Nilüfer Kuyaş

Nilüfer Kuyaş

YazarÇevirmen
7.8/10
28 Kişi
·
74
Okunma
·
2
Beğeni
·
2.958
Gösterim
Adı:
Nilüfer Kuyaş
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1954
Nilüfer Kuyaş 1954 yılında İstanbul'da doğdu. Robert Kolej mezunu. ABD'de Wellesley College'den felsefe lisansı, Boğaziçi Üniversitesi'nden sosyal psikoloji masteri aldı. Bir süre İngiltere'de doktora çalışması yaptı. 1982-1993 yıllarında Londra'da BBC Türkçe Yayınları'nda yapımcı ve sunucuydu. Milliyet gazetesinde “Entelektüel Bakış” sayfasının editörü ve yazar olarak çalıştı; üç yıl süreyle NTV'de yayınladığı “Kritik” adlı sanat kültür programına 1997'de Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği'nin Televizyon Ödülü verildi. 2000 yılından beri yalnızca edebiyatla uğraşıyor.
Gençlik sıkıntıyla, bekleyişle geçen, ziyan edilmeye mahkum bir şey olmamalı. Gençlik bu ülkede ziyan edilmeye mahkum bir dönem. Sonra da yaşayacak bir şey kalmıyor zaten.
Nilüfer Kuyaş
Sayfa 129 - Can Yayınları
∽ Ne tuhaf değil mi? En yakınlarımıza bile kalbimizi açamıyoruz, sonra gidip bir yabancıya içimizi döküyoruz.
sadece istemek üzerine bir hayat kurulamaz. çok istiyoruz, herkes çok fazla istiyor, hepimiz, biraz daha az istesek, iyileşecek dünya.
- Ne tuhaf değil mi? En yakınlarımıza kalbimizi açamıyoruz, sonra gidip bir yabancıya içimizi döküyoruz.
Ne kadar farklı düzeylerde sürüyor varlığımız... hele bilincimiz. Bir şeyin bizim için kötü ya da zararlı olduğunu bilsek de onu isteyebiliyoruz. Gururumuz, zekamız ya da seziler, her şey hayır derken evet diyen nedir, kimdir? İhtiyaç. Sevilmek, istenmek ihtiyacı.
488 syf.
·9 günde·8/10
Nilüfer Kuyaş ile tanışma kitabım Ada’daki Ev. Roman, günümüzden yaklaşık 35 yıl öncesinde; ihtilal dönemlerinde geçiyor. Esra adlı baş karakterimizin gözünden o dönemin çalkantılarını ve aksaklıklarını görüyoruz. Kitabın ana teması bu değil tabii ki, fakat dönem haliyle, çok hareketli olduğundan bu, Esra’nın düşüncelerini etkiliyor. Bir de bütün bunların üstüne Esra'nın yaşadığı aşk her şeyi alt üst ediyor. Böyle ifade edince kitabın Ada ile alakası yokmuş gibi anlaşıldı. Aslında en önemli nokta Ada. Kitabın arka kapağında da bahsedildiği üzere Esra ülkesini terk etmek üzeredir, son birkaç ayını geçirmek için Ada’dan bir ev kiralar. Normalde kafasını dağıtmak amacıyla yerleştiği bu ev onun kabusu haline gelecektir. Bırakın kafasını dağıtmayı daha da kafasını karıştıracak, ruh halinde çalkantılara yol açacaktır. Öyle ki, Ada’da kendini bulma arayışına çıkar Esra. Kendini bulur mu, orası da yeni okuyacaklara sürpriz olsun. Bu kendini arayış çabasında yazar, Esra üzerinden birçok konuya değiniyor. Örneğin, “yalnızlığı seviyorum” demekle yalnızlığın bilinemeyeceği, asıl yalnızlığın bambaşka bir durum olduğunu anlatıyor Kuyaş. Yalnız kalınan o ilk dakikalardaki sebepsiz ürpertiyi hissettiriyor bizlere. “Anlatıyor” demiyorum dikkat edin, hissettiriyor. Sade, kolay okunan bir dil kullanmış yazar bu eserinde. Fakat bunlara rağmen Esra'nın içsel dünyasının tasvirlerini o denli iyi yapmış ki kitabı okurken ister istemez Esra'nın yaşadıklarını, hissettiklerini siz de iç dünyanızda buluyor ve onlara kapılıyorsunuz. Bu açıdan; sade dili ve gerçekçi tasvirleri ile rahat okunan fakat yoğun şeyler yaşatan bir kitap Ada’daki Ev. Tasvirlerin yanı sıra romanda ara ara rastlanılan göndermeler de ilginizi müthiş çekiyor. Kafka’ya böcek göndermesi, Nietzsche, Esra’nın dönemin yoğunluğuna rağmen kirlenmemiş düşünceleri; eşitlik, adalet, kısıtlamaların mantıksızlığı, farklı insanlara saygı, eşcinsel ilişkilere göndermeler ve daha neler neler. Romanın dilinde gerek çok sayıda paragraf ile, gerekse de seri ve hızlı anlatımın kullanılması ile Esra'nın panik içerisindeki halleri ve ruhundaki iniş çıkışlar çok güzel resmedilmiş. Dolayısıyla siz de kitabı bu sayede ister istemez, ufak da olsa bir panik ile okuyorsunuz kitabı, fakat bu kitabın okunmasını engellemiyor. Tıpkı Kafka'nın kitaplarındaki huzursuz hava gibi. Bu gibi şeyler kitaplara büyük ölçüde gerçekçilik kazandırıyor. Ayrıca, insanın korkuya, korkmaya da alışabileceği, onu bu olguların da bir süre sonra rahatlatabileceğinin de üstünden geçmiş Kuyaş, Esra’nın yaşadıkları aracılığıyla. Yine tasvirlerden söz açacağım fakat hikayede küçük bir kızın Esra’ya veda mektubu yerine verdiği kendi çizmiş olduğu bir resmin tasviri beni etkiledi: “İlk defa gülebilen bir kedi resmi görüyor Esra...”. Konusu açılmışken, çocuklar kadar masum olan şey nedir diye soracak olursanız, onların çizdiği resimler diye cevap veririm. Çocukların çizdiği resimler kadar güzeli yoktur benim için. Çünkü o resimler, o masumane hayalleri yansıtır bizlere. Konudan çok uzaklaşmadan en iyisi bu incelemeyi noktalayayım. Nilüfer Kuyaş gerçekten de bir yazar olmakla kalmıyor aynı zamanda bir “yaşatıcı” oluyor benim gözümde. Çünkü iki tür yazar vardır; biri yazan, diğeri ise yaşatandır. Ada’daki Ev’deki gibi tıpkı. Kimi kitaplarda yaşarız bazı şeyleri, gerek ana kahramanın yaşadıkları, hissettikleriyle olsun gerekse de mekan tasvirleri ile olsun, kitabın okuyucusu değil de hikayenin içinden geçen bir yolcu gibi oluruz. Bu açıdan Kuyaş, okurları yolculuğa rahatlıkla çıkarabilecek potansiyelde bir yazar. Yeni türde (konu olarak) bir yolculuk arıyorsanız eğer Ada’daki Ev tam size göre...
696 syf.
·14 günde
Ülke tarihinin, 27 Mayıs Darbesi temelinde incelendiği ama asıl meselenin ülke tarihi değil kişilerin özel tarihleri olduğu bir roman Yeni Baştan. Anne-babasının tanışmasını, o gemide olanları öğrenebildikleri ve kendi hayal gücüyle yeni baştan yazarken Aslı, hayat da onun için yeni baştan öyküler yazmaktadır. Aslı'yla birlikte girilen bu süreçle babasıyla annesini ve dolaylı olarak onu etkileyen bütün insanlarla tanışmaya başlıyoruz. Bu romanın iki sıkıntılı yönü varsa bunların, kesinlikle bunca emek verilen bir roman için benim haddim değil eleştiri ama belirteyim, iki ailenin soy ağacıyla insan ilişkilerinin birbirine karışmışlığı ve durup durup ülke politikası konusunda nutuk atılması olduğunu söyleyebilirim.

Üç bölümlü kitabın bölüm isimleri ve altlarında yazarlardan yapılan alıntılar bölümler hakkında çok şey söylerken aynı zamanda Aslı'nın özellikle Kerem'le yaptığı konuşmalar her açıdan dolu doluydu. Bu doluluğu hem birbirlerine olan farklı benzerlikleri hem de araştırmalar için yapmış oldukları bolca okuma sağlıyordu.

Kitabı benim için özel yapan ise hayata, insana ve ilişkilere dair yapmış olduğu muhteşem gözlemlerdi. Buna rağmen bu kitabın herkes tarafından kolay okunabileceğini düşünmüyorum, herkese de tavsiye etmiyorum. Zaten sayfa sayısı sebebiyle herkes yeltenmez okumaya ama herkesin kaldırabileceği bir kitap değil.
324 syf.
·4 günde·7/10
Kitabı bütünüyle bir deneme gibi varsayabiliriz. Varolan bilimsel bilgilerin, paradigmaların yerini alacak olan yeni bilgilerin kendini bilim çevreleri tarafından kabul ettirme konusunda yaşanılan ve buna karşı verilen tepkileri konu alıyor. Bunu yaparkende Newtondan tutunda Makswele kadar bir çok insanin çalışmalarından örnekler veriyor. Tıpkı siyasi devrimler gibi toplumların yada bilim topluluklarının yaşadığı çatışmaları felsefi boyutuyla tartışmaya dökmüş yazar. Bölümler halinde ele alınmış. Her bölümde aynı örnekler üzerinden devam ediyor. Biraz üst düzey yani konu alanı bilim tarihi yada bilimin doğası yada felsefesi olan kişilerin okuyabileceği bir kitap. Alanında baş yapıt sayılıyor.
204 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Geleneksel kurala bağlı kalmadan kişinin kendi kafasında tasarladığı dünyayı hayata geçirmesiyle başlayan yoğun enerji isteyen çalışmaların yol göstericiliğini bu kitapta bulabilirsiniz.
324 syf.
·5/10
'Herhangi bir paradigmayı reddetme kararı aynı zamanda daima bir başkasını da kabul etme kararıdır.'
Thomas Kuhn'un bilimin kümülatif ve düz ilerleyen bir bilgiler toplami degil, paradigma degisimlerine (örnegin newton fiziginden einstein fizigine) denk gelen bilimsel devrimlerin sonucu oldugunu ortaya atarak bilim felsefesine yepyeni bir yol açtigi kitabıdır.
488 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Başlarda sıkıcı gibi ama ellili sayfalardan itibaren insanı içine alan ve birbiriyle bağlantılı birden fazla izlek içeren güzel bir roman. Çok emek verildiği her cümlesinden anlaşılıyor. Umutsuz bir aşkı anlatırken yaşanılan dönemi, siyasi çalkantıları da aralara serpiştirmiş. Bu arada satır aralarında cinsellik, eşcinsellik, yalnızlık, korkular, ada topluluğu ve mahalle yaşamı, dönemin gelenekleri, ramazan ayı, dinsel konular da okuyucuya hissettirmeden anlatılmış. Farklı hayatlar yaşayan, farklı bakış açılarına sahip roman karakterlerinden hiçbirini ön plana çıkarmadan Esra'nın çevresine ördüğü kozayı ilmek ilmek açarak tahmin edilen bir sonla romanı bitiriyor. Kafkaesk ve felsefi göndermeler, şairler ve şiirlerle desteklenen roman örgüsü kitabı ciddi bir eser sınıfına sokmuş. Antik çağ kadın şairi Sappho'dan alıntılar romana feminist dokunuşlar vermek amaçlı mıdır, yazara sormak lazım.
Kısacası klasik bir aşk romanı olmadığı için farklı bakış açılarıyla tekrar okunup okurlarla tartışılmaya açık bir kitap. Gerçek edebiyatı sevenlere önerimdir.
324 syf.
·19 günde·Beğendi·10/10
Kitap tümden pozitivizm eleştirisine dayalı bir deneme. Öncelikle Kuhn aslen bir fizikçi, fakat bilim tarihi rastlantı sonucu çok ilgisini çekiyor. Hatta kitabın 61'inci sayfasında şu sözleri sarf ediyor: "Güzel bir rastlantı sonucu, bilim adamı olmayanlara fizik biliminin tanıtıldığı bir üniversite dersiyle ilgili çalışmalara katılmam, bilim tarihi ile ilk kez karşılaşmamı sağladı. Geçmiş bilimsel kuram ve uygulama ile bu ilk tanışma, gerek bilimin doğası gerek kazanmış olduğu özel başarının nedenleri hakkında o zaman sahip olduğum temel kavrayışları, kesinlikle beklemediğim bir şekilde, kökünden sarstı." 71'inci sayfada da "tarih, yalnızca bir zamandizimi ve anlatı deposu olarak görülmediği takdirde, şu anda bize egemen olan bilim imgesinde esaslı bir dönüşüme yol açabilir" diyor. Yine aynı sayfada amacı olarak da şunu belirtiyor: "Amaçlanan, tarihin doğrudan doğruya araştırma faaliyetini kaydetmesinden doğabilecek oldukça farklı bilim kavramını ana hatlarıyla çizmektir." Yani Kuhn, bilime tarihsel bir bakışla var olandan farklı bir bilim imgesi ortaya çıkacağını düşünüyor.

Bu kitapta karşınıza en çok çıkan kavramlar "paradigma", "olağan bilim", "bunalım" ve "olağanüstü bilim" kavramları olacak. Bunların tanımlarını vermeyeceğim zira kitapta detaylıca anlatılıyor. Paradigma ve olağan bilim arasındaki ayrım oldukça önemli, bu ayrımı dikkatli bir şekilde anlamalısınız. Aynı zamanda kitap, Kuhn'un kendi de söylediği gibi pozitivizm/mantıksal pozitivizm'in eleştirisine dayalı.

Bu kitap benim bilim felsefesine ilk girişimi temsil ediyor, o yüzden biraz zor oldu okumak fakat bilim felsefesi inanılmaz derecede ilgimi çekti. Tabii ki üniversite sınavı hazırlıkları başladığı için daha fazla okuyamayacağım, kafamı başka bir şeyle meşgul etmemem gerekiyor. Ah ne güzel olurdu şimdi biraz daha Kuhn, Popper, Feyerabend okumak...

Kitaba kesinlikle her bir sayfayı anlamadan devam etmeyin. Kanıtlamasını tarihten örnekler vererek devam ettirdiği için bu örnekler ister istemez çokça bilimsel kavramların kullanılmasına yol açıyor. Bu örneklerden çıkarmanız gereken tek şey zaten önünde sonunda bunların bunalıma yol açtığı/açacağı. Bazı kavramları da (flojiston) araştırmanız iyi olacaktır.
328 syf.
·4/10
Sevdiğiniz birini kaybetmiş kadar yalnız mı hissediyorsunuz, dünyada kalan son insanmışsınız gibi? Meraklanmayın. Melankoliye kapıldınız. Hastalık değil. Olağan insanlık hali. Karasevdaya tutuldunuz. İlle âşık olmanız gerekmiyor, doğuştan âşıksınız, Mecnun gibi çöllerde buldunuz kendinizi, değil mi? Bazen de akıl almaz bir coşkuyla köpürüp kanatlanıyor mu ruhunuz? Bilinmeyen bir ışıkla mı aydınlanıyorsunuz? Hüzünden zevk almaya mı başladınız? Korkmayın. Delirmediniz. Depresyonda değilsiniz. Melankoliyle tanıştınız.

Yukarıda yazan arka kapak yazısına bakarak aldığım bu kitabı çok zorlayarak bitirdim.Yazar kendisinde yola çıkarak arka kapakta yazılı olanları anlatmaya çalışmış ancak bana dokunmadı diyebilirim.
İlk kez 1962’de yayınlanan kitap, bilim yazısı tarihinde önemli bir yapıttır. Bu, araştırma alanındaki atılımlar hakkında yeni bir düşünme biçimi önermekte olup, ilerlemelerin günlük işlerin ayrıntılarından ayrı olarak yapıldığını savunmaktadır.
“Bilim ve teknolojinin ilerlemesinin toplumsal güçlerle ilgisini bizlere sunuyor.”
Ayrıca bazı açılardan felsefi bir özelliği de bulunuyor.
324 syf.
·32 günde
İlk okuduğumda hiçbir şey anlamadım. Sonra birkez daha okudum. Kafa yorman gereken bir eser. Sahi bilim neydi sorusunun cevabını bulabileceğiniz güzel bir eser

Yazarın biyografisi

Adı:
Nilüfer Kuyaş
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1954
Nilüfer Kuyaş 1954 yılında İstanbul'da doğdu. Robert Kolej mezunu. ABD'de Wellesley College'den felsefe lisansı, Boğaziçi Üniversitesi'nden sosyal psikoloji masteri aldı. Bir süre İngiltere'de doktora çalışması yaptı. 1982-1993 yıllarında Londra'da BBC Türkçe Yayınları'nda yapımcı ve sunucuydu. Milliyet gazetesinde “Entelektüel Bakış” sayfasının editörü ve yazar olarak çalıştı; üç yıl süreyle NTV'de yayınladığı “Kritik” adlı sanat kültür programına 1997'de Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği'nin Televizyon Ödülü verildi. 2000 yılından beri yalnızca edebiyatla uğraşıyor.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 74 okur okudu.
  • 7 okur okuyor.
  • 90 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.