede tıp kazansın, teknik üniversiteye falan gitsin. Ben de diyorum ki, “ulan orayı yapamayız oğlum, biz top oynuyoruz, edebiyata gidelim, edebiyat kolay.” O fen koluna gidince ben de onun peşi sıra fen bölümüne gittim. Yani arkadaş kurbanı oldum.” (Murat Menteş, “Göründüğü Gibi Olan Adam”, Gerçek Hayat, 16-21 Mart 2001, s.17)

Mustafa Kutlu on üç dersten bitirme imtihanına girerler. Yazılıyı vermeyeni sözlüye almamaktadırlar. Birçok öğrencinin tek dersten kalıp liseyi bıraktığı bir dönemde mezun olabilen iki öğrenciden biridir. (1963)

Mustafa Kutlu , Liseyi bitirdikten sonra resme olan hevesi yüzünden Güzel Sanatlar Akademisi imtihanına girmek ister. O güne kadar Erzincan sınırlarına çıkmamış bir taşra çocuğunu Güzel Sanatların “frapan havası” iter. Böylece on yıl uğraştığı resim defterini kapatır. Buraya girmeyişinin bir başka sebebi de taştada bir kılavuzu olmayan, belli bir eğitimden geçmemiş, kendi kendini yetiştiren bir ressam adayının pek bir yere varamayacağını hesap etmesidir.

Mustafa Kutlu Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesine 1964’te kaydolur. Burada yeni ve değişik bir dünya ile karşılaşır. Orhan Okay, Kaya Bilgegil, Niyazi Akı, Selahattin Olcay gibi hocalarla tanışır.

Mustafa Kutlu iki arkadaşı ile birlikte Erzurum Halkevi salonunda yağlıboya resimlerinden oluşan bir dergi açar. Burada 30-40 kadar resmi sergilenir. Üniversite üçüncü sınıfa kadar aklında yazı yazmak düşüncesi yoktur.

Mustafa Kutlu bir gün Orhan Okay Hoca’nın odasında Hareket Dergisi’nin sahibi Ezel Erverdi ile karşılaşır. Bu karşılaşma hayatında bir dönüm noktası olur. Çünkü Ezel Erverdi desensiz mesensiz diye eleştirdiği Kutlu’dan desen göndermesini ister. Gönderdiği ilk desenler Hareket’in 28. sayısının kapağını süsler. Sonra bu dergide hikâyeleri de yayımlanmaya başlar. İlk hikâyesi 29 Mayıs 1968’de yayımlanan “O…”dur, hikâye ile birlikte biri kapakta olmak üzere 6-7 deseni çıkar.

Üniversitenin son sınıfında Orhan Okay Hoca ile “Sait Faik’in hikâyelerinin resim ve perspektif açıdan incelenmesi” konulu tezini hazırlar. 1968’de okulu bitirir.

Mustafa Kutlu – Memuriyeti

1969’da Erzincan’da görücü usulü ile, hayatımın en güzel tevafuku dediği eşi Sevgi Hanım ile evlenir. (Bu evlilikten bir erkek bir kız çocukları olmuştur. ) Evliliği ile birlikte öğretmenliğe başlar. İlk tayini Tunceli’ye çıkar. Dört yıl Tunceli Lisesi’nde çalışır. 1972 yılında İstanbul’a tayin edilir. Küçükköy Vefa Poyraz Lisesi’nde iki yıl öğretmenlik yapar. 1974 yılında çok sevdiği mesleğinden istifa ederek ayrılır. Hareket Yayınları’nı genişletmek isterler. İstifa gerekçesini şöyle açıklar: “Öğretmenliği çok seviyordum; fakat yine de dergiye ağırlık vermemiz gerektiği için istifa ettim.” (Murat Menteş, “Göründüğü Gibi Olan Adam”, Gerçek Hayat, 16-21 Mart 2001, s.17)

Mustafa Kutlu – Yayın Hayatı

Mustafa Kutlu, 1968 yılında İstanbul’da çıkan Fikir ve Sanatta Hareket Dergisi’nde yayımladığı hikâyelerle yayın dünyasına girdi. Adımlar (Erzurum, 1970-72), Hisar, Türk Edebiyatı, Düşünce, Yönelişler gibi dergilerde yazdı.

“Üniversite yıllarında yazmaya başladım. İlk yazdığım “O” hikâyesinden itibaren bütün yazdıklarımı yayımladım. Bu işi şuurla yürüttüm. Bizim neslin bu sahada ağabey, hoca, arkadaş kabilinden mürebbisi yok sayılır. Kendimi yetiştirdim. Bu açıdan ilk hikâyelerimin yayınlanması, hatta kitap haline gelmesi hem bir şans, hem bir talihsizliktir. Okuyucunun karşısına olgun örneklerle çıkamadım, ancak zamanla kendi hikâyeme doğru yürümeye başladım. İlk iki kitabım hazırlık dönemidir.” (Yaşar Kaplan, “Mustafa Kutlu’yla Bir Söyleşi”, Aylık Dergi, Sayı 63-64-65, 1984, s:44)

Hikâyeleri, desenleri ve diğer yazıları Hareket dergisinde yayımlandı. Adımlar dergisinde şiirleri de vardır. Hikâyelerini bu dönemde kitaplaştırmaya başladı. İlk hikâye kitabı “Ortadaki Adam” (1970) Hareket Yayınları tarafından basıldı. Bunu “Gönül İşi” (1974) takip eder. Bu arada iki inceleme yayımlar. Bunlar Sabahattin Ali ve Sait Faik üzerinedir. Bunların yayımlanması ona göre hem bir şans hem de bir şanssızlıktır. “Talebelik sırasında yapmış olduğum iki çalışma hemen yayımlanma şansı buldu. Bunlar erken yayının bütün acemiliklerini taşıyan kitaplardı; ama benim için büyük bir şanstı.” (Adnan Tekşen, “Mustafa Kutlu ile Mülakat”, Zaman, 16 Temmuz 1987, s. 9.

Mustafa Kutlu , Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisinin (8 cilt 1976-1998) 2. ciltten itibaren yayın yönetimini üstlenir ve bu ansiklopediye geniş ölçüde madde yazar. 1974-75’ten itibaren 20 yılını verdiği bu ansiklopediyi 1973’te aldığı Smith Corona marka daktilosundan yazarak çıkarır. Ansiklopedi için şimdi profesör olan D. Mehmet Doğan ile çalışır.

Fikir ve Sanatta Hareket Dergisi 1982’de kapanınca kendi tabiri ile sudan çıkmış balığa dönerler; çünkü dergi ile yaşamaya alışmışlardır.

Mustafa Kutlu, 1980’lerin ortasından sonra sinemaya yönelir ve senaryolar yazmaya başlar. “TRT’de dramatik belgeseller yazdım: Divan-ı Lügati’t Türk’ün bulunuşu ile ilgili ‘Bir Kitabın Hikâyesi’; ‘Müzedeki Şiir’, Divan Edebiyatı Müzesi ile bağlantılı bir belgeseldi. Selim ileri ile beraber Pazartesi Hikâyeleri’ni hazırladık; birçoğu çekildi. Halit Refiğ’in yönettiği ‘Kurtar Beni’ ile Osman Sınav’ın çektiği ‘Kapıları Açmak’ görünür hale geldi; çünkü her ikisi de ödül aldı. TGRT’de yayınlanan Ufukta Bir Ağaç’ı yazmıştım…” (Murat Menteş, “Göründüğü Gibi Olan Adam”, Gerçek Hayat, 16-21 Mart 2001, s.17)

Ömer Seyfettin’in Yalnız Efe’sini senaryolaştırır. Diyanet İşleri’nin çocuk filmleri yapması ve bu filmlerin TRT’de gösterilmesi için Turgut Özal’ın girişimi ile bir proje hazırlar. Yusufçuk diye 8 bölümlük bir dizi yazar. “İnsanlar Yaşadıkça” isimli dizisi TRT engeline takılır. Son yazdığı senaryolardan birini TRT’ye teklif etmiş, ismi Mavi Kuş olan bu senaryo şu anda sinema filmi olarak düşünülmektedir.”

Mustafa Kutlu’nun Kapıları Açmak isimli senaryosunun Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın açtığı yarışmada ikincilik derecesi vardır.

Mustafa Kutlu, dergiciliğe uzun bir ara verdikten sonra Dergâh (1990) ile bir dönüş yapar. İlk sayısı Mart ayında yayımlanır. Dergi edebiyat-sanat dergisidir. Dergâh’ın çıkışını Sultan Ahmet’teki Derviş çay bahçesinde İsmail Kara, Mustafa Kutlu ve Ezel Erverdi kararlaştırır.

Mustafa Kutlu derginin yanı sıra Kutlu, hâlen Dergâh Yayınevi’nin yönetimini de sürdürmektedir.

1986 yılından itibaren Zaman gazetesinde “Bir Demet İstanbul” başlığı altında şehir yazıları yayımlanır. Bu yazılar daha sonra Şehir Mektupları (1995) adı altında kitaplaşır. Halen Yeni Şafak’ta kültür-edebiyat yazıları yazmaya devam eden Kutlu, aynı gazetede spor yazıları yazmaktadır.

2012 yılında Osman Sınav’ın yönetmenliğinde ve Kenan İmirzalıoğlu’nun başrollüğünde “Uzun Hikâye” isimli eseri beyaz perdeye aktarılmış ve büyük ilgi görmüştür.
Dört bir yanım ezan sesi ile kaplanıyor,şükür Rabbime,şükür.
Ezan sesi semalarda yükseldikçe,elbette bir hayatımız vardır.
Unutmak olmazsa insanoğlu nasıl yaşardı bunca acı ortasında.
Ya hatırlamak!..
Evet, o da var. Ömür böyle geçiyor işte; kâh unutup kâh hatırlayarak..
Namaz nurdur,
sadaka burhandır,
sabır ziya,
temizlik imanın yarısıdır.
Ve abdest temizliğin anasıdır.
Ya Rabbi beni namazla terbiye et. Beni ibadetten ayırma. Bana hakikatın kapısını aç..
" Bu binalar neden bu kadar yüksek? Bu arabalar ne kadar çok. Bu insanların ne kadar acelesi var. "
Lirik bir inceleme olsun bari. Şahsen benim ihtiyacım varmış.

Musil’in Niteliksiz Adam’ını okuyorum bu aralar. Nasıl bir zorlanma, anlatamam. Ama okuyacağım. Çünkü ben Musil’i çok seviyorum. Darlandım ya, nefes almak için araya Mustafa Kutlu’yu soktum. Onun Uzun hikaye’sini. Ah ne iyi etmişim. Bu bir masal ki! Ne kadar da bir masala ihtiyacım varmış meğer, başlamamla bitirmem bir oldu.

Bence yok ama, bir kazaya kurban gitmemek için,

"===== Spoiler =======" işaretimizi de koyalım.


Yazar, tıpkı bir film yönetmeni gibi, yazar ya hani, tıpkı daha yeni konuşmaya başlayan bir çocuğun kandırıkcılığıyla aşk masalının ismine “Uzun Hikaye” yi uygun görmüş. Masal olduğu daha başlangıç cümlelerindeki buharlı trenden de belli zaten. Bu devirde buharlı tren mi kalmış? Varmış demek ki. Belki de zihnimizde. Varmış işte. Bir de, nerelisiniz sorusuna “Sevda köylüyüm” demiş ya, masal ya işte, yoksa ilk gördüğü, yeni tanıştığı istasyon şefine “Ama çoook iyi adam” der mi insan. Demiş işte.

Masal işte. İyi mi kötü mü, diye sormaya hacet bırakmadan cevabını vermiş. Çok iyi adam demiş işte. Daha ilk tasvirlerden sonra, masalımızın olmazsa olmazı kötü adamları da boy göstermeye başlıyorlar. Kötüler hayatın her yerinde varlar. Bırakalım sebep sonuç saçmalığını bir kenara, ama yine de takılalım artlarına. Bakalım nerelerine hayatın taşıyacaklar bizi? Bunlar bir dudağı gökte, bir dudağı yerde canavarlar değil, devletin okul müdürü, belediye zabıtası, cumhuriyet savcısı gibi statükodan yana bürokratları değil midir? Öyledirler elbette. Kurdukları düzeni, düzen de düzen deyip, dümeni düzene kırmamak lazım geldiğine inanan, bunun için de en iyisinin hiç konuşmamak, susup oturmak olduğuna kanaatli, en azından inanmış gibi görünenler, işte bu kötü adamlar. Bunlar onlar.

Bir hurda vagon böylemi derlenip toparlanır, böyle mi bir aşk yuvasına çevrilir? Ama bu bir masal ki işte. Masallarda da mı rahat yok? Oğluna, annesiyle nasıl kaçtığını anlattığı bir bölüm var ki, zevkten kıkır kıkır gülmezseniz eğer, masalı yarım bıraksanız hakkınızdır. Bırakamazsınız işte. Çünkü bu bir masal. Ve her yeni başlangıca, ardına aldığı devlet gücüyle engel olan kötüler var hep. Kötüler olmazsaydı eğer, iyiler olur muydu acep? Olmazsaydı kötüler, acı da olmazdı. Acısız hayat yavan mı olurdu yoksa? Galiba öyle. Annenin ikinci doğumda ölümü de, yerleşilen ikinci yerden kaçış da hep onların yüzünden. Allah kötülerin, o kötülerin, onların ellerine düşürmesin. Sağcısı var, solcusu var. Kötü, kötüdür işte.

Tam nefes alamaz hale gelecekken, içimizde söylemeye başladığımız güzel şarkılar eşliğinde aşk yetişiyor imdadımıza. Şarkıların kaynağının aşk olduğunu unutmayın ama. Hem onların hem de biz okurların imdadına aşk yetişiyor. Masalımız başladığı gibi trenle, hem de buharlısıyla devam ediyor yoluna ve eski bir vagonun aşk yuvasına çevrilmesiyle son buluyor. Eskiyen pembe manto ve ayakkabıdan çok güzel bir aşk metaforu var, kaçırmayın derim. Yeşilçam filmi izlemek gibi bir şeydi. Beni çok duygulandırdı.

Her şey gibi sevdanın da bir kanunu var. Ve orada şöyle deniyor, “Sevenleri hiçbir kuvvet ayıramaz.”

Öyle işte. Mustafa Kutlu’nun hiç aşırılığa kaçmadan ama suya sabuna da dokunarak ortaya koyduğu bu aşk masalını sevdim ben.

Ve dostlarım, söylemenin dışında hiç bir zor tarafı olmayan onca yakın yıl sonra, hayatın kimilerine “off ne zor” dedirten hengamesini de atlatıp, üstelik, her bir aşın, “Ben bunların ellerinden çıktım” diyen dört başı mamur bir kahvaltı sofrasında buluşup kalplerindeki gülümseme yüzlerine yansımış bu değerli site arkadaşlarıma yüksek telden bir “Afiyet olsun” demeden geçersem “Yuh bunu da mı görmedin” derler, ya da en azından “Edebiyat ve 1000 Kitap” muhtarlığıma şerh koyarlar. Haklı da olurlar.
Günümüzde sadece taşıma için kullanılan, samimiyetsizliğin bini bir para olduğu, gençlerin yaşlılara yer vermemek için uyuyor taklidi yaptığı, yaşlıların da kendilerine yer vermeyen bu gençlere fırça çekmek için fırsat kolladığı Egoları, Metrobüsleri, dolmuşları unutalım biraz. Mavi Kuş’un koltuklarına kurulalım, Anadolu’nun, taşranın samimiliğine kısa bir yolculuğa çıkalım. Mavi Kuş Çiçek Abbas filmindeki kırmızı minibüsün mavisi. Şoförümüz Ruzvelt marka postal giyen Kenan. Yolcularımız ağa, doktor, hasta bir kadın, mühendis, rehber ve turistler, avcı vs. kişiler. Taşra o zamanlar henüz küçük ve sıcak. Herkes birbirini tanır, sever; birbirine küser, barışır. Taşra böyledir işte masumluğundan, kendine has masumluğundan daha bir şey kaybetmemiştir. Eh taşra böyle olunca taşranın otobüsü de aynı. Küçük ve sıcak. Yolcularını meydanda bekler. İlk gelen yolcu muhabbetin başını çeker. Şoföre selamını verir, oturur bir köşeye. Sonra bir başkası, derken başkaları. Ve ilginçtir şoför hep bir kişiyi ya da bir şeyi bekler. İşte Mavi Kuş’ta da bu durum her yolculuktan önce tekrarlanırmış. Ne zamanki Mavi Kuş hareket etmeye, toprak yoldan toz kaldırmaya başladı zihnimde geçmişe karşı pare pare görüntüler oluşmaya başladı. Çocukken ben de böyle bir minibüse bindiğimi hatırlıyorum. Minibüstekilerin sohbetini engellemeye yetecek herhangi bir güç kesinlikle yoktu. O ortamda koltuklar adeta süs görevi görüyordu. Tıpkı Mavi Kuş’ta olduğu gibi. Aradaki tek fark çalan türkülerdi. Mavi Kuş’ta Amman şeker oğlan/ Yandım şeker oğlan/ Anasına küsmüş/ Damda yatar oğlan türküsü, bizde de Dost mu kaldı/ Dost mu kaldı/ Dost diyecek dost mu kaldı kaldı türküsü çalıyordu. Ne kadar şoförün tercihi de olsa türkülerin ne kadar da çağı yansıttığını varın siz düşünün. Geçmişten bir benzerlik daha var. Bu aklıma geldikçe gülerim. Rahmetli Kemal Sunal Sakar Şakir filminin başında otobüse biner. Yediği hıyarı hatırlarsınız. Hani şu Fuat Abiye de yemesi için teklifte bulunduğu hıyarı. Bizim şoför Kenan da aynı şekilde ama daha modern söylemiyle sesli sesli salatalık yiyor sürekli. Gördüğünüz gibi geçmiş, geleceğin malzemesidir. İşin esprisi de orda değil mi zaten? Her insan bir hikâyedir diye bir söz vardı. Eğer Mavi Kuş’a bindiyseniz bu söze katılmamak elde değil gerçekten. Her yolcu da başka bir müphem olay, her yolcu da bambaşka bir hayat birikimi var. Kimisi tahsil görmüş taşraya gelmiş, kimisi taşradan çıkmamış hayat tahsili görmüş. İşte Mavi Kuş’taki gibi bir minibüs bulursam, o ortamdaki samimiliği, saflığı bulursam, gideceğim buralardan diyesim geliyor ama bir taraftan da yol sarhoş, yolcu sarhoş nereye gidiyorsun diyorum. İşte tam bunlara dalmış düşünüyorken arkanızdan birisi dürter, -pardon, şuradan bir öğrenci uzatır mısınız der, Mavi Kuş’tan dünyaya tekrar dönersiniz. Hayat işte…

Kitap hakkında bunları düşünüyorum. Mustafa Kutlu’yu konuşmaya gerek yok zaten. Bir ustadır, Anadolu sevdalısıdır. Herkesi kucaklayan kısa hikâyeleri sıcak, eskiye götüren, düşündüren yapıdadır. Ve son olarak kitabın sonu size kitap boyunca düşündüklerinizi unutturmasın. İyi okumalar.
Bu kitap tam bir mustafa kutlu klasiği ,betimlemeler her zamanki gibi mükemmel. Kitap çok akıcı kendinizi mavi kuşun yolcusu gibi hissediyorsunuz, kitap mükemmel yanlız sonu hariç. Yinede herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Küçük kasabalar, tren istasyonları ve yollarda geçen, hiçbir yere tutunamayan kısa ama aslında upuzun bir hikâye bu…

Bugün film izlemek için film arayışına girmiştim. Karşıma Uzun Hikâye çıktı. Tam izlemeye başlıyordum ki geçen gün kardeşimin elinde bu isimde ki kitabı görmüştüm. Sonra filmi kapatıp kitabı elime aldım başladım okumaya.

Bu kitap "Sinemayı yakıp Münire'yi kaçıran Bulgaryalı Ali'nin destanı." nı ve sonrasını anlatır. Anlatıcımızın babası Bulgaryalı Ali; haktan, eşitlikten bahseden ve gördüğü haksızlık karşısında susmayan biriydi. Ne eşi Münire’nin dayak yemesini ailesinin yanına bırakmış, ne de kendi emeğiyle kurduğu o bahçeyi o müdüre. Yeri gelmiş sosyalist Ali olmuş. Ama kimseye pabuç bırakmamış. Eşini üzmeyen, her işi ona yüklemeyen. Kendi işleri yanında eşine de yardım eden iyi kalpli Adam gibi adam... Eşini de düşünmek lazım. Her şeye rağmen onu bırakmayan, onun yanında olan bir kadın. Bulgaryalı Ali nasıl bir insanmış öyle. Ben çok sevdim. Zorlu geçen yaşamlarını o pozitifliliği ile mutluluğa çevirmişler. Aralarında ki aşk öyle kuvvetli ki her zorluktan sonra biraz daha artmış. Bütün o sürgünler, yolculuklar ve yoksulluk karşısında pes etmemişler. Ye'se, ümitsizliğe kapılmamışlar. Hep bir çıkar yol bulmuşlar. Kendi karamsarlığıma bakınca bu hikâyelerde ki kahramanlara imreniyorum. Kendimce ders de çıkarıyorum. Bana faydası dokunan, böyle olan her kitabı ayrı ayrı seviyorum.
Lakin hikâyemiz böyle mutlu bir seyirde devam etmiyor. Bir olay oluyor. Bulgaryalı Ali ağlıyordu. Ama önlerinde oğluyla yollarda geçecek hareketli günler vardı.

Tek hikâyemiz, tek karakterimiz Ali değil. Bu kısa kitapta daha birçok kişi ve hikâyesini göreceksiniz. Anlatıcının Adı Rıza mı Remzi mi tam hatırlayamadığı istasyon şefi ve acıklı hikâyesi var. Sonra Çerçi Abdullah var. Ardından Arkadaşı Celal'in hastalığı ve onun Ayla'ya olan sevdasının hikâyesi var.

Kitabın içinde particilik kavramı 1 sayfa da mükemmel bir şekilde anlatılmış. O sayfayı not almak lazım. Kitabımız içinde başka kitap isimlerine de rastlıyoruz. Küçük Prens, İlk Aşk, Beyaz Geceler, Şahika, Yeşil yıllar, Çehov hikâyeleri gibi kitap isimlerini gördüm. Hepsi de birbirinden güzel kitaplar. Tıpkı bu güzel kitap gibi… Neşet Ertaş türküsüne dahi rastlıyoruz. Kitapta Saka kuşu ile küpe çiçeğinin yanında karakterlerin bir kısmı jilet gibi takım elbise giyen tipler olması da dikkatime çeken taraflarından

Duygusal bulduğum tarafları var. İlk yaşanan kötü olay beni en çok duygulandıran olay olmuştu. Kitabı bitti. Sıra filminde…
Uzun hikaye ...Bulgaryali Ali'nin hikayesi ...Eşi Münire ve oğlu Mustafa ile nereye gittikleri belli olmayan ,nerede tutunabilirlerse orada ikame edecekleri istasyon istasyon bitmek bilmeyen yolculukları ...Haksızlığa tahammül etmeyen ,en olumsuz durumda bile mücadeleyi elden bırakmayan ,dünyası bir bavuldan ibaret olan ,düşüncelerini cesurca savunabilen fakir ama yigit Sosyalist lakabli bir babanın onurlu hikayesi ...

Mustafa Kutlu sen nasıl naif bir yazarsın...Insanın gönlünü açan,yüreğine su serpen,yüreğindeki yükü beraberce omuzlayip hafiflik veren,insana dert ortaklığı yapan cinsten ...Kalemini çok sevdim . Kitabı bitirdim ama hala etkisindeyim ...Sanki Ali'nin o saka kusu yüreğime tutunmuş ,hüzünlü nagmeleriyle kalbimi mesken edip ayrılmak bilmeksizin şakiyip duruyor ,susturamiyorum bir türlü ..Bu da beni yaralıyor ...Hepimizin hikayesi "Uzun hikaye"cinsinden ...Hatta deriz ya anlatsam roman olur türünden yasamlarimiz,çocukluklarimiz,acılarımız ,asklarımız,yoksullugumuz ...

Geride bıraktığımız her bir adım bazen hüzünlendirir,yaralar bizi ..Mehmet Deveci'nin dediği gibi :
İnsanın kendine ait olan tek şeyi yaralarıdır.
Dizlerinin yarası, gönlünün yarası, ömrünün yarası…
Büyüdükçe kendileriyle büyür, kimselerin göremeyeceği yerlerde saklanır.
Görünür yerlerindeyse yaraları, yıllar geçse de sorduğunuz da şöyle derler;

- Bu yara, uzun hikâye…

Anlatamam arkadaşım,anlatırsam bu yara tekrardan kanayacak,zaten hiç dinmedi yüreğimde kabuk bağladı sadece anlatırsam o kan gözümde yaş olup acıta acıta yüreğime akacak , hiçbir zaman dinmeyecek ...Anlatsam da anlayamazsın beni yaşadıklarım,hissettiklerim sende benim bünyemde yarattığı ölçüde bir sarsıntı olusturmayacak bu bir gerçek ... boşu boşuna ne sen beni yor, ne de ben seni yorayım...

Bazen de anilariniza,
cocuklugunuza,pismanliklariniza ,keşke'lerinize hayiflanip bir özlem duyarsınız ,düşünüp de yapamadığımız ,erteledigimiz veya kıymetini bilmediğimiz elimizden kayıp giden bir sürü şeyin yükü aniden , omuzlarimizda birikir,yük olur ...Hasret olur,kırgınlık olur,özlem olur ,bogazimizda düğüm olur ...

İçin için burnunuzda tüte tüte dersiniz ki ;
Sobanın üzerine kolonya döküp alevleri seyreden,
Mandalina kabuklarını sobanın üzerine atıp oda kokusu yapan,
Sonra gece yattığında tavana vuran ateşin dansında hayal kurup uykuya dalan çocuklardık biz…
Ne ara büyüdük biz?
Ne ara kederlendi gönüllerimiz?
Çocuksu sevinçlerimiz ne ara terketti bizi?

Artık yolculuk zamanınız gelmiştir...Gozyaslarinizi heybenize doldurarak başka istasyonda bekleme zamanı ...Yazarın dediği gibi hayat dediğin nedir ki?Anlaşılmaz bir sır ...Kurduğumuz düzen hep böyle gidecek sanırız.Birden ip kopar,ışık soner,hersey darmadağın olur .

https://m.youtube.com/watch?v=L10HiYyEwO4

Güzel hikayelerimiz olması dileğiyle ....

Keyifli okumalar :))
“Gökyüzü karışıksa kuşların işi” diyen Cemal Süreya’ya ölüm yıldönümünün ertesi gününden tüm sevgilerimi gönderiyor ve affına sığınarak ekliyorum: “Yüreğim karışıksa bu da mavi kuşların işi.” Çünkü benim için güzel olan ne varsa mavidir. Sevgili Cansever gibi yani “mavi bir huydur bende ve benim yetinmezliğimdir.” Hatta sevdiğim insanları farklı boyutlarda ve tonlarda mavi kuşlar olarak düşündüğüm, bazen de yazdığım mektupları ‘mavi kuşunuz’ diye imzaladığım da doğrudur. Şimdi diyeceksiniz ki, iyi de burada Mavi Kuş yalnızca bir otobüs, bütün bunlarla ne alakası var. Fakat böyle söylerseniz yanılırsınız. Mavi Kuş yalnızca bir otobüs olabilir belki ama yükü ağır. Hayatın ta kendisini taşıyor o. Tıpkı yüreğim gibi.

Genç bir öğretmenin idealleri var mesela içinde; ölüm var bir yandan, her şeyi değersiz kılan; dostluk var; için için yanan kalpler var; acı var –herkese yetecek kadar-; aşkın peşine düşmüş dağ başına sürüklenmişler var; tahammül var, en çok da tahammülsüzlük; bağımlılığın her türlüsünün zararlı olduğunu, elinde ne varsa kaybettiğinde fark eden var; dost gibi görünüp arkamızdan iş çevirenler var; sırf ağzımızdan laf alabilmek için türlü yakınlık gösterenler de var; kibir var; sadakat var; bir çocuk kadar da umut var... Hangimizin yüreğinde yok ki bütün bunlar? Hepsi birbirine geçmiş, bazen sınırları birbirine öyle girmiş ki ayırt etmek mümkün değil. Olsun, hayat böyle bir şey değil mi? Böyle kabullenmeyecek miyiz hayatı?

Charlie Brown’u bilirsiniz, bir gün Snoopy’ye dönüp diyor ki:
-Some day, we will all die Soopy!
+True, but on all the other days, we will not.*

Bizimki de o hesap, ne görürsek görelim o çocuk umudunu kaybetmeyeceğiz! Bir bakarsınız tam daha neler yaşayacağız dediğimiz anda bir oyunun içinde buluveririz kendimizi. Ama ne güzel de oynadık, ne güzel de yaşadık demek lazım!

Sevgili Mustafa Kutlu, yürekten bir teşekkürü borç biliyorum; beni de bu yolculuğa çıkardığınız, kendi yüreğimle bu kadar somut bir yolculuk yapabildiğim için. İyi ki sözcükler var! İyi ki kendi dilimizde böyle samimi yazanlar var. Cümlelerdeki samimiyete bayıldım doğrusu! Gerçekten bayıldım. Tek anlam veremediğim nokta, kip değişiminin olduğu yerler oldu. Bazı yerler –di’li geçmiş zaman ile anlatılırken bir anda geniş zamana geçiveriyor ve sanki geçmiş zaman kipinde yavaş ilerleyen zaman bir anda hızlanıveriyor. Yine de bu, aldığım zevki zerre kadar etkilemedi doğrusu.

Böyle sıcacık bir yol hikayesi okuyacağım diye başladığım yolculuk çok ama çok ilginç yerlere uğradı, haliyle sonucun bu kadar şaşırtıcı olması da tam isabetti. Fakat bir kez değil, iki kez ters köşe yapıyor sizi kitap. Tam işte tamam her şey anlaşıldı dediğiniz anda bir darbe daha. Dedim a canım, hayat gibi işte!


*-Hepimiz bir gün öleceğiz Snoopy!
+Evet ama diğer bütün günler yaşayacağız.
Bir kitabı elimize aldığımızda, kapakla birlikte başlayıp kitabın ismi ile devam eden tanışma süreci sanırım herkes için büyük önem taşır. Bu durum bir ön yargıyı da beraberinde getirir, ama bir kitabı -eğer başka kaynaklar vasıtası ile o kitaba yönlendirilmemişsek- pek çoğumuz için okunur kılan, aslında bahsettiğimiz tüm bu görsel sayılabilecek unsurlardır. Peki, Mustafa Kutlu’nun kitabını bir okur için çekici kılan unsurlar nelerdir?

Öncelikle bir grup okur Mustafa Kutlu ismi için alıp okuyacaktır Hayat Güzeldir[1]’i. Ve bu okurların sayısı da yadsınamayacak kadar çoktur. Peki, bir yazar için sadece tanındığı için okunmak bir handikaba da dönüşebilir mi? Cevap hem “evet” hem de “hayır”dır. Eğer karşımızdaki yazar hayata bakışıyla  kendini daima yenileyen, her kitapta objektifini  hemen hemen hiç dikkat etmediğimiz detaylara çeviren bir isimse onun için tekdüzelikten, kendini tekrar etmekten bahsetmek mümkün değildir. Peki, o zaman onu daha önce okumamış bir okurun gözleriyle kitaba bakarsak acaba kriterlerimizde bir değişiklik olur mu? Elbette olacaktır. Zira bu defa yazar değil eser kendini okutturacaktır. Kendini ispatlamış yazarlar için geçerli olan bir adım önde başlama durumu bu okur için geçerli olmayacaktır.

Hayat Güzeldir’e dönersek; kitabı mümkün olduğunca ön yargıdan uzak bir şekilde değerlendirdiğimizde yazarın -belli ki bilinçli olarak- bizleri içinde yaşadığımız dünyanın “acı gerçekleri”nden uzaklaştırmaya çalıştığı aşikâr olarak görünmekte. Kitabın ismi pek çok kişi için klişe sayılabilecek bir nitelik taşıyor. İsim noktasında böyle bir handikabı olan kitap, kapağındaki fotoğrafla bu görüşü değiştiriyor. Zira kapakta bir gelincik tarlası mevcut. Herkesçe malumdur, gelincik belki de dünyanın en narin çiçeğidir, yapraklarına dokunduğunuz anda avuçlarınızın içinde kayboluverir. Gelincik birileri tarafından özenle ekilen, sulanan, yetiştirilmesi için çaba harcanan bir çiçek de değildir, “yabani” tabir ettiğimiz çiçeklerdendir, tıpkı kitapta bahsi geçen çiğdem gibi.  Öyle kendiliğinden ortaya çıkıverir, sonra da çok kısa sürede solar gider. Kapaktaki fotoğraf sadece gelincik tarlasından ibaret değil aslında. Geride ağaçlar ve farklı boyutlardaki üç beyaz bulutun süslediği bir gökyüzü de bu fotoğrafı tamamlayan unsurlar olarak kapaktaki yerini almakta.

Hayat Güzeldir yirmi bir hikâyeden oluşan, kısa sürede keyifle okunabilecek bir kitap. Ancak başlangıçta da ifade ettiğim gibi hikâyeler oldukça farklı. “Peki bu farklılık nedir?” derseniz cevabım “iyimserlik” olacak. Günümüz okurları için şaşırtıcı bir durum belki ama hikâyelerin tamamı mutlu sonla bitiyor:) Kahramanlar ziyadesiyle iyimserler, öyle ki okurken “Kesin bunun altından başka bir şey çıkacak.” diye bakıyor ama neticede son hikâyeyi de okuyor, ama böyle bir durumla karşılaşmadığınızı biraz da garipseyerek fark ediyorsunuz.

Peki, Mustafa Kutlu neden bu kadar masalsı bir atmosferde kurgulamış hikâyelerini? Görünüşte hem ismiyle hem de verdiği mesajlarla klişe gibi görünen hikâyeler aslında çok sıra dışılar. Nedenine gelince. Ben Mustafa Kutlu’nun bu kitaptaki hikâyelerini okuyunca okur olarak aslında ne kadar yoğun bir şartlandırma içine girdiğimizi fark ediyorum. İyi giden, iyi görünen şeylerin kötüleşmesine, tüm iyiliklerin altından bir kötülük çıkmasına öylesine şartlandırılmışız ki. Mustafa Kutlu bu şartlanmışlığı bir kitap dolusu hikâyeyle bozuyor işte. Her zamanki gibi şaşırtıyor bizi, kafamızı karıştırıyor. İnadına güzelliklerden bahsediyor,  yaşadığımız kirlenmişlikleri konu etmiyor hikâyesine. Keşmekeş dolu dünyada yaşanan kirliliklerden bilhassa uzak duruyor, tam aksine bizi dünyaya daha dikkatle bakmaya çağırıyor. Klişelerle yapıyor bu çağrıyı. “Hayat güzeldir.” diyor ama bunu laf olsun diye söylemiyor. Bize sonu hep iyi biten masallar anlatıyor, hayatında hiçbir lüks olmadığı halde gözleri ışıl ışıl gülen, elindekinin kıymetinin farkında olan karakterleri çıkarıyor şükürsüzlüğümüzün karşısına. Nazikçe uyarıyor bizi. Karamsarlıklarımızı, umutsuzluklarımızı, terk edilmişliklerimizi konu edinmiyor.

Bir simitten başka karnını doyuracak yiyeceği olmayan iki simitçi çocuğun güvercinlerle paylaştıkları simitle birlikte yüreklerine dolan sevinci konu ediniyor. Tüm parasını fakirlere dağıtılmak üzere hibe eden bir adamın gönül rahatlığıyla hayata gözlerini yummasını anlatıyor. Bir kaza sonucu şarampole yuvarlandıktan sonra arabasından sağ çıkan bir adamın tabiatın güzelliği karşısında duyduğu vecd duygusunu paylaşıyor bizimle. Paylaşıyor diyorum zira tüm bu hikâyelere yazarın sımsıcak bakışı eşlik ediyor. O hep yanımızda, yakınımızda.

Kutlu, hikâyelerine günlük hayatta her zaman karşımıza çıkacak insanları konu edinmiş. Hikâyelerin kahramanları büyük bir çeşitlilik arz ediyor. Üstelik kahramanlar insanlardan da ibaret değil. Kuşlar ve çiçekler de yazarın incelikli bakışından nasiplenmiş. Bir karga hikâyesi var ki okunmaya değer. Bir gözlemin sonucu olduğu hissedilen hikâye, bir yavru karganın uçmayı öğrenirken yaşadığı zorlukları ve etrafındaki tecrübeli kargaların bu eğitim sürecindeki örnek alınması gereken tavırlarını anlatıyor. Öyle canlı öyle şaşırtıcı ki. Olay gözlerinizin önünden kısa film gibi geçiveriyor. Bir teşekkür borcumuz var Mustafa Kutlu’ya. Hayatın yaratılıştan güzel olduğunu duru, yalın, rahat okunan bir üslupla ama gözümüze sokmadan anlattığı için. Ve dahi bu sıcacık hikâyelerle tüm şartlanmışlıklarımızı bozduğu ve bizi şaşırttığı için. Bir teşekkür borcumuz var...

[1] Mustafa Kutlu, Hayat Güzeldir, Dergah Yayınları, İstanbul, 2011.
Gökçe uyan hadi, uyan Gökçe.. Bir kitap arasında da kitap bittikten sonra da bu kadar uyunmaz. Amaa.. Ama diyorsun bu kitap beni yordu. Evet ama işte bu yüzden kalk, uyan, çık yorganının altından. Sen zannediyor musun ki bu anlatılan insanlığın hikayesi de senin hikayen değil. Tam da senin hayatın işte, lunaparkın ışıkları yanmayacak boşuna bekleme, yansa da neon ışıklardan ancak parkı görebileceksin. Etraf yok, etraf karanlık. Sadece sen varsın bir de bu dünya hayatı. Bu böyledir demek yok bu böyle değil her zaman. Allah var, sen varsın, inancın var, bu böyle gitmez, gitmemeli.. Sanıyor musun ki bu dünya hayatı lunaparktaki insanlara kalacak sanıyor musun ki onlar çıkışı bulacak, onlar aramayacak bile. Allah diyor ya kitabında "Fe eyne tezhebun?" "Bu gidiş nereye?" Olsun sen yine de gitmeye devam et; ara, sor, bul en azından yola koyul. Felsefeden kalma felsefe yap. Yoksa bankalarla iritbat halinde olursun. Olma, onlar insanı bir hortum gibi içine çekecek. Çektirme kendini, anlam bul şu koskoca dünyaya yoksa kaybolup gidersin, mesela yorgancı amcamız gibi ol ama bir şey ol. Oysa tek iktiyacımız mânâydı ama veremediler değil mi? Şu koskoca dünyayı makineye çevirdiler de bir can veremediler. Gülme, ağlama, üzülme tekrar söylüyorum bu senin hikayen. Doğrul, yorul ve çalışmaya devam et. Çalıştıkça açılacaksın. Açılmak ne demek genişleyeceksin, genişlemek ne demek rahatlayacaksın, rahatladıkça zincirlerinden kurtulacaksın. En güzeli de bu değil mi; zincirlerini koparıp atmak. Oku ki açılasın, genişleyesin, rahatlayasın.

Bunlar benim kitaptan sonra düşündüklerim tabii düşünmediklerim de vardır elbet daha fark edemediklerim mesela. Bir de şöyle düşündüm; Mustafa Kutlu'nun hangi hikayesinde yaşıyorsun Gökçe, Bu Böyledir. Hangi hikayesini yaşamak istemezdin, Yoksulluk İçimizde. En çok hangisini yaşamak isterdin, Uzun Hikaye. Bir yolculuk yapsaydın hangi hikayeye girerdin, Mavi Kuş. Bir mektup alsaydın menekşeli olsun ister miydin, evet. Eski zamanlarda yaşasaydın eğer bir hikaye anlatsaydın ne anlatırdın, Tarla Kuşunun Sesi. Gazete yazıları yazsaydın en çok neyi yazmak isterdin, Vatan yahut İnternet. Hayatının anlamı hangi kelimelerde gizli, Hüzün ve Tesadüf. Hangi mahallede yaşamak isterdin, Rüzgarlı Pazar. Ve son olarak hastalığına romatizma demeseydin eğer ne derdin, Huzursuz Bacak.

Yine anlatamadım değil mi kitabı. Anlatacak bir şey yok ki. Biraz iç çekiş, bir parça kayboluş, biraz da karanlık tüm ışıkların söndürdüğü aydınlık veya.

Her hediye gibi buna da kendimce en güzel değeri vererek okumaya çalıştım. Mesela en sessiz zamanda kendimle başbaşayken okudum. Tamam yarısında kitap elimde uyuyakaldım ama yine sabahleyin kimse uyanmadan bitirdim. 90 sayfa bir şey zaten yüreğiniz kaldırıyorsa alın bir oturuşta okuyun. Zaten en fazla da iki kereye bölersiniz.

Çok hoş ilerleyen bir Mustafa Kutlu hikayesi işte. Her kahramanın ayrı ayrı hikayeleri var. Hepsinden bir şeyler almamak elde değil yine. Süleyman olmamak ise hiç kolay değil. Baştaki sözlerim de o yüzden ya; olmayın Süleyman siz. Süleyman iyi çocuktur ama siz yine Zinnurelere kapılıp gitmeyin. Hem siz onların hayalindeki beyaz takım elbiseli, faytonlu adamlar da değilsiniz. Siz hafız olacak adamlarsınız, gidip de bankacı olmak niye? Neyse alın, okuyun ve bana yapıldığı gibi okutun. Hediyenin en sevdiğim yanı da bu işte. Bilmiyorsunuz sizi tam olarak tanımayan birinin size neler getireceğini.. Oysa ki ne de güzel gelir.
Otobüs yolculuğu anısı anlatalım desem; çoğumuz uzun bir hikâye anlatamayız sanırım. Biletimizi alır, koltuğumuza oturur, kulaklığımızı takıp filmimizi izler, müziğimizi dinleriz. Modern zaman otobüs yolculuğu hikayesi bundan ibaret kalır oldu. Artık tek porsiyonluk arkadaşlıklara bile fırsat vermez olduk. Yanımızdaki kişiyle bile konuşmaz olduk saatlerce. Aman ben farklıyım demiyorum, ben de dahilim bu gruba.

Çoğumuz özledik eski yolculukları, çoğumuz da hiç yaşamadık ve merak ediyoruz. Özleyenlere ve merak edenlere, buyrun: Mavi Kuş. Cana yakın otobüs sohbetlerinin, farklı koltukların farklı hikayelerinin, birbirine kenetlenmiş mahalle sakinlerinin keyif dolu yolculuğunun içinde buluyoruz kendimizi Kutlu'nun usta kalemiyle.

Mavi Kuş isimli otobüsümüzdeki yolcularımuz gayet sıradan, doğal yurdum insanları. Hayat yolculuğunun ara seyahatinde ""Kimi uyumakta, kimi içine kapanmış düşünmekte, kimi de başta doktor olmak üzere lafın belini kırmaktadır." (sayfa 172) Özlediğimiz sohbet ve hikâyelerle bizim kitap yolculuğumuza eşlik ediyorlar.

Keyifle okuduğum bu eseri paylaşımlar sayesinde fark ettim ve Murat Sezgin'in incelemesinde okuyacağımı belirtmiştim, şimdi de kendisine de teşekkür ederim:) Keyifli okumalar...
Yazarın kitaplarını ilk okuduğumda liseye gidiyordum. O günden bugüne çok şey değişti ve tekrar okumaya karar verdim. Yazdıkları şimdi daha etkileyici geliyor. İnsana okurken bir yandan araştırma isteği veriyor.
Kısaca kitaba değinmek, gerekirse 8 hikayeden oluşuyor. Hikayeler birbiri ile bağlantılıdır. İsraf, çocuk işçi, torpil, kibir, dil meselesi, enflasyon, cahillik, alkol vb. konuları hikayelerinde işlemiş. Bu konulara farklı bir bakış açısıyla da bakabilmiş. Oldukça başarılı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Mustafa Kutlu
Unvan:
Türk Öykü ve Deneme Yazarı
Doğum:
Erzincan, Türkiye, 6 Mart 1947
Mustafa Kutlu, 6 Mart 1947’de Erzincan’un Ilıç ilçesine bağlı Kuruçay nahiyesinde doğar. Babası Nurettin Bey, annesi Sulhiye Hanım’dır. Beş kardeştirler. Üç ablası ve bir de kız kardeşi vardır.

Mustafa Kutlu ‘nun ailesi ilmiye sınıfındandır. Babası Nurettin Bey rüştiye tahsillidir. Nahiye Müdürlüğü yapar. Anadolu’nun pek çok yerinde bu görevi yürütmüştür. Dedeleri de çeşitli memuriyetlerden gelmedir. Soylarına Hacıyakupoğulları denir. Ailenin bilinen bütün kökleri Erzincan’dadır. Babasının görevi sebebiyle bir yerde bir iki sene kalıp başka bir yere nakilleri gerçekleşir. Babası 1953 yılında emekli olduktan sonra Erzincan’a döner, kahvelerde arzuhalcilik yapar. Babasını 1959 yılında 12 yaşındayken kaybeder.

Babası ile pek fazla içli dışlı olamaz. Nurettin Bey tam bir Osmanlı Beyefendisidir. Eski harfleri çok iyi yazar. Kutlu’nun kendisi gibi Nurettin Bey de babasını 12 yaşında kaybeder. Babanne ikisi erkek, ikisi kız olan çocuklarını kendi başına yetiştirmek zorunda kalır.

Mustafa Kutlu ‘nun Annesi Sulhiye Hanım ve babannesi de tam bir Osmanlı Hanımefendisidirler. Eşlerinin yokluğunu çocuklarına hissettirmemek için ellerinden gelen gayreti gösterirler. Sulhiye Hanım’ın isminin kaynağı 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’tir. “Sulh” olduğu için ismini Sulhiye koymuşlardır.

Çocukluğunda yazları annesinin köyüne gider. Eskiden şehir ve taşra hayatı birbirinden bugünkü kadar kopuk değildir. Erzincan’da mahallelerinin hemen yakınında bir köy uzun yıllar; ahırıyla, mereğiyle, davarı, nahırıyla varlığını korur.

Babasının tayin edildiği bir nahiyede ev bulamadıkları için istasyon yakınlarında bir binada kalırlar. Burası Kemah Beylerinden Sağıroğulları’nın Cebesoy İstasyonu’na yaptırdıkları bir dinlenme evidir. Kısa bir süre de karakol binasında kalmışlardır. Bu günlerin hatıralarını Kupa Maçı [Gİ] ve 5492 [AKY] isimli hikâyelerinde kullanır. Burada dumanlı trenler, istasyonlar, demiryolu çalışanları, ıssız tabiat ve hayvanlarla içli dışlı olur.

Beş altı yaşlarındayken okula giden ablalarının kitaplarından okuma yazmayı öğrenir. Bu kitaplardaki şiirleri ezberler. Okula gitmeden önce ikinci üçüncü sınıf talebesi kadar bir birikime sahip olur.

Babasının ölümü ile birlikte (orta ikinci sınıftadır) zor günler başlar. Annesine yardımcı olmak için birçok iş yapar. Sebze halinde arabadan karpuz indirir, kahvede garsonluk, çadırlarda puantörlük yapar. Yine bu yıllarda uğraştığı iki iş vardır. Biri resim yapmak diğeri futbol oynamak. Mahalli ligde futbol oynar.

Mustafa Kutlu – Tahsili

Mustafa Kutlu, İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Erzincan’da okur. Ortaokula kadar oturdukları ev deprem sonrası yapılan prefabrik evlerdendir. Buraya elektrik gelmediğinden orta ikiye kadar petrol lambası kullanmışlardır.

İlkokuldan itibaren edindiği okuma alışkanlığı, ortaokul sıralarında edebî zevke dönüşür. Edebiyat okumayı düşünür; fakat edebiyatçı olmak gibi bir tasarısı yoktur. Lisede fen kolundan mezun olur. Fen koluna giriş sebebini şöyle açıklar: “Sıra arkadaşımla mahalli bir amatör kümede, aynı takımda top koşturuyoruz. Çocuk kütüphane müdürünün oğlu ve dersleri çok iyi. Ben haytayım, derslerim o kadar iyi değil. O arkadaşım babasının yönlendirmesiyle fen bölümüne giriyor. Fen, yani zor bölüm, ki üniversitede tıp kazansın, teknik üniversiteye falan gitsin. Ben de diyorum ki, “ulan orayı yapamayız oğlum, biz top oynuyoruz, edebiyata gidelim, edebiyat kolay.” O fen koluna gidince ben de onun peşi sıra fen bölümüne gittim. Yani arkadaş kurbanı oldum.” (Murat Menteş, “Göründüğü Gibi Olan Adam”, Gerçek Hayat, 16-21 Mart 2001, s.17)

Mustafa Kutlu on üç dersten bitirme imtihanına girerler. Yazılıyı vermeyeni sözlüye almamaktadırlar. Birçok öğrencinin tek dersten kalıp liseyi bıraktığı bir dönemde mezun olabilen iki öğrenciden biridir. (1963)

Mustafa Kutlu , Liseyi bitirdikten sonra resme olan hevesi yüzünden Güzel Sanatlar Akademisi imtihanına girmek ister. O güne kadar Erzincan sınırlarına çıkmamış bir taşra çocuğunu Güzel Sanatların “frapan havası” iter. Böylece on yıl uğraştığı resim defterini kapatır. Buraya girmeyişinin bir başka sebebi de taştada bir kılavuzu olmayan, belli bir eğitimden geçmemiş, kendi kendini yetiştiren bir ressam adayının pek bir yere varamayacağını hesap etmesidir.

Mustafa Kutlu Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesine 1964’te kaydolur. Burada yeni ve değişik bir dünya ile karşılaşır. Orhan Okay, Kaya Bilgegil, Niyazi Akı, Selahattin Olcay gibi hocalarla tanışır.

Mustafa Kutlu iki arkadaşı ile birlikte Erzurum Halkevi salonunda yağlıboya resimlerinden oluşan bir dergi açar. Burada 30-40 kadar resmi sergilenir. Üniversite üçüncü sınıfa kadar aklında yazı yazmak düşüncesi yoktur.

Mustafa Kutlu bir gün Orhan Okay Hoca’nın odasında Hareket Dergisi’nin sahibi Ezel Erverdi ile karşılaşır. Bu karşılaşma hayatında bir dönüm noktası olur. Çünkü Ezel Erverdi desensiz mesensiz diye eleştirdiği Kutlu’dan desen göndermesini ister. Gönderdiği ilk desenler Hareket’in 28. sayısının kapağını süsler. Sonra bu dergide hikâyeleri de yayımlanmaya başlar. İlk hikâyesi 29 Mayıs 1968’de yayımlanan “O…”dur, hikâye ile birlikte biri kapakta olmak üzere 6-7 deseni çıkar.

Üniversitenin son sınıfında Orhan Okay Hoca ile “Sait Faik’in hikâyelerinin resim ve perspektif açıdan incelenmesi” konulu tezini hazırlar. 1968’de okulu bitirir.

Mustafa Kutlu – Memuriyeti

1969’da Erzincan’da görücü usulü ile, hayatımın en güzel tevafuku dediği eşi Sevgi Hanım ile evlenir. (Bu evlilikten bir erkek bir kız çocukları olmuştur. ) Evliliği ile birlikte öğretmenliğe başlar. İlk tayini Tunceli’ye çıkar. Dört yıl Tunceli Lisesi’nde çalışır. 1972 yılında İstanbul’a tayin edilir. Küçükköy Vefa Poyraz Lisesi’nde iki yıl öğretmenlik yapar. 1974 yılında çok sevdiği mesleğinden istifa ederek ayrılır. Hareket Yayınları’nı genişletmek isterler. İstifa gerekçesini şöyle açıklar: “Öğretmenliği çok seviyordum; fakat yine de dergiye ağırlık vermemiz gerektiği için istifa ettim.” (Murat Menteş, “Göründüğü Gibi Olan Adam”, Gerçek Hayat, 16-21 Mart 2001, s.17)

Mustafa Kutlu – Yayın Hayatı

Mustafa Kutlu, 1968 yılında İstanbul’da çıkan Fikir ve Sanatta Hareket Dergisi’nde yayımladığı hikâyelerle yayın dünyasına girdi. Adımlar (Erzurum, 1970-72), Hisar, Türk Edebiyatı, Düşünce, Yönelişler gibi dergilerde yazdı.

“Üniversite yıllarında yazmaya başladım. İlk yazdığım “O” hikâyesinden itibaren bütün yazdıklarımı yayımladım. Bu işi şuurla yürüttüm. Bizim neslin bu sahada ağabey, hoca, arkadaş kabilinden mürebbisi yok sayılır. Kendimi yetiştirdim. Bu açıdan ilk hikâyelerimin yayınlanması, hatta kitap haline gelmesi hem bir şans, hem bir talihsizliktir. Okuyucunun karşısına olgun örneklerle çıkamadım, ancak zamanla kendi hikâyeme doğru yürümeye başladım. İlk iki kitabım hazırlık dönemidir.” (Yaşar Kaplan, “Mustafa Kutlu’yla Bir Söyleşi”, Aylık Dergi, Sayı 63-64-65, 1984, s:44)

Hikâyeleri, desenleri ve diğer yazıları Hareket dergisinde yayımlandı. Adımlar dergisinde şiirleri de vardır. Hikâyelerini bu dönemde kitaplaştırmaya başladı. İlk hikâye kitabı “Ortadaki Adam” (1970) Hareket Yayınları tarafından basıldı. Bunu “Gönül İşi” (1974) takip eder. Bu arada iki inceleme yayımlar. Bunlar Sabahattin Ali ve Sait Faik üzerinedir. Bunların yayımlanması ona göre hem bir şans hem de bir şanssızlıktır. “Talebelik sırasında yapmış olduğum iki çalışma hemen yayımlanma şansı buldu. Bunlar erken yayının bütün acemiliklerini taşıyan kitaplardı; ama benim için büyük bir şanstı.” (Adnan Tekşen, “Mustafa Kutlu ile Mülakat”, Zaman, 16 Temmuz 1987, s. 9.

Mustafa Kutlu , Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisinin (8 cilt 1976-1998) 2. ciltten itibaren yayın yönetimini üstlenir ve bu ansiklopediye geniş ölçüde madde yazar. 1974-75’ten itibaren 20 yılını verdiği bu ansiklopediyi 1973’te aldığı Smith Corona marka daktilosundan yazarak çıkarır. Ansiklopedi için şimdi profesör olan D. Mehmet Doğan ile çalışır.

Fikir ve Sanatta Hareket Dergisi 1982’de kapanınca kendi tabiri ile sudan çıkmış balığa dönerler; çünkü dergi ile yaşamaya alışmışlardır.

Mustafa Kutlu, 1980’lerin ortasından sonra sinemaya yönelir ve senaryolar yazmaya başlar. “TRT’de dramatik belgeseller yazdım: Divan-ı Lügati’t Türk’ün bulunuşu ile ilgili ‘Bir Kitabın Hikâyesi’; ‘Müzedeki Şiir’, Divan Edebiyatı Müzesi ile bağlantılı bir belgeseldi. Selim ileri ile beraber Pazartesi Hikâyeleri’ni hazırladık; birçoğu çekildi. Halit Refiğ’in yönettiği ‘Kurtar Beni’ ile Osman Sınav’ın çektiği ‘Kapıları Açmak’ görünür hale geldi; çünkü her ikisi de ödül aldı. TGRT’de yayınlanan Ufukta Bir Ağaç’ı yazmıştım…” (Murat Menteş, “Göründüğü Gibi Olan Adam”, Gerçek Hayat, 16-21 Mart 2001, s.17)

Ömer Seyfettin’in Yalnız Efe’sini senaryolaştırır. Diyanet İşleri’nin çocuk filmleri yapması ve bu filmlerin TRT’de gösterilmesi için Turgut Özal’ın girişimi ile bir proje hazırlar. Yusufçuk diye 8 bölümlük bir dizi yazar. “İnsanlar Yaşadıkça” isimli dizisi TRT engeline takılır. Son yazdığı senaryolardan birini TRT’ye teklif etmiş, ismi Mavi Kuş olan bu senaryo şu anda sinema filmi olarak düşünülmektedir.”

Mustafa Kutlu’nun Kapıları Açmak isimli senaryosunun Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın açtığı yarışmada ikincilik derecesi vardır.

Mustafa Kutlu, dergiciliğe uzun bir ara verdikten sonra Dergâh (1990) ile bir dönüş yapar. İlk sayısı Mart ayında yayımlanır. Dergi edebiyat-sanat dergisidir. Dergâh’ın çıkışını Sultan Ahmet’teki Derviş çay bahçesinde İsmail Kara, Mustafa Kutlu ve Ezel Erverdi kararlaştırır.

Mustafa Kutlu derginin yanı sıra Kutlu, hâlen Dergâh Yayınevi’nin yönetimini de sürdürmektedir.

1986 yılından itibaren Zaman gazetesinde “Bir Demet İstanbul” başlığı altında şehir yazıları yayımlanır. Bu yazılar daha sonra Şehir Mektupları (1995) adı altında kitaplaşır. Halen Yeni Şafak’ta kültür-edebiyat yazıları yazmaya devam eden Kutlu, aynı gazetede spor yazıları yazmaktadır.

2012 yılında Osman Sınav’ın yönetmenliğinde ve Kenan İmirzalıoğlu’nun başrollüğünde “Uzun Hikâye” isimli eseri beyaz perdeye aktarılmış ve büyük ilgi görmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 1.379 okur beğendi.
  • 11.908 okur okudu.
  • 161 okur okuyor.
  • 3.695 okur okuyacak.
  • 84 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları