Nafer Ermiş

Nafer Ermiş

YazarÇevirmen
8.4/10
2.358 Kişi
·
7.022
Okunma
·
6
Beğeni
·
2.575
Gösterim
Adı:
Nafer Ermiş
Unvan:
Yazar
Doğum:
Denizli
Denizli’de doğdu. Mülkiye’yi bitirdikten sonra 1990 yılında Almanya’ya gitti. On yıl kaldığı Almanya’da Bremen Üniversitesi’nin felsefe, kültür bilimleri ve Alman filolojisi bölümlerinde okudu. Türk kökenli öğrencilere “Ekonomi Türkçesi” dersleri verdi. İlk şiirlerini ve öykülerini 1984 yılından itibaren Edebiyat Dostları gibi çeşitli dergilerde yayınladı. Öğrencilik yıllarında yazdığı ilk romanı Gökyüzüne Ağır Gelen Kuş, 1995 yılında GECE Yayınevi tarafından yayınlandı. İkinci kitabı 2003 yılında Cadde yayınları tarafından yayınlanan Öteki Aşk, çoğunluğunu yine öğrencilik yıllarında yazdığı öyküleri içerir. Almanca’dan yaptığı, başta Stefan Zweig, Kafka, Brecht olmak üzere yirmiden fazla yayınlanmış çevirisi bulunmaktadır. 2011 yılında, ikincisi verilen Türk-Alman Tarabya Çeviri Ödülü‘nü almıştır. 2006-2011 yılları arasında İMGE Yayınevi’nin edebiyat editörlüğünü yapan Nafer Ermiş, 2000 yılından bu yana istanbul’da yaşıyor; yazarlık, çevirmenlik ve editörlük çalışmalarını sürdürüyor. Kendi deyimiyle en büyük hobisi Twitter’dır; "çünkü Twitter çok eğlenceli.”
'' Kitaplar size hikayeler anlatıp sonra da çekip gitmezler; onları insanlardan ayıran özelliklerden biri de budur.''
Aşkın karında uçuşan kelebeklerle anlatılması, güzel olduğu kadar zekice de; çünkü aşkın hem duygusunu anlatıyor, hem ömrünü.
Hayallerinizin arasında geniş mesafeler olsun, biri devrilince hepsi devrilmesin...
Bir gün gelir biter. Acılar da biter mutluluklarda. Günün birinde sana koşarak gelenler bir gün gelir terk edip gider.
“Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum… Neden bu kadar çok Zweig kitabı okumaya başladım, bilmiyorum...”

Stefan Zweig okuyanlar bilir, Zweig'in bir kitabını okuyan kişi artık iflah olmaz ve bütün kitaplarını okumaya başlar. Adeta bir Amok Koşucusu gibi...

Peki Amok koşucusu nedir? Hemen cevaplayayım, bir tür çıldırma durumudur. Bu tabir, bugün dünyanın her yerinde benzer cinnet olaylarında faili tanımlamak için kullanılır. Kökeni bir çeşit intihar saldırısı geleneğine dayanır. Amok koşucusu sonuna kadar savaşır sonunda savaştığı şey uğruna ölür.

Hem ülkemizde, hem de dünyanın pek çok yerinde, bir dizi insanı öldürüp ardından kendisini öldüren insanların haberlerini sürekli duyuyoruz/okuyoruz. İşte bunların hepsi birer amok koşucusu. Bu durumun aktörlerinden, şayet hayatta kalanlar varsa, ifadeleri de genelde şöyledir; “Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum…”

İşte amok koşucusu da böyledir. Bir çıldırma haliyle harekete geçer. Kendisinin gücü kalmayacak ve artık düşüp ölecek hale gelene kadar karşısına çıkan her şeyi yok etme eğilimindedir.

Esasen yazarımız Stefan Zweig da bir amok koşucusudur. Yaşamına intihar ederek son verdiğini düşünürsek, kısmen de olsa yazarın da bir amok koşucusu olduğunu söyleyebiliriz.
Koşmak değerli şey.

https://www.youtube.com/watch?v=AOBs8dU4Pb8 Amok Koşucusu kitabıyla tamamen bağdaşan bir şarkı. Çünkü ruhsuz, ilgisiz ve donuk bir şekilde öylece oturmalarımızın sonucunda biz de bazen nereye gittiğimizi bilmeden "sen" zamirini yakıştıracağımız insanlara doğru koşarız. Şarkıda da dendiği gibi aslında her zaman orada olmamak için koşarız ama koştuğumuz her yer orası olur, yani tam bir mekan döngüsü içinde sıkışıp kalırız.

Bizim için değeri fazla olan bazı insanlar sesimizi duyamazlar bazen fakat bu yine de onları yanımızda hissetmemizi engellemez. Koşacağız ki hayatlarımızın bir anlamı olsun. Koşacağız ki Amok Koşucusu'nun sıkıldığı o donuk ruh halinden çıkış gibi elimizde bir amacımız olsun. Çünkü Raif koşuyordu, Forrest koşuyordu, Dava'daki K. koşuyordu, Nicholai Hel koşuyordu, Kayra koşuyordu... Sırf onların fiziksel ya da beyinsel koşuları için de değil, kendimiz için koşacağız zaten. Sonunu düşünmeden ama. İnsanlar uyarmak için ismimizi bağırırken takmayacağız onları hem, gözümüz hedeflerimizden başka bir şeyi görmeyecek çünkü. Sonunda ne olur bilinmez... Ama koşma deneyiminin verdiği farkındalık hep bizde kalacak.

Nereye nasıl gittiğimizden çok, neden gittiğimizin önemi olacak. Niceliklerden çok niteliklere önem vereceğiz. Fedakarlıklarımız olacak aynı bu kitaptaki doktor gibi. Tamir etmeye çalışacağız kırılan kalpleri. Bazen baştan beri bir araya gelmeyeceğini bildiğimiz kalpler çıkacak karşımıza. Mesleklerimiz de önemli olmayacak o anda çünkü herkes hayatının bir döneminde doktor olur. Geleceğimizi tedavi etmeye çalışırken şimdiki anımızdan fedakarlıklar yaparız çünkü. Koşmadan olacak şeyler değil bunlar. Belki yavaş koşacağız, detaylarda ve yaşanmışlıklarda arayacağız hayatı evet ama yine de sıkıldığımızın sıkıntısında olacağız.

İşsizlik %13'lere yükselecek, yoksulluk sınırı 5000 liralara gelecek ve etrafımızdaki ülkelerde masumlar her daim ölecek. Peki bunların Amok Koşucusu'yla ne alakası olabilir? Bu kitaptaki doktorun yaşadığı bu kadar pişmanlık bu kadar yardım etme dürtüsü boşuna mı peki? Açın milyon katı tok var. Peki bizim Amok Koşucusu olmak için ne eksiğimiz var? Neden hala ruhsuz, ilgisiz ve donuk bir şekilde öylece oturuyoruz? Forrest'a yaptıkları gibi bize de birisinin koş demesini mi bekliyoruz? "Sen" zamirini kullanacağımız insanlar bazen bizim sevgilimiz, çocuğumuz, cumhurbaşkanımız, manavımız ya da hayvanımız olacak. Bu "sen" kelimesiyle etiketlendireceğimiz oluşumların hayatları için kendi hayatlarımızdan neleri paylaşacağımızı bilerek mi koşacağız acaba? Madem ki koşacağız, o başlangıçta duyduğumuz başlangıç sesinin de bir anlamı olsun. Belki bilmeyerek koşacağız bazı şeylere evet ama bilmemekten gelen bir öğrenme, tanıma duygusunun verdiği çekiciliğe koşacağız o zaman. Bizi, bizden daha iyi tanıyanlar olacak mutlaka. Bizim için fedakarlıklar yapanlar, bizimle kitaptaki gibi yüzlerce üç noktayla konuşup da gözümüzün içine baka baka sürekli bir şeyler anlatmaya çalışanlar... Bu gözlere koşacağız işte biz de. O gözlere sadece retina, iris, gözbebeği, tabaka ve kör nokta gibi fiziksel özellikleriyle değil de fedakarlıklarla, pişmanlıklarla, ders almalarla ve çığrından çıkmalarla bakacağız.

Hepimiz bu hayatta Amok Koşucularıyız. En azından yüreğimizden gelip de bugüne kadar koşamadığımız şeylere karşı koşuyoruz işte. Biz de nereye gittiğimizi bilmiyoruz ama bu koşu süreci de bize zevk veriyor işte.

Zweig da edebiyatıyla koşmaya devam ediyor. Şu an mezarda bilinmezlikler arasında olsa bile bir sadaka-i cariye misali edebiyatıyla bizleri büyütmeye devam ediyor. Bir gün alıyor Viyana Prater'de olağanüstü geceler yaşatıyor, bir gün alıyor Amok Koşucusu'yla beraber hayattaki manevi tamamlanamamışlıklara karşı koşmamızı söylüyor.

Çünkü, koşmak güzel şey.
Honore De Balzac

Napolyon'la birlikte doğdu. Biri kılıcı, diğeri kalemi seçti. Dünyayı fethetmenin yolunun silahtan değil, sanattan geçtiğini biliyordu Balzac. "Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım." der. Azla yetinmez, mükemmeli arar, bu yolda yorulmaz; yükseldiği yerden alçalır, alçaldığı yerden tekrar yükselir. Günde dört saat uyur, bütün vaktini çalışma koltuğunda geçirir. Yalnız onun hayatında bir plan yoktur. Anı yaşar. Durgun insanlar onu ilgilendirmez, kendini bir konuda; aşkta, sanatta, cimrilikte, fedakarlıkta, cesarette, tembellikte, politikada, dostlukta uzmanlaştıranlar onun betimleme dünyasına çekilirler. Betimlemeler ki bir cümlesi bir sayfa tuttuğu olur bazen. Rahatsız etmez ama akar gider, hatta nefesinizin ritmini bile düzenler. Rastignac ve Vautrin gibi karakterleri birçok eserinde çıkar karşınıza. Çünkü tek bir kitapla anlatmaz meramını, tek bir kitapla tanıyamazsınız onu. Hayatı bir ansiklopedi niteliğindeki "İnsanlık Komedyası"dır. "Romanı dünyanın ansiklopedisi olarak görme düşüncesi onunla başlar —eğer Dostoyevski gelmemiş olsaydı neredeyse onunla bittiği söylenebilirdi." der Zweig.

Charles Dickens

Hayattan fazla bir şey istemeyen bir adam, maddi ya da manevi olarak orta halli yaşamın dışına çıkan şeyleri sevmez, alışılmış olanı, ortalama olanı sever tüm kalbiyle. Karakterleri de öyledir. İnsanlarının hepsi sıradan, alçakgönüllüdür. İngiliz dünyasının en sevilen, en çok hayranlık duyulan, en çok saygı gösterilen hikayecisidir. Onun sayesinde toplumun çürük olan yapıları onarılmıştır. Sokak çocuklarının, düşkünler evinin gözardı edilmesinin önüne geçilmiştir, zenginleri merhamete getirmiştir. Ülkesinde çağının dehasıdır ve yıldızıdır. Işığıyla yüksek ahlakçı! Victoria döneminin karanlığını aydınlatmıştır. O hem doğanın parçasıdır, hem de düşüncenin. "Üzerimdeki yıldızlı gök ve içerimdeki ahlak yasası" diyen Königsbergli'ye şehadet eder. Herkesin göremediği küçük ayrıntıların adamıdır, stenograf sanatçısıdır çünkü. Balzac gibi uzun uzun betimlemeye gerek duymadan küçük bir noktayı göstermesiyle büyük resmi görüntüler. Ancak İki Şehrin Hikayesi ve Kasvetli Ev'i kayıp olarak niteler Zweig. Çünkü sınırlarını zorlamıştır Dickens. Halbuki onda vahşet ve trajik olana ulaşma cesareti biraz eksiktir. Onda eksik olan aşağıdaki adamda bir bütündür.

Dostoyevski

Bir gece yarısı kapısını çalan şair Nekrasov değil, şöhretti. Bir insancıktı, Tanrıcık oldu. Hayat hikayesini ezberletti tüm sevenlerine. O acıyla kavrulur, işkenceyle yoğrulur. Anlamsız bir zulüm, gözü dönmüş bir düşmanlık besler kader ona. "Geriye bakıldığında anlaşılır ancak onun sert bir çekiçle dövüldüğü, ondan ebedi bir eser meydana getirilmek istendiği." Tanrı tarafından hiç gevşek bırakılmaz, sorunlarının biri bittiğinde diğeri başlar. O seçilmiş bir insandır, yazarların peygamberidir çünkü. "Kriz gelmeden önceki 1 sn'lik zaman diliminde insan olmanın en yüksek mertebesinde hissediyorum kendimi." diye söyletirken Prens Mışkin'e, aslında konuşan saralı olan kendisinden başkası değildir. O bir saniyeyi tüm hayatına yayar. Çünkü duyguları uyarılmadan zihni çalışmaz. Eğer içerden yaşamazsa o bir hiçtir. Başarısını hastalığına borçludur, Tolstoy gibi sağlığına değil.

Zıtlıklarıyla yaşamaya devam eder. Hem Tanrı'nın hizmetinde, hem inkarındadır. Hem Alyoşa, hem Ivan'dır. Baba Karamazov şehvetli bir şeytan, oğul Alyoşa saf bir melektir. Hepsi de aynı kandan kendi kanındandır. Gerçekçidir ama kendine özgüdür bu. "İnsanlar, onun gerçekçiliğinde görünür olmak için kor gibi yanmalı, ses çıkarabilmek için sinirleri kopacak kadar gerilmiş olmalıdır." Ancak bu uçurum insanlarının çıkardığı seslerle görebiliriz Dostoyevski'nin gerçeğini. "Onun insanlarının arasında hedefine ulaşıp da huzur bulanı yoktur."

Tolstoy ve Turgenyev gibi malikanesinin çalışma masasında keyfi gıcır olarak değil, tepesinde sallanan kılıçtan keskin bir sözleşme silahının gerginliğiyle yazar. Zaten ilhamını bu gerginlikten alır. Kusurlarının da farkındadır: "Ne şartlar altında çalıştığımı bir görseler! Benden kusursuz şaheserler bekliyorlar, oysa ben en acı, en sefil sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorundayım." diye isyan eder. Sonra da verdiği sıkıntılar için gider yine de Tanrı'sına şükreder. İşte böyledir onun felsefesi. Doruğa çıkmıştır Karamazov'larında. Diyeceği her şeyi söylemiş, insanlığa vasiyetini bırakıp, göç eylemiştir bu diyardan.

"Balzac'ın kahramanı dünyayı boyunduruk altına almak ister. Dostoyevski'nin kahramanı ise onu alt etmek. Her ikisinde de günlük yaşamın üstüne çıkma gayreti, sonsuzluğa doğru bir yönelim vardır. Dickens insanlarının hepsi mütevazıdır." S.Zweig
Stefan Zweig'ın geçen hafta başladığım Merhamet adlı romanına devam ederken bir de hikâye kitabını sıkıştırdım araya-aslında bir Conrad bir de Cortazar da sıkıştırdım- ve çok nadiren olan birşey gerçekleşti: birkaç saat içinde kitabı bitirdim. Bitirmek zorundaydım; çünkü elimden bırakamadım. Zweig'ın bu kitabı ne zaman yazdığını bilmiyorum; ama kendi trajik sonuna yakın bir zaman mı diye düşünmeden edemedim. Kitap ne zaman yazılmış olursa olsun muazzam bir inceliğin, maharetin sonucu. Kitap muhteşem. Hikâyeler muhteşem. Dil, üslûp, ruhumuza akan o lezzet muhteşem. Yapamadım, bırakamadım elimden; okudum, okudum, okudum. Zweig'ın insan ruhunu berrak, lekesiz bir şekilde anlattığı hikâyeler bunlar yine, ve yazar yine en iyi yaptığı şeyi yapıyor: zayıf, yaralı, zaafları olan, yalnız olan, aşık olan, yabancı olan insanların hikâyelerini anlatarak bize bu dünyada yaşamanın trajedisini hikâye ediyor, bize insandan, insan olmaktan, zaaflarla yaralı bereli olmaktan söz ediyor, bize bu hayatta zayıf olmanın, yabancı olmanın, aşık olmanın, yalnız olmanın acıtıcı sonuçlarından söz ediyor; ve bütün bunları bugüne dek okuduğum hikâyelerinin arasında en güzel, en etkileyici edebi üslûbuyla, en üst düzeyde bir incelikle anlatıyor, en azından kitabı okurken benim hissettiklerim bunlardı. 'Amok Koşucusu' adlı hikâye, kitabın zirvesi olabilir, kendi adıma hayatım boyunca okuduğum en etkileyici öykülerden biriydi ve en son Martin Eden'ı okurken ağlamıştım, hikâyenin son birkaç sayfasında artık kendimi tutamadım...pek duramadım da üstelik, okumaya devam ederken yaşlar da akıp gittiler. Zweig'ı ve diğer ruh kazıcılarını, iyi ki edebiyat var ve hayat edebiyattır, edebiyat hayattır diye bize düşündüren, bize söyleyen, anlatan, yazan bütün edebiyatçıları okumaya, onlarla düşünüp hislenmeye ve kendi hayat tecrübemizi böyle muhteşem dil eserleriyle süsleyip güzelleştirmeye devam...bu siteden kim sebep oldu da Stefan Zweig okumaya başladım, hatırlamıyorum; ama hakikaten minnettarım. Zweig okumadan şu dünyadan gitmiş olsaydım, bu lezzeti, bu tadı bilmeden, Zweig'ı tanımadan gidecektim.

Kitabı edebiyat seven herkese öneriyorum. İyi bir edebiyatçı, romancı, hikâyeci ancak karakter yaratabilen, anlatabilen; anlattıkları bizde gerçek hissi yaratabilen; sahteliklere, geçici, basit imaj ve maskelere ihtiyaç duymadan pozsuz, bize hakikati işaret eden ya da gösteren yazarlar olabilir. Tanımadığımız halde hayat deneyimlerinden, hayal güçlerinden, fikir ve hayal yürütmelerinden bizimle bu tecrübeyi paylaşabilen ve bize şu ne olduğu muğlak dünya üzerinde yaşamanın ne olduğuna dair bize bir şeyler, çok şeyler söyleyebilen bütün edebiyatçılar, yazarlar, şairler hepimizin hayat yoldaşı aslında. Bu insanları okuyor olabilmek bile büyük lütûf, büyük bir güzellik. Bu yüzden; okumayan herkese mutlaka bu yaralı, güzel yazarı okumasını ve onun hikâyelerinde bize anlattığı bütün insanlarını tanımasını öneriyorum...
Her zamanki gibi muhteşem bir Zweig kitabı daha...
İçimizdeki pişmanlıkların dışa vurumu bazen çok üzücü sonuçlar yaratabiliyor.
Bazen bende kendimi Amok koşucusu gibi hissediyorum.Hedefimde ne varsa ona emin ve hızlı adımlarla giderken etrafı görmüyorum duymuyorum gerçekten kitaptaki betimleme gibi sarhoşluktan çok insan kudurması gibi bir şey bu.
Uzun bir süre de okudum hastayım çünkü sadece 1 günde okuyabileceğiniz çok güzel bir eser ve Zweig zehirlenmesi yaşıyorum, kurtulamıyorum bir türlü :)
Üç Büyük Usta, Stefan Zweig'in muhteşem, üç yazarı anlattığı bi' kitap. Bu kitabı, yazarların hayatları hakkında yoğun olacağını düşünerek okumaya girişmiştim, fakat okudukça yoğun kısmın hayatlarından çok yazınlarıyla alakalı olduğunu gördüm.
Stefan Zweig deli bi' adam. Novellalarıyla tanınan bu' adamın deliliğini hayranlığıyla bağdaştırdım kendimce. Çünkü kazmış da kazmış hayatları. O hayatları bi' okumak var, bi' de sevgili, sevgisi deli bi' adamdan okumak var. Ben, sevgisini olanca haliyle, noktasına virgülüne ifade eden insanlara hayranım, kaldı ki kitapta anlatılan yazarlara da hayranım. Böyle olunca kitap benim için çok keyifli oldu.
Eserlerinin bazılarını okumuş olduğum bu yazarları daha iyi anlamanın, hayatlarını tanımanın bi' avantaj olduğunu düşünüyorum. Bu kitabı ise avantaj gibi pragmatik bi' kelimeyle birleştirmem hoş olmaz. Çünkü bi' biyografi, tanıtımvari yazı amaca yönelikken Zweig'in bunu sanatsal, incelikli şekilde ele alması çok daha katmerli bi' şey bence.
Balzac ve Dickens'i dönemleri, düşünceleri üzerindeki pek çok farklı etken, yaşam biçimleri, ilginç yazınsal ayrıntılarıyla ele alırken Zweig, Dostoyevski'yi daha derin ele almış, iyi ki öyle yapmış. Dostoyevski'nin de tıpkı Balzac ve Dickens'ın olduğu gibi kendi kişisel, dönemsel ve yazınsal bütünlükteki hayatını anlatmış Zweig, fakat diğerlerinden farklı olarak onun kuyusunu kazmış. İyi anlamda bi' kuyu bu, iç kuyusu! Kelimelerin içi, ünlemlerin sırrı, ünlemlerin bilinç altı...
Zweig'ın bu hayran, heyecanlı ve derin yazını karşısında sıklıkla geçirdiği karakter isimlerinin bir kısmını bilmememe rağmen heyecanla okudum, çünkü Dostoyevski külliyatının tamamını okumamış olsam bile bi' şeyi fark ettim; tanımak çok güzel. Hele anlatımı yapanın kalemi bu kadar sevgi dolu olunca kat be kat güzel!
Özellikle derin olduğu için sanırım ben en çok Dostoyevski'ye kandım bu kitapta. Çünkü Zweig'ın, okuru Dostoyevski'nin insanlarıyla yıkadığı tarifsiz bi' bölüm vardı kitapta. Karakter olarak değil, tarz olarak. Derinin, dönenenin, bu kor gibi karakterlerin ardında nasıl bi' yaşam-ruh itkisinin olduğuna dair. Hani kuyuya girip suyu tatmak değil Zweig'ın yaptığı.. o kuyuyu yıkmak. Kuyunun duvarlarını yıkmak, toz duman altında kalmak ve en derine indiğimizde de bi' mutluluğun, sadeliğin, suyun değil.. zehirli yılanların olduğunu görmek. Çünkü Dostoyevski tam bi' karmaşa insanı, çelişki, zıtlık, buhran insanı. Onda suyun sakinliği yok, yılanların hareketli dünyası var.
Bazen edebiyatın bu sarıcı sıcaklığı karşında aklı havada bi' mutluluğu yaşıyorum. Zweig'in anlattığını bu denli yakın, ayrıntılı ve çok yönlü tanıtması bana böyle bi' mutluluk verdi. Bi' okudukça tanımak var, kuşkusuz en güzel tanıma biçimi. Bi' de bütünlüklü, karşılaştırmalı kalıp olanın ötesindeki, ayrıntıların mercek altına alınmış haliyle Zweig'in anlatımı var. Bu farklı güzel. Yazarları bi' de Zweig ile tanımalı.

Okudukça geri çağıracak kitaplardan biri Üç Büyük Usta, bana gelecekten seslendiğini hissediyorum. Tüm anlama, tanıma peşindeki okurlara öneririm kitabı.
#spoiler #

Istanbul okuma için "yeraltindan notlar " a başlamadan önce biraz Dostoyevski için ne düşünüyor lar araştırması yapıyordum ..bu kitabı da aslında o vesileyle almış bulundum ..
ZWEIG'in kelime dağarcığına hayran olmamak mümkün değil şiir gibi anlatıyor sevdiği karakterleri ...
Onu okurken ... kelimeleri yüksek sesle yazan bir yazar olarak düşünürüm.... bunu en cok "mecburiyet"i okuduğumda hissetmiştim .
Bu kitap zaten anlaşıldığı gibi üç büyük yazarın edebî seruvenlerindeki yerlerinden bahseden bir inceleme denilebilir ..zaman zaman üç yazarı birbiriyle kıyaslıyor hangisinin hangisine baskın geldiğini görmemizi sağlıyor .
Kitapta en uzun bölüm Dostoyevski 'ye ayırmış ki zaten öve öve bitiremiyor..
Hatta neredeyse bir dini lider ....rus edebiyatı için bir peygamberdir dediği bölümler var .. ki kendince hakkı bence abartı :)
Dip not :
Dostoyevski ile aramı düzeltme turlarına devam ediyorum :) üç büyük usta da bu etkinliğin bir adımıydı okundu bitti kütüphanede yerini aldı ...zaman zaman tekrar yardımına ihtiyaç duyarsam göz atmak için

Iyi okumalar / sevgiyle kalın

PS ...Acıdan kimseye fayda gelmez :)
Yine bir solukta biten Zweig hikayesi. Kesinlikle kısa olduğundan değil, sayfaları nasıl çevirdiğinizi anlamadığınızdan.
Hem bu kadar sade bir üslupla hem de bu kadar kısa yazılmış öyküler nasıl bu kadar etkileyici olabilir? Yazar o korkuyu, çaresizliği nasıl bu kadar hissettirebilir? Zweig gerçekten başarıyor. Kahramanın çıkmazlarını, duygularını birebir yaşatıyor. Diğer tüm kitapları sırada.

Bu ay Arka Kapak dergisinde dosya konusu Zweig. Kesinlikle alınmalı. Benim gibi meraklılarına duyurulur :)
Öncelikle şu notu sizlere aktarmam gerek: Kitabı İş Bankası Modern Klasikler olarak tek öykü Amok Koşucusu olarak okudum. Çünkü Can Yayınları Amok Koşucusunu 7 farklı öykü olarak basmış içerisinde 7 farklı öykü var; günümüzde bu öykülerin hepsi ayrı ayrı bir kitap.

Klasik haline gelmiş bir cümle olacak ama elimde uzun zamandır duruyordu bu kitap. Romanların arasına kısa bir öykü kitabı sıkıştırmak için elime aldım. Aldım almasına da Zweig beni aldı sanırım kendi dünyasına.

Öylesine usta bir kalem ki... Betimlemeler, canlandırmalar, dil vb. resmen hikayenin içine yerleştirdi... Bu adamı okuyunca öylesine hızlı ve ondan ayrılmadan okumak istiyorum ki gerçekten çok farklı bir dili var. Devamlı bir okuma hırsına kapılıyorum bu adamda; e tabi kitapta kısa olunca kitap hemencik bitiveriyor.

Mükemmel bir aşk hikayesi yazmış Zweig. Öylesine aşık olmuş ki bir Amok Koşucusu olmuş... Amok Koşucusu ne ? O da kitabın içinde kalsın. Bütün duygulara, edebiyatın güzelliklerine hükmediyor sanki. Kitabın ismini zaten Can Yayınları olsun, İş Bankası Yayınları olsun duymuşsunuzdur ki klasik haline gelmiş artık bu eser. Öylesine güzel uzun cümleler kurmuş ki okuyorsunuz ama okuduğunuzdan sıkılmıyorsunuz ve o uzun cümlelerin güzelliğine vuruluyorsunuz. Karakteri ve eşyaları olağanüstü gözünüzün önünde gibi canlandırıyor Zweig.

Tüm duygulara hitap edebilen bir eser. Üzücü, çok kötü bir son var ki gerçekten duygulanmamak elde değil. Eser öylesine güzel ki; belki de öykü diyemeyeceğim kadar güzel bir roman gibi. Duyguyu karşıya çok iyi geçiriyor Zweig. Kesinlikle gözü kapalı tavsiye ederim.
Amok Koşucusu 79 sayfa değil , benim için binlerce sayfalık bir efsaneydi. Zweig’in bize aktarmayı başardığı o köpek gibi pişmanlık deyimini , ruhumuzun , benliğimizin her zerresinde yaşıyor , pişmanlığın verdiği korkunç acıyı izliyoruz adeta. İnsan bencilliğini hırsın bize vereceği zararı görüyoruz. Müthiş bir psikoloji tahlili, enfes bir konu ve ustalıkla yazabilmenin ürünü Amok Koşucusu...

Yazarın biyografisi

Adı:
Nafer Ermiş
Unvan:
Yazar
Doğum:
Denizli
Denizli’de doğdu. Mülkiye’yi bitirdikten sonra 1990 yılında Almanya’ya gitti. On yıl kaldığı Almanya’da Bremen Üniversitesi’nin felsefe, kültür bilimleri ve Alman filolojisi bölümlerinde okudu. Türk kökenli öğrencilere “Ekonomi Türkçesi” dersleri verdi. İlk şiirlerini ve öykülerini 1984 yılından itibaren Edebiyat Dostları gibi çeşitli dergilerde yayınladı. Öğrencilik yıllarında yazdığı ilk romanı Gökyüzüne Ağır Gelen Kuş, 1995 yılında GECE Yayınevi tarafından yayınlandı. İkinci kitabı 2003 yılında Cadde yayınları tarafından yayınlanan Öteki Aşk, çoğunluğunu yine öğrencilik yıllarında yazdığı öyküleri içerir. Almanca’dan yaptığı, başta Stefan Zweig, Kafka, Brecht olmak üzere yirmiden fazla yayınlanmış çevirisi bulunmaktadır. 2011 yılında, ikincisi verilen Türk-Alman Tarabya Çeviri Ödülü‘nü almıştır. 2006-2011 yılları arasında İMGE Yayınevi’nin edebiyat editörlüğünü yapan Nafer Ermiş, 2000 yılından bu yana istanbul’da yaşıyor; yazarlık, çevirmenlik ve editörlük çalışmalarını sürdürüyor. Kendi deyimiyle en büyük hobisi Twitter’dır; "çünkü Twitter çok eğlenceli.”

Yazar istatistikleri

  • 6 okur beğendi.
  • 7.022 okur okudu.
  • 182 okur okuyor.
  • 4.125 okur okuyacak.
  • 65 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları