Nermin Yıldırım

Nermin Yıldırım

Yazar
8.5/10
436 Kişi
·
868
Okunma
·
144
Beğeni
·
8.023
Gösterim
Adı:
Nermin Yıldırım
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Bursa, Türkiye, 1980
1980 yılında Bursa'da doğdu. Yalova, İstanbul, Ankara ve İzmit hattında büyüdü. 1987 yılında yazar olmaya karar verdi. İki sene sonra, ilk yazılarından ve şiirlerinden oluşan defteri "Yarını Bekliyorum" amcası tarafından daktiloya çekilip fotokopiyle çoğaltıldıktan sonra ciltlenerek kitap haline getirildi. Bu çalışma, kısa sürede ailenin en çok okunanlar listesinin üst sıralarına yerleştiyse de edebiyat dünyasında pek ses getirmedi.

1997 yılında gazeteci olmaya karar verdi; beş sene sonra da Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü'nden mezun olarak İstanbul'a yerleşti. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazdı, reklam ajanslarında metin yazarlığı yaptı. 2010 yılında Barselona'ya yerleşti.

İlk romanı Unutma Beni Apartmanı 2011, ikinci romanı Rüyalar Anlatılmaz ise 2012 yılında Doğan Kitap tarafından yayımlandı.
Yaşımdan çok erken çöktüğümün farkındayım ama insanı yaşı değil, hayatı yaşalandırıyor.

Bazen yaşadıkları, bazen de yaşayamadıkları.
Çünkü siz tek birinin sıcaklığı peşindeyseniz, koca dünya sarıp sarmalasa ne fayda! Üşümekten kurtulamazsınız.
Nermin Yıldırım
Sayfa 74 - Hep Kitap
Babalar bunu hep yapar. Bir gün ansızın ölürler ve siz elinizdeki hatıralarla idare etmek zorunda kalırsınız.
Nermin Yıldırım
Sayfa 19 - Hep Kitap
332 syf.
·8 günde·9/10
Tabi önce kocaman bir teşekkürler başlamak istiyorum. Esas Adam 'a bu kitabı hediye ederek bana çok şeyler kattığını söyleyebilirim. Hatta 'deli' olduğumun farkına varmamı sağladı :D Teşekkür ederim :)

Ve geçelim kitabımıza..

Bir ev düşünün. Ama normal bildiğimiz evlerden biraz daha farklı.. İçinde yaşayan insanlar misafir. Ev kurallarla dolu ama katı kurallarla; en çok da tuhaflıklarla dolu.

Bu ev Tımarhane. Misafirleri 'akıl hastaları'.
Biraz garip gelse de aslında çok da tanıdık geliyor;  bu tımarhane gerçek dünyanın ta kendisi değil midir sizce de ?

Rikkat ve Esin... Biri bizi geçmişe götürüyor digeri geleceğe.
Rikkat; 60 yaşında,  şimdiki zamandan mutsuz ve bu yüzden gecmise sıgınıyor. Geçmişten medet umuyor. Geçmişteki yarım kalmıslıklar hayal kırıklıkları hepsini tekrardan yaşamaya başlıyor.
Esin; 19 yasında bir 'misafir'. Sadece 'misafir'.
İki kadının hayatlarının birleştiği bir nokta.

Bizden biraz farklı olanı. Bize benzemeyeni dıslamak gibi bir özelliğimiz var toplumca bu inkar edilmez; ister din olsun ister ırk,  rengimiz,  dilimiz,  yaşamımız,  fakirlik- zenginlik. Hemen bir kendimizden uzakta tutar onları eleştirir yaftalarız.
Bunları yaptığımız insanlardan birileride "deliler". 
Nermin Yıldırım'ın dediği gibi:
Kim bilir belki de kalanlardan daha özgür ve kendini gerçekleştirmiş insanlardır deliler. 
Misafir’in bir yerinde hemşire Rikkat hastalardan bahsederken şöyle diyor:

“Zira zaman içinde anladım, kimi de dünyadan kaçıp bizim hastalık dediğimiz şeye saklanıyor. Hani sanki dışarıda oksijen bitmiş de, ancak orada nefes alıp verebiliyor. İyileştirip saklandığı yerden çıkardığımızda, maruz kaldığı yeni hakikate dayanamıyor. Böylelerini de gördüm. Aklının noksanından değil, kalbinin fazlasından incinen âlicenapları da, hastalığa değil, cezbolduğuna karışıp yiten meczupları da gördüm.”

Aslında hepimiz bir yere hapis değil miyiz ? Kimimiz gecmise kimimiz geleceğe ? Kimimiz içimizde sakladığımız duygulara kimi söylediği cümlelere ? Kimi yalnızlığa ? Kimi de işte 'eve' (akıl hastanesine).

Bence hepimiz kocaman bir akıl hastanesinde yasıyoruz.

Kitabı okudukca bir şeyler ilginizi çekiyor tuhafınıza gidiyor. Deli diye karşımıza çıkan O tımarhanede yasayan 'misafir'ler mi ? Yoksa akıllı diye geçinen insanlar mı gerçek 'ruh hastası' ? 

Peki biz hangisiyiz ????
320 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
… “Hatırladıklarımız gördüklerimizin tıpatıp aynısı olmuyor. Olmasını istediğimiz, olmasından korktuğumuz ya da olduğunu sandığımız şekilde hatırlıyoruz hadiseleri. Oldukları gibi değil. Genellikle öyle değil. Bu yüzden her şeyin tam olarak birazdan olduğu gibi olduğunu iddia edemem. Ama her şeyi birazdan anlatacağım gibi hatırladığıma yemin edebilirim…” (17. Sayfa)

Kitabı bitireli birkaç gün oluyor. Ancak kitap bittikten sonra kitabı her düşündüğümde aklıma gelen satırlar bunlar.

Yaşadıklarımız ve hatırladıklarımız…
Yaşadıklarımız ve anlattıklarımız…
Yaşadıklarımız ve yaşadığımızı sandıklarımız…

Benzer düşünceleri Italo Calvino’nun San Giovanni Yolu kitabında da okumuştum. O kitapta da en aklımda kalan kısım orasıdır: “Ve şu anki korkum, bir anı genel çizgileriyle belirir belirmez, savaşın ve gençliğin her zamanki gibi yanlış yapmacık duygusal bir çehreye dönüşmesi –böyle bir üslup, olayların gerçekten nasıl olduğunu değil, yalnızca bizim onları kendimizce nasıl gördüğümüzü, dile getirdiğimizi anlatabilir. Geçmişi, o kuşatılmış köyde gizli geçmişi yok mu ediyorum, kurtarıyor muyum, bilemiyorum.”(58)… “Çarpışmada görmediklerimin anısı, gerçekten yaşadıklarımdan daha kesin bir düzen ve anlam kazabiliyor..”(60)

Sahi bizim için de öyle değil mi? Kendi hatırladıklarımızla gerçekten yaşananlar arasındaki ayrıma daha gelmeden önce başkalarının hatırladıklarının bize olan etkisi yok mu? Bazı çocukluk anılarım var benim mesela… Onları yaşadığım geçmişten bir parça olarak mı hatırlıyorum yoksa ailedekilerin beraber toplandıkları bir çay sohbetinde anlatılanlardan kafamda canlandırdığım bir şeyi mi hatırlıyorum? Bilmiyorum…
Ben kendi hatırladığım gibi mi, yoksa onların hatırladığı gibi mi hatırlıyorum?

Hatırlamak dediğimiz eylem söz konusu olduğunda “gerçek” denen şeyden söz edebilir miyiz?

Düşünce ve hayal gücünün ucu bucağı yok sanırım. Baksanıza… Hayal gücü; benim çocukluk anılarımı, başkalarından gelen bilgi kırıntılarıyla birleştirip benim için capcanlı bir ‘anı’ haline getirebiliyor. Ve ben bunu o kadar net ‘hatırlıyorum’ ki kafamda sahneler akıp gidiyor.

Bir de Nermin Yıldırım ve Calvino’nun bahsettiği konu var tabi… ‘Kendi’ hatırladıklarımız ne kadar gerçek?
Peki geçmiş dediğimiz, bizim geleceğimizi şekillendiren şey, gerçekler midir yani yaşamış olduklarımız mıdır? Yoksa hatırladıklarımız diğer bir deyişle yaşadığımızı sandıklarımız mı?

Peki ya ‘hatırlamak’ dediğimiz şey sabit midir? Bir şeyi hep o haliyle mi hatırlarız mesela? Sanmıyorum… Benim anılarım değişiyor kimi zaman… İnsanların davranışlarına yüklediğim anlama göre değişiyor mesela… Ya da onların gözünde benim davranışlarımın geldiği anlam değişiyor… Bazen çok küçük değişiklikler oluyor annemin saç rengini farklı hatırlıyorum mesela ya da kardeşimin yaşını…

Bazen büyük oluyor bu değişim; annemin bana karşı davranışlarını, duygu ve düşüncelerini ergenlik zamanımda hatırladığımdan farklı hatırlıyorum mesela şimdi…

Zaman herkes için bir kez yaşanıyor belki ama zihin aynasında sayısız defa farklı biçimlerde kırılarak bizlerin hayal gücüne yansıyor sanki…

Kitabın konusundan epey saptım sanırım ama kitabın temelinde bunun olduğunu düşünüyorum: Hatırladıklarımız ve yaşadıklarımız arasındaki fark….

Akıcı bir kitap olduğunu söylemeliyim öncelikle bir günde bitti kitap. Bir yolculuk hikayesi… Hatta hatırlanandan yaşanana giden bir yolculuk da diyebiliriz…

Kitapta altını çizeceğim sürüyle cümle vardı. Fakat bazen cümleler ne kadar güzel olsa da sırıtırlar ya hani… Bir olay akışı vardır ama peşinden gelen felsefi akışla çatışır… Güzel cümle kurma ihtiyacı mı denir buna bilmiyorum ama o beni biraz rahatsız etti açıkçası. Bunun yanında bir de yerli kitaplarda çokça karşılaştığım fazla melankoli havası hissettim kitapta. Ben melankoli severim aslında. Kitabın içeriğine ve konusuna baktığımda da bu havanın olması çok normal ama… Bir ama var işte…

En sonda eleştirileri sıralasam da benim sevdiğim bir kitap oldu ‘Dokunmadan’… Birkaç cümlesiyle bende çağrıştırdığı şeyler bile bu kitabı sevmem için bir neden aslında. Ama cümleler dışında gerek konusu, gerek üslubuyla güzel bir kitaptı. İnsanın içindeki iyi-kötü savaşı, masumiyetin sorgulanması, vicdan gibi konulara güzel yaklaşmış. Bir deftere yapıştırılmış gazete kupürleri üzerinden, sayfalar arasında içler acısı halimizi gözler önüne sermiş. Hatta bir yerde direk ‘Şahsiyet’ dizisini hatırladım… Neyse spoiler yok :)

Sonuç olarak tavsiye ederim, bence seveceksiniz :))
332 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Dışarıda yaşadıkları dünya mı yoksa "Ev" diye bahsedilen akıl hastanesinde mi yaşamak daha kolaydı misafirler için...

Dış dünyada iç dünyalarında, akıl hastanesinde ise akıl hastası olan misafirler...

Farklı yaşanmışlıklar ve farklı insanların bir araya geldiği akıl hastanesinde, misafir olan kişilerin travmaları, birbirlerinden kaçışları, neden orada olduklarını bilmemeleri, kitabın ana konusu gibi görünse de ana tema, geçmiş ve geleceğe özlem olarak işlenmiş...
Rikkat Hanımın geçmişe takılı özlemleri ve iç dünyasında yaşadıkları ile misafir olan Esin'in hatırlayamadığı geçmişi bu "Ev" olan akıl hastanesinde kesişiyor ve onların, korkuları, zaafları, geçmiş ve geleceklerinin iç içe geçiyor...

Betimlemeler konuya uygun olarak çok güzel işlenmiş. İnsanı sıkmadan ilerliyor. Kitap çok durağan görünse de sayfaların devamını merak ettiriyor. Dünyanın karanlığı içinde akıl hastası olup akıl hastanesinde olmanın mı, yoksa bu hengamede dışarıda kalıp, akıllı kalabilmeyi başaramayanların mı daha mutlu, daha umutlu olduğunu sorgulatan eserin yazım dili oldukça başarılı...

Kapak tasarımı konuya uygun seçilmiş. Ben çok keyif alarak okudum. Umarım okuyacak dostlarda aynı keyif ve merakla okur...
320 syf.
Bu yazarı mutlaka ama mutlaka tanıyın, onun bir kitabını okuyun.
Yazdıklarının tiryakisi olabilirsiniz.
Metinlerindeki her cümle, özenle yazılmış.
Her cümle ,bir kitap gibi değerli ve güzel.
Yazarın kelime bilgisine, cümlelerindeki diziliş hakimiyetini bayıldım.
Hikayesindeki kurgu da kendine bağlayıcıydı.
320 syf.
·4 günde
Nermin Yıldırım’dan okuduğum ikinci kitap.
İlk Unutma Beni Apartmanı’nı okumuştum. Yine geçmişindeki olayların etkisinde kalan, travması olan bir kadın karakterdi baş kahraman. Kendinde memnun olmadığı yanları, geç kalmışlıklarını, susuşlarını haykırıyordu sanki.
Çıktığı yolculuk, geçmişindeki en büyük günahı içindi. Bu yolculukta hayatla ilgili analizleri, karşılaştığı kişilerle ilgili gözlemlerini aktarış biçimi yazarın özgün dilini oluşturuyor bence.
Bu tespitleri, analizleri okumak, aynı duyguları hissetmek, bazen sadece kendimizin farkettiğini sandığımız gerçekleri ortaya sermesi dilini güzel yapan.
Hani size evrenin gizli mesajını vermiyor tabii ama, günümüz yazarlardan tespitlerini kaliteli cümlelerle ifade edenlerden.
Bir şans verip, tanışın derim.
Kitap yorumlarıma youtube kanalımdan da ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/user/ayseum
320 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Etkileyici, yer yer filozofik cümlelerle anlatılmış bir hayat yolculuğu hikayesi. Bir kadının içsel sorunları, onların peşinden gidişi, bu gidişte yaşadığı her şeyle imtihanı. İçsel yolculuğun sonunda ulaşılan yerin ancak ve ancak kişinin kendisi olabileceği gerçeği. Bu kitap kişinin hatırladığı her şeyin kendine, kişinin kendisine, hatıralarını nasıl bir savaş aracı olarak kullandığını gösteriyor.
320 syf.
·Beğendi·9/10
“Bir kişi çünkü, dünya demektir. Dünya da hikâye…”
Haruki Murakami’nin kitaplarla ilgili çok sevdiğim bir sözü vardır; “Rüyada bile olsa kitapları anlamak, onları okumak harika bir şeydir” diye. Bu söz okuduğum her iyi kitabın akabinde aklıma gelir. Rüyada bile harika olan bu his gerçekte çok daha harika olduğunu tekrar tekrar anlamış, birebir yaşamış oluyorum. Bu yazıyı bu hislerle yazdığımı belirtmem lazım. Bizim her şeye rağmen iyi kitaplara ihtiyacımız var. Ruhsal bunalımlarımızı, dünyevi, maddi dertlerimizi, kaygılarımızı, kinlerimizi bu kitaplar sayesinde biraz da olsa unutabiliyorsak, gözyaşlarımız dinebiliyorsa hem kitaba hem yazara hem de edebiyatta teşekkürü bir borç bilmemiz lazım. Ben de bu yazı vesilesiyle Nermin Yıldırım’a teşekkürü bir borç bilerek ona teşekkür etmek istiyorum. Bu yıllın en güzel kitaplarından biri olacağına da inanıyorum.
Nermin Yıldırım kısa bire süre içerisinde edebiyatta çok değerli eserler kazandıran genç yazarlarımızdan biri, kendisiyle İzmir 22. Kitap Fuarında bir iki dakikada olsa çok samimi bir sohbetimiz olmuştu. Daha önceki eserlerini okuyanlar Nermin Yıldırım’ın dilline, kurgusuna, karakterlerine, hayal dünyasına, olaylara ve zamana bakış açısına aşinadırlar. Yazar aynı bakış açısıyla kitabını, "Dokunmadan"ı ele alsa da bu sefer çok daha farklı bir yetkinlikle okurunu selamlıyor. Ömer Türkeş, Elif Tanrıyar gibi eleştirmenlerin de dediği gibi “Dokunmadan” kitabı yazarın en iyi kitabıdır hiç şüphesiz.
Peki, nedir bu kitabın konusu? Kitabın konusu; hala vicdanını kaybetmemiş, hala toplumsal ve bireysel kırgınlıklara duyarlı, kalbinin bir yerlerinde hala acıyı yaşayacak kadar insani nüans barındıran, olaylara, kişilere, zamanın ruhuna yabancı kalamayan 29 yaşındaki Adalet’in bir yandan hayatı bir yandan yolculuğu bir yandan geçmişi bir yandan da geleceğidir. Adalet, bir oyuncakla bize hayat dersi verecek kadar bilge, yıllar önce kırdığı kalbi tekrar kazanmak, onarmak için istasyondan istasyona, caddeden caddeye, sokaktan sokağa, şehirden şehire gezecek kadar naif ruhlu, doğru bildiğinden ödün vermeyecek kadar da inatçı bir karakterdir. Toplumda görmek istediğimiz bir kadın karakterdir Adalet. Bu zorlu yolculukta bir de her zaman yanında olan, hastanede, yolda, arabada, trende kendisine eşlik eden bir Hülya’sı var. Hülya bir oyuncak ayı, Mahsun’dan zorla aldığı tekrar geri vermek için yollara beraber düştüğü yol arkadaşı. Sonu hüsranla bitten ruh arkadaşıdır Hülya. Adalet’in kaderi aslında hülyanın kaderidir. Sonu hüsranla bitten bir kaderin iki kurbanı…
Yazar Adalet’in hikâyesini anlatırken toplumsal hafızamıza pek işlemeyen daha doğrusu bir yanın, yani doğunun beleğinde yer edinmiş ama diğer yanını, yanı batının umurunda olmayan trajik olaylara yer veriyor, mesela çocuğun cesedini dolapta saklayan ailenin dramına… Sadece bunla kalmıyor yazar, küçük gelinlerin yaralarına, toplu taşıma araçlarında kadınların maruz kaldığı çirkinliklere de değiniyor az da olsa. Yani aslında yazar Adalet’in hala pak vicdanında bizlere de seslenmek istiyor. Olaylara duyarsız kalmamak adına usta bir şekilde toplumu, bizi eleştiriyor. Ve bakın bu cümlelerle bizleri ne güzel anlatıyor; “İnsanlarda içlerinin karanlığını, ruhunu emdikleri başka insanların aydınlığıyla besleniyor. Anlasana, herkes birbirinin katili. Ama sorsan, herkes Çobanyıldızı, herkes inciltildi, herkes aldatıldı. Peki, o zaman inciten kim, kim kırdı bunca insanı? Şunu kafana sok artık, kötülük bu türün hamurunda var(S.31)”, “İnsan denen mahlûk, üst katta birinin eti çürürken, alt katta saçını kurutup, çamaşır yıkayıp, televizyon izleyebiliyordu(S.170)”.
Adalet’in bu vicdan yolculunda yalnız olmadığından bahsetmiştik. Yanında Hülya’sı olduğunu söylemiştik. Bir de Adalet’i hastanede görür görmez Adalet’e âşık olan Sadi Seber var bu yolculukta kendisine eşlik eden. Öyle bir sever ki Adalet’i fiziksel ve ruhsal hallerini beynine kazır Sadi Seber. Çeşitli oyunlarla, planlarla Adalet’e yakın durmayı, onunla tanışmayı başarır. Beraber bulmaya çalışır oyuncak ayının aslı sahibini yani Mahsunu. Bulmaya ramak kala Adalet Sadi Seber'i yanında istemez, kendisinin gitmesinin asla istemese de o anki ruh haliyle onu kendinden uzaklaştırmayı başarır. Sadi Seber’in mektubuyla başlar ertesi güne. Sadi Seber’in kendisine âşık olduğunu öğrenen Adalet içten içe sevinir ama pişmanlığın verdiği vicdan azabını acısını da iliklerine kadar yaşar. Sadi Seber’in mektubu kitabın en dokunaklı en muazzam, aşkın en gerçekçi hallerini ve özeliklerini anlatan bölümlerden biridir.
Yazar her bölümden önce, çeşitli yazarlardan, şairlerden aldığı birbirinden değerli alıntılarla bölüm hakkında bize ipucu da veriyor aslında ve bu şekilde okuru da bölüme, hikâyeye dahil ediyor. Yukarıda Adalet’in ve oyuncak ayının ortak kaderinden bahsetmiştik. Bu sürpriz sonu okurlara bırakmak istiyorum. Yazıyı çokta uzatmadan, son olarak okurların dilli- eski ve yeni kelimelerin harmanlanışından gelen bir bütünlüğe özellikle dikkat edilmeli-, kurgusu, akışı son derce iyi olan bir kitapla karşı karşıya olduklarını bilmelerini isterim. “ Dokunmadan”ın bir merhamet romanı olduğunu da söylemek doğru olduğunu düşünüyorum. Nermin Yıldırım, hala merhameti, vicdanı, duyarlılığı, toplumsal sorunları dert edinecek, herkesin sustuğu bugünlerde bas bas bağıracak nadide yazarlardan biridir.
320 syf.
·3 günde·Beğendi·7/10
Nermin Yıldırım' ın okuduğum üçüncü kitabı. Tarzını ve dilini çok sevdiğim Nermin Hanımın rastgele seçtiğim üçüncü eseri Dokunmadan oldu. Esasında romanlar birbirinden bağımsız olsa da kronolojik sırayla gitsem belki daha iyi olurdu diye düşünüyorum.
Okuduğum üç kitapta da genel olarak tarzı aynı idi ki istikrar seven birisi olarak bu benim için olumlu bir özellik, zaten tarzını sevdiğim için okumaya devam ettiğim bir yazarın bu özelliğini değiştirmesi beni açıkcası bocalatıyor bazen, hele ki yeni yazımını sevemediysem...
Kendini topluluktan soyutlamış, yanlız kalmayı ''tercih'' etmiş karakterin travmalarını, o dolu dolu hiçbir kelimesini kaçırmamaya çalışarak okuduğum cümlelerinin arasına sokuşuturuveriyor yazar ve bunu bir anlığına yapmasıyla şaşırıyorum. Minik adımlarla hikayenin içine doldurulmuş bir çok toplumsal gerçek, duygusal çalkantı, varoluş mücadelesi eşliğinde ilerliyorum satırlarda.
Yaptıklarımız kadar yapmadıklarımız da vicdan azabı çektirir elbette. Yapamadığımız ne çok şey var. Otobüste bacaklarını ayıran pergel adamların sıkıştırdıkları genç kızların hakkını savunmak mesela... bu kötülük müdür? kimse kabullenmek istmese de kötülüktür diye düşünüyorum ben. Masumun , Mazlumun hakkını savunmamak, kötülüğe göz yummak bizi kendi karanlığına çekmez mi? Böyle pişmanlıkları olan ama hiç arkadaşı olmayan Adalet' in kimseye dokunamadığı hikayesini tavsiye ediyorum.
Keyifli okumalar dilerim.
348 syf.
·7 günde·7/10
Kitap; duru ve akıcı dille, araya serpiştirilmiş yüreğe dokunan kallavi sözlere mest olduğumdan saygıyla şapka çıkartıyorum
Kitap ilahi anlatımla kaleme alınmış ancak; beş karaktere göre bölümlere ayrılıp kahramanların iç dünyasına inilmiş. Bu kısımlarda her ne kadar fazla detaya boğulup kurgudan koptuğumu hissetsem de onları daha iyi tanımamız açısından; yazarımızın böyle bir şey yapmış olduğunu düşünerek emeğine saygı duyuyorum. Konuya gelecek olursam eğer; bir sabah uyandığında eşini evde bulamayan Pilar, polislerin yardımıyla Türkiye'ye gittiğini öğrenerek peşi sıra yollara dökülür. Yanında da eşi Eyüp'ün bir süredir tuttuğu rüya günlüğünü de alır. Bu günlük ona çok farklı kapılar açar... diyerek yarıda kesmek istiyorum. Zira fazlası ağır spoilere giriyor
Sırlar, rüyalar ve sessiz kalmış yüreklerin serzenişleriyle dolu farklı bir romandı...
312 syf.
·18 günde·10/10
Efenndimm yine bir roman, yine bir uzun soluklu okuma halleri. Artık roman okumaktan sıkıldığımı söylüyorum sürekli, fakat etkinlikler yaptığımız için ve önerildiği için okumam gerekiyor. Neyseki kitap hiç ama hiç sıkıcı değildi. Bilakis yazarın anlatışı o kadar keyifli ki anlatı diline bayıldım desem inanın abartmış olmam. Kitaptan bahsetmem gerekirse eğer; illegal bir ilişki yaşayan Feribe, çektiği aşk acısıyla kavrulurken bir gün işyerinde kendi aralarında konuşan arkadaşlarından MİM isminde bir kurum duyuyor. Ne demek bu MİM? Mazi Imha Merkezi Ne olduğunu anlamak için kuruma gidiyor ve "Unutma Dersleri" belli seanslarla başlıyor ve işte kitap sizi burada içine çekiyor. Ben yazarın anlatı dilini ve üslubunu çok begendim. Bir yazarı ilk defa okuyorsam ve o okuduğum kitabı beğendiysem yazarın tüm kitaplarını alır okurum. Bu yazarın da tüm kitaplarını okumayı düşünüyorum. Kitapta birçok yerin altını çizdim, gerçekten güzel bir kitap. Bu arada 6. Baskısı çıkmış. Ben diyeyim bu kitap 10, 20 baskıya kadar gider. Tavsiye ederim

Yazarın biyografisi

Adı:
Nermin Yıldırım
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Bursa, Türkiye, 1980
1980 yılında Bursa'da doğdu. Yalova, İstanbul, Ankara ve İzmit hattında büyüdü. 1987 yılında yazar olmaya karar verdi. İki sene sonra, ilk yazılarından ve şiirlerinden oluşan defteri "Yarını Bekliyorum" amcası tarafından daktiloya çekilip fotokopiyle çoğaltıldıktan sonra ciltlenerek kitap haline getirildi. Bu çalışma, kısa sürede ailenin en çok okunanlar listesinin üst sıralarına yerleştiyse de edebiyat dünyasında pek ses getirmedi.

1997 yılında gazeteci olmaya karar verdi; beş sene sonra da Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü'nden mezun olarak İstanbul'a yerleşti. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazdı, reklam ajanslarında metin yazarlığı yaptı. 2010 yılında Barselona'ya yerleşti.

İlk romanı Unutma Beni Apartmanı 2011, ikinci romanı Rüyalar Anlatılmaz ise 2012 yılında Doğan Kitap tarafından yayımlandı.

Yazar istatistikleri

  • 144 okur beğendi.
  • 868 okur okudu.
  • 45 okur okuyor.
  • 860 okur okuyacak.
  • 9 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları