Nathalie Sarraute

Nathalie Sarraute

Yazar
8.0/10
2 Kişi
·
13
Okunma
·
2
Beğeni
·
600
Gösterim
Adı:
Nathalie Sarraute
Tam adı:
Natalia Ilyanova Tcherniak
Unvan:
Fransız roman ve deneme yazarı
Doğum:
İvanovo, Rusya, 18 Temmuz 1900
Ölüm:
Paris, Fransa, 19 Ekim 1999
Nathalie Sarraute evlenmeden önce Natalia Ilyanova Tcherniak (d. 18 Temmuz 1900, İvanovo, Rus İmparatorluğu - ö. 19 Ekim 1999,Paris, Fransa), Fransız roman ve deneme yazarı.

Alain Robbe-Grillet, Claude Simon ve Marguerite Duras ile birlikte, Fransa'da II. Dünya Savaşı'ndan sonra gelişen Yeni Roman (Nouveau Roman) akımının ilk uygulayıcılarından ve önde gelen kuramcılarındandır. Aynı akımı nitelendiren "anti-roman" terimi, ilk kez Jean-Paul Sartre tarafından Sarraute'un Portrait d'un inconnu (1947; Bilinmeyen Birinin Portresi) adlı yapıtı için kullanılmıştır. Akımın en çok yabancı dile çevrilen ve en çok tartışılan yazarlarından biri olan Sarraute, gerçeğe yakın karakterler yaratmak amacıyla kişinin yaşamını öykülemeye karşı çıkmış ve Balzac gibi gerçekçi yazarların geliştirdiği "harika teknikler"e ters düşen yapıtlar vermiştir.

Yaşamı

Rusya'da dünyaya gelen Sarraute, annesiyle babası ayrıldığında iki yaşındaydı. Sekiz yaşındayken Annesiyle birlikte Cenevre'ye, ardından Paris'e gitti. Rusya'ya yaptığı kısa ziyaretler ve bir süre Petersburg'da kalması (1908-10) dışında, sonraki yıllarını Paris'te geçirdi; anadili de Fransızcaydı. Bir süre Oxford Üniversitesi'ne devam ettikten sonra Paris'te Sorbonne'u bitirdi (1925). Aldığı hukuk eğitiminden sonra Fransız barosuna girdi (1926-41), 1941'den sonra yalnızca yazarlık yaptı.

Sarraute L'Ere du soupçon (1956; Kuşku Çağı, 1985) adlı kuramsal denemesinde, geleneksel roman konusundaki inanç ve anlayışlara karşı çıkar.

Kısa anlatılarını içeren ilk kitabı Tropismés de (1938; Yönelişler, 1967) yeni bir teknik arayışının ürünüdür. Yeni stille yazdığı eser ilk yıllarda çok uzun süre ilgi görmedi, ancak daha sonraki yıllarda edebiyat çevreleri romancının hakkını verdiler.[1] Kitaba adını veren "tropizm" ya da "yönelim" kavramı, botanikte birbirini karşılıklı olarak çeken ya da iten temel dürtüler anlamına gelir. Sarraute'a göre bu dürtüler davranış ve eylemlerimizin kökeninde yatan ve kıskançlık, sevgi, nefret ya da umut gibi duygularımıza yön veren görünmez hareketlerdir. Sarraute bu küçük kımıltılar bütünü içinde, Sartre'ın önsözüyle yayımlan, ikinci romanı Portrait d'un inconnu'da yaşı geçen kızını evlenmeye zorlayan baskıcı bir babayı, Le Planétarium'da (1959) mobilyalara tutkun bir yaşlı kadını, Les Fruits d'or'da ise (1963; Altın Meyveler) yeni yayımlanmış bir romana tepki gösteren bir yazar çevresini anlatır. Sonraki yapıtları arasında Elle est là (1978; Kadın Orada), L'Usage de la parole (1980; Sözün Kullanımı), otobiyografisi Enfance (1983; Çocukluk) ve Tu ne t'aimes pas (1989; Kendini Sevmiyorsun) yer alır. 1990'larda yayımlanan Ici, (1995; Şimdi) ve Ouvrez, (1997; Açınız) son eserleri oldu.

Sarraute'un Türkçe'de yayımlanan bir başka yapıtı da Martereau'dur (1954; Martereau, 1974).
Ve konuşuyorlardı, biteviye konuşuyorlardı,
a­ynı şeyleri tekrar ede ede, evirip çevirerek, tekrar­dan evirip çevirerek, bir bu yönden, sonra öbür yön­den, hep yoğurarak, aynı şeyleri yoğura yoğura, ken­di hayatlarından elde ettikleri ("hayat" diyorlardı buna, ve bu konu onların alanıydı), bu kısır ve nan­kör konuyu parmakları arasında yuvarlaya yuvarlaya, yoğura yoğura, çekip uzatarak,
ve yuvarlaya yuvar­laya, ta ki "hayat", nihayet, parmakları arasında ufacık, şekilsiz bir şey, boz renkli küçük, yuvarlak bir top olmaktan ileri geçemesin.
Mutfaktan sızan basit ve yapışkan düşünce onu etkilemekteydi, biteviye tekrarlanan, hep olduğu yer­de dönüp duran, daima yerinde sayarak, kısır bir dön­gede gibi hep aynı yerde dönen düşünce, başları dönmüş de bir türlü duramıyorlarmış gibi, mideleri bulanmış da kendilerini alamıyorlarmış gibi, tırnak kemirilir ya da deri soyulurken duyulan parça parça koparma arzusu gibi, kurdeşen olunca nasıl kaşını­lırsa ya da uykumuz kaçtığında nasıl yatakta dönüp durursak, biteviye konuşuyorlardı, zevk duymak, acı duymak isteğiyle, kendilerini bitip tüketinceye, nefesleri kesilene kadar.
Tıpkı onun gibi bir yığın asalak, amansız açlar vardı ki, her yayımlanan makaleye sülükler gibi ya­pışıyorlar, sümüklüböcekler gibi her yana yayılıyor­lardı. Rimbaud'nun şurasına burasına salyalarını akı­tıyorlar,
Mallarme'den bir şeyler emiyorlar ve, aralarında Ulysse'i ya da, Malte Laurids Brigge'nin Not­ları'nı elden ele geçirerek, bayağı anlayışlarıyle bu yapıtları ökseliyorlar, hapsediyorlardı.
Bu inceleme bir devam incelemesi sayılabileceği için önce Yeni Roman incelemesini (okumadıysanız) okuyunuz, aksi takdirde okuduklarınız boş gelebilir: #30544221. O incelemede akımın eserlerini(şimdilik 4 eseri) mini bir etkinlik şeklinde okuyacağımı belirtmiştim. Kitaplar kısa olduğu için incelemeleri de kısa kısa olacak. Kitap puanlarını da beğenip beğenmeme durumuna göre değil, temsil etmeye çalıştıkları akıma uygunluğuna göre verdim.

Yönelişler ikişer ya da üçer sayfalık 24 dört bölümden oluşan; bize bu bölümlerde farklı insan tiplerini nesnel ve sinema sahnesindeki gibi dolaysız bir anlatımla sunan bir kitap. Her bölümün sonunda boş sayfalar olduğunu görüyoruz. Bu boşluklar, insanın belleğinde anlamlandıramadığı boşluklara benzetilebilir. Ayrıca bu boşlukların ilk defa 20. yüzyılda değil de 18. yüzyılda Sterne’nin Tristram Shandy kitabında okurda aynı etkiyi bırakmak için kullandığını belirtmeliyim. Anlatıyı sorunlaştırma zaten 18. yüzyılda başlamıştı. Bu yüzden yeni romancıların salt bir yenilikle karşımıza çıktığı yanılgısına düşmeyelim. Yeni Roman açısından bakıldığında kitabın bu akımın ilk örneklerinden ve akıma sıkı sıkıya bağlı olduğunu görüyoruz. Şimdi kitabı Yeni Roman’ın insan, nesne ve biçim anlayışı bakımından çok kısa inceleyelim.

Yazar, diğer Yeni Romancılardan farklı olarak insan ve aile ilişkilerini incelemeye çalışmıştır. Romanın her bölümünde insanlar arası ilişkiler yazarın kendine has tarzı ile dile getirilmiştir. Bu ilişkileri iç hayatımızdaki görünmeyen akışlarla, dış gerçeği bir arada vererek bize sunmuştur. Bilince büyük değer veren yazar, bilinçteki görünmeyen akışların ancak insanların bir arada bulundukları, aralarında uzak ya da yakın bir ilişki kurulduğu zamanlarda ortaya çıktığını belirtiyor. Buna rağmen kitapta insanların yine de silik, ruhları elinden alınmış bir şekilde karşımıza çıktığını görüyoruz. İnsan isimlerin yerine “aşçı kadın” ve “alttaki kiracı” ya da o, onlar gibi zamirlerin kullanılması bu silikliği belirginleştiriyor.

Kitapta, akımın diğer kitaplarında olduğu gibi nesne yine insanın efendisi olarak karşımıza çıkıyor. Eserde nesne “sımsıcak, ışıltılı, insana şefkat sunan esrarlı bir sığınak olarak tanıtılıyor”. Nesnenin, insan ilişkilerinin anlatıldığı özellikle belirtilen bir kitapta böyle bir anlayışla öne çıkması Yeni Roman akımının maddesel anlatımına bire bir uyuyor.

Geçişlerdeki boşlukların yeni bir biçim arayışında olduklarının göstergesi olduğunu ama salt yeni bir biçimden söz edemeyeceğimizi belirtmiştim. Ama 19. yüzyılın kökleşik roman anlayışının değişmez biçimine gerek dil bilgisi, gerek anlatıcı, gerekse olay dizilimi bakımından karşı çıktıkları düşünüldüğünde bu biçim arayışının eskiye göre bir tık önde olduğunu da belirtmek gerekir.

Yönelişler’e normal bir okur olarak bakarsam beğenmediğimi belirtmek isterim. Yeni bir anlayış, yeni biçimler var ama bu yenilikler okura roman okuduğunu gerçekten hissettiriyor mu çok tartışılır. Bu kitapla Yeni Roman Okumalarının 3’üncüsünü gerçekleştirmiş bulunuyorum. İkinci kitap Mösyö Songe için yazmaya değer pek bir şey bulamadım. Kitap yaşlı bir adam olan Mösyö Songe’nin düşüncesel zımbırtılarından ibaretti. Onun yerine örnek aldığı Samuel Beckett’i okumak en azından zaman kaybına yol açmaz. Bu yüzden onun incelemesini es geçiyorum. Son okuma olarak önümde Silgiler var. Onun incelemesinde artık Yeni Roman dosyasını kapatıyorum. Keyifli okumalar.
‘Dostoyevski’yi, Proust’u, Joyce’u, Virginia Woolf’u okumuştum; bu yazarlardan bende kalan, anlattıkları öyküler, ya da gösterdikleri kişiler değil, belirli bir ham gereçti, her birinin kendine vergi olan, başka bir yazarın yapıtlarında bulunmayan özüydü. Yazın’ın da bütün öbür sanatlar gibi kesiksiz bir akış, yeni, bilinmeyen gereçlerin sürekli bir aranışı olduğuna içten inanıyordum, şimdi yine inanıyorum; benim sarsılmaz kuramımdır bu. Bilinen şeylerden bilinmeyenlere doğru olan akışa inanıyordum bütün gücümle; bu inanç şu olguda dile geldi: gözüme çarpan gerçek başka yazarların da gerçeği olmuşsa, bir yazarın belirli şeyler önünde duyduğu coşkunluğu – bu coşkunluk yazara bu şeyleri başkalarına da göstermesini söyler – duymuyordum; bu gerçek Dostoyevski, Proust, Virginıa Woolf ya da Joyce gibi en çok sevdiğim yazarların açığa çıkarıp, bunca güçle anlattıkları türden bile olsa, durum değişmiyordu.’

Nathalie Sarraute bu düşünceden yola çıkarak, XX. yy edebiyatının dünün romanlarının bir benzerini çıkarmak değil, onları aşmak, edebiyat serüvenini daha ileriye götürmek olduğuna inanır. Balzac’ın romanlarında her şeyi bilen; her yerde bulunan; aynı anda her yere yerleşen; aynı anda her şeyin hem doğrusunu, hem eğrisini gören; aynı anda her serüvenin hem şimdisini, hem geleceğini tanıyan bu ‘Tanrı anlatıcının ‘ yerine ‘sıradan insan’ı anlatıcı konumuna getirir. Bu sıradan insan, belirli bir yere, belirli bir zamana yerleşmiş, kendi tutkularıyla sınırlanmış, belirsiz yaşantısının akışına kapılmış, tüm gücü ve zaafıyla var olma savaşını vermeye çalışan insandır. Kısaca, bu anlatıcı, kendi kendinin anlatıcısıdır.

Her sanatçı gibi Nathalie Sarraute da işe, sanatıyla hesaplaşmayla başlar . Çünkü o da bilir ki edebiyat gibi roman da ancak yeni olduğu sürece canlıdır. Her şey yöremizde değişirken, teknolojik gelişmelerle çağları atlarken, roman yazımı hareketsiz ve donmuş kalamaz. Yazar geçmişi önüne alarak değil, ancak geçmişi arkasında bırakarak, geleceğe yol alabilir. Ve her roman, her romancı kendi biçimini bulmak zorundadır. Her yeni roman, yalnız değişmez biçimleri aşmamalı, aynı zamanda kendi yasalarını kurmalı, eskilerin de yıkımını hazırlayabilmelidir. Çünkü , sanatın görevi, ortaya henüz bilinmeyen sorular atmaktır. Roman bir araştırmadır; anlamlandırmalarını gitgide kendisi yaratan bir araştırma.
Hiç bir kitap için gereksiz diyemeyiz ama bazı kitapların tadı tuzu yoktur.Bu kitap da öyle.Yabancı bir filmi tam ortasından izlemeye başlayıp olayları çözmeye çalışırsınız ya hani.Tıpkı bunun gibi başı,sonu belli değil.
Taşradan büyük şehire gelip bekleme salonuna benzer bir evde yaşayan bir ailenin yaşamından bahsediyor.Olay kurgusu yok kitabın.22 bölümden oluşuyor.her bölüm iki yada üç sayfa arada da dörder sayfa boşluk var.Kopuk kopuk ilerliyor.Karakterler çok belirgin değil.Bir dede ve torunları bir ahçı kadın var.Acaba şu an kimden bahsediyor diye düşünüyorsunuz bazı yerlerde.
Kitaptan öğrendiğimiz ayrıntı ise şeytanın kulağına kurşun diyerek masaya vurmanın hristiyan kültürüne ait oluşu...
Kitabın başında çevirmen yazar ve yeni edebiyat tarzı hakkında bilgi sunuyor.
Onun haricinde söyleyeceğim boşlukları çıkınca 30-40 sayfa tutuyor.Bir iki saatte okuyup bitirebilir değiliz bir eser.

Yazarın biyografisi

Adı:
Nathalie Sarraute
Tam adı:
Natalia Ilyanova Tcherniak
Unvan:
Fransız roman ve deneme yazarı
Doğum:
İvanovo, Rusya, 18 Temmuz 1900
Ölüm:
Paris, Fransa, 19 Ekim 1999
Nathalie Sarraute evlenmeden önce Natalia Ilyanova Tcherniak (d. 18 Temmuz 1900, İvanovo, Rus İmparatorluğu - ö. 19 Ekim 1999,Paris, Fransa), Fransız roman ve deneme yazarı.

Alain Robbe-Grillet, Claude Simon ve Marguerite Duras ile birlikte, Fransa'da II. Dünya Savaşı'ndan sonra gelişen Yeni Roman (Nouveau Roman) akımının ilk uygulayıcılarından ve önde gelen kuramcılarındandır. Aynı akımı nitelendiren "anti-roman" terimi, ilk kez Jean-Paul Sartre tarafından Sarraute'un Portrait d'un inconnu (1947; Bilinmeyen Birinin Portresi) adlı yapıtı için kullanılmıştır. Akımın en çok yabancı dile çevrilen ve en çok tartışılan yazarlarından biri olan Sarraute, gerçeğe yakın karakterler yaratmak amacıyla kişinin yaşamını öykülemeye karşı çıkmış ve Balzac gibi gerçekçi yazarların geliştirdiği "harika teknikler"e ters düşen yapıtlar vermiştir.

Yaşamı

Rusya'da dünyaya gelen Sarraute, annesiyle babası ayrıldığında iki yaşındaydı. Sekiz yaşındayken Annesiyle birlikte Cenevre'ye, ardından Paris'e gitti. Rusya'ya yaptığı kısa ziyaretler ve bir süre Petersburg'da kalması (1908-10) dışında, sonraki yıllarını Paris'te geçirdi; anadili de Fransızcaydı. Bir süre Oxford Üniversitesi'ne devam ettikten sonra Paris'te Sorbonne'u bitirdi (1925). Aldığı hukuk eğitiminden sonra Fransız barosuna girdi (1926-41), 1941'den sonra yalnızca yazarlık yaptı.

Sarraute L'Ere du soupçon (1956; Kuşku Çağı, 1985) adlı kuramsal denemesinde, geleneksel roman konusundaki inanç ve anlayışlara karşı çıkar.

Kısa anlatılarını içeren ilk kitabı Tropismés de (1938; Yönelişler, 1967) yeni bir teknik arayışının ürünüdür. Yeni stille yazdığı eser ilk yıllarda çok uzun süre ilgi görmedi, ancak daha sonraki yıllarda edebiyat çevreleri romancının hakkını verdiler.[1] Kitaba adını veren "tropizm" ya da "yönelim" kavramı, botanikte birbirini karşılıklı olarak çeken ya da iten temel dürtüler anlamına gelir. Sarraute'a göre bu dürtüler davranış ve eylemlerimizin kökeninde yatan ve kıskançlık, sevgi, nefret ya da umut gibi duygularımıza yön veren görünmez hareketlerdir. Sarraute bu küçük kımıltılar bütünü içinde, Sartre'ın önsözüyle yayımlan, ikinci romanı Portrait d'un inconnu'da yaşı geçen kızını evlenmeye zorlayan baskıcı bir babayı, Le Planétarium'da (1959) mobilyalara tutkun bir yaşlı kadını, Les Fruits d'or'da ise (1963; Altın Meyveler) yeni yayımlanmış bir romana tepki gösteren bir yazar çevresini anlatır. Sonraki yapıtları arasında Elle est là (1978; Kadın Orada), L'Usage de la parole (1980; Sözün Kullanımı), otobiyografisi Enfance (1983; Çocukluk) ve Tu ne t'aimes pas (1989; Kendini Sevmiyorsun) yer alır. 1990'larda yayımlanan Ici, (1995; Şimdi) ve Ouvrez, (1997; Açınız) son eserleri oldu.

Sarraute'un Türkçe'de yayımlanan bir başka yapıtı da Martereau'dur (1954; Martereau, 1974).

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 13 okur okudu.
  • 17 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.