Geri Bildirim
Nazlı Eray

Nazlı Eray

7.3/10
109 Kişi
·
335
Okunma
·
50
Beğeni
·
3.544
Gösterim
Adı:
Nazlı Eray
Unvan:
Yazar
Doğum:
Ankara, 28 Haziran 1945
Nazlı Eray, Ankara’da doğdu. İngiliz Kız Ortaokulu, İstanbul Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuduktan sonra Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nda tercüman olarak çalışmaya başladı. Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Edebiyatçılar Derneği’nin kurucuları arasında yer alan Eray, Türkiye Yazarlar Sendikası ile Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN) üyesi ve 1977 ve 1978 yıllarında Yaratıcı Yazın dersleri verdiği ABD Iowa Üniversitesi’nin Onursal Üye’sidir. Yazmaya 1959’da henüz ortaokuldayken kaleme aldığı öyküsü “Mösyö Hristo” ile başlayan Eray’ın ilk öykü kitabı Ah Bayım Ah 1975’te çıktı. Nazlı Eray’ın öykü, roman ve oyunları pek çok dile çevrildi. Erostratus (1977) adlı oyunu, Sartre, Montaigne, Camus, Unamuno, Pessoa ve Bauer’in Erostratos yorumlarıyla birlikte Blood and Ink’te (“Kan ve Mürekkep”) yer aldı. Nazlı Eray, anılarının bir bölümünü Tozlu Altın Kafes (DK, Ocak 2011) adıyla kitaplaştırdı.
"Ah sen, ah sen yok musun? Yaramaz bir çocuk gibisin. Hiçbir kural tanımıyorsun. Seni neyin üzeceğini bilmiyorsun."
Bu sessizlik, içinde çığlıklarla kulağımın zarını patlatmıştı, başım dönüyordu.
"Bazılarının aklına gece deyince uyku gelir," dedi Gece.
"Onlar geceyi bilmeyenler..." dedim.
Nazlı Eray
Sayfa 111 - Can Yayınları
Buluşsak seninle bir köşe başında yeniden. Kalkıp gelsen. Olur mu öyle şey? Olmaz ama, bir an için olsa, kalkıp beni görmeye Tunalı'ya gelir miydin ?
Anılar hiç yaşlanmaz ki... Hep onları anımsadığımız gibi kalır...
Nazlı Eray
Sayfa 147 - Everest yayınları
Yatağıma giriyorum. Çekiyorum yorganı başıma. İşte böyle sıkmıştı beni hayat, şehir, her şey.
Nazlı Eray ile tanışmamı sağlayan eser oldu İmparator Çay Bahçesi. Belki de hiç tanışmadım? Ya da onu yaşamımda kendimi bildim bileli tanıyordum da ben farkında değildim? Neden böyle diyorum derseniz, onun eserini okumak bende çok değişik, daha önce nadir yaşadığım hatta yaşamadığım duyguları uyandırdı içimde. Bir rüya gibiydi onu okumak. Mest olmak anlamına gelen "rüya gibi" kavramından bahsetmiyorum, fakat bu, onu beğenmediğim anlamına da gelmiyor, aksine onun yazımını çok beğendim. Demeye çalıştığım şey, Nazlı Eray'ın eserinde büyülü gerçekçilik akımını kullanımından meydana gelen bir duygu - durum değişikliği.

Şahsen büyülü gerçekçilik akımını iyi bilen, çok okumuş biri değilim. Bende çoğu kişi gibi bu akımı Gabriel García Márquez'den okuduğum kadarıyla biliyorum. Nazlı Eray'ın eserinde bu akıma rastladığımda, Marquez okurken yaşadıklarımı tekrardan yaşadım. Şöyle ki, kitap bir rüya gibi başlıyor; bir olayın, bir koşturmacanın içinde. Yazılar sanki normal yazıdan farklıydı; daha rahat okunuyordu ama insanın içinde yaşattıkları bambaşka idi. Klasik bir tabir olacak ama rüya görüyorum gibi hissettim Eray'ı okurken. Öylesine zahmetsiz ve etkili. Evet, 'zahmetsiz'; insan rüya görüyorken son derece rahattır, çünkü rüyayı yaşaması için bir çaba göstermesi gerekmez; gerçek yaşamdakinin aksine. Gerçek hayatta bir çaba gereklidir yaşam için, fakat iş rüyalara geldiğinde kurallar tamamen geçersiz hale gelir. Rüyadaki yaşamda, hayatsal faaliyetler hizmetimize girer, bu sefer de bu 'faaliyetler dizisi' bizim için çaba göstermeye başlarlar.

Eray'ın eserinde de tüm bunlar geçerli. Defalarca kez kullanmaktan bıkmadığım bir kavram var: "Kitabı okumuyorsunuz, yaşıyorsunuz". İşte bu eserde de, o yaşama kavramını bir rüyadaymış gibi, "büyülü gerçekçilik" içinde yaşıyorsunuz. Kitapta kimi yerlerde meydana gelen olağanüstülükler size başlarda garip gelse de buna alışmaya başlıyorsunuz, hikayede ilerledikçe artık bunları olağan bir şeymiş gibi görüyorsunuz istemsizce. Alakasız yerlerde karşılaşılan alakasız insanlar, bu alakasız insanların sizi çok iyi tanıması gibi bir alakasızlık. Sürekli bir şeylerden kaçma halinde bulunmak. Bu kavramların sonucunda kavranılan; bizleri en iyi, alakasız kişilerin tanıyabileceği, bir şeylerden kaçmak için bir neden bulunması gerekmediği gibi 'zıtlıkların normalliği' anlatılıyor eserde. Bunları okurken içinde bulunduğunuz duygular da buna göre değişiyor elbette: Kitap size canlı bir nesne gibi gelmeye başlıyor (zaten hangi kitap canlı değildir ki, bu ayrı bir konu...). Sayfaları çevirdikçe ne ile karşılaşacağınızı bilememenin şevkini yaşıyorsunuz.

Bu açıdan, insanın önüne ne kadar çok alışılmadık şey çıkarsa, 'alışılmış olana' o kadar çok ilgisizlik duyacağı 'yaşattırılmaya' çalışılmış okura. Dolayısıyla, geçmişte kalan gölgelerin bu sayede, geçmişte olduğundan daha uzun olamayacağı; insanın ne denli çok şey yaşarsa, anılarına da o denli ilgi duymaması gözler önüne serilmiş. Ayrıca hayatın tekdüze olan 'düzensizliği' de kimi alakasızlıklar ile resmedilmeye çalışılmış. Tekdüze bir düzensizlik aslında hayatımızda en çok var olan kavram. Tekdüzelik dediğimiz kavram aslında kelimedeki etkisinin aksine, o kadar da 'tekdüze' değildir. Tekdüze olarak adlandırdığımız kavramda dahi bir düzensizlik mevcuttur. Örneğin okul benim için bir tekdüzelik sarayıdır. Fakat ben okula her gün gittiğimde tamamen aynı şeyler olmaz değil mi? Birbirine benzer de olsa sürekli farklı şeyler meydana gelir aslında. İnsanların çekemediği şey, - ben de dahil- bu benzerliklerin meydana gelmesi eyleminin sıklaşmasıdır. İşte bu açıdan, birbirine benzer şeylerin meydana gelmesindeki düzensizlikten bahsediyorum. İşte bu düzensizliği de okura hissettirip aynı zamanda boğuyor onu: Bir rüyada boğuyor hem de.

Tabii bu 'boğma'larda çeşitli sembolik olaylar yok mu, elbette ki var. Kimi olaylara gönderme yapmayı da ihmal etmemiş Eray. Yine kütüphaneden rastgele aldığım bir kitaptı İmparator Çay Bahçesi, meğer kendisini sevecekmişim, yaşayacakmışım. "Boğulacakmışım" demedim, okuyacak olanları kitaptan daha fazla soğutmanın anlamı yok, değil mi? Ama yazmasını bilen yazar kendini okutturmayı da bilir. İster kitabında 'boğucu' noktalar fazlalıkta olsun, ister de yazım dili çok ağır olsun okunması zor olsun. Bana göre Nazlı Eray kendini okutmayı bilen bir yazardır. Kendisiyle tanıştığıma çok memnun oldum. İmparator Çay Bahçesi adı verilmiş bu rüyayı sizin de yaşayabilmeniz dileği ile...
Hepinizin terk edildiğini bir türlü kabullenmek istemeyen, karşı tarafın sevgisizliğine farklı manalar yükleyip gerçeklerle yüzleşmeyi reddeden, yerli yersiz ağlayan, anlatan ama söylenenleri duymayan, çevresindeki herkesi aşktan soğutan bir arkadaşı olmuştur diye düşünüyorum. Olmayanları da yazarımızla tanıştırmak isterim. Yok ben almayayım mı diyorsunuz? İyi edersiniz :)
Bazan durup dururken yüreklerinde yaşamın getirdiği burukluğu hissedenlere yazmış Hazır Dünya'sını Nazlı Eray. Bu aralar çok hissediyorum o burukluğu; okudum o yüzden bir solukta. Bir fotoğraf nasıl konuşur bir insanla ona tanık oldum, tanık olduğum kişi kendim olmadan, yağmur sesinin eşliğiyle. Bir fotoğraf nasıl intihar eder, canı sıkılır; gezmeye gider buna da tanık oldum. Bodrum'a gidip geldim, New York'a uçtuk oradan, Ankara havası çektik ciğerlerimize, İstanbul'a uğradığımız oldu. Ben hep fotoğraftım o yerlere giderken. Haydar Beye eşlik ediyordum başka bir çerçevede. Fotoğraflarda konuşur, ağlaşırlarmış, muhabbet ettik biraz da şu günlerde herkes biraz bunalmış. Sakal ile Bıyıkla başladı sohbetimiz, bakmayın muhabbet ediyorduk dediğime üçüncü şahıstım ben hep. Gözlemci fotoğraftım yani. Normalde fotoğraflar gözlemcilik yapmaz sadece, zamanı da dondurmazlar! Banada sataştılar arada, yağmur hep yağıyordu, ben yanıtlamadım, gözlemciydim orada. Çok gezdik, çok tartıştılar, hiç ayrılmadan o odadan dinledim onları. Bu sefer yağmur sesine Pavarotti de eşlik ediyordu. Başrol fotoğrafımız smokin giymişti, ben figürandım. Figüranlığı başka bir çerçevede bu kadar benimseyemezdim. Yağmur yağıyordu. Tartışma bitmişti. Kitap da bitmişti. Bende bittim.
'Kalbine son hız giden bir Opel Vectra saplandı. Onu çıkartmaya çalışıyoruz. '
'Son hız giden bir Opel Vectra mı saplandı kalbime? '
'Evet' dedi Melek Hasan. 'Kalbinin kaskosu var mıydı?' diye sordu.
Kalbimin kaskosu...
Artık gerisini siz düşünün. Oradan oraya çarpıcı bir hızla koşarken buluyorsunuz kendinizi. Las Vegas'ta Aşık Papağan Barında sır perdesini aralamaya çalışırken, sır perdesinin ardında devanasına para verip rüyaların içine sızıyorsunuz, Ankara'da alınyazısı okutma merkezi aramaya başlıyorsunuz, sonra bir Jaguarın içinde gökyüzünde önünüze çıkan bir ineğe çarpmamaya çalışıyorsunuz. Fantastik ve gerçek birbirine karışmış, rüyayı, hayali, gerçeği ayırmaya çalışırken bir baktım kitap bitmiş.
Nazlı Eray‘ın büyülü gerçekçilik akımının izlerini açıkça görebileceğiniz bir +12 yaş kitabı. Kitabı Çocuk edebiyatı dersi sunumunda kullanmak üzere alıp okudum ve her yaşa hitap edebilecek bir duruluğunun olduğunu deneyimlemiş oldum.
"Ne kadar sığ ve şablon bir düşünme tarzın var.
Kendini bir görebilsen!
Dünyayı bir düşün Barbara,hayatı düşün.
Bir ileriye, bir geriye gidebilmelisin.
Her şeye bir neden bulmaya çalışmamalısın.
Bazı şeyleri olduğu gibi kabul edip gördüğüne inanabilmelisin.
Hayatın ve ölümün ne olduğunu biliyor musun Barbara?Bilmiyorsun.
O zaman benim de ne olduğumu hiçbir zaman bilemeyeceksin."

Of diyorum of .Bu sefer fena sarstı Kıymetli yazar @nazli_eray .
Bu kitaptan herkes anlamak istediğini çıkaracak ama ben ihtiyacım olan şeyi yukarıda paylaştığım cümlelerde buldum.
Kaleminize kuvvet ,yüreğinize,aklınıza sağlık dilerim.
Önemli bir ayrıntıyı belirtmek isterim.
Bu kitabı "Türk edebiyatında fantastiğin kökenleri" isimli araştırma -inceleme kitabından sonra okursanız,büyülü gerçekçiligin neden önemli olduğunu ve hangi değerlerle birlikte yorumlanması gerektiğini,metinlerarası bağlantısını daha iyi kavrayabilirsiniz.
İlk başta elime almak istemediğim, aldığımda ise bırakmak istemediğim bir kitap oldu. Anı okumayı pek sevmesem de hevesle bir diğerine atlamak istedim. Metin'i, halasını, annesini, kocasını.. Hepsini sanki kendi tanıdıklarımmış gibi sevdim ve benimsedim. Bu kitap benim Edith Piaf gibi bir insanı tanıma fırsatı verdi. Aynı zamanda şuan yaşımı daha iyi geçirmeye çalışma hevesini ve okuyacak yeni kitaplar edinmemi sağladı. Sevdim, cidden sevdim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Nazlı Eray
Unvan:
Yazar
Doğum:
Ankara, 28 Haziran 1945
Nazlı Eray, Ankara’da doğdu. İngiliz Kız Ortaokulu, İstanbul Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuduktan sonra Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nda tercüman olarak çalışmaya başladı. Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Edebiyatçılar Derneği’nin kurucuları arasında yer alan Eray, Türkiye Yazarlar Sendikası ile Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN) üyesi ve 1977 ve 1978 yıllarında Yaratıcı Yazın dersleri verdiği ABD Iowa Üniversitesi’nin Onursal Üye’sidir. Yazmaya 1959’da henüz ortaokuldayken kaleme aldığı öyküsü “Mösyö Hristo” ile başlayan Eray’ın ilk öykü kitabı Ah Bayım Ah 1975’te çıktı. Nazlı Eray’ın öykü, roman ve oyunları pek çok dile çevrildi. Erostratus (1977) adlı oyunu, Sartre, Montaigne, Camus, Unamuno, Pessoa ve Bauer’in Erostratos yorumlarıyla birlikte Blood and Ink’te (“Kan ve Mürekkep”) yer aldı. Nazlı Eray, anılarının bir bölümünü Tozlu Altın Kafes (DK, Ocak 2011) adıyla kitaplaştırdı.

Yazar istatistikleri

  • 50 okur beğendi.
  • 335 okur okudu.
  • 10 okur okuyor.
  • 231 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları