Nazım Hikmet Ran

Nazım Hikmet Ran

YazarÇevirmen
9.0/10
9,8bin Kişi
·
37,8bin
Okunma
·
10,1bin
Beğeni
·
141,2bin
Gösterim
Adı:
Nazım Hikmet Ran
Unvan:
Şair, Oyun Yazarı
Doğum:
Selanik, Osmanlı, 15 Ocak 1902
Ölüm:
Moskova, Sscb, 3 Haziran 1963
Nâzım Hikmet Ran (15 Ocak 1902 – 3 Haziran 1963), daha çok Nâzım Hikmet olarak bilinen Türk şair, oyun yazarı, romancı, anı yazarı. "Romantik komünist" ve "romantik devrimci" olarak tanımlanır. Siyasi inançları yüzünden defalarca tutuklanmış ve yetişkin yaşamının büyük bölümünü hapiste ya da sürgünde geçirmiştir. Şiirleri elliden fazla dile çevrilmiş ve eserleri birçok ödül almıştır.

Yasaklı olduğu yıllarda Orhan Selim, Ahmet Oğuz, Mümtaz Osman ve Ercüment Er adlarını da kullanmıştır. İt Ürür Kervan Yürür kitabı Orhan Selim imzasıyla çıkmıştır. Türkiye'de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin en önemli isimlerindendir. Uluslararası bir üne ulaşmıştır ve dünyada 20. yüzyılın en büyük şairleri arasında gösterilmektedir.

Şiirleri yasaklanan ve yaşamı boyunca yazdıkları yüzünden 11 ayrı davadan yargılanan Nâzım Hikmet, İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın süre yattı. 1951 yılında Türkiye vatandaşlığından çıkarıldı, 5 Ocak 2009 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden Türkiye vatandaşlığına alındı. Türkiye'de, ölümünden iki yıl sonra 1965'te şiirleriyle yeniden önem kazandı. Mezarı Moskova'da bulunmaktadır.

Yaşamı

Nâzım Hikmet 15 Ocak 1902'de Selanik'te doğdu. Aslen 20 Kasım 1901 olan doğum tarihi ailesi tarafından sene kaybetmemesi için daha geç kaydettirildi.

İlk şiiri Feryad-ı Vatanı 3 Temmuz 1913'te yazdı. Aynı yıl Mekteb-i Sultani'nde ortaokula başladı. 1917'de Heybeliada Bahriye Mektebine girdi, fakat sağlık sorunları nedeniyle bahriyeden ayrıldı. Bu sıradaHamidiye Kruvazörü'nde güverte subayıydı.

Nâzım Hikmet, 1920'de arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Milli Mücadele'ye katılmak üzere ailesinden habersiz Anadolu'ya geçti, Bolu'da öğretmenlik yaptı. Daha sonra Batum üzerinden Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve iktisat okudu. 1921'de gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık oldu veKomünizm ile tanıştı. 1924'te Moskova'da yayınlanan ilk şiir kitabı 28 Kanunisani sahnelendi. O yıl Türkiye'ye dönerek Aydınlık Dergisinde çalışmaya başladı, ancak dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince tekrar Sovyetler Birliği'ne gitti. 1928’de Af Kanunundan yararlandı ve Türkiye'ye döndü. Bu defa Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. 1938'de yirmi sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. 12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve öldürüleceği endişesiyle 1950 yılında Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği'ne giden Nâzım, 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulunca Türkiye vatandaşlığından çıkarılmasının ardından, büyük dedesi Mustafa Celaleddin Paşa(Konstantin Borzecki)'nın memleketi olanPolonya'nın vatandaşlığına geçerek Borzecki soyadını aldı. 3 Haziran 1963 tarihinde ise, Nâzım Hikmet geçirdiği bir kalp krizi neticesinde hayata gözlerini yumdu.

Ailesi

Babası, Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Bey, annesi Ayşe Celile Hanım'dır. Celile Hanım piyano çalan, resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Celile Hanım, bir dilci ve eğitimci de olan Hasan Enver Paşa'nın kızıdır. Hasan Enver Paşa, Polonya'dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden ve Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celalettin Paşa adını alan Konstantin Borzecki'dir (Lehçe: Konstanty Borzęcki, d. 1826 - ö. 1876) oğludur. Mustafa Celaleddin Paşa Osmanlı Ordusu'nda subay olarak görev yapmış ve Türk tarihi üzerine önemli bir eser olan "Les Turcs anciens et modernes" (Eski ve yeni Türkler) kitabını yazmıştır. Celile Hanım'ın annesi ise Alman kökenli Osmanlı generali Mehmet Ali Paşa'nın yani Ludwig Karl Friedrich Detroit'in kızı olan Leyla Hanım'dır. Celile Hanım'ın kız kardeşi Münevver Hanım, şair Oktay Rifat'ın annesidir.

Babası Hikmet Bey, Selanik'te, Hariciye Nezareti'nde (Dışişleri Bakanlığı) çalışan bir memurdur. Diyarbakır, Halep, Konya ve Sivas valilikleri yapmış olan Nazım Paşa'nın oğludur. Mevlevi tarikatından olan Nazım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi Selanik'in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nazım'ın çocukluğunda memuriyetten ayrılır ve ailece Halep'e, Nazım'ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir iş ve hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul'a gelirler. Hikmet Bey'in İstanbul'daki iş kurma denemeleri de iflasla neticelenir ve hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden Hariciye'ye atanır.

Üslubu ve Başarıları

İlk şiirlerini hece ölçüsü ile yazmaya başladı ancak içerik bakımından diğer hececilerden farklıydı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece ölçüsü ile yetinmemeye ve şiiri için yeni formlar aramaya başladı.Sovyetler Birliği'nde yaşadığı ilk yıllar olan 1922 ile 1925 arası bu arayış doruğa çıktı. Hem içerik hem de biçim bakımından dönemindeki şairlerden farklıydı. Hece ölçüsünden ayrılarak Türkçenin vokal özellikleri ile ahenk oluşturan serbest ölçüyü benimsedi. Mayakovski ve fütürizm taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi.

Şiirlerinden birçoğu Fuat Saka, Volkan Konak, Grup Yorum, Ezginin Günlüğü, Zülfü Livaneli gibi sanatçılar tarafından bestelendi. Ünol Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979'da "Güzel Günler Göreceğiz" ismiyle kaset olarak çıktı. Birkaç şiiri ise Yunan besteci Manos Loïzos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü'nün eski üyesi Selim Atakan ve Cem Karaca(Çok Yorgunum) tarafından bestelenmiştir. Ayrıca Fuat Saka'nın da biri Demir Gökgöl ile olmak üzere iki adet Nâzım Hikmet şiirlerinin bestelendiği şarkıları ıçeren albümü vardır.

UNESCO nun ilan ettiği 2002 Nazım Hikmet yılı için besteci Suat Özönder " ŞARKILARDA NAZIM HİKMET" adlı bir album hazırladı. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığının katkılarıyla, Yeni Dünya plak şirketi tarafından hayata geçirildi.

Davaları ve Sürgün

1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kere yargılandı. 1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. Bursa cezaevinde kaldığı yılları anlatan Mavi Gözlü Dev adlı film 2007 yılında vizyona girmiştir. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. 17 Haziran 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Türkiye vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi. Sovyetler Birliği'nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da, eşi Vera Tulyakova (Hikmet)ile Moskova'da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa, Küba, Mısır gibi dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşmıştır.

Davaları


1925 Ankara İstiklal Mahkemesi Davası
1927-1928 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1928 Rize Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1928 Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1931 İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi Davası
1933 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1933 İstanbul Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi Davası
1933-1934 Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1936-1937 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1938 Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası
1938 Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası


Ölümü ve sonrası

3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30'da gazetesini almak üzere 2. kattaki dairesinden apartman kapısına yürümüş ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştür. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı iştirak etmiş ve tören siyah beyaz olarak kaydedilmiştir. Ünlü Novo-Deviçye Mezarlığı'nda (Новодевичье кладбище) gömülüdür. Mezar taşı siyah bir granitten olup meşhur şiirlerinden biri olan rüzgâra karşı yürüyen adam figürü taş üzerinde ebedileştirilmiştir.

Şair Nâzım Hikmet'in 2008 yılının ilk günlerinde, eşi Piraye'nin torunu Kerem Bengü tarafından, Piraye'nin evrakları arasında, “Dört Güvercin” adında bir şiiri ve 3 adet tamamlanmamış roman taslağı bulundu.

Yeniden Türk vatandaşlığına alınması

2006 yılında Bakanlar Kurulunun Türk vatandaşlığından çıkarılmalar ile ilgili yeni bir düzenleme yapması durumu belirdi. Yıllardır tartışılmakta olan Nâzım Hikmet'in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi gözükmesine rağmen Bakanlar Kurulu bu maddenin sadece yaşamakta olanlar için düzenlendiğini ve Nâzım Hikmet'i kapsamadığını öne sürerek bu öneriyi reddetti. Dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, İçişleri Komisyonu'nda"Tasarıda, şahsa bağlı hak olduğu için bizzat müracaat etmesi gerekir. Arkadaşlarım da olumlu şeyler belirttiler, komisyonda görüşülür, bir karar verilir"dedi.

2009 yılının 5 Ocak Günü "Nâzım Hikmet Ran'ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararının yürürlükte kaldırılmasına ilişkin önerge" Bakanlar Kurulu'nda imzaya açıldı.

Nâzım Hikmet Ran'a yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının iade edilmesine ilişkin bir kararname hazırladıklarını ve bu teklifin imzaya açıldığını ifade eden Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek yaptığı açıklamada, 1951 yılında vatandaşlıktan çıkartılan Nâzım Hikmet Ran'ın yeniden Türk vatandaşı olmasına ilişkin önerinin Bakanlar Kurulu'nca oylanarak kabul edildiğini söyledi.

Bakanlar Kurulu'nun 05.01.2009 tarihinde aldığı bu karar, 10.01.2009 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlandı ve Nâzım Hikmet Ran, 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşı oldu.
Komünistim,
Sevdayım tepeden tırnağa,
sevda : görmek, düşünmek, anlamak,
sevda : doğan çocuk, yürüyen aydınlık,
sevda : salıncak kurmak yıldızlara,
sevda : dökmek çeliği kan ter içinde,
Komünistim,
sevdayım tepeden tırnağa...
Nazım Hikmet Ran
Sayfa 166 - YKY - 26. Baskı - 2020
Tahir olmak da ayıp değil,
Zühre olmak da..
Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş,Tahirle Zühre olabilmekte,
yani yürekte..
Meselâ,bir barikatta dövüşerek
meselâ,kuzey kutbunu keşfe giderken,
meselâ denerken damarlarında bir serumu,
ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil,Zühre olmak da..
Hattâ sevda yüzünden,ölmek de ayıp değil.
Seversin dünyayı doludizgin,
ama o bunun farkında değildir.
Ayrılmak istemezsin dünyadan,
ama o senden ayrılacak.
Yani sen elmayı seviyorsun diye,
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi,artık
yahut hiç sevmeseydi,
Tahir ne kaybederdi Tahir'liğinden?
Tahir olmak da ayıp değil,Zühre olmak da..
Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil..
Kitaba düştüm,
sabahtan akşama kadar okuyorum.
Kitaplar akıllı
kitaplar aptal.
Kitaplar büyük
kitaplar çocuk.
Kitaplar en uzak, en güzel yolculuk
fakat kısır
fakat sensiz...
Nazım Hikmet Ran
Sayfa 494 - YKY 32. Baskı - 2016
''Okuman lazım evlat.
Evirip çevirmeyi, göze girmeyi, falan filan
bırakıp
okuman....
Bir düşün oğlum,
bir düşün.''
112 syf.
·10/10 puan
"Paran varsa eğer
Bana bir fanile bir don al,
Tuttu bacağımın siyatik ağrısı."

Param var diyorum Nazım baba alayım ama sen yoksun. Sana dünyalar alayım desem nafile. Çaresizlik kokan şiirlerini bize bırakıp çekip gitmişsin işte.

"Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında 10 kere döndü dünya" demişsin. Peki sen öldüğünden beri güneşin etrafında 55 kere dönmüş bu dünya bunu bilir misin? Bütün polisler fark etti artık Gülhane parkındaki en güzel ceviz ağacı olduğunu.

En güzel şeydir şimdi hatırlamak seni. Tarih 23 Eylül 1945 olmasa bile. Türk köylüsü hala kitap yerine topraktan öğreniyor her şeyi. Değişen hiçbir şey olmadı senden sonra.

Ve senin gibi öylesine ciddiye alıyorum ki yaşamayı,
yetmişimi görürsem eğer zeytin dikeceğim. Buralarda yetişmez ama olsun.

Haydarpaşa garında değilim.
Ne sene 1941'in baharı ne saat on beş.
Ama yine de merdivenlerin üstünde güneş yorgunluk ve telaş var.

Ama vakit yok Nazım Baba. Paris yansın yıkılsın artık kimin umurunda.

"Bir de kim bilir
sevdiğin kadın seni sevmez olur
ufak iş deme
yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir
içerdeki adama."
644 syf.
Nazım Hikmet’i azıcık da olsa anlayacak kudrette gibiyim de anlatacak kudrette değilim. Olamadım olamıyorum ! Şairler şiirlerini bazen şiir yazmış olmak için yazmış olsa ne kadar kolay olurdu. Saçma sapan oldu değil mi temennim? Hani diyorum , sadece okusam , meraklanıp detayına inmesem , ne kadar kolay. Ruhun dinlensin, beynin canlansın, acıların depreşsin. Olmadık seslerin , görüntülerin hayallerinde peşlerinden koş , hayatı şen şakrak kahkahalar ile karşılayacağım özgüvenin yerle bir olsun.
Nedir şiir? Binlerce izah edilebilir tarifi, bir melodinin güftesi, ölümün ağıdı, kahramanlık destanı, ayrılıkların tesellisi, isyanı, vuslatın heyecanı, uzar gider herkesin kendince anladığı duygusu.
Bence şiirin tarifini en güzel verenlerden birisidir Ülkü Tamer. Ne de güzel izah etmiş;

''Şiir ölümün gölgesidir, yaşamanın örtüsü.
Çocuğun savunmasıdır şiir.

Şiir kumsalın eleğidir, kayanın tortusu.
Mermerin sunduğu damardır şiir.

Şiir uykusuzluğun şiltesidir, uykunun haritası.
Balkonun uyanışıdır şiir.

Şiir ateşin habercisidir, yangının kundakçısı.
Yanardağın üstündeki kuştur şiir.''

Hafif bir girizgahtan sonra gelelim Memleketimden İnsan Manzaralarına.. Okuduklarımdan yaşadıklarıma uyarladıklarıma. Benim için kitap okumanın en zevkli kısmı muhakkak kendimi dahil edebildiğim satırlar, kendimde bulduğum benzerlikler, hatıralar hayaller diyelim ve başlayalım benim insan manzaralarıma…

"İşsiz kalırsam" diye düşündü 22 yaşında,
"İşsiz kalırsam" diye düşündü 23 yaşında,
"Işsiz kalırsam" diye düşündü 24 yaşında,
Ve zaman zaman işsiz kalarak
"İşsiz kalırsam "diye düşündü 50 yaşına kadar.
(...)
Şimdi 52 yaşındadır.
İşsizdir."

80 li yılların sonu eee işsiz kalmak pek bir ayıp bizim sülalede , kadını erkeği okuyacak eli ekmek tutacak, kimseye muhtaç değil yük olmayacak. Şartlar mı öyle gerekti, aslında şartları hiç zorlamadan kolay yolu mu seçtim ki diye artık sorgulamadığım, Nazım’ın işsiz kalırsam satırlarındaki 23 yaşından daha once eğitim için gittiğim Trabzon polis okulu seneleri. 500 erkek 50 bayan öğrencinin bulunduğu, her bayan başına 10 erkek talibin denk geldiği, meslekte omuz omuza çalışarak aynı şartlarda maaş almanın adil olduğu öğretilirken ama ne ilginçtir ki haremlik selamlık eğitimin uygulandığı, kadınların erkeklerin oturma alanlarının ayrı tutulduğu, hafta sonu çarşı iznine kiminle çıktığının kontrol edildiği, ben nereye geldim sorgulaması yapmaya fırsat bulamadığım trajikomik okul yılları ile başladım memleket turuma ve memleketim insan manzarası seyirlerine.
Karadeniz hakikatten çok güzeldi. Okulun insaf edip topluca yaptırdığı gezilerle zevkle gezdiğim Uzungöl’ü, Boztepe’si, Sümela Manastırı, Atatürk Köşkü, her ne kadar adı Maraş olsa da Mecburiyet adıyla daha kolay bilinen caddesi, rus pazarları ve her an kavga edecek potansiyele sahip olduklarını hissettiğim , sürekli oraya ait olamadığını hissettiren buna rağmen hem sinirli hem neşeli

‘’Beraber yaşanır,
Dövüşülür beraber
Ama herkes kendi payına ölür ‘’ dizelerinin timsali karadeniz halkı.

Bir yıl eğitim sonrası
"Dünya nereye gidiyor böyle?
İnsanlar nereye gidiyor?"
Koşturması, bürokrasisi Ankara.. Güzide bir kent, başkent, gözde bir şube ama yine kimyam uymuyor . Oyy amir bir kocam olsun da meslekte sırtım yere gelmesin hevesindeki bayan memurlar, eş, hayat arkadaşı görmezden önce yürüyen ayaklı bankamatik mantığı ile evlenmeye hevesli erkek memurlar . Uğur Mumcu, Aziz Nesin okuyup Ahmet Kaya dinleyenlerin afaroz edildiği, aklınla idrakın ile değil de giyiminle saçınla başınla, konuştuklarınla , karışmayıp sessiz kaldıklarınla ,aslında katılmak için can attığın ama taraf olmak ne haddine, müdahaleci olmak, zor kullanma yetkini anında uygulamak için görev aldığım eylemler sorgular ile dolu yıllar. İlk meslek yıllarım olması, ilk evladımı kucağıma aldığım mutluluğu olsa da sevemedim . Hep soğuk gelmiştir bana. Tuhaf bir koşuşturma, telaş , resmiyet ,
‘’Ama insanlar bir tuhaf
yahut ben bir tuhafım..’’ ın kabulü , sevemedim vesselam işte Ankara’yı..

Sonrası ilk şark Iğdır…
‘’ ve yan yana durdukları halde
herbiri kendi kederiyle yapyalnız.’’
Azerisi, kürdü, şafisi, caferisi, hanifisi, al alması, terörü, dostluğu , seyahat korkusu, birbirine kenetlenmenin saflığı. 90 lı yıllar daha yeni il olmuş , Kars’tan ayrıldığına sadece oraya atanan memurların haberdar olduğu doğunun çukurovası Iğdır. Giderken saçma sapan tembihlerin söylendiği, sanki öleceksin korkusunun aşılanmaya çalışılmasına rağmen bir gün bile ölüm tedirginliği hissetmediğim ,

"Elektrik ampulü gibidir insanın yüreği.
Cereyan alırsa ışık verir,
Cereyansız ampul iyi olsun istediği kadar
ne ışıl ışıl yanar,
ne kendini gösterebilir."

aradan 25 yıldan fazla zaman geçmiş olsa da halen görüştüğüm dostlarımın yaşadığı Iğdır.

2000 li yılların başı ve tekrar batı Eskişehir.
Porsuk’u , Hamamyolu, İsmet İnönü anonsunun yapıldığı tramvayın doktorlar durağı, odunpazarı evleri, çiğböreği. Acısıyla tatlısıyla geçen 13 yılın kenti.
Eeee artık memuriyetin yeniliği yok, bir batı, bir şark palazlı memur havası, yine güzide bir şube pavyonları, kavgaları, gece hayatı küçük İstanbul Eskişehir.
İkinci evladımın doğum yeri, aldanmışlıklarımın , yanılgılarımın , güven sarsıntılarımın depremlere dönüştüğü, Allah’a emanet ettiklerimi artık havale ettiğim

"- Usta,
yine tuhaf şeyler düşünüyorsun"
"- Düşünüyorum evlat.
Geçmiş olsun."
"- Eyvallah usta.
Düşünmek değiştirmez hayatı."

Dizelerinin düşünmekle hiçbir şey öğrenemeyeceğimi öğreten
sorgulamalarımın kenti Eskişehir. Gitmeye fırsatınız oldu mu bilmiyorum ama gitmenizi şiddetle tavsiye edeceğim bir ildir Eskişehir. İlden ziyade koskocaman bir kampüs, bir kültür merkezi içinde hissetmenizi sağlayacak medeniyet, konfor ve standartlarınıza göre yaşam alanı seçebileceğiniz , kendinizden, kendi şehrinizden muhakkak bir hemşehri bulabileceğiniz içimde tek ah vahı kalan il.

13 yıl sonrası gönüllü ikinci şark ve Tunceli..

"Hükümetsiniz, beyim,
hükümet zarara sokar mı kendi kendini?"

Ne güzel yazmış Nazım tam da Tunceli’yi hatırlatırcasına bana. Senelerce bir çok ilde görev yaptım. Bu kadar özgüvenli, bu kadar muhalefet, bu kadar hakkını aramaktan çekinmeyen, kadına dünyanın hiç bir yerinde rastlayamacağınız kadar değer verilen ve hakikatten okumayı yaşam biçimi seçmiş başka bir topluma rastlamadım.

‘’Ölmeyi isteyecek kadar çıldırmak için bugün bu dünyada öyle çok sebep var ki.
İnsanları öyle kolay yeniyorlar ki, sahanlıkta kapının aralık kalışını, sadece bir kazayı, aklın kabul etmiyor.’’

Munzur’u, Ovacık gözeleri, yeşilliği, suyu , dutu, kömbesi, alevisi, sünnisi, cemevi, camisi, isteyen Dersim desin ister Tunceli, milyonlarca kez selam olsun …

Geçti mi bir üç yıl daha ...

‘’Canım hiçbir iş görmek istemiyor.
İçimde bir sabırsızlık
bir sıkıntı var.
Bir şeyler bekliyorum
ama bilmiyorum ne olduğunu’’

Hislerimin kenti Yozgat. Kimse alınmasın lütfen şehir olmasını bir türlü mantığımın almadığı, beni tebessüm ettiren tek şeyin Tuco Herrera 'nun incelemelerinde geçen ince ince hicivlerle tüm düşündüklerimi ifade ettirdiği, siyasi kırk ayak oyunlarının takip edilemeyecek bir hızla döndüğü Yozgat.
Bir yaz boyunca canı çıkarcasına çalışılıp , kışa saklanması lazım denilmesi gerekirken kazanılan paranın birkaç gecede pavyonlarda yenildiği, çalıştığım iki sene boyunca ne havasına, ne insanına , ne sokağına ne suyuna alışamadığım Yozgat.
Tek hatırası, komşumun ‘’kızım kocan yok mu ‘’ diye sorduğunda ‘’rahmetli oldu teyzeciğim’’ demem üzerine , Cuma günü evime gelip kocana bir yasin okuyalım ruhu şad olsun diyerek mevlid okuduğu ( herkes boşandığı eşine kolay kolay yasin okutmaz canına okur , bu detayı es geçmeyelim lütfen) andır.
O kadar alışamadım ki emekli olmamı sağlayacak kadar meslekten uzaklaştıran ,

‘’Söyleyecek ne kadar güzel sözlerim vardı insanlara,
bana hiçbirini söyletmediler.’’
Sükutunu sağlayan Yozgat..

Bir çok şehir , binlerce insan , bir çok anlatmak istediklerim , çok çok daha fazlasını gizlediklerim ,
Yaşayamadığım hayatların hesabını sorgulayamadan yaşadıklarımı sindirmeye çalıştığım koskocaman yürekli bir şiir kitabı.
Ne diyor Nazım;
‘’ Kitaba düştüm,
sabahtan akşama kadar okuyorum.
Kitaplar akıllı
kitaplar aptal.
Kitaplar büyük
kitaplar çocuk.’’

Bol okumalı günleriniz olsun…
544 syf.
·10/10 puan
Hayal meyal hatırlarım. Tünellerden geçip kuytu bir yerlere amcamın bir ahbabını ziyarete gitmişiz. Taş duvarlarla kaplı kasvetli boğuk bir odadaydık. Odada dikkatimi çeken tek şey duvarda asılı bir fotoğraftı. Gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Ben nasıl dikkatli bakmışsam artık "o adam benim babamdır tanıyor musun?" dedi birisi. Korkup cevap vermemişim.

Korkup cevap vermediğim adamın Cem Karaca ve o bakıp durduğum fotoğraftaki adamın Nazım Hikmet olduğunu yıllar sonra söylemişti amcam. Ve sonradan ezberlemiştim baba oğulun ortak olan ben bir ceviz ağacının şarkısını.

Yine hayata bir yerlerden geç kalmışım. Karşıma Cem Karaca çıkıyor ve ben umursamadığım gibi hiç utanmadan korkmuşum. Bir daha öyle bir fırsatım hiç olmadı. Bundan sonrada olmayacak elbette.

Babam demeyip Nazım Hikmet deseydi tanırdım aslında. İsmini o kadar çok duymuştum ki. Devamlı bahsedilirdi, ismi geçerdi. Ah garip Nazımımın bedeni gurbet ellerde kaldı derdi dedem. Kendisine karşı derin bir sevgim vardı hep. Çocuk aileden ne görüyorsa öyle oluyordu.

Kitaba gelecek olursak; Memleketimden İnsan Manzaraları 5 kitaptan oluşuyor. Şiir demek olmaz sanki ağıt gibi hikaye gibiydi.

Birinci Kitabımızın baş rolü 1941 yılında haydarpaşa garında bir posta treni ve bu trenin yolcuları olan işçiler, köylüler, emekçiler, tutuklular ve daha nice insanı tıpkı bir roman anlatır gibi aktarıyor bizlere şiirlerle.

İkinci Kitabımızda yine bir trenimiz var ancak tren bu kez yataklı. Haliyle bu trendeki insanlar bir kademe daha yüksekte. Zenginler, siyasetçiler, kentliler ve tanınmış kişiler. Sadece ölünce eşitlik olacak tüm insanlarda.

Üçüncü Kitabımızda Hilmi isimli bir adamın hapishanede yaşadıkları üzerinden çeşitli insan manzaraları anlatılıyor. Hapislik zormuş be azizim.

Dördüncü Kitabımızın konusu yine klasik Nazım Hikmet konusu yurt severlik ve baş kaldırış. İnsan manzarasında ağalar ve ezilen köylü halk var. Rahmetli Yaşar Kemal geldi yine aklıma.

Beşinci Kitabımız ise gurbetteki Halil'in karısı Ayşe'ye olan özlemi var. Zavallı Halil ve Ayşe. Memleketimin acılı insan manzaraları o günden bu güne hiç bitmedi ki zaten.

Tabi ki 10 puan
112 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Nazım gibi bakmak, Nazım gibi gülmek, Nazım gibi susmak, Nazım gibi özlemek, Nazım gibi kokmak, Nazım gibi beklemek mahpus damında ve ölmek Nazım gibi öylesine...

Ülkemin değil, kişilerin kurbanı Nazım. Memleketine hasret bırakılan Nazım.
Yazdıklarının güzelliği, nedeniydi özlemi...

Ah Nazım...
Güzel Nazım...
Helâk oldum bilince seni, diğerleri gibi.

Bu vatanı seviyorum karış karış, geziyorum ayırmadan sağı solu, doğuyu batıyı senin yerine...
Bil ki içimdesin en güzel yerinde kalbimin...
120 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Kalküta grevdedir.
Benerci evdedir,
Sırtüstü yatıyor yatakta...
Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden
Tek başlı, tek yürekli, milyon ayaklı Kalküta...

Onlar, hep beraber grevdedir...
O, yapayalnız evdedir.
Yapayalnız...
Tavan, kapı ve duvar...
112 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10 puan
Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş'emiz sıcak!
                kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
                                                  o《an》
                                                       kadar sıcak!

Ey! Benim aşka doymayan Nâzım'ım. Vatan sevgisiyle yanıp tutuşan delikanlım. Ne acıdır ki daha otuzunda asılmanı istediler. Kırk sekizinde ise Barış madalyasını sana verdiler. Adaleti olmayan bu koca dünyada bir kuşun özgürlüğünü istercesine debelenen Üstadım.

Özlenildin. Özlenildin. Özlenildin.

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
                        bahçesinde ebruliii
                                   hanımeli
                                                açan bir ev.

"Henüz Vakit Varken Gülüm" benim enlerim arasında umarım kitabı okuyan diğer okurlar içinde böyle olur :) Baş ucununuzda bulundurmanız dileğiyle :)
300 syf.
·5 günde·Beğendi
Nazım Hikmet'i hep şiirleriyle tanırız. Ancak yazdığı bu roman oldukça yalın, akıcı ve sizleri içine çeken bir anlatımı olması nedeniyle elinizden bırakmadan bitirebileceğiniz, ve bitiminde kitap okumanın hazını alabileceğiniz bir kitap.
224 syf.
·10/10 puan
Yine bir Nazım Hikmet ve yine Güneşi İçenlerin Türküsü ile başlayan bir karma şiirler kitabı. Şiirlere o kadar aşinayım ki tekrar okuyamadım. Her şiiri her zamanki gibi favorim.

Nazımı anlatmaya benim kelimelerim yetmez bilirim. Kendisini kendisi anlatsın.

Ve Otobiyografi Şiiri

1902'de doğdum 
Doğduğum şehre dönmedim bir daha 
Geriye dönmeyi sevmem 
Üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim 
On dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği 
Kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu 
ve on dördümden beri şairlik ederim

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir 
ben ayrılıkların 
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını 
ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de 
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir.

Otuzumda asılmamı istediler 
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini 
verdiler de 

otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu 
elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ'dan Havana'ya

Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de 
961'de ziyaret ettiğim anıt kabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni 
sökmedi 
yıkılan putların altında da ezilmedim

951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün 
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım 
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile 
aldattım kadınlarımı 
konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım 
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim 
yalan söyledim başkasını üzmemek için 
ama durup dururken de yalan söyledim

bindim trene uçağa otomobile 
çoğunluk binemiyor 
operaya gittim 
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın 
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri 
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye 
ama kahve falıma baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır 
Türkiye'mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha 
yakalanmam da şart değil 
başbakan filân olacağım yok 
meraklısı da değilim bu işin 
bir de harbe girmedim 

sığınaklara da inmedim gece yarıları 
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında 
ama sevdalandım altmışıma yakın 
sözün kısası yoldaşlar 
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da 
insanca yaşadım diyebilirim 
ve daha ne kadar yaşarım 
başımdan neler geçer daha 
kim bilir. 
  
11 Eylül 1961 / Doğu Berlin
112 syf.
Merhabalar, yine ben :)) sevdim şu inceleme işini galiba ... fazla vaktinizi almadan başlayalım öyleyse. :))

Şiirler kalbin yansıtamadığı duyguları dilin ifade etme, edebilme gücüdür. Ve sen acını, sevincini, kızgınlığını, kırgınlığını, aşkını, özlemini.... ne güzel ifade ediyorsun Nazım.

Ne gariptir bu dünya otuzunda asılmanı istediler kırk sekizinde barış madalyasını sana verdiler..

Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsin. demiştin.. çocuklar her gün ölüyor Nazım..


Bu dünya soğuyacak bir buz yığını olacak o zamana kadar senin şiirlerinle kalacak.

Ve unutmadan yazıların Türkiye'nde Türkçenle yasak değil artık.. bir dahaki sefere görüşmek üzere Nazım ...


Ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak,
nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa..

Sol cebimizden umudu eksik etmeyelim o zaman elbet çıkar karanlıklar aydınlığa....

Yazarın biyografisi

Adı:
Nazım Hikmet Ran
Unvan:
Şair, Oyun Yazarı
Doğum:
Selanik, Osmanlı, 15 Ocak 1902
Ölüm:
Moskova, Sscb, 3 Haziran 1963
Nâzım Hikmet Ran (15 Ocak 1902 – 3 Haziran 1963), daha çok Nâzım Hikmet olarak bilinen Türk şair, oyun yazarı, romancı, anı yazarı. "Romantik komünist" ve "romantik devrimci" olarak tanımlanır. Siyasi inançları yüzünden defalarca tutuklanmış ve yetişkin yaşamının büyük bölümünü hapiste ya da sürgünde geçirmiştir. Şiirleri elliden fazla dile çevrilmiş ve eserleri birçok ödül almıştır.

Yasaklı olduğu yıllarda Orhan Selim, Ahmet Oğuz, Mümtaz Osman ve Ercüment Er adlarını da kullanmıştır. İt Ürür Kervan Yürür kitabı Orhan Selim imzasıyla çıkmıştır. Türkiye'de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin en önemli isimlerindendir. Uluslararası bir üne ulaşmıştır ve dünyada 20. yüzyılın en büyük şairleri arasında gösterilmektedir.

Şiirleri yasaklanan ve yaşamı boyunca yazdıkları yüzünden 11 ayrı davadan yargılanan Nâzım Hikmet, İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın süre yattı. 1951 yılında Türkiye vatandaşlığından çıkarıldı, 5 Ocak 2009 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden Türkiye vatandaşlığına alındı. Türkiye'de, ölümünden iki yıl sonra 1965'te şiirleriyle yeniden önem kazandı. Mezarı Moskova'da bulunmaktadır.

Yaşamı

Nâzım Hikmet 15 Ocak 1902'de Selanik'te doğdu. Aslen 20 Kasım 1901 olan doğum tarihi ailesi tarafından sene kaybetmemesi için daha geç kaydettirildi.

İlk şiiri Feryad-ı Vatanı 3 Temmuz 1913'te yazdı. Aynı yıl Mekteb-i Sultani'nde ortaokula başladı. 1917'de Heybeliada Bahriye Mektebine girdi, fakat sağlık sorunları nedeniyle bahriyeden ayrıldı. Bu sıradaHamidiye Kruvazörü'nde güverte subayıydı.

Nâzım Hikmet, 1920'de arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Milli Mücadele'ye katılmak üzere ailesinden habersiz Anadolu'ya geçti, Bolu'da öğretmenlik yaptı. Daha sonra Batum üzerinden Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve iktisat okudu. 1921'de gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık oldu veKomünizm ile tanıştı. 1924'te Moskova'da yayınlanan ilk şiir kitabı 28 Kanunisani sahnelendi. O yıl Türkiye'ye dönerek Aydınlık Dergisinde çalışmaya başladı, ancak dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince tekrar Sovyetler Birliği'ne gitti. 1928’de Af Kanunundan yararlandı ve Türkiye'ye döndü. Bu defa Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. 1938'de yirmi sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. 12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve öldürüleceği endişesiyle 1950 yılında Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği'ne giden Nâzım, 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulunca Türkiye vatandaşlığından çıkarılmasının ardından, büyük dedesi Mustafa Celaleddin Paşa(Konstantin Borzecki)'nın memleketi olanPolonya'nın vatandaşlığına geçerek Borzecki soyadını aldı. 3 Haziran 1963 tarihinde ise, Nâzım Hikmet geçirdiği bir kalp krizi neticesinde hayata gözlerini yumdu.

Ailesi

Babası, Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Bey, annesi Ayşe Celile Hanım'dır. Celile Hanım piyano çalan, resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Celile Hanım, bir dilci ve eğitimci de olan Hasan Enver Paşa'nın kızıdır. Hasan Enver Paşa, Polonya'dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden ve Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celalettin Paşa adını alan Konstantin Borzecki'dir (Lehçe: Konstanty Borzęcki, d. 1826 - ö. 1876) oğludur. Mustafa Celaleddin Paşa Osmanlı Ordusu'nda subay olarak görev yapmış ve Türk tarihi üzerine önemli bir eser olan "Les Turcs anciens et modernes" (Eski ve yeni Türkler) kitabını yazmıştır. Celile Hanım'ın annesi ise Alman kökenli Osmanlı generali Mehmet Ali Paşa'nın yani Ludwig Karl Friedrich Detroit'in kızı olan Leyla Hanım'dır. Celile Hanım'ın kız kardeşi Münevver Hanım, şair Oktay Rifat'ın annesidir.

Babası Hikmet Bey, Selanik'te, Hariciye Nezareti'nde (Dışişleri Bakanlığı) çalışan bir memurdur. Diyarbakır, Halep, Konya ve Sivas valilikleri yapmış olan Nazım Paşa'nın oğludur. Mevlevi tarikatından olan Nazım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi Selanik'in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nazım'ın çocukluğunda memuriyetten ayrılır ve ailece Halep'e, Nazım'ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir iş ve hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul'a gelirler. Hikmet Bey'in İstanbul'daki iş kurma denemeleri de iflasla neticelenir ve hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden Hariciye'ye atanır.

Üslubu ve Başarıları

İlk şiirlerini hece ölçüsü ile yazmaya başladı ancak içerik bakımından diğer hececilerden farklıydı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece ölçüsü ile yetinmemeye ve şiiri için yeni formlar aramaya başladı.Sovyetler Birliği'nde yaşadığı ilk yıllar olan 1922 ile 1925 arası bu arayış doruğa çıktı. Hem içerik hem de biçim bakımından dönemindeki şairlerden farklıydı. Hece ölçüsünden ayrılarak Türkçenin vokal özellikleri ile ahenk oluşturan serbest ölçüyü benimsedi. Mayakovski ve fütürizm taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi.

Şiirlerinden birçoğu Fuat Saka, Volkan Konak, Grup Yorum, Ezginin Günlüğü, Zülfü Livaneli gibi sanatçılar tarafından bestelendi. Ünol Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979'da "Güzel Günler Göreceğiz" ismiyle kaset olarak çıktı. Birkaç şiiri ise Yunan besteci Manos Loïzos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü'nün eski üyesi Selim Atakan ve Cem Karaca(Çok Yorgunum) tarafından bestelenmiştir. Ayrıca Fuat Saka'nın da biri Demir Gökgöl ile olmak üzere iki adet Nâzım Hikmet şiirlerinin bestelendiği şarkıları ıçeren albümü vardır.

UNESCO nun ilan ettiği 2002 Nazım Hikmet yılı için besteci Suat Özönder " ŞARKILARDA NAZIM HİKMET" adlı bir album hazırladı. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığının katkılarıyla, Yeni Dünya plak şirketi tarafından hayata geçirildi.

Davaları ve Sürgün

1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kere yargılandı. 1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. Bursa cezaevinde kaldığı yılları anlatan Mavi Gözlü Dev adlı film 2007 yılında vizyona girmiştir. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. 17 Haziran 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Türkiye vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi. Sovyetler Birliği'nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da, eşi Vera Tulyakova (Hikmet)ile Moskova'da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa, Küba, Mısır gibi dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşmıştır.

Davaları


1925 Ankara İstiklal Mahkemesi Davası
1927-1928 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1928 Rize Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1928 Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1931 İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi Davası
1933 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1933 İstanbul Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi Davası
1933-1934 Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1936-1937 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1938 Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası
1938 Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası


Ölümü ve sonrası

3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30'da gazetesini almak üzere 2. kattaki dairesinden apartman kapısına yürümüş ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştür. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı iştirak etmiş ve tören siyah beyaz olarak kaydedilmiştir. Ünlü Novo-Deviçye Mezarlığı'nda (Новодевичье кладбище) gömülüdür. Mezar taşı siyah bir granitten olup meşhur şiirlerinden biri olan rüzgâra karşı yürüyen adam figürü taş üzerinde ebedileştirilmiştir.

Şair Nâzım Hikmet'in 2008 yılının ilk günlerinde, eşi Piraye'nin torunu Kerem Bengü tarafından, Piraye'nin evrakları arasında, “Dört Güvercin” adında bir şiiri ve 3 adet tamamlanmamış roman taslağı bulundu.

Yeniden Türk vatandaşlığına alınması

2006 yılında Bakanlar Kurulunun Türk vatandaşlığından çıkarılmalar ile ilgili yeni bir düzenleme yapması durumu belirdi. Yıllardır tartışılmakta olan Nâzım Hikmet'in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi gözükmesine rağmen Bakanlar Kurulu bu maddenin sadece yaşamakta olanlar için düzenlendiğini ve Nâzım Hikmet'i kapsamadığını öne sürerek bu öneriyi reddetti. Dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, İçişleri Komisyonu'nda"Tasarıda, şahsa bağlı hak olduğu için bizzat müracaat etmesi gerekir. Arkadaşlarım da olumlu şeyler belirttiler, komisyonda görüşülür, bir karar verilir"dedi.

2009 yılının 5 Ocak Günü "Nâzım Hikmet Ran'ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararının yürürlükte kaldırılmasına ilişkin önerge" Bakanlar Kurulu'nda imzaya açıldı.

Nâzım Hikmet Ran'a yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının iade edilmesine ilişkin bir kararname hazırladıklarını ve bu teklifin imzaya açıldığını ifade eden Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek yaptığı açıklamada, 1951 yılında vatandaşlıktan çıkartılan Nâzım Hikmet Ran'ın yeniden Türk vatandaşı olmasına ilişkin önerinin Bakanlar Kurulu'nca oylanarak kabul edildiğini söyledi.

Bakanlar Kurulu'nun 05.01.2009 tarihinde aldığı bu karar, 10.01.2009 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlandı ve Nâzım Hikmet Ran, 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşı oldu.

Yazar istatistikleri

  • 10,1bin okur beğendi.
  • 37,8bin okur okudu.
  • 1.069 okur okuyor.
  • 15,4bin okur okuyacak.
  • 401 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları