Nermin Yıldırım

Nermin Yıldırım

Yazar
8.5/10
1.480 Kişi
·
3.512
Okunma
·
391
Beğeni
·
15624
Gösterim
Adı:
Nermin Yıldırım
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Bursa, Türkiye, 1980
1980 yılında Bursa'da doğdu. Yalova, İstanbul, Ankara ve İzmit hattında büyüdü. 1987 yılında yazar olmaya karar verdi. İki sene sonra, ilk yazılarından ve şiirlerinden oluşan defteri "Yarını Bekliyorum" amcası tarafından daktiloya çekilip fotokopiyle çoğaltıldıktan sonra ciltlenerek kitap haline getirildi. Bu çalışma, kısa sürede ailenin en çok okunanlar listesinin üst sıralarına yerleştiyse de edebiyat dünyasında pek ses getirmedi.

1997 yılında gazeteci olmaya karar verdi; beş sene sonra da Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü'nden mezun olarak İstanbul'a yerleşti. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazdı, reklam ajanslarında metin yazarlığı yaptı. 2010 yılında Barselona'ya yerleşti.

İlk romanı Unutma Beni Apartmanı 2011, ikinci romanı Rüyalar Anlatılmaz ise 2012 yılında Doğan Kitap tarafından yayımlandı.
Arkadaşlık iki insanın birbirine günlük rapor vermesi, hayatlarının tüm detaylarını paylaşması demek değildi. İki insanın birbirine iyi gelmesi yeterliydi bana kalırsa.
"Bir hayatım daha olsa, korkmadan dokunmak için yaşardım onu. Bir keklik beslerdim ellerimle, varsın uçsun sonunda. Bir çiçek büyütürdüm, varsın solsun sonunda. Bir omuz ısıtırdım, varsın gitsin sonunda. Dokunurdum. Ben eriyene dek, biz hiçleşip karışıncaya dek bu derin boşluğa, DOKUNURDUM.
Ama yok bir hayatım daha.
Bir hayat daha yok.
Yok."
Çünkü siz tek birinin sıcaklığı peşindeyseniz, koca dünya sarıp sarmalasa ne fayda! Üşümekten kurtulamazsınız.
Nermin Yıldırım
Sayfa 74 - Hep Kitap
Babalar bunu hep yapar. Bir gün ansızın ölürler ve siz elinizdeki hatıralarla idare etmek zorunda kalırsınız.
Nermin Yıldırım
Sayfa 19 - Hep Kitap
Kadınlar ve erkekler, birbirlerine müze duvarlarında sergilenen tablolar gibi iç geçirerek uzaktan baktıklarında, kadın ve erkekten ibaret sayılmaya mahkum kalıyorlar. Ancak konuşup anlaşmaya çalıştıklarında, o bakış derinleşip ilk algılananın arkasında gizli katmanlara ulaşabiliyor.
Nermin Yıldırım
Sayfa 153 - Hep Kitap
320 syf.
·2 günde·Puan vermedi
“Eller günahkâr, diller günahkâr, bir çağ yangını bu, bütün dünya günahkâr…”
Sezen Aksu

Nermin Yıldırım’ın ifadesiyle bu roman, “Masumiyetin katledildiği bir coğrafyada süren sancılı bir ‘adalet’ arayışının hikayesidir.” Bu minvalden hareketle Dokunmadan romanının ana temasının, “suçluluk psikolojisi” olduğunu söyleyebiliriz; kitap “Öleceğimi öğrenince çok şaşırdım.” cümlesiyle başlar ve ilk bölümün son paragrafıyla da hikâyenin asıl konusuna girizgah yapılır:
“Suçluluk illeti, işlediğim suçlardan çok daha fazla zorlaştırdı, hayatımı. Çünkü suç saklansa da, suçluluk kalır. Yastığın üzerindeki uykusuzluk lekesi, kalpte kimliği meçhul ağrı, kursakta bekleyen taş gibi kalır. Bende de kaldı. Sanırım şimdi burası, her şeyi anlatmanın tam yeri ve zamanı.” (s.9)

Nermin Yıldırım “bir derde binaen” yazan yazarlardan… Dokunmadan romanını yazmasına sebep olan olay, anlattığına göre yazarın bir davet üzerine Çin’in Şanghay şehrindeyken, ülkemizde gerçekleşen 10 Ekim 2015’teki Ankara katliamının onda uyandırdığı derin üzüntü ve suçluluk duygusunun bir tezahürü şeklinde gerçekleşmiş. Romanlarını genellikle geçmiş ve bugün, unutmak ve hatırlamak ekseninde işlerken, ”Edebiyat bir tür güzel yalan söyleme egzersiziyse, yalanlarımı bilimsel temellere dayandırıyorum” diyen yazar, bütün romanlarında bir psikoterapistle çalışıyor.

Romanın kahramanı olan Adalet, ismini Nermin Yıldırım’ın en sevdiği yazar ve idolü olan Adalet Ağaoğlu’ndan almıştır, hatta romanda da bu durum tafsilatıyla açıklanır. (Edebiyata meraklı olan babanın kızına en sevdiği romancının ismini uygun görmesi) Aynı zamanda Adalet karakteri ismiyle müsemma olarak kendi hayatının yanlışlarına ve içinde yaşadığı toplumun kokuşmuşluğuna dair derin sorgulamalara girişir, yaptıklarından çok yapmadıklarından dolayı duyduğu pişmanlığın pençesinde vicdanını rahatlatmak için tek çözüm olarak gördüğü ilk günahının diyetini ödemek üzere uzun bir yolculuğa çıkar.

Romanda Adalet ve ilk kayda değer günahının kurbanı Mahsun dışında iki önemli karakter daha var:
Adalet’in peşine takılıp, onun gittiği her yere beraberinde gelen, en sonunda da gizlediği gerçeklerin ve söylemek zorunda kaldığı yalanların ardındaki sırrı bir mektupla ifşa eden Sadi Seber ve zorla gasp edilip alıkoyulmadan önce adı Muhsine iken sonrasında ismi Hülya olarak değiştirilen, Adalet’in en büyük dert ortağı ve sırdaşı olan tek gözlü oyuncak bir ayı…

Nermin Yıldırım üniversite bitirme tezini “Üçüncü sayfa haberlerinde kadına yönelik şiddet” üzerine vermiştir ve Adalet karakterine de romanda bunun bir yansıması niteliğinde üçüncü sayfa kupürlerinin koleksiyonunu yaptırmaktadır. Adalet bu şekilde yaşadığı ülkedeki şehirleri topladığı bu iç karartıcı haberler üzerinden tanımakta ve her seferinde de kaçınılmaz olarak derin bir hüzne gark olmaktadır.

Adalet çocukluğundan beri sözcüklerle bir tür aşk yaşayan ve sözcük koleksiyoneri olan biridir. Bu sebepten de kimi zaman yanlış anlaşılır, birbirinden tuhaf yanlış anlaşılmalara maruz kalır, hatta toplumdan dışlanır. Misal; kapıyı açarken tokmağı elinde kalıverince “Bu pezevengi nereye koyayım?” diye sorar annesine… (s.12) Annesi, kızının söylediği ile kastettiği mana arasındaki uçurumdan bihaber olunca da uğradığı tepki kaçınılmaz olur.

Romanda geçen hayali şehir ve yer isimleri (Sultanşehri, Çaybeli, Yula, Moran, Sisliyayla, Fertik) yazar tarafından bir tür yabancılaşma efekti olarak kullanılmış olup, bu şehirlerin varlıklarından daha önemli olanın, buralarda geçen hikayelerin bizim hayatlarımızdaki karşılığı olduğunun vurgulanmasıdır.

Nermin Yıldırım’ın her daim yaptığı bir şey daha var: Önceki romanlarından aşina olduğunuz karakterleri konuk oyuncu gibi daha sonraki romanlarında misafir edebiliyor. Burada ise Unutma Dersleri‘ndeki “Mazi İmha Merkezi”ne (okuyanlar mutlaka hatırlayacaklardır) bu romanda bir paragrafta rastlayıp tebessüm edeceksiniz. (s.99) Yazar, bu yaptığıyla aslında her romanı birbirinden bağımsız olsa da, kendi içinde bir bütün olduğunu göstermek, romanları arasında hepsini okuyan okurun takip edebileceği daha büyük bir hikaye ve başka bir evren olduğuna işaret etmek istediğini ifade ediyor.

Romanda, o dönem revaçta olan evlilik programlarına da dokun(dur)madan edememiş, yazarımız.
Bir felaket haberi sonrası bile artık kanıksanan her şey gibi, hiçbir şey olmamış modunda göbek atmaya kaldıkları yerden devam eden taliplilerin vurdumduymazlığı ve umursamazlığı üzerinden aslında toplumdaki her kesimin ve herkesin bundan pek de farklı olmadığına vurgu yapılmış.
(Titanik batarken kurtulanlar, boğulanların çığlıklarını duymamak için filikalarda şarkı söyleyip, tempo tutmuşlardı. Neticede, ‘ateş düştüğü yeri yakıyor, ateşin etrafındakiler de -körgörülüler güruhu- dans edip şarkı söylüyor.’)
Bunun haricinde, toplu taşıma araçlarında kadına yapılan tacizi de Nermin Yıldırım es geçmemiş, hatta Adalet’in hemcinsini korumak adına yaptığı cengaverliği de romandaki kahramanın tekamülüne tanık olacağımız şekilde ilmek ilmek işlemiş.

Romanın vermek istediği belki de en önemli mesaj şudur:
“Hayata dair her türlü pisliğe tanık olup da, bunları temizlemek için suya sabuna DOKUNMADAN,
Körgörü* illetiyle (s.290) “hayat süren leşler” gibi kokuşmuş bir düzene adapte olmuşların tam tersine, daha fazla suçluluk duymamak ve yaptıklarınızdan ziyade, hatalarınızın telafisi uğruna yapmadıklarınızdan ötürü pişman olmamak için, ne yapmanız gerekiyorsa, onu mutlaka ve vakitlice yapın;
Ta ki, toprağa konulup, ruhunuza Fatiha’lar okunmadan…”

(*Körgörü: Gördüğünün farkında ol(a)mayanlar veyahut olmak istemeyenler; ya da “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyetiyle, şahit olduğu nahoş hadiseler karşısında rahatını bozmamak için sükut edip görmemezliği tercih eden güruhun içinde bulunduğu tiksinç durum; bunun dinî bakış açısından karşılığı da tek cümleyle özetlenebilir: "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.")

Nitekim, Albert Einstein’ın da dediği gibi:
"Dünya, kötülük yapanlar yüzünden değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir."
Yahut bir Kızılderili atasözündeki ifadeyle:
“Yanlışı gören ve önlemek için elini uzatmayan, yanlışı yapan kadar suçludur.”
https://www.youtube.com/...d-7q9WhrzZk&t=1s
332 syf.
·2 günde·Puan vermedi
“Gezegenimiz acaba evrenin tımarhanesi mi diye düşünmeden edemiyorum.”
Johann Wolfgang Von Goethe

Nermin Yıldırım altıncı romanı olan Misafir‘de “ev” olarak adlandırılan bir tımarhanede geçen olaylar üzerinden kurgulanan çok katmanlı bir hikâye aracılığıyla toplumsal çürümenin şifa dağıtıldığına inanılan bir yerde nasıl olabileceğine dair inceden bir sistem eleştirisi yapmak suretiyle, okurunu bu sefer “topluca delirdik de, nasıl her şeyi normalize edebildik?” şeklinde bir iç hesaplaşma kabilinden sorgulamaya tabi tutuyor…
("Delilik, bireylerde bir istisna; gruplarda ise bir kuraldır." demiştir, Nietzsche ; Freud da bu fikre katılmıştır.)

Bu romanda bahsi geçen “Ev”i sembolik bir mekan, metaforik bir alan olarak da okumak mümkün… Hemşirelerin “abla”, başhekimin “baba”, hastaların “misafir” olarak anıldığı bu tuhaf yerde özellikle (yazarın diğer tüm romanlarında olduğu gibi) “aile müessesi”ne de farklı bir bakış açısı var, aslında. Mikro düzeyde sıkıştırılmış, baskılanan ve belli kurallara göre kişilikleri yeniden inşa edilmeye çalışılan “misafir”ler sözkonusu… Makro düzeyde, bunu ülkeye ya da dünyaya da devşirmek mümkün…
Yazar, toplumsal normları, biçimlendirilmiş normali, yaftalanmış anormali ifşa ederken, toplumun kendisine benzemeyenleri ve hatta varlığını tehdit edebileceğine inandığı ayrıksı fertleri nasıl cezalandırdığını da bize gösteriyor.
Bunu özellikle “ev”deki genç ve idealist bir hekim olan Kerem Bey karakteri üzerinden yapmış. Sisteme başkaldıran Kerem Bey, dayatılan her şeyi eleştirir, kötücül gidişin önünün alınması gerektiğini savunur ve sonunda başhekimle girdiği çatışmada bu hadsizliğinin(!) bedelini öder, hapsi boylar. Burada, herkesin iyiliği için ve toplum yararına bir şeyler yapmaya çalışanların genellikle yalnız bırakıldıklarını dair bir gönderme yapıldığını görüyoruz.

Bu romanda yazarın asıl odaklandığı temel şey:
“Bizi kimin delirttiği…”
“Ev”in içini 19 yaşında bir “misafir” olan Esin’in gözünden görüyoruz. Ev dışındaki olayları da “ev”de hemşirelik yapan (abla) Rikkat’in gözünden takip ediyoruz.
Ve bir noktada şuna bakıyoruz: “İçerdekileri delirtenler dışarıdakiler mi?”
Ve sonra da şuna karar vermeye çalışıyoruz : “Hangileri daha deli?”
İçerisiyle dışarısını ayıran duvar aslında ne işe yarıyor?
Duvarın hangi tarafında kaldığımız bizim hangilerinde olduğumuzu gerçekten belirliyor mu?
Normal ve anormal arasındaki çizginin hızla değişebilirliğine de dikkat çekmek istemiş yazarımız… İşte tam bu noktada, yazarın Machado de Assis‘in Asabiyeci eserine de gönderme yaparak bu mevzuyu didiklediğini görüyoruz:
“Doğduğu şehrin ilk akıl hastanesini açan bir doktorun serüvenlerini anlatıyordu roman. Delilik emaresi gördüğü herkesi hastaneye yatırıyor, böyle böyle şehrin yarısından çoğu hastaneye girince de, hastalığı yanlış tanımladığına kanaat getirerek, içeridekileri dışarı çıkarıp, dışarıdakileri içeri alıyordu. Hatta, vaziyeti anlamaya çalışırken bir ara kendi bile giriyordu hastaneye.” (s.200)
Michel Foucault’nun da dediği gibi:
“Delilik, hakikat ve dünyadan çok, insanın algılayabildiği kendi gerçekliği ile ilgilidir.”
(Neticede, biz neye inanıyorsak gerçek odur, ya da toplum tarafından ne olduğumuza inandırılıyorsak…)

Bu arada yazar, akıl hastanesini tarihsel düzlemi içinde bir metafora dönüştürürken, öncelikle Michel Foucault’nun çalışmalarından yararlanır. Ayrıca mimariyi kurarken, Hapishanenin Doğuşu’nda bahsedilen, Jeremy Bentham‘ın Panoptikon adını verdiği gözetim ve denetim mekanizmasının iktidar ve hükmedilen üzerindeki etkisini yansıtacak bir mekân tasarlamaya çalışır. İlaveten diğer romanlarında olduğu gibi Misafir’de de uzman bir psikologdan danışmanlık hizmeti alır. Velhasıl, akıl hastaneleri hakkında mümkün olduğunca detaylı malumat toplayıp, nihayetinde bu roman için kendi hastanesini kurar. Yaşadığımız dünyada var olan hakiki kurumlar üzerinden yükselen kurmaca bir yer, bir “Ev” inşa eder.

Roman temelde birbirine zıt iki ana karakter üzerinden anlatılıyor:
Esin ve Rikkat… (Romanın başlangıcı ve finali dahil olmak üzere 11 bölüm Esin’e, diğer 10 bölüm ise Rikkat’e ayrılmış.)
Esin daha 19, Rikkat ise 60 yaşında. Esin daha yolun başında, Rikkat ise ömrünün son virajında… Yazar, karakterlerinin ismini de rastgele seçmemiş, bir çoğu ismiyle müsemma, mesela Rikkat’in kelime manası : rakiklik, yufkalık, incelik)

Hikayenin başlangıcında Esin ve Rikkat karakterlerinin hem birbirlerine zıt özellikte, hem de birbirlerine çok uzak bir mesafede olduklarını gözlemliyoruz; biri ailesinin varlığından diğeri yokluğundan muzdarip, biri geçmişini hatırlamaya çalışıyor, diğeri geçmişinden yakasını bir türlü kurtaramıyor, biri içerde duvarların ardında durmadan özgürlük hayali kuruyor, diğeri dışarda görünmez duvarların içine hapsolmuş vaziyette vicdan azabı çekiyor…
Sonrasında ise bu iki karakter tanıştıkça, birbirleriyle kaynaştıkça, ortak bir dert ve umut taşımaya başladıkça git gide yakınlaşıyorlar.

Altıncı Koğuş’un Gromov’unda sürekli bir takip edilme hissi, sürekli izleniyormuş korkusu vardır; bu romanın başında da Esin’e musallat olan ve takip etme hastalığına tutulmuş bir Yakup (nam-ı diğer Adalı) karakterini görüyoruz. (Onun da ismiyle müsemma bir arızası var; Yakup = ‘takip eden’ demek) Esin’le yakınlaşıp, birbirlerine tüm sırlarını açtıktan sonra ikisi beraber tımarhaneden kaçış planları yapmaya başlıyorlar.
Ve bu karakterin ağzından okura yazar şu mesajı iletiyor:
“Sokağa çık, günlük hayatta karşılaştığın hemen herkeste nevrozlar, psikozlar havada uçuşuyor. Önemli olan hayatını sürdürüp sürdüremediğin. Yani aslında normal diye bir şey yok, asıl mesele dışarıda akan hayatın ne kadar içinde kalabildiğin.”

Ayrıca, “ev”de dönen bazı gizemli hatta distopik diyebileceğimiz olaylar var. (Bu arada romanda bahsi geçen 101. koğuşla da George Orwell’ın 1984’üne de gönderme yapılmış.) M-3 projesi kapsamında bazı hastaların oraya sadece tedavi amaçlı getirilmediğine ve birtakım gizli deneyler için kobay olarak kullanıldığına dair söylentilere şahit oluyoruz.

Bu arada, yazarın Unutma Beni Apartmanı‘ndan hayalet yazar olarak tanıdığımız Süreyya karakteri bu romanda da 101. koğuşun kurbanlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.
(Rikkat’in “Roman-tik Tren” adlı bir roman okuduğunu gören Süreyya’nın bu kitabın yazarın çıraklık dönemi eseri olduğunu söylemesi; Rikkat’in “Okudun mu?” sualine karşılık “Hayır, yazdım.” diye cevap vermesi… s.165)

Romandaki iki kadın karakterin yaşadıkları aslında bizlere kendi içimizdeki tutsaklığı gösteriyor. Nermin Yıldırım’ın ifadesiyle bu şöyle gerçekleşiyor:
“Hayatımızı yaşarken kendi arzularımızdan çok daha başka şeylere takılıyoruz. Bir yığın engelle mücadele etmemiz gerekiyor. Çoğu zaman kendimizi dilediğimiz gibi gerçekleştiremiyoruz. Sadece fiziksel alanlara değil, toplumsal yargılara, normlara, bazen de kendi kendimize tutsak oluyoruz. Oysa başımıza gelebilecek en fena şeylerden biri, bir ömrün sonunda geriye bakıp “Boşa geçti” ya da “İstediğim bu değildi” diye düşünmek. Her şeyi doğru yapmak zorunda değiliz ama bütün bu tutsaklıklardan kurtulup şöyle bir ağız dolusu “Yaşadım” diyebilmeliyiz...”

Belki de, hepimiz ya da bir çoğumuz onaylanmak ve pohpohlanmak adına tamamen kişiliğimizin dışında davranışlar ve tavırlar sergiliyor, kendimiz olmaktan çıkıp başka birine dönüşüyoruz. Bu dönüşümü reddedenler sanki dışlanıp, tırlatmışçasına “deli” damgası yiyeceklerini düşünüp, kendileri olmaktan vazgeçiyorlar. İşte, sorun da tam olarak bu: Kendi olarak yaşamaktan çıkıp, bir başkası gibi davranarak herkesin onayını almaya çalışmak.

Nermin Yıldırım’a göre belki de, en çok “kendimizi ve birbirimizi anlamaya” muhtacız:
“İletişim çağında yaşanan bunca iletişimsizlik, bilgi çağında kakofoniye kapılmanın sonucu oluşan bilgisizlik, teknoloji çağında elimizdeki mucizevi gelişmeleri insanın lehine değil, adeta aleyhine kullanmanın sonucu vardığımız çaresizlik… Neresinden baksanız ürkütücü. Tahammülsüz olduğumuz doğru ama birbirimizden evvel kendimize tahammül edemediğimizi düşünüyorum. Kendini gerçekleştiremeyen, dilediği gibi ifade edemeyen, olduğuyla olmak istediği arasında sıkışmış, bu ikisi arasında açılan uçurumlara düşmüş, bunun sonucu olarak da ruhsal yarılmalarla parçalanmış insanlarız. Nereye gittiğimizi bilmiyorum ama nereden geldiğimizi biliyorum. Geri dönüp hatalarını görmeye yanaşmayan, kendisiyle yüzleşmeyen, hesabını kesmeyen bir toplumuz. Hep çok acelemiz varmış gibi koşturuyoruz. Bu bana yetişmeye çalıştığımız bir yer oluşundan çok, kaçmaya çalıştığımız bir şey olduğunu düşündürüyor. Durup etrafımıza bakmaya, kendimizi, birbirimizi dinlemeye, ne yaptığımızı, neye hizmet ettiğimizi ve aslında ne istediğimizi anlamaya ihtiyaç duyduğumuza inanıyorum. Kendimizi ve birbirimizi sahiden anlamaya ihtiyaç duyduğumuza…”

Nermin Yıldırım kendi tabiriyle “bir derde binaen, haberdar ve hissedar olduğu hissiyata istinaden” yazdığını söyleyen bir yazardır. Bugüne kadar yazdığı 6 romanını en az 7 kez (“Misafir”i tam 11 kez) tekrardan -taslak olarak düzenleyip- yazan ve kullandığı dile maksimum derecede hassasiyet gösteren bir yazar olmakla beraber, tüm romanlarında hikâyesinden kurgusuna, biçiminden karakter oluşumuna kadar her şey incelikle dengelenmiş bir yapıya sahiptir; bununla birlikte kullandığı dilin göz kamaştırıcı kıvraklığı ve şiiri anımsatan çağıltılı akışkanlığı ile okuruna edebi ziyafet çekmenin ötesinde, size hayatı sorgulatan salt hakikatle bezenmiş mesajı öylesine derin hissiyatla birlikte zerk eder ki, kitabı bitirdikten sonra bile uzun süre etkisinden kurtulamazsınız…

Bu kitapla ilgili şöyle bir dipnot da ekleyeyim:
2019’da Berlin Film Festivali’nin edebi eserleri sinemaya taşımak amacıyla oluşturduğu ‘Books at Berlinale’ kategorisi için 30'un üstünde ülkeden 160'dan fazla edebi eser başvurusu sonucunda seçilen 12 eser arasında Nermin Yıldırım‘ın Misafir romanı da yer almıştır.
Books at Berlinale'e 2018 yılında Ağaçtaki Kız ile Şebnem İşigüzel , 2016'da Soraya ile Meltem Yılmaz ve Daha ile 2014’te Hakan Günday seçilmişti.

Ve son olarak yine bir alıntıyla bu incelemeyi nihayetlendiriyorum:
“Kendinize illüzyonlar yaratıp, tatminkar halüsinasyonları ciddiye alıyor, sizi ayıltmaya çalışanlara ise deli muamelesi yapıyorsunuz. Aynı şey tımarhanelerde de oluyor. Belki de, kâinatın en büyük açık hava tımarhanesinde yaşıyorsunuzdur, belki de sadece haberiniz yoktur...”
420 syf.
·3 günde·Puan vermedi
“Mutlu aileler birbirlerine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”
Lev Nikolayeviç Tolstoy

Nermin Yıldırım’ın ilk üç romanı Unutma Beni Apartmanı , Rüyalar Anlatılmaz ve Saklı Bahçeler Haritası her ne kadar birbirinden bağımsız gibi gözükse de, (yazarın kendi tabiriyle) ‘gizli bir üçleme’dir; aslında… Ve bu romanların hepsinde de kişisel ve toplumsal bellek üzerinden kurgulanan “aile” kavramı ve dramı ön plandadır.

Yazar, ilk romanı olan Unutma Beni Apartmanı’nda ailenin yokluğunu, yarasını deşmiş, hayalet yazar olarak kurguladığı Süreyya karakteri üzerinden köksüzlüğünden beslenen ve kendini hiçbir yere ait hissetmeyen, ama her şeye karşın dimdik ayakta kalmayı beceren, kimse tarafından onaylanmak ve sevilmek derdinde olmadan dilediğince hareket eden cesur bir kadın figürü yaratmıştır. Süreyya, aile kavramına olan yabancılığını ve çevresinden kopukluğunu, toplumdan izole olmuşluğunu ayrıca hayatta kimseden bir destek almadan tek başına mücadele etme zorunluluğunu şu şekilde belirtir:
“Şu dünyada benden başka herkesin, insan eliyle yaratılmış roman karakterlerinin bile köklü bağları vardı… Bense hiçbir bütünün parçası olmamakta direndiğim için bir başıma kalmıştım” (s.389)

Nermin Yıldırım 2006’da hiç görmediği annesinden bir telefon alır ve bunun üzerine ilk romanını yazma fikri böyle oluşur, ama diyor Nermin Yıldırım “Ne o telefonda konuşulanlar, ne hikayenin öncesi, ne de sonrası kurguladıklarımla bir benzerlik taşımıyor.” Velhasıl, bu eser yazarın kendi hayatıyla ilgili bazı temel ortak noktalar barındırsa da, bu kesinlikle otobiyografik bir roman değil; Hakan Günday‘ın da Uydurmanın İncelikleri’nde belirttiği üzere, “Genelde yazarlara, romanlarında otobiyografik unsurlar olup olmadığı hep sorulur. Ve bu soru, sadece romanlardaki olaylar üzerinden sorulur. Oysa, gerçek otobiyografik unsur, üsluptur. Yazarın, bütün hayatı o üslupta gizlidir.” (s.37)

Romandaki hayalet yazarımızı biraz yakından tanıyacak olursak;
Annesinin sesini ilk defa kırk üç yaşında telefonda duyan bir kadındır, Süreyya…
Sırlarla dolu geçmişinde kendi yaşamını sorgulayan, tarihin başlangıcını doğumlarla değil, ölümlerle belirleyen biridir. “Anne” kelimesi Süreyya için hiç bilinmeyenli bir denklem, derinlere gömülmüş bir ayıp ya da zorla kapatılmış bir yara gibidir; onun köksüzlüğe dal budak salışının yegane sebebidir:
“Kaybetmiş olduğum bir şey yoktu ortada. Hiç sahip olmadığım için kaybedemediğim o şeyin yarattığı boşluğu ancak yeterince büyüdüğümde kavrayabilecektim” (s.22)

Kennedy suikastinin olduğu gün doğmuştur, Süreyya… Yani, 22/11/63‘te… Aynı zamanda, bu tarih çok sevdiği bir yazar olan Aldous Huxley'in de dünyadan göç ettiği güne denk geldiğinden, birkaç münasebetsiz istisnanın dışında, hiçbir zaman doğum gününü kutlamaya yanaşmaz. Doğumundan kısa bir süre önce babası beyin kanaması geçirip ölür, Süreyya’nın. Ardından annesinin de onu bırakıp gidişiyle babaannesi Çeşminaz’ın himayesinde ve gözetiminde büyür. Ta ki, üniversiteyi başka bir şehirde okumaya başlayıp da, özgür olduğu zannıyla bir hayat süren Süreyya’nın üçüncü senesindeki ilk sömestrinde babaannesinin kaybıyla tek başına kalana dek…

Süreyya, Paul Auster’e özenip onun gibi kırmızı defterler taşıyarak ve sokaklarda insanların peşine düşüp dedektifçilik oynayarak serserilere, meczuplara dair hikayeler yazar. Seksen darbesinin hemen sonrasında başlayan üniversite hayatını da etliye sütlüye karışmadan geçirir. Süreyya, babaannesinin ölümünden sonra kendisine miras kalan yerleri satıp savar ve bankadaki parayla da kendisine ömür boyu gezi finansmanı sağlayacak miktarda bir meblağa kavuşur. Hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra ise avukatlık değil çevirmenlik yapmaya başlar. Başkalarının hikayelerini çevirirken bir yandan da kendi hikayelerini yazma isteği onu dürtmektedir.
30’una kadar Avrupa’nın neredeyse tüm şehirlerini karış karış gezdikten ve her daim otellerde yaşamaya ahdetmiş biri olduğu halde, 1993 Kasım’ı milat olacaktır Süreyya için… Şişli’de Hanımefendi sokakta bir apartman dairesi satın alıp artık yerleşik düzene geçmeyi uygun görmüştür, kendisi için…
Sonra günlerden bir gün radyo dinlerken, radyocu olmaya karar verir ve Yolcu FM’e gidip damdan düşercesine iş başvurusunda bulunur ve tuhaf bir şekilde işe alınıp Kırmızı Defter isimli edebiyat içerikli programını sunmaya başlar. Ve 95 baharında radyoda sabah şekeri olarak şakıyacak 15 yaşındaki armatör kızı şımarık NY ile tanışır… Üç sene sonra tekrar karşılaşırlar. Ve sonrasında NY’nin Süreyya’ya ‘reddedemiyeceği bir teklif'te bulunmasının ardından hayalet yazarlık serüveni de böylece başlar…

Unutma Beni Apartmanı’nda okurlar roman içinde roman okurken, yazar ana tema olan aile mefhumunu (kişisel ve toplumsal bellek üzerinden kurgularken) romanın kahramanı Süreyya’nın hayalet yazar olarak kaleme aldığı romanların hepsinde de aynı temanın(varlığı bir dert, yokluğu yara kabilinden) ilmek ilmek işlendiğini görürüz. Bu romanın içinde Süreyya üzerinden nakledilen yedi farklı ve birbirinden bağımsız romanların üçüncü ve dördüncüsündeki analı kızlı trajik hikayeler de, asıl romanın konusu gibi bol acı soslu ve kasvet doludur.

Süreyya’nın hayalet yazar olarak kendine itiraf ettikleri, aynı zamanda hayatında saklı olup gün ışığına çıkartmak istediklerini de ihtiva etmektedir:
“Yıllarca ben değilmişim gibi yaptığım kişiydim. Belki de hep yazdığım kişi. Yazdığım bütün evlatlar, bütün analar, bütün babalar. Kaçıp gidenler, terk edilenler, unutulanlar, unutanlar, hepsi biraz bendim. Belki de, sadece akıp kendi kendini bitirmeye uğraşan bir zehirdim.”

Romanı okurken arka planda 1960’lardan 2000’lerin ortasına kadar uzanan bir Türkiye tarihinde depremden darbelere, darbelerden tesadüfmüş gibi gözüküp tesadüf olmayan hadiselere, 11 Eylül saldırısına, bilumum vuku bulmuş intihar olaylarından haberlere konu olmuş cinayetlere ve arkadaş ölümlerine kadar toplumsal çalkantılara dair envai çeşit olaylar silsilesi geçtiğine şahit oluyoruz, bir annesinin, bir de Süreyya’nın ağzından aktarılan… Merak unsuru yüksek ikili kurgunun üstüne Süreyya’nın kendi yazdığı roman karakterlerinin öyküsü de eklenince roman giderek zenginleşiyor.

Kitaba adını veren apartmanın adı romanda sadece bir kez geçer, hatta açık adresi de verilir: (Cihangir, Kumrulu yokuşu)
“Kafamı kaldırıp adına baktığımda, içimde sevinçle kederin harmanlandığı, garip bir duygu, neredeyse kağıt kesiği gibi, tarifi zor bir sızı duydum. Unutma Beni Apartmanı.” (s.184)
https://i.hizliresim.com/od5R4k.jpg
Süreyya’yı bu kadar etkileyen ve derin hissiyata sevk eden bu apartman ona şu soruyu sordurtacaktır:
“Unutmaması gereken kişi, bu apartmanı görmüş müydü acaba? Ya da unutulmaktan korkan, apartmana bu ismi verdikten yıllar sonra, unutulmaktan bu kadar korkuyor muydu hâlâ?” (s.185)
Süreyya, kendisine sorduğu bu sualin cevabını romanın finalinde elbet alacaktır; sonrasında olmuş olanları ya da olacakları ise yazar, okurun hayal gücüne bırakacaktır…

Bu romanı bitirince, siz de artık iyice kanıksamış olacaksınız, incelemenin başlığında bahsi geçen şu gerçeği:
“… bir hayatı yaşamayı denemenin, denememekten daha az pişmanlık vereceği.
Her şeye rağmen, hem de…” (s.419)

Nermin Yıldırım’ın kalemiyle henüz tanışmadıysanız, yazarı okumaya bu ilk romanından başlamalısınız; sonrası zaten malum (çorap söküğü misali), siz de kendinizi onun kurguladığı karakterlerle birlikte müthiş tempolu bir olaylar silsilesi içinde aynı zaman ve mekanda bulacak, akabinde de yazdıklarının müptelası olacaksınız…
312 syf.
·2 günde·Puan vermedi
“Acı veriyorsa geçmiş, demek ki daha geçmemiş…”
https://i.imgyukle.com/2020/05/26/yNlgD1.jpg

Nermin Yıldırım’a göre insanlar üçe ayrılır: Geçmişte yaşayanlar, bugünde yaşayanlar ve gelecekte yaşayanlar… Geçmişte yaşayanlar hep maziyi kurcalar, ‘keşke’lere, pişmanlıklara saplanmış yaşar. Gelecekte yaşayanlar yarının kaygılarından kafasını kaldıramaz. Bugünü yaşayanlarsa, çocuklardan ve delilerden mürekkep şanslı bir azınlıktır… Nermin Yıldırım ise kendini bildi bileli ilk kategoriden paçayı kurtaramaz. Sürekli “Neden?” diye sormak ve cevabı bulmak için geriye doğru bakmak gibi fena bir huyu vardır, bu sebeple yazarken de ekseriyetle hep bunu yapar.

Unutma Dersleri romanı da, yasak bir aşkın kurbanı olan ve geçmişe saplanıp kalmış Feribe’nin önce kendi ağzından mizahi bir dille anlatılan trajikomik hikâyesinin girizgahıyla başlıyor; sonrasında namını duyduğu “Mazi İmha Merkezi”ne, “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” filmindeki gibi hafızasını sildirebileceği umuduyla gitmesiyle birlikte birbirinden ilginç ve beklenmedik olaylar ardı ardına patlak veriyor…
(Yazar ayrıca MİM denen bu acayip kurum vasıtasıyla en sevdiği yazarlardan biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne de göndermede bulunmayı ihmal etmiyor.)

Nermin Yıldırım’ın romanlarındaki karakterlerinin hepsinin de özel bir anlamı var. Zaten yazara göre insan ismiyle yaşar ve isminin önemi de anlamında gizlidir. Unutma Dersleri'nin Feribe’si de “aldatılan” demek…

Kalbini kaptırmış olsa bile, aklını korumak derdindedir, Feribe…
https://www.youtube.com/watch?v=NWcMIJLVFKQ
Acı veren tatlı hatıralardan külliyen kurtulmak ister, nihayetinde…
https://www.youtube.com/watch?v=gJAqEIeSlM8

Ancak, MİM’de fiziksel bir işlem söz konusu olmadığı için Feribe sadece uzmanlardan dersler alıp verilen ödevleri yerine getirmekle yetiniyor. MİM’in vaadi hatıraları unutturmak, duygusal tahribatı ortadan kaldırmak ya da hiç değilse sahiplerinin hayatında kapladıkları yeri azaltmaktan ibaret… Neticede bir şeyi unutmaya gerek duymak, o şeye hayatını zindan etmesine müsaade edecek kadar önem atfetmekle ilgili olduğundan, MİM de işte o muzır şeyi önemsizleştirmeyi vaat ediyor.

Özellikle bu durumu “Zeigarnik Etkisi” üzerinden şöyle açıklamak mümkün:
Bluma Zeigarnik’in keşfettiği ve psikolojide yarım kalmışlığı açıklayan bir kavram olan bu etkiye göre sonlandırılmamış işler yahut ilişkiler ve tamamlanmamış ‘keşke’ler zihni meşgul ediyor, ancak iş bitince ya da ilişki miadını doldurup nihayetlenince zihnin meşguliyeti de bitiyor ve zihin rahatlıyor.
Viktor E. Frankl bu durumu İnsanın Anlam Arayışı’nda şöyle izah etmiş:
“İnsanlar geçmişlerinden kalan mevzuları eğer bir anlama bağlamazlarsa, nedensellik ilkesini çalıştırmazlarsa ve hiçbir neticeye ulaştırıp sonlandırmazlarsa, asla unutamazlar…”
Bir şeyi düşünmemeye çalışmak, o şeyin hatırlanma şiddetini arttırır. Zaten aşk zihne tebelleş olan görüntülerden oluşur ve kaçmaya çalıştıkça daha da beter onun ağına düşme riski çoğalır. ”Ruminasyon sendromu” ile de ilintili olarak bundan kurtulmanın tek yolu vardır: Bir nehir misali sürekli akan düşünceyi zihnin süzgecinden geçirip onu anlamaya çalışmak, sorgulamak ve çözümleyerek en kısa yoldan bir neticeye ulaştırdıktan sonra, menfi etkilerinden sıyrılmak…
Geçmişte yaşananları, olup biten trajik olayları hiç yaşanmamış saymayı tercih edenler genellikle, aynı acıları, benzerlerini defalarca baştan yaşarlar. Çünkü, bir ayıpla, günahla, acıyla, sorunla baş etmenin yolu başını kuma gömüp onu yok saymak değildir. Yüzleşmek, anlamak, anlaşmak, özür dilenecekse dilemek, affedilecekse etmek gerekir. Yok saymak insanı çıldırtır.

Nermin Yıldırım, Unutma Dersleri’nde Marc Chagall tabloları gibi bir roman yazmaya çalıştığını ifade ediyor. Mutluluk ve iyimserliği çok canlı renkler kullanarak afişe eden Chagall, tablolarında damlarda keman çalan ihtiyarlar, el ele tutuşup uçan âşıklar gibi her türlü olumsuzluğa inat çocukça, haşarı, muzip, insana iyi gelen, yaşama kudreti ihtiva eden bir ‘neşe’yi resmeder:
https://i.imgyukle.com/2020/05/27/ycOdxt.jpg
https://i.imgyukle.com/2020/05/27/ycjEQe.jpg

Nermin Yıldırım’ın Feribe’yi gülerek, eğlenerek yazdığını söylemesi de bundan… “Yaşadığımız acılara biraz uzaktan bakmak, onlarla eğlenmek iyidir. Gülerek direnmek diye bir şey de var!” diyen yazar, ‘dantelli lafta müseccel marka’ olarak tanımladığı karakterine adeta;
“Her ne kadar tahammül sınırlarını zorlasa da, envai çeşit acı,
Sen yine de tebessümü yüzünden eksik etme, Feribe bacı…” diyerek, onun hayata karşı her daim mütebessim bir direniş sergilemesini telkin ediyor…
Hem, "Tevekkülle belâ yüzünde gül, ta o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül." diye Lem'alar'da meşhur bir söz var…

Unutma Dersleri, her anlamda sağ gösterip sol vuran, ters köşeye yatıran bir roman olmakla birlikte, Nermin Yıldırım roman boyunca sağa sola serpiştirdiği bütün soruları finale kadar muhakkak cevaplayan bir yazardır; zira sorulara cevap bulma onda obsesyon derecesinde güçlü bir eğilim olduğundan metnin vaadini gerçekleştirmesi ya da verdiği sözleri tutması mutlak surette tecelli ediyor. Bilhassa finale gelirken, romanın hakikatini parçalayıp prizmalar içinde servis etmeyi yeğliyor.

Unutma Dersleri, yazarın kendi ifadesiyle; “Bir kişisel gelişim kitabı değil, unutturma vaadi yok, edebi lezzetten başka hiçbir vaadi yok. Hatta bu tür vaatlerle eğlenen, modern dünyada MİM’in muadili olabilecek kurumları eleştiren bir romandır. Öte yandan bir psikolog danışmanlığında yazıldı. Sonuçta edebiyat bu; unuttursun diye yazılmadı. Hatta, tam da böyle işlere meyledenlere başka bir şey söylemek için yazıldı.”

‘Yazma eylemi’ verilen onca emeğin, uykusuz gecelerin ve insanın psikolojisine dair aktarılan envai çeşit düşüncelerin ve de eksantrik hislerin çok daha ötesinde bir iştir; zaten yazar bir “meselesi” olduğu için yazar… Bir derde binaen yazdığını her fırsatta dile getiren Nermin Yıldırım da bir yazar programıyla gidip koca kışı geçirdiği hangar gibi bir stüdyoda, saçı başı dağılmış, yaban ellerde zayıflayıp iyice kuşa dönmüş bir durumda Unutma Dersleri romanını yazarken bakın ne hale gelmiş:
https://i.imgyukle.com/2020/05/27/ycOMZ1.jpg

Kendisini edebiyata böylesine adayan bir yazarı okumak size çok şey katacaktır, hiç kuşkunuz olmasın…
332 syf.
·Puan vermedi
Bu videodan Nermin Yıldırım'ın Misafir kitabı hakkında bilgi alabilirsiniz:
https://youtu.be/YOPYrsZhLD0

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Romanı iki karakter üzerinden görüyoruz ve içerisini Esin karakteri üzerinden, dışarısını da Rikkat karakteri üzerinden görüyoruz. Ve düşünüyoruz, içerisiyle dışarısını ayıran duvar ne işe yarıyor? Duvarın hangi tarafında kaldığımız bizim gerçekten ne olduğumuzu belirliyor mu?

Nermin Yıldırım : Yahu, tam da benim düşündüğüm gibi yorumladınız. Röportajlarımı mı okuyorsunuz siz benim?

(Gülüşmeler)

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Sizce deliliğin tanımı çoğunluğa uymayan azınlığa göre mi değişiyor romanda ya da gerçek hayatta? Ya da deliliğe bir kılıf uyduramayıp afişe olanlar duvarların arkasında mı kalıyor?

Nermin Yıldırım : Kim güçlüyse ve kim gücünü yeniden üretmek peşindeyse, kim gücün karşısında kendisine tehdit unsuru gördüğü şeylerin peşindeyse normali ve anormali o tanımlar. Politik olaylara baktığımızda 2 gün önce korkunç bir sayılan bir şey, 2 gün sonra baktığımızda güç ve erk sahipleri tarafından kolaylıkla normalize edilebiliyor, hatta vatanseverliğe dönüşebiliyor. Bir gün vatansever, bir gün vatan haini olabiliyorsunuz.

Peki o zaman normal nedir, anormal nedir?

Sizin hissettiğiniz neyse sağlıklı ve normal olan odur fakat bunu böyle yaşamanız mümkün değil. Çünkü dünya güç dengesi üzerinde kuruluyor ve dolayısıyla evet bugün anormal olan delileri, normaller delirtiyor. Bizi kim delirtti? Önce onlar bizi delirtti, sonra biz birbirimizi delirttik, sonra normal ve anormalin ne olduğunu takip edemeden öylece kaldık. Biz bu tür şeylerle tanımlanıyoruz, etiketleniyoruz, sıfatlanıyoruz, kategorize ediliyoruz. Bu güç dengesinde erkeğe hizmet edip etmediğimiz ve ona bir tehdit unsuru oluşturup oluşturmadığımızla yargılanıyoruz sadece.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Buradan şunu görüyoruz o halde, Ahmet Hamdi Tanpınar'da "zaman" kavramı, Oğuz Atay'da "oyun" kavramı olduğunu görüyoruz. Sizde de hemen hemen bütün romanlarınızda "bellek" kavramı olduğunu görüyoruz.

Kendini gerçekleştiremeyen, kendini bulamamış, kendine yabancılaşmış ve kendi yüzlerinin heykellerini yapmaya çalışan kişiler olduğunu görüyoruz bu romanda. Hatta ilk romanınızda Süreyya karakteri vardı, orada böyle dertleri olmamasına rağmen Misafir adlı romanınızda 101. koğuşun kurbanlarından biri olarak görüyoruz onu. Kendini gerçekleştirme isteğinin sonu böyle mi olacak diye düşünmeden edemiyoruz böyle olunca. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Nermin Yıldırım : Bu küçük hikayeler kendimce kurduğum metaforlar aslında, kilden maskeler gibi. O maskeleri yapmak için bir akıl hastanesinde bulunmamız gerekmiyor. Ben kendi yüzümü yapabilecek durumda değilim, kendi yüzüme hiç rahatsız olmadan bakabilecek durumda da değilim. Çünkü çok şey oluyor, sorulacak çok soru var. O yüz artık çocukluğumda hatırladığım yüz kadar izsiz değil. Çok fazla iz var üzerinde.

Toplumsal bellekle ilgili kısım bende daha canlı ama kişisel bellekle ilgili kısım bende daha sorunlu. Topluma baktığımız zaman hepimizin benzer şeylerden muzdarip olduğunu görüyoruz. Bir olaya karşı eylem geliştiremeden önümüze çıkan başka bir olayda kayboluyoruz. Biz bir çok şeyle yüzleşmedik, belki özürler dilenmesi gerekiyordu, dilemedik. Bunu da kindar bir nesil yetişmesi için söylemiyorum ama dilenmiş bir özrün geçmiş bir karanlığı aydınlatacağını falan da düşünemiyorum. Ama evet, yolun devamında başka tür yollara çıkılabileceğini, bir şey için nedamet getirmenin boş yere olmadığını düşünüyorum.

Önümüze konan kilden kendi yüzümüzü yapacak gücümüz yok şu anda, bunun için birilerini suçlamak çok kolay. İktidarlar, coğrafi koşullar, iklim değişiklikleri, herhangi bir şey... Suçlanabilir de suçlanabilir. Ama çok derinde bir yerde biliyoruz, dünyayı değiştirmeye birimizin gücü yetmese de bu konuda yeterince cesur davranmadık, o yüzden o yüzler yapılamıyor bir türlü.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Kendimizle ve geçmişimizle yüzleşmekten kaçıyoruz bir anlamda. Rikkat bunu yapıyor aslında.

Nermin Yıldırım : Böyle akşamları hızlı uyuyan tiplerden değilsek eğer, başımızı yastığa koymakla uyumak arasında birkaç saniyeden fazla zaman geçiyorsa orada kırılan maskeler var demektir. Bizi uyutmayan nedir, onu düşünmek gerek.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin zamanında bir başhekimi var, Fahri Celal Göktulga diye bir beyefendi. Ona soruyorlar, Rodin'in Düşünen Adam heykeli orada niye duruyor diye. Fahri Bey de şöyle cevap veriyor: "Bu heykel, dışarıdakilerin durumu ne olacak diye düşünüyor." diye cevap veriyor.

Platon'un mağara alegorisi ile Fahri Bey'in bu düşüncesini bağlarsak, mağarada olan adamlar var ve dışarıdan gölgeler görüyorlar, merak ediyorlar ve dışarıya çıkmak istiyorlar, dışarıda ne olduğunu merak ediyorlar. Acaba sizin kurduğunuz ev ve hasta kavramlarını, dışarıdaki ev sahiplerini devlet olarak ve hastaları da bizler olarak düşünmemizin neticesinde bizim dışarıda umduğumuzu bulabileceğimizi düşünüyor musunuz? Çünkü siz umut dolu bir insansınız. Böyle umut dolu bir insan için içeride olduğundan ziyade dışarıdaki ev ve misafirlik durumu daha mı iyi bizim için?

Nermin Yıldırım : Öncelikle şunu düzeltmek istiyorum, ben umut dolu değilim, umut dolu taklidi yapan bir insanım. Yalan söyleyeceksek böyle yalan söylememiz lazım. Ayakta kalıp yürümeye devam etmemiz lazım. Nereye varacağımızdan bağımsız olarak yürümenin kendisine inanmamız lazım, ben buna inanıyorum. O mağaranın içi dışından iyi midir kötü müdür, gerçekten bilemiyorum. Mağaradan çıkmaya çalışmaya inanıyorum, mağarayı kabul etmemeye inanıyorum, çünkü insanlık onuru böyle bir şeydir... Mağarada olmayı kabul etmiyorum.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Başlarda Rikkat ile Esin'in bölümlerinin farklı gittiğini anlayamayabiliyoruz, bunu özellikle mi böyle yaptınız?

Nermin Yıldırım : Becerememişim, tamamen bu.

(Gülüşmeler)

Nermin Yıldırım : Ben şöyle kurmuştum. Rikkat, 60 yaşında, geleceğe ve geçmişe bakış açısı bambaşka. Esin ise genç, kendi geçmişiyle kurduğu ve geleceğiyle bağı yine bambaşka. İki tane kadın karakter kurayım, bunlar ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, birleşsinler, karışsınlar, başladıkları iki farklı noktadan iki aynı kişi gibi bitsinler istedim. Ama aslında derinde şu var, genelde bütün romanlarda bu var zaten.

Nefret dilini biz hep duyuyoruz fakat ben de bütün insanların aynı kadim özden geldiğini düşünüyorum. Diğerini ötekileştirmekten ve ya da bize çok benzemediğini düşünmekten vazgeçtiğimiz noktada bütün hikaye değişiyor. Edebiyat bir şeye yarayacaksa en fazla bu işe yarayabilir zaten, empati kurmaya. Niyetim en başta onların çok farklı iki kişi olarak düşünülüp sonra da aslında ne kadar da aynı olabilecek iki kişi diye yorumlanabilmesi.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bazı kelimeler görüyoruz romanda, mesela "ayırdındaydım", "şetaretle", "behemehal" gibi... Bu gibi eski kelimeleri kullanmakla alakalı ne düşünüyorsunuz?

Nermin Yıldırım : Bu kelimeleri çok seviyorum. Yani ben kelimeleri çok seviyorum zaten. Sözlük okurdum hala çok severim sözlükleri. Sevdiğim sözcükleri duvara yapıştırırdım, artistlerin fotoğraflarına değil sözlüklere bakarken uyurdum eskiden de. Böyle oyunlarım vardı benim, hala da var. Bu sözcükleri fark etmenizin sebebi onların eski ve çok sık kullanılmıyor olduğudur. Anlıyorum bunu. Ama onların ya sesi çok güzel oluyor ya da yeni Türkçede o eski kelimelerin anlamını karşılayan tam anlamıyla bir sözcük olmuyor. Bazen sadece çok hoşuma gidiyor, özel bir sebebi olması da gerekmiyor. Onlar benim arkadaşım, yeniyle eskinin yanyana olması bilakis hoşuma gidiyor.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Moderniteden bahsetmek de gerek, modern insanın açmazları ve çıkmazları var. Kuşak olarak da yakın. 90larda başlayacak şekilde dünyada hızlı bir değişim oldu. Topluma birey olarak karşı koyma gibi şeyleri daha rahat yapamayacak konumdayız. Biz kendimizi gerçekleştirmek istiyoruz fakat etki alanımız çok kısıtlı olarak bunu yapabiliyoruz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Nermin Yıldırım : Aslında tek tek biz insanlar olarak her zaman tek tek insanlardık. Dışarıdaki dünya, dönen sistemler her zaman bizden büyüktü. 90larda gerçekten de büyük değişimler oldu, inançlar kayboldu, insanlar yalnızlaştı dolayısıyla zaman içinde.

İlk dönem yalnızlaşmanın getirdiği özgürlük havasına kapıldık, şimdi kendimizi gerçekleştiriyoruz gibi düşündük. Sonrasında çok acayip şeyler olmaya başladı. "Mutluluk" kavramı bize bir masal olarak ısıtılıp ısıtılıp önümüze konmaya başladı. Hayat koçları çıktı ve mutluluk satılabilir bir şey gibi pompalanmak istendi. Halbuki yani satamayacağımız ve alamayacağımız tek şey o. Biz bundan uzaklaştık, kendi mutluluğumuz peşinde meczup gibi dolanmaya başladık. Çok basit bir gerçeği gözardı ettik çünkü birilerinin para kazanması gerekiyordu. Eskiden olduğu gibi şu anda da birilerinin para kazanması gerekiyor. Sadece biz, birlikte ve beraber hareket etme duygusundan uzaklaştığımız için biraz yalnızlaştık. Evet, fetret dönemlerimiz olabilir hayatta toplumsal hareketler açısından, ama sonra... Sonra çok tatlı, çok güzel, çok öfkeli, çok haklı başka gençler gelir, bütün hikaye değişir. Bu hep böyle oldu.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : İnsanlık adına olan kavramları tükettik mi? Yeni şeyler söyleyemiyoruz, yeni duygu aşılayamıyoruz, yeninin peşinde koşamıyoruz.

Nermin Yıldırım : Katılırım bu konuda size galiba, her şeyin fazlaca içi boşaldı. Bu da iletişim teknolojisinden dolayı biraz da. Che'nin tişörtlerde olup bir idealin tişörtler üzerinden yansıtılması bile çok dehşet verici bir şeydir mesela. Kendisini ve sembolize ettiği şeyleri hiç bilmeyen bir insanın tişörte para verip alması çok ilginç. Çok estetize edilmiş çerçeveler içinde olmak istiyoruz ama her şey çok hızlı geçiyor. Biz onları anlayamadan, hissedemeden, gerçeğini yaşayamadan... Bir dost sohbeti bile bir fotoğrafa dönüşüyor hızlıca ve masa dağılıyor gibi bir hayatımız oldu. Bundan da yılacağız. Canı gönülden şuna inanıyorum, bir gün biz akıllı telefon kullanmayacağız ve bunu da tamamen kendi içimizden geldiği gibi yapacağız. Tüketeceğiz onu, çünkü o da bizi tüketiyor.

Şeylerin kendi doğası zaten normal olandir. Döktüğümüz gözyaşı, tutamadığımız kahkaha, sevincimiz, öfkemiz normal oldukları için, kuşların ötüşü, ağacın yaprak verişi gibi normal olmaya devam edecektir. Biz gelip geçiciyiz ama o normal haller devrediyor, bizden önce de vardı bizden sonra da olmaya devam edecek. Bu kadim gerçeği Allah'tan değiştiremiyoruz ve neyse ki gücümüz yetmez.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : İspanya'da ne kadar zamandır yaşıyorsunuz ve size ne kattı, bireysel anlamda ve yazarlık kapsamında?

Nermin Yıldırım : 10 senedir İspanya'da yaşıyorum. Çok sık gidip geliyorum. Mesafe koymakla bir ilgisi var bunun. Bir yerde yaşarken de bunu yapabiliriz ama kendi iç sesimizi duymakta zorluk çekebiliyoruz. Mümkün olduğu kadar kapıyı kapatmak, telefonu kapatmak ve içe dönelmek mümkün. Fakat aklımın kapılarını kapatmazsam nereye gittiğimin hiçbir önemi yok. Bütün gürültü benimle birlikte peşimden gelir. Bana bir katkısı var fakat burada kalan insanlar tarafından da o katkının sahip olunabilir olduğunu düşünüyorum bir şekilde.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Biraz Misafir romanınıza dönmek gerekirse, iki tane ev ve misafirlik durumu görüyoruz. Bir tanesi Esin'in akıl hastanesi ve misafirliği. Bir de Rikkat'in geçmişten anlattığı ev ve misafirlik hatıraları...

Rikkat'in romanın sonunda Esin'e yardım ediyor olması, Rikkat'in kendi aile ütopyasını gerçekleştirmesi gibisinden bir düşünce miydi? Kendi boşluğunu onunla mı kapatmak istiyordu? Kendisinin gerçekleştiremediği şeyi, başkasında gerçekleşmiş olarak görmek miydi onun düşüncesi?

Nermin Yıldırım : Romanı bitirmeyen var mı aramızda okumayan? :)

(Gülüşmeler)

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Belki de bazen daha çok verim almak için spoiler'ları da konuşmak gerekiyor, çünkü sizinki de bir süreç romanı. O yüzden bu, çok önemli olmasa gerek.

Nermin Yıldırım : Evet, evet. Ben de öyle düşünüyorum. Zaten bu sürpriz çok büyük bir şey değil.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Evet, Anna Karenina'nın sonunu söylemiş olsak daha farklı bir durum olurdu.

Nermin Yıldırım : Evet, mesela Anna Karenina'dan örnek verdiniz. Anna Karenina romanının ilk cümlesi :
"Bütün mutlu aileler birbirine benzer her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir."

Ben, ailenin varlığının ve yokluğunun yarattığı mutluluğun ve mutsuzluğun başka hikayeler üzerinden benzeştiğini düşünüyorum. Hepsinin aslında farklı mutluluk ve mutsuzluklar yarattığını düşünüyorum. Dolayısıyla en mutlu ailenin hikayesini yazıyor bile olsam, üyelerini travmatize etmiş anların olduğunu düşünüyorum. Aileyi her zaman problemli bir alan olarak görüyorum ister istemez. Rikkat'ı da onlardan biri olarak görüyorum.

Romanın sonundaki el ele tutuşma, toplumsal birlik duygusu ve dayanışma hissi, onun kurtuluşunu kendi kurtuluşunu sayabilmekten dolayı. O, oradan çıkmadan kendini de kurtulmuş saymamak. Duvarların arkasındaki insanlara baktığımızda, duvarların içinde birileri kıstırılmışken o insanlar dışarı çıktıklarında özgür mü? Onların da özgür hissedebilmeleri için o kapıyı açmaları gerekiyor.

Nasıl görünürse görünsün, bir ailenin kendi bireyleri üzerinde yaralar açmadan varolabilmesine inanmıyorum. Böyle bir şey hiç görmedim. Aile, yapısı itibariyle marazlıdır. Aile yapısı o kadar katmanlı ki, bir çocuğun yara almadan büyüyebilmesi mümkün değil. Bazen o yaralar idare edilebilir yaralar oluyor bazen de bütün hayatı boyunca mücadele etmesini gerektirecek yaralar oluyor.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Unutma Dersleri kitabınız da çok etkileyiciydi. Misafir kitabında da Bostancı ilçesi geçtiği için kendimizi özdeşleştirebileceğimiz ortamlar var. Özellikle niçin Bostancı semtini vurgulamak istediniz?

Nermin Yıldırım : Çünkü ben, yerleri ve isimleri seçerken bakıyorum, zamana da bakıyorum. Bostancı'nın asıl hikayesi, Rikkat'in gençliği. Ailelerin ruh haline, zamanın ruhuna, İlhan İrem'e en çok yakışan yer orasıydı. O zamanın yeri orasıydı. Sesi de hoşuma gitmişti: "Bostancı'da bir ev..." Başka bir semt olabilirdi, benim Bostancı ile bir ilgim yok. Ama Rikkat'e uygun bir ev olduğunu düşünüyorum.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Sizi yazmaya iten ve kitap yazma ilhamınızı getiren en sevdiğiniz 3 kitap nedir? Çünkü kitapta da Guguk Kuşu, 1984 gibi esin kaynaklarınızı yakalayabiliyoruz.

Nermin Yıldırım : Bu listeler hep değişir, ben de hep farklı şeyler hatırlarım. Ama en azından kitabımdaki esinlerin fotoğrafını çekebilmişsiniz. Zaten bunlar, şu kitapları okuyan insanın yazdığı bu kitabın tanımıdır. O yüzden çok epigraf kullanırım, her bölümün başında epigraflar vardır, zaten bunlar da şu kitapları okuyorum demenin bir yoludur. Zamanın ruhuna bu kitaplar uyuyor demek. Bunların hepsini bir arkadaş önerisi olarak kabul edebilirsiniz.

Kendi kişisel tarihimle ilgili birkaç tane hiç vazgeçemeyeceğim kitap saymam gerekirse, Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar üçlemesini sayabilirim. Çünkü benim kendimle olan maceramda da insana bakmak için hep o zamanın ruhuna bakmanın gerekliliği fikri var ve bu fikir bende Adalet Ağaoğlu'nu okuduğumda uyandırdı. Özellikle de Ölmeye Yatmak romanıyla, Bir Düğün Gecesi de aynı şekilde.

Şiir çok önemli bence. Yazmayı düşünen birisinin her şeyden önce iyi bir okur olması gerekir. İyi bir yazarım diyemem onu başkalarının demesi gerekir fakat iyi bir okur olduğumu söyleyebilirim. Şiir ise sözcüklerle özel bir irtibatın gerektiği bir alan. Çünkü onlar sadece anlamlardan ibaret değil şiirde, sesler, hisler ve sezgiler de çok önemli. Irmak şiir diyebileceğimiz, Edip Cansever'in Ben Ruhi Bey Nasılım şiirini çok severim. Her şeyin olduğu bir kitap.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Şiiri belki de duygu arkeolojisine benzetmek gerek. Ne kadar kazarsanız bir o kadar da altta katman vardır.

Nermin Yıldırım : Her okuduğunuzda başka bir şey gerçekten. Hangi ruh haliyle hangi yaşta okuduğunuz neyin üstüne neyi okuduğunuz sonsuza kadar yazabileceğiniz bir şey. "Ben Ruhi Bey Nasılım" da roman havası taşıyan bir şiir. Şiirdeki karakterlerin de her biri roman karakteri gibi.

Sonra oyun mesela... Lorca'nın Kanlı Düğün oyunu. Hiç İspanyolca bilmeseniz bile Lorca'nın dilinin rengini ve müziğini görmeniz için İş Bankası Yayınları'ndan çıkmış basımını tavsiye edebilirim. O kitap böyle bıçakların ve dolunayın konuştuğu bir oyun olduğu için çok severim.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bizi böyle değerli bir söyleşide ağırladığınız için siz Nermin Yıldırım , Yeni Sanat mekanı ve bu buluşmanın gerçekleşmesini sağlayan Esas Adam beyefendiye çok teşekkür ederiz. Bizim için çok keyifli bir söyleşiydi.

Nermin Yıldırım : Esas ben teşekkür ederim, hepiniz çok iyi dinleyicilerdiniz ve gözlerinizle bile dediklerimi takip etmiş olmanızı hissetmem benim için çok değerliydi.

Söyleşimizden fotoğraflar:
https://i.ibb.co/9ZDqDHC/IMG-8247.jpg
https://i.ibb.co/jJxJqB7/IMG-8254.jpg
https://i.ibb.co/sKKmh84/IMG-8255.jpg

Katılımcılar:
Yazar Nermin Yıldırım
Yeni Sanat mekanının sahipleri
Esas Adam
Oğuz Aktürk
Bengü
Yaz ve arkadaşı Kevser
https://1000kitap.com/Berfoooo
Seeker
Kartal (Okuma Maratonum)
Cevizkabuğu
Mehmet Duman

Adını unuttuğumuz arkadaşlar bilgilendirirseler ekleme yapabiliriz.

Söyleşiden farklı olarak şunu demek gerek bir de, biz de 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu olarak "ben" bencilliğiyle değil "biz" bilinciyle hareket etmeye inanıyoruz. Mağarada olmayı kabul etmiyoruz, zaten o yüzden 3 yıldır her ay okuduğumuz 1 kitabı yorumlamak için buluşuyoruz. "Biz" bilincinin sesi sizin gibi değerli insanlar sayesinde yükselebiliyor, sizin sayenizde mağaradan çıkmayı daha çok arzuladığımızı anlıyoruz. Bizim biz olmamızı sağlayan ve sesimizin bir ağızdan değil hep bir ağızdan çıkmasını sağlayan, sırf olumsuz tartışma çıkarmak için konuşan değil dayanışma ve süreklilik arzulayan bütün arkadaşlarımıza minnettarız. Soruların hepsi farklı kişiler tarafından sorulmasına rağmen, "biz" bilinciyle hareket edip kendi aile ütopyamızı ülkemiz olan Türkiye'de görmek isteyenlerdeniz. Kurmuş olduğumuz bu değerli aile, ülkemizin her evinin içindeki ailelere de yansıyabilse ve mağaranın içine yansıyan ışığı daha çok kişi görebilse. Biz, buna inanıyoruz ve mutlu bir aile olarak da mutluluğumuzun okur buluşmalarıyla Türkiye içerisinde benzer bir enerjiye sahip olduğunu düşünüyoruz. İşte... Zaten böyle böyle yeryüzündeki bütün kırmızı sakallı topal karıncalar içindeki şarkıyı keşfedip birleşebilecektir.
320 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Nermin Yıldırım'ın okuduğum ilk kitabı 'Dokunmadan'.
Kitabı daha okumadan biliyordum bende bırakacağı bu tesiri, his işte.. Bazen hissedersiniz.

Hani bazı kitaplar vardır, okuruz, bittiğinde etkisinden çıkamayız bir süre, sonra bir zaman sonra tekrar, nerde görsek, nerde o kitaptan bahsedildiğini duysak gözler dolar, bir tuhaf his denizinde sürüklenirken bulur kendini insan.. Benim için birkaç özel kitap var tıpkı bu anlattığım gibi hissettiren, Dokunmadan da o özel kitaplar arasına girmiş bulunmakta kapağını kapattığım ilk andan itibaren.

*Nermin Yıldırım; çok sevdiği, onun için bambaşka bir yazar olan ve idolü olarak gördüğü
'Adalet Ağaoğlu' nun ismini verir kitabındaki ana karaktere. Bu detayı ve Nermin Yıldırım'ın Adalet Ağaoğluna olan hayranlığını öğrendikten sonra ben de Adalet Ağaoğlunu muhakkak okumalı, yazarla bir an evvel tanışmalıyım diye düşündüm*

Kitap; ana kahramanı Adalet'in başından geçen, çocukluğunda yaşadıklarını, bu zamana kadar yaptıklarının, yapamadıklarının, işlediği günahların, susuşların, korkaklığının, kaçışlarının kısacası çocukluğunun bedelini ödeme ve bir iç hesaplaşma yolculuğuydu aslında.

Adalet'in içindeki sesle, kendiyle olan zorlu savaşını, hayatın ona sillesini, günahlarından arınmak için çıktığı yolda başına gelenleri, rüzgarla olan o bağını, görüp sustuklarını, görmezden geldiği şeyleri, suçluluk duygusunun onu nasıl kendi içine hapsettiğini, insanlara güvensizligini, aşka olan bakış açısını, vuslata erişini ve nerden baksan bir kadının evrilişini okuyoruz bu yolculukta.
Adalet'in yaşadıkları bizim, her birimizin hikayesi,
o kadar bizden içimizden biri ki. Ve kendime benzettiğim Adalet'i o kadar sevdim bağrıma bastım, sarılmak istedim ki!

Sanki ben yazmışım gibi deli heyecanla okuduğum satırlarla karşılaştım çok defa, altı çizili bir sürü cümle..
Kitap bitince öyle bakakaldim bir süre etrafıma ne yapacağımı bilemeden. Nasıl anlatılır bilmiyorum, bildiğim tek bişey varsa o da bu kitabı aradan ne kadar zaman geçerse geçsin hiç unutmayacağımdır.
  Çok başkaydı, gerçekten çok!
Okuyan herkesin içinde bir yerlerde muhakkak yer edinecek bu kitap hiç kuşkusuz.
320 syf.
·29 günde·10/10
ÇÜNKÜ BİR HAYAT DAHA YOK
Bazı şeyler bana hayatta tesadüf gibi gelmiyor. Senin bunu yaşaman lazım ve yaşıyorsun. Hiç bir yaprak bile sebepsiz yerinden kımıldamaz. Bu kitap da sebepsiz beni bulmadı diye düşündüm. Onun için sebep olana Esas Adam a bana bu kitabı Nermin Yıldırım a imzalatıp hediye ettiği için öncelikle teşekkür edip öyle başlamalıyım incelemeye
Dokunmadan kitabı Adalet isminde bir kadının öleceğini öğrenmesiyle birlikte yaptığı hataları düşünüp ilk günahını düzeltmek istemesiyle başlıyor. Adaletin çocukluğuna götürüyor bizi yazar. Burada Mahsunla tanışıyoruz. Sonrası Mahsunu aramakla yolculuklarla geçen bir geçmiş bir günümüzle devam eden bir hikaye okuyoruz.
Kitap sadece bir konuyu anlatmıyor. Adaletin kesip yapıştırdığı haberler günümüz sorunlarına da değiniyor
Bir kitap da okumuştum galiba haberleri izliyoruz bir yerde zulme uğrayan insanlar üzülüyoruz bir kaç dakika sonra reklamlar veya komik bir haber hop unuttuk zulme uğrayanları ne yaptık onlar için üç dakika en fazla beş dakika üzüldük sonra hiç
Dokunmadan demiş yazar aynen öyle hiçbir şeye dokunmaz olmuşuz artık. Hadi gözlerimiz görmez kulaklarımız duymaz duyduğunu unutur olmuş da kalplerimiz de mi kör olmuş?
Ne zaman böyle olmuşuz?
Ya da hep mi böyleydik?
Ne çok şey düşündürdü bana bu kitap
Bir kitabı bitirdikten sonra kendimle konuşmayı seven biriyim.
Bitirdikten sonra sordum kendime ilk günahın neydi?
En son ne zaman kokladın bir çiçeği?
Kimin hayatına dokundun?
Kendin için ne yaptın?
Hala şansınız varken dokunun
Bir çiçek büyütün sonunda solsada
Bir kuş besleyin varsın uçsun sonunda
Bir omuz ısıtın varsın gitsin sonunda
Çünkü bir hayat daha yok
336 syf.
·3 günde·Beğendi
Yazarın kronolojik olarak 2.eseri ve ilk kitabı da çok sevip başarılı bulmamın yanında, yine burada da kalemini konuşturmuş.
Daha ilk sayfalardan bir merak tohumunu atıyor içimize. Kitabı sürekli “Eyüp nerede? Eyüp’e ne oldu?” soruları içinde okuyorsunuz.
Yine edebiyat, siyaset, güncel olayların o leziz harmanıyla, güzel bir yolculuk oldu. Hiç hiç beklemediğim, yine vurucu bir aile travması işlenmişti. Uzun süre üçlü koltuk gördüğünüzde tüyleriniz ürperebilir.
Ne? Yoksa Nermin Yıldırım’la henüz tanışmadınız mı? Bence çok geç kalmayın
Youtube kanalım: https://www.youtube.com/user/ayseum
320 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
… “Hatırladıklarımız gördüklerimizin tıpatıp aynısı olmuyor. Olmasını istediğimiz, olmasından korktuğumuz ya da olduğunu sandığımız şekilde hatırlıyoruz hadiseleri. Oldukları gibi değil. Genellikle öyle değil. Bu yüzden her şeyin tam olarak birazdan olduğu gibi olduğunu iddia edemem. Ama her şeyi birazdan anlatacağım gibi hatırladığıma yemin edebilirim…” (17. Sayfa)

Kitabı bitireli birkaç gün oluyor. Ancak kitap bittikten sonra kitabı her düşündüğümde aklıma gelen satırlar bunlar.

Yaşadıklarımız ve hatırladıklarımız…
Yaşadıklarımız ve anlattıklarımız…
Yaşadıklarımız ve yaşadığımızı sandıklarımız…

Benzer düşünceleri Italo Calvino’nun San Giovanni Yolu kitabında da okumuştum. O kitapta da en aklımda kalan kısım orasıdır: “Ve şu anki korkum, bir anı genel çizgileriyle belirir belirmez, savaşın ve gençliğin her zamanki gibi yanlış yapmacık duygusal bir çehreye dönüşmesi –böyle bir üslup, olayların gerçekten nasıl olduğunu değil, yalnızca bizim onları kendimizce nasıl gördüğümüzü, dile getirdiğimizi anlatabilir. Geçmişi, o kuşatılmış köyde gizli geçmişi yok mu ediyorum, kurtarıyor muyum, bilemiyorum.”(58)… “Çarpışmada görmediklerimin anısı, gerçekten yaşadıklarımdan daha kesin bir düzen ve anlam kazabiliyor..”(60)

Sahi bizim için de öyle değil mi? Kendi hatırladıklarımızla gerçekten yaşananlar arasındaki ayrıma daha gelmeden önce başkalarının hatırladıklarının bize olan etkisi yok mu? Bazı çocukluk anılarım var benim mesela… Onları yaşadığım geçmişten bir parça olarak mı hatırlıyorum yoksa ailedekilerin beraber toplandıkları bir çay sohbetinde anlatılanlardan kafamda canlandırdığım bir şeyi mi hatırlıyorum? Bilmiyorum…
Ben kendi hatırladığım gibi mi, yoksa onların hatırladığı gibi mi hatırlıyorum?

Hatırlamak dediğimiz eylem söz konusu olduğunda “gerçek” denen şeyden söz edebilir miyiz?

Düşünce ve hayal gücünün ucu bucağı yok sanırım. Baksanıza… Hayal gücü; benim çocukluk anılarımı, başkalarından gelen bilgi kırıntılarıyla birleştirip benim için capcanlı bir ‘anı’ haline getirebiliyor. Ve ben bunu o kadar net ‘hatırlıyorum’ ki kafamda sahneler akıp gidiyor.

Bir de Nermin Yıldırım ve Calvino’nun bahsettiği konu var tabi… ‘Kendi’ hatırladıklarımız ne kadar gerçek?
Peki geçmiş dediğimiz, bizim geleceğimizi şekillendiren şey, gerçekler midir yani yaşamış olduklarımız mıdır? Yoksa hatırladıklarımız diğer bir deyişle yaşadığımızı sandıklarımız mı?

Peki ya ‘hatırlamak’ dediğimiz şey sabit midir? Bir şeyi hep o haliyle mi hatırlarız mesela? Sanmıyorum… Benim anılarım değişiyor kimi zaman… İnsanların davranışlarına yüklediğim anlama göre değişiyor mesela… Ya da onların gözünde benim davranışlarımın geldiği anlam değişiyor… Bazen çok küçük değişiklikler oluyor annemin saç rengini farklı hatırlıyorum mesela ya da kardeşimin yaşını…

Bazen büyük oluyor bu değişim; annemin bana karşı davranışlarını, duygu ve düşüncelerini ergenlik zamanımda hatırladığımdan farklı hatırlıyorum mesela şimdi…

Zaman herkes için bir kez yaşanıyor belki ama zihin aynasında sayısız defa farklı biçimlerde kırılarak bizlerin hayal gücüne yansıyor sanki…

Kitabın konusundan epey saptım sanırım ama kitabın temelinde bunun olduğunu düşünüyorum: Hatırladıklarımız ve yaşadıklarımız arasındaki fark….

Akıcı bir kitap olduğunu söylemeliyim öncelikle bir günde bitti kitap. Bir yolculuk hikayesi… Hatta hatırlanandan yaşanana giden bir yolculuk da diyebiliriz…

Kitapta altını çizeceğim sürüyle cümle vardı. Fakat bazen cümleler ne kadar güzel olsa da sırıtırlar ya hani… Bir olay akışı vardır ama peşinden gelen felsefi akışla çatışır… Güzel cümle kurma ihtiyacı mı denir buna bilmiyorum ama o beni biraz rahatsız etti açıkçası. Bunun yanında bir de yerli kitaplarda çokça karşılaştığım fazla melankoli havası hissettim kitapta. Ben melankoli severim aslında. Kitabın içeriğine ve konusuna baktığımda da bu havanın olması çok normal ama… Bir ama var işte…

En sonda eleştirileri sıralasam da benim sevdiğim bir kitap oldu ‘Dokunmadan’… Birkaç cümlesiyle bende çağrıştırdığı şeyler bile bu kitabı sevmem için bir neden aslında. Ama cümleler dışında gerek konusu, gerek üslubuyla güzel bir kitaptı. İnsanın içindeki iyi-kötü savaşı, masumiyetin sorgulanması, vicdan gibi konulara güzel yaklaşmış. Bir deftere yapıştırılmış gazete kupürleri üzerinden, sayfalar arasında içler acısı halimizi gözler önüne sermiş. Hatta bir yerde direk ‘Şahsiyet’ dizisini hatırladım… Neyse spoiler yok :)

Sonuç olarak tavsiye ederim, bence seveceksiniz :))

Yazarın biyografisi

Adı:
Nermin Yıldırım
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Bursa, Türkiye, 1980
1980 yılında Bursa'da doğdu. Yalova, İstanbul, Ankara ve İzmit hattında büyüdü. 1987 yılında yazar olmaya karar verdi. İki sene sonra, ilk yazılarından ve şiirlerinden oluşan defteri "Yarını Bekliyorum" amcası tarafından daktiloya çekilip fotokopiyle çoğaltıldıktan sonra ciltlenerek kitap haline getirildi. Bu çalışma, kısa sürede ailenin en çok okunanlar listesinin üst sıralarına yerleştiyse de edebiyat dünyasında pek ses getirmedi.

1997 yılında gazeteci olmaya karar verdi; beş sene sonra da Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü'nden mezun olarak İstanbul'a yerleşti. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazdı, reklam ajanslarında metin yazarlığı yaptı. 2010 yılında Barselona'ya yerleşti.

İlk romanı Unutma Beni Apartmanı 2011, ikinci romanı Rüyalar Anlatılmaz ise 2012 yılında Doğan Kitap tarafından yayımlandı.

Yazar istatistikleri

  • 391 okur beğendi.
  • 3.512 okur okudu.
  • 128 okur okuyor.
  • 2.590 okur okuyacak.
  • 26 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları