Nihan Kaya

Nihan Kaya

Yazar
8.3/10
1.872 Kişi
·
5,2bin
Okunma
·
584
Beğeni
·
11,3bin
Gösterim
Adı:
Nihan Kaya
Unvan:
Türk Roman ve Öykü Yazarı
Doğum:
1 Ağustos 1979
1979 doğumlu. Gizli Özne, Çatı Katı, Buğu, Disparöni, Fildişi Kuyu kitaplarının yazarı. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Edebiyatı mezunu. University of Essex'te Psikanaliz dalında yüksek lisans yaptı. Edebiyat ve psikoloji alanında uluslararası çalışmalar yayınladı. King's College London'da Karşılaştırmalı Edebiyat bölümüne bağlı olarak yazdığı doktora tezi "sanatsal enerji" üzerine.
Sizin yalanlarınızla, hilelerinizle baş edemedim. Bu bana dert oldu. Ben de sizin önünüzde diz çökmedim. Bu da size dert olsun.
Nihan Kaya
Sayfa 146 - Paf
Kurtların büyüttüğü kızları evcilleştirebilirsiniz;ama kitapların büyüttüğü bir kız,etini cendereye sıkıştırsanız dahi bu dünyaya uyum sağlamayacaktır.
En mutlu insanlar, evlerinde oturup bir şeyler üretmekle meşgul olanlardır. Mutsuzlar dışarı çıkar, güzel kıyafetler giyer, kafelere, gece kulüplerine gider, eğlenir, dostlarla sohbet ederler. Mutsuzluğun semptomu mutsuzluğun kendisi değil, eğlenme ihtiyacıdır.
kendi yaptığınız, başardığınız herhangi bir şeyi düşünün; bunu aileniz sayesinde değil, ailenize rağmen başardığınızı göreceksiniz.
Kırıldıkça parçalandım, bin parçaya bölünüp yıldızlar halinde gökyüzüne saçıldım.Işığımı övdüler,ama nasıl yandığımdan hiç söz etmediler.
168 syf.
·5 günde
Evet sonunda bitti ve ben bu kitaba yalnızca 2 puan verdim. Neden? Nihan Kaya bu kitabını yazmış olmak için yazmış bence, İyi Aile Yoktur kitabının ardından tabiri caizse hemen patlatayım bir tane daha demiş olsa gerek. Çünkü kitap bir oradan bir buradan... Öncelikle yine bu kitabında da farklı yazarlardan sınırsız alıntı var ve bu inanilmaz rahatsız edici. Aynı zamanda yine sıklıkla kendine ait diğer kitaplarının reklamı var şu şu kitabımda bundan bahsetmiştim vs gibi. Bakın bu bir kitap, özgün bir kitap. Röportaj vermiyoruz ki diğer eserlerimizden bu kadar bahsedelim. Kendi tercihi tabi saygı duymak gerek ama eğer ben okuyucuysam bundan rahatsız olduğumu dile getirmeliyim. Alıntılar zaten yeter dedirtiyor, derleme yapmış resmen. Hayır, eğer istersek Kurtlarla Koşan Kadınlar'ı okurduk mesela, ama biz bu kitabı tercih etmişiz niçin bu kadar alıntı var. Ya da niçin Alice Miller bu kadar fazla geçiyor, bakın bunlar çok yorucuydu. Sahiden yoruldum bitsin diye okudum.

Dini propaganda çok fazlaydı. Üzgünüm ama bazı cümleler ağzımızdan çıkarken önce bir kendimize bakmalıyız bu bizim haddimize mi diye. Kitabın dili o kadar sivri ki ben az önce bitirdim ve incelememi yazarken inanın yumuşak olamıyorum, gerildim sahiden. Kitapta inançlar ile ilgili fazla bilgi var ama bu bilgilerin gerçekliği tartışılır çünkü yazar hanım kızımızın unvanları arasında inanç ile ilgili bir şey yok, bir yerlerden duymuş yazmış. Bakın dinler inançlar bu kadar her önüne gelenin üzerine yorum yapabileceği şeyler değildir. Kitapta saygı falan bahsederken ne hikmetse kendi bu konularda hiç saygılı olmamış.

Şimdi sormak istiyorum hanginizin anneannesi belki hatta annesi teyzesi ev hanımı değildi? Çalışan kadınlar bir evin hanımı olamazlar mi veya. Kitapta ev hanimligina dair oyle karalamalar var ki inanın ben okurken anneannemden annemden kendimden utandım. Yazık yani. Bir bölümde özellikle çok dikkatimi çekti kitap yazdığı için evi temizleyemiyormus da temizlikçi çağırmış da temizlikçi onu kitap yazıp evi pis bıraktığı için küçümsemis de falan filan yazarken cümleleri öyle bir sıralamış ki aslında o temizlikçi hanımefendiyi küçümsüyor. Yazık dedim. Sen kitap yazıyorsun halka hizmet ediyorsun o da senin evini temizliyor sana hizmet ediyor aranızda hiçbir fark yok. Sekreter telefon açıyor para kazanıyor diye onu göklere çıkaran bu zihniyet evinin telefonunu açtı diye ev hanımını ezikliyor bakın ben bunu anlamıyorum. Bu tip tartışmalara kapalıyım ama bu kitap halka çok hakaret içeriyor. Lisans mezunu yüksek lisansı yarıda bırakmis bir beyaz yakalı olarak insanların kitap yazmak uğruna böyle kalp kirmalarina gönlüm razı gelmiyor. Naif olalım. Lütfen naif olalım.

İnsanların toplu vaziyette yemek yemeleri bile yazarımızı rahatsız ediyor. Çünkü kadın üretici olacak, üretici olmak uğruna hop hop ağzına tıkıştıracak yemekleri hemen işine geri koşacak. Bakın ilk kitapta iyi ebeveyn olalım derken burada çocuk kesinlikle yok sayılıp hemen yiyin kalkın ailece yemek ayini yapmayın sofraya tapınmayın falan diyor. Yemek ailedir, sofra neşedir. Ailece yemek yemek, önce büyüğün başlaması bunlar çok küçük detaylar bunlara takılırsak asla mutlu olamayız. Şunu dese tamam çocuklar ayrı yerde yemesin hep beraber sofraya oturulsun ayrım olmasın, evet haklı derim ama buna değinmemis de gitmiş sofra adabımiza takılmış. Ya bilemiyorum benim içim şişti.

Sevgili Çerkezler eşlerine isimleriyle hitap etmezlermis Ahmet'in babası derlermiş mesela. Buna bile neler neler yazmış yazarımız. Ama günümüz gençleri ismiyle değil de aşkitoşkom deyince ay ne tatlı oluyor değil mi. Bırakalım bu işleri, insanların kültürlerine geleneklerine bu kadar burnumuzu sokmayalim. Nice aileler tanıyorum yalnızca kalbi kırıldığında eşine ismiyle hitap eden yoksa hep sevgi sözcüğü kullanan. Alışkanlıktır bu bir yerde. Ne yani Çerkezler de buna alışmış yahu kime ne?

Çok feminist düşünceler mevcut kitapta. Ve kitap tamamen kadınlara yazılmış, istemeden kadını ötekileştirmiş hatta. (not: çok feminist derken feministi çok feminist az feminist diye nitelendirmiyorum, feminizm içeren sayıca çok düşünceler mevcut diyorum)

Her şeyi de cinselliğe bağlamış desem abartmış olmam. Ben bu kitapta yazarın kendi sorunlarını yansıttığını düşünmek istiyorum zira bu kitap başka türlü yazılamaz. Tavsiye etmiyorum, eğer kimse kırılmayacaksa (ki bu kitapta ülkenin üç çeyreğini kırmış kendisi) ben bu kitabı zaman israfı olarak görüyorum. İsteyen Alice Miller alıntıları okumak yerine Alice Miller'ın kendisini okusun efendim.
290 syf.
·42 günde
Bu kitap, benim şu ana kadar okuduğum kitaplar arasında belki de dili en sivri olan kitaptır. Okurken ben bile gerildiğimi hissettim. Hani bazı eserler insana huzur verirken bu biraz fazla şişliyor insanı en yumuşak yerinden. Konu olarak çocuğun sesini tüm dünyaya duyurma amacı var. En iyi anne babanın bile hataları olduğundan bahsediyor. Evet çocuğa istemeden de olsa verdiğimiz tüm zararları bir bir sıralamış, hatta benim aklıma gelen eksik yok bile diyebilirim. Ancak okuyana kadar aklıma gelmeyen onlarca şey öğrendim. Beni oldukça şaşırtan bölümler oldu. Bunların en basiti, beni beynimden vurulmuşa çeviren, bugüne kadar asla o pencereden bakmadığım "lütfen" ve "teşekkür ederim" kavramlarını çocuğun özgür alanı olan evde kullanmasının zararları bölümü oldu. Yani o sofra çocuğun evindeki bir sofra ve sırf edep adap öğreteceğim diye onu elini servis tabağına uzattığında lütfen alabilir miyim diye izin almaya zorlamak veya aldıktan sonra minnetle teşekkür etmesini istemek uygun değilmiş. Biz ebeveynler bu kelimeleri kullandıkça çocuk zaten görerek yapmaya başlarmış, zorla öğretmeye çalışmak alırken lütfen demelisin demek çocukta zararlı sonuçlar doğuruyormus falan. İlginç yani, üstelik bizim kültürümüzde misafirliğe gidilince annelerin kaşı gözü durmaz gözleriyle dövüverirler valla al bakayım hadi bir tatlı daha :) öyle insanlar tanıyorum ki ne kadar canı isterse istesin üç kere teklif etmediğin sürece onu oradan alıp da yemez. Demek ki yazarın gerçekten bir bildiği var gereksiz içi boş saygılara gerek yok. Hem bu sadece bizde var, niçin var? Onu bilemiyorum. Benciliz bence, çocuğum beni utandırmasin da ne olursa olsun. Edepli desinler. Falancayi annesi bir güzel yetiştirmiş desinler. Desinler de desinler. Kendimizi düşünüyoruz bunu fark ettim bu kitapta.

İçerik olarak küçük bir eleştiri, kitap sürekli reklam yapmış. Kendine ait önceki eserlerden fazla açıklamalar var. Ben şu şu kitabımda bunu detaylıca anlatmıştım gibi. Bir değil iki değil bir süre sonra yeter ama ben şu an bu kitabı okuyorum deyip YouTube reklamı kapatır gibi hissettim kendimi. Ve ve ve Alice Miller alıntılari çooook fazla. Kitaptan Alice Miller alıntılarını çıkar bence çeyreği gider. Ben Nihan Kaya okumak için kitabı elime aldım, Alice Miller okumak istesem Alice Miller okurdum deyip biraz homurdandım.

Okumanızı tavsiye ediyorum ancaak küçük bir notum olacak. Evet kitabı okuyun fakat eğer dini mevzularda aklı karışacak bir insansanız önce o eksiklerinizi tamamlayın derim. Kitapta haddi aşan paragraflar mevcut. Biraz İslam düşmanlığı kokusu barındıran hafiften deizm tadı veren yerler okudu bu gözler. Hatta bir ara vay arkadaş şimdi dinden de çıkmasak diye diye okudum ham sofu gibi. İşin ciddi boyutuna gelirsek hz amine'nin anneliğine laf söylemek kimsenin haddine düşmez, İbrahim peygamber kissasinda evladıyla imtihan olan peygambere "bence" şöyle olmalıydı demek haşa kimsenin haddine düşmez. Doğmamış çocuğa mektup kısmındaki tanrı ile ilgili düşüncelerinin değiştiğini zaten belirtmiş yazarımız ama bunu irdelemek de bizim haddimize düşmez herkes özgürdür. Sadece dinler tanrı tanımlanamaz bilinemez der ama tanrıyı öyledir böyledir diye tanimlayip durur çelişki yapar falan gibi cümleler deizm cümleleri. Bu sebepten diyorum aklı karışık olan okumasın, ben okudum geçtim ama geçemeyenler olabilir aman dikkat. İşte gibi gibi bir çok dini propaganda var kitapta bunu söylemeden geçmek yakışık almazdı. Kitap güzel, heybemizi doldurduk darısı diğer okuyacakların başına.
300 syf.
·5 günde·Beğendi·7/10 puan
Yazarın okuduğum ilk eseri ve böyle bir kalemi okumakta ne kadar geç kaldığımı fark edince açıkçası üzüldüm. Eser her ne kadar "Eğitim, Kişisel Gelişim" türü olarak kitap sitelerine eklenmiş olsa da bana göre bilimsel araştırmalara dayalı bir eser olmuş...

Yazar, özellikle çocukların masumiyetini biz ebeveynlerin nasıl hoyratça törpülediğini, onların dünyasına sırf kendi egomuzun yansıttıklarını yüklediğimizi, aldığı eğitimlere dayanarak önümüze seriyor. ( İngiltere Üniversity of Essex for Psychoanalytic Studies'de Psikanaliz üzerine yüksek lisans yapmış.)

Çocukluk dönemini cehenneme benzeten yazar, bu dönem de bizlere yapılan yanlışları bilmediğimiz için bu tezi savunuyor. Eserin giriş bölümüne ise Hallac-ı Mansur'dan bir epigrafla (Yazıt) ile başlayıp; " Cehennem, acı çektiğimiz yer değildir. Cehennem, acı çektiğimizi hiç kimsenin bilmediği yerdir." diyerek okura sunuyor...

Eseri okurken kendi çocukluğunuzda unuttuğunuz olayları ve neler hissettirdiğini sanki dün yaşanmış gibi hatırlatan yazar, çocuklarımıza davranışlarımızın onların yetişkin hayatını nasıl şekillendirdiği hakkında oldukça detaylı bilgiler vermiş.

Ebeveynlerin mutlaka okuması gereken bu eser de yazar, fiziksel istismar, duygusal istismar ve çocuk cinsel istismarı üzerinde yaptığı çalışmalar ile dikkat çeken dünyaca ünlü psikolog ve yazar Alice Miller (12 Ocak 1923) tezlerine oldukça fazla yer vermiş...

Kısacası iyi aile olmaya çalışan her ebeveynin eseri okumasını tavsiye ederim...
72 syf.
·1 günde
Kahveniz bitmeden kitabınız bitebilir :) çocukların anlayacağı seviyede yazılmış bence çok şirin bir kitap. Şöyle ki bir çocuğa anlatamayacağınız veya anlatırken hata yapmaktan korktuğunuz noktalar varsa -ki her ebeveyn korkar- bu kitaptan çok faydalanabilirsiniz. Hatta çocuğunuz yaş itibariyle okuyup anlatacak düzeydeyse mutlaka okutun derim. Örneğin tacizin muhakkak cinsel olması gerekmiyor, istemediğimiz her hareket hatta her davranış bir tacizdir ve çocuk bunu bilip hayır demekten korkmamalıdır'ı bize aşılıyor kitap. Sadece taciz kelimesi çok fazla geçince henüz taciz ile tanışmamış şanslı çocuklar biraz kafa karışıklığı yaşayabilir. Eski dönemlerde yaşıyor olsak bunu çocuğun aklına bu kadar sokmak tabiri caizse eşeğin aklına karpuz kabuğu kaçırmak ile eş değerdir ve lüzumu yoktur derdim. Sonuçta erken yaşta bazı şeyler öğrenmek de şiddettir. Ama günümüz şartlarında her çocuk sınırlarını bilmeli, rahatsız olduğu her kim ise veya her ne ise ona büyük harflerle HAYIR diyebilmeli. Bu sebeple okuyun, okutun bu kitabı. Hem konu sadece taciz değil, bir çocuğun kendisini sevmesi kendisini beğenmesi gerektiği aksi durumlarda yani kendini beğenmiyorsa sorunun onda değil bunu ona aşılayan sorunlu bir kişide olduğunu bilmeli. İstemediği yemeği ağzına tıkıştıran ebeveyne yemek istemiyorum dediğinde suçluluk hissetmemesi gerektiğini bilmeli. Bunun gibi çok güzel konular içeriyor kitap.

Bütün çocuklar iyidir insanoğlu, bunu öğrenmek için okumalısın. Bütün çocuklar iyidir ey küçüğüm, sen de bunu bildiğini hatırlamak için okumalısın.
300 syf.
·10/10 puan
Bu bir ebeveynlik kitabı değil. Kişisel gelişim kitabı hiç değil...Bu, çocuklarla hayatı kesişen herkesin ama herkesin okuması gereken bir kitap.

Eğitim fakültesi bitirmiş biri olarak, çocukları yeterince tanıdığımı, yeterince bilgiye sahip olduğumu, bir gün çocuğum olduğunda bu tarz kitaplara ihtiyacım olmayacağı önyargısına sahiptim. Ta ki bir gün anne oluncaya dek...

Nihan Kaya ismini Ebru Aykaç sayesinde keşfetmiş, çok sevmiştim. Bu kitap da anneliğimin en önemli dönemlerinde basıldı. Bir bebek sahibi olduğunuzda, anneyseniz ,özellikle hormonlar yüzünden dünyaya bambaşka gözlerle uyanıyorsunuz. Fakat zaman geçtikçe, bebek büyüyüp çocuk olmaya başladıkça biz nasıl büyütüldüysek, etrafımızdaki çocuklar nasıl büyütüldüyse iç sesimizin yerini bize ait olmayan sesler almaya başlıyor.

Çocukluğumu hatırlıyorum, bir eve misafirliğe gittiğimizde ev sahipleri annemi mi yoksa babamı mı sevdiğimi sorar(bir çocuk için ne kadar ağır düşünün), elimde oyuncak varsa," bu benim olsun mu?"denir, çok koşuyorsam düşersin diye korkutulur, çok sessizsem niye sessiz, çok konuşursam neden geveze, yemek yemezsem çok zayıf diye nitelendirilir, birine gitmek istemezsem küsmekle tehdit edilir, orayı terk ederken de mutlaka sen bizim kızımız ol lafları eşliğinde,psikolojimin ayarlarıyla oynanmış olarak eve dönerdim. Bu klişe lafları şu anda çocuğumu büyütürken yine duyuyorum ve bu ezbere sözcüklerin artık tamamen yok olmasını diliyorum...

Bahsettiğim örnekler malesef ki çocuklara yapılan yanlışların çok küçük bir kısmı...Hiç aklınıza geliyor mu düşüp bir yere çarptığınızda ne yapılırdı? Ben gördüğümü ve bu toplumda oldukça yaygın olanı söyleyeyim:çarpılan yere elle vurulurdu.Bunun üzerine çok sevdiğim arkadaşım Feride ile düşündüğümüzde çok güzel bir tespit yapmıştık."Bu durumda çocuk her durumda,kazayla bir yanlış yaptığında bile hatayı kendi dışında birilerinde arar" demiştik. Bu tarz yanlışların bazılarını içgüdüsel olarak fark etmiş,çocuğum daha bebek olduğu için ilerde yapmamaya karar vermiştim. Bu kitap da bana bu farkındalığı geliştirmemde inanılmaz destek oldu ve bu konu üzerinde daha yoğun okumalar yapmama yol açtı.

Peki ne kadar dikkat edersek edelim hiç yanlış yapmadan çocuk büyütebilir miyiz? Keşke bu mümkün olsa.Fakat burada da yazar diyor ki: İyi aile yoktur.Ya da paradoks şu ki iyi aile,"iyi aile yoktur düsturuyla hareket edebilen ailedir.

Kitaptan hatırladığım ve hiç unutmayacağım başka bir söz de şu:"Koşulsuz seven ve affeden anne baba değil,çocuktur." Çocuk ayçiçeğinin güneşe dönmesi gibi daima bize dönüktür. Bütün toplum olarak onları koşulsuzca sevdiğimizde, onları eğitme kaygısına, onlara otorite olma kaygısına son verdiğimizde, onları kendimiz gibi birey olarak gördüğümüzde ve onların dünyasını anlamaya çalıştığımızda; kuşaktan kuşağa aktarılan yanlışlar son bulacak. İşte o zaman dünya daha güzel bir yer olacak.

Kitabı etrafımdaki herkese tavsiye ediyorum. Buradan da daha çok okura ulaşmasını istedim. Lütfen okuyun ve okutun.




Nihan Kaya
208 syf.
Bu kitabı hiçbir araştırma yapmadan, sadece şu alıntının* tamamını okuyabilmek için sipariş etmiştim ve pişman olamadığımı belirtmek isterim.

* Uzun bir yolculuktan sonra eve dönmek gibisin.
“Eve geri dönmek” gibisin…
Kitabın kapağını ilk kez açmak gibisin.
İçimden hiç dışarı çıkmamak gibisin.
Dümdüz bir yola alabildiğine koşmak gibisin.
..
Yaşlanmadan ölmek.. gitmeden varmak.. hiç aramadan bulmak gibisin.
İçime doğmuş orada, orada kalmış gibisin.
..
Susmak ama hep anlatmak gibisin.

Kitabı okumaya başladığımda ise o satırların gelmesini iple çekmek yerine varlıklarını bile unuttuğumu fark ettim. Olaylar ve anlatım beni çevremden soyutlayıp tamamen farklı bir dünyaya bıraktı adeta. Yeri geldi gülmekten kendimi alamadım yeri geldi hüzünlenmekten. Ama en çok da kafa karıştırıcı olması beni cezbetti. Kafa karıştırıcı diyorum çünkü kitap her ne kadar "gerçek" ve "roman" başlıklarına ayrılmış olsa da yazar okuyucusunu, bir şizofrenin başından geçenlerden neyin gerçek neyin hayal olduğunu, hatta "gerçek" başlığı altında anlatılanların dahi gerçek olup olmadığını ayırt etmeye itiyor. Beğenerek okuduğum ilginç bir romandı. :)
300 syf.
·35 günde·8/10 puan
Kitapta altını çizdiğim çok fazla yer var. Milleti elimden geldiğince alıntıya boğmamak için(yine de boğdum gibi, affola) bunlardan sadece yetişkin olanlara yönelik alıntıları seçip paylaşmaya çalıştım. Paylaştığımdan çok daha fazla çocuklara yönelik tespitler mevcut.

Kitabı okurken yetiştirilmemden ve çevremde gördüklerimden kaynaklı olarak kitap yer yer çok fazla ütopik geldi. Ya da çocuklara yönelik kitaptaki gibi bir bilinç ve tutuma sahip olmak zor geldi. Kitaptaki bilgileri kabul etmek, hazmetmek, hele ki bolca yanlış yapılarak yetiştirilmişseniz, kolay değil.

Bence kitabı öncelikle okuması gereken asıl kitle çocuk sahibi olmak için evlenmeyi düşünen bekarlar ya da henüz çocuk sahibi olmayan çiftler. Kitapta bahsedilen şekilde bir anne-baba olmanın ne kadar zahmetli ve zor olduğunu görmek çocuk yapma konusunda insanları tereddüte düşürebilir; düşürmesi de gerekir. Örneğin ben de çocuk sahibi olma isteğim, arzum konusunda sorgulamada bulundum. Dünyaya getiriliş amacımın babama yaşlılığında bakmak olduğu babam tarafından ifade edilirken(İfade etmediği bir diğer amaç da kesin "Kapıcı Cafer" gibi bir şeyi elinin altında bulundurmaktı. Zira küçüklüğümde kaç bin defa markete, fırına vs. gittiğimi hatırlamıyorum. Bu durumu o kadar kanıksamışım ki bir başka çocuk bakkala vs. gitmek istemeyip ebeveynlerine itiraz edebildiğinde şaşırır, kafamda direk şımarık etiketi belirir, o çocuğa öfke duyardım.(bu duruma karşı duyduğum öfkemin altındaki değersizlik hissini şimdi daha iyi anlıyorum) Normal olmayan bir tutumla yetiştirilince normal bir tutumu, tavrı benimsemek çok zor oluyor...) ben hangi amaçla çocuk sahibi olmayı düşlüyorum? Özellikle küçük bebekleri çok sevmem, bir kız çocuğumun olması hayalinden duyduğum mutluluk, baba olmayı istemem için yeterli mi? Ya da kitaptaki doğru yöntemi uygulayarak bir çocuk yetiştirmem söz konusu olabilir mi? Bu kadar zor, aynı zamanda dogru hissettiren, bir yönteme tahammül edebilir miyim? Ya çocuğumu kapıcı gibi kullanma hatasına ya da geleceğim için bir sigorta, yatırım olarak görme hatasına ben de düşersem? Kitap ister istemez bu soruları sordurdu.

Kitabın hatırlattığı, üstüne düşünmemi sağladığı bir diğer konu da "biz çocukluğumuzu yaşadık" geyiği. Sanırım bu geyiği bilirsiniz: Bizim neslimiz çok farklıydı, çocukluğumuzu doya doya yaşadık, şimdiki nesil öyle mi, tablete telefona, dört duvar arasında doğadan uzak yaşıyor bla bla bla... Bu kitabı okuyunca bunun zırvalık olduğundan emin oldum diyebilirim. Çevremde gördüğüm örneklere bakıyorum (Ampirik gözlem ile ahkam kesme, kesin ve emin konuşma hastalığı, en sevdiğim! Bunu yapmak hayatı gerçekten kolaylaştırıyor ama yine de tavsiye etmem.) olumsuz örnekler daha fazla olsa da gerçek çocukluğu yeni gelen nesil yaşıyor. Çocuklarını sokağa salıp ilgilenmeyen ebeveynler günümüzde de fazlasıyla mevcut. Bunların yanında çocuğuna karşı saygılı, duyarlı olan, zaman zaman hata yapsa da duyarlı olma çabasından vazgeçmeyen ebeveyn sayısı günümüzde çok daha fazla diye düşünüyorum. Sokakla haşır neşir olmak, doya doya oyun oynamak çocukken yaşadığınız travmadan, anlaşılamama hissinden daha fazla önemli değil. Zaten çocuğuna karşı ilgili olan aileler çocuklarının daha nitelikli zaman geçirmesini sağlayıp kişisel gelişimlerini de destekliyorlar. Sokağa salma kolaylığına kaçmayıp sporla, sanatla, doğayla iç içe çocuklarını büyütmek için çabalıyorlar. En önemlisi de çocuklarına saygı duyuyorlar. Bizim zamanımızda öyle miydi?

Kitaptan velilerime yönelik bir sunu hazırlamayı düşünüyorum ancak çalıştığım okulun veli profili ile kitapta bahsedilenleri düşününce, birbiriyle uyuşturamıyor, umutsuzluğa kapılıyorum.

Son olarak kitaba okurlar tarafından getirilebilecek eleştirilerden biri Alice Miller'a çok fazla atıfta bulunması olabilir. Yer yer Miller'in Türkçe'ye çevrilmiş kitabını bir daha Türkçe'ye çevirmiş gibi hissettiriyor. Ancak kitabın başında en büyük amacının bizi Miller'la tanıştırmak olduğunu ve kitabın sonunda yine Miller'in eserlerini tanıttığını düşünürsek bu durumu çok da büyük bir kusur olarak addedemeyiz diye düşünüyorum.

Keyifli okumalar dilerim...
168 syf.
·4 günde
Kısa birkaç şey söyleyip bitireceğim incelemeyi. Öncelikle bu kitabı okumamın sebebi indirimde olmasından kaynaklı sepete eklemiştim. Bir kaç arkadaşından tavsiyesi üzerine bekletmeyeyim bari okuyayım dedim. Lakin okumaya başlayınca başlangıçta da sonda da Estes'le başlayıp Estes'le bitiriyor. Hani yine son zamanlarda epey meşhur olan Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının yazarı. Tabiki bu kitaba laf etmek haddim değil çünkü okurken zorlandığım ve beğendiğim kitaplardan biriydi ( Ona dair yaptığım inceleme #26453771 ). Nihan hanım kendi kitabı boyunca sürekli atıfta bulunmakla kalmamış bazı şeyleri olduğu gibi kitabına almış. Bunuda epey sık yapmış. Ayrıca Alice Miller'dan da epey almış bir şeyler. Diğer eleştiri konum ise sürekli kendi yazdığı kitaplara atıfta bulunup bakın şu kitabım iyi onuda okuyun onda da şunu anlattım demesi beni irrite etti açıkçası hiç sevmem bu tarz ifadeleri.

Sonuca gelirsek ortalama okura bir kapı aralayabilir en azından törenlerin kökeni, kadınların kabullendikleri yaşam hakkında soru işaretleri bırakabilir. Ve bence en önemlisi okurda Estes ve Alice Miller okuma merakı açığa çıkabilir. Ama bana sorarsanız direkt Estes ve Alice Miller okuyun.

Kitapla kalın.
208 syf.
·3 günde·9/10 puan
Buğu,
Nur’un başından geçenler.
Bir kitap,
Ne kadar bana yakın ne kadar benden uzak.

İstanbul’daki mimariye âşık bir beyefendi; Yasef; sanata âşık, Nur’a âşık. Hayatta başarabildiği tek şey bir kadını sevmek.

Nur; sanattan anlamayan zarif bir kız; dâvâ’ya âşık, Filistin’e âşık. Belli ki ölüme bakıyor çünkü belki de ölüme bakınca yaşanabiliyor, hayatın hakkı ancak bu şekilde verilebiliyor.

‘’Öldüğümüz için mi hayata bakıp duruyoruz yoksa?
Yaşasak ölüme bakardık.’’ (s. 23)

Bir yazar, bir karakter; Nihan Kaya yani Ferda. Ne kadar hayal ne kadar gerçek.



Yazarımız Nihan Kaya psikoloji alanında yaptığı yüksek lisans tezi için Bakırköy Deliler Hastanesi’ne gidiyor. Orada eşiyle beraberindeki adamı öldüren ve şizofreni hastası olan Yasef, yazarımızla konuşurken hayat hikâyesi gün yüzüne çıkıyor.
Yahudi asıllı tüccar bir Musevi ile savaşın içine doğmuş, ailesini kaybetmiş, doğduğu topraklardaki zulmü ciğerlerinde soluyan Filistinli bir kızın; yani Yasef ile Nur’un hikâyesi. Bu hikâye tez konusu olamıyor ama gerçek bir romana dönüşüyor.
Ve bu yüzden kitap ‘gerçek’ ve ‘roman’ olarak iki ayrı koldan gidiyor, gittikçe gerçek ve roman birbirine giriyor.
Gerçeğin ne kadar gerçek olduğunu ise sayfa 102’de; ‘’Romancılar yalan söyler. Hatta bunu Giritli Epimenides de bilir.’’ sözü anlatıyor. (Epimenides paradoksunu hatırlatayım; Giritli Epimenides diyor ki; ‘’Tüm Giritliler yalancıdır.’’ )
Sonrasında ise Voltaire’den bir iktibas: ‘’Tarih, doğruymuş gibi gösterilen gerçekleri resmeder. Hikâye ise kurmacaymış gibi gösterilen gerçekleri resmetmektedir.’’
İşte böylece alt metinleri yakaladığımızda gerçek ve kurmaca arasında gel-gitler yapıp karaya oturuyoruz.

Kitapta ara ara öyle kelimeler çıkıyor ki ‘Şimdi bunun burada ne işi var?’ diyorsunuz ama sonrasında her şeyin aslında yerli yerinde olduğunu görüyorsunuz. Yani kitabın hiçbir kelimesi tesadüfi değil, ince göndermeler var yakalanması gereken.
Farklı bir tekniği, güzel bir kurgusu var ve dili akıyor. Davranışlara dair bilinçaltına inmeler, zıt değerlerin-dünyaların etkisi/etkisizliği ve bunun karşı tarafa yine aksi yönde tepkisi/tepkisizliği var içinde.
Açıkçası fazla film izleyemeyen o yüzden seçici olan biri olarak böylesi bir kurgunun perdeye yansımasını isterim. Okunmasını da tavsiye ederim, güzel bir kitaptı.
272 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10 puan
Nihan Kaya'dan okuduğum ilk kitaptı bu. Okurken o kadar farklı duygular hissettirdi ki, bu kitap için bir inceleme yazabilecek yeterliliğe sahip olmadığımı düşündürdü bana.
Aslında bir değil iki kitap okuduğumu hissettim. Çünkü iki farklı bakış açısıyla, iki farklı kişinin gözünden anlatıyordu hayatı. Böyle bir kitabı beğenip geçmek istemedim. Yazarın kitabın sonuna bıraktığı notundan bir kısım paylaşmak istedim.
"......
bir çocuğun zihninin nasıl çalıştığı üzerine daha bilinçli düşündürmesi bir yana, okurun bu kitapta okurken eleştirdiği kötülüklerden azade olmadığının farkına varmasını arzu ediyorum.

Ben dahil olmak üzere hiçbirimiz Bihter'le
aynı okula giden bir çocuk olduğumuz takdirde onu yargılamayacağımızın garantisini veremeyiz, ki her gün hiç farkında olmadan yargılayıp durduğumuz insanlar bunun
kanıtı.
Yargılayıcılığımızın ayrımına dahi varmadan yargılayıcıyız...

Toplu kötülükler, en kolay, en yaygın kötülüklerdir; bireyin kendi payına düşen kötülüğü yadsımasına olanak tanırlar.
Kötülük yapılan kişi, sonradan bu insanlardan hangi birine gitse o, kötülüğün suçlusu olarak başkalarını işaret edecek ve kendi yaptıklarının sorumluluğunu almayarak mağduru aynı kötülükle ikinci kez baş başa bırakacaktır.

Çocukların zihni bizimki gibi çalışmaz.
Bir çocuğun düşünme biçimi, her birimiz farkında olmadan çocuğa nasıl düşüneceğini öğretiyorsak öyle şekillenir.
Biri gelip çocuğumuzun iznini önemsemeden onu öpüyor, kucaklıyor, çocuğa bir şekilde dokunuyorsa ve biz sessiz kalıyorsak bu,
çocuğa bunun normal olduğunu, isteyenin gelip istediği gibi çocuğun bedenine dokunabileceğini söylemektir.
Böyle bir çocuk, bizim bedenimize dokunamayacağını, ama isteyenin onun bedenine istediği şekilde dokunabileceğini,
onun bedeninin özerk bir varlığı olmadığını öğrenir ve biri gelip ona çok rahatsız olduğu biçimlerde dokunduğunda buna karşı çıkma hakkı olduğunu akıl dahi edemez.
Çocuğun kendisine yapılan herhangi bir şeyin doğru ya da yanlış olduğunu sorgulayabilmesi için, bizim çocuğa ona yapılan şeylerin doğru ya da yanlış olduğunu sorgulamasını öğretmemiz gerekir. Ona nasıl davranacağımızı evde kendisine hiç sormadığımız, danışmadığımız çocuk, bir başkasının ona davranış biçimine nasıl eleştirel bakabilir?

Çocuğumuzu tanımak zorundayız. Çocuğunu tanıyan anne-baba, çocuğunun başına bir şey geldiğini anlar.
Nitekim çocuğunu tanımama, ne hissettiğini bilmeme, anlayamama, anne-babanın en büyük suçudur. Bu suçun önemli bir yönünü, mağduriyeti doğal olarak bir şekilde
davranışlarına yansıyan çocuğu problemli olarak görme, sadece sonuç olan bu sözde "problem"i düzeltmeye çalışma oluşturur. Çocuğunu problemli görme, anne-babanın
anne-babalığında ne ölçüde problemli olduğunun en sarih kanitıdır.

Problemli çocuklar, problemli öğrenciler yoktur; problemli aileler, problemli öğretmenler ve çok problemli toplumlar, çok problemli okullar vardır.

Evde mağdur olan çocuk, dışarıda da mağdur olmasını öğrenir. Biz çocuğa suçlu olduğunu öğretirsek, dışarıda da herkes kendi suçluluk hissindeki suçu ona kolayca yükler, yakıştırır.
Suçlu olduğuna inandırdığımız kişi kadar, isnad edilen suçu almaya müsait kişi kadar iyi bir suç paratoneri yoktur ve bu döngü böyle devam eder. Çocuğa yaklaşırken başkalarının sözlerini, perspektiflerini, eleştirilerini ne kadar
ciddiye alıyorsak çocuğun suç paratonerliği de o kadar artacaktır.
Kendimizden bağımsızlaştıramadığımız ve biz
de kendisine yaklaşırken sosyal kaygılarımızdan bağımsızlaşamadığımız çocuk, duygularında ve düşüncelerinde
özerk, otonom, "ayrı" bir birey olamaz.

Ne kendimizi ne bir başkasını yargılamamız, "olabileceğimiz ben" olan, kendimizden yaratacağımız yeni kendimizin potansiyeli olan içimizdeki çocuğa doğru yaklaşabilmemiz dileğiyle.... " Nihan Kaya

Herkese keyifli okumalar....

Yazarın biyografisi

Adı:
Nihan Kaya
Unvan:
Türk Roman ve Öykü Yazarı
Doğum:
1 Ağustos 1979
1979 doğumlu. Gizli Özne, Çatı Katı, Buğu, Disparöni, Fildişi Kuyu kitaplarının yazarı. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Edebiyatı mezunu. University of Essex'te Psikanaliz dalında yüksek lisans yaptı. Edebiyat ve psikoloji alanında uluslararası çalışmalar yayınladı. King's College London'da Karşılaştırmalı Edebiyat bölümüne bağlı olarak yazdığı doktora tezi "sanatsal enerji" üzerine.

Yazar istatistikleri

  • 584 okur beğendi.
  • 5,2bin okur okudu.
  • 312 okur okuyor.
  • 3.178 okur okuyacak.
  • 74 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları