Nurdan Gürbilek

Nurdan Gürbilek

YazarÇevirmen
8.5/10
94 Kişi
·
269
Okunma
·
49
Beğeni
·
2.159
Gösterim
Adı:
Nurdan Gürbilek
Unvan:
Yazar
Doğum:
Kütahya, 1956
Nurdan Gürbilek Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi ve aynı bölümde master yaptı. Akıntıya Karşı, Zemin, Defter ve Virgül dergilerinde yazdı. İlk kitabıVitrinde Yaşamak'ta 80'li yılların Türkiyesi'ndeki kültürel değişimi konu alır. Kitaplarında Türkçe edebiyat ürünlerini, Türkiye'nin yakın tarihinde öne çıkmış kültürel imgeleri, Türkçe edebiyata yön veren endişeleri, edebiyatın mağdurluk, incinmişlik ve dışlanmışlık hissiyle ilişkisini, ve yazarın özgünlük kaygısını inceledi. Edebiyat eleştirisinin toplumu anlamakta ne kadar önemli bir alan olduğunu kanıtlayan özgün bir eleştirel uslup geliştirdi. Metis Seçkileri dizisi için Walter Benjamin'in yazılarından Son Bakışta Aşk derlemesini hazırlamıştır.İki kitabında, Vitrinde Yaşamak ve Kötü Çocuk Türk'te yer alan denemelerinden yapılan bir derleme İngilizcede The New Cultural Climate in Turkey: Living in a Shop Window (Zed, 2010) başlığıyla yayımlandı. Eserlerinin edebiyatın bütününe deneme penceresinden bakan sorgulayıcı bakış açısı nedeniyle 2010 yılı Erdal Öz Edebiyat Ödülünü, Benden Önce Bir Başkası kitabıyla da 2011 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülünü kazanmıştır.

(Yayınevi Sayfası)
Yabancısı olduğu şeylere bakmanın, zamanla büyük şehir insanının can sıkıntısını gideren bir oyuna dönüştüğünü söylemek de mümkün.
“Bazen insana ancak neyin yanlış olduğunu söylemek dü­şüyor. Doğrular varlıklarını ancak yanlışlarla birlikte, yanlış­ların içinde sürdürebiliyor.”
Düşündüğüm bir şey daha var: Sevmenin simgesel olarak da, gerçek olarak da yemekten başka bir anlama gelmediği...
Büyük şehirlerdeki sokak çocuklarının sayısı hiç bugün olduğu kadar çok olmamıştı. Ama artık onlar şehrin tehlikelerine tek başına göğüs geren talihsiz çocuklar olarak değil, şehri tehdit eden tehlikeli bir kitlenin uzantısı olarak görülüyorlar. Artık karşımızda Tuğcu'nun fakir ama haysiyetli çocukları değil, Orhan Kemal'in elli yıl öncesinden haber verdiği gibi, hikayeleri sübyan koğuşlarında sonlanan suçlu çocuklar var. Son yıllarda "merhamet" sözcüğünü daha çok duyduğumuzda bakmayın. Sınırlarını korumaya eskisinden çok daha düşkün olan orta sınıf için "korku ve acıma"daki korku bileşeni çok daha şiddetli artık. Zenginlerle yoksullar uzun zamandır aynı mahallede birbirini görerek yaşamıyor. şehirdeki dönüşüm vicdan yükünü azalttı. Metropol korkunun yeri, merhametin değil.
Bireyle topluluğun kaderlerinin ayrıldığı, bireyin iç dünyasının dış dünyadan koptuğu bir toplumun ifadesidir roman.
” 1980'ler şunu denedi: Varlığın ve imkânların dünyasıyla yokluğun ve imkânsızlığın dünyasını, birbirine temas etmeyecek, birbirine geçişi olmayan iki kampa ayırdı. Şimdi sormak gerekiyor: Birincisinin imkânlarını ikincisinin isyanına tercüme edecek bir güç yeniden uyanacak mı? ”
Oğuz Atay'ın önemi, bir yaşantıyı; iktidarla bağları seyrelmiş, hayattan çıkarı olmayan, beceriksiz ve işlevsiz kalmış, tutunamamış aydın yaşantısını içerden ve mesafesiz bir dille, bütün duygusuyla anlatabilmesindeydi. Ama aynı zamanda, söz, sözcükler, nihayet edebiyat dahil bu yaşantının tutunabileceği, pozitif bir hakikate dönüşebileceği bir yer, bir an olmadığını, bunun ancak karşı çıkılan doğrularla birlikte var olabilecek bir negatiflik ânı olduğunu da göstermesindeydi. Bu yüzden Atay'ın dili, iki şeyi birden içerir: Yazar hem kişileriyle özdeşleşir, duygusal bir bağ kurar; hem de anlattığı hakikatin parçalanıp çarpıtılmadan, gülünçleştirilmeden ciddiye alınamayacağını fark eder; duyguyu bastırır, özdeşliği kırıp parçalar. Tutunamayanlar'ın ve Tehlikeli Oyunlar'ın neredeyse tamamının başka dillerin taklidi, parodisi olan bir dille yazılmış olması, duygunun her görünüşünde abartılarak ciddi olmaktan çıkarılması, okuru birden bire melodramla, ucuz bir duygusallık taklidiyle karşı karşıya bırakması da bu yüzden. Turgut'un, Selim'in ölümünden sonra, onu ararken konuştuğu dilde olduğu gibi: "Beni de al Selim; ölümden, unutulmaktan öteye götür. Birlikte tutunamayalım."
126 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Öncelikle bana kitabı hediye eden Gökçe 'ye güzel bir notuyla beraber gönderdiği için çok teşekkür ederim. Kendisi Sosyoloji alanında mezun olduğu için kitap göndermek istemişti. Mezuniyetini kitap göndermek gibi ince düşünerek ve bunu uygulayarak yerine getirdi. Bu yüzden bu sitede minnettar kalacağım kalender insanlardan biridir.

Nurdan Gürbilek edebiyat eleştirmeni bir yazardır. Edebiyat eleştirmenleri olan yazarların gerçekten kalemleri sağlam ve genelde kitapları da yoğun bir şekilde düşünce içeriklidir. Konusu Sosyoloji olan tek kitabıdır. İnternetten araştırdığım kadarıyla Sosyoloji alanında bir çalışması olduğunu göremedim bu kitap dışında. Yani Sosyoloji çıkışı ve yükseklisans kariyeri bu yönde olmadı. Demek ki ekstradan bu alanla ilgili yazmıştır.

Vitrinde Yaşamak kitabı yazarın da ifade ettiği gibi 1980'lerin Kültürel İklimi adlı bir çalışmasıdır. 1980 darbesi ve ardından getirdikleri yıkımlar dışında toplum yaşamında ne gibi değişiklikler olmuş veya beklenen neydi, neticede ne olmuş bunları anlatan bir kitaptır. Aklıma birden George Orwell'ın 1984 kitabı geldi. Orwell'da bu kitabında sözcüklere ve yaşantılara toplumsal güçlerin nasıl hükmettiğini yazmıştı. Yazarımız da bu kitabında bu tür durumlara değinmiştir. Askerî darbe yapılırken bile kullanılan kelimelere değinmiştir. Ve günümüze doğru seyrini göstermiştir. O dönemlerde suç ve hastalığı içiçe alan bir bakış açısı olduğunu ifade eden yazar bunun başlangıç ve en maksimum nerelere kadar gidebilecek durumlarını ifade edip kaleme almıştır. Zaten toplumsal güçlerin bir yaftalama yapması halinde hiç zorlanmadan bir suçu kendi bünyelerinde kanalize ettikleri zaman o suça hastalık vakasıyla durumu medikalize edip kriminal hale sokabilir. Zaten toplumu yönlendiren onlar olduğu için bir suçu isnad ettikleri vakit onların kalemlerinde bu söylemler şekil alır. "Zengin yaptı mı çapkınlık, fakir yaptı mı sapıklık" bu söylemde ifadelerin nasıl şekillendiği hakkında az çok bir ipucu verir bize.

Kitap bir başka değindiği konulardan birisi de kullanılan sözcüklerin artık bir değeri kalmadığı ve artık reklamlarda ve gazete yazılarında bile toplumun zihninde nasıl tedailerle etki yapılarak bir şeyleri ifade etmeye başladılar. Artık söz direk olduğu gibi okunmaz. Elbette o sözün altında yatan manaya da bakılması gereklidir bu 80'lerin İklimi'nden sonra. Mahremiyetten söz edilmezken artık kameralarla ve değişik aletlerle evimizin içerisine kadar girmiştir toplumun gözü. İşte bu bağlamda mahremiyetin açığa çıktığı binanın temellerini konu almış kitabımız. Gazete, televizyon ve şarkılar gibi değişik duyumsadığımız araçlarla bunlar sağlanmaya çalışılmıştır. Bu konu Ben Nesli(tavsiye ederim) adlı kitapta da işlenmiştir. Bastırılmış duyguların birden bir kültür patlaması sonucu açığa çıkması 80'lere denk gelmiştir. Artık eski köye yeni adet gelmiştir. Mahremiyetten bahsedildiği vakit artık rahat bahsedilmiştir. Zaten bir şeyi topluma veya kişilere dahi lanse ettiğimiz vakit veya telkinlerde de bulunduğumuz vakit en basit şeylerden başlarız. Bu tıpkı ufak bir dozajda uyuşturucuya alışmak gibidir. Önce basit kelimelerle zihinlerde yer eder. Ve daha sonra önünü alamadığımız bir yaşama şekli çıkar karşımıza.

Kitabı okumanız siz değerli okuyucular için çok faydalı olur. Sayfa sayısının az olduğuna bakılmamalıdır. Gerçekten maneviyatı tabiri caizse içindeki anlattıkları kitabın kendi ağırlığından daha ağırdır. Dolu dolu bilgileri barındıran bir kitaptır. İbrahim Tatlıses ve Orhan Gencebay'ın şarkılarının dokusunu oluşturan kültürel iklimi adeta mikroskopik ince el işçiliğiyle ele alıp bir sunum hazırlamıştır. Yer yer sorular sorarak cevaplandırmıştır. Tabi biraz zorlandım açıkçası ilk sayfalarda. Çünkü 80'lerde yoktum. Yaşamamıştım o dönemleri. Kitap bittikten sonra bir şeyler şekil aldı kafamda. Ha unutmadan şunu da söylemek istiyorum büyük harflerle;
500 BİNDEN FAZLA İNSAN ÖLDÜREN KENAN EVREN GİBİ DARBECİLERİ KINIYORUM. Darbeler olmasın. Herkes kendi temsilcisiyle sesini duyursun. Rabbim her şeyin hayırlısını bize nasip etsin. Amîn...
140 syf.
·10 günde
Nurdan Gürbilek bilinmeyen toplumsalcı yazarlarımızdan. Peki bu muhteşem kadın ne yazıyor diye baktığımızda 80'li yıllarla beraber değişen Türk toplumuna ayna tutuyor. Genelde dışlanmışlık, ezilmişlik, mağdurluk ve incinmişlik konularına değiniyor.
Kitabımıza gelirsek herhalde önce isminden başlamak gerektiğini ve okurun önce buna takılacağını varsaydığı için kitabın önsözünde buna değinmiş yazar:


"Şöyle sorulardan yola çıktım bu kitapta: Uzun yıllar kahramanlarını mağdur ama masum, çileli ama onurlu figürlerden seçen, kendini boynu büküklüğe, yetimliğe ve tutunamayanlara yakın hissetmiş bu toplum bugün neden hınca kilitlenmiş delikanlı tiplerine ilgi duyuyor? Popüler imgelemde önemli bir yeri olan "kurtarıcı çocuk" ya da "adalet dağıtan yetim" imgesi neden tam da toplumun gerçek yetimleri, sokak çocukları ortaya çıktığı an önemini yitirdi? Uzun yıllar "acıların çocuğu"na malzeme sağlayan, yaralı ama gururlu, örselenmiş ama erdemli, incinmiş ama haysiyetli çocuk yüzü bugün neden yerini tehlikeli, yıkıcı, suçlu bir çocuk yüzüne bıraktı? Yalnızca popüler kültürün değil, yalnızca karikatürün ya da şiirin de değil, eleştirel kuramın da bugün kötülüğe, tekinsizliğe, habasete yönelmesi, oradan medet umması neden? Diğer yandan şu da var: Bugünün seyirlik dünyası neden yalnızca göz kamaştıran ışıltılı nesneleri değil, aynı zamanda ölümü ve dehşeti, kötülüğü ve suçu, sakil ve tekinsiz olanı da seyirlik kılıyor? Gazete ve televizyonlarda neden hep bir aşırılık, bir facia, bir skandal olursa temsil ediliyor ölüm? Ama başka sorular da vardı. Örneğin, Türk edebiyatının kötü kahramanları, yetimliği çoktan geride bırakmış asi evladan okurda neden çoğu zaman bir çeviri duygusu uyandırıyor? Bize neden kitaptan kapma fikir ve özlemlere mahkûm, gecikmiş azaplar ve ödünç alınmış arzularla davranan iğreti tipler olarak görünüyor? Bünyemize aykırı mı bu tipler? Böyle bize özgü bir bünye, bir "orijinal Türk ruhu" mu var? O ruhun ihtiyaçlarına bağlı kaldığımızda neden -yalnızca kahramanların da değil, okur yazar herkesinyansı züppe, öteki yarısı taşralı olarak görünmeye mahkûm? En azından edebiyatta bu ikilikleri; taşralızüppe, sahici-taklit, yerli-yabancı karşıtlıklarını aşmanın, bütün bu kültürel içeriğe belli bir mesafeden, bu ikilikleri yeniden üretmeyecek bir açıdan bakmanın yolu var mı? Birbiriyle yakından ilgili olduğunu düşündüğüm, okurun da sonunda birbirine bağlayacağını umduğum bütün bu sorulan kuşkusuz yalnızca Türkiye'ye bakarak cevaplamak mümkün değil. Ama yeryüzündeki kültürel eğilimlerin bu ülkede hangi basınçlarla nasıl şekil değiştirdiği, zamanla bir reflekse dönüşen hangi tepkilere neden olduğu, nihayet yerel içeriklerle birleşip kültürel imgelerin içinde nasıl bir hayat sürdüğü de bir o kadar önemli. "Acıların Çocuğu", "Azgelişmiş Babalar", "Kötü Çocuk Türk" ve "Orijinal Türk Ruhu" adlı yazılar, bu alaturkalık yazgısını eleştirel bir mesafeden, yadırgamanın sağladığı imkânlarla da bir kültürel problem olarak tanımlama çabasının sonucunda ortaya çıktı. Popüler kültürün çoğu zaman rahatça içine yerleştiği, dahası bir sektöre dönüştürdüğü, ama bence yalnızca popüler kültürü değil, aynı zamanda popüler olsun olmasın edebiyatı da yakından ilgilendiren bu ruhsal-kültürel malzemeyi çözümlemeye çalışıyor bu yazılar. Türk kültüründe modem açmazların sonucunda ortaya çıkmış, bu açmazlarla başetmek üzere üretilmiş olmalarına rağmen çoğu zaman onları yeniden üretmeye yarayan kültürel figürlere, hiçbirimizin yabancısı olmadığı çileli kahramanlara, yabancı isteklerin esiri olmuş züppelere, kudretsiz babalara, yetim oğlanlara, nihayet kötü çocuklara yakından bakmayı deniyor."

Hala okuyorsanız daha ne anlatacaksın yazar herşeyi söylemiş diye soruyorsunuzdur bana herhalde. :):) Çok uzatmayacağım iki konuya değinip bitireceğim.:):) Söz

Yazarın ilk yazısı Orhan Gencebay ile başlayıp İbrahim Tatlıses ile devam ediyor.Nasıl yani? 80'li yıllarla beraber yeşeren arabesk kültürünün iki ikonu. Birincisi acılara bir kabullenişi,yenilgiyi başlangıçta bir kanıksama gösterir. Dağıtılmış olan payına razı olan ne kadar haksızlığa uğrasada abilerine saygı gösteren mütevazi profil. Peki ikincisine baktığımızda bir isyan bir reddedişle karşılaşıyoruz. Dağıtılmış olan payına razı gelmeyen küçük kardeş profili. Türkiye Cumhuriyeti'nin geçirdiği kültürel süreci çok güzel ifade eden iki aktör.Burada yanlış veya doğru yok sadece toplumun aynı şekilde evrildiğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu iki ikon hala yaşıyor ve hangi çizgide olduklarını size bırakıyorum.

Ikinci değinmek istediğim konu çocuklar. 90 öncesi nesil az çok hatırlar Kemallettin Tuğcu'nun romanlarından esinlenilerek yapılan filmlerden geçilmezdi televizyon. Peki ama neydi bu filmlerdeki maharet. Öncelikle filmleri bi anımsayalım: mutlu iki çocuklu bir aile. Bir lekilde baba hapse girer ya da başına bir şey gelir, anne hastalanır ( genelde kanser ve verem). Ailenin iki çocuğundan erkek olan (kız olma ihtimali çok düşüktür) kız kardeşini korur, okula yollar...vs. Çocukların başına akılalmaz olaylar gelir lakin hep ayakta ve saf kalırlar. Sonrası malum erkek çocuk para kazanır babasını hapisten kurtarır, annesini hastaneden çıkarır...vs. Hiçkimsede 10 yaşındaki çocuk nasıl yapar diye sormaz. Önemli olan çocuğun temiz ve saf kalmış olması seyirci kendini çocukta bulur. Bende temiz kaldım kirlenmedim diye tekrarlar içinden mutlulukla. 80'li yılların ortalarında sokak çocukları kavramı çıktı. Raslantıda bu ya. İnsanlar o filmlerde izledikleri çocuklara hiç benzemiyorlardı. Sigara içen, yapıştırıcı koklayan,evsiz, pis kokan,kapkara çocuklar...Kurgulanan çocuklara besledikleri merhametin birazını bile göstermediler bu gerçek olan çocuklara. Bu çocuklar insanların algılarını alaşağı etti bi nevi. Hani televizyondaki çocuklar,mutluluk...hiçbirinden eser yoktu. İnsanlar hiçbir zaman çocuk kalamayacaklarını ve sürekli herşeyde iyi veya kötü olması gerekmez, yaşam ve ölüm arasındaki süreçte, kirleneceğini yavaştan farketti.

Kitapla kalın.
176 syf.
·Beğendi
Nurdan Gürbilek, "Mağdurun Dili" adlı kitabında edebiyatın mağdurlukla ilişkisini masaya yatırıyor. Gürbilek eserinde, kendi ifadesiyle "mağdurluğun, adına edebiyat dediğimiz anlatma deneyimini nasıl biçimlendirdiğini, ama edebiyatın da adına mağdurluk dediğimiz duruma nasıl bir ışık düşürdüğünü anlamaya" çalışıyor. Bunu yaparken Türk edebiyatının çok yakından tanıdığımız yazar ve eserlerinden istifade ediyor: Oğuz Atay /Tutunamayanlar, Cemil Meriç /Jurnal, Yusuf Atılgan /Anayurt Oteli ve Aylak Adam. Nurdan Hanım eserinde Türk edebiyati dışında bizim yazarlarımızın beslendiği önemli bir kaynak olan Dostoyevski'den ve eserlerinden de sıklıkla bahsediyor. Ve son olarak Nurdan Gürbilek'in dili; zengin, akıcı, anlaşılır, su gibi akan bir dil. Adı geçen yazarlara farklı bir açıdan bakmak isteyen herkese tavsiye ediyorum.
120 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Gelişen iletişim teknolojisi ve ona bağımlılık ile özel olanın ve alanin kalmadığı bir cağdayız.populer olan kişilerin hayatlarınin özeli kamusal olmuş bizim hayatımız olmuştur.artik bir nevi özel ve kamusal içice geçmiştir.populerligin herşeyi kuşatması ve onun kamusalligi hatta bizim özelimizin kamusallasmasini ogrenmek için çok faydalı eser.kimin hayatlarını yaşıyoruz bunu iyi analiz etmiş bir eser tavsiye ederim...
120 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
12 Eylül darbesi akabinde girilen 80ler dönemine ışık tutan, bu günlere kadar etkisini sürdüren yaldızlı ve bambaşka bir dönemin Türkiyesi... Geçmişi bilmeyen özellikle de 80leri bilmeyen günümüz Türkiyesini anlamlandırmakta güçlük çekebilir. Herkesin okumasını tavsiye ederim
140 syf.
·67 günde·8/10
Orhan Gencebay'dan İbrahim Tatlıses'e, ağlayan çocuktan Feri Cansel'in morg fotoğrafına, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Suad'ından Fyador Mihayloviç Dostoyevski'nin Raskolnikov'una kadar uzanan bir eser.
Nurdan Gürbilek, konu olarak Türkiye'nin 70, 80 ve 90'larında yaşadığı toplumsal değişimleri, toplumun çocuk kalmışlığı ve gecikmişliğini, birlik olmaktan birey olmaya geçen süreci deneme türüyle yazarak dile getirmiş.
Toplumsal ve psikolojik birçok konuyu oturup düşünmemizi sağlayacak dolu dolu bir eser.
Sakin bir kafayla okunmasını tavsiye ederim.İyi okumalar.
104 syf.
·Beğendi·9/10
Yeni Türk edebiyatı üzerine yapılmış nadide incelemelerden biri. Yazarın zekası ve analiz yeteneğine hayran kaldım. Kitapta bolca Oğuz Atay ve yazdıklarıyla ilgili yorum ve ayrıntı bulacaksınız.
120 syf.
·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
1980 Türkiyesinin kültürel iklimini, değişimini inceliyor #vitrindeyaşamak .
siyasi figürler değişir, olaylar gündemden düşer, değişim kanıksanır.
...ve asıl önemlisi siyasi alanda yaşanan bu değişim nasıl oluyor da kendini kültürel alanda da kabulendirdi. 9 denemeden oluşan güzel bir eser. Yazılarının devamını okumam içinde yeterince olumlu etki uyandırdı, ilk kitabı ile.
120 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Bir şeyin içindeyken ona dışarıdan bakmak hüner ister, o vakitleri yaşayanlar için de geçerliydi bu. Sonraları uzaktan, dışından da bakıldı, yazıldı, çizildi konuşuldu az da olsa. Fakat 1980’lere yakın tarihlerde ne de olsa 12 Eylül’ün hâlâ dumanı tüten heyûlâsı nedeniyle biraz da sekteye uğradı, ertelendi. Seksenli yıllardan günümüze uzaklaştıkça daha rahat ve derinlikli değerlendirilebilecekken tam tersi oluyor: Artık yıl dönümlerinde sosyal medyada, basında sürüler halinde içi boş, sloganımsı, birbirinin benzeri “vitrinlik” paylaşımlarla tüketilip, çöplüğe atılıveriyor.

Vitrinde Yaşamak ise farklı, nitelikli: Doksanlarda yani günümüze göre çok sıcakken, seksenli yılların kültürel ikliminin çözümlemelerini yaparken bir yandan da bugünü anlatıyor. Çok aydınlatıcı, o devirleri yaşarken doğru kavranılamayan bir çok şeyi netleştiriyor. Kitapta ayrıntılı biçimde anlatıldığı üzere en mühim tespitlerinden biri, baskıcı olanından kışkırtıcı iktidar biçimine çelişkili dönüşümün (hatta ikisinin aynı esnâda var olması, deyim yerindeyse tavşana kaç tazıya tut denmesi) sûretinin özgürlük olması. Bu değişimin insanların onda bir özgürlük olduğunu sanmasıyla da gerçekleşmesi.Vitrinde Yaşamak sadece yazıldığı seneler için değil bugün de hâlâ geçerli. Nurdan Gürbilek’in bu kıymetli kitabının devamı niteliğindeki diğer eserleri de sırasıyla okunmalı.

Bunun yanında, eğer ömrünüzün ilkbaharı o dönemlere denk gelmişse, o kadar tâlihli(!) bir o kadar da bahtsızsanız, okuduğunuz denemeler yer yer çok başka ve öznel anlamlara, hâtıralara da kapı açacaktır.

“Burada, Turgut Uyar'ın, şiir üstüne konuşmanın boşunalığıyla ilgili söyledikleri aklıma geliyor. Bir Şiirden'in önsözünde şöyle yazmış: "Bugün şiir üstüne bütün konuştuklarımız, edebiyatımızın geleneği, olanakları, sınırları içinde dönenir. Ancak olup bitmişler, yapılmışlar üstüne düşünüp yargılara varabiliriz. Birtakım verilerdir düşüncemizi yeden. Şiir üzerine, gerçekten yeni olan şiirle, yeni bir şeyler öğrenebiliriz ancak; Şiir üzerine yazılanlarla değil." Ardından soruyor: "Hiç konuşmayalım mı bunları? Konuşalım. Bir güne, o büyük şairin geleceği güne kadar, bazı şeyleri anlamamıza yarar. Bir gün nasıl olsa hükümsüz kalacak bu konuşmalarla vakit doldururuz."

Bir gün nasıl olsa hükümsüz kalacak konuşmalar... Ama Turgut Uyar bunları bir umutsuzluğun değil, bir umudun içinden yazmıştı. Şiir üstüne yazılanları hükümsüz kılacak, şiir üstüne konuşmanın boşunalığını aşacak bir şairin geleceğine dair bir umut: "Bir gün gene bir büyük şairden, bugün usumuza bile gelmeyen şeyler öğrenivereceğiz. Bir takım yeni yeni şeylere şaşkınlıkla bakacağız onda. Bir takım yeni yönelmeler, yeni kurallar, şiir üzerine bütün bildiklerimizi yenileyiverecek. Başlayacağız onları konuşmaya. Onları açıklamak için yeni çabalara girişeceğiz artık. Bir yeni kuşak bu konuşmalarla, bu çabalarla büyüyecek. "

"Herkes bu sorunları konuşadursun, o sıralarda, yeni bir büyük şair bütün bu boşuna çabalara, uzaktan gülümsemekte olacak mutlak."

Değil kültür, şiir için bile bunları söyleyebilmemiz çok zor artık. O halde biz hangi vakti dolduruyoruz? Yazdıklarımızdan oyalanmak olarak söz edebilecek miyiz? Bu yazılanları hükümsüz kılacak olan ne? Ya da Turgut Uyar'ın sorduğu gibi, hiç konuşmayalım mı bunları? Ya da denemeciyi, kendisinden yüce birinin gelişini bekleyen, geldiğinde denemecinin varlığını hükümsüz kılacak, gelmediğinde onun varlığını büsbütün anlamsız kılacak bir başkasının gelişini bekleyen bir haberciye benzetmedeki ısrarım niye?

O başkası... Sanırım bizim kuşağımız için, entellektüelliği kendi başına değil de başkalarıyla birlikte keşfetmiş, "başka"sıyla birlikte sürdürebilecek bir kuşak için bu önemliydi. Hatta en önemli şey buydu. Bu yüzden bu yazıların bir bekleme, oyalanma yazıları olarak okunmasını isterdim. Yanlış anlaşılmasın: Ufuk göründüğü için, ya da bu yazıları hükümsüz kılacak, ama aynı zamanda onların boşunalığını aşacak birileri uzaktan bize gülümsediği için değil. Tersine, ait olduğum kuşağın belki başka imkânı olmadığı için. Başkasına olan inancını, onu ufukta görmese bile korumak zorunda olduğu için. Yumuşak geçişler yapamadığı için, bir zamanlar inandığı kurtuluş idealini, eski mutluluk imgesini bugünün koşullarında yeniden üretemediği, kendi imgesine ihanet etmeden işin içinden çıkamadığı için.

İşte 80'lerin tarihiyle kişisel tarih burada iç içe geçiyor. Herkesin hep birlikte her şey olmak istediği, bunun temrinini yaptığı bir andan sonra, 80'ler bu kuşağa pek çok şey vaat etti. O güne kadar feragat ettiği, ertelediği şeyleri; kurumsuzluğun verebileceği serbestliği, o zamana kadar bir misyon adına bastırdığı her şeyi. Örneğin, artık bir özel hayatı olabileceğini, çekinmeden taşralı olduğunu söyleyebilmeyi, İbrahim Tatlıses'i utanıp sıkılmadan dinleyebilmeyi, imkânlar dünyasından yararlanabilmek için illa yüksek kültürden olmak gerekmediğini. Ama bu insanların ağzında buruk bir tad da bırakmadı değil. Çünkü bütün bunlar, o güne kadar bastırılan her şey geri dönerken, kendilerini önlerinde hangi kanalları buldularsa onlarla ifade ettiler. Genç bir arkadaşım, kötülük olarak gördüğü bir işin arkasında eski bir arkadaşının olduğunu anlamış, hazmedememiş, şaşkınlık ve öfkeyle anlatıyordu. Ondan birkaç yaş büyük bir başkası sözünü kesti: "Daha dur bakalım, bir gün gelecek, çevrendeki bütün kötülüklerin ardında bir arkadaşının yüzünü göreceksin."

İşte kişisel tarih bu yazılara böyle sızmış. Bu yüzden bu denemelerin kendilerini konularına tam teslim ettiği söylenemez. Sanırım bu yazıların savunusu gibi eleştirisi de burada saklı.

İnsanlık önüne ancak çözebileceği sorunları koyarmış. Bunun iki ayrı yorumu olabilir. Biri şu: Önümüze çıkan sorunların üstesinden ne olursa olsun gelebiliriz.

İkinci yorum, sınırları kaydetmek zorunda: Evet, insanlık önüne ancak çözebileceği sorunları koyar. İçinde yaşadığımız dünya, yapıp ettiklerimiz birer cevapsa eğer, o zaman bir kez daha düşünmemiz gerekiyor: Peki, bunun sorusu neydi?”

(Giriş, s. 17-19)
140 syf.
·8/10
Nurdan Gürbilek'in okuduğum ilk kitabı. Çeşitli yazılarının, incelemelerinin toplandığı kitap. Açıkçası kitabın dili biraz ağır geldi bana. Bu içinde Arapça, Farsça, İngilizce... vs kelimeler var, demek değil. Tamamen yazarın cümleleri uzatmasından, dolaymasından kaynaklı bir zorluk. Herkese zor gelmeyebilir elbette ama bana öyle geldi.

Kitabın içerisindeki yazılarda toplumumuzdaki imgelerin değişiminden, taklit karakterlerden, ölümün algılanışından, öksüz ve yetim, temiz yüzlü çocuk algısından dehşet saçan tinerci çocuklara geçişin serüveninden bahsediliyor. Batılı olmak ve kendimiz olmak arasında sıkışmışlığımızdan dem vuruyor. Birçok eserden bilgiler mevcut. Kitabı iyice anlamak için kitapta geçen yazarların eserlerinin de okunması gerekiyor. Benim ilgimi çeken konu Orhan Gencebay ile İbrahim Tatlıses arasındaki kıyastı. "İstemem namertten bir yudum çare."den "Ben de isterem."e geçiş, bize neyin empoze edilmeye çalışıldığının apaçık göstergesi aslında.

Kitap okunabilir. Dediğim gibi dili biraz karışık geldi lakin sakin kafayla okunduğu takdirde verim alınacaktır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Nurdan Gürbilek
Unvan:
Yazar
Doğum:
Kütahya, 1956
Nurdan Gürbilek Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi ve aynı bölümde master yaptı. Akıntıya Karşı, Zemin, Defter ve Virgül dergilerinde yazdı. İlk kitabıVitrinde Yaşamak'ta 80'li yılların Türkiyesi'ndeki kültürel değişimi konu alır. Kitaplarında Türkçe edebiyat ürünlerini, Türkiye'nin yakın tarihinde öne çıkmış kültürel imgeleri, Türkçe edebiyata yön veren endişeleri, edebiyatın mağdurluk, incinmişlik ve dışlanmışlık hissiyle ilişkisini, ve yazarın özgünlük kaygısını inceledi. Edebiyat eleştirisinin toplumu anlamakta ne kadar önemli bir alan olduğunu kanıtlayan özgün bir eleştirel uslup geliştirdi. Metis Seçkileri dizisi için Walter Benjamin'in yazılarından Son Bakışta Aşk derlemesini hazırlamıştır.İki kitabında, Vitrinde Yaşamak ve Kötü Çocuk Türk'te yer alan denemelerinden yapılan bir derleme İngilizcede The New Cultural Climate in Turkey: Living in a Shop Window (Zed, 2010) başlığıyla yayımlandı. Eserlerinin edebiyatın bütününe deneme penceresinden bakan sorgulayıcı bakış açısı nedeniyle 2010 yılı Erdal Öz Edebiyat Ödülünü, Benden Önce Bir Başkası kitabıyla da 2011 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülünü kazanmıştır.

(Yayınevi Sayfası)

Yazar istatistikleri

  • 49 okur beğendi.
  • 269 okur okudu.
  • 9 okur okuyor.
  • 291 okur okuyacak.
  • 5 okur yarım bıraktı.