Nazlı Eray

Nazlı Eray

Yazar
7.5/10
249 Kişi
·
799
Okunma
·
99
Beğeni
·
5070
Gösterim
Adı:
Nazlı Eray
Unvan:
Yazar
Doğum:
Ankara, 28 Haziran 1945
Nazlı Eray, Ankara’da doğdu. İngiliz Kız Ortaokulu, İstanbul Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuduktan sonra Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nda tercüman olarak çalışmaya başladı. Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Edebiyatçılar Derneği’nin kurucuları arasında yer alan Eray, Türkiye Yazarlar Sendikası ile Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN) üyesi ve 1977 ve 1978 yıllarında Yaratıcı Yazın dersleri verdiği ABD Iowa Üniversitesi’nin Onursal Üye’sidir. Yazmaya 1959’da henüz ortaokuldayken kaleme aldığı öyküsü “Mösyö Hristo” ile başlayan Eray’ın ilk öykü kitabı Ah Bayım Ah 1975’te çıktı. Nazlı Eray’ın öykü, roman ve oyunları pek çok dile çevrildi. Erostratus (1977) adlı oyunu, Sartre, Montaigne, Camus, Unamuno, Pessoa ve Bauer’in Erostratos yorumlarıyla birlikte Blood and Ink’te (“Kan ve Mürekkep”) yer aldı. Nazlı Eray, anılarının bir bölümünü Tozlu Altın Kafes (DK, Ocak 2011) adıyla kitaplaştırdı.
"Ah sen, ah sen yok musun? Yaramaz bir çocuk gibisin. Hiçbir kural tanımıyorsun. Seni neyin üzeceğini bilmiyorsun."
"...Kafam bir azap makinası. Düşüncelerim haciz altında gibi. Kararsızlık bütün çanlarını çalıyor..."
Nazlı Eray
Sayfa 183 - Ahmet Hamdi Tanpınar
"Acaba boşuna mı uğraşıyoruz mutlu olabilmek için? Mutluluk kuş gibi bir şey mi? Uçtu gitti de biz mi farkında değiliz?"
208 syf.
·3 günde·Puan vermedi
'Kalbine son hız giden bir Opel Vectra saplandı. Onu çıkartmaya çalışıyoruz. '
'Son hız giden bir Opel Vectra mı saplandı kalbime? '
'Evet' dedi Melek Hasan. 'Kalbinin kaskosu var mıydı?' diye sordu.
Kalbimin kaskosu...
Artık gerisini siz düşünün. Oradan oraya çarpıcı bir hızla koşarken buluyorsunuz kendinizi. Las Vegas'ta Aşık Papağan Barında sır perdesini aralamaya çalışırken, sır perdesinin ardında devanasına para verip rüyaların içine sızıyorsunuz, Ankara'da alınyazısı okutma merkezi aramaya başlıyorsunuz, sonra bir Jaguarın içinde gökyüzünde önünüze çıkan bir ineğe çarpmamaya çalışıyorsunuz. Fantastik ve gerçek birbirine karışmış, rüyayı, hayali, gerçeği ayırmaya çalışırken bir baktım kitap bitmiş.
204 syf.
·2 günde·9/10
Nazlı Eray ile tanışmamı sağlayan eser oldu İmparator Çay Bahçesi. Belki de hiç tanışmadım? Ya da onu yaşamımda kendimi bildim bileli tanıyordum da ben farkında değildim? Neden böyle diyorum derseniz, onun eserini okumak bende çok değişik, daha önce nadir yaşadığım hatta yaşamadığım duyguları uyandırdı içimde. Bir rüya gibiydi onu okumak. Mest olmak anlamına gelen "rüya gibi" kavramından bahsetmiyorum, fakat bu, onu beğenmediğim anlamına da gelmiyor, aksine onun yazımını çok beğendim. Demeye çalıştığım şey, Nazlı Eray'ın eserinde büyülü gerçekçilik akımını kullanımından meydana gelen bir duygu - durum değişikliği.

Şahsen büyülü gerçekçilik akımını iyi bilen, çok okumuş biri değilim. Bende çoğu kişi gibi bu akımı Gabriel García Márquez'den okuduğum kadarıyla biliyorum. Nazlı Eray'ın eserinde bu akıma rastladığımda, Marquez okurken yaşadıklarımı tekrardan yaşadım. Şöyle ki, kitap bir rüya gibi başlıyor; bir olayın, bir koşturmacanın içinde. Yazılar sanki normal yazıdan farklıydı; daha rahat okunuyordu ama insanın içinde yaşattıkları bambaşka idi. Klasik bir tabir olacak ama rüya görüyorum gibi hissettim Eray'ı okurken. Öylesine zahmetsiz ve etkili. Evet, 'zahmetsiz'; insan rüya görüyorken son derece rahattır, çünkü rüyayı yaşaması için bir çaba göstermesi gerekmez; gerçek yaşamdakinin aksine. Gerçek hayatta bir çaba gereklidir yaşam için, fakat iş rüyalara geldiğinde kurallar tamamen geçersiz hale gelir. Rüyadaki yaşamda, hayatsal faaliyetler hizmetimize girer, bu sefer de bu 'faaliyetler dizisi' bizim için çaba göstermeye başlarlar.

Eray'ın eserinde de tüm bunlar geçerli. Defalarca kez kullanmaktan bıkmadığım bir kavram var: "Kitabı okumuyorsunuz, yaşıyorsunuz". İşte bu eserde de, o yaşama kavramını bir rüyadaymış gibi, "büyülü gerçekçilik" içinde yaşıyorsunuz. Kitapta kimi yerlerde meydana gelen olağanüstülükler size başlarda garip gelse de buna alışmaya başlıyorsunuz, hikayede ilerledikçe artık bunları olağan bir şeymiş gibi görüyorsunuz istemsizce. Alakasız yerlerde karşılaşılan alakasız insanlar, bu alakasız insanların sizi çok iyi tanıması gibi bir alakasızlık. Sürekli bir şeylerden kaçma halinde bulunmak. Bu kavramların sonucunda kavranılan; bizleri en iyi, alakasız kişilerin tanıyabileceği, bir şeylerden kaçmak için bir neden bulunması gerekmediği gibi 'zıtlıkların normalliği' anlatılıyor eserde. Bunları okurken içinde bulunduğunuz duygular da buna göre değişiyor elbette: Kitap size canlı bir nesne gibi gelmeye başlıyor (zaten hangi kitap canlı değildir ki, bu ayrı bir konu...). Sayfaları çevirdikçe ne ile karşılaşacağınızı bilememenin şevkini yaşıyorsunuz.

Bu açıdan, insanın önüne ne kadar çok alışılmadık şey çıkarsa, 'alışılmış olana' o kadar çok ilgisizlik duyacağı 'yaşattırılmaya' çalışılmış okura. Dolayısıyla, geçmişte kalan gölgelerin bu sayede, geçmişte olduğundan daha uzun olamayacağı; insanın ne denli çok şey yaşarsa, anılarına da o denli ilgi duymaması gözler önüne serilmiş. Ayrıca hayatın tekdüze olan 'düzensizliği' de kimi alakasızlıklar ile resmedilmeye çalışılmış. Tekdüze bir düzensizlik aslında hayatımızda en çok var olan kavram. Tekdüzelik dediğimiz kavram aslında kelimedeki etkisinin aksine, o kadar da 'tekdüze' değildir. Tekdüze olarak adlandırdığımız kavramda dahi bir düzensizlik mevcuttur. Örneğin okul benim için bir tekdüzelik sarayıdır. Fakat ben okula her gün gittiğimde tamamen aynı şeyler olmaz değil mi? Birbirine benzer de olsa sürekli farklı şeyler meydana gelir aslında. İnsanların çekemediği şey, - ben de dahil- bu benzerliklerin meydana gelmesi eyleminin sıklaşmasıdır. İşte bu açıdan, birbirine benzer şeylerin meydana gelmesindeki düzensizlikten bahsediyorum. İşte bu düzensizliği de okura hissettirip aynı zamanda boğuyor onu: Bir rüyada boğuyor hem de.

Tabii bu 'boğma'larda çeşitli sembolik olaylar yok mu, elbette ki var. Kimi olaylara gönderme yapmayı da ihmal etmemiş Eray. Yine kütüphaneden rastgele aldığım bir kitaptı İmparator Çay Bahçesi, meğer kendisini sevecekmişim, yaşayacakmışım. "Boğulacakmışım" demedim, okuyacak olanları kitaptan daha fazla soğutmanın anlamı yok, değil mi? Ama yazmasını bilen yazar kendini okutturmayı da bilir. İster kitabında 'boğucu' noktalar fazlalıkta olsun, ister de yazım dili çok ağır olsun okunması zor olsun. Bana göre Nazlı Eray kendini okutmayı bilen bir yazardır. Kendisiyle tanıştığıma çok memnun oldum. İmparator Çay Bahçesi adı verilmiş bu rüyayı sizin de yaşayabilmeniz dileği ile...
342 syf.
Büyülü gerçekçilik akımının temsilcilerinden olan Nazlı ERAY'ın "Sis Kelebekleri" romanını bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okudum.
Romanın kahramanı Nazlı farklı zaman ve mekânlarda yolculuk yapmaktatır. Tahir Lütfi, Sadrazam Mahmut Şevket Paşa 'nın suikast sonucu öldürülmesinden sonra 1913 yılında yargılanıp Sinop cezaevine getirilir.
Nazlı dedesi Tahir Lütfi Tokay'ın geçmişinin peşinde koşmaktadır.
218 syf.
·8 günde·Beğendi·Puan vermedi
Şu zamana kadar okuduğum en farklı tür ve anlatıma sahip bir kitap... Bir öğretmenim vasıtasıyla aldığım bu kitabı üzerinden uzun bir süre geçmesine rağmen yeni okuyabildim. İyi ki de okumuşum. Kitaba başladığımda aklım oldukça karışsa da okudukça Nazlı Eray'ın anlatış tarzının bu olduğunu anladım. Kitaba alışınca ise bir solukta bitirmemek mümkün değil. Hayallerle gerçeklerin iç içe olduğu bir dünyayı anlatan, hatta hayallerin gerçeklere galip geldiği, insanların içinde kalmış uktelerin, hayallerin, yaraların ve tamamlanamamış parçaların kitabı. Okurken gerçekten böyle olsaydı ne olurdu diye sık sık düşündürdü beni. Fantastik edebiyata ait okuduğum ilk kitap olmasıyla ve konusuyla aklımdan çıkmayacak bir kitap.
144 syf.
·1 günde·3/10
Hepinizin terk edildiğini bir türlü kabullenmek istemeyen, karşı tarafın sevgisizliğine farklı manalar yükleyip gerçeklerle yüzleşmeyi reddeden, yerli yersiz ağlayan, anlatan ama söylenenleri duymayan, çevresindeki herkesi aşktan soğutan bir arkadaşı olmuştur diye düşünüyorum. Olmayanları da yazarımızla tanıştırmak isterim. Yok ben almayayım mı diyorsunuz? İyi edersiniz :)
188 syf.
·2 günde·10/10
Nazlı Eray‘ın büyülü gerçekçilik akımının izlerini açıkça görebileceğiniz bir +12 yaş kitabı. Kitabı Çocuk edebiyatı dersi sunumunda kullanmak üzere alıp okudum ve her yaşa hitap edebilecek bir duruluğunun olduğunu deneyimlemiş oldum.
191 syf.
Büyülü gerçekçilik akımını seviyorum. Nazlı Eray merak ettiğim yazarlardandı. Bu kitap vasıtasıyla onun renkli hayal dünyasıyla tanışmış oldum. Kitabı okurken gecenin sessizliğiyle beraber ,büyülü bir düzen içinde gezindiğimi hissetttim .
228 syf.
·Puan vermedi
Nazlı Eray; aşkları ,şiirleri ve esrarengiz ölümleri ile milyonların kalbine taht kurmuş iki gencecik insanın hikayesinin içine sokuyor okuyucusunu.
Biri, hayatında hiç deniz görmeden yazmış olduğu şiiri "Sessiz Gemi" ve henüz 18 yaşındayken "Cehennemde Bir Mevsim "adlı şiir kitabı yayımlanan Fransız edebiyatına damga vurmuş , deli dolu yaşamı ve zekasıyla ortalığı birbirine katmış , Fransız şiirinin asi çocuğu Arthur Rimbaud.
Diğeri ise #thedoors grubunun solisti , gençlerin taparcasına sevdiği yakışıklı Jim Morrison️. Kendisi 27 yaşında ölmüş lakin ölümü üzerinde hala aydınlanmamış sır perdeleri var. Bu yüzden ölmediğine, hala bir yerlerde yaşıyor olduğuna inananlar çoğunlukta.Yazarımız işte buradan devreye giriyor. Öyle güzel bir kurgu ,gerçekle, düşün içiçe geçtiği bir olay örgüsüne sokuyor ki okuyucuyu ,bende anlayamadım gerçek dünya hangisi.
Kısaca ,paralel evrenler arası, Eray 'la sıkı bir yolculuk yaptım.Bi baktım Paris deyim ,bir baktım Los Angeles da ,Bodrum da ,Ankara'da ...Bildiğiniz oradan oraya uçurdu beni , kalemiyle yeni tanıştığım bu kadın.🤭Hayal gücüne bir de mizahı karıştırması enfes bir tat katmış kitaba.
Kitabı okurken çoğu yerde aklıma" Alis Harikalar Diyarında "adlı eser geldi. Özellikle kitabın sonlarına doğru ,bu da "Nazlı Eray'ın Harikalar Diyarı " olsa gerek diye düşündüm. Gerçekle , düşün harmanlandığı , paranormal bir hikaye.
‌Şimdi Jim Morrison ve Arthur Rimbaud ne alâka diyorsunuz.Duydum sizii 🤭🤭 E onuda okumadan öğrenemeyeceksiniz demek ki diyerek ,keyifli ,mutlu ,yaşadığınız her anın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlayın diyerek, hoşçakalın diyorum.
.
.
İnsanın bilinçaltının dışarı çıktığı, ruhunun arındığı bir yer... Yoksa rüyalar mıydı gerçek dünya?
.
.Mührü bozulmuş bir yüreğe artık sır verilmez bir susuş..
.
#nazlıeray #aşkyenidenicatedilmeli #jimmorrison #aşk #love
#instabook #instakitap
#instagood #bookstagrammer #bookstagram #kitapkurdu #kitapönerisi #okudumbitti #fantastic #roman #booklover #kitaplaryolda
260 syf.
·6 günde·9/10
Fantastik edebiyatın kraliçesi, bu kitabında bizleri Prag’a götürüyor. Arada Seul’de tapınaklarda geziyoruz, bolca Stalin hikayesi dinliyoruz.
İlk okuduğunuz andan itibaren sizleri, geçmişin izleriyle büyüleyen bir kitap.
Kitapta, Prag’a giden bir kadının, geçmişten gelen eski yüzler ile geçtiği iletişim ve eski yüzlerin ona anlattığı hikayeler anlatılıyor.
Aslında her şey, otelin hediyelik dükkanından üzerinde Mucha’nın kadınlarının olduğu kahve fincanlarını almasıyla başlıyor.
Franz Kafta’nın Milena’ya mektupları, Stalin’in gizemli ve tehlikeli hayatı ve bu hayattan gelen eski yüzler, Mucha’nın kadınları...
Stalin’i bir de Nazlı Eray’dan okumalısınız. Anlattıkları ve anlatımı bakımından eşi bulunmaz bir kitap.
207 syf.
·Beğendi·8/10
"Ne kadar sığ ve şablon bir düşünme tarzın var.
Kendini bir görebilsen!
Dünyayı bir düşün Barbara,hayatı düşün.
Bir ileriye, bir geriye gidebilmelisin.
Her şeye bir neden bulmaya çalışmamalısın.
Bazı şeyleri olduğu gibi kabul edip gördüğüne inanabilmelisin.
Hayatın ve ölümün ne olduğunu biliyor musun Barbara?Bilmiyorsun.
O zaman benim de ne olduğumu hiçbir zaman bilemeyeceksin."

Of diyorum of .Bu sefer fena sarstı Kıymetli yazar @nazli_eray .
Bu kitaptan herkes anlamak istediğini çıkaracak ama ben ihtiyacım olan şeyi yukarıda paylaştığım cümlelerde buldum.
Kaleminize kuvvet ,yüreğinize,aklınıza sağlık dilerim.
Önemli bir ayrıntıyı belirtmek isterim.
Bu kitabı "Türk edebiyatında fantastiğin kökenleri" isimli araştırma -inceleme kitabından sonra okursanız,büyülü gerçekçiligin neden önemli olduğunu ve hangi değerlerle birlikte yorumlanması gerektiğini,metinlerarası bağlantısını daha iyi kavrayabilirsiniz.

Yazarın biyografisi

Adı:
Nazlı Eray
Unvan:
Yazar
Doğum:
Ankara, 28 Haziran 1945
Nazlı Eray, Ankara’da doğdu. İngiliz Kız Ortaokulu, İstanbul Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuduktan sonra Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nda tercüman olarak çalışmaya başladı. Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Edebiyatçılar Derneği’nin kurucuları arasında yer alan Eray, Türkiye Yazarlar Sendikası ile Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN) üyesi ve 1977 ve 1978 yıllarında Yaratıcı Yazın dersleri verdiği ABD Iowa Üniversitesi’nin Onursal Üye’sidir. Yazmaya 1959’da henüz ortaokuldayken kaleme aldığı öyküsü “Mösyö Hristo” ile başlayan Eray’ın ilk öykü kitabı Ah Bayım Ah 1975’te çıktı. Nazlı Eray’ın öykü, roman ve oyunları pek çok dile çevrildi. Erostratus (1977) adlı oyunu, Sartre, Montaigne, Camus, Unamuno, Pessoa ve Bauer’in Erostratos yorumlarıyla birlikte Blood and Ink’te (“Kan ve Mürekkep”) yer aldı. Nazlı Eray, anılarının bir bölümünü Tozlu Altın Kafes (DK, Ocak 2011) adıyla kitaplaştırdı.

Yazar istatistikleri

  • 99 okur beğendi.
  • 799 okur okudu.
  • 17 okur okuyor.
  • 320 okur okuyacak.
  • 5 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları